BÜTÜN YÖNLERİYLE GÜRÜN İLÇESİ (III)
GÜRÜN İLÇESİ FOLKLORU
-Folklor Hakkında
-Halk Oyunlarımız, Çıkış Zamanı ve Tahlili
-Gürün İlçesinde Düğün Adetleri
-Tarihsel Kökenli diğer Oyunlar
-Gürün İlçesinde Hikaye ve Masallar
-Gürün İlçesi’nde Çocuk Oyunları
-Gürün İlçesinde Halk İlaçları
-Gürün İlçesi’nde iklimsel özellikli kültürler
Mehmet Ali Öz
Bu yapıtın tamamı ya da bir kısmı 5846 Sayılı Yasanın Hükümlerine göre; bu kitabı yayımlayan yazarın izni olmadan elektronik, mekanik, fotokopi ya da hehangi bir kayıt sistemiyle çoğaltılamaz, yayınlanamaz, depolanamaz. Yapıtın tüm hakları saklıdır ve Araştırmacı Yazar Mehmet Ali ÖZ’e aittir.
İÇİNDEKİLER
1-İçindekiler
2- Takdim (I)
3-Takdim (II)
4- Önsöz
5-Folklor Hakkında
Halk Oyunları hakkında
Halk Oyunlarımız
Halk Oyunlarımızın Çıkış Zamanı ve Tahlili
Gürün İlçesinde kullanılan halk sazları/çalgıları
6-Gürün İlçesinde Düğün Adet ve gelenekleri Hakkında
7-Tarihsel Kökenli diğer Oyunlar
Ters Eşeğe Bindirme Oyunu
Abdurrahman Halayı
Sinsin Oyunu
Tura Oyunu
At yarışları
Cirit Oyunu
8-Tarihsel Kökenli diğer Gelenekler/Oyunlar
Ekin salavatlama
İlk Saban İzi Bayramı
Hıdırellez Bayramı
Çiğdem Eğlencesi
Nevruz Bayramı
Deve Oyunu
Kış Yarı Eğlencesi
9-Hikaye ve Masallar
10-Gürün İlçesi’nde Folklor (Çocuk Oyunları)
Çocuk Oyunlarında Ebe seçiminde tekerlemeler
Üşüdüm Oyunu
Yer Boncuk, Gök Boncuk Oyunu
Gürün İlçesi’nde Oynanan Diğer Çocuk Oyunları
a-Erkek Çocuklarının oynadığı Oyunlar
Cüz oyunu (Üç Taş)
İp atlama
Beş taş oyunu
Sal taşı (1)
Sal taşı (2)
Sal taşı (3)
Sal taşı/Fettek (4)
Çömlek oyunu
Bezirgancı başı
Çaput top (Cıs cıs)
Yeşil taş
Deve dışı
Kale oyunu
Hay masıra
Kayış oyunu
Battal Baba oyunu
Yer boncuk, Gök boncuk
Üşüdüm oyunu
Aşik oyunu
Kör ebe oyunu
Söbe oyunu
Saklambaç oyunu
Çile oyunu
El el üstünde
Aile sayma
Mendil kapmaca
Gavur kalesi
Kaledüz oyunu
Kale çeliği
Yer çeliği
Ocak çeliği
Çelik (Metlik) oyunu (Horhana)
Metlik (Çelik) çalma oyunu
Çelik (Metlik 1) oyunu
Noççuk (Gildik) oyunu
Ara getti oyunu
Esir oyunu
Misket oyunu (Üçgen, Mors)
Kuyu misketi
Uzun atmaca
Duvara atmaca
Baş oyunu
Kondum oyunu
Futbol
Voleybol
Pin pon
b-Kız Çocuklarının Oynadığı Oyunlar
Cüz oyunu
İp atlama
Beş taş oyunu (Fetlek)
Sal taşi ( Filakka)
Bezirgancı başı
Ara getti oyunu
El el üstünde
Aile sayma
Kibrit atma oyunu
Mendil kapmaca
Kör ebe oyunu
Söbe oyunu
Saklambaç oyunu
Üşüdüm oyunu
Battal Baba oyunu
Kovalambaç
Çizgi
Yeşil taş
Köşe kapmaca
Can can
Stop
Yakan top
Eşek oyunu
Çömlek oyunu
Ebe saat kaç?
Yumurta oyunu
Çürük elma
Zıldırzıp oyunu
Kulaktan kulağa
Kutu kutu pense
Tavşan kaç, tazı tut
Canlı mı, cansız mı?
Agasta magasta
Aydede aydede
Ormandaki dede
Alfabe
Yedi cüceler
Çekişmece
Ayşe ayakkabıyı sakladı
Tüttürmece
Sos
Yolunu ben kestim
Elim elim ebelik
Televizyon
İsim sehir
Kare bulmaca
Paslaşma
Yakan top
İsim şehir
Güreş
Elim elim epelik
Birdir bir
Köprü altından geçme
Deve cüce
Kış yarısı
Çiğdem eğlencesi
Sinsin oyunu
Tura oyunu
Cirit oyunu
At yarışı
Lamba kapma oyunu
Paslaşma
Voleybol
Dal Emine
Mossura
11-Halk İlaçları
12-Gürün İlçesinde iklimsel özellikli kültürler
ÖNSÖZ
Modern Türkiye’nin Kurucusu, Gazi Mustafa kemal Atatürk, “Bir yolda ilerleyen yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir; ufkun arkasını da görmesi lazımdır...” der. Tarih, devletlerin kuruluş-yükseliş ve çöküşlerini, yapılan savaş ve barışları anlatan, yazılı belge olduğu kadar, bu olayların arka planında kalmış olanların da aydınlatılmasını sağlayan bilim dalıdır. Zira tarihi gerçekleri elde edebilmek sadece birkaç savaşı, zaferi ve antlaşmayı, anlatmakla mümkün değildir. Bunların arka planını da iyice irdelemek şarttır. Bu nedenle Fuat Köprülü, “Tarihçilerin hedefini; “Herhangi bir cemiyetin muayyen bir zaman ve mekan içindeki gidişatının sebeplerini izah etmek” olarak tarif ederek. “Tarihçi yalnız umumi ve resmi vesikaları değil, her türlü hususi vesikaları, mektupları ve muharreratı, sicilleri, Defter-i Hakani kayıtlarını, san’at eserlerini tetkikten geçirmeye mecburdur”der.
Bu nedenle, bugün yapılması gereken ve büyük ölçüde de yapılan en önemli işlerden birisi, sözlü kültürümüzü yazılı hale getirmek ve sonraki nesillere aktarabilmektir. Zira yaşadığımız karmaşık hayat tarzı sözlü iletişimi iyice sınırladığı gibi, yeni sözlü kültürün oluşmasını ve bunun bizden sonrakilere aktarılmasını da büyük ölçüde engellemektedir.
Tarihi belgelerin dayanağı, yazılı kültürdür. Sözlü kültür (Halk Bilimi), gelenek ve görenekler, kısacası folklor de yazılı kültürün kaynağıdır. Bu nedenle sözlü kültür, mutlaka yazılı kültür haline getirilmelidir. Rene Guenon, “sözlü kültürün ve geleneğin yazılı kültürün kaynağı olduğunu ve en az onun kadar dikkate alınması gerektiğini”söyler. Walter j. Ong ise; “sözlü anlatımın varolmak için yazıya muhtaç olmadığını, fakat yazılı kültürün varolmak için sözlü kültüre muhtaç olduğunu” vurgular.
Tarihçi, tarihi niteliğe sahip bulduğu her ne varsa; hepsini kullanılarak tarih yapmak zorundadır. O halde, insanın dile getirdiği ve insana ait olan her şey ile; onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsiyle tarih yapılabilir ve yapılmalıdır.
İnsanlar tarafından meydana getirilen, insanın duygu ve dileklerini dile getiren, onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsi onun kültürünü, yani folklörünü oluşturur.
Toplumların kendine has karakteristik özelliklerini yansıtan eserler olarak günümüze kadar ulaşan folklor, üzerinde yaşadığımız topraklar üzerinde uygarlıklar kurmuş milletlerin kendileri ve yaşamları hakkında önemli bilgiler veren, iklim şartlarına uygun olarak değişme ve gelişmeler gösteren, belirli kültürlerin özelliklerini yansıtan bir olgudur.
Bir toplumun kültürel zenginliklerinin bir bölümünü oluşturan ve geçmişten geleceğe doğru geleneklerin devamını sağlayan folklor, ait oldukları ulusların özelliklerine sahip bulunmaktadır. Bu özellikleri de şöylece sıralayabiliriz: Toplumsal gelenekleri yansıtan ve buna dayanan bir karaktere sahiptir. Toplumsal düşüncenin ve toplumsal zevkleri yansıtmaktadırlar. Toplumların milli zevkini ve yaşayış tarzını yansıtmış olduğundan toplumsal bir kültürün özelliğini taşımaktadırlar. Toplumsal hayatın bir aynası durumundadır, toplumların psikolojik yapısını anlatır.
Folklor ürünleri, onu meydana getiren kişilerin düşüncelerini ve zevklerini, ortaya koyarak bir milletin kültürünü temsil etmesi bakımından tarih, coğrafya, etnoğrafya ve antropoloji ilmiyle çok yakın ilişki içindedir.
Başlangıçta bir kişi tarafından söylenmiş veya yazıya geçirilmiş, aradan yüzyılların geçmesiyle Bir ulusun ortak duygu ve düşüncesi haline gelmiş, ferdin damgasını taşımayan, halkın edebi zevk, düşünce, terbiye ve tefekküründe yeri olan her türlü maddi ve manevi ürünlerin her türlü adet, gelenek ve göreneklerin tümüne, maddi ve manevi kültürel varlıklarımıza, batı diliyle folklor adını vermekteyiz.
Anadolu’nun dünkü değerleri, bugünkü kültürümüzü çok büyük ölçüde etkilemiştir. Anadolu, tüm geçmişiyle birlikte, bugün de herşeyiyle bizimdir.
İnsan biyolojisiyle, düşünceleriyle ve kültürüyle kısacası yaşamıyla doğduğu topakların ürünüdür. Bu yüzden yöremizin kültürel değerlerine sahip çıkma sorumluluğu hepimize aittir. Bu nedenl eyaşadığımız yerin tarihi zenginlikleri ve kültürel değerlerinin sorumluluğunu üstlenerek evrensel niteliklere taşınmasını sağlamak hepimizin görevidir. Bizler, bizden öncekilerden devraldığımız güzel unsurları geliştirerek, bizden sonrakilere taşımakla yükümlüyüz.
Sahip olduğumuz varlıkların değerini bilemiyoruz. Bu yüzden değerlerimizi koruyamıyoruz. Kültürel değerlerini koruyamayan milletler, uygarlık ve medeniyet yarışında varmak istediği nihâi hedefe ulaşamazlar. Geleceğin verimli hale gelmesi, geçmişin çok iyi bilinmesine bağlıdır. Bu yüzden geçmişten geleceğe uzanan çizgide, bizi biz yapan değerlerimizi, kültürel varlıklarımızı, çok iyi bilmek ve bunları muhafaza etmek zorundayız.
Bir bölgenin tarihi, coğrafyası ve kültürel yapısı, tüm özellikleriyle birlikte en başta o yörede yaşayanlarca bilinmesi; sosyal ve kültürel gelişimin bir göstergesi olduğu kadar, aynı zamanda kültürel turizmin de önemli bir koşuludur. Kültür turizminin tüm olanaklarına fazlasıyla sahip olmasa da Gürün İlçesi, tarihi ve kültürel zenginliği çok yoğun olan bir beldedir. Gürün İlçesi, küçük bir kasaba olmasına rağmen çok büyük bir geçmişi var. Her şeyden önce Gürün İlçesi, bizim kendi memleketimizdir. Her türlü faydalı ve hayırlı hizmete layık olan yine İlçemiz Gürün’dür.
Geleceğin en iyi şekilde yönlendirilmesi, geçmişin çok iyi bilinmesiyle mümkündür. Biz, bu hareket noktasından yola çıkarak, kaybolmaya yüz tutmuş folklorumuza ait unsurlar hakkında yapmış olduğumuz yirmi yıllık bir emeğin ürünü olan bu çalışmayı, bir kitap halinde siz değerli hemşehrilerimiz ve okuyucularımızın hizmetine sunmaya çalıştık. Gayemiz, Gürün ve yöresine ait kültürel özelliklerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaktır. Bize bu çalışmamızda yardımcı olan herkese, özellikle, kaynak kişilere teşekkürlerimi sunuyorum. Çalışma ve gayret bizden, takdir ve lütuf Allahü Teala (c. c. )dandır.
Mehmet Ali ÖZ
15 Mart 2001
Gürün
HALK BİLİMİ/FOLKLOR HAKKINDA
Avrupa’da, Halk Biliminin maddi ve manevi cephelerinin tetkiki “Folklor” denilen ilmin doğmasına sebep oldu.
Avrupalılar, folklor çerçevesinde mütaala ettikleri, malzemesi dile dayanan; destan, masal, atasözü, bilmece, türkü, ninni, cinsinden anonim ve kollektif karakter taşıyan eserleri “La litterature orale”-La litterature populaire” isimleri altında topladılar.
Folklor sözcüğünü ilk kez İngiliz Araştırmacı William Thoms halk kültürü anlamında kullanmıştır. Folklor, yazılmadan kuşaktan kuşağa aktarılan töreler, masallar, boş inanışlar ve gelenekleri içerir.
Türkiye’de ise Halk Edebiyatı Osmanlı döneminde oluşmuş olan ve Avamın Kültürünü yansıtan veya onlara hitap eden Divan Edebiyatı’nın zıddına olarak, Türk Halkının maddi ve manevi hayatını aramak, bulmak düşüncesi ve Divan Edebiyatının yanında bir Halk Edebiyatı ürünleri meydana gelmiştir. Halk kesimin meydana getirmiş olduğu tüm maddi ve manevi kültüre de halk kültürü ve folkloru veyahut eşanlamlı olarak Halk Edebiyatı adı verilmektedir.
Folklor: Milli kültür denilen pek çok unsurdan oluşan birikiminin tarihi gelişim içinde bir milletin çeşitli grupları tarafından farklı ölçülerden yaşanılan verilerinin varyantlarına ve bu verileri inceleyen ilme verilen isimdir.
Folklor, yabancı kökenli bir kelime olmasına rağmen günümüzde oldukça sık kullanılmaktadır. Çoğu kez, “Halk Bilimini” ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Halk biliminin içerdiği, içermesi gerektiği konuların eksiksiz, yeterli ve herkesin üzerinde anlaşabileceği bir çerçevesini çizmek ya da belli bir profilini çıkarmak imkanı çok zordur. Çünkü sosyal bilimlerin çoğunda olduğu gibi halk biliminde de bir takım konuların kesin sınırlarını çizmek oldukça zordur. Halk Edebiyatını meydana getiren bu ürünleri maddeler halinde sıralayacak olursak Edebiyatını)meydana getirir ve oluşturur. Bunları maddeler halinde sıralayacak olursak şöyledir: Bunları maddeler halinde sıralayacak olursak şöyledir:
El san’atları; Dokumacılık, Kilim ve halıcılık, Şal, dantela ve oylar ile çorap ve başlıklar, Halk Oyunları, Düğünler ve adetler, Gelenekler ve Görenekler, Halk İnanışları, Halk İlaçları, Yemek Kültürü (Mutfak kültür), Halk Türküleri, Halk Hikayeleri, Halk Masalları, Destanlar, Fıkralar, Ağıtlar, Ninniler, Bilmeceler, Maniler, her türlü tarihsel kökenli oyunlar ile Çocuk Oyunlarını sayabiliriz.
Bir ülkenin, bir yöre halkının, bir etnik gurubun yaşamının bütününü kapsayan temelinde o halkı oluşturan insanların ortak ve yaygın davranış kalıplarını, yaşama biçimlerini belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavrını, çevresini ve dünyayı algılayışını açıklamada; geleneksel ve törensel yaşamı düzenleyen, zenginleştiren , renklendiren bir beceriyi, beğeniyi; kurumu, kurumsallaşmayı göz önüne sermek, bir ucuyla geçmişe, bir ucuyla zamanımıza uzanan gelenekler, görenekler, adetler zincirini saptanmasında halk kültürünün temel taşıdır.
Folklor ve gelenek birbiriyle ilişkilidir. Çünkü gelenekler tarihi süreç içerisinde zaman ve mekan içinde nesillerden nesillere geçmesiyle folkloru meydana getirmektedir. Bu yüzden, folklor halka mal olmuş ve halkın ürünü olan tüm değerlerin tümüne verilen isimdir. Onun içinde folklora, halk hayatının ve kültürünün bilim dalıdır denebilir. “Folklor hakkında bilgi veren birçok eserde birçok değişik tarifleri yapılan folklorun yirmiye yakın tarifi yapılmaktadır. Bütün bu tariflerin ortak özelliği olabilecek şekilde folklorun tarifini şöyle yapabiliriz:”
Folklor: Milli kültür denilen pek çok unsurdan oluşan birikimin tarihi gelişim içinde bir milletin çeşitli grupları tarafından farklı ölçülerden yaşanılan varyantlarına ve bu verileri inceleyen ilme verilen isimdir.
İnsanlar tarafından meydana getirilen, insanın duygu ve dileklerini dile getiren, onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsi onun kültürünü, yani folklorunu oluşturur.
Toplumların kendine has karakteristik özelliklerini yansıtan eserler olarak günümüze kadar ulaşan folklor, üzerinde yaşadığımız topraklar üzerinde uygarlıklar kurmuş milletlerin kendileri ve yaşamları hakkında önemli bilgiler veren, iklim şartlarına uygun olarak değişme ve gelişmeler gösteren, belirli kültürlerin özelliklerini yansıtan bir olgudur.
Bir toplumun kültürel zenginliklerinin bir bölümünü oluşturan ve geçmişten geleceğe doğru geleneklerin devamını sağlayan folklor, ait oldukları ulusların özelliklerine sahip bulunmaktadır. Bu özellikleri de şöylece sıralayabiliriz: Toplumsal gelenekleri yansıtan ve buna dayanan bir karaktere sahiptir. Toplumsal düşüncenin ve toplumsal zevkleri yansıtmaktadırlar. Toplumların milli zevkini ve yaşayış tarzını yansıtmış olduğundan toplumsal bir kültürün özelliğini taşımaktadırlar. Toplumsal hayatın bir aynası durumundadır, toplumların psikolojik yapısını anlatır.
Folklor ürünleri, onu meydana getiren kişilerin düşüncelerini ve zevklerini, ortaya koyarak bir milletin kültürünü temsil etmesi bakımından tarih, coğrafya, etnoğrafya ve antropoloji ilmiyle çok yakın ilişki içindedir.
Bu görevi üstlenen halk bilimi; etnoloji, toplumbilim, ruh bilim, sosyal ve kültürel antropoloji, edebiyat, sanat tarihi, coğrafya, tıp, hukuk, din, tarih ve filoloji ilimleriyle çok yakından ilgilidir. Bu yüzden Halk bilimleri (Folklor), evrensel kültürün temsilcisi, insanlığın ortak kültürel mirasıdır.
Folklor, anonim bir yapı ve özelliği taşıyan, halka mal olmuş, halkın ürünü olarak, tarihi bir geçmişi olan değerler bütününe verilen bir isimdir. Halk Bilimi yerine kullanılmaktadır. “Folklor: Halk hayatının veya kültürünün ilmidir. Medeni bir millet içinde okumuş insanların kültürüne zıt olarak yaşayan büyük kalabalıkla onun gelenek yolunda tecrübe ile elde ettiği maddi ve manevi bilgiler folklorun konusunu meydana getirir.”
Halk bilimi kapsamına giren bir çok zengin kültürel unsur vardır. Halk biliminin çeşitli alanlarını oluşturan konularda yapılan inceleme ve araştırmalar, bu konuda oldukça geniş ve faydalı birikimleri meydana getirmiştir.
Başlangıçta bir kişi tarafından söylenmiş veya yazıya geçirilmiş, aradan yüzyılların geçmesiyle Bir ulusun ortak duygu ve düşüncesi haline gelmiş, ferdin damgasını taşımayan, halkın edebi zevk, düşünce, terbiye ve tefekküründe yeri olan her türlü maddi ve manevi ürünlerin her türlü adet, gelenek ve göreneklerin tümüne, maddi ve manevi kültürel varlıklarımıza, batı diliyle folklor adını vermekteyiz.
Folklor, sahip olduğumuz maddi ve manevi değerlerin tümüne verilen isimdir. Folklorumuzu meydana getiren unsurlar geçmişten günümüze kadar ulaşmış, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen ve birçok tarihi olayı ve izlerini benliğinde taşımaktadırlar. Folklor, bizzat halkın kendisi tarafından meydana getirilmiş yüzlerce yıldan beri, nesilden nesile aktarılan tarihi kökeni bulunan geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan kültürel mirasımızdır.
Türk folkloru, Türk Milleti’nin özünden fışkıran, birlik ve beraberliğini sağlayan unsurların ifadesi olduğundan, ürk folklorunun bütün ürünleri, bu özelliğin korunmasında ve sağlanmasında en byük görevi yerine getirmektedirler.
HALK OYUNLARIMIZ HAKKINDA
Bilindiği gibi folklorumuzu meydana getiren bir çok halk kültürü bulunmaktadır. Bu maddi ve manevi halk ürünlerinden birisi de oyunlarımızdır. Oyun denince akla gelen sadece halkımızın düğün, eğlence gibi şenliklerinde oynamış oldukları halk dansları (halayları) akla gelmemelidir. Zira halk ürünlerimizin bir parçası olan halk danslarımızın haricinde yine halk tarafından meydana getirilmiş ve mazideki hayatla bugünü yarına bağlayan ve sosyal bağları kuvvetlendirecek oyunlarımızın, ilmi zihniyetten uzak müdahalelerle zamanımıza kadar gelmiş olanlarından birisi çocukların oynamış oldukları geleneksel ve yöresel “Çocuk Oyunlarıdır.” Bu oyunların yanı sıra bir de yine bizzat halkın kendisi tarafından meydana getirilmiş ve tarihi kökeni bulunan yüzlerce yıldan beri, nesilden nesile aktarılan kültürel miraslarımızdan olan kaynağını da yine tarihimizden alan Tura Oyunu, Sinsin Oyunu, Deve (Cüce) Oyunu, İlk Saban İzi Bayramı, Hızır Bayramı, Kış Yarısı Eğlencesi, Çiğdem Eğlencesi gibi halk arasında yapılan ve geleneksel varlığını hala sürdürmekte olan kültür mirasımızın bir parçası milli ve tarihi değerlerimiz olan milli oyunlarımız bulunmaktadır.
Bütün bunların yanı sıra köylerimizde oynanan Köy Orta Oyunları ve Tiyatro gibi veyahut bunların konusunu oluşturan oyunlarımız da vardır. Anadolu Köy Orta Oyunlarının Orta Asya Kökenli olanları olduğu gibi tarihi daha eski olanları da vardır. Bütün bu oyunları kendi aralarında iki türlü bir sınıflandırmaya tabi tutabiliriz:
A) Ritüel Oyunlar
B) Profan Oyunlar
Gerek köylerimizde oynanan oyunlar ve gerekse diğer oyunların tümüde halkın malı olmuş halk tarafından meydana getirilmiş her birisi yılların değil yüzyılların binlerce yılın ardından süzülerek gelen, nesilden nesile aktarılan geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan kültürel bağlarımızdır. Bu nedenle oyunlarımızı yine halk ürünlerimiz olan yani folklorumuzu meydana getiren destan, masal, hikaye, türkü, ağıt, mani, atasözü gibi mahsüllerimizden ayrı tutamayız ve farklı göremeyiz.
Nesilden nesile aktarılan kültürel mirasımız olan bu oyunların kimileri zaman içinde unutulmuş olduğu gibi, eskiden beri var olan bu oyunlara birtakım yeni oyunlar da eklenmiş bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı, Anadolu’da eski çağlarda yaşayan kavimlere ait olanları bulunduğu gibi kimileri de eski Şamanist dinden beri Orta Asya’dan beri sürdürülen adetlerin devamı niteliğindedir. Bu oyunların bir kısmı eski devirlere ait ayin ve dini merasimlerden kalanlardır. Bir kısmı da eski devirlere ait birtakım savaş, hastalık, açlık gibi sosyal durumlarla ilgili konulardan kalmakta veya onları simgesel olarak anlatan ve bu olayların izlerini ritmik şekillerle anlatmaktadırlar. Bunun için, bugün halk arasında oynanan ve yaşatılan geçmişten günümüze nesilden nesile aktarılmış bu kültür varlıklarımıza sadece bir eğlence vasıtası yani bir oyun havası veya eğlence aracı olarak görmek yanlış olur. Çünkü “İlk insan, duygu ve düşüncelerini ifade için tabiat ve hayvan sesleri ile jest ve mimiklerden faydalanarak “Taklid”i meydana getirdi. Taklid zaman içerisinde “Temsil’i doğurdu. Sözden önce başlayan bu “Taklid-Temsil” sonraları hayatı hareket halinde göstermeye çalışan “Dram” sanatının nüvesini teşkil etti. İptidai insanlar olarak nitelenen klanlar döneminde Toteme bağlı oldukları yani mukaddes saydıkları için Toteme bağlı insanlar, törenli oyun (dans) larla Totemin hareket ve hususiyetlerini temsil veya taklid ederler. Bu hareket tarzı elbette bir düşünceden kaynaklanmaktaydı. Bu düşünce, insanın kendi ruhunu, hayata, eşyaya ve tabiata aksettirmesinden başka bir söyleyişle subjeyi objede görmesinden ibarettir. Zaman içinde ayinlerin büyük bir kısmı “Oyun” mahiyetini aldı. İnançları doğuran faaliyet sanat eserlerini meydana getirdi. (4) Folklor konusunda ve halk oyunları (halk dansları) konusunda yapılan araştırmalar, Anadolu’daki halk danslarının büyük bir kısmının dizi ya da sıra dansı olduğunu göstermektedir.
İlk insanların topluluklar halinde yaşamaya ve kendilerini yöneten bir kısım bilinmeyen büyük ve sihirli güçlere tapmaya başlamaları ilk dans (oyun) ların doğmasına neden oldu. Kuşkusuz daha çok taklide dayanan ve ritüel ve majik karakter taşıyan bu ilk tapınma hareketleri genelde daha sonra sanatsal faaliyetleri de içine alan günümüzdeki oyunların nüvesini oluşturdu. Bu demektir ki, din, sanat ve uygarlık birlikte doğmakta ve birlikte yürütülmektedir. Bu nedenledir ki folklorik özellik taşıyan her türlü faaliyetler (buna halk dansları ve diğer oyunlarda dahildir) bir topluma ait dini, felsefi ve psikolojik her türlü düşüncenin birer ürünü ve birer parçasıdırlar. İşte halk oyunları da folklor içinde çok önemli bir yere sahip bulunmaktadır.
İlk insanlara ait olaylar bu insanlara ait ilk kültür olayları olan av, savaş, evlenmek, doğurmak, ateş yakmak ve bu gibi faaliyetleri taklid edilmesiyle başlamıştır. Belki de ilk insanın taklit ettiği şey ateşin hareketiyle ve ateş etrafında ilk defa dans ederek eşyayı taklid etmeye başlamıştı. Üzerinde yaşamış olduğumuz Anadolu toprakları belki de dünyanın ilk medeniyetler merkezidir. Bugünkü araştırmalar nitekim bunu doğrular niteliktedir. Nitekim Çatalhöyük’te yapılan Neolotik kazılardaki duvar resimleri bu görüşün doğruluğunu çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
M.Ö. 5500-6500 yıllarına ait yapı kalıntılarının duvarlarında bulunan iki metre boyundaki resimlerin konularını toplu danslar oluşturmaktadır. Hem de bu dansın davul eşliğinde meydanlarda oynanan bir oyun olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü konular arasında av törenleri de vardır. Musiki aletleri, ulusların psikolojisiyle çok yakından ilgilidir ve buna göre oluşarak gelişmektedir. At yarışları, cirit oyunları, devlette mehtersiz; halk arasında ise, davulsuz ve zurnasız, olmazdı.
İslamiyetin ilk çağlarında Araplar, sahura dümbelek ile kaldırılırdı. Davul, def, zurna, kaval, mey, kaval, saz gibi halk kültürümüzün unsuru olan aletlerin Türk Kültür Tarihi içerisinde çok önemli yeri bulunmaktadır. Bu eski çağ Anadolu toplumların böyle olduğu gibi Eski Türklerde de durum aynıydı. Davul ve diğer çalgı aletlerinin bir çoğu da halk kültür ürünlerinin hemen hepsinin de içinde yer almakta ve bunların içinde çok önemli bir yeri bulunmaktaydı. Bu durum günümüzde de aynı değil midir? Bu yüzden başta mehter olmak üzere, davul, zurna, saz gibi araçları sadece bir eğlence ve şenlik aracı olarak görmek yanlış olur. Çünkü davul ve zurna halk arasında ve halk kültüründe yapılan Türk Kültür Tarihi Araştırmalarına göre; birer meydan sazı durumunda idiler. Meydan ise, halkın istekle ve koşarak geldiği, şen ve şenlik içinde yaşadığı bir yerdir.
Bu yüzden, Türk Tarihi içinde, Türk Folkloru ve Türk Kültürü içinde eski çağ insanlarında olduğu gibi davul ve zurna, halkı birbiriyle kaynaştıran; birlik, beraberlik ve dayanışma içinde, halkı ortak istek ve dileklere yönelten; toplumun dinamizmini koruyan, geleceğe hazırlayan, devlete ve düzene bağlayan kutlu bir alet gibi görülmüştür. Kısacası Türk tarihinde davul veya mehter devlet sembolüdür. Türk Tarihi ve devlet anlayışının temelidir. Bayrak ile davul, birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Hakanın otağının önünde asılı tuğ ve davul, devletin “istiklal ve bağımsızlık”sembolüdür. Davul ve zurna, Türk mehterlerinin geliştiği, bir çekirdek, Türk Toplumunu bir araya getiren, bir ses ve işaret idi. Türk Kültür Tarihi içerisinde çok önemli yeri ve toplumun iç dünyasıyla ilgili olması nedeniyle; davul, zurna, def, mey, kaval gibi daha bir çok kültürel aletler, Türk Toplumundaki yeri çok önemlidir. Sadece davul ve zurna ile değil, kopuz da Tanrı ile kul arasında Tanrı ile kul arasında onunla söyleşilir idi.
Halk kültürümüzü ve folklorumuzu anlayabilmek için Türk Ulusunu ve O’nun felsefesini, Türk Kültür Tarihini çok iyi bilmek ve derinlemesine araştırmak gereklidir. Mehter azamettir, ihtişamdır ve görkemdir: Devletin ululuğu ve kutluluğu, davulların gümbürtüsü ile yankılanır. Davul (Kövrüg) sözü Türkçemizde ve Türk Tarihinde çok eski zamanlarda girmiş bir unsurdur. XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut “Tovıl, Davul(tabl)demektir” diye yazmaktadır. Bugün bile davul kelimesinin ve davul, zurnanın Türk Folklorunda önemli bir yere sahip bulunması ve halk kültüründe de davul gibi şişti, “Davlumbaz” (Ocak bacasına verilen isim) gibi kelimelerin bulunması bunu doğrulamaktadır. Bu kelimeler diğer Türk topluluklarında, Kırgızlarda, Kalmuklar’da, ve diğerlerinde de bulunmaktadır.
Eski çağ Türk dini olan Şamanizmde davulun pek önemli bir yeri vardı. Anadolu'daki büyük derviş defleri, belki de bu geleneğin bir devamı niteliğindeydi. “Mazhar” adı verilen bu derviş defleri, bildiğimiz bugünkü deflerden de çok büyüktürler. İçlerindeki zincir veya demir halkalar zil sesi verirlerdi. Bu büyük defler, oldukça geniş bir topluluğu, heyecan ve hareket verirdi. (5)
Yine davul ile ilgili bir kelime olan davula vurularak ses çıkartılan tokmak, eski Türkçe'de, darbe ile vurmak anlamına gelmektedir. Bugünkü tokmak sözü de buradan gelmektedir. Kövrüg (Dayal) veya kös(büyük davul) ise, hakanlık sembolüydü.
Meydan sazlarımızdan olan, folklorumuzun önemli aletlerinden birisi olan davul, Arapça'da “Tabl” adı verilmektedir. Tabl’ın, Arap kültüründe büyük bir öneme sahiptir. İslam’ın ilk çağlarında Araplar, sahura dümbelek ile çağrılmaktaydı. Hz. Ayşe r.a. hın rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle belirtmekte ve Hz. Peygamberimiz S.A.V.’in bizzat: Ya Aişe! Hani sizin def çalan ve şiir söyleyen muganniyeniz yok mu? Ensar’ın böyle oyun hoşuna gider” Buyurdu. Hz. Ayşe Ensardan kendi eli altında büyüttüğü kızı birisine vermişti ve onun düğününü yapmaktaydı, kayıtı vardır. Bu kayıtta görüldüğü gibi Arap literatüründe de davul (Tabl) ın yeri ve önemi bulunmaktaydı.(6)
Davul’un Türk Tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Çünkü davul da aynı bayrak veya sancak gibi kabilelerin bağımsızlığını tanıma işareti kabul edilmekte ve sayılmaktaydı. Selçuklu Hakanı, Osman Gazi’ye bayrak ve davul Selçuklu Hakanı, Osman Gazi’ye bayrak ve davul (Tabl-u alem) veriyor ve bağımsızlığını tanıyordu. Bu bir yetki belgesi idi. Ancak bu, bir İslam geleneği değil, İslamiyetten önceki çağlarda uygulanan, çok eski bir Türk geleneği idi. Bu yetki belgesi, büyük beyler için verildiği kadar, büyük kabilelerin bağımsızlığını tanıma işareti olarak görülüyordu. (7)
Türkler’de özellikle Hunlar'da dansa davul ile oynanan oyunlara oldukça sık rastlanmaktaydı. Bir Hun beyine gelin olarak gelmiş olan bir çinli kadın, memleketine gönderdiği mektubunda; Davulu her gece durmaz döverler, ta güneşler doğana kadar döverler, diye yazmaktadır. (8)
Davul, Türklerde en yaygın olan bir müzik, ilan ve işaret aletidir. Çeşitli zamanlarda, çeşitli adlar ile anılmıştır. Davulların küçükleri ile büyüklerine de, ayrı ayrı adlar verilmiştir. Eski Türk Dini Şamanizm’de kutsal sayılan “Çaluu”ve “tüngür” adı verilen küçük davul, günümüzde de kullanılmakta, halk arasında def olarak adlandırılmaktadır.
Türk folkloru, Türk Milleti'nin özünden fışkıran ve birlik ve beraberliğinin bütünlüğünün bir ifadesi olduğundan Türk folklorunun bütün materyalleri de (davul, zurna, def, saz, kopuz gibi aletler de) bu özelliğin korunmasında ve sağlanmasında büyük görevleri icra etmektedirler. Türk kültür ve gelenekleri Türk Kavmi'nin kendi felsefesinin ve psikolojisinin birer ürünü olduğu içindir ki bu kültür ve gelenekleri içinde yer alan her türlü unsur da bu kültürün birer vazgeçilmez parçalarıdırlar. Türk folklorunu oluşturan tüm oyunlarda davul ve zurna, kopuz ve saz bulunmaktadır. Bütün bunların yanı sıra Türk folklorunun ayrılmaz diğer parçalarından bazıları ise, atlar, yarışlar, güreşler, ve diğer halk ürünü folklorik özellik taşıyan her şey bu kültürün birer parçalarıdırlar.
Eski Türkler’de dua ve ibadetler bile saz ve söz ile yapılmaktaydı... “Sevgi ve saygı, Tanrı’ya yakarış ululardan medet umma, hep bu sazlar ile anlatılır ve yapılırdı. Kahramanlık destanlar, Dede Korkut’un diliyle “Gazi Erenlerin” başından geçenler”, bu sazların eşliğinde söylenirdi. Saz ile söz, söyleyenlerin de; dinleyenlerin de ruhlarını kaynaştırırdı. Toplumla ilgili duygular tazelenir ve güçlendirilirdi. Sazı ve sözü dinleyip duygulananlar arasında, bir duygu birliği ve yakınlaşma doğardı. Birlik ve bütünlük içinde bir millet olma yolunda, telli sazlar bir aracı olurlardı. (9)
İbn-i Haldun’un da dediği gibi, İslamiyete uzun ömür ve dinamizm veren Türk devlet anlayışı idi. İslam dünyasında atlı sporlar da Türklerin gelişi ve Türk ordu geleneği ile başlamıştır. Atlı oyunlar, birer savaş eğitimi idiler. Atlı oyunlar da mehtersiz olmazdı. Düğünlerde, Türk tarihinde atlıdır. Daha yakın zamanımıza kadar yöremizde de böyleydi. Düğün evinde çalınan çalgılar, önemli değildir. Önemli olan, gelin bindirme ve indirme Anadolu’nun en uzak yörelerinde, hala Cezayir Marşı vurularak gelin götürülmektedir. Bu durum yöremizde de aynıdır.
İç Asya’daki Türk Kavimlerinde, atlı oyunlar ve hareketler için geniş bir Musiki Repertuarı vardır. Anadolu’daki cirit oyunlarında, davul zurna ile Köroğlu vurulmaktadır. Bu durum yöremizde de aynıdır. Zurna, Türk Topluluklarında, özellikle de askeri mehterlerde kullanılan bir melodi aletidir. Zurna, sipsili bir borudur. Sipsi ise, ağızda ses çıkaran bir kamış parçasıdır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi adlı eserinde, Arap ve Fars toplumlarında da çok eski çağlardan beri kullanılan bir folklor aleti olduğunu açıklamaktadır. Osmanlı döneminde kullanılan zurnalar kalın olduğu gibi sesi de kalın ve kaba(baz)idi. Günümüzde Anadolu’da kullanılan zurnalar, cura zurnalardır. Anadolu’da, davul ve zurnanın bulunmadığı musiki topluluklarına ince saz adı verilir. Zurnanın bir boru olması, zurnayı, kaval ve düdüklerden ayıran bir özelliğidir.
“Atlı oyunlar ve yarışlar, Türkler de davulsuz, zurnasız olmazdı. Aslında, zurnasız şenlik olmazdı. At yarışları ile cirit oyunları da eskiden kössüz; sonradan da davulsuz ve zurnasız olmamıştır. Anadolu’daki cirit oyunlarında Köroğlu adı verilen hızlı tempolu bir hava, davul zurna ile vurulmaktaydı. Kırgız Türk kültür çevrelerinde ise atlar için ayrı Mehter Marşları bestelenmiştir. Kör ozan da bunlardan birisidir. Anadolu’da bugün güreş oynanırken veya diğer yarışmalarla ilgili bu tarihi oyunlarda Köroğlu havasaınını vurulmuş olması bir rastlantı olmasa gerektir. (10)
Mesela Dodurga pehlivan havası Anadolu’da Çorum'da çalınmaktadır. Kınık boyunun bir kolu olan Kızıklar’a ait bir hava (Kızık havası) halen Yozgat ve Sivas yörelerinde (Güründe) çalınmakta ve oynanmaktadır. Ayrıca Türk Kültür Tarihinde ve folklorunda aynı davul ve zurna gibi önemli bir yeri olan çalgılardan birisi de Çengi (Çeng-Çang) adı verilen (çan, zil gibi aletlere verilen isimdir.) bir çalgı da bulunmaktadır.
Hatta yöremizdeki türkülere değil ağıtlara bile davul, zurna gibi aletler girmiş olduğu gibi çengi unsuru da girmiştir. Mesela yöremize ait bir ağıtta şöyle denir: “Ben gardaşa düğün tuttum çalgısız oynadı kızlar” bir başka mısrasında bu davulsuz oynadı” deniyor.
Aslında at ve atlarla ilgili oyunlar ve savaşa hazırlık niteliğinde bulunan her türlü oyunlar İslam Dininin de bizzat Hz. Peygamberimizin de teşvik ettiği bir husustur. O dönemin en iyi savaş aracı olan at, Kur’an-ı Kerim’in birçok Sure ve Ayetinde yer almakta hatta “Adiyat” Suresinde ise övülmektedir. Harp oyunlarının bizzat Hz. Peygamberimizin S.A.V. in mescidinde bile oynandığı İslami kaynaklarda belirtilmektedir. Örneğin Sahihi Buhari’nin ikinci cilt sayfa: 398 de ve 284 nolu hadisi şerifte: Ve yine bu eserin üçüncü cildinin 204. sayfasında ve 524 nolu hadisi şerifte bu konuda bilgi verilmektedir...
Türk folklorunun birer parçası olan oyunlarımız (halk oyunları, geleneksel oyunlar ve çocuk oyunları ve diğerleri) ın da kökü tarihi devirlere, Eski Çağ Anadolu’suna kadar uzandığı gibi Eski Çağ Türk Dini Şamanizme kadar gitmekte ve uzanmaktadır. Çünkü bu oyunlar ve oyunlardaki ritmik hareketler, ritüeller incelendiğinde Eski Çağ dönemine ait birçok tarihi olayı anlatmakta ve hareketleriyle de bunu sembolize etmektedirler. Çünkü halk oyunlarımızın bir çoğu sıra dizi ve meydanlardaki halk oyunlarıdırlar. Bunlar ise Anadolu'da yaşamış olan Hristiyanlık ve İslamiyet gibi ilahi kaynaklı dinlerin bir çoğu da bugüne kadar ulaşmış olan ve Eski Çağ Anadolu’da dini merasim ve ayin törenlerini anlatan oyunları ya tamamen yasaklamış veya birçok sınırlama getirmiş durumdaydı. Bunun içindir ki bütün sıra dizi ve meydan oyunları (halk dansları) tek tanrılı dinlerden önceki zamanlara aittirler. Çünkü bu oyunların bir çoğu Hititler dönemine ait dini merasim veya ayinlerde yapılanlara benzediği gibi bu devrin savaş ve diğer sosyal olaylarını anlatan ritmik hareketlerle doludur. Ve yine halk oyunlarımızın birçoğunda Anadolu'ya yerleşen Türk ırkı’nın, burada girişmiş olduğu büyük tarihi mecerasını, oyunlarına sembolik bir şekilde yansıtmış bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Orta Asya Türk Şamanizmi'nin etkilerinin yanı sıra Diyonizos ayinleri, Lidya ve Friyg, Sümer Efsaneleri de karışmış durumdadır. Ayrıca bu dönemlere ait olduklarını gösteren öğelerden birisi de halk oyunlarımıza birçok hayvan öğesinin de karışmış olmasından (Sivas'ta oynanan, çekirge halayı, kartal ve koç, turnalar oyunları gibi) da açıkça belli olmaktadır. Çünkü halk oyunlarımızın birçoğunda hayvanlara ait hareketlerin (el çırpma, çökme, vurma, yere oturma) bulunmasından da anlaşılmaktadır.
Anadolu’da oynanan halk oyunlarının % 60’ı erkekler tarafından oynandığı gibi % 30’u da kadınlar tarafından oynanmaktadır. % 10 luk bölümü de kadınlı erkekli beraber oynanmakta olan oyunlardır. Ve yine halk oyunlarımızın % 10 unu bar, % 30 unu halay, % 15 ini zeybek ve seğmen oyunları, % 8 i horon ve sallama, % 7 si hora ve karşılama % 17 si de kaşıklı ve zilli, çeşitli oyunlardır. % 9 u taklididir. Köy seyirlik oyunları ve iş hayatıyla ilgili olanları, % 4 oranındadır. Davullu, çomaklı, silahlı ve ateşli ve diğer araçlarla oynanan oyunlarıdır. Bunların arasına sportif oyunları da katabiliriz...
HALK OYUN (DANS) LARI HALAYLARIMIZ
Folklorumuzu meydana getiren ve vazgeçilmez unsurlarından birisi olan halk oyunlarımızı geçmişten günümüze kadar ulaşmış olan tarihin derinliklerinden süzülüp gelen ve birçok tarihi olayı veya izleri de benliğinde taşımaktadırlar. Halaylarımızdan bir kısmı Eski Çağda Anadolu'da yaşamış olan Hititler, Lidyalılar, Frygler gibi kavimlerin izlerini taşıyanları bulunduğu gibi büyük bir kısmı da Türk ırkı'nın Anadolu’da girişmiş olduğu destansı yaşayışının ve tarihi macerasının tüm özelliklerini ve izlerini taşımaktadırlar. Halk oyunlarının toplumumuzda dün olduğu gibi bugün de sosyal hayatında çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de Türk toplumumun gelenekçi bir yapıda ve özellikte olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun için, Orta Asya’dan günümüze kadar o devre ait birçok geleneklerini ve yaşayış şekillerini aynı özelliğiyle ve güzelliğiyle birlikte getirerek taşımışlardır. Bunda da en büyük etken Halk arasında yine halka ait ve halk tarafından meydana getirilmiş olan maddi ve manevi bütün ürünlerin yine halk tarafından korunması sayesinde olmuştur. Önceleri Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra göçebe veya yerleşik düzene geçmiş olsalar bile kendi yaşam şekillerinde çok büyük değişiklikler yapmamışlar Anadolu’da da aynı Orta Asya’da olduğu gibi yaşamaya devam ettirmişler ve Türkmen oymakları'nın Müslüman olmalarına ve bu konuda İslami prensiplerin birtakım sınırlar getirmesine rağmen yine de bu geleneklerini devam ettirmişlerdir. Çünkü Halk oyunları, çoğunluğu halkın yaşayışını, tarihi alışkanlıklarını ve hayatında çok önemli olan birtakım tarihi, milli ve manevi olayları simgelemektedir. Bu oyunlarda bulunan hareketlerde bunlar anlatılmaktadır. Oyunlarımız dikkatli bir şekilde incelendiğinde çok net bir şekilde de görülmektedir. Bunun içindir ki halk oyunlarımızda milli ve manevi değerlerimizin korunmasında ve milli birliğimizin sağlanmasında çok önemli bir görevi insanlar arasındaki dayanışmayı ve birlikteliği kuvvetlendirmekte ve sağlamaktadır.
Halk oyunları folklorun ayrılmaz bir parçası olduğundan dolayı, Türk Toplumu'nun zevklerini, düşüncesini, felsefesini, tarihini milli ve manevi değerlerini birtakım imgelerle anlatmaktadır. Her şeyden önce insanımızın dayanışmasını, ağırbaşlılığını ve ciddiyetini, bölgesel özelliklerini kendine has diliyle anlatmaktadır. Halaylarımızda genelde başlarken ağır bir tempo ile başlanması çoğu oyunlarımızın kol kola veya el ele tutularak oynanması veya parmaklarla veya kollarla kenetli bir şekilde tapılması Türk toplumunu meydana getiren fertlerin birbirine olan güvenini ve birbirine olan yardımını anlatmaktadır. Önce ağır başlayan oyun sonra aniden hızlanır. Sanki önceki ağır başlayış sonraki hızlanmanın bir başlangıcıdır. Sonra da sanki hücuma geçer gibi hızlı ve ani hareketler başlar. Adeta bir savaşta bir yandan saldıran bir taraftan da savunan kişilerin pozisyonunu anlatır gibidir. Bütün bunların yanı sıra Anadolu’nun iç bölgesiyle doğu bölgesi arasında Tohma Havzası'nda bulunması sebebiyle buranın iklimsel ve tarımsal faaliyetlerini özetli bir şekilde anlatmaktadır. Kısacası Gürün'de oynanan halk oyunları Sivas bölgesi oyunlarının tüm özelliklerini yansıttığı gibi Doğu Anadolu’nun oyunlarının da karakteristik özelliklerini taşımaktadır.
Gürün yöresinde Sivas, Tokat, Çorum, Çankırı, Kırşehir, Yozgat, Erzurum, Erzincan, Kars, Van, Siirt, Muş, Elazığ, Harput, Malatya, Adana ve Maraş yörelerine ait oyunların büyük bir bölümü oynanmaktadır. Bunların yanı sıra Gürün de Ermeniler’e ait oyunlar da oynanmaktadır. Örneğin Ermeniler’e ait üç bar çeşidi de yöremizde oynanmaktadır.
İlçemizde ve köylerinde oynanan halk oyunları hemen hemen aynıdır. Erkekler ile kadınlar genelde bu oyunları ayrı ayrı oynanmaktadırlar. Bazı köylerimizde birlikte oynanan oyunlar da vardır. Yöremizde oynanan halk dansları erkekler tarafından oynananlar ile kadınlar tarafından oynananları ayrı ayrı oyunlardır.
Bunları sıralayacak olursak:
1- Erkeklerin oynadıkları oyunlar.
2- Kadınların oynadıkları oyunlar.
Erkekler tarafından topluca oynanan (kol oyunu) halk oyunları (Halaylar)
1-Sivas Halayı (Ağırlama)
Köy Ağırlaması/Düz Halay:
Kızık Halayı: Ağırlama, sıktırma/Yanlama, Hoplatma
2-Abdurrahman Halayı
3-Üç ayak (Adana, Sivas, Kars)
4-Kargın (Gargın: Bolluk, bereket anlamındadır)
5-Hırpala
6-Tan(m)zara (Elazığ/harput)
7-Keçiko
8-Narey (Erzurum Barı)
9-Kırıkhan
10-Habuduyar
11-Cane cane
12-Halaylım yar
13-Temirağa (Erzurum)
14-Güreş (Kızık)
15-Sinsin (Kızık)
16-Tura (Kızık)
17-Serhoş: Ser/Baş, Hoş/güzellik :Baş güzellik anlamındadır. (Erzurum Yöresi)
18- Hoşbilezik (Tokat, Erzurum ve Van yöresi)
19-Delilo (Hınıs yöresi)
20-Pekmez (Maraş yöresi)
21-Halaylı (Maraş Yöresi)
22-Helvacı
23-Lorke: Sallantı anlamındadır. (Erzurum ve Malatya yöresi)
24-Hançer Barı (Erzurum)
25-Hırpani (Siirt)
Kadınlar tarafından oynanan halk oyunları (Halaylar)
1-Madımak
2-Çifte Telli
3-Kasap
4-Adanalı
5-Halaylı yar
6-Delilo
7-Develi
8-Konyalım
9-Birilerine
10-Küstüm
11-İlvanlım
12-Tombulum
13-Çayda çıra
14-Oy (Hay) mendil
Erkekler tarafından topluca oynanan(kol oyunu)halk oyunları(Halaylar)
1-Sivas Halayı(Ağırlama)
Köy Ağarlaması/Düz Halay:
Kızık Halayı: Ağarlama, sıktırma/Yanlama, Hoplatma
2-Abdurrahman Halayı
3-Üç ayak(Adana, Sivas, Kars)
4-Kargın(Gargın: Bolluk, bereket anlamındadır)
5-Hırpala
6-Tan(m)zara (Elazığ/harput)
7-Keçiko
8-Narey (Erzurum Barı)
9-Kırıkhan
10-Habuduyar
11-Cane cane
12-Halaylımyar
13-Temirağa (Erzurum)
14-Güreş (Kızık)
15-Sinsin (Kızık)
16-Tura (Kızık)
17-Serhoş: Ser/Baş, Hoş/güzellik :Baş güzellik anlamındadır. (Erzurum Yöresi)
18-Hoşbilezik (Tokat, Erzurum ve Van yöresi)
19-Delilo (Hınıs yöresi)
20-Pekmez (Maraş yöresi)
21-Halaylı (Maraş Yöresi)
22-Helvacı
23-Lorke: Sallantı anlamındadır. (Erzurum ve Malatya yöresi)
24-Hançer Barı (Erzurum)
25-Hırpani (Siirt)
26-Tersbico
27-Harami
28-Üçayak
29-Sarıkız
30-Çemberim
31-Akçık
32-Sallan gelin
33-Kürthalayı
34-Harmandalı
35-Hançer oyunu
36-Ondört
37-Kartal oyunu (Kafkas)
38-Hançer Oyunu: İki kişi ile oynandığı gibi, daha fazla kişiyle de oynanır. Oyunculardan biri kadın yapılır başına örtü atılır ve halayın en önünde durur. Halay başı ise oyunculardan ayrıdır. Oyuncu başlamasıyla halay başı dahil bütün oyuncular 3-4 defa yavaş olarak üç ayak yürür. Sonra halay başı ortaya gelir kadın kıyafetini girmiş oyuncuya yaklaşarak onun gönlünü çekebilmek için çeşitli bağımsız ancak ritmik nitelikte hareketler yapar. Kadına para gösterir, ayna tutar, tesbih çıkartır tarakla saçını tarar. Halay başı haricindeki bütün oyuncular ise yavaş hareketlerle üçayak oynar. Kadın halay başına yüz vermez. Kadını anlatmak için muhtelif oyunlar yapan ancak onun gönlünü çekmeyen halay başı bu defa sinirlenir cebinden kamasını (kama/Hançer/Bıçak) çıkarır sert ve sinirli hareketlerle kamayla çeşitli hareketler yapar. Örneğin; kamayla kadının kafasına ya da vücuduna vuruyormuş gibi yapar. Ancak bunda da başarılı olmayınca halay başı yavaş yavaş kadına yaklaşır onun elini tutar kadın ese çıkarmaz ve razı olmuştur. Oyuncular 1-2 sıra üç ayak oynayarak oyunu bitirirler.
Yöremizde Türkülü Kadın Oyunları:
15-Candarma Çavuşu: Oyun çevirme halayı tarzında oynanır. Oyuncu sayısı sınırlı değildir. Üç ayak tarzında oynanır. Sağ ayakla başlamak suretiyle ileriye doğru üç adım atılır ve durulur. Durulan yerde önce sol ayak yukarıya kaldırılır yere konulur ve bu defa sağ ayak aynı şekilde yukarı kaldırılır ve tekrar üç adım yürüyerek aynı hareketler yapılır. Oyunun II. Bölümü aynı hareketlerin hızlı yapılmasıyla devam eder. Sözleri şöyledir:
“ Candarma çavuşuyum
Yol verin savuşuyum
Beni candarma sanman
Ordunun başkanıyım
Süt içtim dilim yandı
Döküldü kilim yandı
Kilimin şurda dursun
Bahçede gülüm yandı.”
16-Penceresi Cam Cama: Oyuncu sayısı sınırlı değildir. Oyuna sağ ayakla başlanır. Sağ ayak ileri doğru atılır ve sol ayak vücut esnetilerek sağ ayağın yanına getirilir. II. Bölüm aynı hareketlerin hızlı yapılmasıyla devam eder. Sözleri şöyledir:
Penceresi cam cama muallim
Haber saldım amcama muallim
Amcam kızını vermezse muallim
Turşu vursun fincana muallim
Penceresi perdeli muallim
Çiçek açmış zerdali muallim
Yenile bir yar sevdim muallim
O da benden sevdalı muallim
17-Hoyda: Oyun 9-10 kişiyle oynanır. Oyuncular yan yana elek tutuşur. Oyuna sağ ayakla ileriye doğru bir adım atılarak başlanır. II. Defada sol ayak sağ ayağın yanına getirilir. III. Defa tekrar sağ ayak atılır, önceki gibi sol ayak sağ ayağa yaklaştırılır. II. Bölümde aynı hareketler hızlı bir şekilde oynanır. Oyunu sözleri şunlardır:
Hoyda yarim hoyda
İkimizde bir hoyda
Oynamazsan nazlı yarim
Gençliğine doyma
Kara koyun etl’olur
Kavurması datl’olur
Dul yerine varan gız
Ölmez ama dertl’olur
Irmağın geçeleri
Gız kaldır peçeleri
Sende bu güzellik var
Öldürün niceleri
Yöremizde gerek erkekler ve gerekse kadınlar tarafından oynanan bu oyunların haricinde bir takım hava (oyun) lar da vardır. Bunlar ise sırasıyla şöyledir:
1-Gelin İndirme Havası
2-Gelin Bindirme Havası
3-Seğmeni Yürütme Havası
4-Oturak Havası
5-Seğmen Toplama Havası
6- Ömeroğlan
HALK OYUNLARIMIZIN ÇIKIŞ TARİHİ, ZAMANI VE TAHLİLİ:
Halaylarımız bilindiği gibi toplum vicdanında derin izler bırakmış olan büyük olayların tarihi izlerini taşımaktadır. Bu izler ise zamanımıza kadar oyun figürleri olarak gelmiş böyle yansımıştır. Bu oyunlar bunun içindir ki geçmişte yaşanmış birtakım olayların hikayesi durumundadır. Mesela Sivas bölgesinin ve dolayısıyla da yöremizin en belli başlı oyunlarından birisi olan ve halay çekenlerin ilk önce oynadıkları bu oyunun adı Sivas Düz Halayı (Sivas Ağırlaması) dır. Bu oyunun figürlerini tahlil ederek yöremiz oyunlarında anlatılmak istenen geçmişte yaşanan olayları ve hikayeleri hakkında bir fikir elde edebiliriz. Yöremiz oyunları genellikle üç bölümden oluşmaktadır. Sivas Ağırlaması (Ağırlama) düz halayı adı verilen bu halayımız üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler ise; (Aslında bu halayımız altı bölümden ibarettir. Esas Sivas halayı budur.)
1-Başlangıç (ağırlama) bölümü.
2-Yanlama (sıktırma) bölümü.
3-Hoplatma bölümü.
4-Kör oğlu havasıyla oyuncuları döndürme bölümü.
5-Ayak vurma bölümü.
6-Tekrar hoplatma bölümü.
Yöremizde oyunların başında oyunun kurallarını yani hareketlerini çok iyi bilen kendisine “Baş çeken" adı verilen birisi, halay çekmek için eline bir mendil alarak ortaya çıkar. Ardından halaya girmek isteyen gençler ortaya çıkar birbirlerinin elinden tutarak davul ve zurnanın çalmasıyla birlikte oynamaya başlarlar. Bu halay ağır bir şekilde başlamaktadır. Bu yüzden, oyunun adına “ağırlama" adı verilmiştir. Oyunun ilk figürünü dikkatli bir şekilde incelenerek tahlil edildiğinde oyunun kendine has anlatım biçimi ve hikayesi çok rahatlıkla anlaşılabilmektedir...
Oyunun ilk bölümü, baş çekenin elini yukarı kaldırıp “ilk işareti" vermesi ve önce sağ ayağının hareketiyle başlatır. Oyunun baş tarafı sadece davulun ritmine uymaktan başka bir şeye benziyor diye düşünülecek kadar ağır ve hafiftir. Çünkü bu oyunun baş tarafındaki ilk figürde oyuncular arka arkaya dizilmişler, başlar öne eğilmiş, melül ve mahzun bir şekilde ağır, ağır yürümektedir. Davulun ritmine ve çalan zurnanın havasına uymaktan başka oyuna benzer tarafı olmayan bu sessiz yürüyüşüne elbette bir manası ve anlamı olmalıdır ki vardır. Bu sessiz yürüyüşün anlamı Sivas yöresi insanının üzüntülü ve mahzun oldukları ve düşünceli oldukları zamandaki hallerini anlatmaktadır. Bir sıkıntıya uğramış veya başına herhangi bir olumsuz durum gelen insanın almış olduğu pozisyona benzeyen bu figürün neyi ifade etmiş olduğu oyunun bu ilk aşamasında pek belli olmamaktadır. Fakat oyun biraz ilerledikten ve oyuncular da oyun sahasından birkaç kez döndükten sonra bir sağa bir sola dönerek elleri göğüs üzerine çapraz bağlayan oyun dizisinin Gök Tanrı’ya yöneldiğinin tasvir edildiği net bir şekilde bu pozisyonlarla anlatılmaya çalışılmaktadır.
Oyunun ikinci bölümüne gelindiğinde ise eller göğüs hizasında iken alınır ve yukarı kaldırılarak ellerin birbirine vurulmasıyla başlanır. El çırpmalar ise bir neşenin veyahut bir üzüntü halinde sevinçli bir hale gelmenin işaretidir. (Belki de bu eski cahiliyye Araplarının İslam dini henüz yeni yayılmaya başladığı dönemdeki Kabe’de yapılan ve putlara karşı tapınıldığının ifadesi olarak el çırpmalarına benzemektedir. Çünkü oyunun ilk başlangıcı ağır ve yavaş seyrederken hafif bir şekilde de sağa ve sola sallanarak sanki aç bir insanın halini yansıtır ve anlatır gibi pozisyonda bulunurken oyunun ikinci aşamasında yavaş yavaş oyun hareketlenmekte ve bu durum vücut hareketlerinin tamamında da görüldüğü gibi eller de çırpılmaya başlamaktadır. Bu el çırpmalarla oyuncuların bir şeye sevindikleri ve bunu da bu ritmik hareketlerle de anlattıkları açıkça bellidir.)
Oyunun üçüncü bölümünde ise, eller göğüslerden alınır ve yukarı kaldırarak yine bir evvelkinde olduğu gibi el çırpmaya devam edilirken oyun dizisinin (oyuncuların) yavaş yavaş çömeldiği görülür. Bu figür ise daha önceki figürlerin ne manaya geldiklerini ve neyi anlatmak istediklerini belirtmekte ve net bir şekilde de ortaya çıkarmaktadır. Hemen yere çömelmiş oyuncuların bu defa büyük bir neşe içinde un eleme taklidi yapmaktadırlar. Un eleme figürünün ardından da hemen unu hamur haline getirme (hamur yoğurma) ve yumak yapmalar ve bu yumakları da ateşe atmalar başlar.
Oyunun buraya kadar olan kısmını bir daha gözden geçirir isek, ilk figürdeki üzüntülü yürüyüşün açlığı ifade ettiğini ve ikinci figürde görülen hareketler Tanrıya yalvarışı ve Gök-Tanrı’dan rızık isteyişi ve üçüncü figürde de ekmek hamurunu hazırlama ve bunu pişirmeyi yani yapılan duaların Tanrı tarafından kabul edildiği (yağmurun yağdığı mahsulün de bol olduğu ve harmanın kaldırılmasıyla birlikte de aç olan insanların doyduğunu ifade eden hareketler) anlaşılmaktadır. (11)
Oyun bu kadarla da bitmiyor, halay dizisinde bulunan oyuncular tekrar ayağa kalkıyorlar ve tekrar oyunun başına dönüyorlar ve aynı şekilde oyunun baştan sona kadar aynısını tekrarlıyorlar ve aynı ritmik hareketleri büyük bir özenle yerine getiriyorlar. Ardından da un eleme, hamur yoğurma, ekmek pişirme figürlerinin ardından bu defa da yün tarama ve çıkrık eğirme figürlerini yapıyorlar. Bu demektir ki, karınları doyduktan sonra da giyinme istekleri baş gösteriyor ve bu defa bunun gerçekleştirilmesi için yine Tanrı ya dua ederek yakarışları bulunuyorlar. Bunda gerçekleşmiş olduğunu bu figürlerden sonraki el çırpma hareketleri ve yere çömelerek yapmış oldukları hareketlerden anlaşılmaktadır. Oyun bu hareketlerle de bitmiyor, oyuncular tekrar oyunun ilk bölümüne yani başlangıç bölümündeki yalvarış pozisyonuna dönüyorlar. Bunu yaptıktan sonra tekrar çömelme fiGürüne geçiyor bu defa da başka figürleri yapıyorlar. Bu figürler ise oyuncuların birbirlerine sırt dönmeleri ve elleriyle birbirlerini yıkar gibi hareketlerle (yöremizdeki ifadesiyle birbirlerinin sırtını ovalıyorlar) birlikte saçlarını tarıyor, aynaya bakıyor işareti yapıyorlar. Böylece halkın karnı tok ve sırtı pek oluncaya kadar Tanrıya yalvarmalarına devam ediyorlar. Bu zaten Türk toplumunda daha Bilge Kağandan beri Türk devlet idarecilerinin ve Türk toplumunun en belirgin gaye ve amaçlarından birisidir. Çünkü Orhun Abidelerinde bile böyle ifade edilmekte değil midir? Sivas halayının son bölümü sıçratma(hoplatma)kısmıdır. Karnı tok ve sırtı pek haline gelmiş üzüntüden sevince dönüşmüş hali anlatan bu bölüm birtakım sıçrama ve hoplamalarla yani sevinci karakterize eden ve sembolleştiren bu figür ile bitmektedir.
Görüldüğü gibi, Sivas Halayının figürleri incelendiğinde ve tahlil edildiğinden kesinlikle bu halay bir yokluktan varlığı geçişi, hüzünlü bir durumdan sevinçli bir yaşama kavuşmanın halini sembolize etmektedir. Ancak bu sembolize edilerek çeşitli figürlerle anlatılan olayın ne zaman ve hangi toplumlar döneminde ve tarihin hangi döneminde meydana gelmiş olduğu hakkında ise kesin bir tarih vermek veya kayıt bulmak imkanı ve olanağı yoktur. Ancak bu bölgede yaşamış olan halkların vicdanında ve belleğinde çok büyük bir tesir etmiş olayın yine bu bölgede vukuu bulmuş olduğu da muhakkaktır. Ancak halaydaki oyuncu dizimiyle, Hitit kabartmaları arasında çok büyük benzerlikler bulunmaktadır. Aynı zamanda bu bölgede Hititler döneminde çok büyük kıtlıkların ve buna bağlı olarak da toplu ölümlerin meydana geldiği tarihi kaynaklarca da belirtilmektedir.
Örneğin Hititler de 4. Tuthaliya zamanında (M.Ö. 1300’lü yıllarda) Hitit ülkesindeki büyük kıtlıktan bahsedilmekte ve Asurlular’dan tahıl ithal edildiği açıklanmaktadır. (12) Bu bölgede açlık ve kıtlık sadece Hititler, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde büyük kıtlıklar meydana gelmiştir. İşte bu oyun da bu kıtlık yıllarının birisinden kalan izleri taşımaktadır. Sadece bu oyun değil diğer oyunlarımızın da toplum vicdanında tesir izler bırakmış olan olayların sonucunda ortaya çıkmış oldukları kesin ve mutlaktır. Bunun içindir ki topluma mal olmuş ve halkın vazgeçilmez kültür mirası şeklinde halen sürdürülmektedir. Sırf halay olarak çekilen oyunlarımız değil aynı zamanda düğünlerde ve diğer şenliklerde oynanan köy ortaoyunu türünden ve diğer oyunların da yöremize göre birtakım ortaya çıkış tarihleri ve çıkış nedenleri belli olan oyunlarımız vardır. Bunlardan birisi ters eşeğe bindirme oyunudur...
GÜRÜN İLÇESİ
HALK (SAZLARI) ÇALGILARI
1-Davul Davul (Kövrüg) sözü Türkçemizde ve Türk Tarihinde çok eski zamanlarda girmiş bir unsurdur. XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut “Tovıl, Davul (tabl) demektir” diye yazmaktadır. Bugün bile davul kelimesinin ve davul, zurnanın Türk Folklorunda önemli bir yere sahip bulunması ve halk kültüründe de davul gibi şişti, “Davlumbaz” (Ocak bacasına verilen isim) gibi kelimelerin bulunması bunu doğrulamaktadır. Bu kelimeler diğer Türk topluluklarında, Kırgızlarda, Kalmuklarda, ve diğerlerinde de bulunmaktadır. Altay şamanlarının kullandıkları davul, konuşma dilinde, “çaluu” veya “tüngür” adı ile anılıyordu. Rus Bilgini Radlof’a göre, “tüngür” sözü Türkler’e komşu Moğollar’dan geçmiştir. “Çaluu” sözü, Türkçe “çalmak”, yani “vurmak” kökünden alınmıştır. Davulun ağaçtan yapılmış, sapı” idi. Şaman davullarının tokmağına çalmak kökünden gelen “çaluu” adı verilmekteydi. “Tokmak” ise, eski Türkçedeki “tokımak” (vurmak), kökünden gelmektedir. Moğollarda kullanılan davul tokmakları, at başı şeklinde idi. “Çaluu” sözü, Türk ve Altay dil gurubuna ait bir deyim olup, aynı zamanda davulun adıdır. Bu söz, sonradan “davul sahibi” anlamında kullanılmıştır. Günümüzde “çalgı” kelimesiyle ifade edilen tüm bu aletleri kullananlara halk arasında “çalgıcı” adı verilmektedir.
Eski çağ Türk dini olan Şamanizm'de davulun pek önemli bir yeri vardı. Anadolu’daki büyük derviş defleri, belki de bu geleneğin bir devamı niteliğindeydi. “Mazhar” adı verilen bu derviş defleri, bildiğimiz bugünkü deflerden de çok büyüktürler. İçlerindeki zincir veya demir halkalar zil sesi verirlerdi. Bu büyük defler, oldukça geniş bir topluluğu, heyecan ve hareket verirdi. (5) Yine davul ile ilgili bir kelime olan davula vurularak ses çıkartılan tokmak, eski Türkçe’de, darbe ile vurmak anlamına gelmektedir. Bugünkü tokmak sözü de buradan gelmektedir. Kövrüg veya kös (büyük davul) ise, hakanlık sembolüydü.
Davul’un Türk Tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Çünkü davul da aynı bayrak veya sancak gibi kabilelerin bağımsızlığını tanıma işareti kabul edilmekte ve sayılmaktaydı. Selçuklu Hakanı, Osman Gazi’ye bayrak ve davul Selçuklu Hakanı, Osman Gazi’ye bayrak ve davul (Tabl-u alem) veriyor ve bağımsızlığını tanıyordu. Bu bir yetki belgesi idi. Ancak bu, bir İslam geleneği değil, İslamiyetten önceki çağlarda uygulanan, çok eski bir Türk geleneği idi. Bu yetki belgesi, büyük beyler için verildiği kadar, büyük kabilelerin bağımsızlığını tanıma işareti olarak görülüyordu. (7)
Davul, Türklerde en yaygın olan bir müzik, ilan ve işaret aletidir. Çeşitli zamanlarda, çeşitli adlar ile anılmıştır. Türkler’de özellikle Hunlar'da dansa davul ile oynanan oyunlara oldukça sık rastlanmaktaydı. Bir Hun beyine gelin olarak gelmiş olan bir çinli kadın, memleketine gönderdiği mektubunda; Davulu her gece durmaz döverler, ta güneşler doğana kadar döverler, diye yazmaktadır. (8)
2-Def: Meydan sazlarımızdan olan, folklorumuzun önemli aletlerinden birisi olan davul, Arapça'da “Tabl” adı verilmektedir. Tabl, Arap kültüründe büyük bir öneme sahiptir. İslam’ın ilk çağlarında Araplar, sahura dümbelek ile çağrılmaktaydı. Bu müzik aletinin Türkçe’deki adı deftir. Hz. Ayşe r.a. hın rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle belirtmekte ve Hz. Peygamberimiz S.A.V.’in bizzat: Ya Aişe! Hani sizin def çalan ve şiir söyleyen muganniyeniz yok mu? Ensar’ın böyle oyun hoşuna gider” Buyurdu. Hz. Ayşe ensardan kendi eli altında büyüttüğü kızı birisine vermişti ve onun düğününü yapmaktaydı, kayıtı vardır. Bu kayıtta da görüldüğü gibi Arap literatüründe de davul (Tabl) ın yeri ve önemi bulunmaktaydı. (6)
Davulların küçükleri ile büyüklerine de, ayrı ayrı adlar verilmiştir. Bu davullardan birisi de deftir. Eski Türk Dini Şamanizm’de kutsal sayılan “Çaluu”ve “tüngür” adı verilen küçük davul, günümüzde de kullanılmakta, halk arasında def olarak adlandırılmaktadır. Anadolu’da dervişlerin kullandıkları; mazhar veya mezher dedikleri; içlerine zil yerine zincir takılan büyük deflere benzeyen bu şaman davulları zikir ayinlerinde kullanılmaktaydı. İçten halkalı veya zincirli büyük derviş, yörük ve içasya defleri(mazhar), çok eski bir Türk geleneğini, belki de şaman davulunun, devamını gösteren, önemli bir kültür belgesidir. Keçi derisi veya işkembeden yapılan bu deflerin kasnağı kavak ağacından yapılmaktaydı. Defin derisine, zanbur/zeban adı verilmekteydi. Defin iç tarafına dizilen veya asılmış demir halkalara ise, zılgıt adı verilmektedir. Anadolu’da bulunan ve dervişlerce kullanılan deflerde zincir halkalar bulunmaktaydı. Defler genellikle ritm aleti olarak kullanılmaktaydı. Anadolu’da büyük defler, dervişlerin yaptıkları toplu ilahi söylemeler ile zikirlerde kullanılıyordu. Kasnağın içinde zil yerine, bir zincir bulunurdu. Mazhar denilen bu derviş defleri, kasnağına vurularak çalınıyordu. Kadınların eskiden düğün ve şölenlerde kullandıkları küçük deflere “deblek” adı verilirdi.
3-Çeng: Eskiden düğünlerde veya çeşitli şenliklerde kullanılan küçük çan ve zillere verilen isimdir. Eski Türkçe’de saz, cura, kopuz, tanbur gibi aletlere verilen isimdir. Çıng, Çın: kulağım çıg etti. Kulağım çıngladı. Gibi. Çın-ır-ma: Alışılmamış ve kulağı tırmalayan ses. Cangama: Gürültülü ses anlamına gelmektedir. Türk Kültür Tarihinde ve folklorunda aynı davul ve zurna gibi önemli bir yeri olan çalgılardan birisi de Çengi (Çeng-Çang) adı verilen (çan, zil gibi aletlere verilen isimdir.) bir çalgı da bulunmaktadır. Hatta yöremizdeki türkülere değil ağıtlara bile davul, zurna gibi aletler girmiş olduğu gibi çengi unsuru da girmiştir. Mesela yöremize ait bir ağıtta şöyle denir: “Ben gardaşa düğün tuttum çalgısız oynadı kızlar” bir başka mısrasında bu davulsuz oynadı” deniyor.
4-Kongurak/Çıngırak: Koyunlara takılan küçük çanın ismidir. Bu aletler genelde eskiden
Hıdırellez Bayramı, Çiğdem Eğlencesi, Nevruz Bayramı, Deve Oyunu, Kış Yarı Eğlencesi gibi köy orta oyunlarında kullanılmaktaydı
5-Zurna: Zurna, Türk Topluluklarında, özellikle de askeri mehterlerde kullanılan bir melodi aletidir. Zurna, sipsili bir borudur. Sipsi ise, ağızda ses çıkaran bir kamış parçasıdır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi adlı eserinde, Arap ve Fars toplumlarında da çok eski çağlardan beri kullanılan bir folklor aleti olduğunu açıklamaktadır. Osmanlı döneminde kullanılan zurnalar kalın olduğu gibi sesi de kalın ve kaba(baz)idi. Günümüzde Anadolu’da kullanılan zurnalar, cura zurnalardır. Anadolu’da, davul ve zurnanın bulunmadığı musiki topluluklarına ince saz adı verilir. Zurnanın bir boru olması, zurnayı, kaval ve düdüklerden ayıran bir özelliğidir. Zurnadaki kamış sipsi, zurnanın kendisidir. Asıl ses çıkaran yer, zurnanın sipsisidir. Bilindiği gibi sipsi, eski ve şimdiki Anadolu’da, düdüklere verilen isimdir. Eskiden yöremizde çocuklar bu tür düdükleri, söğüt dallarından yaparlardı. Ben dahi çocukluğumdan oyun arkadaşlarımla birlikte söğüt dallarından bir çok defa yapmıştım.
Kamış sipsi, içi delik bir kamış alınarak, suya koyma yoluyla hazırlanır. Kamış bir süre suda kalır ve yumuşar. Bundan sonra kamışın bir ucu bir çakı ile inceltilerek, basılır. Diğer yuvarlak ucu ise, zurnanın etem denilen deliğinin içine yerleştirilir. Kamışın, inceltilmiş ve basılmış ucu, ağıza alınır. Dudaklarla avurtluğa sıkıştırılır. Böylece üfürülünce zurna, kamışın çıkardığı sesle çalınır. Anadolu’da sipsi, eski Türkçe’de sıbızgı denilmektedir. Sipsilerin biraz uzun olanına mey adı verilmektedir. Eskiden mey de yöremizde kullanılan bir müzik enstrümanı idi. Zurnaların ağacı genellikle erik ve kiraz ağacından yapılmaktadır. Fakat diğer özel ağaçlardan da yapılmaktadır. Zurnanın ağıza geçirilen kısma zıvana adı verilir. Bu malzeme genellikle ağaç veya madenden yapılırdı. Zurnanın ağzına veya nezik denen ana deliğine yerleştirilirdi. Zurna için bu bölüm çok önemlidir. Zurnanın başına geçirilen, tabla daire şeklindeki plakaya avurtlak adı verilir. Sipsiyi ağzına alan zurnacı, dudaklarını, bu plaka üzerine dayayarak havanın kaçmasını da önlemektedir. Zurnaların farklı oluşu, bunlarda bulunan deliklerin de fazla olmasına olanak vermiştir. Genellikle zurnalarda döş deliği, soluk deliği ve diğer delikleri olmak üzere toplam yedi tane delik bulunmaktadır. Bu deliklere “hava döndüren” adı verilmektedir. Buradaki hava sözü, şarkı ve melodi anlamına kullanılmaktadır. Anadolu’da genelde üç tür zurna kullanılmaktadır. Bunlar kaba ve cura türündedirler. Yöremizde eskiden kaba zurnalar kullanılmakta idi. Fakat günümüzdeki zurnalar, cura tipindedirler.
6-Cıpcık/Sipsi: Eskiden yöremizde özellikle de söğüt ağacının dalından yapılan bir çalgı/zurna, çalgı aleti idi. Buna cıpcık adı verilmektedir. Halk arasında buna düdük de denilmektedir. Eski Türkçe’den tüytük/Tüdük-düdük olarak adı geçmektedir. Azeri lehçede tütek adı verilmektedir.Nefesli sazlar grubuna dahildir.
7-Kaval: Ağaçtan yapılan, boru biçiminde yöremizde eskiden çok olarak kullanılan nefesli sazlardandır.
8-Saz: Türklerde devlet ve meydan sazları, devlet ve ordu içinde, savaşlarda, kendi türlerinde gelişirken; telli sazlar da, aşıkların kucağından, kalplerden kalplere derinlemesine ve genişlemesine, ayrı bir yol izlemişlerdi. Türk Halk geleneği ise, halk ile kaynaşmış, aşıkların kucaklarındaki telli sazlar ile, günümüze kadar gelmiştir. Bunlar, aile, oba ve köy sazları idiler. Telli sazlar, yaylı veya yaysız olsunlar, daha çok kapalı sazlardırlar. Eski Türkler’de dua ve ibadetler bile saz ve söz ile yapılmaktaydı... “Sevgi ve saygı, Tanrı’ya yakarış ululardan medet umma, hep bu sazlar ile anlatılır ve yapılırdı. Kahramanlık destanlar, Dede Korkut’un diliyle “Gazi Erenlerin” başından geçenler”, bu sazların eşliğinde söylenirdi. Saz ile söz, söyleyenlerin de; dinleyenlerin de ruhlarını kaynaştırırdı. Toplumla ilgili duygular tazelenir ve güçlendirilirdi. Sazı ve sözü dinleyip duygulananlar arasında, bir duygu birliği ve yakınlaşma doğardı. Birlik ve bütünlük içinde bir millet olma yolunda, telli sazlar bir aracı olurlardı. Sazın yapısı, biçimi ve türleri, telleri, perdeleri ve özellikleri konumuzun dışındadır. Aşıklarımızın “beni bu saza kul ettin” dizeleri, ozanın bu sözlerle tanrıya şikayeti ve arzuhali, saz ile ozan arasındaki bağları göstermesi bakımından çok önemlidir.
Anadolu’da kucağındaki sazına eğilip, onunla koklaşıp kaynaşarak saz çalan aşıklarımız, binlerce yıldır Anadolu’yu ve Anadolu insanını terennüm etmişlerdir. Türk kültür ve düşüncesini anlatarak nesilden nesile aktarmışlardır. Gürün İlçesi de Anadolu’nun bir parçasıdır.....Bu nedenle Gürün kültür ve folkloru, Anadolu kültürünün bir parçasıdır.
Türk sazlarının ataları, dede Korkut veya ulu evliyalar ile efsanelerde geçen devlerden gelen!...Ağacı, yerin derinliklerine inen ulu ağaçların köklerinden çıkarılan!... Kılları, telleri, yürük atların kıllarından çekilen!.. derisi, şen ve deli taylardan yüzülen!... Burgu veya kulakları, ulu çöllerde ilahi güçle yalnız biten çalılardan tornalanan, maddelerden yapılmışlardı... Kutlu maddelerden yapılmış sazların, kutlu sesleri vardı. Türkler, böyle inanmış; böyle gelmişlerdi! Bu karışık ve gürültülü dünyada, birliğin, huzurun ve saadetin yolu da bu idi. Dede Korkut Hikayesinde olduğu gibi “iyi ruhları çağıran, kötü ruhları kovan, hastaları tedavi eden, ruhları dindiren, iradelere güç veren, toplumda birlik ve beraberlik heyecanı yaratan, sosyal bir alet, velilik ve ululuk sembolü idi.
Gazi erenlerin başına ne geldiğini söyleyen, ulularla haberleşmeyi sağlayan, topluluğa haber veren, halkı uyaran kutlu bir ses idi. Bamsı Beyrek’in yurduna dönüşünde, atını verip, bir kopuz alması gibi... “Kopuzla övülen yiğitlere güç veren,” boğalar ile buğralar yenmelerine imkan veren, ilahi bir ses idi. Kanturalı hikayesinde olduğu gibi...
Anadolu’da görülen sazlar, bütün Türk dünyasında, Altay Dağlarının eteklerinden İslam Dünyasına, Araplar’a bile geçmiştir. Türklerde en eski sazın telleri, at kılı ve koyun bağırsağından yapılıyordu. Tellerin renkli, ak ve kara oluşu dahi derin bir düşüncenin ve bir milletin felsefesini yansıtıyordu. Türkçe konuşan tüm topluluklarda sazın en ilkel tiplerinden en gelişmişlerine kadar hepssinin köklerinden “Türk atlı kültürünün”, düşünce ve izleri yatmaktadır.
9-Dambıra: Eski Türklerde kullanılan Tanbura/sazın yöremiz türkmenlerince vermiş oldukları isimdir. Halk arasında “dambır dambır ötüyor” deyimi bununla ilgilidir.
GÜRÜN İLÇESİ’NDE DÜĞÜN ADET VE GELENEKLERİ HAKKINDA
Düğünler, bir ulusun örf, adet ve geleneklerinin orijinal şekliyle sergilendiği, toplumsal eğlence yerleridirler. Düğünlerde, oyun havalarında, türkülerden ve manilerden, hikaye ve masallardan, cirit oyunları ve at yarışları ve diğer tüm tarihsel kökenli oyunlarının toplu olarak sergilendiği geleneksel törenlerimizdir. Bu nedenle düğünlerimiz, Türk Folklorunun ayrılmaz doğal bir parçasıdır.
Gürün ilçesine bağlı altmış iki köyü bulunmaktadır. Bu köylerimizde yaşayan insanlarımız değişik Türkmen oymaklarına mensup aşiretlere mensupturlar. Bu farklılıklar, kültürel bahçemizdeki zenginliğin bir delilidir. Türk milletini meydana getiren çeşitli kabileler ve boylar bulunmaktadır. Bugün Türkiye’de yaşayan Türk, Türkmen, Yörük, Kürt, Çerkes, Avşar gibi her biri Türk kavminin birer değerli evladı ve ayrılmaz bir parçasıdır. Türk birçok alt guruplardan oluşmuş etnik yapısı tarihinin derinliği ve kültür bahçesinin de zenginliğiyle çok çeşnili olan büyük bir ırkın ve kavmin adıdır. ışte bunun içindir ki dünya üzerinde yaşayan Türk ırkının bir kolu veya parçası olan fakat bağlı bulundukları oymak veya kabilelerinin adıyla adlandırılan aslında Türk olan fakat mensup olduğu kabilenin ismiyle anılan oymaklar ve kabileler vardır. Bu durum Türkiye’de böyledir. Sivas vilayetinde de böyledir. ilçemiz Gürün’de de böyledir. Bu nedenle, Gürün ilçesi de Türk kavminin birçok etnik kolunun yaşamış olduğu bir yöremizdir.
Gürün ilçesinde Türkmenler, (Yörük, Avşar, Karakalpak, Karapapak gibi) Kürtler ve Çerkesler yaşamaktadırlar. Bunların da kendi boylarına göre kuşaktan kuşağa aktarmış oldukları ve Türk kültür hayatının ve Türk kültürünün birer alt guruplarını oluşturan örf ve adetleri gelenekleri ve görenekleri bulunmaktadır. ışte bu örf ve adetlerden gelenek ve göreneklerden birisi de düğünler ve bu düğünlerde yerine getirilmekte olan adetler ve geleneklerdir. Bunun içindir ki Gürün ilçesinde yapılan düğünleri; Aşiret düğünleri, Çerkes düğünleri, Türkmen düğünleri olmak üç bölümde inceleyebiliriz. Bu düğünlerin birbirine göre farklı olmaları doğaldır. Bu farklılıklar çalgılarda olduğu gibi erkekli kadınlı birlikte oturma veya oynama konularında olduğu gibi birtakım adetlerde de birtakım farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkları ise kısaca anlatmakta elbette ilçemizin tanınması veya tanıtılması konusunda daha da iyi olacağından şüphe yoktur:
A-Aşiret düğünleri: Yöremizde Aşiret kelimesi belirli bir sülaleye denildiği gibi, kökeni Kürt asıllı olanlara da bu isim yöresel olarak verilmektedir. Gürün ilçesinde yaşayan Alevi kardeşlerimizden gerek Kürt kökenli olanlar ve gerekse Türkmen kökenli olanların birçok adet ve gelenekleri sünni olan Türkmenler gibidir. Fakat düğünlerindeki adetlerin bir kısmı değişiklik göstermektedir. Bunlardan bazıları ise şunlardır. Mesela düğünlerde kadınlı erkekli karışık oyunlar oynarlar ve genelde de Türkmen düğünlerine göre biraz daha fazla içki bulundururlar. Genelde evlenecek erkek ve kızı kendi aşiretlerinden olanlarla evlenmelerini başta olmak üzere diğer gelenekleri ve göreneklerinin birçoğu Türkmenlerinkine göre daha çok Orta Asya Türklüğünün izlerini daha çok taşımakta ve bilhassa da Eskiçağ Türk dini olan Şamanizmin etkisinin daha fazla etkisi altında kalmış olduğu yani bu döneme ait olan kültürel yaşayışın izlerinin diğer etnik guruplara göre izlerinin pek az aşınarak günümüze kadar getirmiş oldukları görülmektedir. Bu durum cenaze konusundan tutunuz da düğün merasimlerine kadar olan tüm konularda da bu şekildedir diyebiliriz...
B-Çerkes düğünleri: Gürün ilçesinin tek bir tane Çerkes köyü vardır. Bu köyümüz ise eski ismi Maraşlı olan şimdiki adı Erdoğan olan köyümüzdür. Erdoğan köyünde yaşayan Çerkesler, 1873 ve 1877 yılında yapılan Osmanlı Rus savaşının sonunda yapılan mübadele sonucundan gelerek bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar ilk önce Maraş ili Göksun ilçesi’nin Gücük Köyü’ne gelerek yerleşmişler. Sonra da her yaz mevsimi, Maraşlı Köyü ve havalisini bldikleri ve yayla olarak kullandıkları için buraya yerleşmişlerdir. Burada yaşayan Çerkesler Kafkasya’da Balkar Cumhuriyeti’nin Kabardin Bölgesi’nden gelmişlerdir. Çerkes düğünleri yöremizdeki Türkmen düğünlerinden farklıdır. Örneğin çerkes düğünlerinde “kına yakma adeti” yoktur. Düğün önceleri bunlarda bir hafta sürerken günümüzde ise ancak üç gün sürmektedir. Düğünün yapıldığı zaman kız evine veya dünürlüğe hiçbir zaman oğlanın babası gitmez. Dünürlüğe oğlanın ya dayısı, amcası veyahut dostlarından birisi gidereke dünürlük eder. Veyahut oğlanın büyük kardeşi dünürlük eder. Kızın babasından “evet” cevabını alınca hemen orada Nikah günü kararlaştırılır. Çerkesler’de şerbet içme, nişan bağlama gibi adetler yoktur. Sadece nikah günü vardır. Nikah gününde gelinlik kıza takılacak olan ziynet eşyası ve diğer hediyeler götürülür. Nikah günü kız evine giden topluluğa GUP adı verilmektedir. Bu kelime Çerkesce’de “Topluluk” demektir.
Gup Gitmek: (Nikaha Gitme) Nikaha gidecek olanlara bir gün öncesinden haber verilir. Türkmen düğünlerindeki düğün kahyasına benzeyen sözü geçerli bir kişi “Gup başı” olarak seçilir. Herkes oğlan evinin önüne toplanırlar. Ata ve arabaya binmeden önce oğlan evinden hazırlanmış olan özel şerbet orta büyüklükte bir tasın içerisinden getirilerek “Gup” başının eline verilir. Gup başı içinde şerbet bulunan bu tası iki eliyle tutarak kıbleye döner (bir eliyle tutması ayıplanır) ve düğün alayının yani Gup’un kazasız belasız giderek geri gelmesi için dua eder ve oradakiler de dua ederler. Bu törenden sonra da yola çıkarlar. Kız evine veya köyüne yaklaşınca köye yakın bir yerde dururlar. Burada mola veren düğün alayı içlerinden iki kişiyi köye kız evine Bize izin var mı? diye sormaya gönderirler. Kız evinden de iki kişi düğün alayını davet için gelirler. Nikahçılar böylece kız evine giderek misafir edilirler. Sadece bu nikaha erkekler gittiği için o gece yatsı namazından sonra kız ile oğlanın nikahı kıyılır. Misafirlere yemekler verilir. Yemekten sonra da düğün günü kararlaştırılarak o gece mutlaka oğlan evine geri dönülür. Nikaha gidenler orada yatıya kalmazlar. Bazen de düğün gününün kararlaştırılması için özel olarak da gidilmektedir.
Düğün gününde, gup alayına göre insan kalabalığı daha fazla olur ve bu sefer kadınlar da giderler. Yalnız düğün alayına giden kadınların nikah altında olmamaları lazımdır. Düğünlerde evli olan kadınlar düğün alayıyla kız evine gitmezler. Bunun içindir ki sadece düğüne kızlar gitmektedirler. Düğüne gidenler bir gece orada kalırlar ve ertesi gün gelini alarak getirirler. Ertesi gün oğlan evine gelince esas düğün buradan başlar. Kızın gelin getirildiği günün akşamı Gerdek gecesi olur. Düğünde oğlanın da kızın da ayrı sağdıçları bulunur. Kız ile oğlan gerdeğe girdiklerinin iki üç saatinden hemen sonra oğlan kızın yanından ayrılır ve sağdıcının evine giderek orada yıkanır ve orada kalır. Gelin oğlan evine girerken şeker ve para üzerine atılmaktadır. Gelinin sağdıcı da geline rehberlik eder. ıç gün düğün devam eder. Ertesi gün yani gerdek gecesinin ikinci günü çarşaf görme adeti yerine getirilir. Damata, Çerkesler “Şava” demektedirler.
Şava, evlendikten sonra annesinden ve babasından bir ay saklanır ve görünmemeye çalışır. Diğer büyüklerine de görünmemeye çalışır. Bunun içindir ki düğünün hemen ardından hemen köyden ayrılır ve bir hafta bulunduğu yerin haricinde bir yerde akrabalarının yanında gibi yerlere giderek kalır. Daha sonra da köye geri dönerek evine gelir. Ancak bundan sonra büyüklerine görünebilir. Çerkesler’de kadınların erkeklere görünmeme müddeti ise bir kızın nikahının kıyılıp da bir çocuğu olana kadar geçen süredir. Bu müddet içerisinde erkeklere görünmez. Bundan sonra erkeklere görünmeye başlar. Çerkesler’de yakın akraba evliliğinin yapılması uygun görülmemektedir. Keza kirvelik olayı da yoktur. Eğer kirve tutulacaksa kirveliğe en yakın kimse de kişinin evlendiği zaman kendisine sağdıçlık yapan kişi olarak görülmektedir.
Çerkes düğünlerinde davul ve zurna çalınmamaktadır. çerkeslerdeki düğün çalgı aletleri mızıka ve Akardion aletleridir. Düğündeki oyunlar ise erkekli kadınlı karışık olarak oynanmaktadır. Bu oyunların bir kısmı karşılıklı oyunlar bir kısmı da sıra halinde oynanan oyunlardır. Düğünlerde oynanan oyunlardan bazıları ise şunlardır:
1- Kafe: Karşılıklı olarak ve erkekli kadınlı olarak oynanmaktadır.
2- Vuk: Kadınlı ve erkekli olarak eller tokalı bir vaziyette karıık olarak oynanmaktadır.
3- Şeşen: Bu oyun da yine erkekli ve kadınlı olarak karşılıklı oynanır ve döne döne oynanan bir oyun türüdür.
4- Kazaska Oyunu: Bu oyun türü oldukça hareketlidir ve hareketli olduğu kadar da hem hareketli bir şekilde oynanır ve hem de dönülür.
5- Vukkerey Oyunu: Bu oyun türü ise düğünlerde oyunların en sonuncusu olarak oynanmaktadır. çerkes oyunlarının hepsi de Kafkasya oyunlarıyla tamamen aynı benzerliktedir.
C-Türkmen Düğünleri: Türkmen kelimesi yöremizde kökenleri oğuzlara dayanan ve oğuzların boylarından olan ve boyların soylarından oldukları bilinen Türk kökenli aşiretlere kabile veya sülalelere verilen bir ad olduğu kadar. Yöremizde aleviliği benimsemiş Türklere de bu isim verilmektedir. Bunun yanı sıra Kafkasya’dan ve ahıska’dan ve Erzurum veya Kars bölgelerinden gelen Türk boylarına mensup sülalelere de bu isim verilmektedir. Türkmen düğünleri Çerkes düğünlerine ve aşiret düğünlerine benzemekle birlikte bu düğünlerden farklı olan tarafları adet ve gelenekleri bulunmaktadır. Türkmen düğünlerinin vazgeçilmez unsuru çalgı olarak davul ve zurnadır. Düğünlerde oynanan oyunlar ise oldukça çok ve değişik türdedirler. Türkmen düğünlerinde oynanan oyunlarda ve adetlerinde Türk kavminin eski çağdan beri kültürel yaşayışının ve her türlü tarihi ve mitolojik bütün izlerini yansıtan izlerini ve bugüne kadar Orta asya’dan günümüze kadar sürdürüle gelmiş olan adetlerini ve de geleneklerini görmek mümkündür.
Yöremizdeki düğünler bundan daha on on beş yıl öncesine kadar en az bir hafta sürmekte ve davul zurnalar da bir hafta müddetince çalmakta idi. Aradan zaman geçtikçe de bu zamanlar kısaldı ve günümüzde bu zaman üç güne hatta daha da az bir zamana sığdırılmaktadır. Yöremizde genelde düğün Cuma günü kurulur. Yani bayrak kaldırılır. Cumartesi günü kına yakılır. Pazar günü de gelin indirilir ve böylece düğün de sona erdirilmiş olur.
Yöremizde daha düğün kurulmadan önce birtakım ön çalışmalar yapılmış olmaktadır. Bu çalışmalar ise dünürlük etme, kız beğenme, görücü gitme, yağlık bağlama, nişan takma, gelin görmeye gitme, bayramlık gitme, küçük şerbet, büyük şerbet içme gibi her birisi ayrı ayrı bölümlerde anlatılacak kadar geniş olan bu çalışmalardan sonra ancak düğün yapılabilmektedir.
Bunun için, yöremiz düğünlerinin nasıl yapıldığının anlaşılması için kız ile oğlanın nişanlanmasından düğünleri yapılan zamana kadar ne gibi aşamalardan geçmiş olduklarını kısa kısa bölümler halinde anlatmakla bu konuda gereken bilgiler verilmeye çalışılacaktır..
GÖRÜCÜ GİTMEK (Dünürlük Etmek):
Evlenmek veya evlendirmek deyimleri yöremizde, bekar olan kimselerin(erkek veya kadın)karşı cinsten birisiyle hayatlarını ölünceye kadar birleştirmesi anlamında kullanılmaktadır. Burada “ev” kelimesi “eş” anlamında kullanılmakta ve “evlendirme”, “eşlendirme” olarak anlaşılmaktadır. Bir ailenin bekar oğlunu ya da kızını evermesi, eskiden bir dert olarak yani zor bir iş olarak değerlendirilirdi. “Kimin kızını alalım? Ele avuca sığabilen, huyu huyumuza, suyu suyumuza uygun bir kızı nereden bulalım”gibi endişeli ümitlerle bekar oğlan anaları, işi gücü bırakıp, o düğün senin, bu düğün benim, bekar oğulları için düğün düğün, kendilerine uygun olan bir gelin adayı kızı ararlardı. Kızı beğendi mi, bir de hamamda görmek isterlerdi. Akça pakça, kusursuz güzel olması gerekirdi. En önemlisi de, ailenin soyu sopu belli, ahlaklı bir ailenin kızı ile evermek, şanlı şerefli bir düğün yapmak oğlan analarının en başta gelen isteği ve arzusuydu. Bu gelenek dışında, başka sebeplerle, ananın, babanın rızası dışında everilmek yöremizde uygun görülmezdi. Everilme çağına gelmiş kız ve ergen oğlanda aranan şartlar, birbirine denk ve uygun olmaları, kurulacak yuvanın sağlam temeller üzerine oturtulmasıydı. Her iki tarafın da istediği şeyler; insan fıtratına yakışan vasıflara sahip olmalarıydı. Özellikle gelin olacak kızda şu vasıflar aranırdı: Her şeyin üstünde iffetli olması ve Cidağı (yani dik kafalı, inatçı) olmamasıydı. Bir başka aranılan özellik; gelin adayının çemkürgen (her şeye karşı çıkan, olur olmaz şeyleri konuşan), olmamak, sırtarıcı olmamak), evcimen olmak (eli işe yatkın, becerikli) olmak. Eli uzun ve sakar olmamak, dedikoducu ve gıybet sahibi olmaması, kayınbabasına ve kaynanasına saygılı olması gibi özelliklerdi. Dile, ele, hele sağlamlık iffet ve namus ölçüsü olarak kullanılmıştır. Diline, beline sağlam olmayanın insanlık ölçüleri zayıftır, güvenilir olmaktan uzaktır. Saygılı bir gelinin ölçütü, yapmış olduğu hizmetleri gönül isteği ve seve seve yapmasıydı.
Evlenecek erkekte aranılan vasıfların en başında onun aklı başında ve oturaklı, baba malına güvenmeyen, hazıra konmayan kazancının kıymetini bilen, içkisiz, kumarsız, zinadan uzak duran, evinin yolunu bilen, evini ve kendini geçindirebilen bir sanat veya işe sahip olan, sanatının kıymetini bilen ve onu hor görmeyen, ehli kamil, ahlaklı, merhametli, tutuğunu koparan birisi olmaktır. Bu vasıflardan herhangi biri bulunmadığı takdirde, oğlan anası hiçbir kapıya oturamaz, hiçbir kız ailesi de ona kız vermezlerdi. “Bizim, oğlunuza verecek kızımız yoktur. Allah kısmetini başka kapıdan versin diye geri çevrilirdi. Görülüyor ki, kızda ve erkekte aranılan vasıflar, soyluluk gösteren toplumsal ve şifahi bir töreye bağlıdır. Eski düğünlerin hareketli çağlarında, kız alıp vermek, tümü ile ebeveyne (aile büyüklerine) aitti. Özellikle kız evladın ne düşündüğü, isteği, reyi hemen hemen söz konusu değildi. Anaya babaya karşı daima saygılı olur, rıza gösterilirdi. Kadere razı olurdu. Eskinin aile terbiyesi ve görgüsü buydu. Dini inanç ve geleneklerin güzel ve insancıl olanları yanında, insan haklarını kısıtlayan, özellikle kadın hayatını etkileyen töre ve törenlerin, alışkanlıkların, toplumda ve ailede çoğu zaman derin yaralar açtığı da olmuştur. Bu olumsuz etkileri, hayatın her safhasında, hukukta, mirasta en büyük hak erkek evladındır. Erkek evlat, eski aile yapımızda öz, kız (sanki) üvey evlat sayılırdı. Örneğin erkek çocuklar okullara gönderilirken, kız çocukları gönderilmezlerdi. Bugün bile bu düşünceyi yaşatan aileler vardır. Erkek çocuğun dünyaya gelmesi, aileye bir şenlik bir mutluluk havası getirir, doğum töreni bile başka olurdu.
Artık günümüze erkek ve kız evlat arasındaki bu farklı davranma veya düşünme alışkanlıkları büyük ölçüde kalkmış durumdadır. Yöremizde evlenme yaşları kızlarda 17, erkeklerde ise 15’dir. Bu belirlenmeler kesin değildir. Daha aşağı ve yukarıda olabilmektedir. Evlenmelerde kız ve erkekler arasında anlaşmak, uyum sağlayabilmek son yıllarda gelenek haline gelmiştir. Yani eskinin “Kızı kendi isteğine bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” anlayışı tamamen yıkılmıştır. Bu nedenledir ki genç kızların yıllar önce halaylarda söyledikleri:
“Fasulye fasıl olur
Yemesi nasıl olur
Ver baba sevdiğime
Gör geçim nasıl olur.”
Sızlanmaları artık eskilerde kalmıştır. Artık genç kız bir delikanlıyla anlaşmışsa; kız babası “damadının davulcu ya da zurnacı” olup olmadığına bakmazsın kızını verebilmektedir. Genç kızlar ve delikanlılar çeşme başlarında, çapa tarlalarında, düğünlerde, birbirlerini iyice tanıyarak anlaşabileceklerine inandıkları zaman delikanlı durumu annesine dolaylı yollarla anlatır. Zaten oğlunun davranışlarını yakından izleyen anne bu anlatıştan gerekli sonuçları rahatlıkla çıkarıp babaya aktarır. Anne, baba ailenin diğer büyükleri alacakları kızın terbiye, görgü ve hizmet yeteneklerini uzun uzun aralarında tartışırlar.
Yöremizde yetişkin oğlu olan anne ve baba bilhassa da eğer çocuğu askere de gidip gelmiş ise, onunla artık evlenecek çağı gelmiş olduğunu düşünerek yetişkin olan oğlanın anne ve babası çocukları için uygun bir kız aramaya başlarlar. Bu arada kendi akrabaların da münasip bir kız arayarak kendilerine haber iletmesini söylerlerdi. Böylece aranılan ve kendi ailelerine adet, gelenek ve göreneklerine uyabilecek ve kendileriyle uyum sağlayacağına inandıkları bir kıza önce onu görmek amacıyla görücü gidilir. Tabii ki, evlenecek olan oğlana da haber verirler. Eğer oğlan kızı görmüş ve beğenmiş ise, o zaman annesine ve ablasına ya da yengesine kızı beğendiğini söyleyerek anne ve babasının dünür gidebileceklerini söyler. Bunun üzerine oğlanın annesi kendi yakın akrabasından çok iyi konuştuğu bir kadınla veya yanında götürdüğü kızı veya geliniyle kız evine giderek o arada, kızın tutumunu ve annesinin durumunu ve ailesinin durumunu öğrenir. Böylece kendine göre araştırmasını tamamlamış olur. Kızın ailesinin ve kızın durumunu öğrenince durumu ima yoluyla kızın annesine açmaya çalışır. Burada muhatap kızın annesiyle oğlanın annesidir.
Kız kendi düşüncelerine uygun ise ağız yoklamak için kız evine zaman zaman ziyaretler düzenlenir. Kız babasının kızını vermeye taraftar olup olmadığı araştırılır. Kız babası ilk defalar bu ziyaretler sırasında “Benim kızım daha çocuk”, “Hele kardeşi askere gitsin gelsin” gibi sözlerle kendini biraz naza çeker. Hemen “evet” diyemez. Ancak oğlan tarafı işin peşini bırakmaz. Aile büyüklerini, hatırı sayılır kişileri, kız tarafına göndererek kız babasını razı etmeye çalışır. Kız tarafının tavırlarında bir yumuşama olursa oğlan tarafı eskiden; “Falanca gün heybeyle geleceğiz” diye duyuruda bulunurdu. O gün geldiğinde oğlan tarafı, bir heybenin içine çay, şeker, sigara yemeni, çörek/kete gibi şeyleri koyarak akşam kız evine giderdi. Bu ziyaret sırasında havadan sudan şeyler konuşularak, çay içilirdi. Hoş-beş edildikten sonra ilk sözü açacak kadın ev sahibine (kızın annesine) yönelerek “Bize niye geldiniz diye sormayacak mısınız?” der. Bunun üzerine ev sahibi (kızın annesin) “O da ne demek? Misafire niye geldiniz denilir mi? Diye cevap verir. Eğer uygun görülürse oğlan tarafına evet olacak bir haber gönderilir. Eğer kız tarafı kızını vermeye niyetli değilse oğlan tarafının heybesini içindekilerle birlikte ertesi gün geri gönderir yok eğer verme taraftarı ise heybeyi geri göndermez. Birinci heybede olumlu sonuç alan oğlan ikinci defa heybeyle gider. Bu heybede de pişirilmiş tavuk, çay, şeker, yemeni, çorap, sigara gibi şeyler götürülür. İkinci heybeye oğlan tarafı ve kız tarafı kendi akrabalarını, yakınlarını ve aile büyüklerini davet ederler. Davetliler kız evinde toplanırlar.
SÖZ KESME (Nişan) YAĞLIK BAĞLAMA:
Oğlan tarafı, kız tarafından “evet” cevabını aldıktan sonra (her iki taraf için de) müsait bir zaman da “dünürlük açmaya” gelirler. Bu misafirlikte oğlan tarafının yakınları da bulunur. Oğlan tarafı erkekli-kadınlı hep birlikte kız evine gelirler. Burada hoş-beşten sonra esas mevzu olan dünürlüğe gelinir. Toplantı da konu bir yaşlı tarafından ortaya atılır. Zaten bir kız tarafı, kızlarını vermeye niyetli olduklarından “Ne diyelim kısmet ne ise öyle olsun” ya da “Allah yazdıysa olur. İnşaallah hayırlı olur.”, “Komşular ne diyorsa öyle olsun” diyerek kızını verdiğini anlatmış olur. Bundan sonra orada bulunanları “Allah hayırlı uğurlu etsin” der. Kız babası ile oğlan babası sakallaşır yani birbirlerini kucaklayarak öpüşürler. Kız alıp-verme işlemi bittikten sonra hemen şerbet hazırlanır. Şerbet, su içine şeker ilave edilerek hazırlanır. Şerbet hazırlandıktan sonra gençlerden bir şerbet dolu helkeyi odaya getirir. Helkenin üzerinde bir bez örtülüdür. Şerbetçi elinde kulplu bir maşrapa alır ve: “Tas geçmiyor, şerbet donmuş” diyerek töre ister. Oğlan tarafı şerbetçiye belli bir bahşiş verir. Bunun üzerine şerbet bardaklara konularak orada bulunanlara ikram edilir. Şerbeti içenler “Allah hayırlı, kademli eylesin” dileklerinde bulunur. Bu şerbete “el şerbeti” adı verilir. Ayrıca yeni nişanlılar da şerbet veren şerbetçi, onlardan da bahşiş alır. Şerbetin içilmesinden sonra kız tarafının hazırladığı yemekler yenilir. Artık nişanlanan genç kız yanına bir kız arkadaşını alarak odaya girer ve odada bulunanların ellerini sırasıyla öper. Nişan yüzüğü de bu arada kızın parmağına takılır. Yöremizde nişanlanan kızlara gelin kız denir. Ta ki düğün yapılıncaya kadar. İkinci heybeden sonra kız ve oğlan tarafı büyük şerbet için bir gün kararlaştırırlar. Kararlaştırılan zamandan bir kaç gün önce oğlan tarafı gelin kızlarını şehire götürerek elbise, ayakkabı, saat, küpe, bilezik, kolye veya altın para gibi süs eşyaları alınır. Ayrıca oğlan tarafı gelin kızın annesine, dayısına, teyzesine, halasına, amcasına, kardeşlerine ve yakın akrabalarına yol alırlar. Yolluk çeşitli giyecek eşyalarından oluşur. Büyük şerbete yapılacak yemekler içinde ayrıca malzemeler alınır. Büyük nişan veya büyük şerbet için kararlaştırılan gün için (eskiden) davul ve zurna çalınırdı. Nişan gününden bir gün önce oğlan evi tarafından kız tarafına kına duvarı ve yiyecek malzemeleri gönderilir. Ayrıca kız tarafına “hediyelik davar” göndrilirdi. Oğlan tarafından bir erkek ve iki kadın gider. Bunlar kız evinde kına davarının kesilmesi ve yemeklerin hazırlanması işini yerine getirirlerdi. Kına davarının gönderilmesinden sonra kız ve oğlan tarafından birer kadın köyü gezerek evlere okuntu dağıtırlar; "yarın nişanımız var buyurun” derlerdi. Nişan günü oğlan evinin önünde, davul zurna çalınırdı Bu arada kız evine okuntu getirilir. Eski yıllarda yöremizde “Okuntu” (verilen hediye) yerine yemek yapmada kullanılacak süt, yoğurt, bulgur, fasulye, patates, şeker gibi şeylerdir. Oğlan tarafına ise okuntu olarak çeşitli hediyeler ve para getirilir ve bunlar nişan yerinde takı takılırdı. Kız evine gitmeden önce oğlan tarafı kendi akrabalarını davulla evine davet eder. Davetliler tamamlandıktan sonra nişancılar kız evine doğru yola çıkarlar. Köy delikanlıları ve genç kızları türkülerle ortalığı çınlatırdı. Yol boyunca davul zurna oyun havaları çalardı. Nişancılar kız evine vardıklarında kız tarafı evin kapısını kilitlenir. Oğlan tarafından töre alındıktan sonra kapı açılırdı. Bu gelenek düğün esnasında da uygulanırdı. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı odalarda otururlar önce nişana gelenlere çay verilir. Ve yemek hazırlıklarına başlanır ve sofralar kurulur. Yemekler kazanlarda pişirilir ve küçük kaplara bölünerek sofralara dağıtılır. Yemek bölünmeden önce yemeği hazırlayan kadın “çömçe geçmiyor” diyerek bahşiş alır ve yemekleri dağıtmaya başlar. Yemekler çorba, köfte (sulu), bulgur pilavı, komposto, yoğurtlu mantı, sütlaç gibi şeylerden oluşur. Yemeklerini yiyenler “İki başlı da hayırlı kademli olsun” temennisinde bulunurlar. Bundan sonra yapılacak iş kadınlara aittir. Gelin kız daha önceden bir kız arkadaşının evinde genç kızlar tarafından süslenir. Kız evinde bulunan kadınlar ve damat adayı davul-zurnayla kızın bulunduğu eve doğru yola koyulurlar. Evin önüne gelindiğinde gelin kızın arkadaşları kapının töresini alarak gelenleri içeri alırlar. Damat adayı gelin kızın koluna girerek dışarı çıkarır kapıdan çıkışta dışarıda bulunanlar tarafından alkışlanır. Damat adayı ve gelin kız köyün içinde dolaştırıldıktan sonra kız evinin önüne gelinir. Ortaya iki sandalye konulur ve genç nişanlılar oturduktan sonra etraflarında çeşitli halaylar çekilir. Bu arada hazırlanan kına nişanlıların ellerine sürülür ve genç kızlarla çocuklar “ele çalması sevaptır” diye gelin kız kınasından bir parçacıkta olsa ellerine sürmek yarışına girerler. Genç delikanlılar, bize de nasip olur inşaallah dilekleriyle nişan da içilen şerbet bardakları çalınmaya çalışırlardı.
Halayların çekilmesinden sonra, gür sesli ve bu işlerde tecrübeli bir kadın herkesin görebileceği ve duyabileceği şekilde yükseksesle “gelin kıza” getirilen takılar herkese duyurmaya çalışır: “Gelin kızın kayın babasından bir beşi birlik veya beş bilezik kaynanasından bir kolye” veya “Falancadan bir elbiselik, filancadan şu kadar para diyerek takılan takıları bildirdikten sonra büyük şerbet veya büyük nişan sona erer ve herkes evlerine dağılırdı.
Yöremizde nişan süresi genellikle 6-7 ay veya 1 yıl olabilmektedir. Nişanlılık süresince nişanlılar rahatlıkla birbirlerini görebilir. Bu, doğal olarak karşılanır. Nişandan sonra oğlan babası zaman zaman kız evine giderek başlık parasını belirler. Başlık parasına yöremizde süt hakkı denilir. Süt hakkı kız tarafının tutumuna bağlıdır. Kız babası hiç süt hakkı almayabilirdi. Bu adet günümüzde tamamen ortada kalkmış durumdadır. Yöremizde ayrıca kız annesi “ana donluğu” gibi bir miktar para isteyebilirdi. “Ana donluğu” elbiselik, altın gibi şeyler olabilirdi. Kızın, kardeşi de kardeş yolu alabilir. Kardeş yolu ise genelde para olduğu gibi, bir silah veya başka bir nesne de olabilirdi.
Dünürlük işini ya köyün veya mahallenin imamı ya da bu iş içinn görevlendirilen oğlan tarafını temsil eden bir kimse tarafından açılır. “Allahü Teala’nın emri, Hz. Peygamberin kavliyle kızınız filanı, oğlumuz filan için istiyoruz” der. Bunun üzerine kız tarafının vekili olan kimse ya da toplumdaki en yaşlı kimse “Allah hayırlı uğurlu eylesin. Allah başa kadar sürdürsün. Mademki, Allah’ın ismiyle istiyorsunuz biz de verdik gitti” diye cevap verince hemen orada bulunan bir kişi köyün veya mahallenin imamı veyahut dini konularda az çok bilgisi olan bir kişi dua eder ve oradakiler de “Amin” derler. Herkes birbirine “Hayırlı uğurlu olsun” temennisinde bulunurlar. Bunun ardından da oğlan tarafından getirilmiş bulunan tatlılar yenmeye başlanır. Bunun ardından da kız tarafı çay pasta gibi yiyecek içecek şeyleri ikram ederler.
Eğer nişan yapılacaksa nişan yüzüğü takılır ve öylece durulur. Sonra şerbet içilir. Bu durumda da kıza bir cumhuriyet altını takarlar ve parmağına da yüzük takarlar. Bunun yanı sıra da gelinlik kıza tepeden tırnağa olacak şekilde elbiseler gibi hediyeler alınır. Bunun adına Yağlık Bağlama adı verildiği gibi nişan da denmektedir. Yöremizde nişan demek; herhangi bir şeyin herhangi birisine ait olduğunu belirlemek için herhangi bir şeye veya herhangi bir yerine iz, işaret gibi bir şeylerin konması demektir. Eğer ileride büyük bir masrafla nişan işi yapılacaksa ki buna şerbet içme de denmektedir. Bu ilk olarak yapılan nişana küçük şerbet adı verilir. Veya buna yağlık bağlama adı verilir. Yok eğer şerbet ile nişan bir arada yapılacak ise oğlan tarafı önceden gelirken daha hazırlıklı gelir ve yine yakınları da hazırlıklı gelirler. ıki nişan bir arada yapılır. Yok eğer bu ilk dünürlük işiyle sadece yağlık bağlanıyorsa kız evinden ikram edilenler yenilip içildikten sonra büyük şerbet veya nişan için gün kesilir yani hangi gün yapılacağı kararlaştırılarak kız evinden ayrılarak oğlan evine gelinir. Böylece ilk nişan ya da yağlık bağlama olayı bitmiş olur.
Büyük Nişan (Büyük Şerbet): Kız ve oğlan tarafının kararlaştırmış oldukları günün akşamında her iki taraf da birtakım hazırlıklar yapılır. Ve her iki taraf da kendi yakınlarını ve komşularını bir gün önceden yarın şerbet içeceğiz buyurun diyerek haber verirler. Şerbetin içileceği gün oğlan tarafının yakınları oğlan evinde kız tarafının tarafı da kız evinde toplanırlar. Oğlan tarafı akşam namazından sonra kalkar kız evine gider. Burada yine hoşbeşten sonra yine dualar okunur ve tatlılar yenir. Kız evinin yemek verdiği de olur. Bu arada da kadınlarca gelinlik kız için götürülen hediyeler takılmaya başlanır. Erkekler de kendilerine göre uzatılan tepsiye para olarak hediye verirler. Zaten bu şerbete oğlan tarafından yakınları hazırlıklı gelmişlerdir. Kimisi altın olarak hediye getirirken kimisi de elbiselik ve diğer hediyelerden götürürler. Oğlanın babası da gelinlik kızın hemen her şeyini yine tepeden tırnağa denecek şekilde görür ve bu arada da durumuna göre beş on-on beş veya daha fazla cumhuriyet altını veyahut bilezik alarak gelinliğinin koluna takarlar.
Oğlan tarafı bu hediyelerin yanında bir torba da çay şekeri alarak kız evine getirmiştir. Bu şeker ile kız evinde şerbet yapılır ve bu toplantıya katılanlara ikram edilir. Bu şerbetten iki sürahi doldurularak bir kenara bırakılır ve oğlan tarafı giderken bu iki sürahiyi oğlana götürürler. Şerbetler içildikten sonra kadınlar tarafından gelinlik kıza hediyeleri takılır. Buna takıntı adı verilmektedir. Bu takılar takılırken bu işi becerebilen genç bir kadın eline bir tepsi alır ve bu verilen hediyeleri alır. Kim ne verdi ise bunu da yüksek sesle söyler. Bu hediyeler içinde tepsiye atılanlar arasında para da olur. Bunlar yapıldıktan sonra da birtakım eğlenceler düzenlenir. Kadınlar kendi aralarında erkekler de kendi aralarında birtakım sohbetler yaparlar. Kız tarafından verilmiş olan yemekten veya çay ile pastadan sonra herkes birbirine hayırlı uğurlu olsun temennisiyle kız evinden ayrılırlar. Oğlan tarafı kız evinden ayrılırken kız tarafının oğlan tarafına almış olduğu hediyeleri de birlikte götürürler. Nasıl ki oğlan tarafı kız tarafının tüm yakınlarına küçük büyük ne ise maddi durumuna göre hediyeler almış ise kız tarafı da oğlan tarafı için almıştır. Bu hediyeleri götürürler. Bu hediyelerin içinde damadın kravatı, pijaması ve diğer giyim eşyaları da bulunmaktadır.
Oğlan tarafı giderken oğlanın kız kardeşinin eline iki sürahi şerbet verilir ve damada gönderilir. Bu iki sürahiden birisine mavi tülbent bağlanır. Diğerine de pembe bir krep (dülbent) bağlanır. Bu sürahileri oğlanın bacısı küçük bir çocuğun eline verir ve oğlan yani damat veya damadın babası da bu çocuğu ödüllendirir. Bu ödül genelde de para olabildiği gibi koyun, kuzu gibi şeyler de olabilmektedir. Bu geleneklerin Orta Asya’dan beri süregelen adetlerden olduğunu bu şerbet konulmuş sürahilerden ve bu sürahilere bağlanmış olan renklerden anlamak da mümkündür. çünkü düğünlerde ve şerbetlerde yapılan adet ve törelerde kullanılan renklerin ve çeşitli yiyeceklerin belirli anlamları bulunmaktadır. Bu anlamlar da Eski Türk Mitolojisi ile ilgili bulunmaktadır. Örneğin pembe tül bağlanmış olan sürahi mutluluğu simgelerken mavi tül bağlanmış olan da kutsallığı yani evlilik bağının kutsal olduğu betimlenmiş olmaktadır. Şeker ise ağız tadını ve refahı simgelemektedir. Bu renklerden bazılarının Orta Asya kökenli olanları ve anlamları şöyledir:
Pembe (Tül): Mutluluk getirdiğine inanılmaktadır. Mavi Tül: Bu maviye turkuaz mavisi de denmektedir. Rengini Gök Tengri’den almış olduğuna inanılmaktadır. Bu yüzden mavi renk kutsallığı simgeler. Tatlılar: Yaşama sevincini simgelemektedir. Şeker: Refah ve mutluluğu simgelemektedir. Süt: Süt temizliğin işareti sayılmaktadır. Dinsel kökenlidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamberimiz sıra ve Mirac hadisesinde Cebrail kendisine getirerek bal, süt ve şarap olmak üzere içilecek üç şey ikram etmiştir. Hz. Peygamber efendimiz de sütü içmeyi tercih etmiştir. Mum: Aydınlığın işareti olarak sayılmaktadır. Tarak: Kadın güzelliğinin sembolüdür. Ayna: Yine kadınlarda güzelliğin simgesidir. İğ: Kadınlığın simgesi sayılmaktadır. Hititler’de iğ(kirman)ve ayna kadınlar için güzellik simgesidir. Nitekim Hititler’de iştiştaya ve papaya adlı tanrıçaların hem yeraltı tanrısının yardımcıları ve hem de güzellik tanrıçaları olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Bu iki tanrıça da ellerinde kadınlık simgesi olan ayna ve iğ(kirman)taşıyor haldedirler.
Büyük şerbetin içilmesinden (yani büyük nişandan) sonra kız tarafı oğlan tarafını oğlan tarafı da kız tarafını belirli bir günde evlerine çağırarak yemek ziyafeti verirler. Bu yemek bazı yörelerimizde gündüz vakti verilerek bazı yörelerimizde de akşam üzeri verilmektedir.
BAYRAM GÖRMEYE GİTMEK: Oğlan tarafı gerek Ramazan bayramında ve gerek kurban bayramında gelinlik görmeye giderler. Oğlan tarafı kıza ve yine yakın akrabalarına birtakım hediyeler alır ve götürürler. Gelinlik kıza altınlar, bilezikler gibi hediyeler ve kına, şeker ve kolonya da alınmaktadır. Bu arada oğlan tarafı kendi yakın akrabalarına da gelin görmeye gideceklerini haber vererek onların da gelmeleri için davet ederler. Bu akrabalar da aldıkları hediyelerle oğlan eviyle birlikte kız evine giderler ve bu hediyelerini gelinlik kıza takdim ederler. Bayramlık görmeye gitme ya bayramdan bir gün önce (Arefe günü) veya bayramın ikinci veya üçüncü günü olur. Oğlan tarafı kurban bayramında bir koyun veya koç alarak gelinlik kıza hediye götürürler...
GÜN KESME VE DÜĞÜN BAŞLATMA (BAYRAK KALDIRMA
Nişandan sonra kız tarafı kızlarını yatak, yorgan, “işleme” takımlarını hazırlamaya başlar. Yatağa konulacak yönü hangi tarafın alacağını kız ve oğlan tarafı aralarında anlaşır. Nişanlılık süresi içinde dini bayram varsa, bayramda oğlan tarafı gelin kızlarına arefe günü bayramcalık götürürler. “Bayramcalık” olarak gelin kıza altın ve elbise alınırdı. Ayrıca bunu fırsat bilen aileler (Kız ve oğlan tarafı) aralarında konuşarak düğünün günün belirler. Buna gün kesme” denilir. Oğlan tarafı düğün gününü kestikten (belirledikten) sonra gelin kızını, kızın anne ve babasını alarak şehre götürür, evlenme işlemleri yapılır ve çeyiz eşyası alınır. Yöremizde çeyizi oğlan tarafı alır. Kız tarafı maddi gücüne göre kızlarına çeyiz verebilir. Kız tarafı oğlan tarafına yakın akrabalarına dostlarına dağıtmak üzere yol aldırır. Yol, elbiselik, gömlek, ayakkabı gibi giyeceklerdir. Kız tarafı oğlan tarafının aldığı yolları yakınlarına düğünden önce dağıtır. Yolu alanlarda kızı evlerine davet ederler ve düğün hediyesi olarak çeşitli ev eşyaları verirler.
Oğlan tarafı düğün yapmak için birtakım hazırlıklarını yapar. Ve bu arada da kız tarafından da yine aynı şekilde hazırlıklar yapılmaktadır. Oğlan tarafı yine yakın akrabalarıyla bir gün toplanarak kız evine gider düğün gününün ne zaman yapılacağını belirlerler. Bunun için de kız evine haber gönderilir. Bu haberden sonra gelecek cevaba ve verilen güne göre oğlan tarafı birtakım hediyelerle kız evine bir akşam üstü kendi yakın akrabalarıyla birlikte giderler. Kız evinde hoşbeşten sonra konu açılır müsadeniz olursa artık gelinimizi alacağız derler. Kızın babası da evet cevabını verir ve her iki aile için en uygun zaman belirlenerek o gün düğünün kurulmasına karar verirler. Kız evinde yenilen yemekten sonra da kalkar evlerine gelirler. Düğün için her iki taraf da daha yoğun bir şekilde hazırlık yapmaya çalışırlar. Eskiden bilhassa da köylerde başlık adı verilen bir para kız tarafınca oğlan tarafından alınır ve bu para ile de kızın masraflarına harcanırdı.
Aslında hiçbir ıslami dayanağı da olmayan bu adet aynı Hititlerdeki “Kusata”(ağırlık)adetiyle tıpa tıp benzerlik göstermektedir. Bilindiği gibi Hititlerde evlenen bir kişi evlendiği kızın babasına kusata adı verilen bir parayı veya maddi karşılığı vermeyince o kızla asla evlenmiş sayılmazdı. Kızın babası da ivaru adı verilen bir çehizi kızına verirdi. Bu çehiz de bu kusata ile kılınırdı. (Hititlerde “eğer bir madam” adlı kanunda madde 28 ve madde 29 bakınız - Yakın Şark II Anadolu-Prof. Şemsettin Günaltay. Sayfa: 155-156) Keza beşik kertmesi adeti de Hitit kökenlidir. (A.g.e. Sayfa: 156) Yöremizdeki on ve on beş yıl öncesine kadar varlığını koruyan ve günümüzde de artık yavaş yavaş önemini yitirmiş olan başlık parası konusunun İslamiyetteki “Mehir”ile de hiçbir alakası yoktur. çünkü mehir kadına verilen ve onun sosyal garantisi durumunda olan bir maddi karşılıktır ve bu maddi unsuru ancak kendi tasarrufu ile kullanabilmektedir ve kızın babasının bunda hiçbir hakkı ve tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. Günümüzde ise artık evlenen erkek ile kızın çehizleri ve ev eşyaları hemen hemen ortaklaşa alınmaktadır.
Oğlan tarafı düğünde yapılacakların masrafların bir listesini yaparak neler alınacağını kararlaştırır. Düğünde verilecek yemek için gerekli olan masrafı ve davulcuya ve zurnacıya arabalara verilecek paraları ve diğer yapılacak masrafların bir listesini çıkarır ve neyi nasıl bir şekilde yapmaları gerektiğini ev halkıyla birlikte kararlaştırırlar. Kız tarafı da kendisine göre hazırlıklarını yapar. Kız kendi eliyle hazırladığı dantela ve oyaları ve diğer el emeği ve göz nuruyla yaptıklarını ütüler ve hazır bir hale getiri. Kız tarafı gelinlik kızın yatak ve yorganının ve diğer çehiz eşyalarını yaparlar. Bu arada da “Çatı” adı verilen ve köylerde de Töre olarak adlandırılan oğlan tarafına gönderilecek hediyeleri de hazırlarlar. Bu hediyeler ise genelde kaynanaya ve kayınbabaya bir seccade (yöresel ifadeyle: namazlağı), bir elbiselik, bir karyola takımı ve bir elbiselik ve gömlek hediye olarak hazırlanır.
Oğlanın yakınlarına da, kaç tane bacısı var ise bunların adedine göre hediyelik töre hazırlanır ve ayrıca da gelin görmeye gelen oğlan tarafının yakınlarına ve şerbette de ağır hediye getirmiş olanlara da kız tarafının yakınlarına hazırlanır ve ayrıca da gelin görmeye gelen oğlan tarafının yakınlarına ve şerbette de ağır hediye getirmiş olanlara da kız tarafınca birer törelik hazırlanır. Genelde bu töre veya çatı olarak adlandırılan hediyeler el emeği ve göz nuru olan işlerden gönderilmektedir ki değeri olsun diye.
Bütün işler ve hazırlıklar bittikten sonra da kararlaştırılan günde düğün kurulur ve bayrak kaldırma işine başlanır. Eskiden köylerde ve Gürün ilçesi merkezinde her eve birer kibrit veya bardak veyahut havlu (peşkir) hediye olarak (buna okuntu denir) gönderilir ve böylece düğüne davet edilirdi. Düğüne davet edene ise okuntucu adı verilmektedir. Düğün kurulmadan birkaç gün önce bütün akrabalara şu gün düğünümüz başlıyor diye haber gönderilir. Davulcular ile anlaşılır ve Cuma günü de bayrak kaldırılır. Bayrak kaldırılırken dua yapılır ve dikilen bayrağın ağacına elmalar dikilir ve bunlara da nişan alınarak silah sıkılır. Eskiden bu elmayı vurabilenlere hediyeler verilirdi. Düğünde düzeni sağlamak için düğün kahyası tutulur ve bir de kahveci seçilir. Köyden köye düğüne davet etmek için de salıkçı adı verilen bir davetçi gönderilmekteydi. Eskiden yapılmakta olan adetlerin büyük bir kısmı bugün unutulmuş durumdadır. Bu diğer konularda olduğu gibi düğünler konusunda da böyledir.
Mesela, köyden köye düğüne davet eden kimse gönderilir. Ve buna salıkçı adı verilirdi ki bu salıkçı bir köyden diğer köye varınca bu kişiye yapmadık eziyet verilmedik ceza kalmazdı. Yaşlılarımızın anlattıklarına göre köyün en yüksek bir yerine kağnının iki tekerinin takılı olduğu mazıyla birlikte bu adam da çıkarılır ve mazıya bağlanan salıkçı kişi bu tepeden bu tekerlekler ile yuvarlanarak aşağıya kadar yuvarlandırılırdı. Bu her iki tekeri birbirine bağlayan mazının üzerine sarılmış olan salıkçı adam aşağıya kadar birçok tehlikelerle karşılaşarak aşağıya kadar inerdi. çoğu kez ağır yaralanmalar bile vukuu bulmaktaydı. Günümüzde ise artık bu adet kaldırılmış durumdadır. Bunun yerine köylerde de artık düğünlere davet etme adeti özel olarak bastırılmış düğün kartlarıyla yapılmaktadır. Eskiden yöremizdeki düğünlerde davul bir hafta çalınırdı ve Pazartesi günü başlayan düğün ertesi Pazartesine kadar devam ederdi. Fakat günümüzde ise düğünler üç gün sürmektedir. Cuma günü bayrak kaldırılır ve Pazar günü de gelin getirilerek düğün işi bitirilmektedir.
Bayrak kaldırıldıktan sonra yöremizde düğünler genelde davul ve zurna ile yapılmaktadır. Sadece Maraşlı (Erdoğan) köyümüzde yaşayanlar Çerkes oldukları için bunların düğünlerinde akardion veya mızıka çalınmaktadır. Çerkeslerin oyunları da değişik olarak oynanmaktadır.
A- ERKEKLERİN OYNADIKLARI (ÇEKMıŞ OLDUKLARI) HALAYLAR:
1- Sivas halayı (ağırlama)
2- Abdurrahman Halayı
3- Hırpali
4- Tanzara
5- Keçiko
6- Kırıkhan
7- Habuduyar
8- Narey
9- Cane cane
10- Halaylım yar
11- çiftetelli
12- Sinsin (Kızık havası)
13- Güreş (Kızık havası)
14- Delilo
B- KADINLARIN OYNADIKLARI (ÇEKMİŞ OLDUKLARI) HALAYLAR:
1- Madımak
2- Sivas halayı
3- Küstüm
4- ılvanlım
5- Tombulum
6- Misket
7- Konyalım
8- Adanalı
9- çiftetelli
10- Biribirilerine
C- DÜĞÜNLERDE ÇALINAN DİĞER (OYUN) HAVALARI
1- Seğmen yürütme havası
2- Gelin indirme havası
3- Gelin bindirme havası
4- Oturak havası
5- Ömeroğlan
Düğün evinde akşam olunca evine dağılanlar tekrar toplanırlar. Bir ara gençler tekrar davul zurna eşliğinde halaylar çektikten sonra işi Sinsin oynamaya ve tura oynamaya dökerler. Bundan da usandıktan sonra güreşmek isteyenler aranır. Eğer istekli olanlar olursa bunlar için de Kızık Pehlivan Havası (veya Köroğlu havası) çalınır. Daha sonra da davul zurna kadınlar için çalmaya başlar. Erkekler ise bilhassa da düğünlerde ayrı bir şenlik olan yüzük oynama faslına geçilir. Yüzük oynama ise kısaca şöyledir: Yüzük oyununu oynayacak olanlar iki guruba ayrılırlar bu iki gurup da birbirlerinden gizlice kahve fincanlarının içine bir yüzük saklarlar. Hangi gurubun adamı yüzüğü bulursa yüzük saklama işi o tarafa geçer. Bu defa bunlar saklar diğer taraf aramaya başlar. Eğer bulamazlarsa yüzüğü saklayan taraf yüzüğü bulamayan tarafın adamlarının alınlarına islendirilmiş fincanın arkasıyla mühür vururlar. İkinci seferinde de bu karalanmış yeri bir arkadaşına ceza olarak yalattırırlar. Bu arada da yöremizin mani, tekerleme, ninni gibi halk kültürünün ayrılmaz bir parçası olan ve adına da “Toraman” dediğimiz bir nevi hiciv veya tekerleme olan dörtlükler yenilen tarafa hakaret vb gibi olsun diye söylenir. Bu işi özel olarak her düğünde söyleyen kişiler bulunmaktadır ve yüzük oyunlarının da aranılan kişileridirler. Bu toramanlardaki özellik yenilen tarafı hicvetmek veya abes şeylerle bile hicvetmektir. Toraman söylemeye ise yüzüğü ilk kez bulan taraf söylemeye başlar. Yüzüğü ilk bulmaya ise “Güldeste” adı verilmektedir. Toramanlara misal olması bakımından aşağıya iki adet toraman yazmayı uygun bulduk:
“Aldım aldım alamadım
Bir destegül çalamadım
Ohoy leyli lice canım
Va hay leyli lice canım”
Yüzüğü buldu eşimiz
Hayra döndü işimiz
Ohoy leyli lice canım
Va hay leyli lica canım.”
Yüzük oyununun sonunda da oynayanlara düğün sahibi tarafından bir yemek hazırlanmışsa yemek verilir veyahut alınmış olan çerezden dağıtılır. Gece geç saatlere kadar süren bu oyun da bittikten sonra herkes evine dağılır. Düğün sahipleri de az da olsa uykusuz kalmamak için onlar da yatarlar.
Sabahleyin erkenden kalkan (Sabah namazından önce) düğün kahyası ile düğünün kahvecisi (düğün kahyası düğünün yönetiminden sorumludur. Kahvecisi ise gelene gidene kahve yapmak ve şeker kolanya tutmakla görevli) düğün sahibinin yakınlarını giderek evlerinden habersizce yakalayarak çoğu kez elbiselerini giyinmelerine bile fırsat vermeden o şekilde yakalayarak götürmüş oldukları bir eşek üzerine ters bindirerek getirirler ve düğün evine getirirken de yolda buldukları çamur vb gibi pis şeyleri de üstüne başına sürerler. Bu haliyle getirirler ve böylece diğer bindirecekleri kişileri de topladıktan sonra bunları düğün evine getirirler ve davul, zurna oyun havası vurur bunlar da halayın başına durur böylece bir şenlik meydana getirirler. Ters eşeğe bindirilenler davulcu ve zurnacıya bahşiş verirler. Düğüne gelenler de içtikleri kahveden sonra (köylerde) kahveciye bahşiş vermeleri de adettendir.
Düğün evinde gün erkenden başlar. Kuşluk vaktine doğru düğün evi şenlenir. Öğleye doğru da kadınları davul ve zurna eşliğinde yengeler (Düğünü olan damatın yakını olan genç kadınlar) ev ev dolanarak seğmen toplarlar. Bu dolanma da davul ve zurna eşliğinde yapılır. Öğlen sırasında da kız evine kına yakmaya gidilmek üzere yola çıkılır. Eğer kız evi uzak yerde ise giden ona göre hazırlanır. Yok eğer köyün içinde ise herkes giderler.
Bu arada dışarıdan yani uzaktan gelen düğüncüleri (seğmen) düğün kahyası davul ve zurna eşliğinde karşılar ve onları düğün evine davet eder. Bu iş için davul ve zurna “Seğmen karşılama havasını çalmaktadır. Eskiden düğüne davet eden kadına okuyucu veya okuntucu adı verilirdi. Ve düğüne davet eden erkeğe ise “Mumcu”adı verilirdi. Kadın çağırıcı peşkir, kibrit, bizaz, bardak vs. gibi eşyalar dolaştığı evlere verirken şimdi bu adet de kaldırılmış durumdadır. Eskiden düğüne gidenler tarafından heybe içinde birtakım hediyeler götürülürdü. Şimdi ise bu adet kalkmış durumdadır. Yani eskide adet olan “Heybe götürme” adetinin yerini günümüzde “Okuntu vermek” geleneği almıştır. Okuntu verme işi ise; düğüne çağrılanlarca düğün sahibine verilen yakınlığına göre oranı değişmekte olan para miktarıdır. Okuntu verme işini erkekler yaptıkları gibi kadınlar da yapmaktadırlar. Ve bu iş de genelde gelin gelip düğün yemeği yendikten sonra olmaktadır.
Bayrak uzunca bir sopanın ucuna bağlanmış kırmızı bir bezdir. Bayrak gençler tarafından evin damına çivilenir. Bayrak çivilenmeden gençler oğlan tarafından ve sağdıç evinde de sağdıç tarafından bahşişlerini alıp bayrağı çivilerler. Birinci gün oğlan evinde halaylar çekilir. Halay, hava müsait ise açık havada yoksa genişçe kapalı bir yerde çekilir. İkinci gün sağdıç evinde yemek hazırlanır, köy halkı davet edilerek sağdıç yemeği yedirilir. Düğün kahyası düğün sırasınca oğlan, kız tarafına ve sağdıca işlerinde yardımcı olur. Kahveci de düğün süresince oğlan, kız ve sağdıç evinde toplananlara çay dağıtarak bahşiş alır. Düğünün ikinci gününden başlayarak düğüncüler kız evine gidinceye değin davulla yakınlarını, akrabalarını davet eder ve evlerine davulla gider. Oğlan evine gidenler ise okuntu olarak para,elbise,hayvan vs. götürürler. Düğünün üçüncü günü oğlan evi kız evine kına davarı gönderir. Gönderilen kına davarı kız evinde yemek yapılır. Düğün son günü oğlan tarafından bir kadın köyü dolaşarak köy halkını oğlan evine davet eder. Oğlan evinde toplanan düğüncüler traktörlerle kız evine giderler.
Düğün kahyası düğüne bilhassa da köyün dışından gelen misafirlerin rahat ettirilmesi hususunda çok dikkatli ve titiz davranmak zorundadır. Her misafirin kaldığı eve giderek onun rahat ettirilip ettirilmediğini sormak zorundadır. Aksi takdirde akşamleyin düğün evinde toplanıldıktan sonra kurulan geleneksel mahkemelerde gelen misafirin şikayeti üzerine yargılanarak para verme veya orada bulunanlara bir miktar kuruyemiş gibi (çerez cinsinden) yiyecekleri almak cezasına çarptırılır ve bunu da onun yapmak zorunluluğu vardır.
Sırası gelmişken bu ceza verme ve mahkeme kurma geleneğinden söz etmek yararlı olacaktır. Ceza vermedeki amaç düğün sahiplerini veya damadın yakınlarını (ağabeyini, amcasını, dayısını, kayınbiraderini veya diğer yakınlarını gibileri) herhangi bir suç isnat ederek onları cezalandırmaktır. Bazı zamanlarda da birtakım kurallara uymadığı veya üzerine düşen vazifeyi yapmadığı kanaati hasıl olunca bu mahkeme kurulur ve gerekli ceza verilir. Kurulan mahkemenin iki jandarması, savucusu ve hakimi olur. Şahitler bulunur ve bir de şikayetçi bulunur. Bu şikayet üzerine mahkeme tutuklama emrini verince jandarmalar suçluyu alır getirirler. Buradan mahkeme edildikten sonra (geleneksel halk mahkemesi) cezalar verilir. Verilen cezalar ise; suya basma üzerinden su dökme, para cezası, çerez alma, falakaya yatırma, herhangi bir hayvanın taklidini yapma, veya türkü çağırma gibi cezalardır. Bu ceza verme geleneği kınanın yandığı gün olduğu gibi bir de gelin indikten sonra ve damadın yanında toplanıldığı vakit yapılmaktadır ki bu da genelde aynı şekilde olur. Ayrıca damat ile sağdıçın oturmuş oldukları sandalyeye kim oturursa o kişi de mutlaka cezalandırılır. Ayrıca da damadın çalınması (hırsızlanması) veya herhangi bir eşyasının kaybolması durumunda da sağdıç cezalandırılır. Bu ceza da genelde para cezası olur ve toplanan paralar da damada hediye olarak verilmektedir.
Eğer kına yakmaya gidilen yer yani gelinlik kız köyün dışındaki bir yerde (köyde veya şehirde ise) düğüncü gitmişken gelinin çehiz senedini de tanzim ederler. Çehiz yazma geleneği de bilhassa da köylerde başlı başına bir gelenektir. Kız tarafının da oğlan tarafının da almış oldukları tüm eşyalar kızın çehizi olarak yazılır. Kız tarafı çeyizin fiyatlarını oldukça kabarık fiyatlarla yazdırmaya çalışırlarken oğlan tarafında oldukça düşük fiyatla yazdırmaya çalışırlar. Orada bulunanlardan bir kız tarafının adamı bir de oğlan tarafının adamı fiyatları söylerler. çehizi genelde ya köyün imamı veyahut köyün öğretmeni yazar ve bu tutulan listenin başına “Filan köyde filanın kızı filanın çehiz senedidir” diye başlık atar. Sırasıyla eşyalar yazıldıktan sonra da en sonuna kızın ziynet takıları yazılır. Ziynet takısının tam fiyatı yazılır. çehiz senedinin yazılması her iki tarafın bu senedi imzalaması ve herhangi bir köyün (kızın köyünün veya damadın köyünün muhtarının) mühürlemesiyle de yazma işlemi sona erdirilir. Çehiz senedini yazan kişiye çorap gibi bir eşyanın hediye edilmesi de adettendir. Ayrıca davulcu ve zurnacıya da birer havlu gibi şeyler de hediye edilir. Bu arada da en sona doğru çehiz senedi yazılırken sıra sandığa gelince sandığın üzerine bir küçük çocuk oturtularak düğün sahiplerinden bahşiş istenir. Bu bahşiş alındıktan sonra veya bağışlandıktan sonra da sandık yazılır. Eğer gelin başka köyden götürülmekte ise bu çehiz işi yazılırken bu arada da kadınlar kına yakar kına yakma işi ise yöremizde başlı başına bir ayrı gelenek ve adet işidir.
.
KINA YAKMA GELENEĞİ
KINA TÜRKÜSÜ
Seğmenin geldi duruyor
Herhal kına yakıcılar
Kızım yeni umudum kesildi
Seni benden alıcılar
Alıcılar alıcılar
Yad yabancı olucular
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Kapımızın önü kavak
Dalın kırdım ufak ufak
İşte ana gelin oldum
Elim kına yüzüm duvak
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gidiyorum gidiyorum
Vatanı terk ediyorum
Gidiyorum gidiyorum
Vatanı terk ediyorum
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Ben gidiyom ağlamayın
Beni yolumdan eylemeyin
Bir gecelik misafirim
Ne’olur bana söylemeyin
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Ben gidiyorum hele
Mele benim anam mele
Gurbete giden kızın
Gör başına neler gele
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Baba kızın çok muyudu
Bir kız sana yük müyüdü
Kör olası emmileri
Hiç oğlunuz yokmu yudu
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gittiğim yer gayet ırak
Bırak beni anam bırak
Gayri zamanım geldi
Gerçek evimizden durak
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Anam ağlar babam ağlar
Bacım ciğerimi dağlar
Kurban olam gardaşıma
Geldi kuşağımı bağlar
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Ben gediyom ağlamayın
Bu gecelik misafirim
Beni yoldan eğlemeyin
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo gelin gınası
Ben gediyom ağlamayın
Bu gecelik misafirim
Beni yoldan eğlemeyin
Nolur bana söylemeyin
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin babası
Yahılıyo gelin gınası
Gapımızın önü kavah
Odun gırdım ufah ufah
İşde ben gelin oldum
Elim gına yüzüm duvah
Beni yoldan eğlemeyin
Ben gidiyom hele hele
Mele benim anam mele
Gurbete giden gızın
Gör başına neler gele
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Çahtılar çahmah daşını
Gurdular düğün aşını
Çağırın gız gardaşını
Bağlasın al guşağını
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Atladı geçti eşiği
Sufrada galdı gaşığı
Böyük evin yahışığı
İştegoydumgidiyom
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Baba gızın çoh muyudu
Bir gız sana yükmüyüdü
Kör olası emmileri
Heç oğlunuz yok muyudu
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gettiğim yer gayet yahın
Gediyom anama bahın
Gettiğim yer el gapısı
Sahın benim gızım sahın
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gettiğim yer gayet yırah
Bırah benim anam bırah
Gayrı zamanım geldi
Gidek evimizde durah
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Gız anası, gız anası
Gapında mumlar yanası
Hanı bunun öz anası
İşde goydum gediyom
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Yazıya bostan ekeller
Siyecini berk çekeller
Gurbet ele giden gızın
Gözüne sürme çekeller
Gız anası, gız anası
Çağırın gelsin anası
Yahılıyo düğün kınası
Yöremizdeki düğünlerde kına yakma geleneği genelde cumartesi günü yapılır. Kına yakma adeti bir gündüz kınası olarak yanar ikincisi ise aynı günün gecesinde yine kız evinde yakılır ki buna akşam kınası” adı verilmektedir. Düğün alayı Cumartesi günü öğlen sırasında çıkarak kız evine giderler. Bu gidiş her zaman olduğu gibi yine davul zurna eşliğinde seğmen yürütme havasının çalınmasıyla birlikte gidilir. Köylerde bilhassa kız evinin önüne gelen düğün alayını dışarıda erkekler karşılarlar. Kız evinin düğün kahyası gelen misafirleri içeriye davet eder. Kadınlar da kadınların bulunduğu ve toplandıkları eve giderler. Kız evindeki kadınlar kına yakmaya gelen oğlan tarafına kapıyı kilitleyerek “Kapı kiti” adı verilen bir bahşişi almadan kapıyı açmazlar. Bu bahşiş genelde damadın annesi veya yengesinden alınır. Düğüncüler kız evine geldiklerinde kapı kilitlenir. Sağdıç kapıyı kilitleyenlere bahşiş vererek kapıyı açtırır. Kız evine gelen düğüncüler yemeklerini yerler. Erkekler kıza verilen çeyizin değerlendirmesini yaparak kıza verilen çeyizin listesini yaparlar. Listesi yapılan ve değerlendirilen çeyiz traktörlere yüklenerek oğlan evine götürürler. Ancak çeyiz yüklenmeden kız tarafından biri sandığın ve yatağın üzerine oturarak sağdıçtan bahşişini aldıktan sonra sandık ve yatak traktöre yüklenir. Çeyizin gitmesinden sonra kadınlar ve sağdıç davulla gelini almaya giderler. Damatta bunlara katılır. Gelin bu sırada yakın bir arkadaşının evinde olur gelinliği giydirilerek süslenir. Kapıya gelenleri gelinin yanındakiler bahşişi alarak içeri bırakır. Hazırlıkların bitmesiyle damat gelinin koluna girerek dışarı çıkarır. Gelin ve damat dışarı çıkarken kadınlar tarafından alkışlanır. Düğün alayı davulla köy içerisinde gelinle damadı gezdirdikten sonra kız evini önüne gelinir. Burada gelinle damadın etrafında halaylar çekilir. Bu arada misafir gelen erkekler eğer başka köyden gelmişler ise o köy tarafından her eve misafir dağıtırlar. Kadınlar da keza öyle dağıtılırlar. Fakat genelde kadınlar dağıtılmayıp kız tarafınca yemek ziyafeti verilmektedir. çünkü kadınların kına yakmalarının işi uzun sürdüğünden böyle yapılmaktadır. Bu arada erkekler tekrar düğün evine geldiklerinde eğer çehiz yazılacaksa yazarlar. Yoksa oturur kadınların kına yakmalarını bitirinceye kadar sohbet ederler.
Kapı kitini aldıktan sonra kapıyı açan kadınlar tarafından yeni gelenlere hoş geldiniz derler. çünkü kız evi oğlan evi gelmeden daha önceden hazırlanmışlardır. Kız evinden oğlan tarafının geldiğini görünce hemen ortaya bir yastık konur. Kıble tarafına kız oturtulur. Oğlan tarafından getirilen bir pembe tül gelinlik kızın yüzüne örtülür. Damadın bacısı bir de yakını teyzesi kızı gibi birisi gelinin yanına otururlar. Kızın ayağının altına bir şeker kutusu konur. Başına da bir ekmek konur. Pembe tül mutluluğu simgelerken şeker ve refahı simgelemektedir. Ekmek de bolluk ve bereketi temsil etmektedir. Gelinin başına konan ekmeğin üstüne de mum konmaktadır. Bu mumlar 3, 5 veya 7 gibi genelde tek rakamlı olmaktadır. Daha sonra gelinin eline kına yakılır ve yörde bilinen maniler söylenir. Kına yakılırken genellikle 12 veya 24 adet mum yakılmaktadır. Oğlan tarafının yakmış olduğu mum adedince kız tarafından bu mumlar yakılır. Gelinin başının üstüne konan ekmeğin üzerine tutarlar. Bu arada da kız tarafından genç bir gelin eline almış olduğu tepsinin içinde oğlan tarafından getirilen kınayı ezmeye ve suyla çamur haline getirmeye başlar. Bu arada da orada bulunan kadınların birçoğunun katılımıyla koro halinde birtakım ilahiler ve maniler söylerler. Bu manilerden bir örnek şöyledir:
“Altın tas içinde kınam ezildi.
Gümüş tarak ile zülfüm çözüldü
Gelin olan kızın benzi bozuldu
Kimsenin evladı bir tane olmasın öksüz kalmasın
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
Yeşil alemine gelir Muhammed.”
Demir ibrik gibi kaynadım coştum
Gendi yağımınan gavruldum biştim
Daha güccük idim gurbete düştüm
Kimsenin evladı bir tane olmasın yetim kalmasın
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
Yeşil aleminen gelir Muhammed
Kına yakılırken okunan ilahilerden bir örnek ise;
“Üç minaresi var birisi kısa
Onda namaz kılan Hz. Musa
Kırk ayak çık basa basa
Onda namaz kılan Hz. Musa
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
Yeşil aleminen gelir Muhammed
Elinde feneri, ortada döner
Onda namaz kılan Allah, Hz. Ömer
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
Yeşil aleminen gelir Muhammed!
Bunlar söylendikten sonra kına yakılır. Kına konuk kadınlara ve diğer kadınlara dağıtılır. Önceden yanmış olan mumlar da söndürülür. Gelinin başındaki ekmek ile ayağının altındaki şeker kutusu alınarak (damadın bacısı veya bir yakını alır) onu götürürler ve kınadan döner dönmez götürür damada bunları satarlar. Söndürülen mumlar ortaya saçılır ve orada bulunanlar tarafından da kapışılırlar. İkram edilen sigaralar da böylece saklanır veya çalınırlar ki bunları alanların da başlarına darısı (aynısı) geleceğine inanılmaktadır.
Kına yakma işlemi bitirildikten sonra başka yerden oturan erkeklere haber verilir ve hep beraber kız evinden tekrar oğlan evine düğün alayı davul zurna eşliğinden çıkar gelirler. Eğer kız evi başka bir köyde ise akşam kınası yakmak için birkaç tane kadın ile yine birkaç tane erkek kalırlar ve diğerleri giderler. Bunlar o akşam kız evinde kalarak kınayı yakarlar.
AKŞAM KINASI: Akşam kınasında düğünün en kalabalık olduğu zamanıdır. Kına akşamında genelde köy yerlerine evlerde veya bahçede erkekler otururken ilçe merkezinde de aynıdır. Kadınlar da kapalı bir yerde toplanırlar. Kına yanıncaya kadar erkekler bir arada halay çekerler. Daha sonra da kına yakma faslına geçerler. Erkekler bahçede veya içeride sohbet ederlerken veya herhangi bir şenlik icra ederlerken kadınlar da kına (akşam kınasını) yakarlar.
Gelinlik kız yine gündüzün kınasında olduğu gibi odanın ortasına oturtulur. Bir genç kız eline bir tarak alarak gelin kızın saçını taramaya başlar. Gelinin başı taranırken, kadınlar da koro halinde birtakım maniler söylerler. Bu manilerde; önce kızın babasından başlayarak, kızın annesini, bacısını ve erkek kardeşini de katarak mani söylerler.
“Bu kıza gerek bir baba
Ağalayalım kaba kaba
Aman baba canım baba
İşte goydum gediyirim
Sılamı ben terkedirim
Ana’ya: (Kız söylemiş oluyor)
“Bu kıza gerek bir ana
Ağlıyalım yana yana
İşte goydum gediyirim
Sılamı terk ediyirim
Erkek kardeşine:
“Bu gıza gerek bir gardaş
Ağlıyalım yoldaş yoldaş
Aman gardaş canım gardaş
İşte goydum gediyirim
Sılamı terk ediyirim
Kız kardeşine:
Bu kıza gerek bir bacı
Ağlıyalım acı acı
ışte goydum gediyirim
Sılamı terk ediyirim
Bunları söyleyen kız (kadınlar kız adına söylemektedirler.) Aynı zamanda kendi mahallesindekilere de söylemektedir:
“Sekinizde biberim
Mahlenizde bir benim
Aziz dutun gomşular
Yarın bir gün giderim
Gidiyom elinizden
Gurtulam dilinizden
Yeşil başlı ördek olsam
Su içmem gölünüzden
Atladı geçti eşiği
Sofrada galdı gaşığı
Büyük evin yakışığı
te goydum gediyirim
Sılamı terk ediyirim”
Bütün bu maniler gibi şeyler söylenip kına yakıldıktan sonra sıra kadınların halay çekmesine gelir. Erkeklerin oynamış oldukları davul-zurna istenerek kadınların yakınında çalınması istenir, genç kızlar ve gelinler kadınlara mahsusu oyunları oynarlar. Gece geç vakitlerde de kına yakma işi bittikten sonra oğlan evi (düğün alayı) kız evinden ayrılır.
Bu arada da oğlan evinde de damadın kınası yakılır. Gençler bir araya gelirler ve damadı da ortalarına alırlar. Sağdıç olan kişi ortaya çıkarak (veya kahya) orda bulunanlardan damadın kınasını yakalım mı? diye izin ister. Oradakiler de “hayırlı olsun” diye cevap verdikten sonra kına yakmaya başlanır. Erkekler de kendi aralarında koro haline bir mani söylerler:
Kınayı getir ana
Parmağımı batır ana
Bu gece son gecem
Yanında yatır anam
Kınaya galdı üç günü
Oldum yarin düşkünü
Yalın ayak başı açık
Yola düştüm kış günü
Bu şekilde maniler de söylenildikten sonra damadın kınasının yakılmasına geçilir. Bir tepsinin içinde hazırlanmış olan kına önce damadın eline sürülür daha sonra da orada bulunanlara ikram edilir. Böylece kına yakma işi de bitmiş olur. Daha sonra erkekler halay çekmeye başlarlar. Eğlence gece yarılarına kadar hatta sabaha kadar da sürdüğü olur. Yine bu gece de erkekler yüzük oynarlar ve birtakım eğlenceler de düzenlerler. Düğün evinde eğlenceler böyle sürüp giderken düğün sahibi de yarın için yapılacak olanların hazırlığını yapmaya başlar. Gelinin indiği gün yemek verileceği için yemekte mutlaka bir kurban kesmek gereklidir. Bu düğüncünün çokluğuna göre bir koyun olabildiği gibi bir tosun hatta iki tane de olabilmektedir. Bu kesilen hayvan ertesi gün yapılan sulu yemekte kullanılacaktır veyahut düğün yemeği olarak verilecek olan “etli ekmek (lahmacun) için kullanılacaktır. Düğün yemekleri ise genelde şunlardır: Yayla çorbası, Ayran, Etli Ekmek, Yahni, Bulgur Pilavı, Pirinç Pilavı, Hoşaf, Kızartma, Haşlama, Döner, Kebap, Helva, Tatlı gibi yiyeceklerdir... Düğün yemeğini özel olarak tutulan ve bu işten anlayan kişilerce yapılır.
GELİN ALMAYA GİTME VE DÜĞÜN YEMEĞİ
Pazar günü sabahın erken saatlerinde başlayan geline gitme hazırlığı gelin almaya gidecek vasıtaların ayarlanmasıyla ve kimlerin gidip gitmeyeceğinin kararlaştırılmasıyla başlar. Eğer gelin köyün içinde ise pek fazla zorluk çıkmaz. Genelde köyün vasıtalarınca bindirilen gelin köyün biraz uzağına kadar götürülerek gezdirilir ve geri getirilir. Bu arada da köyün çocukları bu arabaların önüne geçerek engel koyarlar ve düğün sahibinden bahşiş koparırlar. Eğer düğün alayı köyün dışına giderek gelin getirecek ise önceden tutulmuş olan arabalara binerek giderler. Düğün alayı gelin evine gidince yine aynı samimi havayla karşılanırlar. Oğlan evi sevinçli bir halde iken kız evinde ise oldukça hüzünlü dakikalar yaşanmaktadır. Bu arada da kız (şehir merkezinde kuaföre götürülür. Köylerde yakınları gelinin saçını yaparlar ve giydirirler.) Gelinliğini giyer ve hazırlanır. Gelinlik giydirildikten sonra da kızın başı “gelinlik başı” hazırlanır ve gelinin “hotozu veya arakçın’ı” konulurken bu işi bilen iki kadın tarafından gelinin “başı övülür.” Baş övmeyi yapan kadınlar şu dizeyi söylerler:
Elimi soktum astara
Elimi kesti testere
Mevlam bek sirin göstere
Ayrılık aman ayrılık
Biner atın eyisine
İner yolun gıyısına
Söylen gelsin dayısına
Ayrılık aman ayrılık.
Gelin başı övülmesinden sonra kadınlar kendi aralarında bir “Mani” söylemeye başlarlar:
“Kız ben seni almaya geldim
Alıp da geri dönmeye
Kız evinden götürürler odunu
Bilemedim gelin kızın adını
Yiyen bilir leblebinin tadını
Bilemedim gelin kızın adını”Gelinin gelinliği giydirildikten sonra kızın kardeşi (erkek kardeşi) çağrılarak kızın kuşağı bağlatılır. Buna “Kardeş kuşağı adı verilmektedir. Bu kuşak da genelde Al (kırmızı) renkte olmaktadır. Daha sonra da dışarıda bekleyen düğün alayına teslim ederler. Kızı genelde kardeşi çıkarır. Ve damadın akrabası veya damadın kendisi gelinin elinden tutarak arabaya bindirir. Bu arada bazı yerlerde gelin arabaya binerken dua yapılmaktadır. Bu duadan sonra da tekrar davul zurna çalınır ve kız evinden ayrılır. Ve oğlan evine gelinir.
Bu arada, unutulmaya yüz tutmuş ve yer yer de bazı köylerimizden hala devam etmekte olan düğün de bayraktarlık geleneğinden de söz etmek gerekmektedir. Yöremizde bir köyden bir köye düğüncünün (kınacının) geleceğini haber göndermek için birkaç kişi oğlan tarafından kız tarafına “Salıkçı”adı altında gönderilir. Sağlıkçıdan haberi almış olan kız tarafı toplanarak hep birlikte düğün alayını köye yakın bir yerde karşılarlar.
Bilindiği gibi, Türk töresinde bayrak kutsaldır. Ve düğünde de kullanılmaktadır. Divan-ı Lügatit Türk de “Badrak” biçiminde yazılan “Bayrak” sözcüğü “savaşlarda kullanılan ve ucuna bir ipek parçası takılan mızrak” olarak açıklanmaktadır. Yine aynı eserde XI. yüzyılda Oğuz Türklerinin de değişik de olsa bayrak sözcüğünü kullandıklarını belirtmektedir. Evlenen kişinin de düğünü ilk olarak bayrak dikmeyle başlamaktadır. ışte düğünde dikilmiş olan bu bayrak seğmenlerden birisi tarafından alınarak düğün alayıyla beraber kız evine gidilir. Ve aynı şekilde kız evinin de bayraktarı bulunur.
Girdi çıktı girecek: Hz. Adem A.S.
Giremedi amma girecek: Hz. İsa A.S.
Girdi Amma girmeyecek: Şeytan
Ya girecek ya girmeyecek: İnsanoğlu
Eskiden köyden köye gelin getirmeye giden düğün alayı gelinin bulunduğu köy halkı tarafından yani kız tarafının düğün alayı tarafından durdurularak oğlan tarafında düğün alayının içinde bulunan ve bayrağı taşıyan kimseye karşı tarafça bir takım sorular sorulurdu. Bu soruları cevaplamadan köyün dışında karşılanan düğün alayı köye bırakılmazdı. Bu nedenle de düğünlerde bayrak kutsal sayıldığı için herkesin eline verilmez özel olarak bu işleri bilen birisine verilirdi. Bu iki düğün alayı da birbiriyle karşılaştıkları zaman her iki düğün alayının bayraktarı da birbirlerini selamlamak üzere ellerindeki bayrakları birbirine paralel bir şekilde uzatırlar. İlk önce kız tarafının bayraktarı söze başlayarak şöyle seslenir:
Her iki taraf arasında başlayarak devam eden karşılıklı sorular ve cevaplar halinde gerçekleşen “bayraktar manileri”de soruyu ilk olarak kız tarafının bayraktara sorardı.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
1- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
Hızır’dan gelip hazıra gidiyoruz.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Hızır kim, hazır kim?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
- Hızır siz, hazır olan biziz.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Bayrak nereden icad oldu?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Cennet-i Ala’dan icad oldu.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Neden beyaz idi? Niçin kızardı?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
- Şehidlerin kanından dolayı kırmızı oldu.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Bayrağın ağacı hangi ağaçtan yapılmıştır?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Çavdar ağacından yapılmıştır.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Bayrak kaç iğne ile dikilmiştir?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-1001 adet iğne ile dikilmiştir.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Kaçı içeride kaçı dışarıdadır?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-1000’i içeride, bir’i dışarıdadır.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
İğnesi nedir? İpliği nedir?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-İğnesi sırdır. İpliği nurdur.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Bayrağın piri kimdir?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Bayrağın piri Abdül vahab Gazi’dir.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
Bayrak mı büyüktür? Sancak mı büyüktür?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Bayrak büyüktür.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
11- Bayrak neyi, sancak neyi temsil eder?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Bayrak Milleti/Devleti, sancak orduyu temsil eder.
Kız tarafının bayraktarı soruyor:
11- Devlet mi büyüktür? Ordu mu büyüktür?
Oğlan tarafının bayraktarı cevap veriyor:
-Devlet/Millet büyüktür.
Bayraktar bayrağı kaldır
Yönünü kıbleye döndür
Pirine bir selam gönder
Verelim Muhammed’e salavat
Sallu Ala Rasulüna Muhammed” der. Bunun üzerine de oğlan tarafının bayraktarı şöyle cevap verir:
“Bayraktar bayrağı kaldırdı
Yönünü kıbleye döndürdü
Pirine selam gönderdi
Verelim Muhammed’e salavat
Sallu Ala Muhammed”
denilerek topluca salavatlar verildikten sonra her iki tarafın bayraktarı da birbirlerine sorular sorarlar.
Bu sorular ise, Bayrağı kim icad etti? Bayrak mı büyük sancak mı? Bayrağın bezini kim dokudu? Bayraktaki yıldız neyi temsil eder? Hilali neyi temsil eder gibi sorular sorar. Oğlan tarafının bayraktarı da bunlara cevap verir. Daha sonrada hep birlikte kız evinin yolunu tutarlar. Eğer oğlan tarafının bayraktarı verilen sorulara cevap veremez ise düğün alayı cezalandırılır veya köye sokulmazlar. Veyahut herhangi bir bahşişi aldıktan sonra yine işi tatlıya bağlayarak düğün alayına yol verirler. Bu gittikçe unutulmaya yüz tutmuş olan geleneğimiz hala birçok köyümüzde devam ettirilmektedir...
Yöremizde bir kişiye beddua olarak: “Bayrağın diki kala” gibi beddualar etmektedirler ki bu düğünün yarıda kala demektir. Eskiden düğünlerde at yarışları da yapılmaktaydı. Fakat bu yarışmalar ne yazık ki artık yapılmamaktadır.
Düğün alayı kız evinden gelini alarak tekrar oğlan evine döner. Oğlan evinin önünde duran arabalardan düğüncüler inerler. En önce getirilmiş olan gelin arabası en sona kalır ve gelini indirmez. Önceden at ile gelin getirilmekte idi. (Şimdi araba ile getiriliyor)gelin bahşiş istiyor diye gelinin kayınvalidesi(oğlanın annesi)veya babası çağırılır. Bu arada kız ile birlikte beraber gelen kızın bir akrabası da bulunmaktadır. Damadın anne veya babası “gelinime bir inek veriyorum veya bir koyun veriyorum” diye taahhütte bulununca gelin arabadan indirilir.
Gelinin evin eşiğinin önüne gelince ayağının altına bir tahta kaşık (kambur tarafı göğe bakacak şekilde) konur ve gelin ayağıyla basarak onu kırar. (Şimdi bardak konmaktadır) bu arada da damadın bir yakını olan kadın damın üstünden topluluğun üzerine üzüm şeker para gibi şeyler atar. (Bunun anlamı ise herkesin ağzının tatlanması ve bu mutlu olayın herkese bulaşması temennisinde bulunmaktadır.) Sonra da gelin eve girer. Bazı köylerimizde ise eşiğin önüne bardak veya kaşık konmuyor bunun yerine (ağız kısmı dışarıya arka kısmı da ev tarafına gelecek şekilde) balta konmaktadır. Gelin bunu görüp almak zorundadır. Böyle olursa dikkatli olacağına ve dışarıya karşı keskin ev halkına karşı da tam aksi davranacağı manası verilmektedir. Bütün bu adetlerin geleneksel anlamı gelinin ayağının uğurlu olması temennisi yatmaktadır. İçeri giren gelinin kucağına hemen orada bulunan bir erkek çocuğu verilir ki, ilk çocuğu erkek olsun temennisinde bulunmaktır. Eve giren gelini odanın ortasına koyarlar. Kadınlar da hep bir ağızdan koro halinde mani söylemeye başlarlar:
“Gelinim allar gelinim allar
Sende bir hal var sende bir hal var
Giydiğin allar giydiğin allar
Allah’a yalvar Allah’a yalvar
Gelinim sefa geldin
Sen sefa geldin
Kadem getirdin
Kadem kutlu olsun
Muhabetli olsun
Ağzın tatlı olsun
Gelinim sefa geldin
Giydiğin atlas
ığneler batmaz
Ağamsız yatmaz
Gelinim sefa geldin
Sen sefa geldin
Kadem getirdin
Kadem kutlu olsun
Muhabbetli olsun
Ağzın tatlı olsun
Gelinim sefa geldin
Giyer alaca, çıkar yamaca
Ağam bilecen, sen sefa geldin
Giydiğin çizme, ökçesin ezme
Sen sefa geldin
Keramet getirdin
Kadem kutlu olsun
Muhabbetli olsun
Ağzın tatlı olsun
Gelinim sefa geldin.”
Bu maniler söylendikten sonra yine orda bulunan genç kızlar tarafından toplu ve koro halinde birtakım maniler söylenir: Geline bu arada kız evinden gönderilmiş ve birisinde yeşil diğerinde de Al krep ile bağlanmış olarak gönderilen iki sürahi şerbetten bir miktar içirilir. Yeşil renk muradı, al renk ise kız vermeden doğan üzüntüyü temsil ederek simgelemektedir.”
“Kale başı bıtırak
Gelin kızlar oturak
Oturak da ne yapak
Satılak da gurtulak
Öyledir canım öyledir
Şimdi zaman böyledir
Böyledir canım böyledir
Şimdi zaman böyledir
Bu maniler gibi, daha değişik bir çok maniler söylendikten sonra, orada bulunan kadınlar bu defa gelinin elinden tutarak onu da halaya alırlar. Bu arada da gelinin koluna 10 tane delikli ekmek takarlar. Bunun anlamı da bolluk ve bereket olsun dileğinden ibarettir.
Gelinin sağ eline de bir ayna verilir ki, bunun anlamı da “aydınlık” olsun diye... Gelin ile beraber halay çekilirken de şu mani söylenir ve en az üç kere dönülerek oyun bırakılır.
“Ağ üzüm kara üzüm
Heyma (Şeyma) donlu
Salkımı düzüm düzüm
Heyma donlu
Şükür olsun Allah’a
Bugünü gördü gözüm. (üç kere tekrarlanmaktadır)
Sarı çiçek sarısı
Heyma donlu
Yere düştü yarısı
Heyma donlu
Biz ...’i everdik
Heyma donlu
Cümlesine darısı
Heyma donlu (Bu da üç kere tekrarlanmaktadır)
Bu maniler söylenerek halay çekimi de bittikten sonra yine gelin sandalyesine oturtulur ve gelinin de aynı damat gibi her içeri giren için ayağa kalkması şartı vardır. Aynı damadın sandalyesine oturmak cezalı düşmeyi gerektiriyorsa gelinin sandalyesine oturan kadın da ceza verilir. Sandalyenin üstüne oturtulan gelinin koluna takılan 10 adet ekmek alınarak orada bulunan kadınların hepsine de dağıtılır ve kadınlar bu ekmekten yerler. Daha sonra da kadınların düğün yemeğini yemeleri ve ardından da “Okuntu” adının verildiği düğün sahibine verilecek hediyenin verilmesi ve “Hayırlı olsun” dilekleriyle düğün işi tamamlanmış olur.
Bu arada, dışarıdaki erkekler düğün yemeğini eğer geline gidilmeden önce yenilmemiş ise düğün yemeğinin yenilmesi ve ardından da okuntunun verilmesiyle ve “hayırlı olsun” temennileriyle düğün merasimi bitirilir. Bu arada da damadın sağdıç olan kişinin evinde toplanması olayına sıra gelir. Damat burada yıkanır. Kız evinden gelen iç çamaşırlar dahil diğer giyecekler giydirilir. İç çamaşırları önceden giydirilen damadın elbiseleri çoğu kez orada toplananların huzurunda mahalle veya köyün imamı tarafından dualanarak veya salavatlanarak giydirilir...
Daha sonra, damadın cezalandırılmasına veya damadın sandalyesine bilmeyerek oturanların cezalandırılmasına geçilir. Verilen cezalarda toplanan paralar damada hediye olarak verilir. Daha sonrada genellikle yatsı namazından sonra damat kendi evine götürülerek annesine ve yakınlarına satılır. Bu satma olayında damadın akrabalarınca toplanmış olan yiyecek hediyeler bir torbanın içinden damadı satmaya gelenlere verilir. Bunlarda bu hediyeyi kendi aralarında paylaşırlar ve damadı da içeri verdikten sonra “Allah hayırlı etsin”diyerek yumruk vurulması adettir. Yine damadın herhangi bir eşyasını çalarak sağdıcına ceza verdirmekte adettendir. Böylece damadın satılmasıyla da düğün bitirilmiş olur. Damadın bağlanmış olmaması için ise dini nikah yapılırken bazı yörelerimizde birtakım işlemler yapılmaktadır. Ertesi gün damadın akrabaları Duvak Açma adeti için gelin görmeye giderler. Duvak açma adetinde akraba olan kadınlar, gelinin duvağının üstüne ve gerdek gecesindeki çarşafın üstüne para atarlar. Fakat gerdek gecesi çarşafını görme adeti de hemen hemen kalkmıştır.
YÜZ GÖRÜMÜ (DUVAK AÇMA) GELENEĞİ:
Gelin ile damadın düğünlerinin yapıldığı(sona erdiği)günün ertesinde yani gerdek gecesinden sonraki gün gelin ve damadın akrabalarına Yüz açmaya gelin diye haber gönderilir. Bu haberi almış olan ve önceden de zaten hazırlıklı olan gelin ile damadın akrabaları bu çağrıya uyarak düğün yapılmış olan eve gelinin yüzünü açmaya giderler.
Yüz açmaya gidenler hediye götürmezler (köylerde götürmektedirler). Hediye götürenler bisküvi kutusu, şeker kutusu gibi hediyelik olan yiyeceklerden götürmektedirler. Ayrıca da para da götürülmektedir. Düğün evi bu misafirlere çerez, çay pasta gibi şeyleri ikram ederler. Bu arada yüzün açmaya veya yüzü görülmeye gelinen gelin gerdek gecesinin ertesi sabahında yine gelinliğini giyerek yüz görmeye gelen misafirlerin huzuruna bu elbise ile çıkar. (Gelinlik ile) Bu arada eve gelen misafirlerden uygun görülen bir kadın gelinin yanına gider. Elinde bulunan çerezin içindeki karıştırılmış üç arpa veya beş buğday danelerini gelinin kuşağının içinden geçirerek aşağıya döker. Bunun anlamı ve amacı Gelinin doğacak çocuğunun kızlı oğlanlı yani her ikisinden de doğurması dileğinde bulunulur. çünkü yöremizde Arpa kızı temsil ederken, buğday da oğlan çocuğunu temsil ederek simgelemektedir. Gelen misafirler ikram edilen yiyecekleri yedikten sonra Hayırlı Olsun dilekleri ve temennisiyle dağılırlar. Yalnız kırsal kesimimizde hala duvak açma (yüz görümü) geleneğinde bazı yerlerde gerdek gecesi çarşafı bu misafirlerin önüne lir kalburun içinden getirilir. Bu çarşafın üstüne de gelen misafirlerce yakınlıklarına ve durumlarına göre para atılmaktadır. Yine yukarıda anlatıldığı gibi çerez ve pastalarını yedikten sonra da kadınlar evden ayrılırlar. Böylece de yüz görümü geleneği de sona erdirilmiş olur.
EL ÖPME (YE GÖTÜRME) GELENEĞİ :
Yeni evlenmiş ve düğünü yapılmış olan gelin gerdek gecesinin ertesi sabahı erkenden kalkar yatağını düzelttikten sonra gider önce kayınvalidesinin daha sonra kayınpederinin elini öper. Ve daha sonra da ailede ne kadar insan var ise bunların da ellerini öper. Böylece bunlara karşı devamlı saygılı olacağını belirtirdi. Günümüzde artık bu gelenek sadece kırsal kesimlerde sürdürülmektedir. Yeni gelmiş olan gelin ailede bulunan her ferde başta damadın babasına olmak üzere Gelinlik etme adı altında çok sessizce bir şekilde konuşarak sesini net bir şekilde çıkarmadan konuşması bir töre ve gelenek idi. Damadın kardeşlerine kayın adı verilmektedir. Büyük kayına Efendi Ağa derken küçüklere ise Güccük Ağa diye hitap etmekteydi. Bu gelenek de artık yavaş yavaş köylerimizde bile kalkmaya başlamıştır. Gelinlik etme işi ailedeki her bireyin izin vermesine (konuşması için) kadar ve ayrıca da bir hediye almadan da gelin gelinliğini söylemezdi. Yöremizdeki bu el öpme adetinden başka bir adet daha vardır ki bu da el öpmeye götürme adetidir.
Yeni evlenmiş olan gelin evlendiğinin ilk haftasında da kocasıyla birlikte baba evine el öpmeye gönderilir. Baba evine giden gelin durumlarına göre bir hediye götürür. Babası da gelin geri evinden ayrılırken o geline (kızına) birtakım hediyeler vermektedir. Bu köylerde bir koyun veya tarla olduğu gibi Gürün merkezinde bir kutu çikolotadan bir bağ veya bahçeye, arsaya kadar olan çeşitli hediyeler verilmektedir. Baba evinden iki gün, üç gün veya on gün kadar misafir kalmış olan gelin babası evinden tekrar ayrılarak kocasının evine gider. Bu ziyaret esnasında kız ile annesi dertleşirler kızın gittiği ev ve ailesi hakkında kızının memnun olup olmadığını gibi şeyleri sorar. Ayrıca da kızına gitmiş olduğu evde ne gerekiyorsa yapmasın saygılı ve hürmetli olması gerektiği konusunda öğütler verir. Kendi tecrübelerini anlatır. İyi temennilerle ve saadet dilemeleriyle vedalaşarak ayrılırlar.
Bayram Gelenekleri:
Bayramlar köyümüz insanının yaşantısına yeni bir canlılık getirir. Herkes, bir günde olsa eğlenmenin yollarını araştırır. Dini bayramlarda bayramdan 9-10 gün önce evlerin genel temizliği yapılır, duvarlara badana vurulur. Arife günü her evde “Sac Kömbesi” yapılırdı. Herkes vücut temizliği yapar. Gelin kızı olanlar arefe günü gelin kızlarına bayramcalık götürürler. Arife gecesi büyük küçük herkes eline kına çalar. Bayram sabahı erkenden kadınlar çeşmeden su getirebilmek için gözlerini kapamazlar. Arife günü gece yarısından sonra bayram sabahı gün doğana kadar çeşmelerden zemzem suyu akacağına inanılır. Kim ki en önce bu suyu helkeleriyle evine getirirse en büyük sevabı om kazanmış olur. Çeşmeye en erken giden suyunu dolduktan sonra çeşmenin üzerine bir taş koyar. Bayram günü herkes en yeni ve temiz elbiselerini giyer. Küçükler büyüklerinin ellerini öperler. Kurban bayramında kesilen kurban komşulara dağıtılır. Birbirleriyle küs olanlar barıştırılır. Genç kızlar bir araya toplanarak eğlenir hava güzelse gezmeye gidilir ve salıncaklar kurulur. Bazıları ölen yakınlarının mezarında Kur’an okutturarak mezar başına gelenlere lokum ve bisküvi dağıtırlar. Bazı evlerde etli bayram pilavı pişirilir. Köy halkı davet edilerek bayram pilavı yedirilir. Damatlar kayınbaba ve kaynanasının elini öpmeye giderler.
Doğum Adetleri
Yöremizde doğum başlı başına bir olaydır. Eğer kadın ilk defa anne olacaksa doğacaksa çocuğun cinsiyeti “sülalenin devamı” bakımından önemlidir. Bu nedenle erkek çocuklar “aile ocağını” tüttüreceklerinden kızlardan daha değerlidir yöremizde hamile olan kadına ağır, yorucu, yıpratıcı işler yaptırılmaz. Özellikle hamileliğin son aylarında buna çok dikkat edilir. Çünkü çocuğa ve anneye bir şey olsun istenmez. Doğum esnasında eğer ebe çağrılmışsa ebe yoksa köy ebeleri yardımcı olurlar. Ancak köyümüzün sağlık kuruluşlarına uzak olması, ulaşım ve haberleşme yetersizlikleri ve daha önemlisi halkın bu konuda eğitilmemiş olması ve bu hizmetlerin köylere ulaştırılmaması doğal olarak doğumlarda kadınlarımızı “köy ebelerinin” kendi bildiklerine bırakmaktadır.
Doğum bazen 2-3 ve daha fazla günde olabilir. Eğer doğum 2-3 gün uzarsa doğacak çocuğun kız olabileceği tahmin edilir. Çünkü yöremizde kız çocukların doğumunun zor olacağı söylenir. Hamile kadın doğum yapmakta zorluk çekerse at arabasına bindirilerek gezdirilir, mezarlığın etrafı dolandırılır, eve en yakın çeşmenin yalağındaki su boşaltılır, saçları örgülüyse çözülür, belinde kuşağı varsa alınır ve bir tas suyun içine kocanın parmağı batırılarak kadına içirilir. Bütün bunlar yapıldıktan sonra da doğum olmadıysa hastaneye götürülür. Doğumdan sonra anne 3 veya 4 gün yatar, herhangi bir iş yaptırılmaz ve havalar soğuksa sıcak tutacak elbiselere giydirilir ve özellikle yalın ayak gezdirilmez. Çocuğun doğduğu günden itibaren 40 geçinceye kadar doğumun olduğu evde ev halkından başka kimse gitmez. Buna yöremizde herkes uyar. Bu süreye “çocuğun kırkı” adı verilir. Kırk günlük sürenin dolmasından sonra “kırk” çıkarma işlemi yapılır. Çocuk bir leğene doldurulan suya yatırılır. Leğenin içine kırk tane taş, altın veya gümüş süs eşyası atılarak yıkanır ve kırkı çıkarılmış olur. Doğumdan sonra göbek düşünceye kadar çocuk yıkanmaz. Çocuğun belenmesinde kundak bezi, toprak bezi ve paça bezi kullanılır. Doğan çocukların büyük bir çoğunluğu doğduklarının ertesi günü adına “öllük” adı verilen elenmiş toprakta yaklaşık 1 yaşını geçinceye kadar yatırılabilir. Öllük kullanılacağı zaman hafif ısıtılır. Toprak bezine konulur çocuk üzerine yatırılır ve paça bezi konulduktan sonra kundak beziyle sarılır. Doğumdan sonra kırk çıkıncaya kadar özellikle ilk günler loğusa kadın yalnız bırakılmaz al basmasın diye. Bu nedenle kadının yanında varsa kaynanası veya bir çocuk bırakılır. Yine de ne olur ne olmaz diye çocuğun yorganına iğne batırılır, yastığının üzerine atılır ve odaya bir erkek elbisesi asılır. Böylece “al basması” olayının engelleneceğine inanılır. Doğan çocuğun adını genellikle ailenin büyükleri koyar. Dedeler kendi adlarının, ninelerde kendi adlarının torunlarına verilmesini isterler. Ya da çocuğa ailenin çok sevdiği bir kişin adı verilir. Adı verildikten sonra “adı kaim” olsun diye dua edilir.
Doğan çocuk anne sütü yeterliyse anne sütüyle yoksa inek veya koyun sütüyle ya doğrudan süt verilerek ya da süte nişasta ve pirinç unu katıp mama yapmak suretiyle verilir. Çocuk yemek yiyecek duruma gelince ailenin yediği yemekler çocuğa da yedirilir ve çocuk için ayrıca yemek yapılmaz. Çocuğun aile sofrasına ulaşması ev halkı için sevinç yaratır. Böylece aile (halkın deyimiyle) “sofraya bir kaşık daha çalanımız oldu” der. Diğer bir hususta doğum olan evin bacasının köyün gençleri tarafından yıkılmasıdır. Bacayı yıkan gençler doğan çocuğun babasına tatlı yiyecekler aldırarak ağızlarını tatlandırırlar.
Sünnet Adetleri
Yöremizde sünnet yaşları 1-12 yaşları arasındadır. Sünnet işlemini adına eskiden doğal ilaçlar (Bitkilerden elde edilen) ile “sünnetçi” denilen gezgin sünnetçiler yaparlardı. Günümüzde eski sünnetçilerin yerini, diplomalıları almıştır. Sünnet çoğunlukla 3-4 ve daha fazla ailenin çocuklarının sünnetiyle sona erebilir. Bir aile çocuklarını sünnet ettirecekse köy evlerini teker teker dolaşarak okuntu şekeri dağıtırlar. Okuntu şekeri alan evlerde sünneti yaptıran eve gelen misafirleri ağırlamada yapacakları yemekler için bulgur, süt, yoğurt,şeker gibi yemek malzemesi götürürler. Sünnet yaptıracak aile yakın akraba ve dostlarını sünnet düğününe davete çıkarlar. Davet edilecek eve davul zurna ile gidilir. Davete giden taraf ise sünnet evine çay, şeker, tavuk, giyecek eşyası gibi eşyalar götürür. Bu gidip gelmelerde davul zurna devamlı oynak parçalar çalar. Davet edilecek evler bittikten sonra sünnet olacak çocukların elbise ve yatakları hazırlanır. Elbiseler kollu, uzun ve geniş bir entaridir. Sıra sünnet işine gelmiştir. Çocukların ağlamalarıyla kalabalığı iyice karışır. Sünnet olacak çocukları büyükten küçüğe doğru kirvenin kucağına verilir. Kirve yöremizde en çok sevilen ve samimi olunan aynı zamanda güvenli olarak nitelenen kişilerden seçilir. Bazı köylerimizde de evli çiftin düğünlerinde “sağdıçlık” yapan kişi kirve olarak kabul edilirdi. Ayrıca kirve olan bir kişiyle her halükarda kız alıp vermezler. Çünkü kirvelik yöremizde sıhri kardeşlik kadar mahrumiyete sahip bir kurum olarak kabul edilirdi. Kirve çocuğu kucağına almadan elbisesinin yani dizlerinin üzerine bir bez serilir. Sonra çocuk kucağa alınır ve çocuğun elbiseleri yoktur. Üzerinde sünnet elbisesi bulunmaktadır. İyice korkan ve ağlayan çocuğu teskin etmek için “Boncuk takacağım” derken kirve çocuğun gözlerini kapatır sünnet edilen çocuk ilaçlanıp yerine yatırılır. Sünnet bittikten sonra kirve ve sünnetçi ellerini yıkarlar. Bütün bunlar olup biterken sünnet yemeği hazırlanır. Yemeğe köy evleri teker teker gezilerek herkes davet edilir. Bu yemekler genellikle şunlardır: çeşitli çorbalar, yahni, bulgur pilavı, komposto, yoğurtlu mantı, sütlaçtır. Yemeklerin yenmesinden sonra sünnet düğününe gelenler çocukların ellerine güçlerine göre para vererek “gözünüz aydın olsun” dilekleriyle ayrılırlar.
Bazı aileler, sünnet olacak çocukları 2 den fazlaysa nazar değer göze gelir diye 3. ve daha sonraki çocukları birden sünnet ettirmez ve kalanları daha sonraya bırakırlar. Sünnet olan çocuklara nazar değmesin diye çocukların yattığı odada ateş yakılıp üzerlik otu atılarak yakılır ve tuz çevrilir.
GÜRÜN İLÇESİ'NDE TARİHİ ÖZELLİĞİ OLAN OYUNLAR
TERS EŞEĞE BİNDİRME OYUNU:
Yöremizde, genelde düğünlerde oynanan bu oyun bir nevi düğün sahibi veya düğün sahibinin yakını olanlara verilen bir ceza türünde bir oyun türüdür. Düğünde bayrak kaldırıldıktan sonra hemen hemen her zamanda geçerli olan ters eşeğe bindirme oyunu genelde de sabahın erken saatlerinde herkes uykuda yeni kalkarken yapılmaktadır. Düğünün bir ve ikinci günlerinde yorgun düşen düğün sahipleri veya akrabaları gece geç vakitlerinde yatarlar. Düğün kahkahasıyla birlikte yine düğün sahibinin akrabalarından muzip birisi gider bir evden eşek alır getirir. Damadın akrabalarının da hangi evde yatmış olduklarını veya kimde misafir olduklarını öğrenir. (Bu oyun dışarıdan gelen seğmenler içinde uygulanabilmektedir) eğer damadın yakınlarından birisi düğün esnasında kendi üzerine düşeni yapmadığı takdirde de bu ceza niteliğinde uygulanmaktadır. Bir evden eşek alınır ve davul, zurna ters eşeğe bindirilecek kişinin yattığı eve kadar çaldırılmaz. O evin önüne varır varmaz davul ve zurna çalmaya başlar. Bu sırada evde yatanlar neye uğradıklarını anlayamazlar. Ve kimisi kapıyı açmaya çalışır kimileri de kapıyı açtırmamaya uğraşır. Derken içeride yatan ve ters eşeğe bindirilecek kişi yakalandığı haliyle eşeğe bindirilir. Çoğu kez elbisesini bile giymeye fırsat verilmez ve pijamasıyla eşeğe bindirirler ve bu eşeğin kuyruğu da bindirilenin bir eline verilir. Üzerine de yolda ne bulursa çamur, çaput kötü ve pis ne bulunursa boynuna dolatılır veyahut önceden hazırlanmış olanlar sürülür. Çoğu kezde ağır bir cezaya kadar ulaşabilen bu cezayı çeken kişi eğer üzerinde silahı var ise onu kendisini götürenlerin şerefine ateşler ve çoğu kez birkaç kaç bir iki şarjör birden boşaltır. Burada da yine birkaç eve daha uğrayarak aynı şekilde bunlarda ters eşeğe bindirilerek getirilir. Bu sabahın erken saatlerinde düğün evine getirilenler davulculara da bahşiş verirler. Davulcu bir halay havası vurmaya başlar bir miktar halay çektikten sonra da düğün evinde hazırlanan yemekle kahvaltı yaparlar ve normal güne ve düğünün devam ettirilmesine başlanır. Bu oyun hemen hemen her köyümüzde ve ilçe merkezimizde de uygulanmaktadır. Bu oyunun çıkış zamanı ve nedeni ise şöyledir:
1900’lü yıllara doğru ilçemiz Gürün ve köylerinden bir kısım insanlar kış aylarında Amik Ovasına para kazanmak için çalışmaya giderlerdi. Eskiden yolculuklar çoğu kez at veya eşek sırtında yapılırdı. Gürün’de bir gurup insan Amik ovasına çalışamaya yaya olarak gitmişlerdi. Dönüşü de yaya olarak yapmaya karar vermişlerdi. Amik ovasından gelirken yolları her zaman olduğu gibi Maraş vilayetine düşer. Maraş İli’nde arkadaşları olan İbiş’i ekmek almak için fırına gönderirler. İbiş “Kav Çakmağı” almak için fırına giderken çakmakçı dükkanına da uğrar İbiş çakmakçıdan kav alırken bir çakmak çalar. Durumu farkeden çakmakçı, İbiş’i Maraş Kadısına şikayet eder. Kadı buna alıp almadığını sorar ve almadığına dair yemin etmesini ister. Fakat almadım diye de yemin eder. Bunun üzerine kadı, İbiş’e yemin parası olarak bir kuruş (40 para) vermesini söyler. Bunun üzerine İbiş cebinde çalmış olduğu çakmağı çıkarır ve kadıya “Ben yirmi paraya çakmağı almadım da şimdi boş yere kırk para mı vereceğim” diyerek kadıya verir. Bunun üzerine Maraş kadısı Gürünlü İbiş’e Ters eşeğe bindirilerek, eline yüzüne siyah çalınmasını ve Maraş’ın içinde öylece dolaştırılmasına karar verir. Bu arada da İbiş’in arkadaşları, İbiş gelmedi, belki de kaybolmuştur diyerek aramaya çıkarlar. Derken Maraş Çarşısında ters eşeğe bindirilmiş ve eline yüzüne de kara çalınmış bir vaziyette zaptiyelerin arasında bulurlar. Bunun üzerine arkadaşları İbiş’e:
“ İbiş bırak şu oyun oynamayı oyun oynamanın zamanı mı?" derler. Bunun üzerine İbiş, arkadaşlarına “Bu oyunu ben değil gözü demirli (gözlüklü) kadı çıkarıyor” diye cevap verir. Bunun üzerine arkadaşlarının ricası üzerine serbest bırakılan İbiş arkadaşlarıyla birlikte Gürün’e döner. Köyüne geldikten sonra, Maraş kadısı tarafından verilen bu ceza şekli, düğünlerde bir eğlence şekline dönüşür ve o günden bugüne kadar da hala sürdürülmektedir.
ABDURRAHMAN HALAYI
Sivas’ın hemen hemen bütün yörelerinde oynanmakta olan ve Abdurrahman Çelebi ismindeki bir kahramanın bir savaşta yapmış olduğu kahramanlıklarını sembolize ederek anlatmaktadır.
Abdurrahman Çelebi yiğit bir beydir ve katılmış olduğu bir savaşta tek başına kalır ve düşman tarafından da etrafı çepe çevre sarılır. Abdurrahman Çelebi ise etrafını saran bu düşmanın çemberini kırarak kurtulmaya çalışır. İşte oyun bu kahramanlık olayını ritmik hareketler ve figürlerle anlatmaktadır. İç kısımdan oluşan bu halay Gürün ve yöresinde de oldukça sık oynanır ve beğeniyle de izlenmektedir.
Oyuncular bir hilal biçiminde dizilirler. Birinci bölümde sağ sol tarafa düzenli bir şekilde gidip gelinir. Ve dönerek de aynı hareketler tekrarlanmaktadır. Daha sonra da oyunun ikinci bölümüne geçilir. İkinci kısımdaki hareketler gittikçe sertleşir ve müzik ritmiyle birlikte hareketler sertleşir ve keskinleşir. Eller omuz hizasına kaldırılır. Sonra da kaldırılan kollar sertçe indirilir ve eller sallanır. Sonra da bu sertlilik ve keskin ritmik hareketler ayaklara geçer ve ayaklar da şiddetli bir şekilde yere vurulur. Sonra da oyun çömelerek devam ettirilir.
SİNSİN OYUNU
Bu oyun bilhassa düğünlerde vazgeçilmez halk oyunlarımızın bir çeşididir. Milli bir oyundur. Anadolu’nun bazı yörelerinde meydanın ortasında büyükçe bir ateş yakılır. Bu ateşin etrafında da genişçe bir daire meydana getirerek oynanırsa da, yöremizde bu şekilde oynanmaz. Sadece düğünlerde halay çekmekte yorulan gençler bu defa da davulcu ve zurnacıya “Sinsin” havası vur diye işaret ederler. Bunun üzerine de sinsin havası vurulur böylece sinsin oyunu başlar. Sinsin oyununa önce düğün sahiplerinden birisi girer ve ortada dolanır. Düğünde bulunanlar da bir daire yapar ve sinsin oynayanları da seyrederler. Bu arada içinden gelen birisi ortada dolanana birtakım hareketlerle el ve kollarını sallayarak ve el çırparak etrafında birkaç defa döner. Bunun ardından da omuza yakın yerine veya bacağının kaba yerine bir yumruk atar. Bu defa o oyuncu çıkarken bu defa da ilk oyuna çıkan ortada dolanmaya ve kendisine vurmak için gelecek olan oyuncuyu ortada döne döne bekler. Genelde de sinsin oyununun havası Kızık havasıdır.
Kızık havası, Kızıklar’ın(Kınık boyunun bir koludur)Kızık halayının kırık bir havasıdır. Genelde sinsin oyununun bu havası Sivas yöresinin hemen hemen her yerinden çalınmakta ve oynanmaktadır. Bu hava Yozgatta da çalınmaktadır. Ayrıca bazı yörelerde ise Dodurga pehlivan havası da çalınmakta ve hem sinsin oyunu olmakta ve hem de güreş tutulmaktadır.
TURA OYUNU:
Bilindiği gibi bu oyunda eski Türklerce bilinen ve severek oynanan tarihi(milli)oyunlardan birisidir. Yöremizde de eskisi kadar oynanmasa da bazı yörelerimizde hala oynanmaktadır. Mesela Beypınar, Yılanhüyük, Yolgeçen Köylerinde oynanmaktadır. Tura oyunu Davul-Zurna eşliğinde oynanan ve Kızık havası(ki bu hava kınıkların bir koludurlar)çalınarak oynanmaktadır. Bu oyunun oynanışı şöyledir:
Ortaya iki oyuncu çıkar. Her ikisinde elinde kıldan örme urgan yani ip bulunur. Bu urganların boyu ise yaklaşık bir metre kadardır. Birisi solda gelir. Diğeri de sağdan gerilerek sırayla birbirlerine vururlar. Bu oyunda aynı sinsin gibi bir meydanda oynanmaktadır. Ve genellikle düğünlerde ve tarihi günlerden oynanmaktadır. Seyirciler ise bir daire halini alarak bunlara temaşa ederler. Bu oyunda maksat oyuncuların birbirlerine ellerindeki Tura’larla vurarak usandırmaları esastır. Hangisi, hangisini usandırırsa; usanan oyuncu çıkar ve yerine bir başka oyuncu girerek diğer oyuncuyu yıldırmaya çalışır.
GÜRÜN İLÇESİ'NDE TARİHİ ÖZELLİĞİ OLAN OYUNLAR
1- AT YARIŞI: Bilindiği gibi atın ve at yarışlarının Türk tarihi içinde çok büyük yeri ve önemi vardır. At savaşlarda kullanılan ve gerektiğinde de etinden hatta sütünden bile faydalanılan bir hayvandı. Bu yüzdendir ki at ile Türk insanının yaşamında elbette çok büyük yer tutmaktadır denilebilir. Çünkü atı yeryüzünde ilk olarak ehlileştirerek onu kullanan millet Türk milleti olmuştur.(1)
At, gerektiğinde Türkün başına gelebilecek herhangi bir tehlikeyi bile sezerek ona haber veren ve yardım eden sadık bir dost, ve vefalı bir arkadaştır. Mesela Köroğlu Destanında (Azeri Rivayetinde)
“Atdır yiğidin yoldaşı. Bir dev at yiğidin gücü kuvveti” diyerek; “Atın, yiğidin yoldaşı ve onun gücü ve kuvvetidir.” denilmektedir. At, kahramanını savaşta bile yalnız bırakmaz, sahibi ölse bile onu gelerek kendi eline haber bile verir. Abakan Türklerinin Destanı (Karta ga mergen) nında atın sahibini bile bile diriltme teşebbüslerine bile girişir.
At kuyruğu, Eski Türk inanış ve geleneklerinde büyük bir yer tutmaktaydı. At, yiğitlerin ikinci nikahlı karısı gibi sayılırdı. Bunun içinde savaşa giden yiğitler, atlarının kuyruklarını keser ve mızraklarının uçlarına da asarlardı. Kuyruğu kesilmiş at, dul avrat, sayılırdı. Böylece savaşa giden askerin şehit olmağa hazırlanmış oluyordu. Alparslan dahi Malazgirt Meydan Muharebesine çıkmadan önce kendi eliyle atının kuyruğunu düğümlemiş bağlamıştı. Bugün bizim yöremizde de yola çıkan bir kimse önce atını tımar eder ve sonrada bir güzel bakımını yaptıktan sonra da atının kuyruğunu bağlar ve daha sonra da atının eğerini vurarak ev halkına Allahısmarladık diyerek yola çıkardı. Gerçi şimdi at ve at yolculuğu kalmamış olsa da yine de bu gelenek hala köylerimizde sürdürülmektedir. Şimdi ise düğünlerde yapılan at yarışında da her yarışçı kendi atının kuyruğunu bağlar ve yarış sahasına çıkar ve diğer yarışçılara katılırdı.
Hala yöremizde at veya kısrak (aygır) a ait destanlar söylenmektedir. Mesela ilçemize bağlı Yazyurdu Nahiyesinde bulunan “Aygır Gölü” Efsanesi vardır ki bu tamamıyla eski Türklerin masal ve destanlarınkiyle hemen hemen aynıdır. Bundan yaklaşık yüz veya yüz elli yıl önce Göğdeli Yaylalarına gelen Türkmen Beyinin bir oğlu Aygır Gölünün yanına gelince bu gölden çıkan bir al kısrakı (Aygır) Türkmen Beyinin oğlunun atıyla çiftleşir. Ertesi sene de yine aynı beyin oğlu bu gölün kenarına gelip dinlenmeye başladığı zaman beyin oğlunun atıyla beraber yanındaki tayını da alır ve gölün suları içinde kaybolur ve atını kurtarmaya çalışan beyin oğlu da bu gölün içinde kalarak can verir. Bu olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen ilçemiz Güründe bir masal gibi söylenir durur ve nesilden nesile böylece aktarılır.
Bu masalımsı olarak anlatılan olayla elbetteki Türk destanlarında geçen su menşeili atlarla ilgisi vardır ve burada yaşayan halkın Orta Asya Türklüğüyle kesin kez bir bağlantısı olduğunu açıklamaktadır. Çünkü “Su menşeili atlarda Eski Türk destanlarına özgü bir unsur olan “Sudan çıkan at motifi” bugün motif Anadolu'nun birçok yöresinde yaşatıldığı gibi ilçemiz yöresinde de yaşatılmaktadır. Türkler’de efsanelerdeki kahramanlarımızın atlarının soyu genelde bu soydandır. Mesela; Dede Korkuttaki “Bamsı Beyrek’in” atı bir deniz tayıdır. Yani Boz Aygır’dır. Yine Köroğlunun destanındaki atı da sudan çıkan bir kır attır (taydır) kanatlanıp uçma yeteneği vardır.
Halk edebiyatının değişik bir türü olan tekerlemeler, Gürün folklorunde de yer alır. Yörenin ekonomik ve sosyal koşullarını yansıtan bir nitelik taşımaktadırlar. Örneğin atlarla ilgili olan tekerlemelerin birisi şöyledir: “Alma alı, verme kırı, yağızın da binde biri, illem kırı illem kırı.” Bir başka tekerleme ise; “Kamçıyı vurmadan yürüyen at, buyurmadan dutan evlat, eve gelince gülen avrat.”şeklindedir.
Kısacası at ve atlarla ilgili inanışlar ve unutulmaya yüz tutmuş da olsa yine birtakım at ile ilgili yarışlar yapılmaktadır. Bu yarışmaların en önemlisi de at yarışıdır. Mesela, Beypınar Köyü ile Akpınar Yolgeçen Köyü, Göbekören Köyü arasındaki düzlüğün adı Yarış yeridir. Bu düz yerde birçok köyler gelerek kendi aralarında at yarışları yapılırdı. Yarışlarda birinci ve ikinci, üçüncü olanlara da çeşitli hediyeler verilirdi.u köyler de yine az da olsa at yarışları yapılmaktadır.
GÜRÜN’DE EFSANELER
Türklerde görülen en önemli folklor unsurlarından birisi de at motifidir. Batılılar, bu yüzden Türklere ait kültüre “atlı kültürü” adını vermişlerdir. Çünkü Türkler, atı ilk olarak evcilleştiren millettir. Eskiden Türklerde, At kutsal olarak kabul edilirdi. Eski Türklerde çocuk yaşta ata binmeyi ve kılıç kuşanmayı öğrenmek ata-dede geleneğidir. Atın Türklerde kutsal sayılmasının bir nedeni de Türklerin göçebe olarak yaşamış olmalarıdır. Eskiden olduğu gibi, günümüzde de Anadolu’da at motifi her yerde vardır. “At, avrat, silah” deyimi Türklerin bu konudaki felsefesini anlamaktadır. Atalarımızın yaşadığı her yerde at ve aygır gölleri mevcuttur. Bu efsanelerin kaynağı da Türk mitolojisine dayanmaktadır. Eski Türklere ait efsanelerde, anlatılan rivayetlere den, Kaf dağındaki süt gölünde yüzgeçleri ve kanatlarıyla hem yüzme hem de uçma kabiliyeti olan atlar vardır. Hızır ölüme çare ararken bu atlara rastlamıştır. Atları uyutmaya çalışmış, bunu yapamayınca, süt gölüne şarap dökmüş atları sarhoş ederek yakalamıştır. Tuttuğu bir erkek, bir dişi atın kanatlarını koparak beraberinde götürmüştür. Türkler, atlarının nesillerinin bu atlardan gelmiş olduğuna inanmaktaydılar. Halk arasında at ve aygırla ilgili bulunan bir çok efsane ve hikayeler, hep bu döneme ait efsanelerin günümüze ulaşmış izleridirler. Azerbaycan ve Türkiye’de “Aygır Gölü” adıyla bilinen en az elli tane efsane bulunmaktadır. Bu göllerden bilinenlerden bazıları, Gence, Revan, Tiflis, Ahıska, Bakü, Erzurum, Kars, Bingöl, Malatya, Maraş ve Urfa bölgelerinde bulunmaktadırlar. Bir çok atlaslar da bile bu göller hep “aygır gölü” olarak kayıtlı bulunmaktadırlar. Bunların içinde, göllerin içinde at veya aygırın yaşadığına inanılan bu göllere bir çok yöremizde “Uluğ göl” denmektedir. Bu göller ve bu göllerle ilgili olarak anlatılan rivayetler ve efsaneler, Türk efsanelerinde anlatılan tüm özellikleri taşımaktadırlar.Türk destanlarındaki bir çok kahramanın atının göllerdeki aygırdan geldiğine inanılmaktadır Dede Korkut’un anlattığı Bamsı Beyrek destanında, Beyrek’in atı “Boz aygırdır.” Köroğlu Destanındaki atın sulardan çıkan bir aygırın soyundan geldiğine inanılmaktadır. Aynı zamanda bu atın uçma yeteneğine sahip olduğuna inanılmaktadır. Gürün ilçesi ve havalisinde bilinen Aygır gölü efsanesi de bunlardan sadece birisidir. Burada önemli olan yöremizdeki bu efsanelerin Anadolu’da bulunan diğer efsanelerle aynı olmasıdır. Yazyurdu (Celikanlıyurt) Bucağının kuzeybatısındaki köye bir kilometre uzaklıkta bulunan bir göl bulunmaktadır. Bu göle eskiden beri Aygır Gölü adı verilir. Beypınar Köyü-Yazyurdu Köyleri arasında bulunmaktadır. Derinliği tam olarak ölçülememiştir. Halk arasında anlatılan rivayetlere göre, Aygır Gölü, çok derin olup, en alt kısmında büyük bir su akıntısının ve su kaynağının bulunduğu ve gölün alt kısmından akıp gitmekte olduğu ve bu akan suyun Hurman Çayının ve Seyhan Nehrinin kolu olduğu belirtilmektedir. Bir başka rivayete göre de bu gölün içine atılmış olan Samanların Akdere Irmağından çıkmış olduğu söylenmektedir. Bu göle Aygır Gölü denmesinin nedeni ise, bu gölde Su Aygırı adı verilen bir hayvanın bulunduğu ve birçok kez de Yazyurdu köylüleri tarafından eski tarihlerde görülmüş olduğu belirtilmektedir.
Bu gölde birçok kez insanların boğulması da vukuu bulunmuş ve çok acıklı olayların meydana gelmesine de neden olan bu gölün çok eski tarihlerden beri söylene gelen bir efsanesi vardır ki bu efsaneye de Aygır Gölü Efsanesi adı verilmektedir. Bu efsaneyi bu havalide yaşayan yaşlı insanlar anlatmaktadırlar. Bu efsane nesilden nesile anlatılarak da günümüze değin gelmiştir.
Aygır Gölü Tahtalı Dağlarının (Göğdeli yaylası ve Salyurt) hemen eteğinde bulunmakta adeta Japonlar’ın Fuji Yama Yanardağının efsanesinde anlatıldığı gibi Hakone Gölü’nün, Fuji Yama Dağı’nın gözyaşının burada toplandığı gibi sanki Tahtalı Dağları ve Göğdeli Yaylalarının ya da buraya eskiden gelerek koyunlarını otlatmakta olan Türkmenlerin gözyaşlarının toplandığı bir yer gibi yüzyıllardır aynı konumunu ve özelliğini her birkaç senede burada boğulan insanların acılarıyla da birçok acı ve gözyaşlarına sahne olan bir göldür. Aynı zamanda günümüz insanının Orta Asya Türklüğün izlerini benliğinde binlerce yıldır sürdüğü bir efsanedir.
Çok eski devirlerde Tahtalı Dağları ve Göğdeli Yaylaları yemyeşil ardıç ormanlarıyla kaplı iken Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türkmenler (Yörükler) koyun sürülerini yazları otlatmak için buraya yaylaya gelirlermiş. Kış ayları ise çok sert geçmiş olduğu için bu mevsimde de tekrar güneye inerler ve ertesi yıl karların erimesiyle tekrar bu bölgeye yaylaya gelirlerdi. Bu durum Osmanlı İmparatorluğunun 16. yüzyılların sonuna kadar sürdürmüş olduğu konar-göçer Türkmen oymaklarını çeşitli yerlere iskan etmesiyle sona erdirildiği tarihe kadar sürmüştür. Göğdeli Yaylaları ve Tahtalı Dağları koyun sürülerinin otlatılması için çok elverişli olduğu nedeniyle yaz aylarında çeşitli Türkmen oymakları bu bölgeye gelerek yaylaya çıkarlardı. Kısacası Türkmen boylarından bilhassa yörüklerden çok eskiden beri Halep, Antep, Maraş gibi bölgelerden ve Adana’dan ve Suriye bölgesinden buralara gelerek yaylaya çıkanlar arasından Uzun Abalı Yörük Oymağı da bunlardan birisiydi. Eskiden beridir Türkmenlerde bir söz vardır: Atın iyisi, avradın iyisi er kişide bulunur.” Yani yiğitte bulunmalıdır diye düşünülürdü. Bunun da en iyisinin tatbiki Türkmen boyunun reisinin (beyinin) oğlunda bulunması gerektiğine inanılırdı. Türkmenler arasında böyle inanılır ve böyle kabul edilirdi. Türkmen oymaklarından Uzunabalı aşireti de bu bölgeye gelerek yaylaya çıkmışlardı. Bu aşiretin reisinin de yiğit mi yiğit bir oğlu vardır. Ve beyin oğlunun da saf kan bir kısrak atı vardır. Bilindiği gibi Türkmenlerde atın iyi cinsine Aygır adı verilmekteydi. Yaylaya çıkmış olan Uzunabalı aşiret oymağının reisinin oğlu atına binerek çevreyi dolaşmaya veya av peşinde koşmaya gider. Yolu Aygır Gölüne düşer ve yorgunluğunu gidermek için oymak beyinin oğlu bu gölün kenarındaki çayırlıkta atını çimenlerin üzerine salar ve kendisi de dinlenmek için abasının üzerine abanarak yatar ve bir süre sonrada uyuya kalır. Kısa bir süre sonra aşiret reisinin oğulu, korkunç bir at kişnemesiyle uyanır. Baktığında görür ki bu gölden öyle bir at (Aygır) çıkar ki büyük mü büyük, yelesi ise aynı arslan yelesi gibi, iri yapılı bir aygırdır. Hemen suyun içinden çıkar ve oymak beyinin oğlunun al atının yanına gelerek kişner ve derken onun atıyla çiftleşir. Ardından da aynı kişnemeyle bu aygır tekrar göle girerek gözden kaybolur. Bu olayın heyecanını üzerinden atamayan oymak reisinin oğlu atına binerek hemen aşiretin yanına gider ve olayı anlatır. Oba halkı ise bu olayı kutsal bir olay kabul eder. Bunun için de oba reisinin oğluna ve atına oba halkınca daha iyi bir gözle bakmaya ve sevilmeye başlar. Oba halkı güz ayı olup tekrar güneye inecekleri zaman da Aygır Gölünün çevresinde toplanır burada güzel bir şölen düzenlenir ve bunun her yıl tekrarlanması için de karar alırlar. Derken güz ayının sonunda Türkmen boyu güneye iner. Kışı Halep yöresinden geçirdikten sonra tekrar karların erimesiyle birlikte Tahtalı Dağlarına Göğdeli Yaylasına koyun sürüleriyle gelirler ve bu arada da oymak reisinin oğlunun atı öyle bir tay doğurur ki bakanların gözü onda kalır. Zaten aygırlardır oba halkının beklediği olay olmuş ve kısrak çok güzel bir tay doğurmuştur. Oba beyinin oğlunun anlattığı gibi tay da Aygır Gölünden çıkan ata benzemekteydi. Oba halkına göre bu uğurlu sayılmıştı ve oba halkının da sevincine diyecek yoktu. Altı ay aradan geçen birkaç ay içerisinde normalin üstünde gelişerek büyümüş ve kocaman at olmuştu.
Beyin oğlu atına binerek bir gün yine ava gider ve dönüşte de yine Aygır Gölüne uğrayarak burada biraz dinlenmeye karar verir. Atını çayırlığa salar ve kendisi de uyumak için abasının üzerine uzanır. Bu arada yine gölden aygır kükreyerek ve kişneyerek gölden çıktı. Bunun üzerine oba beyinin oğlu heyecanla ve merakla bu olayı seyretmek için yattığı yerden doğrulur. Bu arada da aygır gölden çıkıp al atın yanına geldi ve tayını da yanına alarak geri gölün içerisine doğru hızla girmeye başladı. Bu olayın dehşetinden oba beyinin oğlu da atı da şaşırmış ve ne yapacağını bilemez hale gelmişti. At sağa sola kişneyerek üzüntüsünü belirtirken oba beyinin oğlu da tayı kurtarmak için ve aygırın elinden almak için göle doğru hücum etti. Bunun üzerine gölün içinde oba beyinin oğlu ve atının tayı da aygır ile birlikte gölün içinde kaybolmuşlardı. Aşiret reisinin oğlunun atı kısrak ise gölün kenarında ne yapacağını şaşırmış vaziyette kişniyor yerleri eşiyordu. Akşam karanlığı çökünceye kadar al kısrak bu gölün çevresinde döndü durdu nafile yerleri eşerek kişnemeye çalıştı. Bu arada da oba halkı beyin oğlunun gelmediğini görünce aramaya başlamışlardı. Al kısrak ümidini yitirmiş oba halkının bulunduğu yere kişneyerek dört nala giderek adeta beyin oğlunun suda kaybolduğunu kişnemesiyle ve yerleri eşmesiyle anlatmak istiyordu. Oba halkı arkada al kısrak önde Aygır Gölünün bulunduğu yere kadar geldiler. Al kısrak hem acı acı kişniyor ve hem de birtakım hareketle olayı anlatmaya çalışıyordu. Adeta oba halkına dile gelmiş tayın da beyin oğlunun da suda kaybolduklarını ima ediyordu. Atın bu durumdan oba halkı acı olayı anlamışlar ve oba beyinin oğluyla birlikte aygır tarafından bu gölün içerisi çekilmiş olduğunu istemeyerek de kabul etmişlerdi. Oba halkı binbir türlü acıyla gerisin geriye çadırlarının bulunduğu yere gittiler. Bu arada da oba beyinin oğlunun atı al kısrak sahibinden ayrı kalmanın ve tayından mahrum bırakılmanın acısıyla oba halkından ayrılarak uzaklara gitmiş ve gözden kaybolmuştu. ışte bu tarihten ve olaydan sonra ne oba beyinin oğlundan ve ne de onun al kısrağından ve ne de onun tayından oba halkı hiçbir haber alamamışlardı. ıster istemez oba halkı yine güz ayı gelince çadırlarını söküp koyun sürülerini alarak tekrar güneye Halep bölgesine indiler. ınerken de herkesin ağzından söylenen ve benliklerinde acı izler bırakan oba beyinin oğlu için söylenen bu efsaneyi hatırlar ve beyin oğlu için söylenen ağıtlarla her yıl buraya geldiklerinde yine bu acı tazeleniyordu. Yörükler yıllar sonra da bu olayın etkisinden kurtulamamışlardı. Yörükler ne zaman bu bölgeye her defasında geldilerse oba beyinin oğlunun al kısrağının acı acı kişnemesini Tahtalı Dağlarının doruk noktalarında duyarlar ve bazen de yaşlı kocalar tarafından bu al kısrak görülür ve bu atın kişnemesiyle irkilirlerdi. Oba halkı her sene bu al kısrağı aramalarına rağmen yine de bulamazlar fakat kişnemesine de herkes duyarmış. Hala bugün bile bilhassa da yayla zamanında Göğdeli Yaylasında ve Tahtalı Dağının eteklerinde bu atın kişnemesinin duyulduğu söylentileri mevcuttur. Bu olay nesilden anlatıldığı gibi o acı olayın olduğu zaman oba beyin oğlunun ardından söylenen ağıtlar da dilden dile söylenerek bugüne kadar bulunmaktadır.
Bu ağıtın sözleri ise aşağıdadır:
Dumanlıdır Tahtalı’nın tepesi
Nereden geliyor Al Tay”ın sesi
Kurbanım komşular bu neyin nesi?
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğlumu netti?
Olmaz olsun böyle yayla
Göle giti oğul tayla
Koca genci tüm obayla
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğlumu netti?
Yüce dağlar dumanlıdır kış olur
Oba gider her tarafı boş olur
O derin sularda yavrum taş olur
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğlumu netti?
Eşinir dağlarda al at
Başımıza geldi afat
Gelin hasta baba sakat
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğulu netti?
Yıkıldı obamız çadır bozuldu
Gencecik gelinim saçını yoldu
Bir taneydi yavrum gölde boğuldu
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğulu netti?
Al at yücelerden kişner
Oba enginlerde kışlar
Konu komşu, arkadaşlar
Aygır gölü yaktı bizi kül etti
Soralım bu göle oğulu netti?
CİRİT OYUNU:
Gürün İlçesi’nde ve yörelerinde oynanan ve kökeni tarihi olan milli oyunlarımızdan birisi de cirit oyunudur. Cirit oyunu eskiden başta düğünler olmak üzere ve diğer eğlencelerde ve toplantı zamanlarında, bayramlarda en çok oynanan oyunlardan birisiydi. Günümüzde ise bu milli oyunumuz hemen hemen unutulmuş durumdadır. Eskiden köyler arasında cirit oyunuyla birlikte güreş başta olmak üzere diğer milli oyunlarımız oynanır ve bunlar için özel yarışmalar düzenlenirdi. Bunun içindir ki birçok köyümüzün en geniş ve düzgün yerleri olan mevkilerinin isimleri o günlerin izlerini taşımakta ve hala bugün de yarış yeri olarak isimlerini hala muhafaza etmektedirler. Cirit oyununun nasıl oynanmış olduğunu ise yaşlılarımız çok güzel anlatmakta ve o günleri yaşar gibi heyecanla da anılarını anlatmaktadırlar. Bunun içindir ki milli oyunlarımızdan birisi olan ve bilhassa da eskiden yöremizde oldukça çok oynanan Cirit oyunu hakkında bilgi vermek yararlı olacaktır.
CİRİT: Yöremizde Cirit oyununa “Değnek Oyunu” da verilmektedir. At üstünde oynanmaktadır. At üstünde koşturan iki takım arasında oynanmaktadır. Rakip olan bu iki takımın birbirine cirit (değnek) atmaları şeklinde ve birbirlerini kovalamaları biçiminde sürdürülen bir oyunumuzdur. Mızraktan daha kısa yaklaşık olarak 70 cm. veya 100 cm. uzunluğunda olan Cirit genelde yaralama ve herhangi bir kazaya sebebiyet vermesi için genelde kavak ağacından yapılmaktadır. Çapı ise yaklaşık 3 cm. kadardır. Ucu ise ne sivridir ve ne de kalındır normal bir şekilde yapılmaktadır. Eskiden genelde asker uğurlamaları, düğünler, bayramlarda da ve vesair toplantıların ve şenliklerin yapıldığı zamanlarda severek yapılan ve çoğu zamanda adına müsabakalar bile düzenlenen bir oyun şeklidir.
Cirit oyununun oynanış biçimi: Aynı sayıda olan atlar ve bu atlara binen kişilerden oluşmaktadır. Genelde bu oyun 15 yaşı ile 40 yaşları arasında oynanmaktadır. Bu oyun için hem oyuncular ve hem de bu oyunda binilen atlar bu oyun için özel olarak da hazırlanmakta veya eğitilmekteydiler. Genelde en az beşer atlı olmak üzere her iki atıl gurubu birbirlerine 100-200 metre mesafe olmak üzere sıra sıra dizilirler. Bu arada da oyunun başlatılması için de Çavuş adı verilen bir kimse seçilir ve bu kişinin işaretiyle oyun başlatılırdı. Ayrıca da bu oyunda usta olanlardan birkaç kişi oyunu rahat ve net bir şekilde görebilecekleri yere gelerek cirit oyununda hakemlik görevini de üstlenirler. Oyun Çavuş’un başla işaretiyle başlar ve herhangi bir rakibin bir oyuncusu karşı tarafın adamlarına yaklaşarak hedef seçtiği bir oyuncunun üzerine doğru elindeki ciriti fırlatır. Bunun hemen ardından da adını mahmuzlayarak kendi arkadaşlarına doğru tırıslatarak atıyla birlikte kaçmaya başlar. Bu arada da kendisine cirit fırlatılan oyuncu da kendisine ciriti atan kişiyi atıyla birlikte onu kovalamaya başlar. Ve uygun bir mesafede de elindeki ciriti kendisine fırlatan oyuncuya doğru fırlatır ve onu ciritle vurmaya çalışır ve ardından da kendi tarafına doğru atıyla birlikte kaçmaya başlar. Bu defa rakip taraftan bir oyuncu yine eline aldığı cirit ile bu oyuncuyu kovalamaya başlar. Bu oyun böylece karşılıklı birbirlerini kovalama ile sürüp gider. Bu oyunda maharet karşı tarafın oyuncusuna cirit değneğini isabet ettirmektir ve karşı taraftan kendisini kovalayanların ciritine de hedef olmamasıdır. Hangi taraf daha çok ciriti rakip oyunculara isabet ettirmiş ise bu oyunu o gurup kazanır. Bu oyun oynanırken herkes heyecanından oyun sahasına yani yarış yerinin ortasına doğru bile gider ve farkından olmazdı. Bunun önlenmesi için adına değnekçi denilen bir kişi seyircilerin oyun sahası içine girmelerini önlemek için elindeki bir değnekle bu görevi üstlenmeye çalışır. Cirit oyununun oynandığı yerler genelde düz ve yarış yeri denilen yerlerde yapılmaktaydı. Çünkü bu oyunda oldukça tehlikeli sahneler meydana gelmekte düşmeler atın altında kalmalar ve atların birbirleriyle çarpışmaları bile vuku bulmaktadır. Hatta oyunda ölenlerin bile olduğunu yaşlılarımız anlatmaktadırlar. Yöremizde oynanan cirit oyunu elbette Orta Asya bozkırlarından yöremize ve günümüze kadar kuşaktan kuşağa aktarılmış olan milli oyunlarımızdan birisidir.
TARİHİ KÖKENLİ YÖRESEL GELENEKLER:
Anadolu’nun hemen hemen her yerinde olduğu gibi yöremizde de yapılan her işin ve uğraşın kendine has ve yöresel özellikler taşıyan ve her mevsime göre de değişen şenlikleri, eğlence ziyafetleri vardır. Bütün bunlar dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayan folklorik özellikler ve geçmiştin günümüze kadar sürüp gelen ritüellerdir. Şüphesiz ki bu ritüeller de mevsimden mevsime değişiklikler arz ettiği gibi yöremizin temel geçim kaynağı olan hayvancılık ve tarımcılık ile ilgili olan ve kökeni geçmişe dayanan tarihi merasimler bulunmaktadır. Yöremizde kışın uzun sürmesi ve iklimsel takvimlerin de halk arasında yaygın bir şekilde kullanılmasından dolayı halk kendi inanışlarını ve geçmişine ait kültür izlerini kendine has meydana getirmiş olduğu törenlerle geleceğe taşımak için yine kendi özünde bunları merasimleştirmiştir. Kışın uzun gecelerinde halk birbirleriyle bir araya gelir ve köy odalarında toplanır zamanını böyle geçirir. Bu toplantılara da halk arasında Ferfana adını verir. Kış bastırıp yollar da kapanınca Zemheri (Arapça bir kelimedir) ayları girdi demektir. Erkekler bir araya gelip kendilerine göre bir eğlence düzenlerlerken kadınlarda ağıl sekilerinde veya ahır sekilerinde “Sallangaç” kurup eğlenirler bir arada halay çeker, mani söyler ve kışın boş günlerini geçirmeye çalışırlar. Zemherinin on beşi olunca da Kış yarısı şenliği yaparlar. Zemheriden sonra giren gücük ayında da yine aynı şekil devam ettirilir ve bu ayın ortalarında da koç katımının yüzüncü gününü kutlama şenliğini yaparlar. Ardından koca karı fırtınası gelir. Kabayel derken bahar aylarına gelinir. Derken cemreler beklenir. Önce cemre havaya çıkar, sonra suya düşer daha sonra da toprağa. Böylece toprakta hareketlenme başlar. Mart dokuzu beklenir büyük bir özlemle. Hızır Bayramı kutlanır (Nevruz Günü) bu arada Mart kapıdan baktırır, kazma kürek ne varsa yaktırır. Bu zamanlar köylünün en zor ve perişan günleridir. Daha sonra da “April Beşi” gelir. Sıra “Döl dökümüne” gelir. Ardından da kuzuların meleş meleri koyun melemelerine karışır. Mayıs ayında “Çift çıkarma” başlar ve “İlksaban İzi” Bayramı kutlanır. Yaz biberleri ekilir. Ardından da çok sürmez herk zamanı gelir. Ve aradan çok geçmeden koyunların ber’e çıkma zamanı gelir ve bunu “Kırkım ayı” takip eder. Koyunlar kırkılır. Kuzular yunur (yıkanır) ardından çayır biçimi ve otları höbek etme ve kes vurma işlerini görme derken ekin derme ve harman kaldırma zamanı takip eder. Harmanın kaldırılmasıyla birlikte kış erzakının (Devlük) hazırlanması işi başlar. Bulgurlar kaynatılır, unluklar kurtulur, patatesler sökülür, gün dönümünden sonra çıkılan yaylada da gerekli süt, peynir kışlık yağ ve yoğurtlar vs. ler alınmıştır. Sıra gün ışığının azalmasıyla birlikte sonbahar mevsimi (güz ayı) girer. Bu arada kırk gün fakirin yazı gelir. Güz ayında koç katımı yapılır ve bununla birlikte koç katımı şenliği yapılır. Ardından da çok geçmez yine zemheri girer ve yine kış gelir. İşte yöremizin bir yılını dolduran bu yorucu işlerin zorluğu ancak birtakım şenlikler ve merasimler ile bir nebze de olsa yorgunluğu ve bitkinliği atılmaya çalışır. Bütün bu ziyafet ve şenlikler sadece bugün değil dün de vardı. Elbetteki yarın da var olacaktır. Günümüzde yaşananlar geçmişin bir devamı niteliğindedir. Çünkü Anadoluda yaşamış tüm toplumların tümünün de ortak özellikleri Anadolu’da yaşanan bu folklorik yapının bu yapıyı oluşturan ritüellerin hemen hemen birbirinin bir devamı niteliğinde olması ve birbirine benzemesidir. Çünkü günümüzdeki halk yaşayışı ve halkın benliğinde yaşatılan tüm folklorik özellikler ve kültürel güzellikler Eski Çağ Anadolu'sunda da aynı şekilde sürdürülmekteydi. Örneğin Hattiler Devri Anadolu’sunda tarlalar Tanrının sayılmaktaydı. Yörenin Eski Çağda da en temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olduğundan bu yüzden ekmek ve şarap, arpa ve buğday kutsaldı. Çünkü onu doyuruyordu. Varlığını idame ettiriyordu. Bu yüzden Anadolu’nun Eski Çağ insanı da bunları kutsuyor ve Tanrılarına kurban olarak sunmaya çalışıyordu. Yöremiz Hititler döneminde de buğday, arpa ekilmesine, bir kısmı bağ ve bahçe yapımına ayrılmıştı. Hububat olarak da arpa ve zimmer adı verilen (bugün zerin) adı verilen buğday ekiliyor, bunlarda un, ekmek ve bira yapılıyordu. Bu yüzden halkın başlıca gıdasını teşkil eden ekmek ile biranın, dini ayinlerde çok önemli bir yeri bulunmaktaydı.
Hattuşa kentinde, bulunan çivi yazılı metinlerde belki de binlerce tablet Hititlere ait her türlü dinsel kökenli ve diğer bayramları adım adım anlatmaktadırlar. Hititlerde bayram törenleri genellikle birbirine benzer işlemlerin belirli bir sıra içinde yapılmasından meydana gelmekteydi. Bayramların çoğu kral veya kral ailesinden birisinin de katılmasıyla kutlanmaktaydı. Ancak bazı törenlere veya her yerdeki törene kralın katılamayacağı açıktır. Bu yüzdendir ki birçok yerdeki bayramları veya ayinleri tapınak görevlilerince icra edilmekteydi. Bazı kentlerin iki tane bayramı olduğu gibi bunların onunun bir yıl içinde birisinin de her iki yılda bir yapılmış olduğunu Hititlere ait olan tabletlerden anlamaktayız. Hititlerde rastlanan bu bayramların bazılarının mevsimlerle ilgili olduğunu yine bu kaynaklar belirtmektedirler. Yağmurla ilgili gök gürültüsüyle ilgili, bayramları olduğu gibi Orak Bayramı, Bağ Bozumu Bayramı, (Üzüm koparma Bayramı) Harman Bayramı (Ekin yığını Bayramı), Yıkama Bayramı (koyun veya kuzu), Dağa Götürme Bayramı (Yaylaya Çıkma) gibi bayramların yanı sıra Yaşlıların Bayramı, Tanrı Anaların Bayramı, Uzak Yerlerdeki İnsanların Bayramı gibi bayramları da bulunmaktaydı. Bu bayramlarda birtakım oyun ve eğlenceler yapılırdı. Bayramlarda kral veya rahip (Tapınak görevlisi) Fırtına Tanrısı ile savaşır gibi yaparlar, Tanrı onları yener, sonra bir rahip krala dönerek: “Korkma! Sen hep muzaffer olacaksın, Fırtına Tanrısı düşmanları senin ayaklarının altına koyacak, sen de onları boş kaplar gibi kıracaksın.” anlamında bir nutuk söyler bunun ardından da dua ve ilahiler okunur... Bu ve bunun gibi daha birçok savaş oyunları ile kralın düşman güçlerini yenmesi temsil edildiğinden, buna ilişkin hareketler törenlerin sevilen bir parçasıdır. Bir başka bayramda kentin adamları bir pınarın başında dururlar, törenlerde eğlendirici işler yapan görevliler onlara saldırırlar, vururlar; kral saray muhafızlarına gözüyle işaret eder, muhafızlar, saldırganları kentten kovarlar. Sembolik savaşlardan biri ise şöyle anlatılır;
“Gençler iki guruba ayrılırlar ve ayrı adlar alırlar. Bir guruba “Hatti adamları” ötekine de Maşa adamları derler; Hatti adamları bakır silahlar, maşa adamları ise, kamıştan silahlar taşımaktadırlar. Onlar birbirleriyle savaşırlar. Hatti adamlarıyla savaşırlar. Hatti adamları galip gelir; birini esir alır ve Tanrıya sunarlar. Genellikle bu oyun, “tarihte gerçekten olmuş bir savaşın canlandırılmasından başka bir şey değildir.” (An. Uy. Tar. Cilt: I. Sayfa: 87-88) Yöremizdeki oynanan çocuk oyunlarından tutunuz da folklor oyunlarına (halaylara halk danslarına) kadar olan her şeyin eskiyle mutlak surette bir bağlantısı bulunmaktadır. Kimileri hemen hemen aynı kimilerinin de isimleri değişik kimilerininki de daha sonraki devirde yaşamış olan toplumlara göre adapte edilmiş bir şekildedirler. İşte bunlardan bazıları da yöremizde yüzyıllardır yapılagelen tarımsal faaliyetlerde bilhassa kırsal kesimde sürdürülegelen ve tarihi nitelikler taşıyan geleneksel halk kültürlerimizdir. Bunlar ise; yöremizde ekin biçmeye (dermeye) başlarken yapılan şenlikler, ekin biçilirken yapılan şenlikler ve ekini bitirirken yapıla gelen şenlikler ile harman zamanında yapılan geleneksel halk yaşayışının ürün olan ritüellerdir. Bunlar, ekine başlama, ekin biçerken yardımcı gitme, keşik etme, pırnat tutma, (pırnat kaldşik etme, pırnat tutma, (pırnat kaldırma), ekin görmeye (tarla görmeye) gitme, ekin salavatlama (kurtarmancalık) gibi hemen hemen hala sürdürülmekte olan geleneksel adet gelenek, görenek ve halk eğlenceleridir. Bütün bu geleneksel adet ve eğlenceler yukarıda da değinildiği gibi kökü eski devirlere kadar uzanan folklorik özellikler taşıyan milli kültürümüzün bize kadar ulaşmış hala da sürdürülmekte olan tarihi izleridirler. Yöremizde hala yaşamakta olan tarihi kökenli yöresel geleneklerin hepsi de aynı şekilde ve aynı özelliktedirler. Bütün bu tarihi kökenli gelenekler geçmişten günümüze değin uzanan tarihi ve milli kültürel miraslarımızdır. Bunlardan bazıları ise: Koç katımı şenliği, kış yarısı eğlencesi, çiğdem eğlencesi, İlksaban izi Bayramı, Hızır Bayramı, Nevruz (Bahar) Bayramı, Tüge (Deve) Oyunu, Tura Oyunu, Sinsin Oyunu, Cirit Oyunu, Güreşler vb... gibi... bütün bu halk ürünleri, halkımızın inanışlarıyla yaşayışlarının özünü oluştururlar...
Ekin biçmeye başlama: Gürün ilçesinin bilhassa köylerinde (kırsal kesiminde) ekine başlarken de ekini bitirirken de birtakım şenlikler ve eğlenceler düzenlenir ki bütün bu geleneksel halk kültürünün temeli Eski Çağ Anadolu’da hatta Orta Asya’ya kadar uzanmaktadır.
Köylüler daha ekin biçmeye (dermeye) başlamadan önce (her köy) kendince ziyaret olarak kabul ettikleri ve kutsal saydıkları mekana giderek topluca namaz kılar dua ederler. Kurban keserler ve kendi aralarında birtakım şenlikler yaparlar ve ekinin hayırlı olması temennilerinde bulunarak birbirlerine “Hayırlı olsun” derler. Ertesi günde ekin dermeye başlanır. Yöremizde ekin derme zamanı ot biçiminden on onbeş gün sonradır. Yani Haziran ayının ortalarından başlayarak Ağustos ayına kadar sürer.
Yöremizde ilk önce mercimekler yetişir. Mercimekler genelde el ile yolunmaktadır. Daha sonra da arpalar yetişir (olgunlaşır). Arpaları biçmeye başlayan köylüler ardından da buğday dermeye başlarlar. Arpalar derilirken buğdaylar firik olmuş demektir. Firik olmuş buğdaydan da arpa ve mercimek derenler tarafından toplanarak bir küçük yığın ot ile birlikte bunu üterler. Buna Firik ütmek denir. Bu firik de ırgatlar tarafından bir yere toplanır. Sonrada avuç ile veya bir bez parçasının içine konularak ovularak içindeki kavurgaya benzemiş bir halde kavrulan buğday tanelerini avuç avuç yerler. Hatta bunun pilavı (aşı) yapılmaktadır. Buğday biçmeye başlanıldığı zaman da herkes evindeki nüfusuna göre ırgatı olur. (IRGAT: Ekin biçen kişi demektir) ya bu ırgatlar yalnızca kendi tarlalarındaki ekini biçerler veyahut KEŞİK adı verilen bir imece usulü ile birbirine yardım ederler. Hangi evin hangi tarlası yetmiş ise giderek hep beraberce o yetkin ekini biçerler. Ve ardından da diğer tarlaları böylece biçerler, buna Keşik etme usulü adı verilir.
Yöremizde hala Orak (Galıç) ile ve tırpan ile biçilmektedir. Traktör sayısının artmasıyla da traktörlü ekin makineleriyle ekin biçme işi de artmış durumdadır. Ekin biçmeye genellikle sabahın erken saatlerinden gidilir. Birçoğu öğle sırası ve kuşluk vaktinde yiyecekleri yemeklerini kendileri götürürken büyük çoğunluk da evinde küçük çocuğu olanlar bir eşek (merkeble) kuşluk vaktinde su testileri (Boduş) ile birlikte tarlaya gönderilir ki buna AZIK (Götürme) adı verilir. Azıkların vazgeçilmez yiyeceklerinden birisi ağartı (yoğurttur) dır. Bilindiği gibi yoğurt sıcak güneş ışınlarının zararlarına karşı vücudun direncini artırmaktadır. Ve güneş çarpmalarını da önlemektedir.
Sabahleyin erkenden tarlaya giden ırgatlar “besmele” çekerek tarladaki ekini dermeye başlarlar. Bu ekin dermeye Çıkın tutma adı verilir. Çıkın tarladaki ırgat sayısına göre küçük veya büyük olabilmektedir. Ekini biçenler (ırgatlar) den çıkının (çıkımın) ekin tarafından bulunan kısmına HON adı verildiği gibi. Bu kısımda duran kimseye de HONCU (Huncu) adı verilir ki “Yöremizdeki anlamı Önde giden, öncü anlamlarına gelir. Tarlanın başında tutulan çıkımın en son kısmında duran kimseye Pöçükçü denildiği gibi, bu kısma da Pöçük adı verilmektedir. Ekin biçen kişinin yani ekinci’nin avucunun içi doluncaya kadar biçmiş olduğu ekin tutamına TUTAM veya PIRNAT adı verilir. Eskiden olduğu gibi günümüzde de Ellik adı verilen ağaçtan yapılmış ve parmaklara takılarak avuç içine alınan ekinin daha fazla alınması için kullanılan bir araçtır.
Ekin biçilmeye başladığının ikinci veya üçüncü günü evin reisi veya evin kadını (hatun) tarlayı görmeye gelir. Bu geleneğe yöremizde ekin görme adeti veya tarla görme adeti adı verilmektedir. Ekin görmeye gelen ev reisine veya hatununa tarlada ekin biçenler tarafından onu görünce ellerindeki ekinleri kaldırarak gösterirler. Yani pırnat kaldırırlar. Bu adete yöremizde Pırnat kaldırma adı verilir. Ekin görmeye giden kimse eli boş gitmez birçok yiyecek işler götürülür. Akşamleyin de mutlaka yemekte ziyafet için mutlaka yöremizin (kırsal kesimin) en baş yemeği sayılan ve kökeni Orta Asya’ya kadar dayanan Kömbe yemeği bulunur. Ayrıca da evin reisi tarafından ekinin biçiminden sonra birtakım giyinilecek eşyalardan hediye alınacağı vaad edilir. (Beypınar Köyü)
Irgatlar tarafından biçilen ekinler ve tutulan pırnatlar bir araya getirilerek "“deste"”adı verilen yığınlar yapılır. Başakların bulunduğu taraf yığının içine gelecek şekilde yığılmaktadır.
EKİN SALAVATLAMA:
Yöremizde “ekin bitirme” olarak yani ekinin sonunu biçmek anlamına gelen bu adet de yöremiz halk geleneklerinden sadece birisidir. Yöremizde herhangi bir işin sonunu getirmek anlamında “Salavatlama” veya “Sünnetleme” adı verilmiş olduğundan ekini bitirme işine de yöremizde ekin salavatlama olarak denilmekte ve böylece sürdürülmektedir. Irgatlar tarafından derilmeye başlanmış ekinin artık son çıkımına gelindiğinde ve çok az bir kısım kaldığında bu ekin çoğu kez “kurdun kuşun hakkıdır” diyerek bırakılmaktadır. İşte bu sonlara doğru ekin biçiminin ve tarlanın bitirildiılmaktadır. İşte bu sonlara doğru ekin biçiminin ve tarlanın bitirildiği zaman ırgatlar arasında en yaşlı olan veyahut Honcu tarafından birtakım maniye benzer dörtlükler söylenir ki buna EKİN SALAVATLAMA adı verilmektedir. Bu dörtlüklerden bazıları şöyledir:
Adem ekti kökünü
Cebrail söktü kökünü
Peygambere salavat denildiğinde herkes çokça Hz. Muhammed S.A.V.’e salatü selam getirirler. Ardından Honcu mani söylemeye devam ederek;
Habil eker kabil biçer
Çütçü dayı çütün koşar
Verelim Muhammed’e salavat...
Ekenler eker, biçenler biçer
Cennetin kapısını cömertler açar
Verelim Peygamberimize salavat...
Pirimize rahmet
Rençbere kuvvet
Tarlaya bereket
Peygambere salavat... Diyen Honcunun ardından bütün ırgatlar da hep bir ağızdan Allah! Allah! nidalarıyla bağırırlar. Böylece ekin biçiminin de sonuna gelinmiş olur. Bu arada da bütün ırgatlar ellerindeki galıçları (orakları) getirerek Honcunun önüne atarlar. Ve “Düşmanıyın ömrü de bu kadar olsun” derler. Honcu ise buna karşılık olarak: Ellerinize sağlık diye cevap verir ve “Bahşişiniz başım üstüne” diyerek kalıçları eline alır gider çıkımın başına yakın bir yere otururlar. Eğer Honcu evin reisi ise ne ala, değilse önüne atılmış olan ve karşılığında bahşiş istenilen orakları getirerek o akşam aile reisinin önüne atar ve bahşiş ister. Evin reisi de onlara bahşişlerini verir.
Ekinin bitirileceği, bir gün önceden haber verilir. Ve “Ekin yarın kuruluyor hazırlığını ona göre yap” denir. Evin hatunu da ona göre hazırlık yapar bir kuzu veya koyun kestiği gibi horoz veya tavuk da kesebilir. Ayrıca o mevsimin sebzelerinden ve meyvelerinden de ikram edilir. Tatlılar da yenir. Halk geleneklerinden birisi olan bu şenliğe de yöremizde Ekin Kurtulmacası adı verilmektedir.
İLK SABAN İZİ BAYRAMI
Bu bayram genelde Türk dünyasının her yöresinde görülür. Kırım Türkleri buna “SABAN-TOY” adı verirken, Kars’ta da bizim buralarda olduğu gibi “ÇİFT-ÇIKARMA” adı verilmektedir. Çift çıkarma bayramı genel bir bayram niteliğinde olmasına rağmen yöresel birtakım özellikler ve yöresel değişiklikler göstermektedir.
Orta Asya Türklerinde de hala devam eden bu geleneksel bayram yöremizde de yapılmaktadır. Köyün en yaşlı ya da en sevilen kişisi bir çift öküzü alarak saban ile birlikte köyün en yakınındaki ve köye görünen bir tarlaya götürür ve sabana koştuğu öküzlerle bu tarlayı sürmeye başlar böylece o yılın da ilk çiftinin başlamış olduğunu yani çiftin çıkmış olduğunu o yöre halkına bildirmiş olur. Böylece, İLK SABAN İZİ ortaya çıkmış olur. Bu hem de bu törenin başlatılması demektir. Bunu gören köylülerden de öküzünü alan giderek ilk sabanı koşan kişinin yanında öküzleri koşarlar. Köyün kadınları da kendi aralarında herkes evinde un, yağ, gibi yemek malzemelerinden getirir ve bir evde genelde de ilk sabanı koşan kişinin evinde toplanarak her türlü yemekleri yapmaya başlarlar. Bilhassa da baş yemek olarak undan yapılmış olan KOMBE yapılır. Bu köyün hemen hemen her evinden toplanan undan yapılan bu çörek cinsinden olan yemek iki saç arasında ve altına ve üstüne ateş konarak (KÖZ) pişirilir. Kalınlığı ise yaklaşık 2-3 cm. kalınlığındadır. Bu Kömbe yemeği aynı şekilde kış yarısında ve Mayıs ayında Hıdırellez gününde de yapılmaktadır ki bu yemeğin ve geleneklerin de menşeileri Orta Asyadır.
Bu yapılan yemekler ilk tarla veya çift azığı olarak ilk sabanın koşulduğu tarlaya köylü kadınlarca götürülür. Hemen hemen köyün hepsi de erkekli kadınlı toplanarak bu yemekleri yerler. Yine kadınlarca götürülmüş olan yumurtalar da öküzlerin karınlarının altına konarak kırılırlar ve götürülmüş olan Kömbe yemeğinden de bu öküzlere de verilerek yedirilir ve herkes birbirine HAYIRLI OLSUN dileklerinde bulunurlar. Böylece artık bir ay boyunca çift süren saban veya pulluk çekecek olan öküzlerin hamları (ilk yorgunlukları) alınmış olur ve hem de bu şenlik düzenlenmiş olur.
Günümüzde sabanın yerini pulluk, pulluğun yerini de traktör alması dolayısıyla da artık bu adetlerde yavaş yavaş unutulmya yüz tutmuş ve yapılamaz olmuştur. Artık tekniğin ilerlediği günümüzde teknik ve ilerlemenin örf ve adetlerimizde ve geleneklerimizde bir erozyon ve yozlaşmaya sebep olmamasının şart olduğunu da genç nesillere anlatmamız zamanı gelmiş ve hatta geçmiş diyebiliriz.
İlk saban izinden sonra da bir ay boyunca köylüler yaz biber ekmeye başlarlar. Bunun ardından da herk zamanı gelir ve daha sonra da çayır ve ot biçim zamanı gelir ve daha sonra da Arpalar yeter ve buğdaylar firik olur. Buğdayların yetmeye yüz tuttuğunu belirlemek amacıyla da bu yarı yetmiş yarı yetmemiş buğdaylardan firik denilen bir kavurga turu yiyecek şenlikleri yapılır ve bundan biri hatta veya on gün sonra da buğdayların derilmesine başlanır.
Daha sonra, harman zamanı gelir ki bu da toplanan buğday, arpa gibi Zirai İrünlerin harmanlanıp deneleriyle samanlarının ayrıştırılması işine başlanır. Dana sonra da unluklar yıkanır, bulgurluklar yıkanır ve hedikler kaynatılarak kış yiyeceklerinin hazırlanmasına başlanır bütün bu işler yapılırken de birtakım şenliklerin yapılması da vardır. Yöremizde her bir mevsimin işlerinin ve bu işlerin yapıldığı zamana ait birtakım da şenlikler vardır. İşte yukarıda anlatılan İLKSABAN-İZİ Bayram veya şenliği de bu şenliklerden birisidir ve Orta Asya Türklüğünün Anadolu’da da sürdürülmesinin (geleneklerinin) birer nişanesinden başka bir şey değildir...
HIZIRELLEZ BAYRAMI
Her ne kadar eskisi kadar önemli ölçüde kutlanmasa da hala bizim yörelerde sürdürülmektedir. Aslında buğday kavurması olan (Kavurga) kavurga ve kavut yapma geleneğinin bulunduğu her bölgede ve yörede bu kutlama şöleni vardır ve yapılmaktadır. Aslında gerek kavurga ve gerekse kavut adındaki yiyecekler bu kutlanma gününden (Eskiden) kalma yiyecek (tarihi) çeşitleridirler.
Kavurga, buğdayın bir sac üzerinden ateşin üstünden kavrularak pişirilmesiyle elde edilen ve yöremizin vazgeçilmez yiyeceklerinden birisidir. Kavut ise, bu yiyeceğin yani kavurganın dövülerek veya öğütülerek pekmez veya şekere veya şerbete karıştırılarak yenecek hale getirilmesi halidir.
Anadolu’nun birçok yerinde Hıdır/Hızır Nebi (Hızır-İlyas) günü zemherinin (kış aylarının) 27’si ile Şubat(Gücük ayı)nın 3’üne kadar olan günlerde yapılmaktadır. Oysaki bizim yöremizde bu zamanlar Kış yarısı eğlenceleri yapılmaktadır.
Hızır Bayramı ise Mart dokuzu (22 Mart gününde) nda yapılan Nevruz Bayramından daha sonra yapılmaktadır. Bunun tarihi ise 6 Mayıs günüdür. Halk arasında bilinen sayılı günlerden Berdül aceze(Kocakarı Fırtınası)den sonra yapılmaktadır. Yani 6 Mayıs günü yapılır. Bu gün ise, Hızırellez (Hızır elyas) günüdür. Hızır, “ateşi” temsil ederken, Ellez (İlyas) de suyu temsil etmektedir. Hızırellez günü halkımız arasında şöyle algılanmakta veya inanmaktadırlar: Hızır peygamber ile Elyas peygamberin buluştuğu gündür. Aslında bu inanış dinsel kaynaklıdır. Hemen hemen her ulusa ait buna benzer mitolojik bir anlatı vardır. Müslümanlar arasında dolayısıyla Türk ulusunun bu konudaki inanışı Kur’an kaynaklıdır. Kehif (mağara) suresinin 59-75. Ayeti kerimelerinde Musa peygamber ile Allah’ın kendisine ilim ve hikmet verdiği bir genç (Hızır) biraraya gelerek seyahat ederler ve bir su kenarında birleşirler. Bir başka dayanağı ise yine Kur’an-ı kerimde Saffat suresinin 129-130. Ayeti kerimelerinde İlyas aleyhisselamdan bahsedilmiş olmasıdır. Yöremizde Hızırilyas gününde “Kavut”adı verilen bir yiyecek yapılır. Bu günde konu komşu birbirlerini evlerine davet ederler yapmış oldukları kavut ve kavurgalardan ikram ederler. Bu günde yapılan kavurgadan da biberlik(tohumluk)buğdayların(çuvallarının)içine bereketlendirsin ümidiyle konulmaktadır. Ayrıca yine buğdaydan yapılmış bir yiyecek olan undan “Kömbe”adı verilen bir yiyecek yapılır. Bu yemek Gürün’ün birçok köyünde baş yemek olarak yapılmaktadır. (Beypınar, Yılanhüyük, Karadoruk, Yolgeçen gibi köylerde)bunun sebebi de Kömbe/Kömme yemeğinin Hızırellez günü yapılan yemek olmasından ve kutsal sayılmasından ileri gelmektedir. Çünkü Hızırellez günü, Hızırellezin gelerek o eve uğraması dileğiyle evlik denilen un, bulgur gibi yiyeceklerin konduğu odanın bir köşesine bir miktar un elenir ve açıkta bırakılır. Bu unun üzerine gelerek Hızır Aleyhisselamın atının ayağının basacağına inanılır. Eğer bu unun üzerinde bir at nalı resmi görülür ise bu eve o gün Hızır Aleyhisselamın uğramış olduğuna inanılır ve bu undan da evdeki bütün yiyeceklerin üzerine serpiştirilir ve bereketli olacağına da inanılırdı. İşte bazı yörelerimizdeki Kömbe yemeğinin baş yemek olması ve ağır misafir olarak adlandırılanlara da bu yemeğin yapılmasının sebebi budur. İşte 6 Mayıs günü yapılan şenliklere ve bu günde bütün komşuların bir araya gelerek kavurga, kavut, kömbe gibi yiyecekleri de yaparak hep bir arada yemeleri ve birtakım şenliklerde bulunmalarına Hızır Bayramı veyahut Hızırellez (Hızır Elyas) günü adı verilmektedir. Bu şenlik geleneğinin de Eski Türklerden günümüze kadar ulaşmış Eski bir Türk geleneği olduğundan şüphe yoktur. Her gelenekte olduğu gibi, bu gelenek de artık unutulmaya yüz tutmuştur.
ÇİĞDEM EĞLENCESİ:
İlçe merkezine göre köylerimizde eski geleneklere ve törenlere daha sıkı sıkıya bağlılık mevcuttur. Bu her konuda da böyledir denilebilir. Bunun içindir ki yöremizde baharın iki müjdecisi olarak kabul edilen iki çiçek türü vardır. Bunlardan birisi Çiğdem, diğeri Nevruzdur. Nevruz’un kelime anlamı Farsça’da “Yeni gün” anlamına gelmektedir. Nevruz ilkbahar ayının da müjdecisidir. Çünkü karlar erimeye başlayıp otlar yeşermeye başladığı zaman ilk çıkan çiçeklerden olan nevruz yöremizde bilhassa da çocuklar tarafından kırlara toplanmaya giderler. Ve herkes bu çiçekleri sevdiklerine getirerek hediye ederler. Nevruz çiçeği yöremizde toplandığı zaman aynı yemlik veya madımak gibi yenildiği de olur. Sivas’ın bir çok ilçesinde, aynı yumurtalı ıspanak gibi yumurta ile çiğdem mıhlası yapılarak yenilmektedir.
Çiğdem ise, karlar erimeye başladığı zaman yamaçlarda bu çiçek açmaya başlar. İlkbaharda ilk meyvesini veren çiçek Çiğdemdir. Köylü çocuklar ellerine aldıkları ve adına da “Kösgüç” veya “Deplengi”(Beypınar köyü, Yolgeçen Köyü) kazıma aleti olan değneklerle, ucu sivri aletlerle dağlara giderek bu çiğdemleri köküyle beraber çıkarır toplar ve bir araya getirirler. Çiğdem toplamaya giden çocuklar birer gurup olarak giderler. İçlerinden bir kısmı çiğdemleri topraktan çıkar birer gurup olarak giderler. İçlerinden bir kısmı çiğdemleri topraktan çıkarırlarken bir kısmı da aynı köylü kadınlarının saç örgülerine benzeyen melikler şeklinde süslü bir şekilde örerler ve boyunlarına takılacak birer bukle haline getirirler. Her çocuğun boynundan en az üçer dörder tane böyle Çiğdem örgüsü melikleri bulunur ve bunları getiren çocuklar köyün içine dalarlar. Ellerinde köküçleri ve boyunlarında da bu Çiğdem melikleri bulunduğu halde hep bir ağızdan çiğdem türküsünü söyleyerek köyün içinde dolaşırlar.
Çiğdem Türküsü şöyledir:
“Çiğdem çiğdem çiçecik
Ebemoğlu köçecik
Çiğdem geldi kapıya,
Yağ çıkarın kapıya
Yağ olmazsa bal olsun
Oğlun uşağın bol olsun
Oğlun uşağın sağ olsun
Verenin oğlu olsun
Vermeyenin kızı olsun
Kız çatlasın da ölsün
Oğlan yanımıza gelsin
Gelsin de bize yoldaş olsun”
daha buna benzer sözlerle köyü aşağıdan yukarıya doğru dolanırlar. Bu sesi duyan köylü kadınlar da kapıya çıkarlar ve kızlar da bunları seyan ederler. Köylü kadınları bu çocuklara yağ, şeker, un gibi yiyecek şeylerden verdikleri gibi çiğdem getiren çocuklar da bu kadınlara getirmiş oldukları Çiğdemlerden hediye ederler. Çocuklardan alınmış olan bu Çiğdemleri öylece yedikleri gibi köylü kadınları bundan Çiğdem aşı, Çiğdem pilavı ve Çiğdem sütlacı pişirerek ev hanesiyle birlikte yerler. Çocuklarda toplamış oldukları yiyeceklerle bir evde toplanarak çeşitli yiyecekler pişirirler ve onları bir bayram veya düğün havasıyla yer ve şenliklerde devam ederler. Bir kısmını da bakkal veya birisine satarak daha değişik şeyler alarak bunu da o eğlence esnasında yerler. Bunun yanı sırada köyden gerçekten ihtiyacı olanlara da götürerek hediye ederler ve onun dualarını almaya çalışırlar. O gün akşama kadar süren şenlik de böylece bitmiş olur. Artık her gelenek gibi bu eğlence geleneğimiz de unutulmuş durumdadır.
NEVRUZ (BAHAR)BAYRAMI:
Halk arasındaki takvim ile resmi takvim arasında bir takım farklılıklar mevcuttur. Halk arasında 30 Ocak ile 22 Mart arasındaki günlere hamsin(Arapça bir kelimedir ve elli gün demektir.)
Mesela halkın kullandığı ve “Baba-Dede hesabı” adını verdiği bu takvim resmi takvime göre 13 günlük bir fark vardır. Halkın takvimi resmi takvimin her zaman 13 gün gerisinde takip eder. Bir misal vermek gerekirse diyelim ki resmi (miladi) takvimde takvim yaprağı 13 Martı gösteriyorsa; o gün halkın takvimine göre, tarih bir marttır. Yani Mart ayının ilk günüdür. Yöremizde önemli sayılan bir gün vardır ki bugün de Mart dokuzu’dur. Çünkü babadede hesabına göre hem Mart dozunda belirli bir fırtına olur. Hemde yeni yılın başlangıcıdır. Eski hesaba göre Mart dokuzu iken resmi takvimlerde: 13-9-22 Mart gününe tesadüf etmektedir. Bu tarih ise Eski Türklerle bugünkü İranlılarda yeni yıl başlangıcıdır. Yani “Nevruz Günüdür. Bu kelime anlam olarak “Yeni Gün” manasına gelmektedir. Fakat yılbaşı anlamında kullanılır olmuşutr. Aynı zamanda bugün Koç Burcuna Güneş’in girdiği tarihtir.
Rumi takvimde de bu tarihe yer verilen ve eskiden Araplar da İranlılardan geçmiş olan bu takvimi Eski Türkler de kullanmaktaydılar. Babadede hesabına rastgelen bugün aynı zamanda Türkler’in Ergenekon’dan çıkış günleridir. Bu yüzdendir ki Orta Asya kökenli bir tarihi geçmişi bulunması itibariyle de Anadolu’nun birçok yöresinde bugün bir bayram veya şenlik günü olarak kutlandığı gibi bizim yörede de bir şenlik günü olarak kullanılmaktadır. Tabii bu şenliklerde yöreye göre birtakım değişiklikler veya farklılıklar göstermektedir. Yöremize bugünde birtakım yiyecekler yapılır ve ev ziyaretleri olur. Başta Kömbe yemeği olmak üzere yine kavurga, kavut gibi yiyecekler yapıldığı gibi yine buğdaydan yapılan ve çimlendirilmiş buğdaydan elde edilerek yapılan ve adına da “Uğut” denilen özel bir yemek yapılmaktadır. Bu ve diğer yapılan yiyecekler misafirlere ikram edilir ve birtakım ziyafetler ve şenliklerin ardından da herkes evine dağılarak bu törende böylece yapılmış olur. Ne yazık ki bu tören de yıllar geçtikçe bilhassa da yeni nesil tarafından unutulmaya yüz tutmuş durumdadır...
DEVE OYUNU (TÜGE OYUNU)
Gürün ilçesi’ne bağlı hemen hemen her köyünde eski yıllarda oynanan, günümüzde unutulmuş olan eski bir halk geleneği ve orta oyununun adıdır. Bu eski eğlence geleneğimiz de yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş gibidir...
Bu oyunda, bir devenin yürümesi, boynunda asılı çan ve diğer süs eşyalarının çıkardığı sesleri, bu oyunu oynayan oyuncular veya kişiler büyük bir ustalıkla bu hareketleri ritmik olarak çalarlar.
Deve yapmak için uzun boylu iki kişi arka arkaya dururlar. Öndeki oyuncunun omuzuna bir küçük çocuk bindirilir. Çocuğun başına da devenin kafasını andıran bir “başlık” giydirilir. Üstüne de deri veya kumaştan deve şetlini alan bir örtü (çul) örterler. Bu iki kişi dört ayak oluşturduğu için ayaklarına da deve ayağını (tabanını) andıran şeyler giyerler veya keçi derisi ve koyun postu bağlarlar. Bu deveyi de, eşek şekline bürünmüş iki kişiden oluşan eşeğe binmiş bir çocuk çeken bu çocuk genelde de kel veya çelimsiz bir yapıda olur. Zaman zaman deveyi çekerken yellenmesi seyreden halkı güldürdüğü gibi aynı zamanda da yaptığı komik hareketlerine de büyük bir güldürü ve beğeni toplar. Bu oyun esnasında def çalınır, çan çalınır ve çeşitli küçük ziller de çalınmaktadır. Deve de bu çalınan müziğin ritmine uygun olarak birtakım hareketler yapar ki bu da yine halkın yani seyredenlerin güldürülmesine yönelik olmaktadır. Ayrıca da çocuk deveyi yağlamak ve kaşağılamak gibi hareketleri de simgesel olarak yapar bu hareketlerde orada temasa edenlerin beğenisini ve güldürüsünü bol bol da alkışını toplar.
Bu oyun genelde kış yarısında oynanmaktadır. Hala Beyınar Köyünde Yolgeçen Köyünde ve Yılanhüyük gibi köylerinde oynanmaktadır. Bu oyun bugün Anadolunun çeşitli yörelerinde oynandığı gibi bugün Doğu Türkistan da Uygur Türkleri tarafından da oynanmaktadır. Bu oyundaki anlatılan ve verilmekte olan imaj veya mesaj güçlü olan devenin bir küçük ve çelimsiz çocuğun egemenliği altına girmesi dramatize edilerek anlatılmaktadır.
Bu oyunun hala yöremizde ve Anadolu’da oynanması Türkiye Türkleri ile Orta Asya Türkleri arasındaki kültürel ve etnik bağlantıyı bir kez daha bizlere apaçık bir şekilde anlatmaktadır.
Bu oyunun oynandığı zaman oyuncular ev ev kapı kapı dolanarak ev ziyaretleri de yapmaktadırlar. Hem ev ziyaretlerini yaparlar, hem de bazı maniler söylerler. Mesela, Beypınar Köyünde deve oyunu oynarken söylenen manilerden birisi şöyledir:
“Deve geldi kapınıza
Hediye verin kabımıza
Dua ederiz hepinize
Siz de gelin eğlencemize”
..............
SER-İ SALE(YILBAŞI)OYUNU:
Ser, eski dilde “baş, başlangıç” demektir. “Sal/sale” ise, yıl demektir. Bu iki kelimenin oluşmasıyla; “Ser-i Sale” yılbaşı demektir. Yılbaşı oyunu demektir.....
Gürün ilçesinde eskiden oynanan diğer seyirlik (Halk Orta Oyunları) Oyunlar
Deve Oyunu: Oyun kapalı yerde oynanır. Oyunculardan biri deve yapılır. Üzerine kilim, halı gibi şeyler örtülür. Diğer taraftan karasaban eneği(enek,karasabanın elle tutulan ve toprağa batan kısımdır.) çeşitli renklerde bezlerle, baş örtüleriyle sarılarak deve boynu yapılır. Baş kısmı daha kabaca sarılarak devenin başı oluşturulur. Deve boynu deve olan oyuncunun göğüs kısmına bağlanır. Deve tamamlanmıştır. Deve olan oyuncu seyirciler arasında dolaşmaya başlarken seyircilerde onun yürüyüşüne ve görünüşüne hareketlerine bakarak gülerler.
Cirit Oyunu: oyuncu sayısı tektir. Kapalı yerde oynanır. Uysal bir köpek getirilir. Üzerine bir çul parçası atılır. Ağzına ağaçtan yapılmış gem verilir ve ön ayaklarından birine ip bağlanır. Oyuncu elinden bir sopa ile köpeğe biner. Gemi eline alır. Köpeğin ayağına bağlı ipi ise bir yerine tutturur. Oyuncu sırtına bindiği bir köpekle oda içinde hızlı hızlı koşturur ve elindeki sopayı cirit gibi fırlatır. Köpeği durdurmadan gemi kullanır. Arada köpeği durdurduktan sonra köpeğin ön ayağına bağlı ipi çeker. İpin çekilmesiyle köpek ayağını yukarı kaldırır. Böylece oyuncu atın deşinmesini (şahlanışını) taklit eder.
Güreş Oyunu:Oyuna davulcu ve ikinci bir kişi katılır. Oyun oda içinde oynanır. Ortaya bir kilim serilerek üzerine bir yastık konulur. Davulcu:
Eheeey ağalar...Şimdi güreşimiz başlıyor. Başa bir toklu...
İkinci oyuncu soyunur ki bu oyuncu daha ziyade güreşten az çok anlayan güreş oyunları bilen kişilerden olur. Güreşçi soyunduktan sonra davulcu davulunu çalmaya başlar. Güreşçi meydana gelir. Ortalıkta perdah yaptıktan sonra kilimin üzerindeki yüz yastıkla güreşmeye başlar. Hareketleri sanki karşısındakini de gerçek güreşçiyle güreşiyormuş gibi tabiidir. Güreşçi yastıkla güreşirken bildiği bütün oyunları gösterir. Oyunları bittikten sonra kendi alta yatar ve yastığı üzerine alır ve böylece kural gereği yine kendi yenilmiş sayılır ve toklu kalır.
Gür-gür Oyunu: Oyun açık yerde oynanır. Oyuncu sayısı belli değildir. Oyuna katılanlar kendi aralarında anlaşarak oyuna muhtaç kişiyi seçerler. Bu kişinin oynanacak oyunda hiç haberi olmaz. Diğer oyuncular ellerine çamur ya da siyah boyaları ellerine sürerek ve ellerini saklayarak oyunculardan birinin işaretiyle seçtikleri kişiye doğru harekete geçerler. Oyunculardan biri:
-“Gür” diye bağırır hep birden seçilen kişiye doğru hızla koşarak gelirler. Oyuncu tekrar bağırır:
-“Sür”
Bunu üzerine oyuncularla ellerinde saklı çamura ise, ya da siyah boyayı o kişinin yüzüne sürerek kaçarlar. Kimsenin beklemediği oyunculardan başka kimsenin bilmediği bu durum karşısında orada bulunanlar yüzün çamur, is ya da boya sürülen kişiye bakarak gülerler.
Sarımsak Oyunu: Oyun bir oda içinde oynanır. Sarımsak satıcısı rolünü üstlenen bir kişi olarak odaya girerek:
-Komşular atım, öküzüm öldü, kendime bir koşu alacağım. Elimde(.....)kilo sarımsak var. Satacağım. Alırsanız bende bu parayla koşu alırım.
Bunun üzerine baştan başlanarak oda da bulunanlara sarımsak satılır. Toplanan para satıcıya verilir, oda kendine koşu alır.
Can buldu Oyunu: Bu oyun “kış yarısı eğlencesinin bir başka çeşididir.” Oyun Ocak ayının içinde her yıl aynı günde olmak üzere oynanır. Çünkü köylü kuzuların bu günde annelerinin karnında canlanır. 9-10 genç bir araya gelerek oyunu oynar. Ocak ayının 15 inde köyün çobanları ve 9–10 genç birleşirler. Gençlerden 5-6 sı kadın elbiseleri giyer başlarına yemeni örterler. Oyunculardan biri “Can buldu” olur. Can buldu’nun sırtına kambur yapılır, kendirden sakal takılır, başına şapka olarak el leğeni konulur ve eski elbiseler giydirilir. Ayrıca elbisenin birkaç yerine gonguldak (koyunların boynuna takılan küçük çan) asılır. Canbuldu, gençler ve kadın elbisesi giymiş olanlar hep birlikte köyün ilk evinin önüne gelirler. Canbuldu kapıyı çalar ve ev sahibi dışarı çıkıp sırar:
-“Ne istiyon”?
-“3 batman yağ, beş külek bulgur, bir batman tuz,” der ve gonguldaklarını sallayarak kendini yere atar ölü numarası yapar. Bunun üzerine canbuldu ile gezenler onun başına birikerek ağlaşırlar:
“Elem elem ektiğim
Çayır çimen söktüğüm
Ne yatıyon burada
Başına su döktüğüm”
Bunun üzerine ev sahibi can buldu’ya töre olarak para,yağ,bulgur gibi şeyler verir. Töresini alan canbuldu ve beraberindekiler oradan başka bir eve giderler. Bütün köy evleri böylece dolaşıldıktan sonra toplanan bulgur ve yağla pilav yapılır para ile de yine oyuna katılanlar yitecek şeyler alınır.
Berber Oyunu: Oyun kapalı yerde oynanır. Bir kişi berber olur. El leğenine su doldurarak içeri girer. Elindeki ateş maşasını el leğenindeki suya batırarak içeride bulunanların hepsini traş eder.
Çarık Oyunu: Oyun kapalı yerde oynanır. Oyuna başlanacağında hiçbir kimse içeriden dışarı çıkamaz, dışarıdakilerde içeri giremez. Oyun ev bir çarığa ip takarak suya batırır ve ıslak çarığı içeride bulunanların kafası üstünde tutarak:
-“Şakül (çekül) tutuyorum” der. Çarığın yüzlerine değmemesi için sağa sola eğilenler olduğunda oyuncu elindeki değnekle:
-“Vay benim vay sırtım” diyerek sakınanların sırtlarına vurur. Oyun böylece belli bir süreye kadar devam ederdi.
03-Halk Tiyatrosu
Ülkemizde tiyatronun köklü bir geçmişi vardır. Başlı başına bir sanat dalı olana tiyatro konularının insanların toplumun yaşamında alır veya ona dayandırır. Tiyatronun, günümüzde insanı eğiten, ona yön veren işlevi daha da belirginleşmiş bulunuyor. Tiyatroyu salt sahnelerde tiyatro içeriğine uygun dekorlar arasında görmek veya en azından öyle sanmak yanlıştır. Çünkü tiyatro halkın yaşamında olmuştur, gelişmiştir. Herhangi yörede ilçede ya da bu ilçelere bağlı herhangi bir köyde köy halkının tabii yaşayışı ve hayat akışı içinde gelişen olaylar kısaca yaşam başlı başına bir tiyatro gibidir. Halk tiyatrosunda dekor yaşanılan doğal çevredir ve aktörleri de yaşanılan yerdeki halktır. Herhangi bir kasaba ya da köyün insanlarıdır. Eskidan ilçemizde ve bağlı köylerinde, “Oyun çıkarma” adı verilen, genellikle düğünlerde ya çeşitli mevsimlik şenliklerde oynanan ve eğlendirmeyi düğün ya da şenliğe katılanları neşelendirmeyi amaçlayan oyunlara “köy orta oyunu” ya da “seyirlik” adı verilirdi. Buna halk tiyatrosu da diyebiliriz. Bu oyunlar da oyuncu sayısı sınırlı değildir. Oyuna daha ziyade şakaya dayanan yöresel anlatımla “ işi mızıkçılığa” bozmayan kişiler katılabilirler. O oyunlarda sahne ev, avlu, köy meydanı, dekor ise doğal görünümdür. Oyunların temel amacı yukarıda değindiğimiz gibi eğlenceyi, kurallara uyumu ve dayanıklılığı hedef alır. Bu oyunların bazıları şunlardır:hepsinin de kökeni çok eskilere dayanmasına rağmen yine de biz bu oyunları tarihi kökenli oyunlar ve diğer oyunlar şeklinde bölümlendirerek iki şekilde inceleyebiliriz:
Sarımsak Oyunu: Oyun bir oda içinde oynanır. Sarımsak satıcısı rolünü üstlenen bir kişi olarak odaya girerek:
-Komşular atım, öküzüm öldü, kendime bir koşu alacağım. Elimde(.....)kilo sarımsak var. Satacağım. Alırsanız bende bu parayla koşu alırım.
Bunun üzerine baştan başlanarak oda da bulunanlara sarımsak satılır. Toplanan para satıcıya verilir, oda kendine koşu alır.
Canbuluş Oyunu: Bu oyun “kış yarısı eğlencesinin bir başka çeşididir.” Oyun Ocak ayının içinde her yıl aynı günde olmak üzere oynanır. Çünkü köylü kuzuların bu günde annelerinin karnında canlanır. 9-10 genç bir araya gelerek oyunu oynar. Ocak ayının 15 inde köyün çobanları ve 9–10 genç birleşirler. Gençlerden 5-6 sı kadın elbiseleri giyer başlarına yemeni örterler. Oyunculardan biri “Canbuluş” olur. Canbuluşun sırtına kambur yapılır, kendirden sakal takılır, başına şapka olarak el leğeni konulur ve eski elbiseler giydirilir. Ayrıca elbisenin birkaç yerine donguldak (koyunların boynuna takılan küçük çan) asılır. Canbuluş, gençler ve kadın elbisesi giymiş olanlar hep birlikte köyün ilk evinin önüne gelirler.Canbuluş kapıyı çalar ve ev sahibi dışarı çıkıp sırar:
-“Ne istiyon”?
-“10 batman yağ, beş külek bulgur, bir batman tuz,” der ve donguldaklarını sallayarak kendini yere atar ölü numarası yapar. Bunun üzerine conguluşla gezenler onun başına birikerek ağlaşırlar:
“Elem elem ektiğim
Çayır çimen söktüğüm
Ne yatıyon burada
Başına su döktüğüm”
Bunun üzerine ev sahibi canbuluş’a töre olarak para,yağ,bulgur gibi şeyler verir. Töresini alan conguluş ve beraberindekiler oradan başka bir eve giderler. Bütün köy evleri böylece dolaşıldıktan sonra toplanan bulgur ve yağla pilav yapılır para ile de yine oyuna katılanlar yitecek şeyler alınır.
Berber Oyunu:Oyun kapalı yerde oynanır. Bir kişi berber olur. El leğenine su doldurarak içeri girer. Elindeki ateş maşasını el leğenindeki suya batırarak içeride bulunanların hepsini traş eder.
Çarık Oyunu:Oyun kapalı yerde oynanır. Oyuna başlanacağında hiçbir kimse içeriden dışarı çıkamaz, dışarıdakilerde içeri giremez. Oyun ev bir çarığa ip takarak suya batırır ve ıslak çarığı içeride bulunanların kafası üstünde tutarak:
-“Şakül(çekül)tutuyorum” der. Çarığın yüzlerine değmemesi için sağa sola eğilenler olduğunda oyuncu elindeki değnekle:
-“Vay benim vay sırtım” diyerek sakınanların sırtlarına vurur. Oyun böylece belli bir süreye kadar devam eder.. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
KIŞ YARISI EĞLENCESİ:
Kış aylarının tam ortasında köy halkının çeşitli etkinliklerle kutladığı ve çeşitli orta oyunlarının oynandığı tarihsel şenliğe kış yarı eğlencesi adı verilmektedir. Bilhassa kış yarısı eğlencelerinde orta oyunu oynayan oyuncular her eve uğradıklarında bu maniyi söyleyerek o ev halkından un, yağ, şeker gibi yiyecek malzemeleri isterler ve o ev sahibi de bunlara istediklerini verirler. Bu toplanan malzemeler de bir evde toplanarak çeşitli yiyecekler yapılır ve hep bir arada neşe ve eğlence ile yenilerek gece geç saatlere kadar bu durum sürdürülür. Daha sonra da herkes evine dağılarak, hem şenlik hem de oyun sona erdirilmiş olur.
CENNET CEHENNEM OYUNU
Bu oyun, aile fertleri arasında oynandığı gibi eskiden köyler arasında müsabaka şeklinde, bir şenlik içerisinde özellikle kış aylarında oynanırdı. Bu oyunun adı cennet ve cehennem oyunudur. Oyunun aletleri bir zar, bir mühür ve bir de birden yüze kadar her birinde insanlara ve dinsel inanışlara göre kabul edilen; nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mutmainne, nefsi suhulet, zühd ve takva, Makamı İsrafil, Makamı Mahmud, Alemi Melekut gibi ulvi ve süfli makamları temsil eden haneleri gösteren 100 haneli levhadır. Mühür, dairelerden taşmıyacak büyüklükte olmalıdır. Oyun, bir veya bir kaç kişi tarafından aynı anda oynanır. Oyunda, oyuncular sıra ile zar atarlar. Zardan ortaya çıkan rakam miktarınca, soldan bir (1) rakamı ile başlamak üzere zarın verdiği sayı kadar mühürü dairelere basarak ileriye gidilir. Örneğin; zarın verdiği sayı 11 (onbir) numarada biterse orada, “Bihaya” adında bir yılan vardır. O yılan oyuncuyu yutar ve 9 (dokuz) numaraya iner. Diğer yılanlar da aynı kurala tabidir. Oyuncu kendisini yutan yılanın kuyruğundaki daireye kadar iner. Oyuncunun üç defa deneme hakkı vardır. Üç defa yılanlara yakalanırsa, oyun dışı kalır ve cehennemlik olduğu varsayılır. Farzedelim ki, oyuncu yılanlara yakalanmadı ve zarın verdiği sayının son durağı olan 32. Nolu daireye geldi. 32. Nolu dairede oyuncunun önüne yeşil boyalı bir yol çıkar. Oyuncu bu yoldan 47. Nolu daireye kısa yoldan atlama yapar. 47. Nolu daireden itibaren yoluna devam eder. Atlama yollarının hepsi aynı kurala tabidir.
Oyunun en kritik safhası olan üstteki 91 ile 100 arası dairelerdir. 91 numarada “gururu şeytan” adında büyük bir yılan var. 100 numaralı dairede ise, “nefsi emmare” adında bir yılan var. Bu yılanlara yakalanan oyuncu cehennemlik olur. Yani cehennemin derinliklerine kadar iner. Yalnız son dairelerin bir özelliği var. Bu dairelere çıkan oyuncu sağa sola hareket etnme hakkına sahiptir. 95 nolu daire “Makamı Mahmud’tur.” Bu daireler üç halkadan ibarettir. Burada “Allah’a vuslat/kavuşma” gerçekleşmiş olur ki; oyuncu cennetlik sayılır. Oyuncu bu daireler arasında üç defa dönme hakkına sahiptir. Üç defalık hakkını kullanıp da yılanlara yakalanmaz ve Makamı Mahmud’a erişmezse cehennemlik mi veya cennetlik mi olduğu belli olmaz ve ortada kalmış olur. Oyun böylece devam eder.
Bu oyunda yer alan yılan, halk arasında eskiden beri varlığını sürdürmüş olan şahmeran inanışının bir uzantısıdır. Halk arasında anlatılan rivayetlere göre; Şahmeran yılanların padişahıdır.....
9-GÜRÜN İLÇESİ’NDE Hikayeler ve Masallar
GÖĞBALDIR (Masal)
Metin:
Zamanın birinde bir atılmaz tüfeğim vardı, bir de topal atım vardı.
Gittim, bitmedik çalının dibinde doğmadık tavşanı vurdum.
“Bunun yağını eriteyim de çizmelerime çalayım” dedim.
Baktım ki, bir tepenin başında iki binâ görünüyor.
Gittim ki; biri yıkılmış, birin temeli yok.
Yıkık binâya baktım ki, iki tâne karı yatıyor; biri ölmüş, birinin canı yok.
Ölü karıya sordum; “Bu yağları nerede eriteceğim?”.
“Şurada iki tencere var” dedi.
Gittim ki; birinin dibi yok, birinin kasnağı yok.
Dibi olmayan tencerede yağı erittim.
Çizmenin birine yetti, birine yetmedi. Yağlanmayan çizmem küstü gitti.
Çizme gitti, ben gittim; çizme gitti, ben gittim,
Baktım ki; çizmem bir devenin üstündeki karpuzun içine girdi.
Elimi ayağımı büzdüm, bende arkası sıra girdim.
Girdim ki, karpuzun içi bir şehir, bir şehir ki, Paris gibi.
“Ben burada alış veriş ederim” dedim.
Elimi cebime attım ki, bir on param var, bir yüz param var.
On parayı verdi, bana iki ceviz verdiler.
Birini kırdım çürük çıktı, birini kırdım fos çıktı.
Çürük çıkan cevizden Allah bir ceviz verdi, bir ceviz verdi, dal budak kırıldı.
Köyün dölleri gelen taşladı, giden taşladı.
Cevizin başı oldu bir tarla.”Ulan, ben bunu süreceğim?” dedim.
Adana’ya gittim, çalıştım çabaladım, bir çift öküz parası kazandım, getirdim.
Ok yok ki, çift sürelim.
Samanlığa girdim ki, çavdar saplarından bir ok var.
Onu da getirdim, çift kurdum. Dön babam, tös babam burayı sürdüm.
Öyle kesekler kalktı ki hiç sorma..
Allah bir ekin verdi, bir ekin verdi ki, adam boyu.
Ekin yetti, biçmeye gittim.
Benim biraz ekine yüzüm yok.
Sıcak düştü, kafam şişti, belim ağrıdı.
Bir tilki geldi, ekine dadanmış yiyordu.
“Ulan, bu tilkiyi öldüreyim” dedim.
Galıçı attıydım, tilkinin g..üne gitti.
Tilki kaçtı, galıç biçti..Tilki kaçtı, galıç biçti,
Ekin bitti. Tilki s...tı, galıç düştü.
“Ben bunu nasıl toplayacağım” diye düşünürken;
Cenab-ı Allah bir yel verdi, torladı topladı, bizim harmana yığdı.
Harman yola yakın idi.
Önceleri kervancılar develerle giderdi.
Deve taşa basınca, devenin ayağından bir çıngı çıktı.
Çınkı çıkınca sıçradı ekine düştü.
Ateş çıktı, harman yandı, kül oldu.
O yalan,bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan?
Karıncaya vurdum palanı, yede yede çektim kolanı.
Karıncaya bindim, deveyi kucağıma aldım.
Aldık sazı sinesine geldik sözün binasına...
..............................................
Zamanın birinde bir padişahın kırk tane oğlu vardı. En küçüğünün adı Göğbaldır idi.
Bunlar büyüyor. Büyüyorlar amma evlenmiyorlar. Vezir vüzera toplanıyor, Padişaha diyorlar ki:
-Senin uşakların neye evlenmiyor; everelim.
-Bunun üzerine padişah, uşakların başına topluyor.
-Oğlum,hep büyüdünüz, sizi everelim deyince
Göğbaldır diyor ki:
-Baba! Bir anadan bir babadan kırk tane kız olmazsa, biz
evlenmeyiz.
-Peki nerede bulacaksınız, diyor.
-Biz buluruz, diyor.
Sabah oluyor. Kırkı da yürüyor. Az gidiyor, uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor. Ödünç almış un gibi, derelerde yel gibi, tepelerde sel gibi.. Arkalarına bakıyorlar ki bir arpa uzunluğu yol gitmişler. Amasya’dan Zile’den, şimdi geçtik buradan. Çamur dizde, su topukta gidiyorlar. Gidiyorlar ki, bir çöl.. Yazının yüzünde büyük bir konak. Konağa gidiyorlar. Orası Ağdev’in yeri imiş. Bir ananın bir babanın da kırk tane kızı varmış. Üç kardeş dev; Ağdev, Karadev, Sarıdev, ana babalarını öldürmüşler, bu kızları yanlarına getirmişler. Yirmisi Ağdev’in yanındaymış, on dokuzu Sarıdev’in yanında, biri de Karadev’in yanındaymış.
Göğbaldır, kardeşlerini içeride koyuyor, Ağdev’in yanına gidiyor. Öteki kardeşlerinin haberi yok. Göğbaldır kapının birini açıyor ki, orada yirmi tane kız var.
-Aman insanoğlu! Buraya neye geldin, diyorlar.
-Çabuk kardeşlerime yemek hazırlayın, diyor Göğbaldır.
Yemek hazırlatıyor, getiriyor. Kardeşleri soruyor.
-Bunları nereden aldın?
-Anam pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.
Kılıcını alıyor -bir kötü kılıcı varmış- kapıya duruyor. Bakıyor ki, dev geliyor.
-Ey insanoğlu! Kaç gündür insan eti yemedim, diyor. Al sana bir gürz diyor.
Oğlan vurunca gürzü ikiye bölüyor, devi orada öldürüyor. Kardeşlerine hiç demiyor bile. Kızlara diyor ki:
-Siz burada durun.
Kardeşlerini alıyor, bu kez de Sarıdev’in konağına gidiyor. Orada Sarıdev’i de öldürüyor. Sarıdev’in yanında da on dokuz kız var. Karadev’in yanına gitmeden bunları da kurtarıyor. Kardeşlerini yanına alıp Karadev’in konağına götürüyor, içeriye oturtuyor. Bir kapıyı açıyor ki dünyâ güzeli bir kız. Kızın bir gözünden kan, bir gözünden yaş akıyor. Kız o zamana kadar;
-Ey insanoğlu! Buraya neye geldin, diyor. Karadev kardeşlerinin öldürüldüğünü duydu. Diyor ki: “Elbette o Göğbaldır buraya gelir.”
-Sen hiç korkma, diyor. Kardeşlerime yemek hazırla.
Kız, yemek hazırlıyor. Göğbaldır yemeği getiriyor, bunlara veriyor.
-Kardeş, bunları nereden aldın, diyorlar.
-Anan pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.
Onların yanından çıkıyor. Kılıcını alıp kapıya duruyor. Bakıyor ki dev geliyor. Karadev;
-Ey Göğbaldır, diyor. Ağdev’le Sarıdev’i yedin sıra bana mı geldi?
-Seni de yenerim inşallah diyor.
Karadev, gürzünü atıyor, oğlana değmiyor. Oğlan kılıcı atıyor ama, kesmiyor kılıç. Bunlar bir birine girişiyor. Göğbaldır, kaldırıp devi altına alıyor. Altına alınca oğlana diyor ki, Karadev:
-Göğbaldır! Sen beni öldüremezsin, hiç imkânı yok. Ben de seni öldüremem. Yalnız, kardeşlerin kızları alıp gitsin . Denizin öte yanında pâdişahın bir kızı var. O kızı bana getirirsen, ben kızı sana veririm. Yoksa senin yakanı koyurmam.
-Nasıl geçeceğim denizi, diyor.
-Ben sana bir duâ belleteceğim, bir de gem vereceğim. Duâyı okursun. Gem’i çarptın mı deniz aygırı gelir. Biner öte yana geçersin, diyor.
-Peki diyor.
Göğbaldır, kardeşlerinin yanına gidiyor, diyor ki:
-Bakın kardeşlerim, diyor. İlk geldiğimiz konakta yirmi kız var, ikincide de on dokuz kız var, bir de burada toplam kırk kız. Bunları götürürsünüz. Bu benimki, diyor tek kıza. Ben gelene kadar buna bakın. Ötekilerin de her biri birinize.
Geri Karadev’in yanına gidiyor. Karadev duâ belletmede olsun, biz gelelim otuz dokuz kardeşe...
Otuz dokuz kardeş, o kırk kızı alıp geliyorlar. Yolda da bir gömlek kanlıyorlar. Getiriyorlar, babalarına diyorlar ki:
- -Göğbaldır, Böyle böyle vuruldu öldü. Biz de üç tâne devi öldürdük, kırk tâne kız getirdik.
Böyle deyince, babaları diyor ki:
-Göğbaldır’ın ya ölü ya diri haberi gelmeyince ben sizi evermem.
Bunlar orada kalsın, gelelim Göğbaldır ile deve...
Dev, buna bir duâ belletiyor, eline bir gem veriyor. Denizin kenarına gidiyorlar. Gem’i çarpınca aygır geliyor. Denizin ortasında bir ada varmış. Diyor ki dev:
-Bu adaya gidince in yaya yürü. Öte gidince yine duâ oku. Gem’i çarp, aygır yine gelir .
Göğbaldır, aygıra biniyor, adaya gidiyor. Adaya gidince gemi atın başına koyuyor. Aygır gemle gidiyor. O yana bu yana dolaşırken bakıyor ki, bir ihtiyar pir, orada duruyor. Pir, buna diyor ki:
-Oğlum! Sen de mi Karadev’in oyununa geldin? Ben de buraya geldim, burada kaldım.
Göğbaldır:
-Gemi aygırın başında koydum, deyince ihtiyar;
-Bende var diyor. Bu gem’i al. Şimdi sen duâyı olur da denize çarparsan, anı aygır gem başında gelir. Geminin birini sakla, bir gün sana lâzım olur.
-Peki diyor.
-Yalnız senden bir dileğim var, diyor ihtiyar. Gelirken bana on iki metre bezle, bir kalıp sabun getir. Sen gelinceye kadar ben ölürüm. Beni buraya defnet, git.
-Peki, diyor.
Göğbaldır gidiyor. Duâyı okuyor, gemi çarpınca aygır geliyor. Biniyor öte tarafa geçiyor. Öbür gem’i de beline bağlıyor. Hani, “Birgün lâzım olur.” dedi ya.. Gidiyor bir eve misafir oluyor.
-Ana beni misâfir al, diyor.
Kadın bunu misafir alıyor. Göğbaldır, kadından su istiyor. Kadın içeri gidiyor, bir tasa işeyip getiriyor. Göğbaldır içiyor.
-Öf ana, suyun da ne tuzluymuş diyor.
Kadın diyor ki.
-Oğlum! Burada pınarın başında bir dev yatar. Haftada bir kız yer. O kızı yiyinceye kadar ne su alırsak, hepsi işte o, diyor. Bugün de pâdişahın kızının sırası.
Göğbaldır diyor ki:
-Ana o kız giderken bana haber verir misin?
-Veririz, diyor.
Bu, içeri giriyor oturuyor. Kız giderken haber veriyorlar. Göğbaldır da beraber gidiyor. Kız, bir de kuzu götürürmüş. Göğbaldır, orada bu kuzuyu yemeye başlıyor. Dev bunu görüyor.
-Hııı, diyor. Kuzumu yersin öyle mi? Önce seni yiyeyim de o zaman gör.
Dev ortaya çıkıyor. Göğbaldır, hemen vurur vurmaz devi öldürüyor. Kız, beş parmağını da kana batırıyor, Göğbaldır’ın sırtına vuruyor. Kız kaçıyor. Saraya varınca padişah diyor ki:
-Kızım neye geldin? Şimdi dev gelir bizi yer, deyince,
-Baba! Bir delikanlı geldi, devi öldürdü, diyor.
-Görsen tanır mısın, diyor.
-Tanırım, diyor. Sırtına, kana batırıp beş parmağımı vurdum.
Padişah; “Bir hafta kimse evinde yemek yemeyecek, benim sarayımda yiyecek” diye tellal bağırtıyor. Herkes gidip yiyor. Bu oğlan gitmiyor, kadının evinde karnını doyuruyor. Kadın her gün buna yemek getiriyor. Birgün bekçiler bunu çeviriyorlar.
-Nereye götürüyorsun bu yemekleri, deyince,
-Evde bir oğlum var, ona götürüyorum, diyor.
-Yarın oğlun da gelsin diyorlar.
Devirsi gün oğlunu da getirince, kız pencereden bunu görüyor.
-Baba geliyor , diyor.
Oğlanı padişahın yanına götürüyorlar. Pâdişah;
-Oğlum, dile dileğini, diyor.
O da;
-Diledim kızını, diyor.
-Kızımı zâten sana verdim oğlum. Daha dile dileğini.
-Diledim, on iki metre bezle, bir kalıp sabun istiyorum.
-Pâdişah, bunları veriyor. Sabah oluyor bu kızı alıyor, denizin kenarına geliyor. Duâyı okuyor, gem’i çarpıyor. Aygır geliyor. Biniyorlar aygıra. Adaya geliyorlar ki, hakikaten ihtiyar ölmüş. İhtiyarı defnediyor. Kız diyor ki:
-Beni nereye götürüyorsun?
-Seni deve götürüyorum, diyor.
-Keşke beni deve götürmesen de burada öldürsen, deyince kıza diyor ki:
-Ben saklanırım. Sen bunun canını sor ki, canı nerede. Ben bulur, onu öldürürüm. Seni de alır giderim.
Devin yanına gidiyorlar. Karadev’e kızı verince dev diyor ki:
-Tamam sen gidebilirsin artık, kurtardın.
Göğbaldır gidip saklanıyor. Aradan zaman geçiyor. Kız Karadev’e diyor ki:
-Sen sabahleyin kalkıp ava gidiyorsun, ben burada yalnız kalıyorum. Senin canın neredeyse onu bana de ki, ben onunla gönlümü eğleyim.
-Benim canım şu posttadır, diyor.
Orada bir namaz postu varmış. Karadev, yine ava gidiyor. Göğbaldır geliyor.
-Ne dedi, diyor.
-Şu posttaymış, devin canı, diyor.
-Sen o posta boncuk cıncık tak, takmadık bir kılını koyma. Akşam gelince döşek ser, üstüne koy. O sana sebebinin sorar.
Kız, akşama kadar hiçbir iş görmüyor, o postu donatıyor. Akşam dev gelince, bir döşek seriyor, üstüne oturtuyor.
Dev diyor ki:
-Hıı deli, hiç postta can olur mu? Ben seni kandırdım.
Kız da o zaman;
-Doğrusunu söyle ki, ben gönlümü eğleyim.
-Benim canım nerede biliyor musun? Senin geldiğin yerdeki pınara üç tane dev gelir, birer kilo su içerler. Karanın değil, beyazın karnında değil, sarısının karnında bir tâne kutu var. Onun içinde üç tâne cücük var. O cücükler öldü mü, ben de ölürüm, diyor.
Sabah oluyor. Bu ava gidince Göğbaldır geliyor. Kız devin canının nerede olduğunu söylüyor. Göğbaldır:
-Tamam, diyor.
Belinde hani ayrıca bir gem daha var ya.. Gidiyor, denizin kenarına duâyı okuyor, gem’i çarpıyor. Çarpınca aygır geliyor. Aygıra biniyor, geçip gidiyor. O pınarın üstünde bir tane taş varmış. Taştan gözetliyor. Karadev geliyor, bir kilo su içip gidiyor. Ağdev gelip içip gidiyor. Derken Sarıdev de geliyor. Bu gelince Göğbaldır, kılıcıyla vurup öldürüyor. Karnını yarıyor ki, hakikaten bir kutu, kutunun içinde üç tâne cücük. Cücüğün birini orada öldürüyor. Cücüğün birini orada öldürünce dev evde hastalanıyor.
-Başım ağrıyor. Korkarım, canım Göğbaldır’ın eline geçti, diyor.
Kız da diyor ki:
-Göğbaldır gideli bir hafta oldu, nereden eline geçecek?
Göğbaldır, iki cücüğü alıp geliyor. Devin yanına gelince, dev buna yalvarıyor.
-Etme Göğbaldır, diyor. Ölene kadar kapında köle olurum, öldürme.
Göğbaldır, cücüğün birini daha öldürünce, canı hırtleğine çıkıyor. Göğbaldır deve acıyor, öldürmek istemiyor. Kız;
-Ver bakayım, diyor.
Cücüğü Göğbaldır’dan alıp öldürüyor. Üçüncü cücük de ölünce, devin canı çıkıyor. Göğbaldır, bunun üstüne yükte hafif pahada ağır nesi varsa, torluyor topluyor, kızı da alıp memleketine geliyor. Pâdişaha haber oluyor ki ; “Göğbaldır geliyor” diye.
Pâdişah, bu kızı, bir de eskiden vardı ya onu, Göğbaldır’a veriyor. Öteki otuz dokuz kızı da Göğbaldır’ın otuz dokuz kardeşine veriyor. Etrafa okuntu salıyor, düğün ediyor.
Çiftçi âsasıyla, ağa kesesiyle, boyun bükeni, samı kıranı, b.. püsür yiyen hepsi geliyor.
Hikâyedir bunun adı, dinlemede gelir tadı, dinlemeyenin anasını ağlatsın Mısır’daki kadı...
Masalda geçen mahalli kelimeler:
cücük :kanatlı hayvanların yavrusu
çalmak :sürmek
çıngı : kıvılcım
ekine yüzü olmamak : ekinle uğraşmaya isteksiz olmak
galıç :orak
girişmek :kavgava tutuşmak
hırtlek : gırtlak
kesek : katılaşmış toprak parçası
kolan :dizgin
koyurmak : bırakmak, salıvermek
okuntu : düğün habercisi
samı : öküz arabasında öküzlerin bağlandığı ağaç
yaz : yerleşim yeri dışındaki arazî, kır
10-GÜRÜN İLÇESİ’NDE OYNANAN ÇOCUK OYUNLARI
DEĞNEK ATTIM
Koşturmaya bayılırdım
Değnek attı mı
Hangiçocuk bilmez bu tadımı?
Anam seyrederdi
Dörtnala kalktığımı
Kucağına alıp derdi;
Oğlum sorarmış düşman
Türk Çocuğu biner mi değnek ata?
“Evet biner” denilirse
Yenemeyiz Türk’ü, dermiş kerata.
Fazıl OYAT
Bilindiği gibi folklorumuzu meydana getiren bir çok halk kültürü bulunmaktadır. Bu maddi ve manevi halk ürünlerinden birisi de oyunlarımızdır. Oyun denince akla gelen sadece halkımızın düğün, eğlence gibi şenliklerinde oynamış oldukları halk dansları (halayları) akla gelmemelidir. Zira halk ürünlerimizin bir parçası olan halk danslarımızın haricinde yine halk tarafından meydana getirilmiş ve mazideki hayatla bugünü yarına bağlayan ve sosyal bağları kuvvetlendirecek oyunlarımızın, ilmi zihniyetten uzak müdahalelerle zamanımıza kadar gelmiş olanlarından birisi çocukların oynamış oldukları geleneksel ve yöresel “Çocuk Oyunlarıdır.”
Çocuk Oyunları, çocukların dikkatini, ruhsal gelişimini, çevreyle olan ilişkilerini biçimlendirerek, geleceğe yönlendirmesi bakımından çok etkilidir. Oyunlar aynı zamanda çocukların kas ve beden gelişmesine de yardımcı olmaktadır.
Oyunlar bir çocuğun hem bedenen ve hem de ruh ve zeka bakımından gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Birtakım kuralları olması sebebiyle çocukların kurallara uyması kabiliyetlerini artırır. Hareketli olan oyunlar sayesinde de atik olmayı ve çevikliği sağlar. Ani kararlar verme yeteneğini kazandırır. Tek başına kararlar almayı öğretir. Oyunlar çocuğun iradesinin güçlenmesine yardımcı olur.
Çocuklar, kendilerine deneyim kazandıran öğrenimini belirleyen hayvanlar, evler, sokaklar, taşıtlar, oyuncaklar, kitaplar gibi fiziksel çevrenin etkisinde kaldıkları gibi, aynı zamanda içinde bulunduğu çevrenin (toplumun) eğitsel, dinsel veya eğlendirme amaçlı örgütlenmelerin de etkisinde kalır.
Çocukluk dönemi insan hayatının ilk ve en belli başlı dönemlerinden birisidir. Bu nedenledir ki, çocukluk dönemine ait olan her şey en başta oyunlar olmak üzere ileriki yaşlarda etkisi olmaktadır. Bu nedenledir ki, çocukluk dönemine ait oyun veya oyuncaklar çok önemlidir. çocuklar eğlenmek için oynarlar, oynarken de öğrenirler. Koşarken, tırmanırken, kovalarken, birtakım beceriler kazanarak bu becerilerini başka alanlarda kullanmaya çalışırlar. Bu oyunların belirli kuralları olduğundan özellikle de takım halindeki oyunlar dayanışma ve yardımlaşmayı, sosyal yaşamda gerekli olan davranış biçimlerini öğretirler.
Sokak ortasında, evler arasında oynanan “ara gitti” oyunundan “misket oyunu”na, futbola kadar her oyunda mutlaka birtakım kurallar bulunur. Bu kurallar çocukların kurallarla yaşamaya alışmasını kazandırırlar. Boyalar çocukların resim yapmasına yönelmesini sağlarken, müzik aletlei, onun müziğe ilgi duymasına neden olur. Sözcük oyunları ise onun dil konusundaki becerisinin artmasını sağları. Canlandırma oyunları ise onun öğrenmesi konusundaki yeteneğini artırır. Oyunlardan bazıları dar çevrede oynanırken bazıları geniş alanlarda oynanır. Oyunlardan bazıları karmaşık iken, bazı oyunlar basittir. Bütün bunlar çocukların bedensel olduğu kadar zihinsel yönden de gelişmesine yardımcı olur.
Çocuk oyunlarının bir kısmı açık havada oynanabildiği gibi kimileri de ev içinde oynanabilmektedir. Fakat bütün oyunların temel gayesi ise genelde yenme veya yenilme, kazanmak veya kaybetmektir.
Yöremizde oynanan oyunların birçoğu tarihi çağlardan beri oynanan oyunlardır. Genelde yöremizdeki oyunların büyük bir çoğunluğu çocukların savaşa daha küçük yaşta hazırlıklı olmalarına yöneliktir. Bazı oyunlarda takımın birisi saldırırken diğerinin karşı koymaya çalışması, savunmaya geçmesi bunu göstermektedir.
Yöremiz çocuk oyunlarında (genelde oyun başlarında) söylenen birtakım tekerlemelerde geçmekte olan kelimelerin birçoğu Anadolu’da yaşamış eski uluslara ait olan deyimlerden oluşmaktadır. Bu yönüyle de yöremiz çocuk oyunları benliklerinde kendine has otantikliği içerisinde tarihi izler taşımaktadır. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu oyunların tekerlemelerinden bazılarını örnek olarak kitabımıza aldık.
ÇOCUK OYUNLARINDA(Eş veya Ebe seçiminde) TEKERLEMELER:
İki oyuncu veya iki gurup oyuncu arasında hangi oyuncunun veya oyuncu gurubunun ilk defa oyuna başlayacağını belirlemek amacıyla oyunda tarafsız davranacağına inanılan bir çocuk, eline bir düz taş parçası(Sal) alarak bu Sal taşının bir tarafına tükürür veya ıslatır. Ya da bir çimene veya her hangi bir ot parçasına sürterek bir tarafını yeşil renge boyar. Bunu yaptıktan sonra elindeki Sal parçasını iki metre kadar yukarıya atar ve taşın yere düşmesini bekler. Taşın yere düşerek hareketsiz hale gelmesinden sonra oyuncu gruplarının sözcülerine her iki oyuncuya veya oyuncu gurubunun sözcüsüne “Yaş mı, kuru mu” veyahut “Yeşil mi, değil mi” diye sorar. Taşın bir yüzünü bir oyuncu tahmin ederek söylerken diğer kısmını söylemek ise diğer tarafa düşer. Hangi tarafın tahmini doğru çıkar ise oyunun ilk başlanma sırası o tarafa geçmiş olur ve böylece oyuna başlanır...
2-Ayak sayma kuralı (veya el sayma kuralı) oyuna hangi tarafın başlayacağını belirlemek amacıyla oyunu kaç kişi oynayacak ise bütün oyuncuların kendileri veya elleri veya ayakları aşağıda yazıldığı gibi bir tekerleme söylenilerek ve sayılarak oyuncular üzerinden sırasıyla kelimeler söylenilir. Son kelime kimde kalırsa o en geriye veya arkaya kalma sırasından kurtulmuş olur. Yani ön elemeden geçmiş olur. Söylenilen tekerleme şudur:
- “Bir alma (elma)yı alladım pulladım. Cehenneme yolladım. Cehennemin katırı, Albıstan (Elbistan)ın çadırı, nal, mıh (çivi), al, çıh(k). “Eğer bu son kelime yani “çık” kelimesi kimde kalmış ise o oyunun ilk elemesinden geçmiş olur.
3- Yine oyunda hangi tarafın oyuna ilk olarak başlama hakkını elde etmiş olduğunu belirlemek amacıyla aşağıdaki tekerleme söylenir. Yine bu tekerlemenin en son kelimesi kimde kalırsa o oyuncu en arkaya kalma, kalede durma veya oyunun ağır bölümünü üstlenmek zorunda kalır. Tekerleme şöyledir: “Elim elim epelek, elden çıkan topalak, topalağın yarısı, bit bire (pire)nin karısı, aldım Arap kızını, çıktım Halep yoluna, Halep yolu çarşı bazzar (şar bazar) içinden maymun (meymin) gezer. Meymin beni korkuttu. Sağ kulağın sarkıttı, iğne getir, iplik getir, çek şunu, çıkar bunu...” Bu tekerlemenin en son cümlesi olan “çıkar bunu” cümlesi kimde kalırsa o oyuncu ebe olur veyahut kalede durma veya bir başka görevi yapmak zorunda kalır... Veya ilk elemeden sıyrılmış olur...
4- Yine ebe veya oyunca seçiminde söylenilen ilginç tekerlemelerden birisi de aşağıdaki gibidir: “Bir, iki, üçler, yaşasın TÜRKLER. Dört, beş, altı. Polonya battı. Yedi sekiz dokuz, Alman domuz, on onbir, oniki, ıtalya Tilki. Onüç, ondört, onbeş, Amerikan kalleş. On altı, on yedi, on sekiz, topu dikti Portekiz...” Böylece en son kelime kimde kalırsa o oyuncu ebe veya elemeden seçilmiş olur...
5- Yine eş veya ebe seçiminde söylenilen tekerlemelerden birisi de aşağıdaki gibidir:
“İngili, mingili, mitçitti, arista, pipa, pipari, damlı, ala, vera, attırı, buh.” En son kelime kimde kalırsa o ebe veya ilk elemeden seçilmiş sayılır.
ÜŞÜDÜM OYUNU:
Bu oyun üç veya dört çocuk oyuncu lie oynandığı gibi, yedi veya sekiz hatta daha çok sayıdaki oyuncuyla da oynanabilmektedir. Kaç tanesi bu oyunu oynayacak ise birbirlerinin koluna girerek bir gurup oluştururlar. Bu gurubun karşısında da (yaklaşık bir veya iki metre uzağa bir çocuk durur. Daha sonra da bu guruba yavaş yavaş yürüyerek gelir.
Gelirken de şunları söyler:
- Üşüdüm, üşüdüm. A benim canım üşüdüm!
Karşı taraf, yani çocuklar gurubu cevap verir;
- Kürkünü giy, kürkünü giy, A benim canım kürkünü giy.
- Kürküm yok, kürküm yok, a benim canım kürküm yok.
- Alsana alsana! A benim canım alsana!
- Param yok, param yok, a beim canım param yok!
- çalsana çalsana, a benim canım çalsana!
- Nereden çalayım a benim canım nereden?
- Saraydan, saraydan, a benim canım saraydan!
- Saraydan ekerler, biçerler, a benim canım ekerler.
- En güzel kızı seçerler, seçerler a benim canım seçerler. İşte bu söz üzerine de oyuncu guruba doğru yürüyerek “a benim canım üşüdüm” sözünü söyleyen tek olmasına rağmen bu gurubun içinden bir tanesini genelde de ilk baştakini seçer yanına alır. Bu oyun tekrar başlar ve böylece aynı figürler ve aynı sözlerle ta ki o guruptan en son kişi, bir tek oyuncu kalana kadar devam eder. En son kalan ve seçilemeyen oyuncuya “SEN ÇÜRÜK OLDUN” denir ve böylece o oyuncu oyunu kaybetmiş sayılır.
Bu oyunda dikkati çeken şey saray ve sarayda yapılanları oyuncuların eleştirmesidir. Ve ayrıca da bir tek kişinin çoğunluk olan oyuncu gurubunun içinden seçip bir tanesini alması durumudur ve oyunun içinden “sarayda kürk giyinildiği ama buna karşılık da halktan üşüyenler olduğu vurgulanmaktadır ve saraydan da ekilip biçildiği ve en güzel kızların da seçilmiş olduğu” vurgulanarak bu durumlar da eleştirilmektedir. Sanki bu durum küçük oyuncuların bir isyancı yeniçeri alayını temsil eder gibi sarayın hal ve hareketlerini “istemezük” diye temsili bir biçimde anlatıyor gibidir.
YER BONCUK-GÖKBONCUK OYUNU:
Bu oyun genelde iki kişi arasında oynanır. İki kişi de sırt sırta dönerler ve birbirlerini nöbetleşe birbirlerinin sırtına alırlar. Bir oyuncu diğerini sırtına a Kız tarafı kendi yakınlarıyla birlikte erkekli kadınlı doğruca kız evine gelirler. Burada hoş beşten sonra esas mevzuu olan dünürlüğe gelinir. Dünürlük işini ya köyün imamı veyahut bu iş için görevlendirilen oğlan tarafını temsil eden bir kimse tarafında oynanır. İki kişi de sırt sırta dönerler ve birbirlerini nöbetleşe birbirlerinin sırtına alırlar. Bir oyuncu diğerini sırtına alarak kaldırır ve kendisi de yere doğru eğilir. Bu anda bir oyuncunun yüzü yere doğru bakarken diğerinin de yüzü havadadır ve gökyüzüne bakmaktadır. Yere bakan sırtına aldığı oyuncuya sorar ki:
- Gökte ne var?
Sırttaki oyuncu yere eğilene cevap verir:
- Göğ boncuk! (*)
Bunun ardından yere eğilmiş olan:
- Anayın adı ne?
- Ayşecik (Ayşe ise böyle der veyahut kendi anasının ismi ne ise onu söyler. Bunun üzerine yerdeki bu defa sırtına aldığına şöyle der:
- Kaldırır beni hobbacık. Der demez bu defa da diğeri aynı şekilde arkadaşını sırtına alır. Böylece oyun devam eder. Şimdi oyuncular yer değiştirmişlerdir. Göğe bakan, yere doğru bakmaktadır ve yere bakan da göğe doğru bakmaktadır. Bu defa göğe bakan yere bakana şöyle sorar:
- Yerde ne var?
- Yer boncuk.
- Gökte ne var?
- Gök boncuk.
- Anneyin adı ne?
- Fatmacık.
- Kaldır beni hobbacık der böylece oyun biter. Eğer oyunu devam ettirirse bu sorular devam eder ki o da şöyledir:
Göğe bakan yere bakana sorar:
- Anan ne pişirdi?
- Tarhana.
- Kaldır beni ark(h)ana diye bağrınca bu defa da yine oyuncuların yerleri değişir ve böylece oyun sürüp gider. Burada dikkat çeken oyundaki tekerlemelerin birbirine kafiye olarak uyuşmalarıdır ve Gök renginin mavi olması ve “boncuk” kelimesinin de genelde “Turkuaz Mavi’yi” simgelemesi bakımından da bu oyunun Orta Asya Türklüğünün günümüze kadar gelmiş olan bir inancını veyahut eski Türkler’in “Gök girsin kızıl çıksın” diye ettikleri yemin (kılıç üzerine)i hatırlatmaktadır. Diğer dikkati çeken durumu ise iki kişinin birbirlerinin yardımlarına koşmaları ve birbirlerinin göremedikleri tarafları ve yönleri birbirlerine taraf etmeleridir. Bir başka husus ise savaşlarda iki askerin birbirlerini korumalarını andırır bir şekilde bu oyunun oynanmasıdır...
(*) Yöremizde genel olarak nazarlık boncuklar gerek çocuklara ve gerekse at gibi hayvanlar ile gözde eşyalara göz değmesin, nazar olmasın düşüncesiyle takılmaktadır. Bütün bunlara da nazarlık veya nazar boncuğu adı verilmektedir. Nazar boncuklarının rengi ise tümüyle gök renginden yani Turkuaz maviden yapılır. Bu renk ise eski Türklere ait bir inanış olan Şamanizm’den günümüze kadar gelmiş olan ve bu nazarlıklardan medet umulan bir hak inanışıdır. İslam’da yeri olmasa da bu tür Fetişt düşünceler halkımız arasında oldukça yaygın bir haldedir.
GÜRÜN İLÇESİ ÇOCUK OYUNLARI
A- ERKEK ÇOCUKLARIN OYNADIKLARI OYUNLARI
Cüz oyunu (Üç Taş), İp atlama, Beş taş oyunu, Sal taşı (1), Sal taşı (2), Sal taşı (3), Sal taşı (Fetlek), Çömlek oyunu, Bezirgancı başı, Çaput top (Cıscıs), Yeşil taş, Deve dışı, Kale oyunu, Hay masıra, Kayış oyunu, Battal Baba oyunu, Yer boncuk, Gök boncuk, Üşüdüm oyunu, Aşık oyunu, Kör ebe oyunu, Söbe oyunu, Saklambaç oyunu, Çile oyunu, El el üstünde, Aile sayma, Mendil kapmaca, Gavur kalesi, Kaledüz oyunu, Kale çeliği, Yer çeliği, Ocak çeliği, Çelik (Metlik) oyunu (Horhana), Metlik (Çelik) çalma oyunu, Çelik (Metlik1) oyunu, Noççuk (Gildik) oyunu, Ara getti oyunu, Misket oyunu ( Üçgen, Mors), Esir oyunu, Kuyu misketi, Uzun atmaca, Duvara atmaca, Baş oyunu, Kondum oyunu, Futbol, Voleybol, Pin pon.
B- KIZ ÇOCUKLARININ OYNADIKLARI OYUNLAR
BEŞ TAŞ OYUNU( FETTEK OYUNU)
Bu oyun genelde iki rakip arasında oynandığı gibi çift rakipler arasında da oynanır. Hatta üç, beş veya yedi kişi arasında da oynanır. Bu oyunda lazım olan beş tane yuvarlak ve düzgün taştır. Bu oyunu oynayacak oyuncu eline almış olduğu beş taşı önce normal bir şekilde dağılır bir halde atar ve oyuna başlar. Bu oyun şöyle oynanır:
Önce oyuncu yerdeki beş taştan birisini eline alır. Bu taşı havaya oturduğu yerde başının üst kısmını doğrultusu bir yükseklikte atar. Havaya atmış olduğu taş daha yere düşmeden yerdeki dört taştan birini eline (taşı atmış olduğu elinin içine) alır. Ve ardından da havadaki taşın yere düşmesine ramak kala havadaki taşı da aynı eline alır. Bu defa taşın birisini yere koyar. Bu defa taşlardan birini havaya atarak yerdeki taşı elinin içine alır. Sonrada havadaki taşı yine aynı eliyle yakalar. Yerde bulunan dört taşın dördü de bittikten sonra bu defada yine eline almış olduğu beş taşı “ikişer” diyerek yere atar. Bu defada eline almış olduğu taşın birisini havaya atarak yerde bu defa iki taşı birden o eline alır. Sonra ikinci defa yerde kalmış olan bir çift taşı da aldıktan sonra sıra bu taşları “Üçer” üçer almaya çalışır. Sonrada “Dörder” diyerek bu taşları bir atışta ve bir kavrayışta dördünü birden eline alır. Sonrada diğerlerinde olduğu gibi havaya atmış olduğu taşı da aynı eline alarak yakalar ve sıra “ÇADIR KURMA” ya gelir. Çadır kurma işlemi şöyledir: işaret parmağının yanındaki parmağının üzerine geçirir bir halde sol elinin baş parmağıyla diğer parmaklarının arasından taşları geçirecek şekilde yere dayar. Buna “çadır kurma” adı verilir. Yere dikmiş olduğu sol elinin arkasından dolayarak elindeki ( sağ elindeki) beş taşı sol elinin çadır kurmuş olduğu tarafa doğru dağılacak şekilde atar. Diğer oyuncu bu taşlardan birisini seçer. “Bu benim” der. Bunun ardında da oyunu oynayan oyuncu bir taşı eline alır ve havaya atar. Havaya attıktan sonra o eliyle yerde bulunan taşlardan birisini(rakip oyuncunun seçtiği taş hariç) parmaklarının yardımıyla çadır kurmuş olduğu sol elinin içinden arka tarafa geçirir. sıra ikinci taşa gelir. Bunu da aynı şekilde geçirir. Üçüncüyü de aynı şekilde geçirdikten sonra, sıra dördüncü taşa gelir ki bu taş rakip oyuncunun seçmiş olduğu taştır. Oyuncu bu taşa değmeden diğer taşları çadırın içinden geçirmek zorundadır. Aksi taktirde oyunu bozmuş olur ve sıra diğer oyuncuya geçer. Yine aynı şekilde çadır kurmadan önceki safhalarda da oyuncu elindeki taşı havaya attıktan sonra yere düşürmeden geri almak zorundadır. Ve yine yerdeki taşı da havadaki taşı da almak zorundadır. Aksi taktirde oyunu rakip oyuncuya kaptırmak zorunda kalır. Eger oyunu meselâ ikinci safhada veya dördüncü safhada taşı düşürmüş olduğu zamanda yine oyunu rakip oyuncuya kaptırmış olur. Maksat burada havaya atılan taşı yere düşürmeden, yerdekini de hemen alıp tutmaktır. Diyelim ki, oyuncu bütün safhaları gerektiği gibi yaptı ve çadır (Tandır) kurduktan sonra da bütün taşları bu çadır(Tandır)dan geçirdi. Ardından da bu beş taşın hepsini birden avucunun içine alır. Sonrada havaya topluca atar. Bunun arkasından da elini birbiriyle birleştirir. Ve bu taşları tutar tekrar havaya atar bu defada avucunun içine alır ve böylece bu oyunu bitirmiş ve kazanmış olur (bir puan alır). Bu kez ikinci defa oyuna başlamaya sıra gelir ve böylece oyun devam edip gider. Hangi oyuncu hedef olarak belirlenen sayıya ulaşırsa bu oyunu kazanmış olur. Bu oyunu köylerde beş taş oyunu denirken, Gürün’de bu oyuna Fettek adı verilir. Bazı yörelerimizde beş taşın oynanması uygun görünmez ve Allah’a taş atmak olarak kabul edilir. Bunun sebebi de Şamanist Türkler’ce Allah’ın gökyüzünde olduğu ve orada oturduğu inancıyla göğe doğru taş atmanın Allah’ı taşlamak olduğuna inanmak bize bu inanışı ister istemez hatırlatmaktadır... Beş taş oyunu hemen hemen dünyanın her yanında çok eski çağlardan beri oynanmaktadır. ABD ve Kanada’da oynanmaktadır. Çekoslovakya’da, Mısır’da da oynanmaktadır. Doğu Avrupa’da “Ghop bağı” adı altında oynanır. Japonya ve Çin’de küçük pirinç torbalarıyla oynanmaktadır .
CÜZ OYUNU(ÜÇ TAŞ)
Bu oyun genelde iki rakip oyuncu arasında oynanmaktadır. Önce bir büyük Sal taşının üzerine veyahut veya bir bahçe duvarının üzerindeki betonun üzerine kare veya “Dikdörtgen ” şeklinde en az 20x20 ebadında olmak üzere belli olacak şekilde dört haneli bir çizgili haneler çizilir ve bunun yanı sıra da her oyuncunun üçer olmak üzere altı taşı bulunmaktadır. Taşlar ise küçük olması lazımdır.
Bu oyunda maksat bir oyuncuya ait taşların aynı çizgiler doğrultusunda ve aynı sırada bir araya getirilmesi şartı vardır. Önce bir oyuncu elindeki taşın birisini bir çizgiyi diğer çizgiyle birleştiği noktanın üzerine konur. Sonra da diğer oyuncu aynı şekilde bir başka noktaya kor. Rakip oyuncunun hemen oyunun başından üç taşı da aynı sıraya getirmesine özen gösterilir ve taşlar buna göre dizilir. Her iki oyuncu birbirlerine yan yana getirmemesine özen gösterirler ve buna firsat vermezler. Hangi oyuncu üç taşı aynı mesafede ve aynı çizgilerin üzerinde dizebilirse karşıdaki rakip oyuncudan bir puan almış(bir cüz almış) olur.
Bu oyunun bir başka çeşidi 12 taş ile (her oyuncunun 12 taşı bulunur ) oynananıdır ki, bu defa taş çok olduğu gibi çizgili hanelerin sayısı da fazla olur. Birbiri içine girmiş şekilde üç tane dikdörtgen çizilir ve bu dikdörtgenlerin ne kenarları ve orta kısımları da çizilerek birbiriyle birleştirilir. Bu oyunda da taşların aynı sıraya ve aynı çizgiler üzerine getirilmesiyle oyun kazanılır ve rakip oyuncudan bir puan alınır ve ona “bir cüz ” verilmiş olur. Bu oyunun adına da cüz oyunu denmektedir.
ÇÜŞ EŞŞEĞİM KÜRÜYE
Bu oyun üç kişi ile oynandığı gibi beş veya altı kişi ile de oynanabilir. Bu oyunu oynayanlar önce kendi aralarında bir ebe seçerler . Ebe seçimi ise “Hophobu” adı verilen iki oyuncunun ayaklarının ölçülmesi ile yapılmaktadır. Önce iki oyuncu aralarında beş altı metre mesafeyle ayrılırlar ve her ikisi de kendi ayaklarını birbiri ardına atarak her iki oyuncuda birbirlerine yaklaşırlar. Hangisinin ayağı diğerinin ayağı üzerine gelirse; o oyuncu bu konuda üstünlük sağlamış olur. Ebe seçilebilecek oyuncu eğer üç kişi ile oynayacaksa diğer iki oyuncunun da ayaklarının üstüne ayaklarını getirebilmesiyle mümkün olabilir. (Beypınar köyü çocuk oyunlarından)
Ebe seçildikten sonra. Ebe ortaya gelerek ayakta durur mahalli deyimle söylenecek olursa orta bireyde dinlenir. Ayak ölçüsünden de kaybeden oyuncu ebe olan oyuncunun bacakları arasına kafasını getirerek uzatır. Elleriyle de ebe olan oyuncunun bacaklarından tutar. Ebe de onu tutar . bu arada ebe ile bu yatan oyuncu aralarında bir yer ismini kendi aralarından seçerler ve bu seçmeden diğer oyuncunun haberi olmaz. Üçüncü oyuncu ta ilerden gelerek belini eğmiş olan oyuncunun üzerine sıçrayarak hoplar ve biner. Sırtına bindikten sonra ebeye hitaben
-Çüş eşşeğim kürüye! Der. Bunun üzerine de ebe olan oyuncu ona der ki :
-nereye? Sorusunu sorar bunun üzerine sıçrayıp yere eğilen oyuncunun herhangi bir yer ismini tahmin ederek söyler ve ebe ile yere eğilmiş olan oyuncunun aralarında anlaşmış ve parola olarak seçmiş oldukları şehirlerin ismini bilmeye çalışır. Eğer bilebilirse bu defa bu oyuncu yere eğilerek diğer yanı yerdeki oyuncu sıçrayarak binme konumuna geçer. Eğer bilemezse ilk oyuncu bilene kadar bu oyunu sürdürür. Oyunun süresi de bütün oyuncuların bu oyunu artık bırakalım usandık demelerine kadar sürer...
HAMAM KIZDI MI OYUNU
Bu oyunun kuralı dokuz kişi ile oynanmasıdır. Bir kişi ebe olur . dört oyuncu da dışarıda olur. Aralarında herhangi grubun içeri de veya dışarıdaki her hangi bir seçme kuralıyla belirlerler .bu belirlemeden sonra içerideki grup çizilen dairenin içine girerler. Ebe seçilmiş olan oyuncu da dört kişinin ortalarında durur. İçerideki dört oyuncu da ellerini birbirleri ile birleştirirler. Dışarıdakiler ise, bu oyunculara saldırarak bunların sırtlarına sıçrayarak binmeye çalışırlar. Buradaki maksat içerdeki oyuncular ile dışarıdaki oyuncular arasındaki çizilmiş olan çizgilerin üzerine ayaklarını basmadan ve içerdeki oyuncuları korumaya çalışan ebeye vurulmadan içerdeki oyuncuların sırtlarına binmeleridir. Eğer binerlerse durabildikleri kadar bu oyuncuların sırtlarında durmaya çalışırlar. Eğer inecekler ise yine ebeye vurulmadan ve çizgiye basmadan dışarıya kaçmak zorundadırlar. Bu arada içerdekilere saldırırlarken içerdeki oyunculara veya ebeye “Yamam hamam kızdı” derse oyun başlar. Ebenin içerideki oyuncularının hem iç taraftan hem de dışardan bunları dairenin içinde kalmak şartıyla korumak hakkı vardır. Eğer ebe dışarıdaki oyuncuları iç geriye çekerek, içerideki oyuncularda dışarıya çıkarak bunların sırtına binmeye çalışırlar. Bu oyunun “Hamam kızdı mı?”
İP ATLAMA OYUNU
Bu oyun genelde kız çocukları arasında oynanmaktadır. İki üç metre uzunluğundaki bir ipin iki ucundan da iki çocuk tutar, bir kişi veya iki kişi de bu ipin arasında girerler . Her iki ipin ucundan tutanlar ipi sallamaya başlarlar. Bunun üzerine de ipin altına giren oyuncular her ip ayaklarının altına geldikçe atlarlar (zıplarlar) böylece oyun devam edip eder. Bu oyunda,”ip atlanırken “ çocuklar bir takım sözler söylerler veya tekerlemeler söylerler. mesela bu tekerlemelerden birisi şöyledir;
-Çıt! Çıt! Çıt!
-Kim O!
-Ben kapıcı memo.
-Ne istersin?
-S (C) igara;
-Al sana beş para.
-Papaz nerde?
-Aşağıda .
-Ne tapıyor?
-Biti kırıyor.
.-Biti ne yapacak(H)?
-Ağzına atacak(n).
-Bu sana ,buda sana.
-Soğan, sarımsak,
-otur da kalk,
-Sigaranı yak.
-Keyfine bak.
-Kardeşim ocak.
-Dolabı açak (h).
-Anamız gelincek vız diye gacak (h).
Çocukların ip atlarken söylemiş olduğu bir başka tekerleme ise şöyledir;
-Lalede bir ,içeri gir,ipten tut dışarıya çık.
-Lalede iki, ormanda tilki, Ormanın yarısı, doktor beyin karısı.
-Denizde dalga ,hoş geldin abla ,üç kere hopla bir, ,iki, üç.
-(Lalede üç seçmesi güç, bir, iki, üç.)
-Lalede dört,eteğini ört,bir, iki, üç, dört.
-Lalede beş, mezarini eş, bir, iki, üç, dört, beş.
-Lalede altı bir gemi battı,İçindeki şişko,üç göbek attı bir, iki, ...,altı.
-Lalede yedi ,yemeğini yedi bir, iki,üç, ........., beş, altı, yedi.
-Lalede sekiz, seksen sekiz bir, iki, üç, ...........,altı,yedi.
-Lalede dokuz,doksan dokuz bir, iki, üç.........,doksan dokuz.
-Lalede on, kırmızı mum, bir, iki, üç............sekiz, dokuz., on.
Genelde bu oyunda bu tekerlemeler bitinceye kadar hangi oyuncu veya hangi çift ip almayı sürdürür ve ayağını ipe kaptırmazsa bir oyun kazanmış sayılır. Aksi taktirde diğer rakip oyuncu oyuna girerek bu defa da kendi şansını dener. Daha sonrada ipleri tutanlar oyuna katılır ve genelde de oyun çocukların usanıncaya kadar oynamaları sürer. Böylece oyun bitirilmiş olur.
BATTAL BABA OYUNU
Bu oyun genelde kış aylarında ve genelde de kapalı yerlerde yani evin içinde oynanır. Evin içinde bir odada büyükler oturup , birbirleriyle sohbet ederlerken misafir gelen çocuklarla misafirliğe gelinen evin çocuklarıyla birlikte oynadıkları oyun çeşididir.
Bu oyun üç dört veya daha fazla çocuk ile de oynanabilmektedir. Battal baba oyunu şöyledir;
Bir araya gelip toplanmış olan çocuklar herhangi bir sıraya falan lüzum görmeden ellerini yumruk haline getirerek birbirilerinin yumrukları üzerine koyarlar. En üstteki yumruğun sahibi olan çocuk ebe olmak hakkını elde etmiş sayılır. Sonra da hep birlikte şu tekerlemeyi söylerler;
-Nuü...Nüu ...Nüu...
-Battal baba yoğurt getirmiş.
-Pisik(x) burnun batırmış.
-Bu pisliği ne’tmeli?
-Minareye atmalı.
-Minare köşe bucak,
-İçinde demir olacak.
-demir ocak yıkıldı.
-Pisliğin burnu sıkıldı.” Bu tekerleme tüm çocuklarla birlikte söylenir. Bitiminde de ebe olan elin sahibi ile onun altındaki elin sahibi arasında da şöyle karşılıklı soru ve cevaplı tekerlemeler geçmektedir;
-Kapınızın önünden tavşan geçti mi?
-Geçti.
-Vurdunuz mu?
-Vurduh(k).
-Yüzdünüz mü?
-Yüzdük.
-(P)Bişirdiniz mi?
-Bişirdik.
-Yediniz mi?
-Yedik.
-Bana da pay var mı?
-Var. Sana da ayırdık.(h)
Bu konuşmanın ardından da ebe kendine ayıran tavşan payını, kapalı yumrukların birisindeymiş gibi işaret parmağını anahtar gibi eğer ve bu yumrukları “CITTIR PITTIR”
Diyerek açar...
Aslında bu arayış nafile bir arayıştan başka yada deyim deyim ile figüratifdir. Çünkü ortada ne tavşan vardır ne de pay vardır. Çocuklar dünyasında da bile paylaşım olayını hakça ve adil bir şekilde olması gerektiğini dile getiriş veya özlemidir. Bunun bir ifadesidir. Çünkü bunu da ebenin yani oyunun başkanı sayılan ebenin bu oyunun sonunda yapmış oldukları hareketlerden rahatlıkla anlamak mümkündür. Oyunun ebesi bütün sıkılı yumrukları teker teker Çıttır-Pıttır diyerek açar ve en son sıkılmış yumrukta da bulamayınca şöyle söyler;
-N’olmuş, n’olmuş?
-Pisik yemiş.
-Pisik n’olmuş?
-Ağaca çıkmış.
-Ağaç n’olmuş?
-Ağaç n’olmuş?
-Balta kesmiş.
-Balta n’olmuş?
-Suya düşmüş.
-Su n’olmuş?
-İnek içmiş.
-İnek n’olmuş?
-Dağa çıkmış.
-Dağ n’olmuş?
-Yanmış bitmiş kül olmuş.” Cevabını alan ebe bu en son yumruk sahibi ile de konuştuktan sonra da ellerini çenesine götürerek biraz düşünür. Bu düşünüşün anlamı oldukça büyük olmalıdır. Daha sonra da elini çenesine götürür ve şöyle der;
-Vıy sakalım ah sana bir külek süt “ der. Ve eliyle bir takım hareketler yapar. Böylece herkese süt dağıttıktan sonra oyun bitmiş olur.
Bu oyunun adına bazı yörelerimizde “Battal Baba Oyunu”denmektedir. Bu oyunda halk arasındaki paylaşımların hakça ve adil bir şekilde olması gerektiğini anlatıp ima edilirken aynı zamanda da doğanın birbiriyle bütünlük içerisinde olduğu vurgulanmaktadır...
BEZİRGANCI BAŞI OYUNU
On ,oniki kişi ile oynanabilir. Bu oniki kişi altışar kişi ile olarak ayrılırlar. Her iki taraftan bir kişi ebe seçilir. Ebe olanlar her iki gurubunda ortası bir noktaya gelerek her ikisi de ellerini birleştirerek kendi aralarında da bir kişinin geçebileceği kadar açıklık bırakırlar. Sırasıyla önce bir kişinin kolları arasından geçmeğe çalışırlar. Önce her iki gurubun kişileri (oyuncular) de sırasıyla ebelerinin (Bezirgan başılarının) önüne sıra sıra dizilmiş olarak gelirler. Hep bir ağızdan yüksek sesle ve ezgisyle birlikte;
“Bezirgancı başı , Bezirgancı başı,
Aç kapıyı biz geldik “derler.
Bu defa sözü her iki ebe yani bezirgancı başı olanlar alarak bunlara sorarlar;
“Kapı hakkı ne verirsiniz?” diye sorunca oyuncuların ilk başındaki “Arkamda ki yadigar.
(Kurban) olsun “diye cevap verir. Ve ebelerin birleşmiş ellerinin altından geçmeğe çalışırlar.
Ve bu oyuncular da sırasıyla geçerler. Sıra en sondaki çocuğa gelince bezirgancı başı bunları tutarlar. Tabiiki daha önceden de ebe olan bu iki oyuncu kendilerine birer şifre (aynı askerde olduğu gibi) parola olarak birer takma isim verirler ve bunu kendilerinden başka hiç kimse hangisinin hangi parolayı seçtiğini bilmez. Mesela birisinin adı (parolası) elma diğerinin ki de ARMUT olsun. Kollarının arasına alınmış olan çocuk elma derse elma olarak parolayı seçmiş olanın arkasına geçer. Yok eğer “Armut” derse ; bu defa elmanın değil armudun arkasına geçmeyi tercih etmiş olur. Böylece bu oyuncu seçmiş olduğu bezirgancı başının arkasına geçtikten sonra bu defa en başta yapılan oyun yine tekrarlanarak her iki taraftan sıra hangisinin ise bu defa o taraf sıraya dizilir ve Bezirgancı başının yanına gelirler. Bezirgancı başlarına hep bir ağızdan veya ilk baştaki ; “Bezirgancı başı , Bezirgancı başı, Aç kapıyı biz geldik ” diye sorar. Bu sözlere karşılık olarak bezirgancı başı olanlarda yine şöyle cevap verirler;”Kapı hakkı ne verirsin?” diye sorunca ilk önceki oyuncu arkamdaki “yadigar olsun” diye cevap verir ve bezirgancıların kolları arasıdan geçmeğe başlarlar. Sırasıyla geçince sıra en arkadakine gelince Bezirgancı başı olanlar birleştirilmiş oldukları kollarının arasına alırlar bu defa hangi parolayı seçtiklerini sorarlar (Bu arada da oyuncuların anlamaması için bu iki ebe olan kişi de kendi takma adları olan parolayı tekrarlarlar) Kollarının arasında esir bırakılmış olan oyuncu hangi tarafı seçerse o tarafın arkasına geçer. Bu oyun her hangi bir tarafın oyuncuların adedi bitinceye kadar devam eder. Bu oyuncuların iki ebenin arkasına sıralanışlara göre de her iki gurubun arasına bir çizgi çekilir. Her iki gurup da birbirlerini çekmeye başlarlar. Hangi taraf aralarında çizilen bu çizginin üzerine getirilirse veya çizgiden içeriye çekilebilirse oyunu onlar kazanmış olur. Çocuklar yani her iki gurubun oyuncuları da birbirinin arkasına sıralanarak birbirlerini sıkı sıkıya tutarak çekmeye çalışırlar. Hangi gurubun adamı daha çok atik davranarak hangi tarafı çizgi içine veya çizgi üstüne çekmeyi başarırsa o taraf oyunu kazanmış olur...
Bu oyun bize BAC olma olayını hatırlatıyor. BAC Alma kişi ise, Eskiden ticari kervanlardan alınan bir çeşit verginin adıdır.
ARA GETTİ OYUNU
Bu oyun 5-6 kişi ile oynanır. Önce çocuklar kendi aralarında Ebe olacakları (oyuncuların başkanı)kendi aralarında seçerler. Bu iki ebe, iki rakip oyuncu takımının da başkanı sayılırlar. Herkes bu ebe olan çocukların sözünü tutmak mecburiyetindedir. Bu ebe olan çocuklar kimin önce diğer çocuklardan kimi almaya(seçmeye)başlayacağını belirlemek için bu iki ebe kendi aralarında aşağıdaki gibi bir tekerlemeyle başlayan bir nevi yarışmaya başlarlar. Bu yarışma şöyledir;
Her iki tarafın ebesi olan iki kişi öne çıkar. Önce birisi çabuk çabuk davranan ilk önce başlar ve karşısındakine şöyle der:
“ALDIM YERİ” bunun ardından da diğeri ona der ki;
“VURDUM GÖĞÜ” bunun ardından da diğeri ona der ki;
“TESBAHA” bunun ardından da diğeri ona der ki;
“ALİBAĞA” bunun ardından da diğeri ona der ki;
“AL ALDIĞINI, BEĞEN BEĞENDİĞİNİ” Der. Bunun üzerine karşısındaki oyuncu arkadaşları arasında birinciden başlayarak takımın oyuncularını seçmeye başlayarak beğendiği kişinin ismini söyleyerek;
“ALDIM .....(Filan kişiyi)” der. Burada Ali orada bulunan herhangi bir oyuncudur. Sıra ötekisine gelmiştir. Bu defa da rakip ebe örneğin, “Veli’yi aldım diyerek”cevap verir. Ve böylece oyun oynanacak olan çocukları her iki ebe de seçmiş olurlar. Daha sonrada oyun başlar.
Böylece hangi ebenin hangi çocuğu seçeceği ve hangisinin de ilk önce seçmeğe başlayacağını belirledikten sonra sırasıyla arkadaşlarını seçmeye başlarlar. Eşler seçildikten sonra bu oyuna başlarlar.
Bu oyun başlamadan önce hangi tarafın saklanan(kaçan taraf)hangi tarafın da kovalayan (saldıran) takım olmasının belirlenmesi yapılır. Bu iki rakip takımın ebeleri(başkanları)bu oyuncuların haricinde de kale de kalacak tarafsız bir ebe(hakem)seçerler. Bu kalede duracak çocuk eline küçük bir Sal taşı alır. Bu Sal taşının bir tarafını tükürüğüyle veyahut çimene sürterek yaşartır veyahut çim rengine dönüştürür. Daha sonra da elindeki taşı havaya iki üç metre yüksekliğine atar. Her iki tarafın ebesi olan çocuklardan birisi KURU diğeri de YAŞ veya YEŞİL demek zorundadır. Eğer birisi birini söylememişse diğerinin de diğerini söylemesi mecburidir. Ve yine aynı zamanda olduğu gibi daha Sal taşı havada iken yani yere düşmeden söylemek zorundadır. Sal taşı yere düştükten sonra bakılır. Eğer hangi tarafın başkanının (ebesinin)söylediği düşmüşse kovalayan taraf o ebenin tarafı olur. Tahmini doğru çıkmayan ebenin arkadaşları da kaçan taraf olur ve böylece oyun oynanmaya başlarlar. Kaçan tarafın adamlarının kimisi saklanır kimisi görünmemeye çalışırken kovalayan tarafta bu saklananların yerlerini bulmaya ve saklandıkları yerleri anlamaya çalışırlar. Bu arada da kaleyi bekleyen kişide kalenin öne geçirilmemesi için sıkıca kalenin önünde durur ve kalenin başından ayrılmaz. Saklananların ebesi olan çocuk “tamam” diye bağırır bu defa kaçanları kovalayanlar izlerler bulduklarına ellerini sürtmek suretiyle onları yakalamaya çalışırlar. İlla da kovalayanlardan bir tanesi kaçanlardan bir tanesini yakalamak zorunda değildir. Sadece elini bile sürse o adam “vurulmuş“ sayılır. Ve böylece kaçan tarafın adamlarının hepsini vuruncaya kadar kovalambaç sürer. Ne zaman ki kaçanların tamamı vurulur ve yahut kaçanlardan bir tanesi kaleyi bekleyenlerin bir tanesinin gafletinden yaralanarak kaleyi ele geçirmesi (elini sürse veya ayağını koysa da olur) ile kaçan taraf kazanmış olur. Eğer kaçan taraf ne kaleyi herhangi bir adamıyla ele geçirmemiş ve diğer adamları da teker teker vurulmuşsa bu defa oyunu kaybettiklerinden tekrar kaçan yani kovalanan taraf olarak oyuna başlarlar. Kovalayan taraf bir puan almış ve hem de tekrar kovalama avantajını yakalamış olur
Yok eğer kaçan taraf kaleyi ele geçirirse o zaman kovalama avantajını kazanmış olur eğer rakip tarafın adamlarını vurursa bu defa bir puanı ilk kaçan (saklanan) taraf kazanmış olur böylece kendi aralarında hedef olarak seçilen sayıya hangi takım ulaşırsa o taraf kazanmış olur.
KAYIŞ OYUNU
Genelde, sekiz kişi ile oynanır. Dört kişi içeride dört kişi de dışarıda bulunur. Önce oyuncular bir daire çizerler ve bu dairenin büyüklüğü de dört kişinin sığacağı kadar olur. Sonra da oyuncular eşlenir. Eşlendikten sonra hangi takımın içeride hangi takımın dışarıda kalacağı oyunu başlatma kaidelerinden herhangi birisiyle başlayacak olan takımı da belirledikten sonra içeridekiler bu dairenin içerisine girerler. Dairenin içine girenlerin bacakları arasına da birer tane kayış bırakırlar. Bu oyunda maksat içerideki oyuncuların kayışlara sahip olup dışarıdan kayış almaya çalışanlara karşı koyarak kayış vermemektir. Dışarıdakilerin de amacı içeridekilerin kayışlarını alarak buna sahip olmak istemesidir. Hangi taraf oyunda başarılı olur veya oyunu kazanırsa kazanan taraf kaybeden taraftaki oyuncuların sırtlarına binerek oyun başlarken belirledikleri bir yere kadar sırtlarına binerler. Oyunu kaybedenlerin kazananları oraya götürmek mecburiyeti vardır.
ÇAPUT TOP (CIS CIS OYUNU)
Bu oyun genelde köylerde ve kış aylarında oynanır. Bu oyunda oyuncu sayısı oldukça çok olabilir ve en azından da beşer kişi olmak üzere her iki takımda oyuncu sayısının toplamı sekiz veya on kişi olmalıdır. Önce çaputtan top dikilir. Yarım kiloya yakın kötü veya küçük parça bezler birbirinin içine konur sonrada bu top haline getirilen çaputlarda bir çorap koncunun içine konularak ağzı dikilir ve bu topun çok sert olmasına dikkat edilir. Hatta vurulduğu veya değdiği yeri acıtsın diye ıslatıldığı hatta bir gün önceden de dışarıda bırakılarak donması bile sağlanır.
“ÇAPUT TOPU” oynayacak olanlar, önce karlı ve düz olan bir yeri ve çevresinin de kaçmaya müsait olan yani geniş olan bir yeri seçerler. Önce karları bir güzel çiğneyerek düzlerler ve kül veya ahbun diye bilinen şeylerden dökerek düzgünce bir daire çizilir. Bu dairenin içinde bir takım, dışında da bir takım oyun oynayacaktır. Çizilen dairenin içinde hangi takımın, dışındakinde de hangi takımın hangi takımın olacağını belirlemek için yine her oyunda olduğu gibi iki tarafta birer ebe seçerler. Ebeler bir tarafta dururlar diğer oyuncular bir araya gelerek ellerine aldıkları çaput topu ebelerin göremeyeceği şekilde birisinin cebine sokarlar. Sonra ebelerden her ikisi de kimde olduğunu bulmaya çalışır. Hangi tarafın ebesi topun kimde olduğunu bulursa o taraf topu saklayacak yani dairenin dışında kalacak olan taraf olur. Bilemeyen ebenin takımı ise dairenin içinde kalır. Kaide budur. Dairenin içinde olacak takım dairenin içine girer. Dairenin dışındaki takımda kendi oyuncularıyla birlikte bir araya gelir ve karşı tarafın göremeyeceği şekilde çaput topu birisine verir, saklarlar. Herkes de eline göğsüne sokmuş vaziyette sanki top kendinde saklıymış gibi dairenin etrafında yani içerideki oyuncuların etrafında dönmeye çalışırlar. Dışarıdaki oyunculardan top kimde ise o bir fırsatını bulduğu taktirde dairenin içindeki oyuncunun birisini vurmak için topu aniden atar. Genelde de çok iyi zıplayan oyuncunun vurulmasını hedefler. Topu atarak içerideki oyuncunun birisine isabet ettirince dışarıdakilerin her biri bir tarafa kaçarlar. Bu defa düşen topu içeridekilerden her hangi birisi alarak kaçan bu oyunculardan her hangi birisine vurmaya atar. Vurursa vurur. Vuramayacağını da anlarsa bu defa elinde top olan veya dairenin içindeki oyunculardan her hangi birisi GÖĞE GÖĞE (Güvea-Güvea) diye bağırır. Bu bağırma üzerine de kaçan oyuncuların oldukları yerde mutlaka durmaları hatta bir adım dahi atmamaları gerekir. Elinde topu olan oyuncu olduğu yerde birisini gözüne kestirir atar. Vurursa vurur ve o vurduğu oyuncu ölür. Eğer vuramazsa o kaçan oyuncular tekrar gelirler ve bu defada açıktan dairenin çevresinde ellerindeki çaput topla karşıdan karşıya paslaşarak ve içerideki oyuncuları da şaşırtmaya çalışarak onlardan birisini vurmaya çalışırlar. Fırsat buldukları taktirde de top elinde olan oyuncu içerideki oyunculardan birisine topu vurarak kaçar. Bunun üzerine içeridekilerden en evvel topu eline alan bu defa kaçanları kovalar ve en yakın bulduğu birisine atar. Eğer vurursa o oyuncu ölmüş olur. Böylece hangi tarafın oyuncusu biterse bu defa o oyuncusu biten taraf dairenin içine geçer. Rakip tarafta bu defa topu saklama ve dairenin içindekileri vurma şansını elde etmiş olur. Bilhassa da kış günleri oynanan bu oyun oldukça zevkli ve zaman geçirme bakımından ve spor yönünden de elverişli bir oyundur. Genelde de bu oyunlar 15-20 yaşlarındaki gençler tarafından oynanmaktadır. Bu oyunda sayı olarak hedef tutma olduğu gibi sayı tutmadan da oynanmaktadır ve hangi takım hangi takımı yıldırırsa o takım bu oyunu kazanmış olur...
Bu oyunun köylerdeki adı “Çaput top”, Gürün merkezindeki adı ise “Cıs cıs” oyunudur.
YEŞIL TAŞ OYUNU
Bu oyun 4-6 kişiyle oynandığı gibi daha fazla kişiyle de oynanabilir. Bu oyunu oynayacak olan çocuklardan birisi eline 10x10 Cm. ebadında bir sal parçası alır. Bu sal parçasının da iki yüzü yeşil çimen veya bu rengi verebilecek bir şey ile yeşile boyanır. Daha sonrada oyuncular kendi aralarında bir ebe seçerler. Bu seçimde sal boyanınca salı elinde bulunduran oyuncu “Tamam” der demez önce kim “baş bende” diye bağırırsa bu oyuncu “sayıcı” olur. Sayıcı ise şunları söyleyerek “EBE” yi seçmeye çalışır. Elinin parmaklarıyla oyuncuları işaret ederek: “ya şundadır ya şunda, Keçe külah başında” diyerek oyuncuların içinden ebeyi seçmeye çalışır. Son kelime kime gelirse o ebelik şansını kaybeder. Sayma işi sayıcı oyuncu tarafından devam eder,en son kalan oyuncu EBE olur. Taşı (salı) atma görevi ona verilir. Oyun aşağıdaki oynanır:
Oyuncular ebenin bulunduğu tarafa sırtlarını(arkalarını) dönerler. Ebe bu sırada taşı 20 ile 30 metre ileriye doğru fırlatır. Sonrada bu oyunculara “tamam dönebilirsiniz” deyince oyuncular ebeye doğru dönerler ve yeşil taşı aramaya başlarlar. Taşa yaklaşan biri olursa arı vızıltısını andırır bir sesle “vız, vız, vız...” diye sesler çıkarır. Eğer saklanmış olan yeşil taşa uzaklaştığında bu ses tonu azaltılarak sürdürülür. Taşa yaklaşıldıkça vızıltı sesi yükseltilir. Bu sese göre hareket eden arkadaşları taşa kendisinin yakın olduğunu sanarak aramalarına daha dikkatli bir şekilde devam ederler.
Nihayet taş bulununca, taşı bulan oyuncu ile ebe olan, diğer oyunculara dokunmaya çalışırlar. Taşın bulunduğunu sezebilenler kaleye koşup söbelerken ebe ve taşı bulan onlara dokunup yakmaya çalışır. Oyunda yananların ayakkabılarını ebe bir yere gizler(saklar) sonrada yalın ayak olanlar ayakkabılarını aramaya başlarlar. Oyun böylece sürüp gider ve çocuklar usanıncaya kadar bu oyunu devam ettirirler...
KALE OYUNU
5-6 kişiyle oynanır. İçlerinden birisi kaleci olur. El büyüklüğünde de beş veya altı tane sal taşını üst üste koyarak yığar (diker). Diğer oyuncularında ellerinde birer küçük sal taşı olur. Kaleden beş,altı metre geride bir çizgi çizerler ve bu çizginin üzerinde durarak iç tarafa yani kaleden tarafa geçmeden ellerindeki sal taşlarını atarak kaleyi yıkmaya çalışırlar. Eğer atılan sal kaleyi yıkarsa kaleci olan kaleyi tekrar dikinceye kadar Salı atanda gider. Kaleciye vurulmadan salını alarak kaçırır ve diğer oyuncuların yanına gelir. Eğer kaleyi vuramamışsa o zamanda diğerlerinin atmalarını ve kaleyi yıkmalarını bekler. Böyle bir durumda, faydalanarak taşını kapmaya gider. Eğer kalede duran kısmı vurursa o ölür. Yani kalede bekleme sırası ona geçmiş olur. Kalede duranın sahası ise dikilmiş olan sal yığını ile oyuncuların kaleye atmak için çizmiş oldukları çizginin arası kısımlardır. Bu oyun kale düz oyununa benzese de bir takım değişik yönleri vardır.
ÇÖMLEK OYUNU
Bu oyun genelde 10 kişiyle oynanır. Bu oyunda kullanılan malzeme bir adet küçük tenekedir. Önce oyuncular kendi aralarında bir ebe seçerler. Ebe seçme işi her oyunda oldugu gibi yine bir tekerleme ile yapılır. Bu tekerleme ise şöyledir: “ingili, mingili, mitçitti, arista, pipa, pipari namlı,ala veran, attırı “ bu tekerlemeyi sayan çocuk bununla oyun oynamak isteyen her çocuğu işaret ederek sayar. Eğer en son kelime kimde kalmış (isabet etmiş) ise o ebe seçilir. Ebe bir kenarda dururken oyunculardan birisi hazır bulunan tenekeye bir ayağı ile vurur. Bu vuruşla teneke 20-30 metre mesafe giderek durur. Bu arada da tenekeye tekme vuran oyuncu “vurdum” diyerek bağırır ve kaçar. Diğer oyuncularda kaçarlar ve bir yere saklanırlar. Ebe olan oyuncu vurulan tenekeye doğru koşarak o tenekeyi eline alır ve geri geri koşarak(çünkü diğer oyuncuları görmemek için böyle yapmak zorundadır).kale seçilen yere kadar gelir. Kalenin başına gelince elli(50) ye kadar sayar. Sayı sayma işlemi bittikten sonra bu oyuncuları aramaya başlar. Hangisini görürse onun ismini söyleyerek hem de koşarak gelir. Kalenin yanındaki tenekeye üç kere vurarak görmüş olduğu oyuncuyu SÖBE’ler eğer oyunculardan birisi ebenin görmez yanında gelerek kaleyi ele geçirir ve tenekeye aynı şekilde vurabilirse ebe olanın ebeliği yine tekrarlanır. Birde bu oyunda oyunculardan birisinin sobelenmesinin hemen ardından oyunculardan iki kişi hemen elbiselerinin üst kısımlarını değiştirirler. Bu ebeyi yanıltmak içindir. Ebenin dikkatli davranması gerekir. Eğer ebe bunu fark etmezde elbise değişikliğinin aldatmacasıysa ismini söylemiş olduğu gerçekten o (kendisi, yani ismini söylediği kimse) değilse “ÇÖMLEK PATLADI” denilerek oyun tekrar başlatılır. Bu oyunda çocuklar usanıncaya kadar sürdürülür...
Bu oyunda dikkatinizi çekmek istediğimiz husus çocukların söylemiş oldukları tekerlemenin mutlak suretle yabancı kelimelerden oluşmuş olduğudur. Bu oyunun mutlaka bu yabancı kelimelerin ait olduğu topluluğun çocuklarının oynamış olduğu oyundur. Ve günümüze kadar intikal etmiş bir oyun olduğu muhakkaktır...
BOM OYUNU
8-10 çocukla oynanır. Daha fazla kişiyle de oynanabilmektedir. Bom oyunu oynanacak olanlar otururlar ve bir halka oluştururlar çocuklardan birisi “bir” diye saymaya başlar. Sayıları sırayla sayarken beş,on, on beş gibi (5) in katlarını söylemesi gereken oyunun bu sayı yerine BOM demek zorundadır. Eğer Bom demeyi unutursa bu oyuncu oyundan çıkarılır. Hiç yanlış yapmadan sona kalan çocuk oyunu kazanmış olur. Bu oyun 7 rakamının ve diğer rakamların katları ile de oynanmaktadır.
SAL TAŞI (1)
İki kişi ile oynanır. Önce her iki kişide en ve boyları onar Cm büyüklüğünde iki tane küçük ve düzgün sal taşı bulurlar. Ve önceden düz bir yere de dikdörtgen şeklindeki bir uzunlukta beş haneden oluşan bir çizgi çizerler. Bu bölümlü çizgilerden önce birinci basamaktan başlayarak ilk oyunu oynayan kişi elindeki sal taşını ilk çizgili haneye atar. Buradaki maharet sal taşını birinci hane ile ikinci hanenin çizgileri üzerine değil de birici hanenin tam ortasına atmaktır. Eğer attığı sal taşını birinci ve ikinci çizgili hanelerin ortasına düşürürse önce sol ayağını havaya kaldırır ve sağ ayağının da üzerine durarak çizgili hanelerin birincisine atlar. Burada önemli olan, oyuncunun ayaklarını çizgilerin üzerine değdirmemesidir. Ayaklarıyla (sağ ayağıyla) çizgilere basmadan ayağının ucuyla Salı ikinci haneye iter. Ve kendiside ikinci haneye çizgilere basmamaya dikkat ederek atlar. Burada da havaya kaldırdığı ayağını hiç yere basmadan üçüncü haneye daha sonra dördüncü haneye ve ne kadar çizgili hane varsa ayağını yere basmadan ve çizgilere de değdirmeden hem sal taşını hem de ayağını dışarı çıkarmak zorundadır. Eğer bunu başarırsa bir puan almış olur. Kim o belirlenen sayıyı tamamlarsa oyunu o kazanmış olur.
Eğer oyuncu ayağıyla, sırasıyla itmekte olduğu çizgili hanelerin ortasına itemez de çizgilerin üzerine itmiş olursa veyahut ta ayağını çizgilerden birisinin üzerine basmışsa o zaman o oyunu kaybetmiş olur ve sıra ikinci oyuncuya yani beklemekte olan oyuncuya geçmiş olur. Bu oyun iki kişiyle oynandığı gibi ikiden fazla kişiyle de oynanabilir...
SAL TAŞI (2) (Çizgilim oyunu)
Bu oyunda yine küçük bir sal taşı ile oynanmaktadır. Yalnız bu oyunun kuralında çizilen çizgilimde(yöredeki ifadesi) hane sayısı daha fazladır ve on basamaklıdır. Oyuncu birinci basamaktan sal taşını yerdeki ayağıyla alarak altıncı ve yedinci basamaklardan birisine kadar hiç dinlenmeden ve ayağını yere koymadan getirir. Ardından da burada bir müddet dinlenir. Daha sonra da yine aynı şekilde sal taşını ayağıyla iterek önce yedinci basamağa sonra sekizinci daha sonrada dokuzuncu ve onuncu basamaklara iterek sal taşını dışarıya çıkarır, böylece oyunu tamamlamış olur. Yine bu oyunda da çizgilerden her hangi birisinin üzerine ayağını basarsa veyahut ta sal taşını bu çizgilerden birisinin üzerinde bırakırsa o oyunu kaybetmiş olur ve bu defa oyun sırası karşı ki (rakip) oyuncuya geçer. Yine bu sal taşı oyununda da birinci sal taşı oyununda olduğu gibi hedef bir sayı belirlenir ve her kim o sayıyı erken bulursa o oyuncu oyunu kazanmış olur. Çizgilim veya SAL TAŞI OYUNU adı verilen bu oyunun çizgileri ise aşağıdaki gibidir:
SAL TAŞI (3)
Bu sal taşı oyununda ise çizgilerin adedi ve çizgi çizilen yerin şekli daha değişiktir. Yalnız bu oyunda iki kişi tarafından oynanır. Bu defa çizgili hane sayısı ondur. Yine iki oyuncunun kendilerine göre seçmiş oldukları iki tane küçük sal taşı bulunur. Bu sal taşlarını her oyuncu kendisininki ile oynar. Genelde sal taşının düzgün olmasına dikkat edilir ve ayak altında daha iyi kayması çok önemlidir. Bu oyuna başlamadan önce her iki oyuncudan birisi elindeki sal taşının bir tarafına tükürür. Bu tükürülen taraf yaş taraf olur. Elindeki taşı iki- üç metre yüksekliğe atar karşısındaki rakip oyuncu YAŞ veya KURU bu ikisinden herhangi birisini söyler. Eğer taş yere rakip oyuncunun söylediği şekilde düşerse ilk olarak oyuna o oyuncu başlar yok eğer dediği gibi çikmazsa bu defa diğer oyuncu bu oyuna ilk başlama hakkına sahip olur.
Bu oyunda da yine oyuncu sağ veya sol ayağını havaya kaldırır. Tek ayağının üstünde sekmeye başlar. Bu haliyle elindeki Salı önceden çizilmiş hanelerin birisine atar. Bu oyunda da önemli olan, salı çizginin üzerine değil de ortaya düşürmektir. Atılan sal parçasının olduğu yere tek ayakla sekilerek yaklaşılır ve yerdeki ayağın burnu ile bu taşa vurarak ikinci haneye bir vuruşta iter. Eğer birinci vuruşta ikinci çizgiyi geçirip ikinci haneye geçiremezse yine ayağını yere koymadan tekrar bir ikinci vuruşu dener. Üçüncü vuruşta geçirmek zorundadır. Eğer geçiremezse oyunu kaybetmiş olur ve sıra rakip oyuncuya geçer. Yok eğer ikinci haneye geçirmiş ise ikinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye,beşinciden de altıncıya,altıncıdan da yedinci haneye kadar iç durmadan sekerek ve yerdeki ayağının da ucuyla sal taşını iterek, ayağının birisini yere koymadan götürmek zorundadır. Oyuncu sal taşını böylece iterek yedinci haneye getirir ve çizginin üzerine değdirmeden çizginin ortaladığı yere koyar ve kendiside iki ayağını yere indirerek dinlenir. Bu arada da yine çizginin üzerine basmama mecburiyeti vardır. Eğer çizgilerin üstüne basarsa oyunu kaybetmiş olur yani oyunun deyimiyle yanar. Bu defa oyunu oynama sırası rakip oyuncuya geçer. Böylece hedef olarak seçilmiş olan rakama hangi oyuncu ulaşırsa oyunu o kazanmış olur...
SAL TAŞI (4) (FILAKKA)
Bu oyun üç veya dört kişi tarafından oynanabildiği gibi iki kişi ile de oynanmaktadır. Aynı zamanda erkek çocukları oynadığı gibi bu oyunu kız çocukları da oynamaktadırlar. Bu oyunu oynayan çocukların kendilerine ait küçük sal taşları vardır. Ve düz bir yere de birinci ve üçüncü basamakları ikiye bölünmüş şekilde altı adet yani altı haneli bir çizgili haneden oluşmaktadır. Ilk önce oyun oynayacak kimse elindeki taşı birinci haneye atar. Sonrada bu haneye basmadan ikinci haneye atlar ve tek ayak üzerinde üçüncü haneye de iki ayağıyla atlayarak biraz durur. Tekrar diğer hanelere de tek veya çift ayaklarla atlar en son hane (altıncı hane) de hemen geri döner ve haneleri atlayarak başa gelir. Bundan sonrada sal taşını alarak bu defa ikinci haneye atar. Ve atlama işlemlerine devam eder. Bu işlem bütün hanelere sal taş bırakılarak atlama işlemi sürdürülür. Eğer oyunu bitirirse kendisi kazanır. Bitiremezse diğer oyuncu bu oyunu oynar. Hangisi belirlenen hedef sayıya ulaşırsa o oyuncu bu oyunu kazanmış olur...
GAVUR KALESİ OYUNU
Bu oyunda en az üç veya dört kişilik iki guruptan meydana gelen iki rakip oyuncu gurubu tarafından oynanmaktadır. Her iki oyuncu gurubu da araları yarım metreden az olmamak şartıyla üçer veya dörder tane küçük sallardan meydana gelmiş üst üste yığılmış sallardan oluşan sal kaleleri oluştururlar. Her iki rakip tarafında bu üst üste yığılmış sal parçaları birbirlerinin kaleleri veya ocakları olur. Bu iki rakip kalenin arasındaki mesafe ise 15 metreden az olmamaktadır.
Önce her iki rakibinde kendi elemanları içinden seçmiş oldukları ebe (başkan) oyuncular iki rakip gurubun önüne çıkarlar. Birisi, elinde bulunan küçük sal parçasının bir tarafına tükürür. Bu tarafa YAŞ, diğer tarafa KURU adını verir ve elindeki bu taşı da en az iki metre yükseğe atar. Attıktan sonra da “HANGİSİ” diye bağırır. Rakip tarafın ebe su YAŞ veya KURU bunlardan birisini diyerek seçimini yapar. Eğer sal parçasının kuru tarafı yere düştükten sonra üste gelmişse kuru diyen ebenin tarafının (takımının) oyuna ilk başlaması hakkını elde etmiş olur. Böylece oyuna ilk başlama hakkının kimde olduğu belirlenmiş olur. Oyuna ilk başlama hakkını almış olan takımın elemanları ellerindeki sallar ile rakip etrafındaki üst üste çizilmiş olan saldan kalelere atarak bu kaleleri yıkmaya çalışırlar. Her oyuncunun önce birer atış hakkı bulunur. Birinci takımın tüm elemanları salları attıktan sonra kaç kalenin yıkılmış olduğuna bakılır. Daha sonra da karşı takımın elemanları bu defa karşı tarafın kalelerine ellerindeki salları atmaya çalışırlar. Bunlarda atıldıktan sonra bakılır. Eğer hangi taraf daha fazla kale yıkmış ise daha az kale yıkanlarca omuzlanarak kendi kalelerine kadar götürülürler. Oyunun bitiş süresi hangi takım hangi takımı bezdirinceye kadar devam eder...
KALEDÜZ (DÜZ) OYUNU
Bu oyun 6-7 kişi ile oynanır. Oyuncu sayısına göre el büyüklüğünde sal parçası üst üste konarak kale meydana getirilir. Daha sonra da her oyuncu ellerindeki atış sallarını üç-dört metre öteye çizmiş oldukları çizgiye doğru atarlar. Herkes çizginin üzerine düşürmeye gayret eder. Çünkü oyunda ilk başlama hakkını çizginin üzerine sal taşını düşüren elde edecektir. Daha sonra da çizgiye en yakın olarak düşüren kişi bu hakki elde eder. Böylece hangi oyuncunun hangi sırada sal atma hakkına sahip olduğu belirlenmiş olur. Bu çizgiye en uzak sal atmış olan kişi dikili sal taşlarını (Kaleyi) beklemek için ebe olmak zorunda kalır. Ebe olmak zorunda kalan kalenin yanına giderek kaleyi beklemeye başlar. Diğerleri de ellerindeki salları bu çizilmiş çizginin üzerinden kaleyi yıkmak için atmaya başlarlar. Atış sırasında çizgiyi geçen olursa ebe oyuncuya “Gel gel gördüm” diyerek çizgiyi geçtiğini belirtir. O’ da ebeye doğru gelince, ebe onu yakalar ve eski ebenin yerine bu defa bu çizgiyi geçerek ebeye yakalanan ebe seçilmiş olur.
Şayet atışta kale yıkılırsa ebe yıkılan kaleyi dikene kadar salları atmış olan oyuncular bunları alıp tekrar çizginin olduğu yere kaçmaya çalışırlar. Eğer kale hiçbir oyuncunun atışıyla yıkılmışsa bu defa ebenin lehinedir. Salları atarak kaçırmaya çalışan oyunculardan birisini yakalayarak onu kaleyi beklemeye mecbur etmek için ebe olan atağa geçer. Oyuncular sallarını almaya çalışırken,ebede onlardan birisini vurmaya çalışır ki bu oyunda oyuncuların yeter artık bitirelim demesine kadar yani usanıncaya kadar devam eder...
Ebe olan oyuncunun elinin hafiften de değmiş olması bile oyuncunun ebe olarak kalede kalması için yeterlidir. Şayet oyuncu ayağını ebenin kendisini vurmasından önce sal taşına basarsa o zaman ebe onu vuramaz.ancak o taşını alıp ta tekrar çizgiye gelmeye çalışırsa onu vurmaya çalışabilir. Tabi ki bu arada da diğer oyuncularda bu şekilde yapacaklardır. Ebe hangisini vurabilirse “KALE DÜZ”diye bağırır. Böylece o oyuncu ebe seçilmiş olur.
NOÇÇUK OYUNU(Gildik oyunu)
NOÇÇUK: Genelde yuvarlak veya kısa, eni boyu bir olan varlıklara benzetmede kullanılır. Mesela küçük olan şeyler anlatılırken “NOÇÇUK GİBİ” denir. Bu oyunda da bir pinpon topu büyüklüğünde ve çok yuvarlak bir taşa verilen isimdir. Gürün’de GİLDİK adı verilir.
Bu oyun iki kişi ile oynanır. Rakip olan iki kişinin de ellerinde birer onar Cm en ve boylarinda olan küçük sal taşları vardır. Bir de yuvarlak ve küçük taşları (noççukları) vardır. Oyuncu elindeki sal taşlarıyla önündeki noççuk taşına vurarak bu oyunu oynamaktadır.
Oyunu oynayacak olan iki kişiden hangisinin bu oyuna başlayacağını belirlemek için her iki oyuncuda yaklaşık on metre kadar birbirinden ayrılırlar ve aynı doğruya gelerek birbirlerine doğru kendi ayaklarını birbirinin ardı sıra (önüne doğru) atarak ayak ölçerler. Her iki oyuncu da ayaklarını attıkça birbirlerine yaklaşırlar ki hangi oyuncunun ayağı diğerinin ayağı üzerinde kalırsa o oyuna ilk olarak başlama şansını elde eder. Oyuna başlama hakkını elde eden oyuncu üç dört metre uzaklığa dikilmiş olan yuvarlak taşa (noççuka) doğru elindeki sal taşını atar ve oldukça yakınına düşürmeye çalışır daha sonra da rakip oyuncu elinde sal taşını yuvarlak taşa doğru atar. Bundan sonra da ilk oyuncu elindeki salı tekrar yuvarlak taşa bu defa vurmak için atar. Oldukça hızlı vurması gerekir ki yuvarlak taşın ilk durduğu yer ile son gittiği yer arasındaki mesafeyi oyuncu kendi ayağı ile sayarak ölçmeye çalışır, taş ne kadar uzakta olursa o kadar oyuncunun lehinedir. Taşı vurduktan sonra oyuncu taşın ilk durduğu yerden ölçmeye başlar ve ayak ölçerken de şunları söyler:
“Naldırnaç, kıldırgıç kırkbir, kırk iki, kırk üç, kırk dört, kırk beş, kırk altı,......elli, pahası belli,aladana, karadana,şükür bizi yaradana, değirmencioğlu gönün ala, bir mut iki mut...on mut, commut, hamur, çamur, kömür”
sal taşına vuran oyuncu eğer bir vuruşta bu kadar sayıyı elde edebilirse oyunu kazanmış olur. Eğer bu kadar sayı elde edemezse bu defa aldığı sayı da kalır ve sıra rakip oyuncuya geçer. Eğer rakip oyuncu oyunu tamamlayabilirse oyunu o kazanır, eğer bu oyuncunda bu sayıyı tamamlayamazsa bu defa sıra öteki, yani ilk oyuncuya geçer. Tekrar elindeki Salı noççuk taşına vurur ve ayağı ıle ölçmeye başlar. Bu defa tamamlarsa oyunu kazanmış olur. Eğer kazanacak kadar sayıyı yine elde edemezse bu defa yine karşı taraftaki oyuncu sıra gelir ve oyun böylece devam eder. Hangi oyuncu bu sayıyı tamamlarsa oyunu o kazanır. Bu oyun oynanırken bir başka tekerleme denilecek bir sayma işlemi vardir ki oda şöyledir;
“ Nalbir, nırh iki, sığır siki, on iki, on üç, on dört,.........on sekiz, naldırnaç, kıldırgıç, kırk bir, kırk iki,....elli, bahası belli, aladana karadan, şükürbizi yaradana, değirmencioğlu gönün ala, bir mut, iki mut, üç mut,.....on mut, commut, hamur, çamur,kömür..” diye sayarak oyunun yeterli sayısını kazanınca da oyunu kazanmış olur.... Eğer hedef olarak seçilen sayı mesela beş ise hangi oyuncu bu şekilde beş defa oyunu kazanırsa bu oyunun galibi o oyuncu sayılır......
HAY MASIRA OYUNU
Bu oyun değişik adlarla anılmaktadır. Bunlardan bazıları uzun eşşek oyunu,dörtlü takla oyunu vb...Bu oyun en azından sekiz kişi ile oynanmaktadır.4 kişi yere doğru eğilerek ellerini dizlerinin kapak kısmına dayarlar ve bellerini eğerler. Bu dört kişinin birisi kuzey tarafa birisi güney tarafa ,birisi doğu tarafına diğeri de batı tarafına eğilirler ve sırt kısmında bir boşluk meydana gelir. Eğer oyunda yere eğilenler sorulan soruyu bilememişler veya çekilen kuraya göre eğilme işi bunlara kalmıştır. Dışarıda kalanlar ise bu eğilen dört kişinin üzerinden hoplayarak takla atarlar. Takla atanlar da yere eğilenlerin canlarını acıtmak için ”Yumurta kırdım çıt çıt” diyerek popolarıyla takla atarken yerdeki oyuncunun beline vururlar Dışarıda bulunan dört oyuncuda bu yere eğilmiş olan oyuncuların sırtlarına;
“Yumurta kırdım çıt çıt
G.t vurmalı çat çat ” diyerek sertçe takla atarlar.
Eğer bu takla atan gurup içinde herhangi bir tanesi bu işi beceremezse bu defa yere eğilme sırası onlara geçer. Böylece bu oyun sürdürülüp gider...Çocuklar da usanıncaya kadar bu oyuna devam eder...
ESİR OYUNU
Bu oyunda en az on kişi ile oynanır. Bu oyunda oyuncular iki gruba ayrılırlar ve kendi aralarında da iki tane temsi kale seçilir. Her iki kalede de karşı tarafın askerlerinden esir olarak kaşmış olanlar bulunduğu gibi bunları tutsak etmiş askerlerde bulunurlar. Yine rakip taraf olan kalede de aynı şekilde kalede esir tutulan askerler olduğu gibi bunları tutsak etmiş olan bu kalenin koruyucuları da vardır. Bu oyunda her iki taraf da karşı kale de tutsak olan arkadaşlarını kurtarmaya çalışırlar ve bu oyundaki maharet kendisi karşı kalenin muhafızlarına yakalanmadığı gibi esir olan arkadaşlarından birisini de yakalanmadan onu alıp kendi kalesine getirmektir.
Oyun esnasında kalede muhafız olanlar kendi taraflarından olup da karşı kale de esir olan arkadaşlarını kurtarmaya çalışırlar. Hangi taraf yakalanırsa o da karşı tarafa esir olur. Her iki taraf da birbirlerine saldırırlar ve birbirlerine hamle yaparlar. Karşı tarafın askerlerine yakalanmamaya ve karşı kaleyi ani bir hücumla yaklaşarak ve aralarından askerlerin sıvışarak kendi arkadaşlarından birisini alarak kendi tarafına kendi kalesine getirmeye çalışır. Ta ki aradaki sınırı geçinceye kadar yakalanmamak zorundadır. Aksi takdir de yakalanırsa o tarafın esiri durumuna düşer. Böylece birbirlerinin askerlerini hem korumaya hem de çalmaya kurtarmaya çalışan her iki taraftan hangi taraf diğer rakip tarafın askerini çalarak bitirir ise veya kendi adamlarını en çok kim kurtarırsa oyunu yani mücadeleyi o taraf kazanmış olur.....
YAĞ SATARIM BAL SATARIM OYUNU
Bu oyun oldukça kabarık sayıda çocukla oynanır . Önce çocuklar bir daire oluşturacak otururlar. Ve içlerinden birisini de ebe seçerler . ebe seçilen çocuk eline a dığı bir mendili “yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım . (Ustam) musta (fam) ın kürkü sarı ,Beş para versek karlıdır af da bardak içinde zambak , arkana attım dön de arkana bak” diyerek bu tekerlemeyi söyler. Söylerken de bu dairenin etrafında döner. Tekerleme biter bitmez elindeki mendili bir oyuncunun arkasına ATAR ve kaçar. Arkasına mendil konan çocuk bu defa mendili eline alarak ebeyi kovalar . eğer yakalarsa ebe tekrar mendili dolandırmak zorundadır. Yok eğer yakalayamaz ise bu defa kendisi ebe olur ve aynı mendili dolandırma ve bir oyuncunun arkasına bırakma işini kendisi yapar ve oyun böylece devam eder.
ÇİLE OYUNU(değnekle oynanır)
Bu oyun üç,beş,yedi kişiyle oynanmaktadir. Önce değnekler toplanir. Bir kişi bütün değnekleri eline alir ve arkasina bakmadan bütününü arkasina atar. Attiği değneklere doğru arkasina bakmadan yürüyerek değneklere basmaya çalişir. Hangi değnege basarsa o degnegin sahibi çile oyunundaki kalede ebe olmaktan kurtulur. Ta ki hangi oyuncunun degnegi en sona kalirsa o zaman o kişi kaleci olur. Digerleri ise degneklerle onun degnegini vurarak düşürmeye çalişirlar.
Ebe olarak seçilmiş olan, elindeki degnegini biraz nemli olan bir yere diker. Diger oyuncularda bu dikilen degnek ile kendi aralarında en az üç, dört metre kadar uzaklıktaki bir yere çizgi çizerler. Bu çizginin dışından da dikilmiş olan degnege atarak onu vurmaya ve düşürmeye çalışırlar. Buradaki maksat dikili olan degnegi vurup, düşürmektir. Degnegi atan oyunculardan birisi degnegi atar, dikilmiş olan degnegi düşürürse, ebe olan yani kaleyi bekleyen oyuncu bu vurularak düşürülen degnegi tekrar dikmeye çalışır. Bu arada da degnegini atan oyuncu bir fırsatından yaralanarak atmış oldugu degnegi alıp geri arkadaşlarının yanına gelmeye çalışır. Eger kaleci degnegini dikerde, hemen atmış oldugu degnegi kaçırmaya çalışanı vurabilirse( elini ona dokunabilirse) o oyuncu bu defa ebe olarak kalede kalır. Bu oyunda bazen tüm oyuncuların degnekleri atılsa bile degnegin düşmedigi de olur. Işte bu durumda degnegi bekleyen, diger oyunculardan birisini vurmaya çalışır. Diger oyuncularda, atmış oldukları degnegi tekrar alarak yine degnege atmaya çabalarlar. Böylece oyun devam edip gider, hangi oyuncu ebeye vurulursa, bu defa kalede kale de o oyuncu kalır..
Bu oyuna Beypınar, Akpınar, Yolgeçen, Akdere gibi köylerde ve Eski Hamal, Karadoruk, Yılanhöyük köylerinde Çile oyunu denirken, Gürün ve Gürün merkeze yakın köylerde de adına Çile oyunu değil, Kazık Dikme oyunu veyahut ta CİRİT DİKME oyunu denilmektedir. Bu oyunun genelde nemli ve çamurlu yerlerde oynandığı da vakidir. Çünkü bu oyunlarda çamurda çıkmak ve koşmak oldukça zordur. Bir spor müsabakasından farkı olmayan bu oyunun figürleri sanki bir savaş anında bir kaleye saldıran askerler ve bu kaleyi muhafazaya çalışan muhafızların konumunu betimleyen hareketlerle doludur. Bu oyununda mutlaka bir savaş veya herhangi bir yöreye saldırı ardından kalan bir takım yorumları gözüyle bakmak hiç de yanlış olmaz sanıyorum. Çünkü kale savunulan mekanı, dikili olan değnekte bu kalenin burcunda asılı duran veya göndere çekilmiş olan bayrağı temsil eder gibidir... bir taraftan kaleye saldıran ve bayrağı yere indirmek isteyen taarruzda bulunan kişilerin figüratif hareketleri diğer yandan da kaleyi ve dikili olan bayrağı düşürmemeye çalışan bir muhafızın hareketleri göz önündedir.
İlçemizde ve yörelerinde oynanan bu tür oyunların genel karakteri böyledir. Mesela; bir noççuk (sal) oyunlarında ve gavur kalesi veya kaledüz oyunları da hep böyledir. Bir yandan saldırıya uğrayan kale ve bu kaleyi muhafazaya çalışan muhafız, diğer yandan da bu kaleye saldıran askerler ve kaleyi ele geçirmeye çalışan düşmanların hareketlerini betimleyen figürlerdir. Tabi ki bu oyunların, yöremizin geçirmiş olduğu tarihi süreçler de göz önüne alınır ve bir savaşların ve taarruzların meydana gelmiş olması, bu oyunların böyle bir takım savaşları veya saldırıları figüratif olarak tasvir ettirdiği insanın aklına gelmektedir. En azından böyle bir oyunun çocukların daha küçük yaşta saldırı faaliyetlerine karşı bir takım idmanlar yapması veya eğitilmeleri amacını da gütmüş olması elbette ki ihtimal dışı değildir...
ÇELİK (METLİK) OYUNU (1) köylerde oynanan çeşidi
Metlik en az iki kişi ile ve daha fazla sayıdaki kişilerle de oynanır. Bu oyunda genelde köylerde oynanmaktadır ve yaşları 6 ile 20 yaşlarındaki gençler arasında oynanmaktadır. bu oyun içinde geniş ve düz bir yer seçilir. Her iki tarafta oyuncu tekerlemelerinden herhangi birisiyle oyuncularını seçerler. Daha sonra da hangi takımın kalede kalarak çelik çelme hakkına sahip olacagını belirlemek içinde, her oyuncunun elindeki degnegi bir oyuncu eline alır ve hepsini birden arka tarafına atar. Ve arkasına bakmadan da geri geri giderek bu degneklere basmaya çalışır. Hangi degnege en son basılacak olursa on ebenin tarafı yelmeye kalır, diger tarafta kalede çelik çelme hakkıni elde eder.
Bu oyunda malzeme olarak her oyuncunun bir değneği bulunur. İki normal taş karşılıklı konur ve bu iki taşın üzerine on Cm uzunluğunda 1x1 Cm çapında da bir metlik (çelik) bu taşların üzerine konularak çelinir. Kalede duracak oyuncular kalenin yanında kalırken, çelikleri karşılayacak tarafa da “Yelenler” adı verilir. Çeliği çalan tarafın çalmış olduğu bu metliği yelen taraf tutmak zorundadır. Ve oyun böylece başlar:
İlk önce bir oyuncu kalenin başına gelir. Taşın üzerine koymuş olduğu metliğin altına elindeki değneği sokar (değnek genelde 1 metre uzunluğunda olur). İki küçük taş üzerindeki metliği değneğin ucuyla kaldırır. Yaklaşık elli Cm kadar sonra da değnekle havaya kaldırılmış olan bu metliğe olanca hızıyla vurur. Değneğin değmiş olduğu çelik oldukça uzağa gider. Bu defa karşılayan taraf(yelenler) havadaki çeliği önce havadan tutmaya çalışırlar. Eğer bu çeliği daha yere düşmeden tutarlarsa kale başında çelik çelme hakkını elde ederler. Eğer elinden kaçırırsa (havada iken) bu defa çeliği çalan kişi ölmüş olur. Yerini bir başkası alır. Diğer oyuncuların metlik vererek bu oyuncuyu tekrar diriltme hakları vardır.
Eğer yelen taraf çalınmış olan çeliği havada tutamazsa bu defa ellerindeki değneklerle daha yerde oynarken kaleye doğru vurma hakları vardır. Yelenlerin çeliğe vurma hakları üçtür. Eğer havada vurabilirse vurur, çelik daha yere düşer düşmez yani oynarken ve daha sonrada bir yerde hareketsiz hale geldikten sonra vurma hakkına sahiptirler. Bu üç vurmadan sonra çelik bir oyuncu tarafından ele alınır ve kaleye doğru atılır. Kaleye ocakta denir. Ocağın içindeki uzanmış şekilde bırakılan değnek veya her iki taştan herhangi birisine, bu atılan çelik değerse, çelik çelen kişinin o metliği ölür. Daha ilk oyunu olduğu için bu oyuncu çıkar,bu defa diğer arkadaşı oyuna geçer. Bu seferde aynı şekilde ikinci oyuncu çeliği çalar. Yine karşılayan taraf çeliği tutmaya çalışır. Eğer tutamazlarsa yerdeki çeliğe bir defa vurma hakları vardır. Eğer yelen taraf kaleyi vuramazsa bu oyuncu çeliği metlemeye yani saymaya başlar. Sayma işlemi değmeğin üzeri hizasından havaya atılan çeliğin değnek ile bir,iki,üç diye sayılması işlemidir. Ne kadar çok sayılabilirse oyuncunun o kadar met sayısı olur. Bu metlemelerden sayılarına göre çelik çalma çeşitleri elde edilir. Bunlar ise: elleme, götleme ve yanlama işidir. Çeliği metlemeye başlayan oyuncu eğer iki tane vurmuş ise, yani MET, SET diyebilmişse iki ellemsi vardır. Normal çelik çalma işlemi. Eğer MET, SET, KÜT demiş ise bu oyuncunun iki ellemesi ve bir de götlemesi vardır. Götleme değneğin iki bacak arasına sokularak kalenin içindeki metliğin çalınması işlemidir. Değneğin sağ veya sol yana uzatılarak çalınmasına da yanlama adı verilir. Dört defa saymış olan oyuncunun dört ellemesi vardır. Beş sayısına kadar sayanında iki yanlaması,bir götlemesi, ikide ellemesi vardır. Böylece metlik sayan oyuncu önceden vurulmuş olan arkadaşına bir elleme veya yanlama vererek onu diriltir. Buna can verme adı verilir. Böylece hangi taraf hangi tarafı yenerse yani kaleye geçme işini becerebilirse o kalede metlik çalma hakkına sahip olur. Yoksa ötekilerde yelmek zorunda kalırlar. Yelenlerin metliği havada tutma işine CÜCCÜK adı verilir...
ÇELİK(METLİK)OYUNU (2) köylerde oynanan
Bu çeşit metlik oyununda da yine ayni degnekler vardir ve yine iki taş arasina konan çelik(metlik) bu defa havaya kaldırılarak çalınmaz,bu oyunda çelik degnegin ucuyla kaldırılır ve uzaklara oldugunca atılmaya çalışılır. Bu oyunda da yine kalede çelik çalanlar ve çalınan çeligi karşılayanlar yani yelenler vardır. Buradaki amaç, bu oyunda yelenlerin çalınan metligi alarak kaleyi vurmaya kaleyi vurmaya çalışmaları ve eger kaleyi vururlarsa bu defa yelenlerin kaleye geçerek önce kalede bulunanları yeldirmeye çalışmaları şeklindedir. Bu oyunda da hangi taraf hangi tarafı yıldırırsa o taraf bu oyunu kazanmış olur...
ÇELİK ÇALMA (Metlik Oyunu) (köylerde oynanan çeşidi)
Bu metlik oyununda ise yine değnekler vardır ve yine diğer metlik oyunlarında olduğu gibi metlik vardır. Fakat bu oyunda kale(ocak) taşı tektir. Oyuncu elindeki metliği bu tek kale taşının üzerine koyar ve bir ucu da taşın dışında kalır. metliğin taşın dış kısmında kalan kısmının ucuna hızlıca ve sert bir şekilde vurur. Metlik bu defa sıçrar ve uzağa gider. Karşıdaki oyuncu (yelen kişi) havada iken bu metliğe vurmaya çalışır. Eğer metliğe vururda kaleyi geçirirse, kalede çalan kişinin ne kadar sayısı ve ne kadar adamı olursa olsun hepside ölür ve yelenler bu defa kaleye geçmiş olurlar.
Bu Oyunda kalede metlik çalan kişinin yelen tarafin metligi kaleye atarken,daha havada iken metliğe vurma hakkı vardır. Eğer bunu başarırsa kaleden metliğin düştüğü yere kadar elindeki değneğin boyu kadar sırasıyla ölçmeye devam eder. Eğer önceden hedef olarak seçilen sayının adedine ulaşırsa oyunu metliği kalede çalan oyuncu kazanmış olur. Yok eğer bunu başaramaz da yelen oyuncu kaleye geçmeyi başarırsa, bu defa rakip olan oyuncular şanslarını denemeye başlarlar.
DEVE DİŞLİ
İki guruba ayrılan takımlar 15-20 metre arayla her gurup kendine ait arka arkaya üçer tane sal taştan kale (üst üste) dikerler. Sonra bu rakip tarafın oyuncuları karşılıklı olarak birbirlerinin kalelerini yıkmaya çalışırlar. Taşların tümüde yıkıldıktan sonra hangi gurup kendi yıkılan sal taşlarını ilk önce dikebilirse o oyunu kazanmış sayılır.
OCAK ÇELİĞİ (Gürün ilçesi merkezinde oynanır)
Gürün ilçesinde oynanan oyunların ilçe merkezine ve köylerine bir takım değişikliklerle oynanmaktadır. Bu değişikliğin birisi bu oyunun adının değişik olmasından ileri geldiği gibi, birde bu oyunların kurallarının bir kısmının değişik olmasından ileri gelmektedir. Mesela; Gürün’ün köylerinde oynanan çelik oyununun adı Gürün’de değişiktir. “Heyni,Höre,Metlik” ve bu gibi isimler verilmektedir. Aslında aynı olan fakat adı ile beraber kurallarının da bir takım değişiklikler olan çelik oyununun Gürün’de oynanış şekli aşağıdaki gibidir.
OCAK ÇELİĞİ
Bu oyun genelde 15-20 yaş gençleri arasında( erkekler) oynanmaktadır. Bu oyununun da bir takım kuralları bulunmaktadır. Önce oyunu oynamak için iki takımın belirlenmesi ve bu takımın en az iki kişi ve daha fazla olması gerekir. Oyun malzemesi olarak ta yaklaşık yarım metre uzunlugunda degnekler on ile on beş santim arasında kesilmiş ufak çelik(metlik) lerdir. Ayrıca tugra büyüklüğünde iki adet taş da ocak olarak kullanılır. Bu taş ve değneklerin düzgün olmasına da dikkat edilir. Takımlardan oyuna başlayan tarafa “Çalan”, diğerine de “Karşılayan” takım denir. Oyunun gidişi şöyledir:
Çalan takımın elemanlarından biri ocağın üzerine çeliği koyup elindeki değnekle aralıklı taşların arasına konan çeliği havalandırıp sonrada çeliğe vurması gerekir. Ancak bununda bir kuralı vardır. Bu kural ise şöyledir; metliği (çeliği) çalan kişinin elindeki değneği ocağın içine (iki taşın arasına) soktuktan ve metliği de havaya kaldırdıktan sonra hemen vurması gerekir. Bu vuruşta çelik daha yere düşmeden olması gerekir. Eğer çalan kişi değnekle çeliği kaldırırda vurmazsa yani değneği sallamazsa, bir defa daha bunu tekrarlama hakkına sahiptir. Üçüncü de ise değneği ister sallasın (vursun), isterse vurmasın oyuncu hakkını kaybetmiş sayılır. Şayet bu üç hakkının birinde bu değneği sallayarak metliği vurmuş ise karşı tarafa tutturmamakta gerekmektedir. Çünkü yelen taraf çalınan çeliği havada iki eliyle yahut ta kendi ceketini ters giymiş şekliyle havada tutabilirse metliği çalan tarafı tamamen yenmiş sayılır. Ve bu defa hemen bunlar ocak başına geçerler işte bunu önlemek için çelik çalan kişi, çaldığı çeliği kaptırmayacak şekilde çalmayı dener. Bu oyunda eğer yelen taraftan bir oyuncu çeliği havadan değil de yerde tutabilirse yalnızca çeliği çalan oyuncu ölür. Yani hakkını kaybeder, oyuncu yanar. Şayet çelik üç adımı atlamakla kaleye ulaşılabilecek bir yere düşmüşse Uçmak denilen üç adımla kaleye atlanırsa oyuncuda oyun dışı kalır. Şayet bunların birisi olmamışsa çelik kimseye yakalanmadan bir yere düşmüşse karşılayan takıma çeliği atarak kaleye vurma şansı doğar. Çeliği çalan oyuncu değneği ocağın ortasına koyar,atış yapılır. Çelik değnek veya ocak taşlarından birisine değerse oyuncu oyun dışı kalmak zorunda kalır. Eğer atılan çelik kaleye (ocağa) değmemişse bu defa çelik çalan oyuncuya sayma hakkını elde etmiş olur ve oyuncu saymaya başlar. Sayma işleminde çeliğe havadan,elden geldiğince dengeli ve çok vurmaya çalışılır. Bu sırada da çeliğin hiçbir yere veya oyuncuya da değmemesi gerekir. Şayet böyle bir şey olursa o zamana kadar olan sayı kadar sayıyı da elde etmiş olur. Sayma sonucunda elde edilen sayı kadar o oyuncunun canı vardır. Oyunculardan marifetli olanlar 25 ve 30’a kadar sayanlarda çıkabilir. Eğer; iki sayılmışsa onluk,çalma hakkına sahip olunur. Her 95 sayısı olan oyuncunun yüzlük,binlik vd. kadar çalma hakkı vardır. Bu değerlerin çalınış şeklide bir kural oluşturur. Birlik çalan (oyuna ilk başlayan da) normal şekilde çeliği kaldırıp vurmakla,
İki sayısı olan beşlik için değneği tuttuğu elini diğer eliyle bilekten tutarak çeliğe vurması.
Üç veya dört sayısı olan,onluk çalmak için elini başının arkasından götürüp,değneği tuttuğu taraftaki kulağını tutar.
KALE ÇELİĞİ(Gürün merkezinde oynanan çeşidi)
Bu oyun çeşidinde de yine iki taraf vardır. Bu iki taraftan birisi Çalan yani ocağın (kalenin) başında duranlar yani ev sahipleri, diğer tarafta Yelen yani karşılayan taraftır ki bunlarda bir nevi kaleye (ocağa) saldıran rakip taraf olmaktadır. Çünkü kaleyi ele geçirmeye çalışmaktadırlar. “Yelmek” kelimesi bilindiği gibi “Koşmak,yürümek” anlamına gelmektedir.
Bu oyunda malzeme olarak yine değnek ve çelik bulunduğu gibi bir de 60 Cm (kare) kadar bir düzgün sal (taş parçası) bir yere dikilir. Yine bu oyunda oyuna ilk önce kimin başlayacağının belirlenmesi hususunda ya ebe seçilen oyuncunun değnekleri bir araya getirerek arkasına atması ve ardına bakmadan hangi tarafın değneğine basarsa veya basmazsa ki bu durum her iki tarafın anlaşmasına göre belirlenir. Ona göre birisi yelen,diğeri de çalan taraf olur. Veyahut ta iki tarafın ebesi olan oyuncular birbirleriyle ayak ölçerler. Hangisinin ayağı, hangisinin ayağı üzerine kalması veya kalmaması durumuna göre her iki taraftan birisi “Çalan”, diğeri de “Yelen” taraf olarak oyuna başlarlar.
Altmış santimetre kare ebadındaki sal parçası bir yere dikildikten sonra çelik elle atılır. Sopayla vurulur. Yani çelik önce oyuncunun elinden havaya atılır. Sonrada elindeki değnekle çeliğe vurur. Karşı taraftaki çeliği kale taşına vurmak için atar. Oyundaki oyuncu ise (Metliği çalan kişi) elindeki değnekle çeliğin kaleye değmesini engellemeye çalışır. Şayet engelleyemezse oyuna karşıdaki oyuncu yani rakibe geçer. Hedef olarak seçilen sayıya ulaşıp rakibe çul veya yama vermektir. Çelik atlınca taşa değmez ise veya değnek ile karşılanırsa aradaki mesafe değnek boyunca birer birer sayılarak ölçülür. (bu arada da bazı gözü açık ve hilekar oyuncular tarafından da bu değneklerin boyun ölçülürken sayı fazla gelsin diye değneği ölçmede bir takım hileler yapılabilir.) Çıkan sayıda yani değneklerin sayılması sonucunda elde edilen sayı karşı tarafa çul veya yama olarak verilir. Şayet atılan çelik kaleye bir değnek boyu kalmış ise bir defa çalma şansı doğar ama bu defa karşılama(yani yelenin çeliği attığı sırada atılan çeliği havada iken geri gelene doğru vurma hakkını kaybetmiş olur.
YER ÇELİĞİ(Gürün merkezde oynanır)
Bu oyunda da yine değnek ve çelik vardır. Tabi ki birbirine rakip olan iki oyuncu vardır. İki ucu da sivri bir çelik yere atılır. Sonra sopa (değnek) ile sivri uçlara vurularak çeliğin havalanması sağlanır. Çelik havalanınca da sopayla çeliğe vurulur. Çeliğin gittiği yer değnek boyunca sayılır. O sayı karşı (rakip) tarafa çul veya yama vurulmaz ise diğer çelik oyunlarındaki gibi değildir. Böyle bir durumda oyun oynama hakkı yani kaleye geçme hakkı rakip oyuncuya geçer...
Gerek kale çeliği ve gerekse yer çeliği iki kişi arasında oynanır. Bu oyunda birisi yeler diğeri de metliği çalar. Kale de duru ve metliği karşılayan tarafın üzerine doğru gönderir...
Çelik oyunlarının Gürün ve havalisinde ki adları değişiktir. Mesela;
Gürün’de çelik oyununa: ÇELİK denir.
Gürün’de,Çayboyun’da : HEYNİ denir.
Köylerde ise : METLİK,ÇELİK denir.
Suçatı kasabasında ise : HORE adı verilir.
Beş sayisi olan ellilik çalmak için elini; değneği tuttuğu elinin hemen altından döşünün hizasından kulağını tutmak veya sırtından değneği tuttuğu elin pazusunu kavrayarak çalması lazımdır.
Şayet bir oyuncunun 95 sayısı varsa o oyuncunun binlik veya milyarlik çalmak için ayağından birini ocak taşlarina koyarak bu çalışını gerçekleştirmesi gerekir.
Yukarıda söylediğimiz kurallar gereği çalan oyuncu, çeliği tutturmamış, atan tarafından çelik ocak taş veya değneğe değmemiş ise, birlik çalan birer birer, beşlik çalan beşer beşer , onluk çalan onar onar, ellilik çalanda ellişer, milyarlık çalan ise tekrar birer birer sayması gerekir. Şayet buna uyamamış ise “Yansın” diyerek karşı tarafın uyarısı ile oyuncunun oynama hakkı biter.
Oyunda amaç “ÇUL “ veya “YAMA” vermektir. Bunun için başlangıçta elli- yüz gibi çul veya yama bitsin diye bir anlaşma yapılır. Her iki takımda bu sayıya ulaşmaya çalışır.
Oyun dışı kalan bir oyuncuya “ CAN VERME “ deyimi olarak, tekrar oyunu almak için o oyuncuya çeliği çalan oyuncu tarafından arkadaşının yardımına koşmak, oyunun değimi ile DİRİLTMEKTİR. Böylece oyuncu tarafından arkadaşına bir sayı verilir. O sonradan canı olan oyuncunun ne kadar sayı verilmiş ise o kadar çelik çalma hakkına sahip olunur. Eğer bir takımın tüm elemanları oyundan düşmüşse son oyuncuda milyarlık çalmış ise sayma işleminde bir daha çalsa tüm arkadaşları milyarlık olur. Milyarlık çalan oyuncu saydığı sayıdan bir eksiğini karşı takıma ÇUL veya YAMA olarak verir. Bir sayıyı ise “BÖLÜŞTÜK” demesi gerekir. Eğer tüm oyuncular haklarını yitirmişler (çalamamış, uçulmuş,vurulmuş veya havadan veya yerden tutturarak) oyun dışı kalmış ise sıra diğer takıma geçmiştir. Verilen çul veya yamalar geçerliliğini korur ama bir dahaki çalma sırasında tekrar birden başlaması gerekir.
Eğer çalma sırasında değnek elden çıkmışsa değneği alan karşı taraftan olursa, değneği kale taşına vurdukları an tüm oyuncular yanar. Bu esnadaki mücadele sanki bir ölüm kalım savaşı gibi başlayan takım, karşılayan takımı kaleye yaklaştırmamaya, karşı takım ise değneği kaptırmadan ocak taşlarına vurmaya çalışır.
Oyun başlamadan önce belirli sahalar yasaklanır, bu yerlere batak denir. Çalma sırasında çelik bu alanlara çıkarsa oyuncu oyun dışı kalır.
Bu oyunun ilginç ve özellik taşıyan hem de büyük bir beceriklilik isteyen bir tarzı da On milyarlik çalmasıdir. On milyarlik çalınırken değnek arkadan ve bacaklar arasından ocaktaki çeliğe uzatilir. Çabuk bir hareketle çelik havalandırılır. Aynı çabuklukla da değnek bacakların arasından çıkarılıp çeliğe vurmak gerekir. Bu çalış (Metliğe vuruş) oldukça zor ve sayıya çabuk ulaşmayı hedeflerse de zorluğu nedeniyle fazla uygulanmaz. Oyunun bu özellikleri ve zor olması sebebiyledir ki genelde ilçemizde ki 15-20 yaşlarindaki erkekler oynamaktadirlar.
EL EL ÜSTÜNDE OYUNU
Bu oyun genelde evin içinde oynanır. Üç beş çocuk veya daha fazla olabilir. Aralarında birisini ebe seçerler. Ebe seçilen çocuk yüzü koyun yere yatar (dizleri üzerine). Diğer çocuklarda ebe olanın belinin üzerine ellerini birbirlerinin elleri üzerine gelecek şekilde koyarlar. İçlerinden birisi “El el üstünde , kimin eli var?” diye ebeye sorar. Eğer ebe kendisinin üzerine konulmuş olan eller ve bu ellerinde en üstünde olanın kimin eli olduğunu bilirse ; o kişi bu defa ebe olur ve yere eğilir. Böylece oyun sürdürülür.
KİBRİT ATMA OYUNU
Bu oyunda bir masa veyahut ta düz bir yer vardır. Bu tabelalar veya bir sandığın üstü sehpa üzerinde de oynanır. Oyunculardan birisi bir kibriti eline alır ve düz bir yere atar. Eğer kibritin yüksek kısımları üzerine düşmesi onun emir vermesi yetkisini hak etmesi demektir. Eğer her iki (kükürtlü yanı) yan tarafa gelirse o zaman da bilemeyen oyuncuya sopa vurma hakkını elde etmiş olur. Yok yere kibrit kutusunun düz ve geniş kısımları (yazılı kısımlarını) atarak düşürürse oyuncunu aleyhine olur ve emir veren kaç tane sopa vurulmasını isterse ;sopacı hakkını elde ermiş olan eline aldığı küçük çubukla veya bir cetvelle veyahut ta düğümlenmiş bir havlu ile , verilen adet sayısınca bu oyuncuya sopa atılır. Eğer hangisi atar ve bu kibrit yüzlerinden hangisini düşürebilirse o oyuncu onu elde eder. Tabi emir verme yetkisini düşürebilirse o oyuncu elde edinceye kadar bu hak ilk önce bu hakkı elde edenin elinde kalma hakkı vardır. Böylece bir taraf diğer tarafı yeninceye veya usandırıncaya kadar oyun devam ettirilir veyahut ta bu oyunda kibritlerin yüzlerine düşme olasılıklarına öre bir takım sayılar yazılır. Bir de hedef sayı seçilir. Hangi oyuncu bu hedef sayıyı elde ederse o oyuncu oyundan çıkar. En sona kalan ve hedef sayıya ulaşamayan oyuncu da bu oyunu kaybetmiş sayılır.
MENDİL KAPMACA OYUNU
Bu oyunda oyuncular iki taraf olurlar. Ortaya da mendil tutan bir kişi çıkarırlar. Mendili tutan oyuncu sırasıyla her gruptan bir kişiyi sırasıyla çağırır. Her iki gruptan da birer kişi gelerek mendil tutanın önüne ve mendil tuttuğu elinin hemen dibinde bulunurlar. Mendilin kapılmasını hangi oyuncu gözü açıklık yapar veya daha atik davranırsa o oyuncu mendili aldığı gibi kendi takımına doğru koşar ve kendisini kovalamaya gelen rakip tarafın oyuncusuna da yakalanmamaya çalışır. Mendili kaptıran oyuncu da mendili kapıp kaçanı kovalar. Ta ki, bunun sınırı karşı grubun az yakınına kadar olan sahadır. Eğer mendili kaçıranı yakalarsa ; elinden almaya çalışır. Alamazsa kendisi puan kaybeder veya ölmüş sayılır. Mendili kaçıran tarafa esir olmuş olur. Bu sefer de sıradaki diğer oyuncular mendili kapma yarışına girer. Hangi tarafın adamını hangi taraf çalmış ise ; oyunu o taraf kazanır. Eğer her iki taraf ta eşit miktarda adam çalmışlar ya da birbirlerini yenememişlerse; bu defa aralarında bir çizgi çekilir. Bu defa da birbirlerini çekmeye çalışır. Hangi taraf hangi tarafın adamını bu çekilen çizginin üzerine veya daha içerisine çekmeye başarırsa oyunu o tarafın kazanmış olduğu sayılır ve oyunda böylece oyun kazanılmış sayılır ve oyun da böylece bitirilmiş sayılır.
KÖR EBE OYUNU
Bu oyunda oyuncu sayısı belli değildir. Üç kişi ile oynanabildiği gibi beş kişi ile de oynanabilmektedir. Çocuklar ilk önce kendi aralarında bir kişiyi ebe seçerler. Ebenin de bir mendil ile gözleri bağlanır. Gözleri bağlanan ebeye KÖREBE adı verilir. Körebe gözleri bağlı olduğu halde diğer oyuncuları arayarak bulmaya çalışır. Diğerleri ebeye yaklaşarak ona yakalanır gibi görünürler ve geri kaçarlar. Ebe de onları yakalamaya çalışır. Ebe hangisini yakalarsa o oyuncu ebe seçilir ve böylece oyun devam eder. Çocuklar bu oyunu usanıncaya kadar oynar.
SÖBE OYUNU
Bu oyunda bir kale vardır. Kale ise genelde büyük bir taş veya her hangi bir duvarın bir köşesidir. Kale olan ter belirlendikten sonra çocuklar kendi aralarında hangisinin ebe olacağını belirlemek için aşağıdaki tekerlemeyi söylerler. Eğer son kelime kim de kalırsa o kişi ebe olmaktan kurtulur. Bu defa yine diğer çocuklar aynı tekerlemeyi sayılır ve en son kim kalırsa o kişi ebe olarak seçilir ve kaleyi o kişi bekler.
Çocukların ebeyi seçmek için söylemiş oldukları tekerleme ise şöyledir;
“Bir elma(alma)yı alladım pulladım,cehenneme yolladım,cehennemin katırı ,Elbistan’ın çadırı , nal mık(h) , al çık(h)... bu tekerlemenin en son kelimesi olan “ÇIK” kimde kalırsa o kişi ebe olmaktan kurtulmuş olur. Böylece ebe seçildikten sonra ebe arkasını arkadaşlarına döner ve diğerlerinin her biri damın bacasına veya duvarın arkasına ya da bir ağacın gövdesi arkasına saklanır. Oyunculardan birisi saklanma işlemi bitince tamam diye bağırır. Ebe de arkadaşlarını aramaya başlar. Kimi görürse onun ismini söyleyerek SOBE diye bağırır. Böylece o sobelenmiş yani ölmüş olur ve ebenin yerine geçer. Eğer ebe hiçbirisini de göremez ve sobeleyemez ise oyunculardan birisi de gelerek kaleyi sobelerse bu defa yine aynı ebe olarak kalır ve oyun yeniden başlar. Yok eğer ebe bir başka oyuncuyu sobelemiş ise bu defa o oyuncu ebe olur ve oyun yine tekrarlanır. Oyun böylece devam eder.
SAKLAMBAÇ OYUNU
Bu oyun da istediği kadar oyuncuyla oynanabilir. Bu oyunda da önce kimin ebe olacağı belirlenir. Bunun içinde yine oyuncular teker teker sayılarak bir tekerleme söylenir. Eğer söylenen tekerlemenin en son kelimesi kimde kalırsa o ebe olmaktan kurtulur. Böylece sırasıyla sayılan oyunculardan en son kim kalırsa o ebe seçilir. Bu ebe seçiminde de söylenen tekerlemede şöyledir;
“Elim elim epelek , elden çıkan topalak , topalağın yarısı , bit pirenin karısı , iğne getir , iplik getir, al şunu , çıkart bunu.” Böylece ebe seçimi bittikten sonra bir kale seçilir ve ebe bu kale başında durup, gözlerini yumar. Diğer oyuncular da saklanır. Saklanan oyuncular bu defa ebeye “TAMAM” diye bağırırlar. Bunu üzerine oyuncuları aramaya çıkan ebe kimi görürse sobelemeye çalışır. Eğer oyunculardan birisi ebenin görmez yanından gelerek kaleyi sobelerse ebe yine kalede kalır ve oyun tekrarlanır. Eğer ebe diğer oyunculardan birisini görür , sobelerse bu defa ebe o olur ve kaleyi o oyuncu bekler. Böylece oyun devam ettirilir.
Saklambaç oyununun Gürün’de ve köylerinde oynanan değişik isimlerle bilinen çeşitleri vardır. Mesela bunlardan birisi de adına “GAÜLÜK MANGA” adı verilen saklambaç oyunudur. Saklambaç oyununun bir başka adı da KOVALAMBAÇ oyunudur.Bu oyunun da değişik isimleri ve çeşitleri vardır. Tekli kovalambaç, eşli kovalambaç gibi oyunlardır.
MİSKET OYUNLARI
Misket oyunlarının ilçemiz Gürün merkezinde ve köylerinden çocuklar tarafından hemen hemen boş vakitlerinin çoğunu bunu oynamakla geçirmiş oldukları ve ilçe çocuklarımızın büyük önem verdikleri bir oyundur. Bu oyunun da Gürün yöresinin çocuk oyunlarının ilginç kuralları gibi enteresan kuralları bulunmaktadır. Misket oyunları bazı yöresel farklılıklar gösterir. Gürün merkezde Misket oyunu derken Yolgeçen ve Beypınar köylerde de böyle (bilye) oyunu adı verilmektedir. Bazı yörelerde de MİL OYUNU adı verilmektedir.
Misket oyunlarının sayısı da oldukça faladır. Biz ancak burada beş çeşit misket (Bilye, Mil) oyununun anlatılması ve böylece tanıtılmasına yardımcı olmaya çalışacağız. Bu oyunların isimleri ise şunlardır;
Üçgen misket (Mors oyunu)
Kuyu misketi
Uzun atmaca(kondum oyunu)
Baş oyunu
Kondum oyunu
ÜÇGEN MİSKETİ ( I )
Düzgün bir zemine bir avuç büyüklüğünde bir üçgen çizilir. Bu üçgene iki ve üç metre aralıkla birbirine iki parelel çizgi çizilir. Sonrada üçgenlerin üç köşesine ve bir de ortasına olmak üzere dört kişi birer misket koyarlar. (Yani dört misket konur) Birer miskette oyuncuların ellerinde bulunur.
Bu misket oyunu dört kişi ile oynanır. Fakat adet sayı az oldugu gibi fazla da olabilir. Bu oyuna ilk olarak kimin başlayacagını belirlemek için daha önce çizilmiş olan üçgen şeklinde ki çizginin hemen yanına bir yere düz bir çizgi çizilir. Bu çizginin de arka tarafına geçen bütün oyuncular ellerindeki misketleri çizginin üstüne en azından en yakın yerine düşürmeye çalışırlar. eger misketi atan oyunculardan hangisi çizginin üzerine veya en yakınına düşürürse oyuna ilk başlayan bu oyuncu olur. Ikinci olarak misketi atacak olan oyuncu da yine bu çizgiyi birinciden sonra en yakın olarak kendi misketini düşüren misketi atmaya hak kazanmış olur. Böylece sırasına göre misketlerin kimin atacagı belirlenir. Veyahut ta her oyuncu ellerindeki misketi parelel x çizgiye atarak birinciyi seçmeye hedeflerler. Üçgene uzak olan çizgii birincilik çizgisidir. Bu çizgiye ellerindeki misketleri en yakın atanlara göre de sıralama yapılır. Üçgene yakın yerdeki çizgiden diger misketlere atılacak olan miketin tırnakta olması şartı ile atış yapılır. Bu oyuna CIKCIKLEME verilir. Şayet miskete vurmuş ise çizgiden uzaklı veya yakınlığa bakmadan birinci olur. Yok vuramaz ise sonuncu olur. Ilk cikcikleyen en başa , son cikcikleyen ise sonuncu olur. Çizgiye eşit olanlara ise ÇORBA senir. Ve bunlar misketleri alarak yeniden atış yaparlar. Sıralama belirlenince birinci uzaktaki diğerlerine de yakın çizgiden misketleri çkarmaya çalışırlar. Misketler baş parmaka yanındaki (badı parmak) parmağın arasında atmak gerekir. Eğer atılan misket atilan misketlere değmez ise sıra öbür oyuncuya geçer. Şayet misket üçgendeki misketlerden birine değerse ve de üçgen dışına çıkarsa diğer miskete de atma şansı olur. Şayet bu atışlar da misket üçgendeki miskete değerse kendisi dışarıda misket içeride kalırsa bu duruma MORS denir. Bu atişi yapan tekrar kaleye geçerek atış yapar. Hedef üçgendeki milleri(misketleri) vurmaktır. Üçgendeki çıkarmadan aynı misketi vurursa buna “oyun oldu” denir. Tekrar çizgiye geçilir ve bu defa tüm oyuncular yakın çizgiden atış yaparlar. Misket hiçbir misketi oyun dışına çıkarmamış ve atılan misket üçgende kalmış ise bu duruma MORS denilir. Bunun anlamıda “oyuncunun oyun dişi kalmasi” demektir. Eğer üç defa oyun olursa , sıralama için çizgilere tekrar atış yapılır. Eğer üçgende ki bir misketi alabilen oyuncu sırasıyla diğerlerini de alabilir.
KUYU MİSKETİ (I)
Bu misket oyunu yine 4-5-6 kişi ile de oynanabilir. Önce düz bir yer seçilerek bu seçilen yerin orta terine de 5x5 ebadında bir çukur açılır. Açılan bu çukura “KUYU” denir. Bu kuyudan 3 veya 4 metre uzağa da bir çizgi çizilir. Kazılan kuyunun yanında duran her oyuncu çizilen çizgiye doğru ellerindeki misketleri atarlar. Çizgiye en yakın olan kişi ilk önce sıraya gelmiş olur. Diğer oyuncularda bu sıraya göre misketleri atarlar. Şayet sonradan atılan misketlerden biri önceki misketlere değerse buna CIKCIKLEME denir. Böylece atan oyuncu birinci , vurulan misketin sahibi olan oyuncu da sonuncu olur. Çizgiye eşit uzaklıktaki misketler ÇORBA oldu denilerek tekrar kendi aralarında atış yaparlar. Böylece sıralama belirlenmiş olur. Buradaki amaç misketi kuyuya sokmaktır. Kaleden yani çizilmiş yerden atarak ilk atışta misketi kuyuya indirmiş olan 7 sayıyı kazanır.
Sonra da sırasıyla misketler kuyuya indirilmeye çalışılır. Bir oyuncu misketi kuyuya indirmiş ise ; kuyuya en yakın misketi vurarak hem bir sayı alır ve diğer misketlerin vurulmasıyla bir sayı kazanılır.
Kuyuya misketi sokmadan rakip misketlere vurmakla sayı alınmaz. 14 sayıya ulaşan kale çizgisi denilen çizgiye geçer ve misketi tekrar kuyuya sokmaya çalışır. Eğer sıra kendisine gelince veya yine ilk atışta misketi kuyuya sokabilirse ZEHİR ALMIŞ olur. Kendisine en yakın veya uygun misketlere altı ayak boyu sayar. Bundan sonra elindeki misketi atarak kuyuya (girmesine) çalışılır yada en uygun gördüğü rakip oyuncunun misketine vurmak için atar. Eğer vurursa; o rakip oyun dışı kalır. Daha sonra da elinde ki misketi tekrar diğer rakiplerin misketine atarak vurmaya çalışır. Vurursa ve bu atışıyla da hiç ara vermeden vurabilirse; rakiplerine birer çul vermiş oluyor. Bu oyun böylece bitmiş olur. Tekrar bu oyunun başına gelinir ve aynı oyun tekrarlanarak devam eder. Böylece oyun tekrarlanır. Ve en sonunda da eğer oyunun başında misketlerin unutulması kararlaştırılmış ise ; oyunu kazanan yani zehir alan veyahut ta rakip oyunculara çul vermiş olan başarılı oyuncu hepsinin elindeki milleri alır ve bu miller (misketler) o oyuncunun malı sayılır.
UZUN ATMACALI MİSKET OYUNU
Bu oyunda iki kişi ile oynanabildiği gibi 4-5-6 kişi ile de oynanabilir. Bu oyun da tek bir kural vardır. Bu kural da rakip oyuncunun misketine kendi misketiyle atıp vurmaktır. Bu oyunda oyuncunun biri elindeki misketi normal bir hareketle iki veya üç metre uzklığa atar. Diğer oyuncuda bu oyuncunun atmış olduğu miskete onu vurmak için atar. Eğer atmış olduğu miskete isabet ettirirse o misketi utmuş olur. Bu defa rakip oyuncu başka bir miskete atar. Oyunu kazanmış olan oyuncu yine bu miskete de atarak vurmaya çalışır. Eğer vuramazsa bu hak diğer oyuncuyu geçer. Bu defa da bu oyuncu ayni şekilde rakip oyuncunun misketlerini vurarak onu utmaya çalışır ve oyun böylece devam eder. Tabii ki iki oyuncunun ellerindeki misketler bitinceye kadar devam eder. Bazı zamanlarda da oyunu kazanan oyuncu diğerine ödünç rakip oyuncudan almış olduğu misketlerden verir ve bunları da utmaya çalışır. Yani bu oyundaki asıl maksat ve tek amaç; karşısındakini mutlaka yenmek ve kazanmaktır. bu oyunda eğer utma yani elindeki misketleri alma işi yoksa hangi oyuncu ne kadar fazla vurmuşsa o diğerine o kadar ÇUL veya YAMA vermiş olur.
AİLE SAYMA OYUNU
Bu oyun ise aile içindeki çocuklarca daha fazla oynanmaktadır ve genelde de yatağın içinde olan çocuklar birbirlerine böylece uykuları gelinceye kadar soru sorarlar. Sorulan sorular ise kendi çevrelerinde oturan veya tanıdıkları ailelerin fertlerini isim olarak değil de mesela “Bir evde bir kadın, iki kız , bir gelin bir de koca karı gibi.” Sorular sorarlar. Eğer soru sorulan taraf bu sorulan aileyi tanırsa; bu defa kendisi diğerlerine aynı şekilde bir ailenin aile fertlerini sorar ve oyun böylece devam ettirilir.
DUVARA ATMACA ( Misket Oyunu )
Bu oyun da 4-5 kişi ile oynanır. Bu oyun çeşidi dışarıda oynandığı gibi evin içinde de oynanmaktadır. Oyuncular bir duvarın karşısına geçerler ve arada da iki veya üç metre mesafe bırakırlar. Buradan karşıdaki duvara doğru ellerindeki misketleri sırasıyla atarlar. Hangi oyuncunun atmış olduğu mil, karşıdaki duvara çarptıktan sonra hangi misketlere değmiş ise o oyuncu kendi misketinin değmiş olduğu bütün misketleri alır. Bu oyun böylece devam eder gider. Diyelim ki dört kişi oyuna katıldı. Bu dört oyuncudan ellerinde ki millerin bitişiyle o oyundan çıkarlar. Hangi oyuncunun misketi elinde kalmazsa o oyuncu oyun dışı kalır.
BAŞ OYUNU (Misket Oyunu)
Bu oyun dört - beş kişi ile oynanır. Oyuncular ellerinde eşit miktarda almış oldukları misketlerden kendi aralarında kararlaştırarak çizmiş oldukları bir çizginin üzerine üçer veya beşer (ne kadar dikmeyi kararlaştırmışlarsa o kadar) tane misket dikerler. Daha sonra da çizilen çizginin üzerindeki dikilmiş olan misketlerden aksi istikametteki kale veya TEKKE adını verdikleri yere doğru atarlar. Yine burada da çizgi çizilmiştir. Hangi oyuncu çizgiye en yakın olarak atmış ise o oyuncu baş olur. Yani oyunda daha önce dizilmiş misketlerin başında bekleme hakkına sahip olan kişidir.
Bu arada kaleye (Tekke’ye) en uzak atan kişi oyuna ilk başlama hakkını elde etmiş olur. Sırasına göre de kimin kaçıncı olacağı belirlenmiş olur. Oyuna ilk olarak atmayi elde etmiş olan oyuncu elindeki misketi baş oyuncunun başında beklediği misket denen yerden vurursa o dizili misketlerin hepsini alir. Eğer dizili misketlerin ortasından vurursa yarısını, aksi taraftan vurursa sadece vurduğu misketi alabilir. Eğer bu oyuncu hiç birini vuramazsa hiçbirini alamaz. Sıra ikinci atacak olan oyuncuya gelir. Bu oyuncu da ayni şekılde atar. Ve böylece oyun devam edip gider. Oyunun en sonunda bir kısım oyuncuların elinde misket azalırken , bir kısmındaki de çoğalma oluyor. Yani bu oyunda maksat ve gaye oyunu kazanmaktır.
Bu oyunda çizgi üzerinde dizilmiş misketleri bekleyene BAŞ denmesi ve misketlerin sırasıyla da atıldığı yere de KALE veyahut ta TEKKE denmesi ilginçtir. Ve ayrıca da bu tekke çizgisine en uzak yani en geride olan (atan) oyunda ilk sırayı oynama hakkını kazanmış (elde etmiş olmasi) da çok ilginçtir.
KONDUM OYUNU ( Misket oyunu )
Bu oyun iki veya üç kişi ile oynanır. Bir kişi elindeki misketi yere atarak KONDUM der. Diğer oyuncu da yere atilan miskete nişan alarak elindeki misketi atar. Eğer attığı misketi vurursa diğer oyuncu yani KONDUM diyerek ilk önce misketini yere atan oyuncu o oyuncunun misketini atarak vurmaya çalışır. Eğer vurursa o misketi alır. Vuramazsa alamaz ve diğer üçüncü oyuncuya sıra gelir. Böylece devam eder. Oyunun sonunda maksat kazanmaktır. oyuncuların elindeki misketin bitinceye kadar da oynanması şarttır.
HALK İLAÇLARI HAKKINDA:
İnsanın yaşamış olduğu her yerde ve insan sağlığının söz konusu olduğu her zamanda ilaç vardır. Çünkü insan da bu doğanın bir parçasıdır. Doğa nasıl birtakım olumsuzluklardan dolayı dengesini kaybetmekte veya birtakım dengesizlikler doğanın bozulmasına sebep oluyorsa bu bozulmalar veya dengesizlikler de doğanın bir parçası olan insanı da etkilemektedir. Doğanın düzensizliği hemen insanın bünyesinde veya ruhi yapısında olumsuz etkilerde bulunmaktadır.
Bu olumsuz etkiler, insan sağlığını bozarak hastalanmasına neden olmaktadır. Tüm hastalıkların ve manevi bozuklukların, yani ruhsal hastalıkların(sinirsel bozukluklar, inmeler, delirmeler gibi)nedeni, doğa dengesinin bozulması, insan çevresinin hijyenik ortamdan uzak olmasının doğal sonucudur.”
Günümüzde gittikçe hastalıkların daha da artması hem de bütün bilim ve tekniğin bunca ilerlemesine hemen hemen her derde deva bulma gücüne kavuşmasına rağmen yine de hastalıklar artmaktadır. Bunun bir tek cevabı vardır o da; doğa dengesinin bozulması ve doğanın oldukça acımasız ve hoyratça kullanılıp kirletilmesinden kaynaklanmaktadır. çünkü günümüzde insanlar doğayı alabildiğince kirletmekte ve aslında kendilerine en büyük zararı bilmeden verebilmektedirler. Halbuki bu durum insanlığın elbette zararına olan bir şeydir.
Eski devirlerde insanlar günümüzdeki insana göre doğayı daha çok seviyor ve doğayı kirletmiyor, doğayla daha çok iç içe yaşıyordu. Başı ağrıyan, dili tutulan, doğumda güçlük çeken, bir yeri kırılan doğaya başvurarak; otlardan, sulardan, ağaçlardan, taşlardan, çiçeklerden yardım istiyordu.
Eğer tuttuğu dal işine yarıyorsa, içtiği su, gölgesinde oturduğu ağaç ona bir tatlılık, bir iç açıklığı verirse ona başının üstünde yer veriyor, onu kutsal sayıyordu. çünkü insanoğlu doğar doğmaz, yeme-içme, korunma ve barınma iç güdüsü yüzünden birtakım tabiat olaylarıyla karşılaştı. Doğadaki birtakım olumsuzluklara karşı kendisini korumaya çalıştı. Zamanın akışı içinde toprağı, suyu, havayı; soğuğu, sıcağı; hayvanı, bitkiyi; güneşi, ayı ve yıldızları tanıdı. Bu tanıma, onun ruhi ve zihni faaliyetini dışa çevirdi; tabiattan, canlılardan ve eşyadan aldığı intibalarla uzvi veya ruhi bir yaklaşma ve bir uzlaşma köprüsü kurdu; kendinden olanlarla veya olmayanlarla bu köprüden geçerek hayat yolundan ilk adımını attı. Bu adım ilk önce doğayı tanımak oldu. Doğayı tanımayı da birçok deneyleriyle ve tecrübe edinerek öğrenmekle işe başlamış oldu. Deneyleriyle insanoğlunun da doğanın bir parçası olduğunu deneyleriyle öğrendi.
Doğayla kendisi arasında bir cevher birliği içerisinde olduğuna inandı. Doğanın hem kendisine olumsuz yönde etki ettiğini ve hem de kendisine şifa kaynağı olduğunu deneyleriyle öğrendi. Kendisine şifa olanları kutsal saydığı gibi zarar verenleri de uğursuz saydı. Bazı zamanlarda kendisine şifa kaynağı olanlara kutsal diyerek tapındığı gibi (aynı bal da olduğu gibi)kimilerini de zarar vermemesi için kutsadı. Bu kutsal saydığı materyaller de yine kendisi gibi doğanın bir parçası olan ağaçlar, bitkiler, hayvanlar vb. şeylerdi. Eski insanlar kendisine zarar veren çevresindeki şeylere yine çevresinde bulunan diğer materyalleri kullanarak cevap vermeye karşı koymaya çalıştı. Günümüzde halk ilaçları veya koca karı ilaçları olarak adlandırılan ilaçlar ve bu ilaçların yapımı böyle başladı. Eski hekimliğin ocağı ve beşiği sayılan Bergama’da çevre bitkilerinden ilaç yapılıyor, kullanılıyor ve uygulanıyordu. Halk ilaçları (koca karı ilaçları gibi adlarla) adıyla anılan bu ilaçlar başlangıçta da, o dönemin uzman sayılan kişileri tarafından yapılıyordu. Keza uygulanması da bu kişilerce yapılıyordu.
Bu uygulama dünyanın her yerinde böyle olduğu gibi keza Anadolu’da da böyleydi. Anadolu ilaçları, Anadolu’da yetişen bitkilerden, Anadolu halkının yaptığı, sağıltıcı, iyileştirici birleşimlerdir, buluşlardır. Bunlar eski çağlardan günümüze kadar sürdürülen ve nesilden nesile aktarılmış olan bir geleneğin ürünleridirler.
Anadolu’da yetişen bitkilerden yapılan ilaçların, bugünkü belgelere göre en eskileri, çoğu Hititler’den kalmadır. Hititlere göre ilaçların yaptığı bitkilerin özünde birtakım gizli güçler, tanrısal erkler var. Hititlerde kabul gören inanışa göre; bitki bir tanrısal gücün ürünüydü(görüntüsüydü), bu yüzden de kutsaldı. Nitekim Anadolu’da yetişen bitkilerin, ağaçların çoğunun eski çağdan beri kutsal olduğunu, tarihi kaynaklardan ve belgelerden öğrenmekteyiz.
“Söz gelimi çınar, çam, kayın, meşe, defne, kiraz, kızılçık, ardıç, ceviz, söğüt gibi ağaçlar; üzüm, incir, buğday, arpa, darı, elma gibi yemişler de, ekinlerde kutsanmaktaydı. Hitit kral veya kraliçelerinin ellerinde başak bulunması veya sakallarının başak şeklinde veya üzüm salkımı halinde gösterilmesi de bunu doğrulamaktadır. Keza ekinler; yonca, nane, kekik, dereotu, gibi otlar ile, gelincik, menekşe, nevruz gibi çiçekler de kutsal sayılmaktaydı. Bunların yansıttıkları birer tanrı veya tanrıça vardı. Sözgelimi gelincik çiçeği Suriye havalisinde Anadolu’ya gelen Attis (Adonis) adlı tanrının; yonca, menekşe ise ana tanrıça “Kupapa “(Kubele) nın çiçeği olarak anılıyordu.
“Mesela dilimize “keten” olarak geçmiş ve aslında Hititçe “kattanya” dedikleri bitkinin aynısıdır. Hititler bu bitkiden ilaç yapıyorlardı. Ayrıca diğer bitkilerden ve hayvanlardan da ilaçlar yapılıyordu. Bunları ise Sankunnis (rahip) denen din adamları yapmaktaydılar. Bunların da birtakım yetenekleri olduğuna ve gizli güçleri bulunduklarına inanılmaktaydı. Eski Anadolu ilaçlarının yapımı gibi türleri de günümüzde olduğu gibi değişikti. Ilk önce ilaç insan bedenine girmiş olan kötü ruhu kovmak için girişilen bir eylem niteliğindeydi. Eskiden ilaçların yapımı günümüzde olduğu gibi tamamıyla bilimsel niteliklerde değildi. Sadece maddi yönden değil manevi yönden de tedavi etmiş olduğuna inanılmaktaydı. çünkü ilaçlarda gizemlilik ve olağanüstülük bulunduğuna inanılır ve bunları yapanlara da olağanüstü bir insan gözüyle bakılır, öyle bilinirdi. çünkü eski insan kendisine şifa veren herhangi bir materyali kutsal olarak görmekteydi. çünkü eski insana göre doğa ve doğada bulunan tüm varlıklar (bitkiler, hayvanlar, vb. ) tanrısal bir gücün ürünleri veya Tanrı’nın bir başka boyuttaki görüntüleriydiler. Bu yüzden eskiden bitkiler ve ağaçlar kutsanmaktaydı. Bu kutsallaştırmayı ilk olarak Anadolu’da Hititler yaptılar:”
Toprağın verimliliğini, üretkenliğini ve bolluğunu, doğurucu özelliğine bakarak bu doğal yapıyı tanrılaştıran ilk insanlar Hititler oldu. Mesela üzümün faydalı bir bitki olduğunu öğrenince üzüm salkımını evrene bolluk veren tanrının (Bereket tanrısı Muris) eline verdi. Bunu da tanrısının sakalını üzümleştirerek gösterdi. Üzüm şeklinde gösterdi. Sonra Melit dediği bal’ı keşfederek onu kutsadı. Nitekim balın çok değerli ve şifalı bir ürün olduğu Kur’an-ı Kerimde de anlatılmaktadır. (1)
Faydasını görüp, zararının dokunduğuna inandığı ateşi ve ateş yaktığı yeri, yani ocak’ı kutsallaştırdı. Ateş yakmış olduğu Ocak’ı da kutsal saydı. Bugün bile bizler ateş yaktığımız, yemeğimizi pişirdiğimiz, suyumuzu ısıttığımız ve ısındığımız Ocak’ımıza saygı göstermiyor muyuz? Bu durum Hititlerde de aynıydı. Hititlerde “Hassas” adında ocak tanrıları vardı. Bu ocak kutsal sayılmaktaydı. Güneş de ay da hatta yıldırım ve şimşek bile kutsaldı. Kısacası ateş ile ilgili bütün varlıklar kutsal sayılıyordu. Bugün bile halk arasında söylenilen ve inanılan ocağın üstüne su atılmaz, “Ateşe su dökülmez, dökülürse cin çarpar, ateşin üzerinden atlanmaz, ateşe işenmez gibi inanışlar hep bu devrin süregelen geleneksel inanışlarıdırlar.”
M.Ö. VI. yüzyılda yaşamış olan (Anadolu’da) Heraklitos’da ateşi bütün varlıkların özü (Arkhei) saymaktaydı. Yine Hititler’de “Pahhur” adı verilen kutsanan bir tanrı vardır. Bu ateş, “Ocak tanrısı’dır.” Ateş veya ocakla ilgili bütün işler onun yönetimi altında olduğuna inanılırdı. Yine Sümerlerde de ateş ve ocak kutsaldır. Sümerler ocağa “Guanni”derlerdi.
Anadolu mitolojisinde ilaç yapmada, büyücülükte ocağın önemi büyüktür. Ocakla, ateşle ilgili ilaçlar genellikle okuyup, üfleme, tütsüleme gibi biçimde tezahür etmekteydi. Bugün de hala böyle değil midir?
Hasta ocağın başına getirilir, daha önceden ocağa atılan kemik kabuk tohum gibi ne varsa, hastayı şifaya kavuşturacağına inanılan şeyler ateşe atılırdı. Bunlardan çıkan kokular ve dumanlar da o hastayı şifaya kavuşturduğuna inanılmaktaydı. Günümüzde de herhangi bir hasta aynı şekilde şifaya kavuşturulmak üzere bu yöntemler kullanılmaktadır. Yılan ocağı, Al karısı ocağı, Kuduz ocağı gibi ocaklar da aynı hizmeti bugün yöremizde olduğu gibi Anadolunun birçok yerinde yerine getirmekte değil midir?
Hititçe’de Mus (yılan) kutsal bir hayvandır. Sümerce’den Hititçe’ye geçtiği sanılan “Mus” sözünden anlaşıldığına göre Hititler bunu komşularından öğrenmişler yılanın, derisinden, dişinden, hatta zehirinden birtakım hastalıkların iyileştirilmesi konusunda ilaçlar yapmışlardır. Bugün bile yılandan ilaç yapılmaktadır. (Tıbbın en büyük sembolü de yine yılan değil midir) Goethe “Yeşil Yılan” adlı eserinde onun dünyaya şifa dağıtan varlık olduğu vurgulanmaktadır. Yılanın ilaç olduğu sadece tıbbi ilaç yapımında değil bilakis halk inanışlarında da birtakım gizemlilik taşıyan hususiyetlerinin olduğuna inanılmaktadır. Mesela yöremizdeki “Yılanın öldürülerek yakılması sonucunda yağmurun yağacağı inanışı, yılanın ayağını gören kişinin de cennete gireceği gibi inanışlar da hep bu eski çağdan kalma inanışların günümüze kadar gelen birer kalıntıları değil midir?
Kısacası kutsallıkla halk ilaçları arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Bu yüzden eski çağın inançlarıyla günümüz halk ilaçlarının ortaya çıkışı ve bugün kullanılması bir adet bir gelenek halinden sürekli olarak aktarılması arasında köklü bir bağlantı vardır. Bunun için halk ilaçlarıyla halk inanışları birbiriyle doğrudan bağlantılı bulunmaktadır. Bunun nedeni de Eski Anadolu insanının bulmuş olduğu ilaçlara ve bu ilaçları yapmış olduğu materyallere kutsallık unsurunu veya vasfını vermesinden ileri gelmektedir.
“Eski çağda toplu hastalıktan ölmelerin Tanrı’dan geldiğine inanılmaktaydı. Bunun önlenmesi için de tanrıya topluca yalvarmalarda bulunuyordu. Mesela Hitit kralı I. Murşil (M.Ö. 1346-1300)’e ait kitabelerde Hitit ülkesindeki toplu hastalanmaların ve ölümlerin kalkması için Tanrılarına kurbanlar sunduğu ve yalvardığı belirtilmektedir.”
Yine Hititler’de “Heyus” adı verilen yağmur kutsaldı. Günümüzde de yağmur duasına çıkmanın bununla ilgili olduğu açıktır. Bugün Anadolu’da yağmur suyu ile yıkanmak uğurlu ve yararlı sayılmaktadır. Yöremizde de (Gürün ilçesi ve köylerinde) “Yağmur suyuyla yıkanmak iyidir, yağmur suyu saçları uzatır, saç dökülmesini önler, ve bilhassa da Nisan ayında yağan yağmur suyundan da peynir mayası yapılır.”Bütün bunların elbetteki bu inanışlarla direkt olmasa bile dolaylı bir şekilde bağlantıları vardır.
Bugün Anadolu’da hemen hemen her yerleşim biriminin yanında “adına ziyaret” adı verilen kutsal veya yarı kutsal yerler vardır ki halk buralara giderek bilhassa da kurak geçen mevsimlerde “Yağmur duasına” çıkarlar ve hemen hemen de bu niyet veya dilek gerçekleşmektedir. Bugün yöremizde de hemen hemen her yerleşim biriminin yakınında bir “Ziyaret Yeri” ve yağmur duasına çıkılacak yerler vardır. Mesela Beypınar’da Akşaktaşı mevkiindeki ziyaret denilen yer, Konakpınarda “Coşkunbaba” Güldede de “Ziyaret denilen yerde, Bahçeiçinde Battal Gazi’nin dikmiş olduğu elindeki çınar çubuğunun büyüyerek bugüne kadar gelmiş olduğu inanılan yer ve daha nice yerleşim birimleri bunlara birer örnektir. Tek Tanrı’lı dinlerde (İslam Dini’nde) yağmur’a “Rahmet” denmektedir ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimin birçok sure ve ayeti kerimesinde yağmur hakkında birtakım açıklamalarda bulunulmaktadır.
Yine İslam Dini’nin Anadolu’da yayılmasıyla birlikte zeytin ve ağacı, hurma ve ağacı, misvak ağacı, bal gibi birtakım bitkiler de daha önem kazanarak halk ilaçları hatta inanışları içerisinde çok büyük ve önemli yerler etmiş durumdadırlar. Hatta bunların kullanılmasının hem sevap hem de sağlığa faydalı olduğu belirtilmektedir.
“Durum Eski çağ Türk dünyasında da hemen hemen aynıydı. Yani halk ilaçları ile halk inanışları birbiriyle bağlantılı durumdaydı. Halk ilaçları da halk ilaçlarını yapanlar da birtakım olağanüstü güçleri olduklarına inanılan kişilerce yapılmaktaydı. Hastalıklar için gerekli bütün ilaçları din görevlileri yaparlardı. Türkler “Emçi”(EM: ılaç demektir) “Otacı” dedikleri hekimler, gerçekten hekim değil birer din görevlisiydi. Bitkilerdeki gizli, iyileştirici ve tamir edici gücü onlar bilebilirlerdi ve kendilerinde bulunan gizli güçlerin de etkisiyle hastaları tedavi ederlerdi. çünkü onlar Tanrıya yakın olan kişilerdi.” Çin kaynaklarına göre Göktürkler” kestikleri at ve koyun kurbanlıkların kafalarını sırıklara korlar. Bunu da kutsal sayarlardı. Bugün yöremizdeki bostan ve bahçelere göz değmemesi için veya nazar değmemesi için dikilen bu tür at veya koyun keçi gibi hayvanların kafalarını dikmeleri de bu geleneklerin süregelen bir uzantısından başka bir şey değildirler. XI. yüzyıl kaynaklarında verilen bilgilere göre de; Kırgızlar, Hintliler gibi, ölülerini yakarlar ve “Ateş en temiz şeydir, ateşe düşen her şey temiz olur. Ölüyü de ateş kirlerinden ve günahlarından temizler” diye inanırlardı.”
“Altay Şamanistlerinin dua ve ilahilerinde geçen “Ülgen”(ülken) kelimesi büyük ve ulu anlamına gelmekteydi. “Umay” kelimesi ise Kaşgar’lı Mahmut’a göre “Umay-kadın doğurduktan sonra çıkan en son’dur (yöremizde bu şeye günümüzde “Eş” adı verilmektedir) ki, Umay, Şamanist Türklerde “Dişi Tanrı’dır.” Ayın zamanda Şamanist Türklerde “Imı” adı verilen ve adına da korunma silahı, veya tılsım ya da muska anlamına gelmekteydi.”Göktürk ımparatorluğu devrinde “Yer-Su” ruhlarının mahiyetini “Orhun Abideleri’nden anlamak mümkündür. Göktürklerin “Iduk yer-Sub” (mukaddes yer-su) ile ifade ettikleri mevhum koruyucu ruhlar hem vatan idi ve hem de mukaddes sayılmaktaydı. Eski Türkler yüksek dağ tepelerine Tanrının makamı olarak inanırlardı. Mesela Altaylar böyle bir dağdır veya “Tanrı Dağları”da böyledir. Şamanist Türklerin en çok saydıkları ve muhterem bildikleri ağaç da “Kayın” ağacıdır (Betula Tournef). Doğu Türkistan’dadin adamları (Kam), hastayı efsun ile tedavi ederken çevrelerinde kayın ağacı bulundururdu. çünkü kayın ağacı kutsal olduğundan bu ağacın uğruna kurbanlar sunulurdu. Bir Şaman duasında aynen şu dizeler vardır:
“Altın yapraklı mübarek kayın
Sekiz gölgeli mukaddes kayın
Dokuz köklü, altın yapraklı bay kayın
Ey mübarek kayın ağacı sana kara yanaklı
Ak kuzumu kurban ediyorum...
Büyük ıslam bilgini Biruni, “El-Asakir-ül Bakiye” adlı eserinde Oğuzların çok bereketli bir pınarın yanındaki kayaya taptıklarını, secde ettiklerini yazmaktadır.”Günümüzde Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi bizim yöremizde de birçok pınarlar ve bu pınarların yanında bulunan sarp kayalıkların ve birtakım yeşilliklerin bulunduğu yerlerin “Hızır A.S.’ın atının ayağının değdiği yer veya namaz kıldığı yer olarak adlandırılması ve bu gibi yerlerde yağmur duasına çıkılması veya adaklar dileklerde bulunulan yerler olarak görülmesi ve kutsal sayılması Orta Asya Türk geleneğinin günümüze kadar süregelmiş birer örnekleridirler.
“X. yüzyıl tarihi kaynaklarında ırtiş Irmağı boylarında yaşamış olan Türk Kimek kabilesinin bu ırmağa (İrtiş Irmağı) tapmış oldukları da belirtilmektedir. Hatta “Su”, bu kabilenin tanrısıdır.”Keza Hititlerce kutsanan bir varlık olan Ateş ve Ocak kültü de Eski Türklerde aynı şekilde kutsanmaktaydı. “Eski Türk dininde tabii kudretlerden ateş kültü de çok önemli yer tutmaktaydı. Mesela ateşe bakarak kehanette bulunmak çok eski bir Türk geleneği idi. Büyük bir ateş yakılır bu ateşe kurbanlar sunulur ve çeşitli dualar okunur bu ateşin üzerinde büyük alevler yükselir. Bu alev yeşilimsi renk alırsa bereketli yağmur ve iyi mahsul alınacağına inanılırken, bu alevler kırmızı renkte yükselirse o yıl savaşın çıkacağına inanılırdı. Eğer alevler sarı renkte olursa hastalıkların ve birçok salgınların vukuu bulacağına inanılırdı.”Yakut Türkleri de ocaktaki külün kıpırdadığını görünce “Og kuta Oynuyor”(çocuk ruhu oynuyor) derler, ateşin ailede bir çocuk doğacağını haber verdiğine inanırlardı. Aynı zamanda Şaman dualarında da adı geçen “Atamızın yaktığı ocak tabiri günümüzde” yöremizdeki söylenen şekliyle “Ocağın yana, ocağın yanmaya, ocağın bata gibi dua ve beddualar ile “Ana ocağı, Ata ocağı gibi deyimlerimiz de bu Atalar Kültünün günümüze kadar ulaşmış birer uzantısından başka bir şey değildirler. Eski Türklerdeki “Abacı”(Umacı) bununla çocuklar korkutulurlardı. Bugün bile yöremizde çocukları korkutmak maksadıyla halk arasında “Umacı geliyor” söylenmektedir.
Eski Türklerde “Abakı” adı verilen göz değmemesi ve nazardan bağ ve bahçeleri korumak için sırıklara dikilmiş korkuluklara ve kafalara halka yöremizde de bu uygulamalar sürdürülmektedir. Mesela Eski Türklerde “Monçuk” günümüzde ise yöremizde “Boncuk” adı verilen, genelde mavi renkte olan boncuklar at, eşek, koç, öküz araba gibi şeylere takılmakta ve Eski Türklerde olduğu gibi nazar değmemesi için kullanılmaktadır. Eski Türklerde “Uçguk” adı verilen günümüzde yöremizde “Uçuk” adı verilen dudakta meydana gelen “Uçuklama” ve bunun tedavi şekilleri de Eski Türklerdeki tedaviyle benzeşmektedir. Yöremizde buna “Uçuklama” adı verilir. Tedavi eden kadına da uçukçu adı verilmektedir. Mesela uçuğun tedavisini yapan kadın eski bir paçavrayı bir ocakta yakar ve hastanın başı üzerinden gezdirir (döndürür) sonra tekrar ocağa atar. Bu hastalığı tedavi etmek için ayrıca uçuklamış yere bir ekmek parçası sürülerek bir köpeğe verilerek yedirilir ve böylece uçuğun kaybolacağını inanılmaktadır. (Beypınar köyünde hala yapılmaktadır)
Eski Türklerde “Yel”, “Cin” demektir. “Er yelpindi” sözüyle bir kişinin cin tarafından çarpıldığı anlatılırdı. Bunun tedavisi için yapılan birtakım tedavi seansları da günümüzdekileri ile Eski Türklerdekiyle aynı benzerliği göstermektedir. Bütün bunların yanısıra birtakım türbelere ve yatırlara ziyaret denilen yereler gidilerek çabutlar bağlanması ve çeşitli dileklerde bulunulması da Eski Türklerden günümüze kadar ulaşmış olan Halk inanışları veya Halk ilaçlarının günümüze kadar gelmiş olanlarıdırlar.
Demek ki bütün bu misaller de açıkça göstermektedir ki eski devirlerdeki halk ilaçlarının yapımı ve bu ilaçların tedavide kullanılmaları ile halk inanışları dediğimiz birtakım hastaların tedavi edilme hususiyetleri halk ilaçlarıyla ilgilidir ve birbiriyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Günümüzde de Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi halk ilaçlarının yapımı ve kullanılması, halk inanışlarıyla direk bağlantılıdır. Her ne kadar modern tıbbın ilerlemesiyle ilaç yapımı ve ilaç kullanımında değişiklikler olmuş ise de Anadolu halkının eski devirlerden beri süregelen halk ilaçlarını yapma ve bunlarla gerek maddi ve gerekse manevi hastalıkları tedavi etme geleneği hala gözle görülür ve elle tutulur bir şekilde kullanılmaktadır. Bu durum yöremizde de aynı özellikte ve aynı çapta sürdürülmektedir... Yöremizde de yurdumuzda olduğu gibi halk ilaçları, halk arasında kullanılan ve ağızdan ağıza nakledilerek anlatılmış ve birtakım deneylerle de yapılmış, bitkilerle tedavi usülleri böylece yüzlerce hatta binlerce yıllık geçmişe sahip bir konumdadır. Bu yüzdendir ki halk ilaçları halk hekimliği diye bir meslek meydana getirmiştir.
Halk hekimliği, uluslar arası literatürde “folk medicine” olarak bilinmektedir. Türk edebiyatımızda ise, “geleneksel tıp” olarak adlandırılmaktadır. Halk hekimliği; hastalıklar ve sağlık hakkındaki inanç, tutum ve davranışlar şeklinde tanımlandığı gibi, toplumların inanç, gelenek ve değer sistemleri ile ilgili tıbbi uygulamalar olarak, bazı antropologlar tarafından “ev tedavisi” olarak ifade edilmektedir.
Halk hekimliğ veya geleneksel tıp, insanların doğa olayları karşısında takındıkları tavırlar ve ilişki şekillerinden doğmuştur. Dini inançlar ile sihrin yönettiği geleneksel sistemlerde sağlık ve hastalık insan bedenine yabancı unsurların girmesi ve onların yaptıkları kötülüklerle açıklanıyordu. Bu mekanik evren düşüncesinde, ezeli harmoninin bozulması ve yeniden düzenlenmesi iyi ve kötü kuvvetler ekseninde elel alınırdı. İyi ve kötü kuvvetlerin insanları etkisi altına alması karşısında büyücüler, şamanlar doğpa üstü unsurlarla ilişkiye geçerlerdi. Kötü kuvvetlerden korunmak için bazı çareler düşünülmüş, böylece halk hekimliğinin temelleri atılmıştır.
Halk hekimliği uygulamalarının hem düşünsel hem de eylemsel temellerine ait ipuçlarına insanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren rastlanmaktadır. İlk insanlar, hep bir sistem dahilinde hareket etmişlerdir. İnsan ilişkileri kuralsız ve dağınık bırakmak eğiliminde olmamış, kendini ve doğayı öğrenmeye bir yandan da öğrendiklerini sistemleştirmeye çalışmış, bunu yaparken de nesneler arasındaki yüzeysel benzerlik ve zıtlıklara dayanmıştır. Yalnızca olayları algılamak değil, onları değiştirmek de söz konusu olduğunda benzetmeci düşünüş tarzının iki yönü özellikle önem kazanmaktadır.
İlk çağlarda; birbirlerinin çeşitli kısımlarını oluşturmuş olan parçalar, sonradan çeşitli nedenlerle ayrılmış olsalar da, birbirleri ile halen ilşkilidir. Bu düşünce, “parça bütüne aittir” şeklinde özetlenebilir. Yani, bütünün bir parçasının sahiplenilmesi ile onun üzerinde yapılan işlemlerle aynı etkiyi bütü üzerinde oluşturmak imkanı vardır. Bu düşünce, bir şeyin birbirlerinden ayrılmış durumlarda olan iki unsurundan biri üzerine etkinin kendiliğinden diğer unsur üzerine geçmesi olarak tanımlanır ve “iletken, temas büyü”(Contagious magie) olarak adlandırılır.
Benzetmeci düşünceye göre, bir olayın ya da gerçekleşmesi istenen bir sonucun taklit edilmesi yoluyla, o sonuca ulaşılması imkanı vardır. Bu ilke de,”benzer benzeri getirir” biçiminde özetlenebilir. Bu düşüncenin uygulanması folklor ve etnoloji bilimlerinde “taklit büyü”(homeooathic magie) olarak adlandırılır ve bu olayı, o olayın küçük bir taklidini yaparak meydana getirme olarak tanımlanabilir. Büyü; güce çıkan en kestirme yoldur. Toplumu psişik bir bütünlüğe sokar, bireylere güven verir, koordine eder. Çağdaş ilkelerde olduğu gibi, tıp kuramının özü büyüdür.
İlk çağ toplumları, günlük sorunlarını duygusal ve heyecan verici motiflere göre düzenlerler. Bu toplumlarda hastalık sağlık ve sağlık uygulamalarında halk hekimliği ağırlık kazanır. Halk hekimliği uygulamaları toplumun ortak değeridir. Dolayısıyla halk hekimliği, geleneksel toplumlarda sosyal sistemin vazgeçilmezlerinden birisidir.
Sosyoloji ile tıp arasındaki ilşkileri arayan, sağlık ve hastalık sorunları ile ilgili konuları sosyal yönden açıklama eğiliminde olan tıbbi sosyolojiye göre halk hekimliğinin kökeni, folk toplumların, köylü toplulukların pratiklerinde yer alır ve toprak ile doğaya yakın olan insanların eseridir. Halk hekimliği, hekimler ve tıp personeli dışında bir topluluğu ifade eder. Bu toplulukta uygulamalar inanç sistemleri ile beraber değerlendirilir.
Halk hekimliği, modern tıptan bir kaç yönden ayrılır. Herhangi bir kimsenin bir hastalık ve onun tedavisi hakkında bildiklerini diğer bireyler tarafından da bilinir. Bu yüzden halk hekimliği tekelci değildir. Halk hekimliği, inançlar ve pratiklerin gelişi güzel bir sıralanması olmayıp tamamıyla kendi içinde mükemmel şekilde organize bir tıp teorisi örneğini verir. Folklor unsurları, hem sosyolojik, hem de psikolojik ögeler içerirler. Yabancı bir kimsenin “kötü niyetle bakması” sonucunda bakılan kişi veya nesnenin başına kötü bir olay geldiğine inanılması (nazar) olayında olduğu gibi. Nazara karşı halk hekimliği çeşitli yöntemler (sağaltma) geliştirmiştir. Eski çağlardan günümüze Anadolu’dan uygulanan; Cinsiyet belirleme, başağrısı sağaltımı,Verem sağıltma, Siğil sağaltma, Sarılık tedavisi gibi sağaltımlar yöremizde de uygulanmaktadır. Halk hekimliğinde hastalıkların sağaltımı amacıyla uygulama yapan kişiler şunlardır:
Hoca: Halk hekimliğinde hastalıkların sağaltımında dinsel kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Okumak, üflemek suretiyle ve topladıkları bitkiler ile ilaç yaptıkları gibi (şişeleri kullanarak, bel çekmek gibi..) kulunç çıkarmak işlerini eskiden beri yöremizde bu işle özel olarak meşgul olan kişiler (kadın veya erkek) yaparlardı. Şeyh, yatır veya türbelere giderek şifa dilemek, adak sunmak gibi. Neolotik çağa ait olarak bulunan muskalar da aynı şekilde temas büyüsünün bir örneğidir. Anadolu’da yaygın olarak kullanılan ağaçlara çabut ve bez bağlama geleneği de buna bir başka misaldir. Çeşitli hastalıkların tedavisi ile uğraşan geleneksel sağlık uygulamaları kurumu olan ocaklar, toplum ve sosyolojik açıdan toplumsal organizasyon örgütüdür. Halk ilaçlarının bir kısmı maddi tedavi yöntemiyle yapılırken diğer bir kısmı da ruhi tedavi usüllerini kullanmaktadır. Maddi tedavi yöntemleri her türlü bitkisel ve hayvansal diğer tüm materyalleri kullanarak bunlardan birtakım ilaçların yapılması ve bunlarla tedavi etme şekillerinin uygulanması şeklinde tezahür etmektedir. Ruhi tedavi ise gerek dua ve gerekse okuyup üfleme veyahut halk arasında “Ocak” adı verilen ve şifa olduğuna inanılan yerlere gitmek ve birtakım evliya ve erişmiş insanların türbelerine giderek burada dua ederek şifa dilemek şeklinde tezahür etmektedir. Çeşitli hastalıkların tedavisi ile uğraşan geleneksel sağlık uygulamaları kurumu olan ocaklar, toplum ve sosyolojik açıdan toplumsal organizasyon örgütüdür. Anadolu halk hekimliğinde belirtilen hastalık adlarının hepsi öztürkçe kelimelerden oluşmaktadır. Al basması, sarılık, kırk basması, lohusalık, kurdeşen, gibi...Ocaklı: Her hastalığın ayrı bir ocağı vardır. Sıtma ocağı, kuduz ocağı, yılan ocağı, sarılık ocağı gibi.. Ocak deyince akla, belirli hastalıkla uğraşan aile gelir. Bu ailenin tedavi ile uğraşan fertlerine ocaklı adı verilir. Bir ocaklı, tedavi etme yetki.sini ailesinden kan yoluyla alır. Bu yetkiyi almak için belli bir eğitim ve öğretim görmesine gerek yoktur. Ancak ocakla ilgili ve hastalıkla ilgili bazı Kuralları öğrenir ve bunları uygular. Ocaklıların tedavisinde hekimin yetersiz olduğu görüşü yaygındır. Ocaklılarca yürütülen bu işlevlere halkın büyük bir kabul ve inanışı vardır.
Ocaklının büyük bir kısmı kadındır...Ocaklının geçim kaynağı hastalık tadevisi değildir. Başka işlerle uğraşır ve geçimini başka işler yaparak sağlamaktadırlar. Halk hekimliğinde hastalıkların tanısını halk veya ocaklı koymaktadır. Babadan oğula geçen ocaklıdan başka bir ocaklı da izinlidir. İzinli, kan bağlantısı olmayan ocaklıdır. Başka birisinden izin alarak yapılmaktadır.....
Anadolu halk hekimliğinde yöntem ve metod bakımından uygulanan ve bu konuyla ilgili ana sağaltım şekilleri şunlardır: Irvasalama yolu ile tedavi: Irvasa tedavisinin temelini, hastanın vücudu dışında yapılan ve onu büyük ölçüde telkin altında bırakan, psikolojik etkilemeye dayanan hareketler oluşturur.
Parpılama yolu ile tedavi: Hastanın vücuduna bir sağaltım aracı ile vurma, çizme, kesme, delme veya hasta vücudunu dağlama biçimlerinde yapılan sağaltım şeklidir. Em(ilaçlama)yolu ile tedavi: Bu maddeler, bitkisel, hayvansal, madensel, inanç ve diğerleri olur. Kırık-çıkık tedavisini, toplumumuzda kırıkçı-çıkıkçı (osteopatlar) adı verilen halk hekimleri yapmaktadırlar. Halk hekimliğinin uygulayıcıları, hasta ile ortaklaşa sosyal sistem içerisinde daha yakın ve samimi ilişkiler kurma şansına sahiptirler. Çünkü hasta ile aynı kültür ortamı içinde yetişmiş veya aynı kültürü ortaklaşa paylaşmaktadırlar. Hasta ile hekim arasındaki ilişki farklı, halk hekimi ile hasta arasındaki ilişki daha farklıdır. Çoğunlukla hekim, hastadan çok, hastalıkla ilgilidir veya onu hedef alır. Hastayı mekanik bir öğe olarak kabul ettiği görüşündedir. Halk, kendi psiko-kültürel yapısına uymayan uygulamaları hiçbir zaman benimsememiştir. Bu sebeple halk hekimliğindeki, Hasta-hekim, hasta-hastane (tedavi edilen yer bağlamında) ilişkileri daha cana yakındır.
Anadolu halk hekimliğinin temelinde, Anadolu’nun geniş folklorü söz sahibidir. Anadolu eski uluslara ait motiflere rastlandığı gibi, büyük çoğunluğu Orta Asya kökenlidir. Bu sebeple, folklorümüzün diğer dallarında olduğu gibi halk hekimliğinde de şamanizmin uygulama, motif ve kalıntılarına rastlanılmaktadır.
Halk hekimliğinin amacı modern tıbbın gayesiyle birdir. çünkü her ikisi de insan sağlığının korunması amacıyla meydana gelmiş meslek dallarıdırlar. Modern tıp ilminin temeli halk hekimliğine dayanmaktadır. Çünkü Modern tıp bilimi, halk hekimliğinin binlerce yıllık tecrübesinin bir sonucudur.
“ Halk hekimliğinin dolayısıyla da halk ilaçlarının temelini oluşturan tarihi ilk ilaç yapımı örneklerinin kaynağının bir kısmı Orta Asya kökenlidir. Bir kısmının temeli ise Anadolu Medeniyetleri, Hititler gibi kavimler meydana getirmişlerdir. Mesela Hititler kötülüklerden ve hastalıklardan korunmak amacıyla yıkama, su serpme, kapıdan geçirme renkli yünler ve iplikler bağlama, adaklar sunma gibi çeşitli majik işlemlere başvurmaktaydılar. Hitit dönemi kil tabletlerinde çeşitli hastalıklar sarılık gibi hastalıkları ve bunların da birtakım tedavi yöntemleri anlatılmaktadır. Keza Mezapotamya kültürlerinde, Mısır, Çin, Orta Asya, Ortaçağ Avrupası’da halk ilaçları yapılarak kullanılmaktaydı.
Hz. Peygamberinin de bizzat folklorik esaslı ve majik tedavi usullerinin bir kısmını bizzat uygulaması sebebiyle, Müslümanlar arasında da halk hekimliği sistemi gelişmiş ve halk ilaçlarının da adedi elbetteki bu teşvikin sayesiyle artmıştır. Adeta bu kurum Müslümanlar arasında ayrı bir endüstri kolu halini almıştır. Halk mevsimine göre bitkileri toplayarak, kurutarak, saklayarak, birçok bitkinin köklerini kaynatarak veya ezerek, döverek bu şekilde elde ettikleri maddeleri halk ilaçları olarak birtakım hastalıkların tedavisinde kullanmıştır. “İç Anadolu bölgesinde saptanan 926 halk ilacının; % 80. 84 bitkisel, % 11. 38 hayvansal, % 7. 78 mineral kaynaklı olduğu ortaya çıkmıştır.
Anadolu’nun bir çok yöresinde olduğu gibi, Yöremizde de bu iki usülün kullanılmış olmasındaki sebep, bizzat Hz. Peygamberimiz s. a. v. in “Allahü Teala her derde deva yaratmıştır, her derde deva verir” hadisi şerifi ile “Hastalıkları tedavi ediniz” hadisi şeriflerinin etkisi olmuştur. Bununla birlikte, Hz. Peygamberimiz s. a v. in birtakım yiyeceklerin gibi şeylerin hastalıklara şifa olduğunu belirtmiş olmasıdır. Mesela balın bizzat her türlü derde deva olacak şekilde bir besin olduğunu vurgulamış olması buna delildir. Hatta çörek otunun dahi hastalıklara şifa kaynağı olduğu hadisi şerifte belirtilmiştir. Bütün bunların yanı sırada bizzat majik tedavi usüllerinin Hz. Peygamberimiz s. a v. tarafından da yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca insan vücudunun bizzat Tanrı tarafından insanoğluna verilmiş bir emanet olduğuna ve sorumlu olduğuna inanılmasının da büyük etkisi vardır. Hastalıkların sebepleri maddi olduğu kadar manevidir. Sağlıklı beden ve ruh arasında büyük bir ilgi ve ilişki olduğu için bilhassa da Müslümanlar arasında bu iki tedavi geleneği yani hem maddi ve hem de manevi tedavi şekilleri birlikte yürütülmüştür. Böyle yapılması şekli sadece elbetteki Müslümanlarda değil bizzat Eski çağda da böyle sürdürülmekteydi. Nitekim tarihi kaynaklar bunu ispat etmektedirler. Bunun içindir ki, yöremizde hayatın, ölümün bizzat sağlıklı olmanın da hastalanmanın da bizzat Allahü Teala tarafından yaratılmış ve bahsedilmiş olduğuna inanıldığından, dertlerin ve çeşitli hastalıkların O’ndan geldiğine inanılmaktadır. Bu inanış sebebiyledir ki, Hz. Peygamberimiz (s. a. v.) “Allahü Teala her derde devasını verir” hadisi şerifine binaen söz halkımız arasında “Derdini veren Allah, dermanını da verir.” atasözü haline getirilerek, bir düstur olarak kabul edilmiştir. Bu söz halkımızın hem inancını ve hem de tevekkül anlayışını dile getirdiği gibi bu hadis bizzat halkımızın hastalıklar konusunda teselli kaynağının temelini oluşturmaktadır. Tabiiki bu demek değildir ki halkın her türlü hastalıkların gelmesine ve dertlerin oluşmasına razı olmaktadır. Bu şekilde olmadığını halkımız arasında dolaşan ve meşhur olan “Allah dert verip de derman aratmasın” sözü gayet net bir şekilde anlatmaktadır. Hastalığın sebeplerinin maddi olduğu kadar manevi olduğunu ve bunun tedavisinin de aynı şekilde yani hem maddi ve hem de manevi yönden olacağına inanan insanımız bunu, “Allah hekimsiz de koymasın hocasız da” sözleriyle kendisine ait olan inancını ve geleneksel yapısını net bir şekilde izah ederek açıklamaktadır.
Halk arasında hastalıkların bizzat Allah tarafından yaratılmış olduğuna inanıldığı gibi birtakm sebeplere de bağlı olduğu halk arasında söylenen sözlerden veya atasözlerinden veyahut deyimlerden rahatlıkla anlaşılmaktadır mesela: “Güneş giren eve doktor girmez” bu söz ile güneşin veya ışığın hastalıklar konusunda çok önemli olduğu vurgulanmaktadır. “Allah doktorsuz koymasın, onsuz da etmesin” yöremizde oldukça bol söylenilen bu sözle hastalıkların doktorsuz tedavi edilemeyeceğini ve halkımızın doktora inandığını belirtmektedir.
“Hekim hekim değil, başına gelen hekim” sözüyle insanın başına gelen hastalıklardan kurtulmak için neler yapmış olabileceğini ve nelere katlandığını anlatmaktadır. Ayrıca “Derdini anlatmayan dermanını bulamaz sözüyle derde deva aramanın ve hastalıklara şifa bulmanın gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Yine halkın arasında oldukça çok söylenen “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” sözü hastalıklara tedaviyi bulamayan ve gerektiği gibi dini inançları veya prensipleri anlatamayan doktor ve din adamlarına sitem ettiğini ve bunların elinden yüzyıllar boyu neler çekmiş olduğunu kendine has uslubüyle anlatmaktadır. “Kelin Em’i olsa başına sürer” atasözünde geçen “Em” kelimesi Orta Asya kökenlidir. Eski Çağ Türk Dünyası’nın hastalıkları tedavi usülleri veya tedavi anlayışıyla günümüzü birleştirmektedir. Yani halkın arasında hala söylenilen Em veya Emci lafızları Ortaçağ ve Orta Asya Türklüğüyle günümüz Türklüğü arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Anadolu halk hekimliğinin temelinde, Anadolu’nun geniş folklörü söz sahibidir. Anadolu eski uluslara ait motiflere rastlandığı gibi, büyük çoğunluğu Orta Asya kökenlidir. Bu sebeple, folklorumuzun diğer dallarında olduğu gibi halk hekimliğinde de Şamanizmdeki uygulama, motif ve kalıntılarına rastlanılmaktadır. Halk hekimliğinin amacı modern tıbbın gayesiyle birdir. çünkü her ikisi de insan sağlığının korunması amacıyla meydana gelmiş meslek dallarıdırlar. Modern tıp ilminin temeli halk hekimliğine dayanmaktadır. Çünkü Modern tıp bilimi, halk hekimliğinin binlerce yıllık tecrübesinin bir sonucudur. Halk mevsimine göre bitkileri toplayarak, kurutarak, saklayarak bunları çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanmaktadır.
Yöremizde hastalıklarla veya bununla ilgili deyim ve atasözlerinden bazıları ise şunlardır:
Sağ baş yastık istemez, Hastalık davul çalarak gelmez, Hastaya nar sorulur mu? Nereni beğenmiyon? Dizinin dermanı yok, Elbise (esvab) kabası olmak, Hali olmamak, Mecali bulunmamak, Katı kanadı açılmamak gibi... daha nice deyim ve atasözleri yöremizdeki halk ilaçları veya halk hekimliğinin hakkında oldukça bilgiler vermekte ve halk ilaçlarıyla halk inanışlarının birbirleriyle nasıl bağlantılı bir şekilde yürütülmeye çalışıldığını anlatmaktadır.
GÜRÜN İLÇESİ’NDE KULLANILAN TIBBİ KELıMELER:
Akarca: ıltihap
Al basması: Lohusa kadına uğradığı sanılan al karısından korkma hali.
Alazlık: Yüzde çıkan küçük sivilceler
Amel: ıshal
Burhulmah (k): ıncinmek
Boz inmek: Göze lmah (k): ıncinmek
Boz inmek: Göze perde inmek,
Çıngılamak: Çıbanın diğer yerlere sıçraması
Çor: öksürük
Çorlu: öksürüklü
Dabaz: Kaşıntı
Dabah: Hayvan hastalığı
Defar: Derman, çare
Dermağ: Yüzde çıkan bir hastalık türü
Ergencelik: Yüzde çıkan küçük sivilce
Gicimik: Kaşıntı
Gicişmek: Kaşınmak
Gumacık: Yaz aylarında koyun sürüsünün yanında duranlarda oluşan hastalıktır.
İnceağrı: Dizanteri
Garsama: Kış aylarında gözün ağrıması
Garıhmah: Kar yüzünden gözün ağrı hissetmesi
Gulunç: Romatizma
Mayasıl: Kaşıntılı bir hastalık
Sınıhçı: Kırık ve çıkıklara bakan halk hekimi
Sızı: Ağrı, romatizma.
Uluh: Çürük, kçtü hastalık
Umma: Emzikli kadında gçğüs (meme) şişmesi
Uğunma: Havale geçirme, bayılma
Yel: Sızı, romatizma
GÜRÜN İLÇESİ’NDE HALK İLAÇLARI:
1- Böceğin soktuğu yere derhal bir hayvan nalı basılır. Sonra da bu yere yoğurt sürülür. Böylece şiş önlenmiş olur.
2- Burun kanamalarında örümcek ağı ovularak içindeki iri kısım atılır. Kalan toz kısım ise buruna hızlıca çekilir. Böylece akan kan durdurulur.
3- Parmak veya buna benzer küçük kesilmeler veya kesiklerde de akan kanın durdurulması için temiz bir bez parçası yakılarak külü basılır.
4- Ezik veya çürükler için siyah et bağlanır. Kuyruk kapağı (koyunun kuyruk kısmının derisi) bağlanarak sarılır.
5- Yanan yere hamur konur, üzerine yumurta sarısı dökülür. Kaynamış yumurtaların sarısı ayrılır. Hafif ateşli bakır bir kap içerisinde kavrulur.
6- Yumurta yağı çıkarılır. Bu yağ telekle yanan bölgeye sürülür. Yanık iz bırakırsa salatalık ezilir suyu sürülerek iz kalmaması sağlanır. Zehirlenen bir kimseye yumurta akı içirilir. Hasta soğuk suya sokulur.
7- İshal için süzülmüş yavan yoğurt yedirilir. Koyu ve demli çay içirilir.
8- Yine ishal için sumak yenir veya suyu içirilir.
9- Kabızlık için sinemaki kaynatılarak suyu içirilir. Ve yine kabızlık için pekmez içilir. (Dut pekmezi)
10- Uykusuzluk için haşhaş tohumu polat şekeri ile dövülerek içilir.
11- Kansızlık için pekmez, ciğer dalak yenilir.
12- Ağrılı ve romatizmalı yerlere ısırgan otu sürülür.
13- Yine romatizma için ağrının olduğu yere Mayıs çiçeği bağlanır.
14- Göğüs ağrılarına kabak pişirilerek sarılır. Yine bu iş için maydonoz sütte pişirilir bağlanır. Ve yine bu iş için Mayıs (ahbun) bağlanır.
15- Kadınların adet görememeleri hali (tıb dilinde Amenore) için ebe gümeci kökü iyice dövülür temiz bir beze sarılarak ateşe gömülür. Ateşte pişen bu toz ılık iken kirli yün içinde rahimin içine konur.
16- Çocuk düşürmek için sarı saman ile eski duvar kerpici kaynatılır ve bunun buharına oturulur.
17- Ayak yorgunluğunun giderilmesi için suya tuz konulur ve bu suyun içine ayaklar konularak dinlendirilir.
18- Bel ağrısı için kara sakız denilen madde yakı olarak bele vurulur.
19- Hıçkırık önlemesi için havuç buruna tutularak derin derin nefes alınır.
20- Diş temizliği için meşe külü kömürüne biraz tuz konularak dişler fırçalanır (ovulur).
21- Ağız kokusunu gidermek için nane yenilir.
22- Ağız kokusunu gidermek için maydanoz yenilir.
23- Ağız kokusunu gidermek için anason yenilir.
24- Mide ağrısını önlemek için nane kaynatılarak çay gibi içilir.
25- Hazımsızlık için soda veya sirke içilir.
26-Kulak ağrısını dindirmek için zeytinyağıyla soğan kabuğu kaynatılır bununla da kulağa damlatılır.
27- Şeker hastalığı için: Üç bağ maydanoz, dört limon bir çay bardağı konyak, bu malzemeler bir tencereye doldurularak üçte birisi kalıncaya kadar kaynatılır. Sonra da soğutularak süzüldükten sonra içilir.
28- Şeker hastalığı için kayısının acı olan çekirdeği yenir.
29- Kas ezilmesi ve diğer ezikler için zeytin çekirdeği ile dövülür ezik olan yere akşam bağlanırsa sabaha kadar kalırsa incinme ve ezik iyi olur.
30- Her türlü yanık için malzeme olarak; bir çay bardağı zeytinyağı bir fındık büyüklüğünde balmumu, iki üç tane aspirin hapı bunlar karıştırılarak yanık üzerine tavuk teleği ile sürülürse yanık için iyi bir merhemdir.
31- Yara, apse veya çıbanlar için kadınlarda umma adı verilen göğüs şişmesi halinde iki baş soğan pişirilerek rendelenir ve bir fındık büyüklüğünde balmumu ve bir bardak zeytinyağı ve bir sabun kalıbında da yetecek kadar kazınır yarım çay bardağı su bir kaşık kadar şeker ve bir miktar da un. Bütün bu malzemeler birbirine karıştırılarak pişirilir. (Sadece haşlanacak kadar) bunun katı olmaması için ununun az katılması da gereklidir. Bu karışım yaraya üç veya beş gün bağlanmalıdır.
32- Kılıç yarası için kılıç otu adı verilen ot (bu çiçek top sarı çiçek şeklindedir) ovularak toz haline getirilir ve kılıç darbesiyle yaralanmış veya kesilmiş olan yere konulursa bu yarayı kurutur.
33- Mayasıl için mayasıl otu adı verilen ot kaynatılarak suyu içilir.
34- Solucan otu adı verilen ot yenilirse veya kaynatılarak suyu içirilirse solucanları döker.
35- Şeker hastalığı için karamuk kökü kaynatılarak içilir.
36- Böbrek taşını düşürmek için çiğil (kuşburnu) kaynatılarak içilirse (üç gün üst üste) böbrek taşları düşer.
37- Tansiyonu düşürmek için limon yenir. Tansiyonu düşürmek için sarımsak da yenmektedir.
38- Sulanmış yarayı veya çıbanı deşmek için ebegümeci ile süt ve un karıştırılarak bir merhem haline getirilerek bağlanmalıdır.
39- Çıbanı delmek için içine cam tozu konulmuş lokum bağlanır.
40- Romatizmalı yerin sızısını önlemek için ispirto ağrılı yere sürülür ve ardından da kirli yün bu bölgeye bağlanır üç veya yedi gün durdurulmalıdır.
41- Göz ağrısı için yumurtayı kaynatır soyar ve böylece bağlanırsa herhangi bir şeyin değmesiyle ağrımaya başlamış olan gözün ağrısı dindirilir.
42- Gözlerin karın yağmasıyla birlikte “Karıkma” olursa bir ateşin üzerine (kemre ateşinin üstüne) bir miktar kar konularak bu buharın üzerine de gözler tutulursa karıkma geçer.
43- Romatizmalı yere üzerlik otu tohumuyla birlikte pişirilerek kaynatılıp bağlanırsa iyi gelmektedir.
44- Yapışkan dikeni (Bağ yaprağı) adı verilen ot romatizmalı yere pişirilerek bağlanırsa (yedi gün) romatizmanın ağrısı geçer.
45- Sarılık hastalığının tedavisi için: Karamuk bitkisinin sarı renkli kökü kaynatılır, çok acı olan suyu sabahları aç karnına içilirse sarılık hastalığı iyi olur.
46- Yine sarılık hastalığı için sarı süpürge suda ıslatılarak güneşte bekletilir sonra bu hasta bu su ile banyo yaptırılırsa sarılık hastalığı iyi olur.
47- Sarılık hastalığının tedavisi için su dolu bir kaba canlı bir alabalık konur. Bu balığın gözüne de sarılık olan kimse baktırılır. Bu balık ölünce de hastanın iyi olacağına inanılır.
48- Altın çiçeği çay gibi kaynatılarak içilirse böbrek taşlarını düşürür.
49- Karın ağrılarını gidermek için nane kaynatılarak içilir. Kırk sinir otu kaynatılarak çay gibi suyu içilirse basur için iyi gelir.
50- Dağ karamuğunun kökü kaynatılarak içilirse basur için iyi gelir.
51- Dağ karamuğunun meyvesi (üzümü) kaynatılarak içilirse şeker hastalığına iyi gelir. Çünkü şekeri düşürme özelliği bulunmaktadır.
52- Yalangının sarı çiçeği sigara gibi sarılarak içilirse nefes darlığını giderir. Çünkü nefes darlığını söker.
53- Vücut hararetini önlemek için ciğil(kuşburnu)kaynatılarak içilirse harareti düşürür. Ayrıca bu bitkinin allerjik hastalıklara da suyunun kaynatılarak içilmesi şifa etmektedir.
54- Yorulan veya inme inen eşeğin şişen ayağına bir jilet atarak insan pisliği de bağlanırsa o şişi iner.
55- İneklerde meydana gelen ve celberek adı verilen çıban cinsindeki yarayı delmek için ince bir demir çubuk ısıtılarak iyice kızartılır o şiş yere sokularak burası dağlanırsa buradan bir daha şişlik meydana gelmez.
56- Atın şişen boğazını delmek için kabuklu çir çekirdeğiyle dövülerek pişirilerek bağlanırsa bu şiş iner.
57-Şeftali yaprağı lapa haline getirilerek karın üzerine konursa barsak kurtlarını düşürür.
58-Barsak kurtlarını dökmek için yarım kilo kadar nohut bir gün kadar bir sirke içinde bırakıp sabahları aç karnına yenirse döker. Aynı zamanda bir kısmı da lapa haline getirilir ve üzerine oturulursa bu kurtları düşürür.
59- Böbrek iltihapları için susam ve susamlı yiyecekler yenir. Her gün de tahin helvası yenirse iltihaplar geçer.
60- Zeytinyağı bir tavanın içinde iyice eritilerek kaynatılır ve soğumaya bırakılır. Bu yağ iyice soğuduktan sonra ağrıyan bel üzerine sürülürse bel ağrısı geçer.
61- Papatya kaynatılıp içildiği takdirde(aynı çay gibi)böbrek iltihaplarını döker.
62- Kereviz kaynatılıp suyu içilirse böbrek ve mesane iltihaplarına iyi gelir.
63- Yarım kilo turp tohumu ile yarım kilo bal karıştırılır ve macun haline getirdikten sonra sabah akşam bir ceviz büyüklüğünde yenilirse bel gevşekliğine iyi gelir.
64- Sarı sabır otu çıbana sürülürse iyi gelir. Çıbanı iyi eder.
65- Çocuğu olmayan kadın ile erkek böğürtlenin kökünü kaynatır ve on beş gün üst üste içerlerse iyi gelir.
66- Fildişi toz haline getirilir ve at sütüyle de karıştırılarak fitil yapılır ve kadının avret mahaline (rahimine) kon ve at sütüyle de karıştırılarak fitil yapılır ve kadının avret mahalline (rahimine) konursa çocuğu olmayan kadın için iyi gelir.
67- Bir miktar nişadır ile bal karıştırılarak merhem şeklinde sivilceye sürülürse iyi gelir. Aynı zamanda lekeler için de iyi gelir.
68- Dil peltekliği için bal ile nane ve papatya karıştırılarak kaynatılır ve macun haline getirilir bu macun da dil altına bunlarla ovulur ve ayrıca ağızda gargara yapılırsa dil peltekliği gider.
69- Sara hastalığı olanlar için üzerlik tohumuyla pekmez kaynatılıp içirilirse hasta şifa bulur.
70-İncir ile kekik bol miktarda yenirse vücuda kan verir.
71- Böbrek ve safradaki taşları veya kumları dökmek için dört yaşındaki bir tekenin bardak dolusu kanı temiz bir bardak içine alınır ve bu kan kurutulur. Kurutulduktan sonra toz haline getirilmiş olan bu kan bir bardak limonata ile içilirse iyi gelir.
72- Hazım kolaylığı için sumak ile kimyon karıştırılıp sabahleyin ekmekle yenmelidir.
73- Üzerlik tohumu ile pekmez kaynatılarak içilirse sar’a ve delilik hastalığı için iyi gelir.
74- Mide ülserini iyi etmek için bir miktar keten tohumu ile bal (süzme) karıştırılarak macun haline getirilir aç karnına 15 gün yenmeye devam edilirse iyi gelir.
75-Zayıflığı gidermek için inek sütü ile biraz pekmez katılarak içilir.
76-Nefes darlığı için bakla yenir ve bakla öksürüğü de önleyicidir.
77-Anason kaynatılıp içilirse nefes darlığını ve öksürüğü giderir.
78-Anason ağızda çiğnenirse ağız kokusunu giderir. Kalp çarpıntısına iyi gelir.
79-Çörek otu kuru üzümle macun yapılarak yenirse (sabahları) balgamı söker, kulunç ve yel ağrılarına iyi gelir. Aynı zamanda idrarı da söker.
80-Çelik bir demir kırk defa kızdırılır ve aynı suda kırk defa söndürülürse kalp çarpıntısını, mide zayıflığını giderir ve erkekliği de kuvvetlendirir.
81-Kereviz tohumuyla ısırgan tohumu bir miktar koyun sütüyle kaynatılarak içilirse ve buna en az On beş gün devam edilirse mide, göğüs ve kanser hastalıklarına, böbrek ve dalak hastalıklarına iyi gelir.
82- Menekşenin kökü veya bitkisi kaynatılarak içilirse kusmayı önler.
83- Menekşenin kökü veya bitkisi kaynatılarak içilirse mide ağrısına ve karaciğer rahatsızlığına iyi gelir.
84- Kuzu kulağı otu yenirse harareti önler.
85- Kuzu kulağı otu ekmeğe dürülerek yenirse safrayı önler ateşi düşürür.
86- Nar suyu ve narın zarıyla yenmesi mideyi kuvvetlendirir, temizler.
87- Ağız kokusunu ve balgamı gidermek için kuru üzüm yenir.
88- Tuzlu suyla ağız çalkalanır ve gargara yapılırsa diş ağrısını keser.
89- Vücut hararetini söndürmek için arpa ile papatya kaynatılarak içilir.
90- İt dirseği denilen göz hastalığı üzerine sarımsak sıkılırsa iyi olur.
91- Sarımsak tansiyon düşürür. Tansiyon ayarını düzeltir.
92- Sarımsak yenmesi nefes borularını açar.
93- Havuç suyu içilirse baş ağrısını giderir.
94- Böcek sokmasına karşı biraz nane ile biraz da kekik ağızda çiğnenerek böceğin soktuğu yere lapa şeklinde konursa ağrıyı keser.
95- Böceğin soktuğu yere kolonya sürüldüğü gibi, soğuk tuzlu su ve sirke ile yıkanırsa ağrıyı dindirir.
96- Kedi veya köpek ısırmasına karşı ısırılan yere lahana yaprağının sarılması iyi gelir.
97- Böceğin soktuğu yere sarımsak suyu sürülürse ağrıyı dindirir.
98- Kedi, köpek, fare ısırmasına karşı bir diş sarımsak ve zeytinyağı dövülerek macun yapılarak sürülür.
99- Burun kanamasını durdurmak için ısırgan otunun suyu buruna damlatılırsa burun kanamasını keser.
100- Küçük boylu yanmalar için bir miktar patates rendelenerek sürülür.
101- Yanıklar için patatesler kesilerek o yanık yere bağlanır.
102- Soğuk algınlığı için bir miktar nane ile ıhlamur ve ada çayı kaynatılarak içilirse iyi gelir.
103- Soğuk algınlığı için karamuk tohumu kaynatılarak içilirse iyi gelir.
104- Diş ağrısına yeşil ceviz kabuğu ağıza alınarak çiğnenirse geçirir.
105- Boğaz ağrısı için bir miktar papatya ile ıhlamurun kaynatılarak içilmesi çok iyi gelir.
106- Mide ağrısı için ve ülser başlangıcı için üzerlik tohumu kaynatılarak içilirse iyi gelir.
107- Vücutta gazların çoğalması için bolca turp yenilir.
108- ıshalin çnlenmesinde elma suyu ile çir suyu çok iyi gelir.
109- Barsaklardaki kurtları düşürmek için solucan otunun yenmesi iyidir.
110- Tansiyonu yükseltmek için tuzlu ayran içilir.
111- Tansiyonu düşürmek için bol bol limon yenir.
112- Nefes darlığını gidermek için limonlu çay içilir.
113- Nefes darlığı için nane lie maydonoz kaynatılarak içilir.
111- Tansiyonu düşürmek için bol bol limon yenir.
112-Nefes darlığını gidermek için limonlu çay içilir.
57- Nefes darlığı için nane ile maydanoz kaynatılarak içilir...
114- Böbrek iltihaplarını iyileştirmek için olgunlaşmamış vişneyi ve çekirdeğiyle ve iplikleriyle beraber kaynatarak içilmesi iyi gelir.
115- Ağız kokularını gidermek için ardıç tohumu ağızda çiğnenir.
116- Ardıç tohumunun kaynatılarak içilmesi soğuk algınlığına iyi gelir.
117- Çıbanın daha da olgunlaşarak delinmesi için bir baş soğan közün içinde pişirilerek çıban üzerine konması yeterli gelir.
118- Çıbanın olgunlaşıp delinmesi için lokum bağlanır.
119- Çıbanın delinmesi için bir miktar lokumun içine cam tozları konur ve çıbanın üzerine bağlanırsa çıban delinir.
120- Arpa kaynatılarak suyu idrar zorluğu çekenlere içirilir.
121- Yeşil ceviz yaprağı ve kabuğu saç boyanmasında kullanılır.
122- Bağırsakların yumuşaması için kırk kilit otu kaynatılarak içilir.
122- Boğaz ağrısı için bolca pekmez içilir.
123- Mide ağrısı için bolca pekmez yenir.
124- Ağız yarasının tedavisi için bol miktarda pekmez içilir.
125- Gözün kuvvetlenmesi için bol miktarda havuç yenir.
126- Cilt lekeleri ve sivilceler için salatalık(hıyar)suyu sürülür.
127- Cilt lekeleri için süzülmüş yoğurt sürülür.
128- Romatizma için ısırgan otu ağrıyan yerlere hafifçe vurulur.
129- Nezle için keten tohumu kaynatılarak içilir.
130- El ve ayaklardaki ekzamalar için kına sürülür veya kına yakılır.
131- Sulanan yaraların üzerine ebe gümecinin meyvesi güneşte kurutularak sürülürse(toz haline getirdikten sonra)yarayı iyi eder.
132- Fazla yemek yiyen çocuğun bu huyundan vazgeçirmek için yavşan otu kaynatılarak bu çocuk o su ile yıkanır.
133- Kas ezilmesine ve morarmaya karşı çiğ et bu yerlere sarılarak bağlanır.
134- Kas ezilmesine ve morarmaya karşı elma dilimi yapıştırılır.
135- Çıban için bir avuç siyah üzüm, bir miktar kuyruk yağı ile dövüldükten sonra tıp dilinde(Hordeloum)diye bilinmektedir. Divan-ı Lügatit-Türk de ise “Tirseng” olarak geçmektedir. Tedavi olarak da halk inanışına göre bu işin erbabı tarafından “üç ihlas, bir fatiha” okuyup üflenerek bir arpa göze üç defa sürülür, ocak başına gömülür, çıbanın üzerine bağlanır.
136- Sigara tütünü kesilen yerin üzerine bastırılarak konur.
137- Temiz bir keten bezi yakılarak kesilen yara üzerine bir parça yağ ile merhem yapılarak sürülür.
138- Dolama için kül (köz) içinde pişirilmiş bir baş soğan bağlanır.
139- Dolama için kına yakılır.
140- Ekzama için kına yakılır.
141- Saçların parlaklığı için ısırgan otu kaynatılarak suyuyla yıkanır.
142- Yanık yerlere salça sürülür.
143- Yanık yerlere yoğurt sürülür.
144- Yanık yerlere patates dilimlenerek konulur.
145- İğde(yemişan) ağacının meyvesi çay gibi kaynatılarak içilir veya bolca yenirse böbrek taşlarını düşürür.
146-İt dirseği(Arpacık) gözün kirpik kısmının diplerindeki bezlerin iltihaplanmasıyla meydana gelmektedir. Birkaç tane arpa çiğnenerek arpacık olan yere (it dirseğine) sürülür.
147-Şişmiş veya beze olmuş memenin iyileşmesi için bir miktar suda haşlama usulüyle bir miktar bamya kaynatılır. Marmelat haline gelinceye kadar kaynatılır. Sonra bu marmelat bir bez üzerine konularak apse yapmış memenin üzerine bağlanır. Ardından kırk siğil otu bağlanır. Böylece şifa bulur.
148-Verem için koyuna hiç çıkmamış bir koçun veya erkek kuzunun kuyruğunu macun gibi kıyıp bir kilo bal ile durum şifa bulur.
148- Verem için koyuna hiç çıkmamış bir koçun veya erkek kuzunun kuyruğunu macun gibi kıyıp bir kilo bal ile de karıştırıp bir ay içerse o veremli kişi şifa bulur.
149- Trahom hastalığı için(kızarıp sulanan hastalıklara)cevizin çağlasının fındık büyüklüğünü geçtiği sıralarda bunların içinde bulunan kurtçukların macun haline getirilerek göze sürülür.
150- Çıban için bir baş kuru soğan pişirilerek soğuduktan sonra çıbanın üzerine bağlanır.
151-Ağız kokusunu gidermek için ıhlamur ağızda çiğnenir.
152-Ağız kokusunu gidermek için böğürtlen yaprağı ağızda çiğnenir.
153-Ağız kokusunu gidermek için anason yaprağı ağızda çiğnenir.
154-Ağız kokusunu gidermek için maydanoz yenir.
155-Ağız yarasını iyileştirmek için papatya çiçeği kaynatılarak içilir.
156-Ağız yarasını iyileştirmek için adaçayı kaynatılarak içilir.
157-Akrep ve yılan sokulmuş yere bir miktar kendir tohumu dövülerek su ile karıştırılarak lapa yapılıp üzerine sarılır.
158-Allerji için siyah turpun suyu içilir.
159-Altını ıslatan çocuklara her gün bir yemek kaşığı bal yedirilir.
160-Altını ıslatan çocuklara at kuyruğu otu kaynatılarak içilir.
161-Apandisit ağrısını hafifletmek için böğürtlen kaynatılarak içilir.
162-Arı sokmuş yere sarımsak dövülerek üzerine konulur.
163-Astım hastalığı için anason ve sığır kuyruğu otu kaynatılarak içilir.
164-Ateş düşürmek için sirkeye batırılmış havlu kompleks yapılır.
165-Ateş düşürmek için yoğurt ile sarımsak yedirilir.
166-Ateş düşürmek için maydanoz kaynatılarak içirilir.
167-Ateş düşürmek için limon yenilir.
168-Ayak ve bacak ağrılarını hafifletmek için haşlanmış lahana yaprakları ağrıyan yere bağlanır.
169-Ayak terlemesi ve mantarı önlemek için bol miktarda sarımsak yenilir.
170-Aybaşı düzensizliğini önlemek için ısırgan otu ile arpa kaynatılarak suyu içilir.
171-Aybaşı düzensizliğini önlemek için adaçayı çay olarak içilir.
172-Aybaşı düzensizliğini önlemek için nane otu kaynatılarak suyu içilir.
173-Aybaşı düzensizliğini önlemek için kişniş otu kaynatılarak suyu içilir.
174-Aybaşı kanaması bozukluğunda kekik otu kaynatılarak içilir.
175-Aybaşı düzensizliğinde bal ve sarımsak yenilir.
176-Aybaşı düzensizliğinde papatya çiçeği kaynatılarak içilir.
177-Bağırsak gazını gidermek için nane kaynatılarak içilir.
178-Bağırsak rahatsızlığı için havuç suyu ile lahana suyu içilir.
179-Bağırsak rahatsızlığı için papatya ile adaçayı kaynatılarak içilir.
180-Bağırsak kurtlarını düşürmek için düşürmek için solucan otu aç karına yenilir.
181-Basur için kuru üzüm ile sarımsak dövülerek birbiriyle karıştırılıp merhem edilerek sürülür.
182-Basur için bol bol nane kaynatılarak içilir.
183-Basur için bol miktarda semiz otu yenilir.
184-Baş ağrısını dindirmek için sarmısak ezilerek başa konulur.
185-Baş ağrısını gidermek için çörek otu havanda dövülerek derince koklanır.
186-Baş dönmesini önlemek için anason çay yapılarak içilir.
187-Bayılmış kişiyi ayıltmak için kuru soğan veya limon kabuğu koklatılır.
188-Bel gevşekliğini gidermek için turp tohumu dövülerek bal ile yenilir.
189-Böbrek kumunu düşürmek için ardıç tohumu ile ayrık otu kaynatılarak içilir.
190-Basur için, elinde ekzama olanlara (bu ciğerden gelmektedir) karasakız mezeki sakızı, günlük, çam sakızı, 250 gram leblebi ile dövülerek un haline getirilir. Bu un diğer sakızlara basılarak(biraz da sarı katran)hap haline getirilir. Bu haplar hastaya 3-5 gün yutturulursa basur diye bir şeyi kalmaz.
191-Sarımsak şekeri azaltır ve tansiyonu da düşürür. Fakat en büyük özelliği ise tansiyonu ayarlayıcı olmasıdır.
192-Kan aldırılması için sülük kullanılır.
193-Enjektör(iğne)yapılırken sinire dokunan ve yürüyemeyen veya buna benzer bir duruma düşmüş birisinin bundan kurtulması için bir kış kabağının içi temizlenerek ince, ince doğranır. Suyun içinde kaynatılır. Sonra suyu süzülür. Kalan merhem gibi kısım macun haline getirdikten sonra, üç gün kalça kısmı ile diz kapağı arasına sürülür. Bu üç dört gün ısıtılarak tekrar tekrar bağlanır. Birkaç gün içerisinde düzelecektir.
194-Nefes darlığı için nane ile maydanoz kaynatılarak içilir...
195-Diş doldurulması: Bir adet Gümüş para iyice törpülenerek toz haline getirilir. Bu tozların üzerine de bir miktar civa dökülür. Dökülen civa, bu gümüş tozlarını eritir. Bu eriyikle de çürük olan dişler, temizlendikten sonra doldurulur. bir miktar
196-Böbrek taşlarını düşürmek için çiriş otu yenir.
197-Böbrek taşlarını düşürmek için ayrık otu ile ulama otu kaynatılarak içilir.
198-damar sertliğini önlemek için bol miktarda kuru soğan yenir.
199-Şeker hatalığı nedeniyle yükselen kan şekerini düşürmek için, dört adet salatalık kabuğu soyularak, iki adet limon kabuğuyla birlikte iki kaşık kekik ile birlikte bir litre suda kaynattıktan sonra aç karnına bu sudan içilir.
200-Sara hastalığı için 250 gram ıhlamur, 250 gram defne çiçeği, 20 gram çam çiçeğinin tozu ve bir miktar kuzu kemiğinin yakılmasıyla elde edilen tozunun külüyle birlikte kaynatılarak içilir.
201- Kalp ve damar için her gün üç defa yemeklerden sonra bir miktar bal ile, bir miktar elma sirkesi içilir.
202-Siyah saç boyası elde edebilmek için bir şişenin içine zeytin yağı konulur. Şişenin ağzı da sıkıca kapatıldıkta sonra bir cevizin köküne bağlanarak toprağa gömülür. Bu şişe bir yaz mevsimi boyunca cevizin bu köküne bağlı olarak kalır. Hiç hava almayacak şekilde de bu zeytinyağı dolu olan ve ceviz ağacının köküne bağlanınca bu şişe açılır. Şişenin içinde simsiyah bir boya kısmı kalır. Bu süre içinde ceviz ağacının küçük şişenin içinde bulunan zeytinyağını gövdesine doğru çeker. Bu işlem bahar mevsiminde yapılır. Güz ayına kadar toprak içinde kalır. Güz mevsiminde çıkarılan bu su saç boyası olarak kullanılır.
203-Kıl bitmemesi için karatavuğun ödü ile dilini yakıp kül haline getirdikten sonra kıl bitmesi istenmeyen yere sürme çekilir gibi çekilirse bir daha kıl bitmez.
204-Kılı bitmemesi için ineğin ödü ile karatavuğun dili birbirine karıştırılarak yakılır ve kıl bitmesi istenmeyen yere sürülür.
205-Cima gücünü artırmak için kurdun zekeri alınarak kurutularak bir parçası üstünde taşınırken bir kısmı da cima vakti nohut büyüklüğünde bir parça da yutulur.
206-Bir miktar nişadır unu ve bir miktar zencara, biraz su katılarak birbiriyle karıştırıldıktan sonra bu karışım ile kadın taharetlenecek olursa cinsel gücü artar.
207-Besili koçun ödü, cima esnasında sürülerek kullanılırsa cimanın zevki artırılmış olur.
208-Kara tavuğun ödü cima vakti sürülerek kullanılırsa Cimanın lezzeti artırılmış olur.
209-Yarım dirhem tarçın ile bir miktar pelisin tozu karıştırılarak cimadan önce sürülerek kullanılırsa cimanın lezzeti artar.
210-Bir miktar bal, zencefil ve karabiber dövülerek toz haline getirildikten sonra kısır ineğin sütünden bir miktar katılarak sürülerek kullanılırsa lezzeti artar.
211-Dişi merkebin sütünün aynı şekilde kullanılmasıyla da aynı maksat oluşabilir.
212-Kurdun ödü ile bir miktar bal karıştırılarak organa sürülmesiyle aynı maksat hasıl olur.
213-Küçük çocukların cinsel organının küçük olması halinde onu büyümesini sağlamak için, birkaç tane sülük bulunarak bir şişenin içine halis zeytin yağı konulduktan sonra güneşin sıcaklığına bırakılır. Bu karışım güneşte sülüklerle zeytinyağının birbirine karışmasına kadar güneşin sıcaklığında bırakılır. Daha sonra bu karışım küçük olan zekerin üzerine sürülerek ovulur. Bu işlem birkaç defa tekrarlanmalıdır.
214-Gözdeki tavuk karasını önlemek için maydanozu döverek ezdikten sonra suyu sıkılır. Bu su göze sürme gibi çekilirse geçer.
215-Gözün içinde bulunan beyazlık(ak)tatlı narın suyu ile sürme çeker gibi çekilirse, gözde bulunan aklık geçer.
216-Gözdeki aklık ve kara duman için kurdun ödü bala katılarak sürme gibi göze çekilirse şifa bulur.
217-Gözde oluşan ve “boz atmak” olarak adlandırılan rahatsızlığın giderilmesi için horozun ödü sürme gibi göze çekilirse şifa bulur.
218-Gözde meydana gelen sulanmayı önlemek için üzerlik otunun dalları yakılarak kül haline getirildikten sonra göze sürme gibi çekilirse şifa bulur.
219-Gözde meydana gelen sulanmayı önlemek için kurdun ödünden bir miktar alınarak göze sürme gibi çekilirse şifa bulur.
220-Bel ağrısını önlemek için kirpi hayvanının yağı ile ağrıyan yerler birkaç defa ovulacak olursa şifa bulur.
221-Soğuk nedeniyle ağrıyan bel ağrısını önlemek maksadıyla on dirhem müstaki sakızı ve bir miktar nöbet şekeri dövüldükten sonra otuz dirhem kadar bal ile karıştırıldıktan sonra sabah akşam yemeye devam edilirse şifa bulur.
222-Dizlerde bulunan sızıları dindirmek için üzerlik tohumuyla zeytin yağı birbiriyle karıştırılarak sade yağ ile de karıştırdıktan sonra ağrıyan yere sürüler ve ateşe yakın bir yere oturularak bir müddet beklenir. Bu işlem birkaç defa tekrarlanmalıdır.
223-Davar kuyruğu ezildikten sonra bir miktar sirke ve keçi kanı ile karıştırılarak ağrıyan yerlere sürülürse şifa bulur.
224-Yürek ağrısı için turp kaynatılarak suyu aç karnına içilir.
225-Yürekten akan kan için çörek otu ve üzerlik tohumu dövüldükten sonra birbirine katılarak bal ile macun haline getirilerek yenilirse şifa bulur.
226-Romatizma(yel) için dedeye ip bağlatılır, sırt ağrısı içip sırtı sıvazlatılır.
227-Sedef hastalığı için hasta hocaya okutulur.
228-Siğil için siğil sayısı kadar arpa toprağa gömülür.
229-Öksürüğe karşı efeleğip yaprağı kaynatılıp suyu içirilir.
230-Kızamık çıkaran hastaya kırmızı elbise giydirilir.
231-Dalak büyümesine karşı ışkın otu kaynatılıp suyu içirilir.
232-Boğaz ağrısına karşu kuru dut kaynatılıp boğaza sarılır.
233-Bademciği olan kişinin boğaz kösnüyü (köstebek) öldüren bir kişi tarafından ovalanır.
234-Romatizma için Mart ayının birinci çarşambasında dağdan uzunca bir kuşburnu dalı kesilir. Bu dal çember yapılır. Ev halkı bu çemberin içinden geçirilir.
235-Zatürre ve tifoya karşı göğermiş çökelek yedirilir.
236-Kabakulak için tandır ekmeği ıslatılıp yüze bastırılır.
237-Isırgan otu pelte yapılarak romatizmalı yere sarılır.
238-İltihaplara ve dolamaya karşı hava yaprağı kullanılır;pişirilmiş soğan veya ekşimiş hamur sarılır.
239-Sarılık için, kayısı kurusundan komposto yapılıp yedirilir.
240-Bıçak, balta, keser kesiklerine ve eziklere tütün, örümcek ağı, veya bez parçası yakılarak külü bastırılır.
241-Yüzde çıkan çıbanlara karşı hataya köstebek eti yedirilir.
242-Verem için hastaya köpek yavrusu veya kirpi eti yedirilir. Bu etler hastaya söylenmeksizin yedirilmektedir.
GÜRÜN İLÇESİ’NİN İKLİMİ VE ÖZELLİKLERİ HAKKINDA:
Gürün ilçesinde iklim genelde karasaldır. Hem İç Anadolu hem de Doğu Anadolu Bölgesinde yer almaktadır. Gürün İlçesi, hem İç Anadolu hem de Doğu Anadolu’nun karakteristik ikliminin özelliklerini taşımaktadır. Hem coğrafik yönden olduğu gibi iklimsel yönden de bu iki bölgenin her ikisinin de özelliğini taşımaktadır. İlçemiz coğrafi yapı ve bitki örtüsü itibariyle hayvancılığa elverişli bir konumdadır. Çünkü ilçemizde yüksek yaylalar ve platolar, bozkırların oluşturduğu uzun bir arazi yapısı ve mükemmel ot alanları mevcut bulunmaktadır. Güründe meteorolojik yönde yapılan tahminlere ve bu tahminlerde elde edilmiş olan verilere göre 15 yıllık süre içerisinde yapılan rasatlar ve tahminler sonucunda ortalama sıcaklık (1950-1987) 9.3 Santigrat Derece, en sıcak ay Temmuz ayıdır. Ortalaması ise 21.6 Santigrat derece dir. En soğuk ay ise Ocak ayıdır. Ortalaması 3.5 Santigrat Derece dir.
Yıllık yağış ortalaması 319.5 mm. dir. Yağışlar bütün aylara ve mevsimlere dağılmakla birlikte en fazla yağış miktarı ilkbahar mevsiminde olur. Yıllık nisbi nem ortalaması ise % 55 dir. Donlu günler sayısı 102.5 gündür. Karlı günler sayısı ise 67 gündür. Kırağılı günler sayısı ise 40 gündür. Yaz günleri ortalama 78 gün olurken tropik yani çok sıcak günler sayısı ise 17 gündür. En sıcak günler genelde Temmuz ayına tekabül ederken en soğuk günler ise Ocak ve Şubat aylarında meydana gelmektedir.
Gürün ilçesi gerek Akdeniz ve gerekse, Karadeniz’e uzak ve kapalı olduğundan dolayı Karasal İklim hüküm sürmektedir. Bu yüzdendir ki iklimi yazları sıcak ve kurak kışları da oldukça soğuk ve karlı geçmektedir. Kış ayı uzun sürmektedir. Bilhassa da uzak ve dağ köylerinde karlar 4-5 ay boyunca kalır ve ilkbaharda güneyden Mart ayının sonlarına doğru esen Karayel(Kaba yel) ile de karlar erimeye başlar. Bu mevsimde ilçenin tüm yörelerinde en çok yağış miktarı oluşmaktadır.
Gürün ilçesi merkezinde özellikle W sektöründe esen rüzgarlar etkili olmaktadır. Hakim rüzgar yönü NW dur. İkinci hakim rüzgar ise N ve SW istikametinde esmektedir. NW yönünde esen rüzgar ki buna Poyraz adı verilir. Gürün ilçesinin köylerinde bilhassa yüksek yörelerde daha da çok kuvvetli esmektedir. Bilhassa da ekinlerin oluşmasında ve harmanların savrulmasında fayda sağlamaktadır. SW yönünde esen rüzgara ise Aşağı Yeli adı verilir. Poyraz kışları karlarla kaplı yörelerde oldukça hayatı olumsuz yönden etkilemektedir ve fırtına yapmaktadır. Bu sebepledir ki yolların kapanmasına sebep olmaktadır. Bunun için Poyraz rüzgarına Deli poyraz denmektedir. Ayrıca bu iki yelin tersine esen bir rüzgar vardır ki bu da Ters yel olarak bilinmektedir. Mart ayı ise genelde Gürün ilçesinin dağlık köylerinde bir dert ayı olmaktadır. çünkü Mart ayında her yer karla kaplı olmaktadır. Bu yüzdendir ki halk arasında bunu anlatmak için maniler veya türküler yakılmıştır. Mesela bunlardan birisi şöyledir: Mart ayı dert ayı, gibi...”Korkma Martın kışından, Kork Abrıl’ın beşinden, Yolcuyu eder yolundan, Öküzü ayırır eşinden.” “Martta tezek kuruya, Abril’da seller yürüye” bu deyim de Mart ayının iyi geçmesi temennisini ifade etmektedir. Mart ayıyla ilgili birtakım atasözleri veya deyimlerinden bazıları şunlardır: “Gücük üzer, Mart gön yüzer.” Gücük, eski hesaba göre Şubat ayıdır. Gön, Deri anlamına gelmektedir. “Mart ayı dert ayı” söylemi, Kırımca’da aynı şekilde ifade edilmektedir. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” (Kırım Türkleri ise “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” diye telaffuz ederler.)“Martın yazına, puştun sözüne güvenme”“Mart kedisi gibi miyavlama, “Mart havası gibi bir halde durmaz”. Sözünde durmayan ve kararsız olanlar için kullanılan bir deyimdir. “Mart ile Nisan ağlarsa rençber (çiftçi) güler.”
“Martın on beşi yaz on beşi kıştır.” “Mart dokuzundan sonra dağlar misafir alır.” gibi daha nice halk arasında dolaşan ve söylenen sözler bulunmaktadır ki bütün bu deyimler ise Mart ve diğer avların havaların, metorolojinin nasıl olacağını ve olduğunu belirtmektedir. 30 Ocak ile 22 Mart arasındaki günlere, Hamsin (Arapça kelimedir) “Elli gün” demektir.
Halk arasındaki takvim ile resmi takvimler arasında farklılıklar mevcuttur.
Osmanlılar döneminde ve Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarına kadar çeşitli takvimler kullanılmıştır. Bu takvimlerden resmi olarak en son kullanılan takvim, Rumi takvim olmuştur. 26 kasım 1925 te kabul edilen Uluslar arası takvim, saat ve ölçülerinin kabul edilmesiyle birlikte ülkemizde Miladi takvimin kullanılmasına başlanmıştır. Bilindiği gibi, Miladi yılı, Hz. İsa Aleyhisselamın doğumunu başlangıç olarak kabul eder. Ülkemizde miladi takvim kullanılmasına rağmen halk arasında halen eski usül (Rumi takvim) uygulanmaktadır. Halk bu takvimi tercih etmektedirler. Örneğin yaşlılarınmızdan her hangi birine doğumunuz kaç (eski deyimle tevellüt kaç? ) diye sorsanız o size, 1335 veya 1341 diye cevap verecektir. Miladi takvim ile Rumi takvim arasında 54 yıl fark vardır. Tevellütünün yani doğum tarihinin 1341 olduğunu söyleyen kişinin bu verdiği rakama siz elden 54 rakamını ekleyeceksiniz. Ve o kişinin yaşı: 1341+584= 1925 çıkmış olacaktır. Demek ki o kişi, 1925 yılında doğmuştur. İşte yaşlılarımızın halen kullanmış oldukları bu takvime halk, “Baba-Dede Hesabı” adını vermektedirler. Ya da bir başka ifadeyle “Eski Hesap” denir. Buna göre Miladi takvim ile Rumi takvim arasında 13 günlük fark bulunmaktadır. Miladi takvim her zaman Rumi takvimden 13 gün ileri gider. Halkın ifadesiyle “Hükümet hesabı, “Baba-dede hesabından” 13 gün önde gider. Diyelim ki, bu satırları yazdığımız tarih, Miladi takvime göre; 15 Mart 2000 dir. Eski hesaba göre henüz 1416 Rumi yılının 2 Mart günüdür. Yöremizde halk mevsimleri de kendine göre az çok değiştirerek değişik isimler vermiştir. Buna göre; ayların isimleri şöyledir: İlk Güz (Eylül Ayı), Orta güz (Ekim), Son Güz (Kasım), Karakış (Aralık), Zemheri (Ocak), Gücük (Şubat), Mart (Mart), Abrıl (Nisan), Mayıs (Mayıs), Gündönümü (Haziran), Tomus (Temmuz), Ağustos (Ağustos) aylarıdır. Günlerin isimleri ise aynıdır. Fakat konuşma diliyle ifadelendirilmektedir.
Halk arasında bu takvim içerisinde tecrübeyle önemli bazı mevsimlerin başlangıcı sayılan dlar vardır ki onlar da şöyledir:
Abrıl Beş: Baba-dede hesabıyla Nisan 1 de başlar ve 5 inde biter. Bu günler “sayılı kışlar” olarak tanımlanmıştır.
Mayıs Yedi: Baba-dede hesabıyla 1-7 Mayıs günleri arasıdır. Bu günlerde de sayılı kışlar olabilir.
Karakış: 9-12 Aralık günleridir. Hükümet hesabına göre (Miladi takvim) 22-25 Aralık günleridir. Bu tarih aynı zamanda halk takvimine göre ikinci gün dönümüdür. Birinci “gün dönümü” Miladi takvime göre 22-25 Haziran günlerine tekabül eder. Mesela halk arasında bilinen takvime göre her ayın başlangıcı ile resmi ayın rakamları arasında 13 günlük bir süre farkı vardır. Bunu misal olarak verirsek mesela Miladi Takvimde günler, 13 Martı gösteriyorsa o gün halk arasında bilinen ve “baba dede hesabı da denen bu takvimde yeni başlamakta ve o gün Martın daha birinci günü sayılmaktadır. Halk arasında belirli ve sayılı kış günleri önemli sayılan fırtına günleri bulunmaktadır. Bunlardan birisi de “Mart dokuzdur.” Mart dokuzu her yıl resmi takvime göre 13 gün sonra olduğuna göre 13+9=22 Mart gününe tesadüf eder. Bu da Eskiden Türkler ve İranlılarda Yıl-başı olarak kabul ettikleri gün, Farsça bir kelime olan Nevruz terimiyle ifade olunmaktadır. Ancak kelime anlamı bakımından “Yeni gün” anlamına gelmektedir. Bugün aynı zamanda Güneşin Koç Burcuna girdiği gündür. Bu da Miladi yıla ve takvime göre 22 Mart günüdür. Baba dede hesabına göre, 9 Mart günüdür. Bu da Nevruz Bayramı günüdür. Rumi Takvimde adı verilen ve takvim başı olarak kullanılan bu takvim Araplara İranlılardan geçmiştir. Türklerde eski zamanlardan beri bu takvimi bilmekte ve kullanmaktaydılar. 9 Mart günü Türklerin Ergenokon’dan çıkış günleri olduğunu tarihi kaynaklarda belirtmektedirler. Mihrican günü olarak Türkler tarafından bilinen bu husus bugün İranlılar tarafından da bilinmektedir. Bu günde özel yemekler yapılır ve çimlendirilmiş buğdaylardan özel yemek (Uğut) yapılmaktadır. Bu yemek bir çeşit buğdaydan yapılan tatlı türüdür. Mart dokuzundan sonra Nevruz/Navruz adındaki bitkiler de artık bitmeye ve yeşermeye başlamaktadır. Kısacası Mart dokuzu Türklerde önemli olduğu gibi Gürün ve yörelerinde de çok önemli bir gündür. Her ne kadar eskisi gibi halk arasında bu günlerde şenlik ve diğer hususların yapılması işi azlamış ve hemen hemen yok olmaya yüz tutmuşsa da Mart dokuzu hava durumu ve meterolojik açıdan önemini halen korumaktadır. Yani halk arasında söylenmektedir. Halk arasında sadece Mart dokuzu veya Mart ayı değil diğer aylarda konuşulmaktadır. Mesela halk dilinde Ocak ayı “Zemperi-Zempari-Zemheri-Karakış” olarak adlandırılır ve söylenir ve böyle bilinir. “Zemherir” kelimesi aslen Arapçadır. Kur’an-ı Kerimde de bu kelime geçmektedir. Kelime anlamı ise “çok soğuk, dondurucu soğuk anlamına” gelmektedir.
Şubat ayı ise halk dilinde Gücük denmektedir. Bazı yıllar 30 günden az çektiği veya geldiği için Gücük-küçük, kısa, kısalmış” anlamlarına gelen bu kelime ad olarak verilmiş olduğu söylenmektedir. Kısa boylu insanlara veya nesnelere de Gücük denmektedir.
Mart ayına ise Dert ayı, Yaz başı, Kuzulama Avı gibi isimler verilmektedir. Nisan ayına ise halk dilinde Abrıl denmektedir ki İngilizce’de de böyle denilmektedir. Hititçe’de ise yeşil yer anlamına geldiğini tarihi kaynaklar belirtmektedirler.
Mayıs ayına ise çiçek ayı, çift çıkma ayı adları verilmektedir. Hazirana ise yaz ayı ilk Temmuz ayı denilmektedir. Halk dilinde Tomus denir. Temmuz ayına ise orta yaz denildiği gibi tomus diye de söylenmektedir. Bu ayda nadas yapıldığı için Kotan/Köten(Pulluk) ayı adı da verilir. Ağustos ayına ise “Arpa ayı” denildiği gibi ot biçimi adı da verilir. Eylül ayına ise ilk güz ayı adı verilmekte ve Güz kelimesi ise, Sonbahar anlamında kullanılmaktadır.
Ekim ayı ise genelde Ekim ayı olarak söylenmektedir. Kasım ayına ise Koç ayı denilmektedir. çünkü bu ayda koçlar koyun sürüsünden ayrılmakta ve koç sürüye geri katılmaktadır. Koç katımı da denilen bu aya Gazel ayı denmektedir. Aralık ayına ise Karakış adı verilmektedir. 21 Aralık 30 Ocak arasındaki yerlere Erbain(Arapça bir kelimedir)kırk gün demektir.
Halk arasında bilinen sayılı günlerden birisi de Abrıl beşidir. Abrıl beşi zamanında yağmur yağar ve halk arasındaki sayılı günlerdendir. Gün dönümü ise, bir başka sayılı gündür. Geyiğin karışımı, Ülker’in katışımı, gün dönümü diye söylenmektedir. çünkü halk arasında geyikler ancak gün dönümünde ve gün dönümü gününde yeni ay başında ve Ülker yıldızının da batışı esnasında çiftleşmeye başlamaktadırlar.
Halk arasında bilinen sayılı günlerden birisi de Berdül Aceze: Koca karı fırtınasıdır. Bir diğer sayılı gün ise Hıdırellez günüdür. Miladi takvime göre 6 Mayıs günüdür. Hızır ateşi temsil etmekte ve ellez (ilyas) ise suyu temsil etmektedir. Halk arasında Cemre diye bilinen üç cemre vardır ki cemre ateş, hareket canlılık anlamlarına gelmektedir ki tabiatın yeşermeye başlaması ve gökyüzünün gürlemeye başlamasının başladığı ilk üç haftalık süre ve bu ad verilmektedir. İlk cemre 20 Şubatta havaya düşer. Yani hava harekete geçer. İkinci cemrede 27 Şubatta suya, hareket ve canlılık gelir su buharlaşmaya başlar. Üçüncü cemrede ise 6 Marttadır toprak canlanmaya başlayarak harekete geçer. Halk arasında böyle bilinmektedir. Hıdrıellez günü halk arasında Hızır Aleyhisselam ile İlyas Aleyhisselamın buluştuğu gündür. Bugünde halk arasında eğlence yapılır ve kavut adı verilen bir yiyecek yapılır ki bu da buğdaydan kavrularak yapılan kavurgadan yapılmaktadır. Kavurga el değirmeninden öğütülerek pekmez veya şerbet ile yoğrularak misafirlere ikram edilerek yenilenir. O gün kavrulan kavurganın bir kısmından ayrılarak biberlik (tohumluk) buğdayların içine atılarak bereketli olması dileğinde bulunulur. Ayrıca yine buğdaydan yapılmış (un) bir yemek çeşidi olan Kömbe/Kömme yemeği de yapılır. Hatta bazı köylerde ise bu yemek baş öğün olarak gelen misafirlere ikram edilmektedir. Bunun sebebi ise Kömbe yemeğinin Hıdrellez günü yapılan Hızırellez günü Hızır A.S’ın gelip uğraması için evin uygun bir yerine konulmuş unun üzerinden eğer bi at nalı resmi bulunursa bu eve Hızır’ın uğradığına inanılır ve bu undan da bu kutsal yemek yapılarak bereketli olduğuna inanılan bu yemek misafirlere ikram edilir. Bugün Gürün ilçesinin bazı köylerinde Kömbe yemeğinin baş yemek olarak yapılmasının ve gelen önemli misafirlere yapılmasının sebebi budur.
Baharın geldiğini müjdelemek için de bilhassa da çocuklar ellerine aldıkları ve adına da kazgıç-kösgüç adı verilen ve sapı ağaçtan olan ve ucu da demirden yapılan meceke benzer alet ile dağlara giderek çiğdem bitkisini toplar ve toplayabildikleri çiğdemleri de getirerek köyün içindeki evleri teker teker gezerek hediye ederler. Buna karşılık da evin kadını bunlara un, bulgur, yağ, şeker ve diğer yiyeceklerden hediye verirler. çocuklar ile gençler topladıkları bu yiyeceklerin fazla kısmını satarlar ve birbirlerine hediye alırlar. Bir kısmını da uygun buldukları veya kararlaştırdıkları evde yemekler yaptırarak yerler ve eğlence düzenlerler. Buna çiğdem eğlencesi adı verilir. Aynı buna benzer bir oyun da, Zemherir 15’te, Miladi Takvime göre 29 Ocakta Kış yarısı adı verilen bir oyunu kış mevsiminin tam ortasında yani kış yarısında yaparlar. Gençlerle çocuklar aynı çiğdem eğlencesinde olduğu gibi yiyecekler ve hediyeleri ev dolanarak toplar bir araya gelerek paylaşırlar. Bu esnada da evleri dolaşırken bir çok köy orta oyunları oynayarak eğlence yaparlardı. Bunu yaparlarken de birtakım maniler ve türküler ezgiler söylemektedirler...
Kısacası halk arasında dolaşan ve iklimsel özellikleri içeren birtakım oyunlar oynanması ve birtakım özel günler ve eğlenceler tertip edilmesi Türk boylarının Orta Asya’dan beri yapa geldikleri ve Türklerin ikinci yurdu Anadolu’da da devam ettirdikleri örf, adet ve gelenekleri biçiminde ilçemiz Güründe de birtakım farklılıklar ve değişik adlarda da sürüp gitmekte ve halen devam etmektedir. Bu özellikler ise Gürün ilçesinin ve halkının Türkün örf ve adetleriyle birlikte özdeşleşmiş ve bütünleşmiş olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir...