BÜTÜN YÖNLERİYLE GÜRÜN İLÇESİ (I)
TARİHİ VE COĞRAFYASI
Mehmet Ali Öz
ISBN:
975-94121-?-?
Yazılım ve Baskı : ...... Matbaası- Sivas
Basıldığı yıl Eylül 2002
Bu yapıtın tamamı ya da bir kısmı
5846 Sayılı Yasanın Hükümlerine göre; bu
kitabı yayımlayan yazarın izni olmadan
elektronik, mekanik, fotokopi ya da her hangi bir kayıt sistemiyle
çoğaltılamaz, yayınlanamaz, depolanamaz. Yapıtın tüm hakları saklıdır ve
Araştırmacı Yazar Mehmet Ali ÖZ’e aittir.
Tarih Öncesi Çağlardan Günümüze
Gürün İlçesi’nin Adları
Gürün İlçesi Tarihi Kronolojisi
(Paleolitik-Mezolotik)Çağlarda
(M. Ö: 6000-4000) Gürün İlçesi
(Eski Tunç Devri- M. Ö: 4000-3000) Gürün İlçesi
Protohititler/Önhititler
Zamanında Gürün İlçesi
Geç Hititler/Eski Hattiler
(Nesililer)Zamanında
Orta Ve Son Tunç Devri: M. Ö:
2000- 1900/1180) Gürün
İlçesi
Mitanniler Zamanında (M. Ö:
1600- 1380/1378) Gürün İlçesi
Geç Hitit Devleti’nin Son
Dönemlerinde (M.
Ö: 1380/1378- 1260)
Geç Hitit Beylikleri Döneminde
Gürün İlçesi (M. Ö: 1282-1260)
Asurlar Zamanında Gürün İlçesi
(1260-1232)
Asurlular Zamanında (M. Ö:
1260-1232)
Geç Hitit Beylikleri Döneminde
Gürün İlçesi
Geç Hitit Beylikleri Zamanında
(M.Ö:1232-1115)
Geç Hitit Beylikleri (Tabal Krallığı) (M. Ö: 1232- M.
Ö: 1115)
Geç Hitit Beylikleri Döneminde (Gurgum Krallığı Zamanında)
Hatti Beylikleri (Geç Hitit
Beylikleri)Kargamış
Krallıgı
Geç Hitit Beylikleri Çağı Meliddu Krallığı (M. Ö: 1115-M. Ö: 853)
Asurlular Zamanında (M. Ö: 853-
807/804) Gürün İlçesi
Urartular Zamanında (M. Ö:
807/804- 743) Gürün İlçesi
Asurlular Zamanında (M. Ö: 743-
695) Gürün İlçesi
Frygler (Muşkıler) Zamanında
Gürün Ilçesı (M.
Ö: 695- 690)
Asurlar Zamanında Gürün İlçesi
(M. Ö. 690-675)
Kimmer- İskit/Saka Türkleri
Zamanında Gürün (M.
Ö: 675- 612)
Medler/Matalar (Persler) Zamanında
Gürün İlçesi
Persler Zamanında (M. Ö:
522-322) Gürün İlçesi
Romalılar Zamanında Gürün İlçesi
Kapadokya Bağımsız Krallığı
Zamanında Gürün İlçesi
Romalılar Zamanında (M. Ö: 66-
M. S: 14) Gürün İlçesi
Partlar Döneminde Gürün İlçesi(M. S: 14-M. S: 55 Yılları )
Romalılar Zamanında Gürün İlçesi(M. S: 55-260 Yılları )
Sasaniler Döneminde Gürün İlçesi
(M. S: 260-298 )
Romalılar Zamanında Gürün İlçesi(M. S: 298-395 Yılları
Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu
(I)(M. S: 395-
640) Gürün
Müslüman(Arap)Lar Zamanında
Gürün İlçesi
Bizanslılar Zamanında (II) (M. S: 656-659)Sebesteia Theması
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(I) (M. S: 659-670)……..……………199.
Bizanslılar Zamanında (III)
(M.S: 670-692) Sebesteia
Müslüman Araplar Emeviler Dönemi (II)(M. S: 692-695 )
Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M. S: 695 -705) (Iv)
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(III) (M. S:705-715)
Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M.
S:715-715 ) (V)
Müslüman Araplar Emeviler
Dönemi (IV)(M. S: 715-745)
Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M. S:
745-762) (VI)
41-Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M. S: 775-782) (VII)
42-Müslüman Araplar(Abbasiler)
(II) (M. S:
782-809)
43-Bizanslılar Döneminde Gürün
İlçesi (VIII)(M. S: 809-830)
44-Abbasiler Döneminde Gürün
İlçesi (M. S: 830-834 ) (III)
45-Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M. S: 834- 836 ) (IX)
46-Müslümanlar Zamanında Abbasiler (IV)(M.S:836-838)
47-Bizanslılar Zamanında Gürün
İlçesi (M. S: 838- 1057/1058 )
48-Büyük Selçuklu Devleti
Zamanında (1057/1058-1080)
49-Danişmendliler Devleti
Zamanında(M.S.
1080-1165)
50-Anadolu Selçuklu Devleti
Zamanında(M.S.
1165-1318)
51-İlhanlılar Zamanında
(Moğollar Dönemi)(M.
S: 1318-1328)
52-Eratna Devleti Zamanında (I)(1328-1336)
53-Memlüklüler Zamanında Gürün
İlçesi (I) (M. S: 1336-1338)
54-Eratnalılar Zamanında Gürün
İlçesi (II) (1338-1338)
55-Dulkadirliler Zamanında Gürün
İlçesi (I)(M. S:
1338- 1339 )
56-Memlükler Zamanında Gürün
İlçesi (II) (1339-1340)
57-Dulkadirliler Zamanında Gürün
İlçesi (II)(M. S:1340- 1341)
58-Eratna Devleti Zamanında
Gürün İlçesi (III)(M. S: 1341-1345)
59-Dulkadirli Beyliği Zamanında
Gürün İlçesi(1345-1350) (Iıı)
60-Eratna Beyliği Zamanında (IV)(M. S: 1350-1360)
61-Dulkadirli Beyliği Zamanında
Gürün İlçesi (IV)(1360-1381)
62-Kadı Burhaneddin Devleti (1381-1398 Yılları Arasında)
63-Osmanlı Devleti Zamanında
Gürün (I)(M. S: 1398/1399- 1401)
64-Memlükler Zamanında Gürün
İlçesi (III
65-Dulkadirliler Zamanında Gürün
İlçesi (V)(M. S: 1402-1516)
66-Osmanlı İmparatorluğu (II) zamanında Gürün (1516-1923)
Osmanlı Devlet Arşivlerinde
Gürün İlçesiyle İlgili Belgeler-Kayıtlar:
Güründe Yaşayan Ermeniler Ve
Gayri Müslimler
Ermeni Sâkin Olan Vilâyât-I
Şâhânede Îkâ‘ Olunan Ef‘al Cinâ’iyye.
Kurtuluş Savaşı Sırasında Gürün
İlçesi
İsmail Vehbi/Zihni Oğuz
Efendi(Müftü/1279/1863-02/06/1932)
Cumhuriyet Dönemi Şehitlerimiz
Gürün İlçesi’nde Aşiretlerin
(Oymakların) Yerleşmesi
Gürün İlçesi Kronolojik Tarihi
Tablosu
Tarihi olayların meydana gelişi
esnasında en önemli faktörlerden birisi fiziki şartlar, diğerleri ise coğrafik
ve klimatik özelliklerdir. Bu nedenle Tarih, insan topluluklarının
yaşayışlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini yer ve zaman göstererek anlatma
sanatı olduğu kadar üzerinde yaşanılan coğrafyanın da incelenmesi ve
araştırılması demektir.
Güzel yurdumuz Anadolu’yu binlerce yıldan beri
Türkler gibi birçok ulus yurt edinmiş,
kültürlerini yansıtan belgeleri yaşadıkları alanlarda bırakarak tarih
sahnesinden çekilmişlerdir. Anadolu medeniyetlerini kuran toplumlardan günümüze
ulaşan yazılı ve yazısız tüm belgeler, bu uluslara ait her türlü olayı bize
aktarmaktadır.
İnsan, biyolojisiyle, düşünceleriyle ve
kültürüyle, kısacası yaşamıyla doğduğu toprakların ürünüdür. Öyle bir toprakta
doğmuşuz ki, topraktan tarih fışkırıyor.
O kadar çok uygarlık birikmiş ki, birbiri üstüne. Birbiri üzerine yığılan
kültürlerden günümüze kadar ulaşan belgeler, Anadolu uygarlıklarının günümüze
ulaşan birikimleri, Anadolu’nun dünkü değerleridir. Anadolu’nun dünkü
değerleri, bugünkü kültürümüzü çok büyük ölçüde etkilemiştir. Geleceğin en iyi
şekilde yönlendirilmesi, geçmişin çok iyi bilinmesiyle mümkündür. Geçmişten geleceğe,
bir köprü durumundaki bu bilgi ve belgelerin bulunarak, bilinmesi insanlık
tarihi açısından çok önemlidir.
Bir bölgenin tarihinin, coğrafyasının ve
kültürel yapısının, tüm özellikleriyle en başta o yörede yaşayanlarca
bilinmesi; sosyal ve kültürel gelişimin bir göstergesi olduğu kadar, aynı
zamanda kültürel turizmin de önemli bir şartıdır. Kültür turizminin tüm
olanaklarına sahip olmasa da Gürün İlçesi, tarihi ve kültürel zenginliği yoğun
olan bir beldedir. Gürün İlçesi, içinde bulunmuş olduğu coğrafyası, Doğu
Anadolu ile Batı Anadolu’yu birbirine bağlayan, Mezopotamya ile Anadolu’yu
birleştiren(Kayseri-Malatya)tarihi ticaret ve kervan yolunun üzerinde bulunması
nedeniyle, tarihin her döneminde çok önemli bir konuma sahip olmuştur. Bu
özelliği sebebiyle Anadolu’da medeniyet kurmuş bir çok ulusun hakimiyeti
altında kalmıştır. Günümüzde ise, bu öneminden çok şey kaybetmiştir. Gürün
ilçesi, kaderine terkedilmiş bir halde ve küçük bir taşra kasabası
görünümündedir.
Coğrafyanın insan kaderi üzerinde
önemli rol oynamış olduğu bir gerçektir. İklim, insanoğlunun alın yazısını
çizen etkili ve esrarlı bir kuvvettir. Tabiat bir çok imkanlar sunar. Onlar
arasında seçim yapmak insana düşer. İnsanlar, coğrafyanın kendilerine
bahşettiği imkanları kullanabildikleri ölçüde başarılı olurlar. Gürün ilçesinin
coğrafik yapısı, iklimsel şartları, geri kalmışlığı, ihtiyaçlara ve
beklentilerine cevap verememesi nedeniyle insanlarımızın büyük bir kısmı terk-i
diyar etmişlerdir. İnsanımız, ister istemez “doğdukları yerden ziyade, doymuş
oldukları yerleri” tercih etmek zorunda kalmışlardır. Bugün biz Gürünlüler
olarak, büyük bir çoğunluğumuz, doğduğumuz yerlerin çok uzağında, yaşıyoruz.
Bunun sebebi, bölgemizin geri
kalmışlığıdır. Gürün İlçesi nüfusunun, belki de Beş-On katı, Gürün dışında,
başta ilimiz Sivas olmak üzere Kayseri, Malatya, Maraş, Gaziantep, Adana,
Hatay, Mersin, Antalya, Konya, Eskişehir, Bursa, Balıkesir, Aydın, Isparta,
Çanakkale, İzmir, İstanbul, Bolu, Düzce, İzmit, Ankara, Çorum, Karabük,
Zonguldak, Samsun şehirlerindedir. Büyük
şehirler, maddi ve kültürel üretimin yoğun ve komplike bir şekilde yapıldığı,
bu oranla da insan ilişkilerinin bir o kadar karmaşıklaştığı mekanlardır. Bir
çok sebeplerle, büyük şehirlerdeki yoğun yaşam tarzı, insanları ister istemez
yalnızlık duygusuna itmekte, kökünden sökülüp uzaklara atılmış bir bitki
konumunda görmesine neden olmaktadır.
Unutmayalım ki, hepimiz bir ağacın
dallarıyız. Aynı gövdeye aynı köke bağlıyız. Acaba hangimiz, büyük şehirlerde
yaşarken köyümüzün kıraç tarlasında veya dağlarında güneşe doğru öğle sıcağının
yakıcılığını yüreğimizin bir yerlerinde hissetmiyoruz. Acaba hangimiz, o tozlu
yolların üzerinde, şehirli çocukların alışık olmadıkları oyunları izlerken
çocukluk yıllarına dönerek Gürün’e ait oyunları hatırlamıyoruz. Acaba hangimiz,
köyümüzün yeşeren ağaçların gölgesinde oturmayı, kızaran kirazları, kabuğu
kavlayan cevizleri, sararan kayısıları dalından kopararak yemeyi özlemedik...
Aynı yörede yaşayan, aynı kültürel
değerleri taşıyan insanların, büyük şehirlerdeki tüm olumsuzluklara rağmen,
sosyal yönleriyle bir bütünlüğü sağlayarak kendisine ait olan otantik
özellikleri yaşayan insanların bir araya gelerek problemlerine ortak çözüm
arayıp, sevinçlerini paylaşması, biz Gürünlülerin hayat düzeylerinin yükselmesinde
önemli bir unsurdur. 2000’li yıllarda,
aynı yöre insanlarının sosyal- kültürel yönleriyle birlikte, haklarının
kazanılmasında ve sorunların çözülmesinde en etkili faktörün iletişim olduğu
unutulmamalıdır. Gürün İlçesi, kültürel etkinliklere sırtını dönmüş bir taşra
kasabası görünümünden kurtulmalıdır. Gürünlülerin sorunlarını anlatarak,
problemlerinin çözülmesi konusunda birlikte hareket ettirecek etkinliklere
sahip olması gerekmektedir.
Gürün İlçesi, kimimizin doğup
büyüdüğü, kimimizin uzak yerlerde de olsak büyük bir özlemini duyduğu ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, hasretimizdir.”
Gürün ilçesi bizim memleketimizdir. Her türlü faydalı ve hayırlı hizmete
layık olan yine Gürün İlçesidir. Atalarımız, “Vatan sevgisi imandandır” demek
suretiyle, bu güzel duyguyu net bir şekilde ifade etmişlerdir. Hazreti
Peygamberimiz (s.a.v.) de kendi yurdunu çok seviyordu. Kendi memleketleri olan
Mekke ve Medine için “Ya Rabbi Mekke’mizi sevdir, Medine’mizi sevdir” diye dua
etmişlerdir. İnsanın yaratılışı gereği, doğmuş olduğu toprağın bir parçası
oluşu nedeniyle, ona kuvvetli bir bağlılığı vardır. Sadece bağlı olmak
yetmiyor, o memlekete sahip çıkmak da gerekiyor. Yöremizin kültürel değerlerine
sahip çıkma sorumluluğu hepimize aittir. Bizler, bizden öncekilerden devraldığımız
güzel olguları geliştirerek, bizden sonrakilere taşımakla yükümlüyüz. Bu nedenle yaşadığımız yerin tarihi
zenginlikleri ve kültürel değerlerinin sorumluluğunu üstlenerek evrensel
değerlere taşınmasını sağlamak hepimizin görevidir.
Biz Gürünlüler olarak her şeyden
önce kendi aramızdaki iletişimi sağlamak ve sosyal bağlarımızı kuvvetlendirmek
zorundayız. Bunun sağlanması da ancak; bizi bize yaklaştıran, bizi bizlere
tanıtan ve anlatan etkin bir yayın organıyla mümkündür. Gürün İlçesi’nin tarihi
ve coğrafyası hakkında detaylı bir araştırma yapılmamıştır.
Eğer bir toplum henüz kendisiyle
(geçmişi) ilgili olan her türlü bilgi ve belgeyi başkalarından alarak hazır
bulmaya çalışıyor, bunları kendi çabasıyla bir araya getiremiyorsa; söz konusu
o toplum, henüz tarihi çağa ulaşmış sayılmaz. Halen tarih öncesi çağlarda
yaşıyor demektir.
Biz, bu hareket noktasından yola
çıkarak, üzerinde yaşamış olduğumuz topraklarda, tarih öncesi çağlardan
günümüze kadar yaşayan ulusların, kurmuş oldukları medeniyetleri ve hangi
tarihi olayların meydana geldiğini araştırarak, Gürün İlçesi’nin tarih ve
coğrafyasını ortaya çıkarmaya çalıştık.
Bizler, bizden öncekilerden
devraldığımız güzel olguları geliştirerek, bizden sonrakilere taşımakla
yükümlüyüz. Her şeyden önce biz Gürünlüler olarak her şeyden önce kendi
aramızdaki iletişimi sağlamak ve sosyal bağlarımızı kuvvetlendirmek zorundayız.
Bunun sağlanması da ancak bizi bize yaklaştıran, bizi bizlere tanıtan ve
anlatan etkin bir yayın organına sahip olmakla mümkündür.
Gürünlülerin etkin olabilmesi için;
problemlerini, düşüncelerini yansıtacak
ve birlikte hareket ettirecek etkinliklere sahip olmamız gerekmektedir.
Gürün İlçesi’nin kültürel etkinliklere sırtını dönmüş bir taşra kasabası görünümünden
kurtulmalıdır.
Bu nedenle, ilçemiz Gürün’ü
sorunlarıyla birlikte detaylı olarak anlatan bir kitabın zor da olsa mutlaka
yazılması şarttı. Biz de bunu yapmaya çalıştık. İletişim çağında yaşıyoruz,
fakat biz Gürünlüler'in kendi aralarında iletişimi yok gibi. İlçemiz Gürün’ü
bütün yönleriyle anlatan bu kitap, özlediğimiz iletişimin kurulmasını
sağlayacaktır...
Bu kitabın yazılması amacı;
hemşehrilerimiz arasında iletişimin sağlanarak güçlü bir dostluğun kurulması,
Gürünlüler arasındaki birlik ve beraberliğin kuvvetlendirilmesidir. “Bütün Yönleriyle
Gürün İlçesi kitabı”, bu onurlu görevi yerine getirmek için hazırlanmıştır.
Kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerimizin hatırlanmasının, Gürün ilçesi kültürü
ve tarihinin tanıtılmasının, yeni nesillere aktarılmasının, insanlarımızın
bütünleşmesini sağlayacağına; Tohma vadisini yurt tutmuş olan insanımızın Gürün
tarihi ve coğrafyasını, kültürel özellikleriyle birlikte, otantik
güzelliklerini benimseyerek okuyup belleklerindeki bilgilerini
tazeleyeceklerine inanıyorum. Biz hepimiz, Gürünlüler olarak, doğduğumuz
yerleri, kalbimizin bir köşesinde halen aynı sıcaklıkla hissetmiyor muyuz. O
halde bu kitap, siz değerli hemşehrilerimizin sıcak yuvasında, aile
kitaplığınızın bir köşesinde yer alarak elinizin altında her zaman
bulundurabileceğiniz bir kültür elçisi olacaktır.
Gürün İlçesi’nin bugüne kadar tarih
ve coğrafyası hakkında hemen hiç bir çalışma yapılmamıştır. 1960 yılında merhum
Nazım Moğolkoç tarafından küçük bir broşür Gürün İlçesi’ni tanıtmak için
çıkarılmıştır. Biz bu konudaki eksikliğin bir nebze de olsa giderilmesi, aynı
zamanda İlçemizin tanıtılması için bu çalışmayı yapmış bulunuyoruz. Böylece,
bizden sonra gelecek nesillerin hayal fidanlarının Yeşil Gürün’ümüzde, burada
yetişmesinin sağlanması konusunda küçük de olsa bir adım atmanın mutluluğunu
yaşıyoruz.
Kaybolmaya yüz tutmuş olan
değerlerimizin, Gürün kültürü ve tarihinin tanıtılması, yeni nesillere
aktarılması, insanlarımızın bütünleşmesini sağlayacağına, yeşil vadide yurt
tutmuş olan insanımızın Gürün tarih ve coğrafyasını, kültürel özellikleriyle
birlikte, otantik güzelliklerini de benimseyerek okuyup belleklerindeki
bilgilerini tazeleyeceklerine inanıyorum. Çalışma ve gayret bizden, takdir ve
lütuf Allahü Teala (c. c. ) dandır. Eksikliklerin mutlaka olduğuna inanıyorum.
Bunların düzeltilmesi için katkılarınızı bekliyorum.
Bize bu çalışmamızda yardımcı olan
herkese, Kaynak Kişilere, Arkadaşım Mehmet Gökçe’ye, Mustafa ve Hamdi
Erişkin’e, İstanbul Büyükşehir Eski Belediye Başkanı Prof. Dr. Nurettin
Sözen’e, Malatya İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi Öğretim
Görevlisi Mustafa Önder’e yardımlarından dolayı teşekkür ederim.
Mehmet Ali ÖZ
15 Mart 2000
Gürün

Gürün İlçesi, Greenwich başlangıç
Meridyenine göre, 37-46’20”-38-04’31” Doğu boylamları ve Ekvator’a göre
38-43’05”-38-58’28’’ Kuzey enlemleri arasında yer almaktadır. İç Anadolu
Bölgesi’nde bulunan Sivas İli’ne bağlı olan Gürün İlçesi, Doğu Anadolu Bölgesi
ile İç Anadolu bölgesi arasında bir geçiş merkezidir. Tohma Havzası’nın da en
önemli mevkiinde bulunmaktadır.
Tohma Havzası ise bilindiği gibi,
Doğu Anadolu ile Orta Anadolu’yu birbirinden ayıran, bir başka deyimle
Karadeniz ile Akdeniz havzalarını, Hint Okyanusu meyillerini ayıran yüksek ve
devamlı bir sırtın doğuda Fırat’a doğru alçalarak serilen bir yüzüdür.
Doğal bir Türkiye haritası üzerinde
dikkatli bir inceleme yapıldığı takdirde, Tohma Havzası’nın kuzey tarafı
Divriği, Kangal ve Gürün ilçesi arasında kalan kısımlar sanki bir doğal çizgi
ile ayrılmış gibidir. Bu çizgi batıya kıvrılarak Gürün İlçesi’nin Ziyaret
Mevkii’nde (Rakım: 2000)sanki Uzun Yayla’yı ayırmış gibi daha güneye doğru
Hezanlı Dağı’ndan Kurudere ve kapaklı sırtlarından Saksağan Boğazı’na, Yenice
köyü (Darende)’nün arka sırtlarından daha güneye, Saksağan Boğazı’na, bu derenin
sırtlarına kadar sanki özel olarak çizilmiş(çekilmiş)bir çizgi gibi uzanır
gider. İşte tam bu tepe noktasına düşen yağmur ve kar damlaları(suları)aynı
noktadan ikiye ayrılır. Kuzey tarafından, sırttan kuzeye geçen sular derelerde
toplanarak Kızılırmak yoluyla Karadeniz’e ulaşırlar.
Batıdan ayrılan sular, Göğdeli
Yaylası’ndan Büyük ve Küçük Tahtalı Dağları’nın batı kısmından doğmuş olan
sular da (Zamantı/Samantı), Ceyhan ve Seyhan ırmaklarının kollarını
(kaynaklarını) oluştururlar. İşte bu akarsulardan toplanan sular da Akdeniz’e
ulaşırlar. Daha sonra da hem Akdeniz ve hem de Karadeniz suları Atlas
Okyanusu’nda birleşirler.
Tohma Havzası’nda güneye ve doğuya
doğru ayrılan bu su damlacıkları yine dereciklerde toplanarak Tohma ve onun
kollarını oluşturur ve Malatya bölgesinde Fırat Irmağı’na kavuşarak, Fırat
yoluyla da Hint Okyanusu’na ulaşırlar. Bu nedenle ilçemiz Gürün, coğrafik
konumu itibariyle bu iki Okyanus’un sularının taksim edilerek ikiye bölündüğü
noktayı temsil etmektedir. Gürün İlçesi, böyle önemli bir noktada
bulunmaktadır.
Çünkü bu ayrışma noktasından öbür
tarafa kayan bir damla, bir okyanusa (Atlas Okyanusu’na) diğer tarafa kaymış
olan bir damla ise bir başka okyanusa (Hint Okyanusu’na) karışmaktadır. Bu
önemli konumu dolayısıyla İlçemiz Gürün ve havalisi, bu iki büyük okyanusun
sularının ayrışma noktasını temsil etmektedir.
1870 yılına ait kayıtlarda Gürün
İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu
belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre
şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum,
3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan.
Müslüman Mahalleleri: 1-Fettah Ağa
(Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi (Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe
Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir),
4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı),
5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.
Türkiye’de nüfus teşkilatı Ekim 1884
yılında “Nüfus-ı Umumiye” adıyla, Nisan 1887 de “Nüfus-ı Ahali-i İdare-i
Umumiyesi” adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı, ilk
defa “Tahrir-i Nüfus” genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere(Atik)yazıldı.
1320-1321(1905)yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus kütükleri tahsis
edildi. 1914 yılında “Sicil-i Nüfus Kanunu” çıkarılarak kütüklerin tutulması,
sürekli geçerli olması sağlandı. 1890 yılı resmi rakamlarına göre de Gürün’deki
Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü
vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir.
Gürün İlçesi’nin 1929 yılı Sivas
Bülteni’ndeki verilen bilgilere göre yüzölçümü:
Gürün İlçesi, Sivas İli’ne bağlı
bulunmaktadır.
İlçe merkez bucağı dahil, Konakpınar ve
Yazyurdu Nahiyeleri olmak üzere bucak sayısı üçtür. Gürün Merkez Bucağı’na ve
diğer nahiyelere bağlı bulunan tüm köylerin sayısı 1994 yılı itibariyle 64 dür.
1994 yılında Çipil Köyü Kangal İlçesi’ne, Gerdekmağara Köyü yakın olması
nedeniyle Sarız İlçesi’ne bağlanmıştır. Böylece 1994 yılında Gürün ilçesi Sarız
ilçesi’yle de komşu olmuştur. 1994 yılı itibariyle Gürün İlçesi’ne bağlı
bulunan köyler sayısı 62’dir. Bu köylerden 23 tanesi ilçe merkezine bağlıdır.
Konakpınar Nahiyesi’ne bağlı olan köy sayısı 13’tür. Yazyurdu Nahiyesi’ne bağlı
bulunan köylerin sayısı ise 26’dır. Gürün İlçesi’nin 1994 yılı itibariyle
mahalle sayısı 13’dür. Gürün İlçesi’ne bağlı bulunan köyler sırasıyla
şunlardır:
Gürün Merkez Bucağı’na bağlı bulunan
köyler:
Ağaçlı (Mihganlı/Mahken) Köyü,
Ayvalı (Şeref), Bahçeiçi (Temhin/Tıhmın/Bağçecik), Bağlıçay
(Alacamezra/Alacamezar), Davulhöyük, Eskihamal (Keşoğlu), İncesu, Kalederesi,
Karahisar, Karakuyu, Kaşköy, Kavak (Dede Havağı/Dede Hoca), Kılıçdoğan
(Körmustolar), Kızılburun, Kızılören (Kızılveran), Külahlı, Suçatı Kasabası
(Tanıl/Telin), Sularbaşı (Aşağı Sazcağız), Tepecik, Yelken, Yeşildere
(Hamalçayı), Çamlıca (Yukarı Sazcağız), Yuva(Yıva/Yave) köyleridir.
Konakpınar Nahiyesi’ne bağlı olan
köyler:
Konakpınar Merkez Bucağı,
Böğrüdelik, Çevirme (Behram), Dayakpınar, Dürmepınar (Ziyve), Eskibektaşlı
(Celikan), Gökçeyazı (Otlukilise), Karadoruk, Karaören, Mağara (Kervanmağara),
Reşadiye (Gavurören), Sarıca(Sarucalar), Yılanhöyük köyleridir.
Yazyurdu Nahiyesi’ne bağlı bulunan
köyler ise şunlardır:
Yazyurdu (Celikanlıyurdu), Akdere,
Akpınar, Başören, Beypınar, Bozhöyük, Camiliyurt, Çiçekyurdu, Deveçayırı, Erdoğan
(Maraşlı), Göbekören, Güldede, Güllübucak, Güneş, Hüyüklüyurt, Karapınar,
Kaynarca, Kındıralık (Börklü), Koyunlu (Gelloş), Kürkçü, Osmandede (Kötüköy),
Şakşakpınarı (Diricanlı), Yaylacık, Yeni Bektaşlı, Yolgeçen (Tekrahma)
köyleridir.
Gürün İlçesi’nin (2002 yılı
itibariyle) mahalleleri:
Şuğul (Ihsaniye), (Sümüklü),
Yoncalık, Burçevi (Salihli), Karayar (Hamidiye), Karatepe (Ihsaniye) ve
Fazlıağa), Yassıcatepe (Emin Bey),
Işıtan (Aksu ve Çakşur), Kurultay (Fettahağa), Kirazlık (Emin Bey),
Pınarönü (Sadıkağa), Ketençayırı (Fettahağa), Yeni Mahalle, Çayboyu (Gübün)
mahalleleri.
İç
Anadolu Bölgesi’nde bulunan Sivas İli, Doğu Anadolu Bölgesinin batı kesiminde
kalır ve İç Anadolu bölgesinin doğu kısmında, Kızılırmak vadisinin
başlangıcında yer alır. Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna doğru Erzincan ve
Malatya yaylalarına yaklaşırken yükseklik artar. Plato ile yüksek yaylalar
arasında kalan Yukarı Kapadokia kalabalık bir bölge olarak bu bölgede yer
almaktadır. Sahip olduğu geniş otlaklar, at yetiştirmedeki ünüyle Kapadokya,
tarihte yer almaktadır. “güzel atlar ülkesi” anlamına gelmektedir. “Kızılırmak”
nehri, tarih öncesi çağlarda Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis,
Baliş gibi isimlerle anılmıştır.
Sivas şehri
ismini, hakimiyeti altında bulunduğu ulusların dini ve mitolojik dünyasıyla
ilgili inançlara ait unsurlardan almıştır.[1]
Sivas, Anadolu'nun en
eski ve önemli şehirlerinden biridir. Sivas ve havalisinde bazı mıntıkalarda
tarih öncesi çağlara ait tümülüs, hüyük, mağara duvar sanatına ait resim ve
heykeller ve çeşitli insan ve hayvan heykelleri bulunmuştur. Bunlar Sivas ve
havalisinin geçmişi hakkında çok önemli ölçüde bilgiler vermekte ve kaynaklık
etmektedirler. Bunların yanısıra Sivas tarihiyle
ilgili olarak antik çağlar, Roma ve Bizans dönemine ışık tutacak kaynakların başlıcası Kitabeler[2],
Sikkeler[3],
Vakfiyeler[4], Osmanlı
Tahrir Defterleri[5],
Vekayinameler[6],
Seyahatnameler ve Coğrafya Eserleri[7],
Destanlar[8]
ve çeşitli araştırmalardır[9].
Tarihçi Herodot, Halys
ırmağının (Kızılırmak) Kavsi içinde yer alan Anadolu’nun büyük bir bölümünü
içine alan bölgeye, Perslerin “Katpatukya”[10]
adını verdiklerini anlatır.
Strabon’un M.S 18-19.
yıllarında yazdığı Geographika (Coğrafya) isimli eserinde, Kapodokya’nın o
dönemdeki idari taskimatı, bölgenin coğrafyası, dini, tarihi ve ekonomik
yapısıyla ilgili bilgileri vermektedir. Sivas ve havalisinin tarih boyunca
içinde yer aldığı “Kappodakia” nın sınırlarını şöyle çizer:
Büyük Kapodokya’nın konumu: Batı’dan
Halys (Kızılırmak) Nehri’ni Tatta gölü (Tuz Gölü); Güney’den Toros Dağları;
kuzeyden Karadeniz ile çevrilidir: Doğu sınırları ise Malatya’nın doğusuna
kadar uzanır. “Kapadokia” ise, Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna kadar
(Erzincan ve Malatya yaylalarına doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği artan
Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının
Sivas’ı içine alan ve sayısız istilalara uğrayan kısmı, Doğu Anadolu’nun
değişik zamanlardaki bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya
katılmış ve Roma İmparatorluğu’nun son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci
Armenia adı altında bir vilayet olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında
Hattuşaş, Piterya (Boğazköy), Mazaka (Kayseri) etrafında kurulan Hitit
İmparatorluğu daha sonraları genişleyerek Asurlar’ın Pont (Kyzouadna),
Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan (Kaskhaı) ve Büyük Kilikya (Arzania)
adlarını verdikleri sahalar da Kappodakia’nın sınırları içinde bulunuyordu.
Tarihin başlangıcında, Anadolu’nun ilk büyük devleti, Büyük hatti Krallığı
burada kurulmuştur. Hitit Uygarlığının ilk merkezi olan Kayseri
(Kaneş/Kültepe/Caesarea/Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu uygarlığın hüküm
sürdüğü bölgeler arasında yer almaktaydı. ProtoHititler’in başkenti
Hattuşaş’tır. “Kızılırmak” nehrinin bu dönemdeki adı, “Hulaş/Huliaş/Halys/Balys’dir.
Hitit Krallığının başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere
Kapadokya’dan kuzeye doğru Harşana (Amasya), Harsanusiye (harşiana), Sanusiye
(Sunisa), Muşalim gibi şehirleri, kuzeybatıya dogru Tumana, Ulama, Turhumit,
Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri, doğuya doğru ise; Sarişşina,
Komana, Lahuzatiya, Razama, Hurama, Şamuha (Büyük ihtimalle Şarkışla
ilçesidir), Sarissa (Altınyayla/Kuşaklı), Talaura/Talavra (Sivas), Tepriche
(Divriği), Zaraşşina (Zara), Pakhuwa (Kangal), Tilgarimmu (Gürün),
Timelkia(Darende), Milidia (Malatya) gibi şehirleri bulunmaktaydı. Sivas ve
havalisi, ProtoHititler döneminde Yukarı Kapadokya (KUR-uru-UGU=Yukarı
memleket) bölgesinin sınırları içinde kalıyordu.
Sivas ve havalisi, Kaskhaı bölgesinde kalıyordu. Sivas ili, bu
tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Hitit Uygarlığının ilk merkezi
olan Kayseri (Kaneş/Kültepe/Caesarea/Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu
uygarlığın hüküm sürdüğü bölgeler arasında yer almaktaydı. Burası bir taraftan
Koküsos (Göksun), diğer taraftan Tilgarimmu (Gürün ilçesi) ya kadar uzanıyordu.
Kapodokya (Kapodakia) adı ile ilk idari sistemi Persler kurmuştur. Küçükasya'da
batıda Kızılrmak (Halys) tan doğuda Fırat'a, güneyde Toroslardan kuzeyde Karadeniz'e
kadar uzayan geniş bölgeye Ahamenişler devrinde Kapadokya adı verilmiştir.
Ahamenişler zamanında Kızılırmak ile Fırat Nehri arasındaki memleketin ortak
adıydı. Kapadokya iki satraplığa ayrılmıştı: Büyük Kapadokya ve Pontos
kapadokyası. Pontos Kapadokyası ormanlıktı ve maden bakımından zengindi.
Birinci kısmın merkezi Mazaka=Kayseri, belli başlı şehirleri de Nitika=Niğde,
Nysa=Nevşehir, Maraş, Kırşehir ve Güney Komana idi. Sivas yöresi ise Temisir,
dini ve ticari bir merkez olan Kuzey Komana (Kömenek) ikinci bölüme dahil
edildi. Kral Mitridat Evpator zamanında Kapadokya'nın en önemli şehirleri:
Amasya, Laodike, Komana, Kabira, Gaziura, Timolisa, Talaura idi.
“Kapadokia”, Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna
kadar (Erzincan ve Malatya yaylalarına doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği
artan Plato ile yüksek yaylalar
arasında kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının Sivas’ı içine alan ve
sayısız istilalara uğrayan kısmı, Doğu Anadolu’nun değişik zamanlardaki
bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya katılmış ve Roma
İmparatorluğu’nun son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci Armenia adı
altında bir vilayet olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında Hattuşaş, Piterya
(Boğazköy), Mazaka (Kayseri) etrafında kurulan Hitit İmparatorluğu daha sonraları
genişleyerek Asurlar’ın Pont (Kyzouadna), Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan
(Kaskhaı)ve Büyük Kilikya (Arzania) adlarını verdikleri sahalar da
Kappodakia’nın sınırları içinde bulunuyordu. Sivas ve havalisi, Kaskhaı bölgesinde kalıyordu. Sivas ili, bu
tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Sivas ili, bu tarihi bölgede
(Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Sivas ve havalisi, coğrafyası itibariyle,
tarihi Kapodakya Bölgesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kappodakia tarihi,
Sivas ve havalisinin tarihi hakkında detaylı bilgileri ihtiva etmektedir. Sivas
ve havalisi tarihini ortaya çıkarmak için Kapodakya tarihinin büyük ölçüde
incelenmesi gerekmektedir.
Sivas, Kapadokya (Katpatukya:Güzel Atlar Ülkesi)
Satraplığı'nın sınırlar içinde yer alıyordu. Güneyinde Kilikya Satraplığı,
kuzeyinde Pontos (Karadeniz) Kapadokyası Satraplığı vardı. Halkı, hayvancılık
ve tarımla uğraşan Kapadokya, ticari ulaşım açısından, Asur ve Geç Hitit
Devletleri döneminden beri önemini koruyan Mastyaszaka (Kayseri) Kenti'ne bağımlıydı.
Tilgarimmu (Gürün), bir başka önemli kentli. ÎÖ:1200'deki Frig istilasıyla
doğuya sürülmüş olan Hitit balkının kalıntıları, ayrıca yerel halk sayılan
Muşkiler (Moskoi), Tabeller(Tibaren) ve Kataonlar yörede bir arada
yaşıyorlardı. Yeşil ırmak çevresinde ise Levko Suri olarak anılan topluluklar
vardı. Persler, ilkin, yerel beylerin ve toprak sahiplerinin ellerindeki
toprakları satın aldılar. Ardından, bunları Pers kökenli asker soylulara ve
rahiplere sattılar. Böylelikle, küçük toprak isletmeleri ortadan kalktığı gibi,
büyük topraklar da bütünüyle Pers kökenli kişilerin eline geçti. Persler, bir
yandan yerel halkın dinsel inanışına karışmaz görünüyor, öbür yandan da kendi
ateşe tapma geleneklerim yaymaya çalışıyorlardı. Halk üzerinde baskı kurabilecek
yerel rahiplere mülkiyet hakkı tanıyarak,onları kendi yanlarına çekiyorlardı.
Sivas, Pers din ve kültürünün yoğunlaştığı yörelerden biriydi. Bu dönemde
Kızılırmak üzerinde kurulan köprüler, kuzey ve güney kentlerini birbirlerine
yaklaştırmada büyük rol oynadı.imparatorun posta katarları Sivas vadileri
arasından Mazaka'ya (Kayseri) kolayca gidebiliyordu.
Sivas İli, tarihi
çağlardan günümüze Anadolu’nun ortasında büyük ve önemli bir şehir olma
özelliğini her zaman korumuştur. Sivas İli, Anadolu’da kurulan bir çok
devletin önemli kültür merkezlerinden
biri olduğu gibi, aynı zamanda bir çok devlete başkentlik yapmıştır.
Sivas İli, Doğu Anadolu ile Batı
Anadolu’yu birbirine bağlayan, Mezopotamya ile Anadolu’yu birleştiren
(Sivas-Malatya)tarihi ticaret ve kervan yolu üzerinde bulunması nedeniyle,
önemli konuma sahip bir yerleşim yeridir. Bu nedenle, Anadolu’da medeniyet
kurmuş bir çok ulusun hakimiyeti altında kalmıştır.
Sivas,
Anadolu'nun en eski ve önemli şehirlerinden biridir. Sivas ve havalisinde bazı
mıntıkalarda tarih öncesi çağlara ait tümülüs, hüyük, mağara duvar sanatına ait
resim ve heykeller ve çeşitli insan ve hayvan heykelleri bulunmuştur. Kazı ve
araştırmalarda elegeçen buluntular, yörede ilk yerleşimin Neolitik Çağ'a (M.Ö.
8000-5500) uzandığını gösterir.
Sivas'ın ilk kurulduğu Yer Bugün il merkezinin bulunduğu yerin, şehrin ilk
kuruluş ve yeri bölgesi olup olmadığı hakkında farklı görüşler bulunmaktadır.
Yapılan kazı ve araştırmalarda ele geçen buluntulara göre, şehrin ilk yerleşim
olarak kayda değer iki görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birisi, şehr
yerleşim yeri, bugünkü şehir merkezinin doğusunda ve
çağlarda buralarda
yerleşim merkezterinin kurulmuş olduğuna dair bir çok kalıntılara
rastlanmaktadır.
Sivas'ın
bugünkü sınırları içerisinde yer alan Hafik Gölü, Pılır Höyüğü, Zara Tödürge
Gölü kıyısındaki Tepecik Höyüğü ile Kangal ilçesi Çukur Tarla ve Kavak nahiyesi
Höyük değirmeninde Prehistorik buluntular elde edilmiştir. Yıldızeli Argaz
Höyük ve çevresinde Kalkolitik çağ (maden taş devri M.Ö. 5000-3500) ile Tunç
Devri (M.Ö. 3000-1500) buluntuları elde edilmiştir. Merkez Tatlıcak Köyü ile
Uzuntepe Köyündeki Höyükler, Divriği Maltepe Köyünde bulunan höyük ve Gürün Şuğul
vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Anadolu'da devlet
kurdukları bilinen ilk millet Hititlerdir. Hititler, doğudan gelerek Anadolu'ya
yerleşmiş olan Ari ırklardan biri idi.
Sivas'ın yazılı tarihi M.Ö. 2000 li yıllardan öncedir. Sivas’ın tarihi,
Hititler’den önce gelen, fakat bu kavimle aynı olan kimi kaynaklarca
Prtotohititler olarak adlandırılan Ön Hititler ile başlamaktadır. Tarihi
kayıtlara göre Orta Asya kökenli oldukları ileri sürülen Ön Sümerler (Subarlar)
ve Sümerler, Neolitik çağda Fırat'ın yukarı kısımlarına kadar hakim olmuşlardı.
Anadolu'ya gelen Proto Hititler île birlikte Hititler'in kurduğu ilk büyük
devlet ve medeniyete öncülük etti. Sümer împaratorluğu'nun yıkılışından bir
süre sonra Orta Anadolu'da Hitit Devleti teşekküle başladı. Hititler'den daha
önceki tarihlerden başlamak üzere Doğu ve Güneydoğu bölgesi, bilinen ilk tarihi
itibariyle, güneyden gelen Sami asıllı kütlelerin akınlanna maruz kaldığı gibi,
Hititler zamanında da Keldani kavimlerinden oluşan bazı koloniler varlıklarını
devam ettirdiler. Ancak bunların varlığı devamlı bir hakimiyet tesisiyle
neticelenmedi.
M.Ö.
2. bin başlarına tarihlenebilen bir sap delikli balta, Hitit
İmparatorluk çağına tarihlenen dört kolcuklu balta ile M.Ö. 2. bin sonlarına ait Luristan kökenli merasim baltası, Şarkışla definesinde olduğu gibi, yörenin M.Ö. 2. bin madenciliğindeki yerini bir kez daha ortaya koymaktadır. Yörenin Hitit İmparatorluk çağına ait önemli merkezleri bulunduğuna işaret eden, Hitit devletinde önemli bir mevki olan sâkîliğe yükselmiş bir sahsa aittir. Sivas'ın Kelkit vadisinin geçtiği kuzey yörelerinden getirilmiş olan bir grup mahmuzlu
tunç oku cu da M.Ö. 6.-7. yüzyıllarda bu
yörenin yüzey Karadeniz step
kavimlerine de ev sahipliği yapmış
olabileceğini ortaya koymaktadır.
Sivas yöresinin kültürel geçmişine ilişkin araştırmaların
sınırlı sayıda olmalarına karşın yörenin Neolitik dönemlerden itibaren
iskan edildiği ve bazı dönemlerde siyasi açıdan önem kazandığı
anlaşılmaktadır. Coğrafi yapısı gereği Sivas yöresi Orta Anadolu,
Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleri arasında yer alması nedeniyle, üç coğrafyanın geçiş bölgesi konumunda bulunmaktadır. Doğuda Yukan Fırat havzasına kadar
uzanan ve Yukan Kızılırmak havzasını kapsayan Sivas ili, arkeoloji literatüründe "Doğu
Kapadokya" olarak da adlandırılmaktadır.
İlin kuzey bölümünden geçen Kelkit
vadisi de İç Karadeniz Bölgesine girer.
Hafik ilçesi Sofular Köyünün Kuzey
tarafındaki Zölük Mevkiindeki
Gavurtepesi olarak bilinen tepenin üzerinde Zölük mevkiindeki yerleşim
yeridir.Üzerinde bulunduğu tepenin kuzey ve batı kısımları dik yamaçlı olup
yerleşim güney ve güneydoğu ile tepe kısmındadır. Yüzeyden toplanan el yapımı ,perdahlı, astarlı basit ağızlı
kaideli özellikteki ve formdaki seramikten yerleşimin Kalkolitik ve Eski Tunç
Çağı’na ait olduğu anlaşılmaktadır..
Gürün ilçesi Göbekören Köyünün kuzeyinde olup köy evlerine
yakındır.Yaklaşık
Sarıca Köyünün yaklaşık
Yukarı Sazcağız
(Çamlıca) Köyü Aratma Tepesinde bulunan
Yılanhöyük Köyü içerisinde, köy evlerinin
kuzeybatısındadır.Yuvarlak tabanlı olup konik şekilde yaklaşık
Taşlı hüyük Köy yerleşiminin
doğusunda kayalıklı doğal tepe üzerinde taş höyük (Küçük çaplı bir höyüktür.
Yanında bir su kaynağı mevcuttur) M.Ö. 3000 yıllarında ve Orta Çağda iskan yerleridir.
Yazyurdu Bucak merkezinde yer alan evlerin doğusundaki
tümülüs, Gürün- Kayseri Karayolunun batısında doğal bir tepe üzerindedir.
Bizans döneminde yerleşim görmüştür.
Yenibektaşlı köyünün
Beypınarı köyünün güneybatısındaki doğal kayalıklı tepe
üzerinde kurulmuştur. M.Ö. 2000 li yıllarda ve Orta Çağda iskan görmüştür.
Kervanmağara köyündeki Kaya Mağaraları ve Höyük, Mağara Köyüne
giden yolun batısındadır. Köyün
İncesu Höyüğü: Köyünün doğusunda Gürün-Kayseri asfaltına dik
olarak uzanan doğal bir tepe üzerindedir.Güneyde alçalan tepe kuzey uçta daha
yüksek olup üzeri düzdür. Ortaçağda iskan görmüştür.
Höyüklüyurt Köyünün içerisinde yaklaşık
Davulhöyük yassı bir doğal kayalık üzerinde ve kayalığın
kuzey ucunda yer almaktadır. Höyüğün bulunduğu tepenin doğusunda Davulhöyük
köyü mevcut olup diğer kesimlerinde tarımsal arazi mera ve hali arazi yeralır.
Helenistik ve Roma çağında iskan görmüştür.
Göbekören Köyü kalesi, Köyün kuzeyinde olup köy evlerine
yakındır.Yaklaşık
Böğrüdelik köyünde Sivas Gürün asfaltının
Altınyayla ilçesi Başören köyünün
doğu yönünde kuşaklı mezrasının kuzeyinde yeralan höyük, Çevresini oluşturan
surdan dolayı kuşaklı olarak isimlendirilmiş büyük bir yerleşim yeridir. 1993
yılından itibaren ilmi kazılar devam etmektedir.Kazılar sonucu höyüğün Hitit
İmpatorluk döneminde ve 1. binde iskan gördüğü ortaya çıkmıştır.
Altınyayla ilçesi Başören köyünün
Altınyayla ilçesinin Başören köyü Akkuzulu mezrası ve halen
arkeolojik kazıların sürdüğü kuşaklı höyüğünün güneyinde, Hitit barajı ve Açıkhava
tapınağı yer almaktadır. mezra yaklaşık
Gün, sadece bugün değildir. Bugünün dünü vardır; yarını da
olacaktır. Zaman denilen mevhum, üç gündür. Dün, bugün ve yarın. Dünün
değerleri, bugünün birikimleridir. Gelecek, ancak geçmişin ölçüleri üzerinden
şekillendirilebilir. Geçmişin kriterleri geleceğin karizmasını doğuracaktır.
İlimiz Altınyayla ilçesi Başören Köyünde bulunan ve Kuşaklı
Örenyeri olarak Bilinen "Sarissa" şehri dünya tarihinde 4
Büyük İmparatorluk kuran Hititlerin önemli şehirlerinden biridir. Dünyanın
devletler arası ilk antlaşması olan ve Mısırlılarla Hititler arasında
yapılan Kadeş Savaşı ( M.Ö. 1285 ) sonucu yapılan antlaşmada Sarissa'nın
Fırtına Tanrısının şahitliğinden söz edilmektedir. M.Ö. 1500 ve 1400’lü
yıllarda önemli bir yerleşim merkezi olan ve Hitit Krallarının Başkentleri
Boğazköyden gelerek yazlık çalışmalarını yürüttükleri Kuşaklı Yerleşimi,
yurdumuzda tablet buluntusu veren 5. merkezdir. Hitit yazılı metni olan
tabletlerin 6. merkezi de ilimiz Yıldızeli ilçesi Kayalıpınar Köyündeki "
Harabe" ören yeridir.
1650 metre yüksekliğinde bulunan
Sarissa şehri 1950 adımlık sur kalıntıları ile önemli bir yerleşim yeridir.
Şehre giriş, sur üzerinde bulunan 4 kapıdan sağlanmaktadır. 1993 yılında Sivas
Müze Müdürlüğü adına başlatılan arkeolojik kazılar 1994 yılından itibaren
Almanya Marburg Üniversitesi adına Prof. Dr. Andreas Müller KARPE
Başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmektedir. 10 yıldır yapılan
kazılarda şimdiye kadar bilinen en büyük Hitit Tapınaklarından C binası ile
Kralın Sarayı ve şehrin güney ve kuzeybatı sur kapıları ortaya çıkarılmıştır. C
Binasında restorasyon çalışmalarına başlanmıştır. Şehrin kuzeybatı sur kapısı
altında yer alan savunma ve sulama arnaçiı Hitit Barajı duvarlarının açığa
çıkarılması ve şehrin tepe noktasında yer alan türnülüsteki kazılar 2003
yılında yapılmış durumdadır. 10 yıldır yapılan kazılarda ele geçen Hitit
İmparatorluk dönemi Kültür Varlıkları Müze Müdürlüğümüzde koruma altına
alınmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan Çiftbaşh Boğanın (Adakkabı-Riton) bir
örneği de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunmaktadır.
Sarissa şehrinin içme ve kullanma suyunu sağlayan ve Büyük
İmparatorluk döneminde (M.Ö.1500-1400) yapılmış olan Suppjtassu Gölü(Gölgediği)
şehrin yaklaşık
Sivas şehir merkezinden hava
limanına giden yol üzerinde jipsli doğal tepe üzerinde yer alan Huykesenhüyüğü,
Çelebiler Köyü’nün doğusundadır.Höyüğün
doğu yönünde kaçak kazıcılar tarafından bir yarma açılmıştır. Küçük çaplı bir
höyük olup E.T.1 .Bin ,Helenistik ,Roma ve Ortaçağ’da iskan görmüştür.
Sivas merkez Tatlıcak Köyü’nün 3.km batısında yer almakta ve
yaklaşık
Sivas, Merkez,Tuzlahan Köyü’nün kuzeybatısındaki Tuzla Deresi’nin
kenarında yer alan Kültepe höyüğü Ali Ağ tepesi mevkiindedir. uUaşım; Tuzlahan
Köyü’nün içinden , kenarında bulunduğu Tuzla Deresi takip edilerek
sağlanmaktadır.Yerleşim yeri konum olarak yüksek bir alandaki doğal tepenin
güney, batı ve tepe kısmındadır.Höyük küçük çaplı olup, yüzeyde yapılan
inceleme ve toplanan “Maltepe Boyalısı” seramikten yerleşimin E. T. Ç. ve son
evresi olan E.T.Ç. II’den III’e geçişi gösteren dönemde olduğu
anlaşılmaktadır.Höyük üzerinde küçük çapta kaçak kazı olduğu tespit edilmiştir.Yerleşimin
üzerinde kurulduğu tepenin doğu yamacı kenarında bulunduğu dereye dik
yamaçlıdır.
Sivas Merkez Doğanca Köyü hudutların dahilindedir. Kale
boynu tepesi üzerindeki tümülüs ve
yerleşim yeri üç tarafı (Güney, Kuzey, Doğu) dik yamaçlı olmakla savunma amaçlı
kullanıma elverişlidir.Kale boynu yerleşim yerinin E.T.çağında iskan görmesi
doğu yöndeki ovanın tarım arazisi olması, Roma veya Ortaçağda ise kale
konumunun olması üzerinde kurulduğu tepenin savunmaya uygun bir toporafya
göstermesindendir.
Sivas Merkez Sivas- Kayseri Karayolunun güneyinde
Sivas Merkez Karapınar köyü hüyüğü, Eski Sivas- Kayseri yolu
güzergahı üzerinde Deretarla mevkiindedir.12 m.yüksekliğinde küçük bir höyüktür.Kuzey yamaçta pur kayalar vardır.Çevresi tarım
arazisi ve çayırlarla çevrilidir.Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan
görmüştür.
Sivas Merkez Karapınar köyünün Eski Sivas- Kayseri yolu
güzergahı üzerinde , Deretarla mevkiinde yolun 50.m kuzeyinde yer aan hüyük
Tepe doğal oluşum neticesi olup doğu-batı
istikametinde uzanır.Kuzey yamaç dik ve pur kayalıktır. Diğer
kesimleride meyilli olarak alçalır, araziye karışır. Kuzeyinde Kirişoğlu Deresi
ve Küçük Eyrek Höyüğü bulunur.seramik buluntularına göre eski Tunç ve Hitit
dönemlerinde iskan görmüştür.
Sivas Merkez Karalar Köyü’nün
Karayün Bucak merkezinin
Sivas Merkez Yakupoğlan Köyünün güney- doğusunda köyün kuş
uçumu
Ulaş ilçesi Kovalı Köyü’ne
yaklaşık 1,5-
Sivas şehir merkezinden hava limanına giden yol üzerinde
jipsli doğal tepe üzerinde yer alan Huykesen hüyüğü, Çelebiler Köyü’nün doğusundadır.Höyüğün doğu yönünde kaçak
kazıcılar tarafından bir yarma açılmıştır. Küçük çaplı bir höyük olup Eski Tunç
Çağı.1 .Bin ,Helenistik ,Roma ve Ortaçağ’da iskan görmüştür.
Sivas Merkez Tatlıcak Köyü’nün 3.km
batısında yer almakta ve yaklaşık
Sivas Merkez Tuzlahan Köyü’nün kuzeybatısındaki Tuzla
Deresi’nin kanarında yer almakta olup ulaşım; Tuzlahan Köyü’nün içinden ,
kenarında bulunduğu Tuzla Deresi takip edilerek sağlanmaktadır.Yerleşim yeri
konum olarak yüksek bir alandaki doğal tepenin güney, batı ve tepe
kısmındadır.Höyük küçük çaplı olup, yüzeyde yapılan inceleme ve toplanan
“Maltepe Boyalısı” seramikten yerleşimin E. T. Ç. ve son evresi olan E.T.Ç.
II’den III’e geçişi gösteren dönemde olduğu anlaşılmaktadır.Höyük üzerinde
küçük çapta kaçak kazı olduğu tespit
edilmiştir.Yerleşimin üzerinde kurulduğu tepenin doğu yamacı kenarında
bulunduğu dereye dik yamaçlıdır.
Sivas Merkez (Seyfik) Doğanca Köyü hudutların dahilindedir.
Kale boynu tepesi üzerindeki hüyük ve
yerleşim yeri üç tarafı (Güney, Kuzey, Doğu) dik yamaçlı olmakla savunma amaçlı
kullanıma elverişlidir.Kale boynu yerleşim yerinin E.T.çağında iskan görmesi
doğu yöndeki ovanın tarım arazisi olması, Roma veya Ortaçağda ise kale
konumunun olması üzerinde kurulduğu tepenin savunmaya uygun bir toporafya
göstermesindendir.
Sivas Merkez Karapınar köyü Küçükeyrek Hüyüğü, Eski Sivas-
Kayseri yolu güzergahı üzerinde Deretarla mevkiindedir.12 m.yüksekliğinde küçük bir höyüktür.Kuzey yamaçta pur kayalar vardır.Çevresi tarım
arazisi ve çayırlarla çevrilidir.Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan
görmüştür.
Sivas Merkez Kabasakal köyü Hüyüğü, Höyük Kabasakal Köyünün
1.km Kuzey doğunda Kavlak Deresinin aktığı ve küçük bir vadi oluşturduğu alanda
uzanan tabi kayalalıklar üzerinde bulunmaktadır.Batısı höyükten daha yüksek ve dik jips kayalıklarla
kaplıdır.Höyük yanına kadar ulaşım mevcuttur.Kuzey bat yönde toprak alınarak tahribat yapılmıştır.3.-2.-1.
Bin Helenistik ve Klasik devirde iskan
görmüştür.
Argas Höyük Yıldızeli ilçesinin
yaklaşık
Höyük ve çevresinde
rastlanan seramik parçalarından yapılan analiz ve incelemelerden bölgenin
Kalkolotik çağdan itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmış olduğu
anlaşılmıştır.
Antik dönemde bu bölge
“Pala” olarak adlandırılmakta ve Durmitta ve Ellurya dağları arasında (bugünkü
Hanzir dağı ile Yıldızeli) arasında yer almaktadır.
Pala isimine,
I.Hattuşuli’nin “Komutanlar Listesi” ve Murşili’nin anallerinde (yıllık)
rastlamaktayız. Bölge, I. Attuşuli zamanında Büyük hatti Krallığına bağlı
bulunuyordu.
Argas Höyükte bulunan ve
Milattan Önce Frig 200 lü yıllarda, Avrupa ve Balkanlar üzerinden elen
kavimlerin göçleriyle Anadolu’yu istila eden kavimlerin izlerini taşıyan
seramik parçalarına astlanmaktadır.
Argas höyük yakınında
yer alan, Kayapınar, Maltepe, Maşathöyük, Bolus (Aktepe) gibi yerler de bu
dönemde yerleşim alanları olmuşlardır.
Bölge, M.Ö:
VII.Yüzyıllarda doğudan gelen be
Kızılırmak havzalarına akınlar düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara
yerleşim alanı olarak sahne olduğu burada rastlananmıştır.
Argas höyükte rastlanan
pişmiş topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı
topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas
höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere
sahip bulunmaktadır. Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı yerleşimlerinin genellikle
küçük boyutlu oldukları, Orta ve Geç Tunç çağlarında yerleşimlerin büyüdüğü
belirlenmiştir.[11]
Kalkolitik Çağda sadece
plato kenarlarına, Eski Tunç Çağında ise plato kenarlarına ve ovalara; Orta
Tunç Çağında yamaçlara ve vadilere, Geç Tunç Çağında genellikle platoların orta
sekilerine; Demir Çağında çoğunlukla yamaçlara, kısmen de ovalara; Helenistik,
Roma ve Bizans çağlannda ise çoğunlukla vadilerin orta ve alt sekilerine,
kısmen de stratejik tepelere yerleşilmiştir. Kızılırmak'ın Şarkışla kesimindeki
vadi alt seki, yamaçlardaki .2-3 teraslı orta sekiler ve plato kenarlarındaki
üst sekilerden oluşmaktadır. Üst sekilerde Kalkolitik, 4 Demir Çağı, 8
Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi; orta sekilerde 3 Demir Çağı, 3 Orta Tunç
Çağı ve 29 Helenistik-Roma-Bizans yerleşimi; orta sekilerin alt kesimleri ile
alt sekilerin üst yamaçlarındaki 20 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi
saptanmıştır. Bu durum Kızılırmak'ın orta sekilerinin MÖ. 4. binyil ve
öncesinde yerleşime müsait olmadığım, bu kesimlerde MÖ. 2. binyildan itibaren,
alt sekilerde ise Helenistik Çağdan itibaren yerleşildiğini göstermektedir:
Onbir köyde gerçekleştirilen sosyal antropolojik araştırmalar, günümüzde hızla
değişime uğrayan otantik köy yaşantısının tespitini hedeflemiştir. Köylerin
konumları, bulundukları yükselti, nüfus, köyün tarım alanının genişliği, geçim
kaynaklarına ağırlık verilen yön (tarım ya da hayvancılık), beslenme
alışkanlıkları, üretimde kullanılan eski ve modern yöntemler, aletler, mimarî
unsurlar v.b. bilgiler alınarak, köylerin ekonomisi, materyal kültür
kalıntıları ve yerleşim örüntüsüne ilişkin sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır. [12]Boyunbaba Tepesi (Tekke):
Buğdayören'in
Kızılırmak'ın Şarkışla
kesimindeki vadi alt seki, yamaçlardaki 2-3 teraslı orta sekiler ve plato
kenarlarındaki üst sekilerden oluşmaktadır. (Çizim: 4). Üst sekilerde 13
Kalkolitik, 4 Demir Çağı, 8 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi; orta
sekilerde 3 Demir Çağı, 3 Orta Tunç Çağı ve 29 Helenistik-Roma-Bizans
yerleşimi; orta sekilerin alt kesimleri ile alt sekilerin üst yamaçlarındaki
20 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi saptanmıştır. Bu durum Kızılırmak'ın
orta sekilerinin MÖ. 4. bin yıl ve öncesinde yerleşime müsait olmadığını, bu
kesimlerde MÖ. 2. bin yildan itibaren, alt sekilerde ise Helenistik Çağdan
itibaren yerleşildiğini göstermektedir:
Yıldızeli ilçesi ve
köylerinde gerçekleştirilen sosyal antropolojik araştırmalar, günümüzde hızla
değişime uğrayan otantik köy yaşantısının tespitini hedeflemiştir. Köylerin
konumları, bulundukları yükselti, nüfus, köyün tarım alanının genişliği, geçim
kaynaklarına ağırlık verilen yön (tarım ya da hayvancılık), beslenme
alışkanlıkları, üretimde kullanılan eski ve modern yöntemler, aletler, mimarî
unsurlar v.b. bilgiler alınarak, köylerin ekonomisi, materyal kültür
kalıntıları ve yerleşim örüntüsüne ilişkin sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır[13].
Ağırlık noktasını
Kızılırmak'ın kuzeyindeki, Kadıraközü Vadisi ile Yıldız Irmağı arasında kalan
bölümün oluşturduğu yüzey araştırmalarız sırasında talî vadiler ile plato
kenarları yoğun olarak taranmış ve aşağıda dökümü verilen (Bakınız: Harita)3
toplam 108 höyük, kale, düz yerleşim, mezar, mezarlık ve tümülüs belirlenmiştir.
Bu yıl incelenen merkezlerle birlikte, 1992 yılından itibaren sürdürülen yüzey
araştırmaları sırasında incelenen toplam merkez sayışı 328'e ulaşmıştır.
Sivas ve çevresi ile ilgili yazılan
kitaplarda, İlçenin Kalkolitik Devir’den itibaren, Eski Tunç, Orta Tunç, Hitit,
Frig, Med ve Pers dönemleri, Makedonya Krallığı ve Hellenistik dönem, Roma,
Bizans, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı döneminden günümüze kadar uzanan bir
tarih sürecinde Orta ve Doğu Anadolu’nun bir geçiş bölgesi olarak sürekli
iskana tabi olduğu anlaşılmaktadır. Argas Höyük Yıldızeli ilçesinin yaklaşık
Argas Höyükte bulunan ve Milattan
Önce Frig 200 lü yıllarda, Avrupa ve Balkanlar üzerinden elen kavimlerin
göçleriyle Anadolu’yu istila eden kavimlerin izlerini taşıyan seramik
parçalarına astlanmaktadır.
Argas höyük yakınında yer alan,
kayapınar, Maltepe, Maşathöyük, Bolus (Aktepe) gibi yerler de bu dönemde
yerleşim alanları olmuşlardır.
Bölge, M.Ö: VII.Yüzyıllarda doğudan
gelen be Kızılırmak havzalarına akınlar
düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara yerleşim alanı olarak sahne olduğu
burada rastlananmıştır.
Argas höyükte rastlanan pişmiş
topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı
topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas
höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere
sahip bulunmaktadır.[14]
Yıldızeli, antik dönemde bugünkü
yerleşim verinin yakınlarında Siera"
adıyla kurulan bir yerleşim birimidir.141 Antik dönemde ve özellikle
Orta Çağ savaşları sırasında, şehir stratejik konumu itibarıyla büyük öneme
sahiptir; stratejik konumu, anayollar kavşağında olmasındandır. Yıldızeli’ni de
içine alan Sivas bölgesinin tarihine ışık tutacak olan arkeolojik çalışmalar
1927 yılından itibaren başlamıştır.
İlçemiz sınırları içerisinde tespit edilmiş ve halen tespitleri devam eden
birçok yerleşim yeri mevcuttur.
Bu çalışmalar genelde yüzey
araştırmaları ve tespit şeklinde olsa da, buluntular bölgenin tarihi hakkında
önemli ipuçları vermektedir. İlçemiz Şeyhhalil Belde’si, Buğdaycık Tepe
Yerleşimi, Menteşe Höyüğü, Kayalıpınar Höyüğü v.s. Kalkolitik Devir’de
(Bakırtaş) (M.Ö.4500) iskan görmüştür.
Yı1dıze1i’nin Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinin bir geçiş noktası olması,
elverişli tarım arazileri, akarsuları ve ticaret yolları üzerinde yer alması
sebebi ile ilkçağlardan itibaren bir iskan bölgesi olmuştur. [15]
Bölge, M.Ö: VII.Yüzyıllarda doğudan
gelen be Kızılırmak havzalarına akınlar
düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara yerleşim alanı olarak sahne olduğu
burada rastlanmıştır.
Argas höyükte rastlanan pişmiş
topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı
topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas
höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere
sahip bulunmaktadır.[16]
Yıldızeli ilçesi Bakırcıoğlu köyü mermerocakları, Ilıca
köyü kaplıcaları, Navruz köyü mermer ocakları, Yoklaya köyü kevgirbaba
ziayareti bu döneme ait izleri taşmaktadırlar…
Sivas şehri,
Selçuklulardan önceki devirde ilkçağda kurulmuş olduğundan Sivas şehrinin adı
da tarih boyunca değişikliklere uğrayarak Selçuklular devrindeki kaynaklarda
Sîvas şeklinde son biçimini almıştır Bu isim, günümüzde ise Sivas ya da Sivas
şeklinde kullanılıyor. ilkçağda Sivas ismine kaynaklık eden tarihi gelişmeler
hakkında çeşitli görüşler mevcuttur: Tarih öncesi çağlarda Sivas'a farklı
dönemlerde hakim olan devletler, şehre kendilerine özgü değişik isimler
vermişlerdir. Bunlar; Talaura, Talavra,
Tavra, Talaurs, Talkaramauru, Talaura-Karana, Diapolis, Suppas/Şuppiaş,
Sebasip,Sipas/Sipaş, Kabeira/Kabira/Kebires,
Megalopolis,
Diopolis/Diospolis/Diyospolis/Diyapolis,Se-as,Sebas/Sebast,
Sebaste/Sebesteia,Sebestia, Sevast/Sevaste, Danişmend İli, Darü’l Âla, Eyaleti Rum, , Eyalet-i Rumiye-i
Sügra, Eyaleti Sivas. Sivas adının kaynağı, Hititler
dönemine kadar uzanmaktadır. Kimi kaynaklara göre, kentin eski adları, Talaura,
Megalopolis ve Karama idi.
Sivas
şehrinin ProtoHititler dönemdeki ismi,
Talaura-Karama dır. Sivas İli’nin en eski isimlerinden birisidir. Sivas’ın kuzeyine, bir saat mesafede, yüksek
platoyu derinliğine kesen Tavra deresinde
dev bir yapının duvarları gibi görünen kayalara bir dizi yüksek hücreler
kazılmıştır. Bunlar antik çağlara ait tarihi kalıntılardır ve Sivas şehrinin
ilk kurulduğu yerin tarih öncesi çağlardan günümüze ulaşmış kalıntılarıdır.
Tavra veya Sivas ilinin bilinen en eski isimlerinden birisi olan “Talaura/Talavra” adı
“Tarhuili-, Tarhaula, Tal-Kara-ma-URU” isimleriyle yakından ilgili olmalıdır.[17]
Hititler’de
kutsanan ve Hitit ülkesinin hemen hemen her yerinde bilinen Fırtına Tanrısı TARU’nun
adı olan bu kelime İvriz kabartmalarında da “boluk ve bereket tanrısı” olarak
betimlenmektedir. Kültepe metinlerinde özellikle de şahıs adlarında –ala, -ili,
-ula- gibi sona eren adlar örneğin Şiunala, Tarhuala gibi adlar, yerleşim
yerlerine isim olarak verilmiştir. Çünkü; “Tar-ah-hu-u-ua-as” cümlesi “yüksek
yer, yüksek makam, kralın sarayının bulunduğu yer” anlamlarına
gelmektedir.”Ar-h(a-li-e) ise, “memleket” anlamındadır. “Tar-h(a-li-e)”
kelimesi de “Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer” anlamındadır. “Tarhuili-”,
kudretli, kuvvetli anlamına gelmektedir. Tanrı adı olan “Tarhu” veya “Taruh”
ismi, “yenmek” anlamına gelen “tarhu” veya “tarh” kelimelerinden türetilmiştir.
Tarih öncesi çağlarda Sivas şehrinin ismi olarak belirtilen “Talaura” adı yukarıda
belirtilen “Tar-h(a-li-e)” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir ve aynı anlamı
taşımaktadır. O halde Sivas şehrinin bir
ismi olan Talaura adı “Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer veya şehir
anlamına gelmektedir.
Sivas
İli’nin bilinen en eski isimlerinden birisi de Talaura-Karama’dır. Talaura;
Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer veya şehir anlamına gelmektedir.
Talaura-Karama veya Talkarama’nın asli Hititçe’de, TEL-KUR-URU-UGU-MA’dır.
Tel/Tal(yüksek), KUR(memleket), Uru(şehir), “ma” ise Prolohititçe de bir ektir. “Auri-İas-İssa” Hititçe’deki “Auri”
kelimesi, “Au-“ (bakmak) fiilinden türetilmiştir. “Auri-“, sınıra yakın
gözetleme yeri, veya garnizon “Auri-İas-İssa” (Gözetleme yeri) olarak
kullanılan yer veya yüksek yer anlamına gelmektedir.[18]
“Auri-“ yi
“kale, müstahkem kale veya mevki anlamındadır. “Auri-iala”, müstahkem mevki,
askeri anlamındadır. Yani “Yüksek Ülke, Yüksek Şehir” anlamına gelen bu bu
isim, Hititçe’de “-ma” ekiyle türetilmiş bir şehir adıdır. TİLİMRA: “-URA”
ekiyle türetilmiş Proto-Hititçe bir kelimedir ve bir şehir ismidir. Tilimra
şehir adı “TİLİ-UR (A)-UMAN” şahıs adı veya köküyle aynı olmalıdır.[19]
Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte,
kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve
“Ti’nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU
ismini de göz önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır.
Tilimra Şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve
(Kayseri) Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu tahmin edilmektedir. Sivas şehrinin ProtoHititler dönemindeki ismi,
Talaura-Karama dır.
Hitit imparatorluk
döneminde kral adları eski devlet zamanında başa geçenlere göre daha çok
Hititli’dir. Bunlara örnek olarak Şuppilulima/Suppilulima ismi gösterilebilir.
Bu adı Şuppi- “saf”, temiz” , (luli-), “kaynak” ve ethnikon eki olan “-uma”
biçiminde analiz ederek “saf kaynak-lı” olarak anlamlandırmak olasıdır.[20]
Hattu-şa-lı anlamına gelen Hattuşuli de yine bunlardan birisidir. Hitit
krallarından Hititçe adlar yanında ikinci bir Hurrice ad daha taşımaktaydılar.
Şuppi/Suppi kelimesi ile “ias-issa” ekleriyle birleştiğinde
“Suppi-ias/Suppi-issa= Suppias/Suppissa= Sipas/Sipaş “saf kaynaklı yer “
anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Farsça’da da yer alan “Sipas” kelimesi;
“Şükür” anlamına gelmektedir. Sipar-dâr=Şükretme, Sipâsdârlık: Şükretmek
manasınadır.[21]
Sivas bölgesinde
M.Ö.2000 yıllarında yerleşen Hitit Kavmi “Sibasip” veya “Sebasiyet” adlı kavminin bu isminden
dolayı sivas şehrine Sibasip veya Seebasiyet adı verildiği daha sonraki dönemde
Rumlar şehre Sebasteia adını
vermişlerdir.[22]
Sivas şehrinin ismi, bir
çok araştırmacıya göre; “Sipas” kelimesinden gelmektedir. Sipas: Şükür,
Sipardâr: Şükretmek, Sipâsdârlık: Şükretmek anlamlarına gelir.
Sivas şehrinin ilk
kurulduğu dönemlerde, bugünkü şehir merkezinin bulunduğu yerde, büyük çınar
ağaçlarının altında, “üç adet su gözesi” (kaynağı) bulunmaktaydı. Bu gözelerden
bir tanesi "Allah'a hamd ve şükür etmeyi, ikincisi "Ana-baba’ya
saygı"yı, üçüncüsü de "küçüklere sevgi"yi temsil ediyordu.
Bölgede yaşayan insanlar, zamanla bu
özelliklerini, erdem ve faziletleri koruyamayıp yitirince, bu üç su gözesi de
kurur, şehrin isminin de "üç göz" anlamına gelen "Sipas"
tan kaynaklandığı ve zamanla bugünkü kullandığı biçim olan "Sivas"a
dönüştüğü ileri sürülmektedir. Sipas kelimesi zamanla halk dilinde değişerek
Sivas olmuştur. Sipaş ismi, “şükran, minnet ve şefkat anlamlarına gelmektedir
Anadoluda Kaneş, Kültepe
gibi yerlerde bulunan Asurca metinlerde geçen Anadolulu şahıs adlarındaki “ala,
ili, ula” biçimindeki takıların Hattice “al, il, ul”eklerinin Hitit diline
uygulanmış şeklidir. Hititçede İspant=gece, İspatula=otel, gece kalınacak yer.
İshiul=Anlaşma demektir. Anitta metninde geçen “Şiuşummi”, yani “bizim
tanrımız” anlamına gelen sözcük yani “Şiu” kelimesi, Kaniş’teki bir tanrının
adıdır. Kapadokya Tabletlerinde, Anitta metni olarak bilinen belgelerin birinde
“.....Bir zaman önce Zalpa Kralı Uhna tanrımız Şiu (Yani onun yontusunu) Neşa’dan Zalpa’ya kaçırmıştı. Fakat ben,
Büyük Kral Anitta, bizim Tanrımız Şiu’yu,
Zalpa’dan Neşa’ya geri getirdim. Zalpa Kralı Huzziya’yı ise canlı olarak
Neşa’ya getirdim. Hattuşa kenti açlıktan kırılınca tanrım Şiu, onu taht
tanrıçası Halmaşuit’e teslim etti; ve ben bir gecede onu güçle aldım ve kentin
yerine yabani otlar ektin. Bundan sonra kim kral olur da Hattuşa’yı yeniden
iskan ederse, o, gökyüzünün fırtına tanrısının lanetine uğrasın...” Bundan
sonra Anitta, Neşa kentini sağlamlaştırdığını orada tanrısı Şiu, gökyüzünün
fırtına tanrısı ve taht tanrıçası Halmaşuit için tapınaklar yaptırdığını,
seferlerinden elde ettiği ganimet ile bunları donattığını, ayrıca arslanlar,
yaban domuzları, Leoparlar ve dağ keçileri gibi 120 vahşi hayvan getirerek, bir
hayvanat bahçesi kurdurduğunu anlatmaktadır.[23]
Kültepe metinlerinde
özellikle de şahıs adlarında –ala-, -ili-, -ula- gibi sona eren adlar örneğin
Şiuanala, Tarhuala gibi. Şiu, bir Hitit tanrısı adıdır. “Şiu”, kelime olarak
“ışıldamak, parlamak” anlamına geldiği gibi, tanrı anlamında da kullanılmıştır.
Şiuşşu ya da Şiuaşşa ismi de, Malli-aşşa, Haggamişşa, Şarişşa[24]
şehir adları gibi; “-aşşa-uşşa” eki ile meydana gelmiş Hattice bir isimdir.
“Şiu-uşşa” kelimesinin Hititler döneminde kutsanan “Şiu”(tanrı anlamındadır) ile bir ilişkisinin olduğunu gösterir.
Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25, Sivas iline
Hitit kaynaklarına ve
Hitit dil yapı özelliklerine dayanan tahminlere göre,”Şiuşşu” veya
“Şiuaşşa/Şiaşşa”, “Tanrının şehri” anlamına gelmektedir. Sivas şehri isminin,
Romalılar dönemindeki bir isminin de “Dio-polis” yani “Tanrı şehri” anlamında
olduğu göz önüne alınacak olursa; “Sivas” isminin “Şiu-uşşu” (Şiuşşu)
kelimesinden türetilmiş olması da kuvvetli bir ihtimal olarak ortaya çıkmış
olmaktadır.
Anadolu'daki Pers egemenliğinden
sonra kurulan şehir devletlerinin zamanla Roma İmparatorluğuna bağlanması
sonucu, önemli yol kavşağı üzerinde bulunan şimdiki şehir merkezinin iskan
edildiği ve “Sebasteia” adını aldığı görülmekte veya ilin isminin Roma
İmparatoru Aguste tarafından şehre Yunanca’da şehir manasına gelen "Sebasteia"
adının verildiği ve yine Selçuklular zamanında “üç değirmen” anlamına gelen
"Sebast" kelimesinden geldiği rivayet edilmektedir.
Sivas şehri, M.Ö. X.
asırda Asur himayesinde bulunan Amasya'daki Pontus valilerine bağlı bir şehir
iken, M.Ö. 547 tarihinde Pers Kralı Kyros'un Lidya Kralı Kroisos'u Kızılırmak
kenarında yenmesi ile iki asra yakın bir süre için Pers topraklarına katılmış
oldu.5 Kyros'un Sivas'ı aldıktan sonra yine Pontus valilerinin
yönetimi altında bıraktığı görülüyor. 6 Sivas, bu süre içinde, bir
ara Kapadokya krallarının yönetimine geçmişse de tekrar vasal Pontuslular
tarafından geri alınmıştır.
Sivas bölgesi de onun topraklarına
katıldı. Yunanlılar'ın Kapadokya'nın Doğu Karadeniz tarafındaki bu kısınma
verdikleri "Pontus" adı ise Yunanca'da kelime anlamı
itibariyle"deniz", coğrafi terim olarak "deniz kenanna yakın
ülke" anlamına gelmekte idi. Kapadokya adı ise, Ahamanişler (Iran/Pers)
devrinde batıda Kızılırmak'dan doğuda Fırat'a, güneyde Toroslar'dan kuzeyde
Karadeniz'e kadar uzayan geniş bölgeye verilen ad idi. Bu ad coğrafi birlikten
ziyade mülki ve idari bir bölgeyi ifade etmekteydi. Kraldan sonra Pön
krallığına sırasıyla I. Mitndat (Mühürdad), II. Barzan, II., III., IV. ve
V.Mitridat, II. Farnak, VI., VII. Mitridat ve III. Farnak hüküm sürdü.
Makedonyalı İskender'in istilası esnasında Pontus hükümdarı olan II. Mitridat
istiklalini kaybetti. Daha sonra krallıktekrar istiklalim kazandı. III.
Farnak'ın, Rum saldırılarına karşı direnememesi sonucunda Pontus Krallığı,
hicretten önce 669 (M.Ö.27)'de yıkıldı. Pont krallanndan VI. Mitridat,
Kapadokya'nın tümünü ele geçirmek için büyük mücadelelere girişti.
Milattan
önce 1. Yüzyılda Romalı komutan ve devlet adamı Pompeius'un Sebasteia'ya
Diospolis adını verdiği biliniyor. Sivas yöresi ise, kimi Antik Çağ
yazarlarınca Pontus Polemoniakus, kimilerine göre de Kapadokya sınırları içinde
kabul edilmekteydi.
Romalılardan
önce Sivas'ın bulunduğu yerde "Kabîra" adında bir kale mevcut iken,
daha sonra aynı isimle anılan bir şehir kurulmuştur. Yeni kurulan bu şehri
zabteden Roma komutanı “Tanrı şehri” anlamına gelen “Diapolis” adını vermişti.
Tarihi bir rivayete göre Pont kralı Palemon'un dul zevcesi bu şehri Roma
imparatoru Augustos'un şerefine imar ederek "Sebasteia" adını
vermiştir. Bizans tarihçisi Ostrogorsky ve Ermeni Tarihçi Urfalı Matheiu ise,
"Sebasteia" olarak anılır.
Bazı araştırmacılara
göre Sivas, ismini Komana şehrindeki “Kibele”
adlı bir mabedden alır. İlk defa konulan Kebires
adı, Pontus Kralı Mithridates'ı yenen Roma Komutanı Pompei tarafından Diyospolis'e çevrilmiştir.[26]
Diospolis, “Tanrı şehri” anlamına
gelmektedir.
Sivas’ta,
pek eski zamanlarda “Kabira” nâmıyla ünlü ve “Menkarnak” ismindeki ilâheye
mahsus bir tapınak bulunuyordu. Ancak şehir o dönemde, şimdiki Sivas'ın
Sebaste (Sivas) diğer
adıyla Cabira, Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi. Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye
karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer)
kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a
göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu.
Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya saldırdı. Mithridate’ı hezimete
uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine ele geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak
değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra
bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Sivas, Kilise’nin
dinsel merkezlerinden biriydi. (9)
Romalılarla Pontus
kiralı Mithradat'in muharebeleri dolayısıyle Pontusü Bithynia'ya bağlıyan yol
muvakkat bir ehemmiyet kesbetmiştir. idari olarak Pontus Kapadokyasi'nın esas
Kapadokya île bazen birleşip bazen de ayrılması idi ."Pön"
kelımesinin anlamı hakkında bilgi veren bazı kayıtlara göre, bölgede daha önce
bulunan Türk asıllı kavimler tarafından Sivas ve çevresine "Hun,
Huniye" adı verilmişti. Hun milletine işaret eden bu kelime. Yunanlılar
(Rumlar) tarafından değiş tirilerek "Pön" adı ile kullanılmaya
başlandı. Pontus adı da bu kelimeden üretildi. Trabzon ve çevresinde hüküm
sürmüş olan Pontus Devleti adını bu kelimeden aldı. Bu devlet, en geniş
sınırlarına ulaştığı imparatorlukları Trapezus ve Pharnakia'ya kadar uzanmıştı.
Bizanslıların zamanında Sebasteia
bir vilayet, VIII. Yüzyıldan itibaren bir thema merkezi olduğu gibi
Kapadokya’da kurulan üç metropolidlikten birinin de merkezi idi. Sivas’ın ilk
kalesi-Kabeira’nın Sivas olduğu kabul edilirse- Kabeira’dır. Niksar’ın eski
adının Kabira olduğu bazı tarihçilerce kabul edildiğinden, biz bu konuda kesin
bir yargıya varamamaktayız. (18.) Şimdiki Sivas şehrinin eski Sebasteia’ın
yerini koruduğu sanılmaktadır. Asıl Sebasteia’ın, Sivas’ın üç saat doğusunda,
Kızılırmak civarında, Boğaz köprüsünün öte tarafındaki (Goraz) köyü civarında
olduğu söyleniyorsa da orada Bizans eserleri kalıntısından başka bir şey
görülmemektedir. Yeni araştırmaların sonuçlarına bakarak Sebasteia’ı. Şimdiki
Sivas’ın yeri olarak kabul etmek gerekmektedir. (14.) Sebaste
diğer adıyla Cabira, Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi. Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye
karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer)
kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a
göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu.
Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya saldırdı. Mithridate’ı
hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine ele geçirdi. Cabira
ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak
ve o tarihten sonra bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde
Asivas, Kilise’nin dinsel merkezlerinden biriydi. Bazı eserlere göre
Romalılar’dan önce Sivas’ın bulunduğu yerde Kabeira adında bir kale bulunuyorken,
daha sonraları aynı adı taşıyan bir şehir meydana gelmeye başlamış, VI.
Mithridates bir saray yaparak burayı onurlandırmış, Pompeius da Mithridates’i
yenilgiye uğratıp bu yörede Roma eğemenliğini kesin bir biçimde kurduktan sonra
şehre Diopolis veya Diospolis (Tanrı Şehri) adını vermiştir.
Sivas şehri, Roma
eğemenliğine girdikten sonra ”tanrı şehri” anlamına gelen “Diopolis veya
Diospolis (Tanrı şehri)” ismini almıştır.
Roma İmparatorluğunun Selevkoslar hanedanı (M.Ö: 312-64) Hükümdarlarından olan
I. Antiokhos (M. Ö: 292-280) dan sonra
tahta II. Antiokhos geçmiştir. II. Antiokhos (M. Ö: 261-247), amcasının kızı
Loadike ile 253 yılında boşandıktan sonra aynı yıl içinde Mısır Kralı II.
Pledemaios’un kızı Berenike ile evlenmiş ve “Theos” (tanrı) ünvanını almıştır.
Sivas şehrinin Theos (tanrı)+Polis (şehir)= “Tanrı şehri” ünvanıyla anılması
büyük ihtimalle bu döneme ait olmalıdır.
Sivas, Roma Komutanı
Pompeus (arafından şehir yapışı içinde M.Ö. 63 yılında Megalopolis adı ile
kurulmuştu.1 Galatia Eyaleti'nin Kapadokya yönündeki sınır şehri
olan bu Megalopofis'e daha sonra Colopene ve Cominese bölgeleri de eklenmişti.
Commana eskiden Polemoniakos denilen Pontos’dan alındı. İkinci Armenia denilen
ikinci bölgeye Sebesteia şehri de dahil edildi. Başka şehirler bunu takip etti.
Zella (Hellenopontus’dan alındı. Ve bir de Berisa, Armenia Tertia (Üçüncü
Armenia) ikinci Armenia’nın eşi idi. Armenia Quarte (Dördüncü Armenia),
Tzophanene, balabitene bölgelerini ve muhtelif kabileleleri ihtiva ediyordu.
Martyropolis şehri ile Khatharizaon kalesi de buna dahildir.[27]
Sivas, Roma Komutanı
Pompeus (arafından şehir yapısı içinde M.Ö. 63 yılında Megalopolis adı ile
kurulmuştu.1 Galatia Eyaleti'nin Kapadokya yönündeki sınır şehri
olan bu Megalopofis'e daha sonra Colopene ve Cominese bölgeleri de eklenmişti.
Antoinus zamanında Galat Tetrart soyundan gelen Ateporix adlı krala bırakılan
Megalopolis"in M.S.64 yılında Sebasteia adıyla Galatia Eyaleti şehirleri
arasında yer alıncaya kadar şehir yapısında nasıl bir değişikliğe uğradığı tam belirlenememektedir.2
Roma Kralı
Augustus(M.Ö.43-MS.14), Pontus ve Ermenia bölgelerini' ilk defa ele
geçirdiğinde Pontus bölgesinin Pontus Kralı Polemo'nun elinde kalmasına izin
verdi. Armenia bölgesini ise doğrudan Roma hakimiyeti altına aldı. Bu devirde Sivas,
Ponlfuların elinde kaldı. Sivas hakimi Pontus Kralı Polemo'dan(öl.M.Ö. 14)
sonra hanımı Pontus Kraliçesi Pythodoris, onun yerine geçti ve Archelaus ile
evlenip Sivas'ı yönetmeye devam etti. Sivas, bundan sonra Roma hakimiyetine
geçti.3 Miladın başlangıcı zamanına ait Sivas'ta ele geçen
sikkelerden Sivas'ın bu tarihlerde Roma idaresine geçtiği anlaşılıyor.4 Octavianus,
Augustus (Ulu) adını aldı. Polemon Miladi takvimin ilk yıllarında Rusya'yı ziyaret ettiği sırada öldü. Bundan
sonra krallığı, Amasya ile Yukarı Kızılırmak taraflarının Galatya'ya
bağlanmasıyla büyük ölçüde küçülmüştü. Ancak geri kalan Karadenzi kıyıları ile
Lykos (Kelkit) vadisini, anlaşıldığı kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan
karısı Pythodoris, yönetmeyi sürdürdü. Onun başkenti Lykos kıyısındaki Kabeira
(Niksar) idi. Pythodoris, Augustus onuruna adını Sebaste (Augusta'nın
Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentte en büyük oğlunun yardımıyla küçük
krallığını yönetti. Sebesteia, eski Yunancada Augustus şehri demektir. I Ocak
M. Ö. 27 de Agrippa ile yedinci defa consullüğe seçilen ve bu görevi her yıl
aralıksız M.Ö. 23'e kadar devam eden Octavianus, aynı ayın 13 ünde meslekdaşı
ile birlikte bütün yetkilerini Senato ve halka bıraktıklarını ve artık özel
yaşantılarına dönmek istediklerini bildirdiler. Ancak, Octavianus'un bu
hareketi Senato'yu çok duygulandırmıştı; kendisine duydukları şükranı ifade
etmek üzere üç gün sonra ona “kutsal”
anlamına gelen “Augustus”, Grekçe
“Sebastos” adını verdiler. Ayrıca, Sivas'a yakın Sulusaray'a
Bizans devrinde Sebastopolis adı verilmesi, bu ismin Anadolu'da birbirine yakın
şehirler için yaygın olarak kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir.[28]
Aynı isimlendirmeyi Niksar şehrinde de görüyoruz. Niksar, ilk önce Sebaste diye
anılırken daha sonra Neocaesarea ve en son olarak da Niksar adını almıştır. Sebasteia adında başka şehirlere Anadolu'da Silifke
yakınında Ayaş Sebaste'sinde rastlandığı gibi Suriye'de Nablus Sebastia'sında
da rastlanır.[29] Ankara
iline Sebaste ismi verilmiş ise de tutulmamıştır.[30]
Sivas adının “üç su
gözesi” veya “üç değirmen” anlamına gelen “se as” kelimesinden türemiş olduğu
da rivayetler arasındadır.
İkinci görüşe göre, Sivas ismi, Sis adından geliyor. Sebasteia, Küçük Ermenistan'ın başşehri Sis'in eski ismi ile birlikte kullanılıyordu.
I. Leon'un kurduğu modern Sis şehri, Grekçe ismini korudu ve Roma devrinde
Massis, Messis veya Massissa diye adlandırıldı. Mes-sis adı, Mopsuestia'nın
kısaltılması ile oluşmuş ve Bizans devrinde Sebastos halini almıştır.[31]
Bunlardan üçünde CEBACTH okunmaktadır. Diğerlerinde ise
birinde EBATHNQ, öbüründe MHT ve CEBACTHMHTPOnA yazılıdır. Sestini, bu ilk üç sikkeden ikisinin
Galatia'dan gelmiş olduğunu söylüyor. Chaudoir ise, sikkelerin kaffesinin
Sebaste'ye (şimdiki Sivas'a) ait olduğunu kabul etmiştir. Sivas'ın eski adı
Sepao??tT olmayıp Sepaorela idi ve Paphiagonia'da bulunmuyordu. Ya Sestini, son
sikkeyi yanlış okumuştur ve kaffesi Galatia'daki Sebaste'ye (Ankyra'ya) aittir;
ve yahut Phrygia'daki Sebaste'ye aittir. Veyahut, başka bir ihtimalle, meçhul
bir Sebaste'nin Paphiagonia'da bulunmuş olması gerekir.[32]
Sivas şehri, Pont
Kraliçesi Pythodoris'ten sonra Roma Kralı Augustus tarafından kurulan Roma
hakimiyeti devrinde M.S. 64 yılında Galatla Eyaleti'ne bağlandı ve Sebasteia
adıyla yeni baştan kuruldu.5 Sivas, Roma imparatorluk Dönemi'nin
başlarında Sebasteia adıyla anılmaktaydı. Bu ad, bir rivayetlere göre, Pontos
Kralı Polemonos'un karışı Pitodoris'ce verilmiş ve Roma imparatoru Augustus'a
ithaf edilmiştir. Sebastos, Augustus'un ünvanlarından biridir. Pompeius
tarafından bir şehir haline getirilen ve Diospolis olarak adlandırılan
Kabeira'ya gelince, Pythodoris sonradan burayı imar ederek ismini Sebaste
olarak değiştirmiştir.[33]
Romalılar, Pont krallığını
egemenlikleri altına aldıkları zaman, şehrin yönetimini Pont Krallığında
bırakmışlardı. "Sebast"
ismi, Pontus Kralı Polemon'un karısı Pitodoris, kocasının ölümünden sonra Roma
İmparatorluğu himayesine girip, çağdaşı Roma kralı Ogüst'ün ismine nisbetle;
Roma Kralı Augustus'un sevgisini kazanmak ve ona bir şükran ve sadakat ifadesi
olmak üzere Yunanca'da “Ogüst şehri anlamına gelen Augusta" adını” kelimesinin sıfatı Sebast olarak “Sebasteia” adını
koymuştur.1 Sebast ismi, zamanla "Sivas"a dönüşmüştür.
Dolayısıyla Sivas şehrine Romalılar devrinde Sebasteia deniliyordu.2
Bu isim, Sivas için Roma komutanı Pompei tarafından da kullanılmış ve büyük bir
şejhir olması nedeniyle “Sebasteia
Megalopolis” denmiştir.3
Danişmend-name’ye göre bu dönemde; Kızılırmak’ın ismi
Alis’dir. Türkler, uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını vermeden önce bu nehri
eski ismiyle (Alis) anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile Türkler’in kullanmış
oldukları dildeki bazı kurallar örneğin her ikisinin de sondan ek alması gibi,
birbirlerine benzerlik içinde idi. Bu dönemde,
Kızıl-ırmak için Alis adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (harşiana), Sanusiye
(Sunisa), Muşalim, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine
Al: Kırmızı, “al çuha, al yanak, Al at, allı pullu” gibi. Al(i):
Yüce, “Al-i Osman=Yüce Osmanlı gibi. A’lül ala: Pek yüksek, pek yüce anlamında.
İş: İnsanın çalışarak yaptığı şeye iş adı verilir. Ancak “iş” kelimesinin
bundan başka anlamları da vardır. Eski Türkçe’de iş, “su” demektir.
İşeme=İşemek fiili, işe-mek=su dökmek, su dökülmek, işet-mek=su döktürmek
demektir. İsik/İşik=Çukurlu, çukurluk, engebelik; “Issık göl”, çukur göl
anlamındadır. İbn-i Fadlan X. Yüzyılda Barshan Türklerinin Isık Gölü
kutsadıklarını belirtmektedir. İrtiş ırmağı, Kimmer ve Kıpçak Türklerince
kutsal bilinmekte ve saygı görmekteydi. Al=Kırmızı, İş=Su anlamlarına gelir.
Al-iş=Kızılırmak manasına da kullanılmış olması muhtemeldir. Zara ilçesi
yakınlarında bulunan Kösedağ’ın eski adı “Alakuh” idi. “ala” eski Türkçede
“kırmızı” , “kuh” veya “kah” ise yine Eski Türkçe’de “yüksek yer, dağ” anlamına gelmektedir. (
Bu farklılık, İlhanlılar zamanında bütün
Anadolu'nun tek bir isimle "Mülk-i Rum" diye adlandırılmasından ileri
geldiği tahmin edilebilir. Çurmağun Noyan'ın 1232 tarihindeki Anadolu'ya
yaptığı ilk Moğol seferinden itibaren Anadolu, Moğol Devleti'ne bağlı
"İl" yani vilayet durumuna inmiştir. işte bu yeni ilin ismi de
"Rum Valiliği"dir.
Kadı
Burhaneddin devrinde Danişmendiye bölgesinde Selçuklu dönemi idarî
yapılanmasına geri dönülmüştür. Bu idarî yapılanma içinde Sivas şehri, Amasya
Emiri Hacı Şad Geldi'nin ifadesi ile Rum ülkesinin darü'l-mülkü, yani başkenti
statüsünü taşıyordu. Kadı Burhaneddin zamanında Sivas şehrinin unvanı
"Darü'l-İkbal" idi.[34]
Bu sırada
Sivas'ın Selçuklular için Konya şehrinin gördüğü işi gördüğü söylenebilir.
Bölgeye Osmanlılar hakim olduktan sonra Rum Eyaleti'nin çekirdeği olan Sivas,
Tokat, Amasya mıntıkaları, coğrafî ıstılah olarak "iklim-i Rum"un bu
tarihlerde Anadolu'yu ifade etmesinden dolayı ayrı bir ifade ile
"Rumiye-yi Suğra" diye adlandırıldı. Bu kuruluş devrinde Sivas
Vilayeti, Osmanlıların şark hudut vilayet statüsü taşımıştır. Osmanlı Devleti
devrinde Rum Eyaleti, Sivas'taki beylerbeyler merkezine bağlı olarak Sivas
(Paşa Sancağı), Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir sancaklarından
oluşuyordu.[35]
Tarihi
kaynaklarda kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül pehlivaniyye), Erzincan (Darün
nasr) “yardıma mazhar şehir”, Amasya (Darül İzz) İzzet ve şeref şehri, Tokat
(Darün nusret), Ankara (Darül Hısn) müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer/Darür
ribat/ Darül cihat), Bayburt ( Darül celal) ululuk şehri, anlamına gelmektedir.
Arapça Nehrul ahmer (Kızılırmak), Nehrul azrak (Göksu), nehrul esved (Kara su),
anlamına gelmektedir. Selçuklular Sivas bölgesine yerleştikten sonra bu bölgeye
“Danişmend ili” adını vermişlerdir. Sivas bölgesi, Danişmendli idarî yapısından
Osmanlı Devleti idarî yapısına uzanan Türk hakimiyeti devrinde aynı şekilde "Rum
bölgesi", "Vilayet-i Rum" ve "Danişmend ili" gibi
adlarla anılmıştır.[36]
Sultan Alaaddin Ertana zamanında Sivas şehrinin
ismi, “Yücelik Beldesi” anlamına gelen “Darül âlâ idi. Sivas ili ile ilgili bir
çok tarihi hadise Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i
Esterabadi’ye yazdırılan “Eğlence ve Savaş” anlamına gelen “Bezm-ü rezm” adlı
eserinden kayıtlıdır.
Sivas şehri,
Selçuklulardan önceki devirde ilkçağda kurulmuş olduğundan Sivas şehrinin adı
da tarih boyunca değişikliklere uğrayarak Selçuklular devrindeki kaynaklarda
Sîvas şeklinde son biçimini almıştır Bu isim, günümüzde ise Sıvas ya da Sivas şeklinde kullanılıyor.
Selçuklular zamanında
Arapça ve Farsça dili yoğun olarak kullanılmış olduğu için bu dönemde
şehir ve bölge isimleri bu dillere göre verilmiştir. Örneğin; Selçuklular
zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala (Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül
mülk), Niğde (Darül Pehlivaniyye), Erzincan (Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir,
Amasya (Darul İzz, İzzet ve Şeref Şehri), Tokat (Durannusret), Ankara (Darul
Hısn) yani müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer) (Darür ribat) (Darülciha)
Bayburt (Darül celal) yani “ululuk” şehri anlamına gelmektedir. Arapçada
Nehrul-ahmer (Kızıl-ırmak), Nehrul-azrak (Göksu), Nehrul esved(Karasu)
anlamlarına gelmektedir. Selçuklular bu
bölgeye yerleştikten sonra Sivas ve havalisi, ne “Danişmendli-Danişmend ili”
adını vermişleri. Sultan Alaaddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi “Yücelik
Beldesi” anlamına gelen “Darül-ala” idi. Sivas ile ilgili bir çok önemli olay Kadı
Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi’ye yazdırılan
“eğlence ve savaş” anlamına gelen “bezm-ü rezm” adlı kitaptan kayıtlıdır. Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül
Ala (Yüce şehir, Ulu şehir, Yücelik şehri) idi.
Sivas şehir isminin
(Twasti/Tvasti) Yani (Sivastika) adıyla da yakından ilgili olmalıdır..
Hintliler’in (Veda) lar denilen mukaddes kitaplarına göre kız oğlan kız (maya)
gebe kalmış, (Ağni) yi yani Ateşi doğurmuştur. Ateşin yer yüzündeki babası
(Twasti/Tvasti) dir. Yani (Sivastika) dır. Bu (Sivastika) ilk insanların ateş
yakmak için kullandıkları aletin şeklidir. Ateş iki değneğin birbirine
sürtülmesi suretiyle keşfedilmiştir. İşte o sürtülen değneklerin sürtülüş
halindeki şekline Sivastika deniliyor.
Çünkü Bundan binlerce yıl öncesinden ilk insanlar yıldızlara, güneşe, aya,
atalarının ruhlarına sonra bu ruhların yeryüzünde mekan tuttuklarını sandıkları
yüce dağlara (örneğin Altaylar gibi), büyük kayalıklara, karanlık ormanlıklara;
ulu ağaçlara, su kaynaklarına tapınıyorlardı. O dönemde atalarımızın üç tanrılı
dinleri vardı. Bu tanrılara (Gün Han), Ot Han, Gök Han adları veriliyordu. Gün
Han (Güneş) Ot(d) Han (Ateş), Gök Han da (Gökyüzü) ve hava idi. Orta Asya’da
Hindistan’a inen ve batıya göç eden atalarımız, kendilerine ait bu inanç
sistemlerini de götürerek oralarda yaymaya başlamışlardır. Fakat tanrılar
değiştikçe adlarını da değiştirmişlerdir.
Sivas şehrinin Bizans devrine ait
bazı kaynaklarda “Sivastia” şeklinde
geçtiği gibi4 bazı kaynaklarda da Sebasteia5, geç Bizans
devrinde ise “Sebastos” olarak
zikredilmektedir. Nitekim Marco Polo, Selçuklular devrinde geldiği Sivas ismini
“Sebastoz” şeklinde kullanmıştır. Bu
isim, Selçuklular tarafından “Sevaste”
ya da “Sivaste” şekline
dönüştürülmüş olduğu görülmektedir. 1218 tarihli
I.İzzeddin Keykavus'un Sivas Darüşşifası Vakfiyesi'nde, Sivas'ta Sivastos'un
bahçesinden3 bahsedilmesi, Bizanslılardan geçen bu ismin o devirde
gayr-i müslimler tarafından insan ismi olarak da kullanıldığım ve Sivas'a
Selçukluların ilk devrinde büyük bir ihtimalle Sivastos denildiğini ortaya
koyuyor.
Sivas ismi hakkında
İslam kaynaklarına bakacak olursak; bu İslam kaynaklarının Selçuklu devri
öncesine ait bazılarında Sivas için “Sebastiya”
adı kullanılmış iken Battalname'yi esas alan eserlerde ise mamur şehir
manasında “Mamuriye” adı
kullanılmıştır.[37] Sivas
ismi hakkında İslam kaynaktarına bakacak olursak; bu İslam kaynaklarının
Selçuklu devri öncesine ait bazılarında Sivas için Sebastiya adı kullanılmış
iken1 Battalname'yi esas alan eserlerde ise mamur şehir manasında
Mamuriye adı kullanılmıştır.2 Türkiye Selçukluları devrinde yazılmış
İslam kaynaklarında ise, Sivas adı bu günkü şekline yakın, Sîvas şeklinde
kullanılmaya başlanılmıştır.4 Türkiye Selçukluları devrinde yazılmış İslam kaynaklarında ise,
Sivas adı bu günkü şekline yakın, Sîvas şeklinde kullanılmaya başlanılmıştır.
Evliya
Çelebi seyahatnâme’de “Darü'l-alay kahne abad yani Sivas Kalesi'nin
yapılışından bahsederek şöyle demektedir:
“Hazret-i Zekeriyya zamanında Maraş Kayser'i Cimcime, Maraş'ı kurmuştur. Bunun
diğer kardeşi de Sivas'ı inşa etmiştir.”
Evliya Çelebi, “Seyahatnâme“ adlı
meşhur eserinde“ Sivas ve havalisinden bahsederek şunları söylemektedir: “Surp
Nişan Kilisesi: Sivas’ın kuzeyinde yer alan dağlara Seyb-i nişan ve Toz asar dağları
denir.[38]
Seyb-i Nişan sözcüğünün aslı "Aziz Haç" anlamındaki "Surp
Nişan" olmalıdır.[39]
A.Vahab Gâzi hazretlerinin bulunduğu tekkenin kuzey tarafında ve dağ eteğinde
Surb Nişan kilisesi yanında Keyürmers Şah kabri vardır.[40]
Anlatılanlara göre; Keyümers her zaman tekkesinde bir saat Allah’a yalvarırdı.
Düşmanları fırsat bulup, başına bir taş vurarak öldürmüşlerdir. O taş,
Surb-Nişan kilisesi’nde halen durmaktadır. Surb-Nişan denilen adam Keyümers’in
üçüncü dedesidir. Suhayb-ı Rum denilen Abdülvahab Gazi hazretleri de Surb Nişan
soyundandır. Sivas’ta daha önce büyük zat ve evliyalar yatmakta ise de
bildiklerimiz bunlardandır.[41]”
Evliya Çelebi her ne kadar
yukarıdaki bilgileri verirken Surp Nişan Kilisesinin kuzeyinde yer alır demekte
ise de, Sivas Müzesi Arkeologlarından
sayın Musa Törnük, sayın Mehmet Aklan ve sayın Erdal Çetindağ’ın bize
vermiş oldukları bilgilere göre; Evliya Çelebi’nin o günkü şartlarda Sivas
havalisinin dağları ve Kızılırmak’ın kaynaklarıyla olan bilgilerinden az da
olsa bir takım eksiklikler olması nedeniyle Surp Nişan kilisesi’nin ve Tus-asar
(Tuzhisar) mevkiinin yerini tam olarak tarif edememiştir. Tuzhisar bölgesi
bugün Hafik ilçesinin güney kesiminde yer alan Küpecik ve Tuzhisar köylerinin
bulunduğu yerdir. Bu iki köy yakın zamanlara kadar birleşik bir köy iken 1962
yılında muhtarlık olarak ayrılmıştır. Evliya Çelebi’nin bahsettiği Toz-asar
dağları ve Surp Nişan kilisesi burada bulunmaktadır.
Sivas’ı gezen seyyahlardan Simeon,
ve Macarius Seyahatnamelerinde “Hristiyanların St. George adına yapılmış yüksek
kuıbbeli taş bir kiliseleri vardır.[42]
Şehirde Surp Asduadzadzin ve Surp Sarkis adlarını taşıyan iki ermeni kilisesi
vardır.[43]
Şehrin dışında Kral Senekerim’in yaptırmış olduğu Surp Nişan (Aziz Haç)
manastırı vardır.[44]
Diyerek âdeta bu görüşü kitabında doğrulamaktadır.
Burada hem kilise hem de bir
manastır (okul) bulunuyordu. Burada ayrıca Karabaş Kilisesi adıyla bir başka
kilise daha bulunmaktadır. Halk arasında Karabaş’ın kabri olarak adlandırılan
bir mezar daha bulunmaktadır. “Keyümers” ismi, halk arasında “karabaş” olarak
değişime uğramış olmalıdır. Ayrıca burada Ermeni katolikosu Bedros’un mezarı
vardır. Mezarda kutsal emanetler olarak vasıflandırılan hristiyanlarca kutsal
olarak kabul edilen relikler mevcuttur. Aynı zamanda bir Ermeni olan tarihçi
urfalı Matheus, vekayinâmesi’nde şunları yazmaktadır: “Anadolu'ya ilk Selçuklu
akınının yapıldığı 1016 yılında, Türk akınlarına karşı koyamayacağını anlayan
Ermeni Kralı Senekerim, Bizans Kralı II. Basil'e başvurarak, ikamet ettikleri
Vaspurakan eyaletini, kendileri için daha güvenli bir yöre olarak gördükleri
Sivas ile takas etmek istemişti. Böylece Ermeniler, Vaspurakan eyaletini Bizans
imparatoru II. Basil'e vererek kendileri de 1021 yılında Ani' bölgesinden Van
Gölü civarına inen Ermeniler, buradan da Sivas havalisine gelerek
yerleşmişlerdir. O tarihten beri Sivas ve havalisinde yaşayan Ermeniler’e ait[45]
Şehirden yaklaşık
Aynı yılda
(Türkler’in Sivas bölgesine akın ettiği tarihlerde) Ermeni milletinin başı ve
mukaddes Kilisenin müdafii olan Ermeni katolikosu senyör Bedros öldü. O, 42 yıl
katolikosluk makamının başında kaldıktan sonra atalarına katıldı. Katolikos
Bedros, ölmezden evvel faziletli bir adam olup iyi bir nam kazanmış bulunan
hemşirezadesi Haçik'i kendisine halef tayin etmişti Katolikos Bedros, bir çok
insanın iştirak ettiği büyük cenaze töreniyle Sivas Şehrindeki Surp Nişan
manastırına defnedildi.[46]
Hıristiyanlık ananelerine göre
havarilerden Paulus ile Bernaba
Kıbrıs adasından Perga şehrine gelerek halk arasında hıristiyanlığı
yaymışlardır.[47]
Hristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa’nın havarilerinden olan bu iki zat
Anadolu’da bir çok şehri başta Antakya
olmak üzere dolaşarak İncil’i tebliğe ve Hristiyanlığı yaymamaya
çalışmışlardır. Bilindiği gibi Sivas surlarının
altı kapısı vardır. Sivas surlarına ait kapılardan birisinin ismi
“Palas” kapısıdır. Palas kapısının ismini, havari Paulus’tan almış olması
kuvvetle muhtemeldir. Çok yaygın bir halk efsanesine göre; Surp Nişan
manastırının mihraplı bölümlerinden biri Havari Thaddee tarafından yapılmıştır. Kral Senekerim, mihrabı onarıp
güzelleştirmiş ve orada tapınması kendisine haz verirmiş. Buna delil olarak,
küçük kilise ile Kral'ın sarayının irtibatlı olduğu ve koro yerine açılan gizli
bir duvar kapısı gösterilebilir. Kuruluşu Havari Thaddee'ye mal edilen
manastırla ilgili efsane yaklaşık 1800 yıldır yapının mevcut olduğunun
delilidir. Zaten bir yazıt da buna tanıklık etmektedir. Bu kilisede tahta
üzerine yapılmış oldukça kaba resimler vardır. Kilisenin duvarları iki metreye
varan kalınlıkta ve çok sağlamdır. Bu
manastır, kral Senekerim tarafından inşa edilmiş ve Varak'ta hıfzedilmiş olan
kerametli haçın parçası oraya yerleştirilmiştir. Kral Senekerim'in altın ve
gümüşten tahtı, asası, çok nadide silahları, kıymetli taşlarla süslenmiş eğeri
ve koşum takımı ve çok kıymetli diğer eşyalarının bulunduğu hazinesi bu
manastırın mahzeninde saklı olduğu söylenmektedir. Fakat, hiç bir şey bu
söylentiyi doğrulayacak durumda değildir.[48]
Tavra Deresinde eskiden gayri Müslimlere ait Mezarlık bulunuyordu. Keyümers Şah, II. İzzeddin Keykavus’un
oğlu olup, kardeşi Mes’ud’a karşı Kastamonu ve yöresinde 691/1292 yılında
ayaklanan Rükneddin Kılıç Arslan olmalıdır.[49]
Görüşünü savunur ve aşağıdaki bilgileri verir.
Burada
gömülü olan Keyümers'in Selçuklu şehzadeler Keyümers olması muhtemeldir. Tarihi
Tuhfetü'larib (Bursa Orhan Gazi Kütüphanesindeki nüsha). Bu Keyümers, II.
izzeddin Keykavus'un oğlu olup kardeşi Mes'ud'a karşı Kastamonu ve havalisini
H.691/1292 yılında ayaklanan Rükneddin Kılıç Arslan olmalıdır. Bu da Uç
beyliklerinde bazı şehzadelerin bir müddet daha yaşadığına dair kaydı teyid ve
tavzih eder. Anonim Selçukname
de: «Sultan Alaeddin bin Süleymanşah bin Melik Rükneddin bin Sultan Gıyaseddin
Keyhüsrev bin Alaeddin Keykubad'ın 1365 Birinci teşrin (765 Muharrem) senesinde
Şehîd olduğunu söyler. Bu ifade hanedan mensubu şehzadelerin, sultan değil
fakat şehzade olarak, bu tarihe kadar mevcud bulunduklarını meydana kor.
Bununla IV. Kılıç Arslan'ın III. Sultan Keyhüsrev'den başka Süleyman şah adlı
bir oğlunun daha olduğu anlaşılmaktadır.[50]
Le Baue'nın Bizans tarihçilerinden naklettiğine göre, Jean
Müslüman olarak Süleyman adını almış ve hatta Selçuklu ailesinden biriyle de
evlenmiştir. Selçuknâmelerde Emin Komnenos adıyla bilinen kişi bu Süleyman'ın
torunlarında birisidir. [51] Sonradan
Süleyman adını alan Bizans İmparatoru Jean Kommenos, Melik Gazi Oğlu Muhammed Gazi (529/1134-537/1142)529/1134
döneminde hükümdar idi.
Da’rül- alay kahne abad yani Sivas
Kalesinin yapısı: Hazreti Zekeriyya zamanında Maraş Kayser’i Cimcime, Maraş’ı
kurmuştur. Bunun diğer kardeşi de Sivas’ı kurmuştur. Bazı tarihçiler, bunu Şah
Kiyomers’in kurduğunu yazarlar. Bazıları ise, Dahhak-ı Mari’nin olduğunu
söylerler. Kiyomers, Sivas’ta medfundur. Bunun zamanında Sivas’ta ekilmedik
toprak kalmazmış! Ta Kızılırmak kenarına kadar şenlendirilirmiş. Sebaste
(Sivas) diğer adıyla Cabira, Roma İmparatorluğu döneminde Pontus Krallığının
ikinci önemli kenti idi. Eskiden Cabira
denilişinin nedeni bölgeye karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas,
güneyden Karabel (Ulaş-Tecer) kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın
tam ortasında yer alır. Apian’a göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti
kışlık olarak kullanıyordu. Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce
Cabira’ya (Sivas) saldırdı. Mithridate’ı hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi
ve pek çok hazine elşe geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha
sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra bu isim pek az
değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Asivas, Kilise’nin dinsel
merkezlerinden biriydi.
M. Ö : 6000-4000’li yıllarda
Anadolu’nun Kapadokya Bölgesine gelerek yerleşen ve burada Anadolu’nun ilk
büyük devletini kuran ProtoHititler’in başkenti Hattuşaş’tır. Başlıca şehirleri
ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kuzeybatıya dogru
Tumana, Ulama, Turhumit, Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri,
doguya dogru ise; Sarişşina, Komana, Lahuzatiya, Razama, Hurama, Şamuha,
Talaura (Sivas), Tepriche (Divriği), Pakhuwa (Kangal), Tilgarimmu (Gürün),
Timelkia (Darende), Milidia (Malatya) gibi şehirleri bulunmaktaydı.
Tarihi kaynaklarda, değişik
isimlerde zikredilen coğrafi isimleri, bugünkü modern yer isimleriyle
karşılaştırıp şimdiki yerlerini bularak tesbit etmek, sonra da dağ, nehir ve
şehirleri tarihi, kronolojik bir çerçeve içerisinde, ait oldukları mevkiilere yerleştirebilmek
için bir takım çalışmalar yapılmıştır. Yer adlarının etimolojik-filolojik bir
çerçeveye oturtulmaları gibi daha bir çok önemli kıstasların yapıldığı bu
çalışmalara Lokalizasyon adı verilmektedir. Anadolu’da bulunan bugünkü yerleşim
birimlerinin tarih öncesi çağlarda almış oldukları isimlerin ortaya çıkarılması
konusunda bu çalışmaların çok büyük yardımı olmaktadır. Bir başka deyimle, bu
yerleşim alanlarının isimlerinin neler olduğu bu çalışmalara dayanmaktadır.
Yazılı belgelerde geçen coğrafi
adların nasıl, neden ve ne şekilde zikredildikleri, hangi sefer ya da yolculuk
esnasında, yol güzergahında bulunan, konaklama merkezlerine ait yer adlarının
birbiriyle mukayesesi yapılarak, klasik
çağlardaki yerleri tesbit edilmektedir.
Tarihi kaynaklarda, değişik
isimlerde zikredilen eski yerleşim birimlerinin hangi bölge veya mıntıkaya
tekabül ettikleri konusunda yapılan çalışmalar doğrultusunda eski uluslar
hakkında önemli ip uçları elde edilmektedir. Elde edilen bu yeni arkeolojik ve
filolojik bulgularla, göç eden eski çağ kavimlerinin ana yurtlarıyla olan
bağlantıları sağlandığı gibi, bu ulusların yaşadıkları eski ülke ve şehir
yerleriyle bunların isimleri tesbit edilmektedir. Tesbit edilen bu isimler bu
bölgelerin tarihinin incelenmesinde ve araştırılmasında, önemli ölçüde yardımcı
olmaktadır.
Doğu Anadolu Bölgesi ile İç Anadolu
bölgesi arasında bir geçiş merkezi olan Tohma Havzası’nın batı kesiminde yer
alarak önemli bir bölümünü oluşturan Gürün İlçesi, tarih öncesi çağlardan
günümüze çeşitli ulusların eğemenliği altında kalmıştır. Bu nedenle Gürün
İlçesi, tarihin çeşitli dönemlerinde değişik isimlere sahip bir belde olmuştur.
Biz bu çalışmamızda Gürün İlçesi’nin tarihi çağlardan günümüze kadar almış olduğu isimleri çeşitli
kaynaklardan araştırarak ortaya çıkarmaya çalıştık
Anadolu’nun ilk tarihi çağında
halkların sınıflara ayrılması konusunda bize, çağdan çağa ve eski kavimlerden
yeni göçen, veya fehederek buralara yerleşmek maksadıyla gelen uluslara geçen
yer adlarından çok, sayı itibariyle de kat kat fazla olan şahıs adları faydalı
olmaktadır. Tahlilleri mümkün olan yer adları ise, diğer kelime malzemesinden
karşılaşılan kelime ek veya köklerini havi oldukça, onların incelenmesiyle
varılan hükümleri teyid ederek yürünen yolun varılan neticenin sıhhatini tayine
yaramaktadır. Böylece, bir kaçı bugüne kadar yaşamakta devam etmiş olan şehir
adlarının tahlili yapılmakta ve ait oldukları dil ve kavimlere nisbetleri tayin
edilmekte, eskilikleri ve kuruldukları çağ hakkında bir fikir
edinilebilmektedir.
Anadolu’nun eski yer adlarından bir
kısmı çeşitli nedenlerle, Akad, Sümer, Babil, Hurri, Hitit ve Asur
kaynaklarından öğrenilmektedir. Bu kaynakların başında bu toplumların her türlü
sosyal yaşamına ait bilgileri veren kültler ve tabletler gelmektedir. Bu tarihi
tabletlerin içinde dinsel yaşama ait olan belgeler çok büyük yer tutmaktadır.
Bu nedenle yer yer Anadolu’da yaşamış tarih öncesi kavimlerin dini
yaşantılarından da bahsetmek gerekmektedir. Bu konuda Hititler’e ait olan
belgeler geniş yer tutmaktadır.
Boğazköy yakınındaki yazılıkaya
kutsal alanındaki kabartmalarda ve tasvirlerde görülen tanrı ve tanrıça
heykelleri, Hitit Devleti’nin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.
Anadolu’da Hurri kökenli, Asur ve Sümerler’e ait tanrı veya tanrıça heykelleri
dahi yer almaktadır.
Anadolu’nun ilk yazılı kaynaklarını
teşkil eden ve ilim aleminde Kapadokya metinleri adı verilen Asurca belgeler
arasında Anadolu yerlilerine ait olanları bulunduğu gibi, bütün bu Asurca
metinlerden yerli halka ait bir takım kelime malzemesinin tesbiti de mümkün
olmaktadır.
Yerli tanrı, şahıs ve yer adlarıyle
yerli dillere has cins isimlerden ibaret olan bu kelime malzemesinin topluca
filolojik tahlili, bu kelime grupları arasındaki bağlılıkların tesbiti çağdaş,
daha eski ve daha yeni Anadolu ve Mezapotamya kaynaklarındaki bu cinsten
malzeme ile karşılaştırılması suretiyle yerli dil ve kavimlerin daha detaylı
incelenmesine büyük ölçüde yardımcı olmaktadır.
Hititler’in iki yazı sistemi vardır.
Birisi Mezopotamya’dan aldıkları, Asurlu tüccarların getirdikleri “çivi
yazısı”, diğeri kendilerinin icadı muhtemel “hiyeroglif yazısı”dır. Filoloji
çalışmalarının verdiği sonuçlara göre Anadolu’da Hitit Uygarlığı döneminde başlıca üç Hind-Avrupa dili konuşulyordu.
Bunlar Nesi, Luvi ve pala dilleri idi.
Boğazköy metinleri Nesi diliyle yazılmıştır. Nesi dili başkent
Neşa/Kültepe bölgesinde konuşuluyordu. Luvi dili Güneyanadolu’da Lykia’dan
Adana’ya uzanan ve Arzava ile Kizvatna bölgelerinde konuşuluyordu. Pala dili
Paflagonya bölgesinde, yani Kızılırmak
ile Sakarya arasındaki bölgelerde konuşuluyordu.
Anadolu Tarihinin ilk yazılı
belgelerinden Hitit çivi yazılı Boğazköy kaynaklarında, küçükasya coğrafyası
için pek bol malzeme vardır. Yıllıklar, antlaşmalar, kanunlar, dini metinler
gibi tarihi metinler içerisinde pek çok memleket, şehir, nehir ve dağ ve akarsu
adları sayılır, sınırlar çizilir, fakat bu isimler izahsız bir indexten öteye
geçmez. Yapılan bu çalışmalarla, bir çoğu irtibatsız kelime gibi sanılan
tarihsel malzemeler tarihin bilinmeyen safhalarına ışık tutmakta olan birer
belge niteliğine sahip hale gelmektedirler.
Çoğu Kayseri yakınındaki
Kültepe(Eski Kaneş)de çıkmış olan ve Kapadokya metinleri denen Asurlu tüccarlara ait çeşitli alım,
satım mukaveleleriyle ticaret mümessillerinin oturdukları büyük pazarlar,
tüccarların kervanlarıyla takip ettikleri yollar ve uğradıkları şehir ve
kasabalar hakkında bizi daha çok aydınlatan ticari mektuplarda sık sık
rastladığımız yer adlarının büyük bir kısmının tekrarlandığı metinler, daha
sonraki zamanlarda başlayan ve uzun bir devreyi kaplayan Hitit kaynaklarıdır.
Anadolu’nun eski yer adlarından bir
kısmı muhtelif sebeplerle Akad, yeni Sümer, Babil, Mari, Nuzi, sonraki Asur
kaynaklarında da kendini göstermektedir. Bu yer adlarından bir kısmı, Kapadokya
şahıs adlarından bir kısmında görülen “-uman(veya -umna nisbet edatı), -ahşu,
-şar, -ala, -ara, -aşu, -anta, -kuni, -apra veya -ipra’dan ibaret eklerden bir veya bir kaçı ile birleşen
başlıca api-, hapi-, nim- veya niv-, parvav-, şalli-, şiuni-, şiupi-, vs.” gibi
köklerinin teşkil ettiği, tarihçilerin “Protoluvi” adını verdikleri gruptaki
bazı kelime kök ve eklerini ihtiva ettikleri için, bu gruba girerler.
Yer adlarının geri kalanından büyük
bir kısmı da, ihtiva ettikleri ek ve kökler bakımından, şahıs adlarının diğer
kısmında müşahede edilen “-ilka, -na, -at, -e, -a, -va, -ia,, -si, -sia, -lia,
-ria, -ar, -an, -lati, -pa, -ş’den mürekkeb eklerden bir veya birkaçıyla
birleşen başlıca “ala-, asu-, habu-, hatu-, ia-, kul-, malla-, nika-, şuli-,
tarma-, tepu-, tuhuşi-, vaşh-“ gibi köklerinin teşkil ettiği, protoHitit adını
verdiğimiz ikinci gruba girerler.
Filolojik tahlilden doğan bu iki
grupta toplanmakta olan yer adlarının bağlı oldukları coğrafi sahalar
özellikle, Anadolu’nun iki ayrı bölgesine düştüğü görülmekte ve Protoluvi adı
verilen gruba bağlananlar metinlere göre daha çok güney ve güneybatı
Anadolu’ya; ProtoHitit adı verilen guruba bağlananlar ise, kaba çizgilerle de
olsa, orta ve orta doğu Anadolu’ya bağlanabilmektedirler.[52]

Boğazköy metinlerinde elde edilen
bilgiler, Hitit dini kültürünün, çok çeşitli ulusların kültür birleşiminden
oluşmuş çok tanrılı bir devlet dini olduğunu ortaya çıkarmıştır. “Binbir tanrı
ülkesi “olarak adlandırılan Anadolu’da, Hititler’e ait çok sayıda kutsanmakta
olan tanrı ve tanrıça heykeli bulunmakta idi. Bunların başında da Hitit
ülkesinin hemen hemen her yerinde
bilinen ve kutsanan fırtına tanrısı olarak bilinen(Hititçe’deki adı)”Taru”adını
taşımaktaydı. Taru’nun bir ünvanı da Kral’dır. Tarımla uğraşan, bolluk ve bereket
ile ilgili tanrının adı Telepinu’dur. O’nun eşinin adı Hatepinu’dur.[53]
Hititlerde birer kral adı olan Tuthaliya, Arnuvanda ve Ammuna, özünde Hatti
kökenli dağ adlarıdırlar. Yine Hitit kralı olan Hattuşuli kolayca anlaşılacağı
gibi “Hatti” kökünden gelmektedir. Hattuş, Hitit başkenti Hattuşa’nın
Hatticesidir. Hititler bu köke Hind-Avrupa dillerine öz birer nöminatif eki
olan “a” ya da “aş” ilave ederek onu Hattuşa ya da Hattuşaş şekline
sokmuşlardır. Hattuşuli sözcüğü ise Hattuş’lu anlamına gelmektedir. Sedat
Alp’in saptadığı üzere Hitiçedeki “ili, ala, ula “suffixleri de, Hatticedeki
“il, ul, al” eklerinde gelmektedir.
Anadoluda Kaneş-Kültepe gibi
yerlerde bulunan Asuca metinlerde geçen Anadolulu şahıs adlarındaki “ala, ili,
ula” biçimindeki takıların, Hattice “al, il, ul” eklerinin Hitit diline
uygulanmış şeklidir. Hititçede İspant=gece, İspatalu= otel, gece kalınacak yer.
İshiul=Anlaşma, demektir. Anitta
metninde geçen “Şiuşummi”, yani “bizim tanrımız” anlamına gelen sözcük
yani “Şiu” kelimesi, Kaniş’teki bir tanrının adıdır.
III. Hattuşuli’ye ait bir mühürde
“Arinna kentinin Güneş Tanrıçası’nın ve Şamuha kenti İştar’ının gözdesi
Hattişuli” diye yazmaktadır. Böylece Hititçe’de kutsanmakta olan Iştar’ın,
(Hurrice’de Gavuşga) Şamuha Kenti’nde de kutsanmakta olduğu belirtilmiş
olmaktadır. (3)Tarihi tabletlerde, hem babasının ve hem de kızının oldukları
belirtilen tanrı ise, Lavazantiya İştar’ı ya da Hurrice adıyla Şauşga olarak
bilinen Tanrıçadır. Bütün bunlar, ‘Pudu-Hepa’nın Hurri kökenli olduğunu açıkça
vurgulamaktadır.[54]
Kayseri’nin
İkinci Murşili’nin yıllıklarında
Kargamış Kralı(I. Subilulima’nın kardeşi)Şarrikuşuh’un Kumani/Comana kentinin
tanrıçası Hepat’ın bir bayramını kutlamak için Hatti Kralı olan yeğeni II.
Murşili ile buluştuğu sırada(Kizzuwatna’da buluşmuştu)hastalanarak ölmüş
olduğundan bahsedilmektedir.[56]
Kummani kenti ise, Kizzuwatna’nın
kuzeyinde Kayseri ile Malatya arasında bulunan bir şehirdir. Gürün İlçesi, o
dönemde bu kent krallığının sınırları içinde bulunuyordu. Bugünkü Hurman
Çayı’nın kaynaklarının bulunduğu bölgeyi kapsamaktaydı. Beypınar Köyü’nün
Kamışlı Dere mevkiinin, en yüksek tepesinde bulunan ve yöre halkı tarafında da
“Kız oğlan heykeli” olarak adlandırılan bu heykeller gerek fıraktin kaya
kabartmalarında ve gerekse yazılı kaya kabartmalarındaki kral Hattuşuli ve
kraliçe Puduhepa’nın tasvirlerine benzerlik göstermektedir. İşte bu çağlarda
M.Ö: 1500-1400 yılları arasında Hititler’in hakimiyeti altında bulunan Gürün
İlçesi, bu tarihlerde Hurriler’in siyasi nüfuzları altında bulunuyordu.
Hitit Tabletlerinde, M. Ö: 1500-1200
yılları arasında Hepat teşkil edilmiş şahıs adları sık sık görüldüğü halde
bundan evvelki tarihlerde görülmemekte ve rastlanılmamaktadır. M. Ö: 1000
yıllarına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan Hepat tasviri mevcuttur.
Hepat tasviri, tarihi henüz tam olarak belirtilememiş bir Malatya Kralı
tarafından(tarihlendirme için bk. Bossert: Zur Chronologie der Skulpturen von
Malatya, felsefe Arkivi II, 1947, res.
16)vakfedilmiş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Bu Tanrıça’ya ait
Hitit hiyeroglif yazıtı şöyledir: “Dhi-pa-tu URU-me-na-li (=şehre ait olan
Hepatu, şehirli Hepatu). Bu şehirle hangi kentin kastedildiğini, kabartmanın
arka yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız; buradaki şehir adı “Tu-ma-n-aURU “
suretinde okunmaktadır.[57]
Hepat kültünün, M. Ö: II. Ve I. Bin
yıllarında, Geç Hitit Prenslikleri zamanında Malatya ve havalisinde yaşadığını
kutsanmakta olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Malatya kralı
Sulumal’ın kendilerine libasyon yaptığı fırtına tanrıları iki şehre göre
adlandırılmaktadır. Bunlardan birisi Malatya şehrinin fırtına tanrısıdır.
Diğeri de yine Malatya prensliğine yakın ve Malatya prensliğine bağlı olan bir
bölgede Karahöyük’te bulunmaktadır. Karahöyük ise; Elbistan’dan Malatya ve
Gürün’e giden yolların
Göthze, III. Hattuşuli’nin eşi,
kudretli kraliçe Puduhepa’nın, Hepat Kültü içerisinde meşhur şehirlerden biri
olan Kummani (Comana)’li olması (Kraliçe Puduhepa’nın babası o zamanlar
Lavazantiya Şehri’nin kralıydı) bu şehrin de Kizzuwatna Ülkesi sınırları içinde
ve Malatya Geç-Hitit prensligi’ne yakın olan Hurri tesiri, nüfuz ve
hakimiyetinin altında kalan Şamuha (Şumuha), Hurma (Hurama), Lavazantiya
şehrinin Kummanni şehrinden pek uzak olmadığı ortaya kesinlikle çıkmış olur.
Bölgelerinde, bu tanrı çiftinin diğer kültlerinin de bulunması ünlü şarkiyatçı
Göthze’nin de belirtmiş oldugu gibi, Karahöyük yazıtının onuncu satırındaki
“Lawazantiya” ülke adından sonra üç şehir isminin görüldügüne göre; URU-mena-li
“ismiyle ve bunlardan birincisini “Le-ka-ra-mauru” olarak okumaktayız(krş. res.
2. son satır) Bu şehirle, Boğazköy metinlerinde geçen ve Forrer, Götze,
Garstang ve başkaları tarafindan, bugünkü Gürün İlçesi ile bir tutulan TAGARAMA
veya TEGARAMA Şehri kastedilmektedir. TİLGARİMMU şeklinde olan, Asurca şeklinin
gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir “T/L”sadası ile başlamakta, yani
ihtimalki TLEGARAMA ismini taşımakta idi. Tevrat’ta aynı yer adı bize,
“Togarma” suretinde intikal etmektedir.
Bütün bunlar da gösteriyor ki; Hepat
Kültü, Malatya, Karahöyük ve Gürün de dahil olmak üzere bütün bu yörelerde Lavazantiye
şehrinin(ülkesinin)fırtına tanrısı olarak kabul ediliyordu. Kısacası III.
Hattuşuli’nin hem kayınpederi ve hem de eşi olan Puduhepa(hepat)sonraları
Malatya’ya ait olan ve Malatya’’dan uzak olmayan bir bölgede kutsanmaktaydı.
Kraliçe Puduhepa tanrıça Hepat’ı ifade etmekteydi. III. Hattuşuli ve eşinin M.
Ö: 2000-1000 yılları arasında yaşamış oldugunu bildiğimize göre, bu tarihler
arasında Gürün İlçesi’nin o zamanki adının yukarıda belirtilmiş olduğu gibi,
TEGARAMA-TİLGARİMMU” olarak biliniyordu.[59]
Asur belgelerinde “Tabal Ülkesi”
hakkında bilgi verilen bilgi, Kayseri bölgesinde Geç Hitit Devri’ne ait bir çok
anıtların bulunmasıyla da desteklenmiştir. Geç Hitit Beylikleri Dönemin’de Tuanuva şehri, Tabal Ülkesinin merkezini
teşkil ediyordu. Geç Hitit Devletleri döneminin en güzel san’at abidelerinden
birisi olan “İvriz Kaya Anıtı” da bu yöre içerisinde bulunmaktadır. İvriz
Kabartması M. Ö: VIII. Yüzyılın geç safhasına aittir. Toros Dağları’na
yaslanmış İvriz Köyü’ndeki küçük bir derenin yanındaki kayanın yüzüne
oyulmuştur. Tanrı fiGürünün yüksekliği 4.20 M. dir. Kral figürü ise, 2.40
metredir. Sahnede Kral Uarpalaua ritüel duruşta, Hitit dua jestinde ayakta durmaktadır. Tanrı “TARUH-“ veya
“TARHU-” ise burada bolluk, bereket veya bitkilerin tanrısı gibi tasvir
edilmiştir.
Hitit Devleti’nin M.Ö: 1200’lerde
yıkılışından M.Ö: 700’lere kadar olan döneme “Geç Hitit Beylikleri Dönemi” adı
verilmektedir. Basit olarak, sınırları kuzeyden Kızılırmak, güneyden Çukurova,
batıda Karaman dolaylarını içine alan bölgeye zaman zaman Asurlular hakim
olmuştur. Geç Hitit şehir Devletleri’nin yerlerini ya da sınırlarının tesbiti
her zaman için güçlükle belirlenmiştir. Çünkü bu şehirler hakkında bize en iyi
bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi
isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.,
Asur belgelerinde Van Yöresine
“Nairi memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”. Onun güneydoğusunda
Anti-toroslar’ın başladığı dağlık bölgeye “Hilakku”, daha güneye Kilikya’ya
kadar uzanan sahaya ise “Que” diyorlardı. Bu büyük bölgelerin içinde şüphesiz
belirli şehirler vardır.
Örneğin; III. Salmanassar zamanında,
Tabal’da 24 küçük krallık bulunuyordu. Bu krallıklar bir çeşit konfederasyon
oluşturup, o şekilde idare ediliyorlardı. Bu konfederasyona bağlı şehirlerin
hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan
öğrenmekteyiz. Anadolu’daki şehir devletlerinden en batıda bulunan “Tabal
Memleketi” idi. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre, bu memleket
doğudan Milidia(Malatya), güneyden “Hilakku”(Kilikya)ile sınır komşusuydu.
Hitit Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul edilmektedir.
Şüphesiz ki, bu sınırlar zamana göre değişiyordu. Örneğin, Asur Kralı Sanherip
zamanında Tabal’ın doğu sınırı “Tilgarimmu”(Gürün) şehrine kadar uzanıyordu.
Asur belgelerinde Tabal bazen de “Bit Burutas” ismi eşanlamda kullanılıyordu.
Hitit Hiyeroglifi anıtlarda bu memlekete “Parmeta” (klasik çağda
Bareta)deniliyordu
Anadolu’da bulunan tabletlerden veya
metinlerde geçen Tanrı adlarından bazıları Hurri kökenli kelimelerden
oluşmaktadır. Yani Hurri’lere aittir. Bunların başında “Hepa” kelimesi gelmektedir.
Hepat, Hurri Tanrıçasıdır. Arinna Şehri’nin tanrıçası’na hitaben yazılmış bir
dua’da şöyle denilmektedir; “Ülkenin kraliçesi efendim Arinna’nın Güneş
Tanrıçası, Hatti Ülkesi’nde Arinna’nın Güneş Tanrıçasının adını alırsın, Sedir
Ülkesinde(Suriye’nin kuzey kısımları ve Toroslar’ın tümü ve kuzey kısımlarını
içine alan bölgelerde ise “Hepat” adını taşırsın) Hitit Güneş Tanrıçası Arinna
ile eşitlenmektedir. Yani Hitit Ülkesi’nde Fırtına Tanrısı olan TARU(ünvanı
kraldır) Fırtına Tanrısının oğlu ise Telepinu’dur. Hitit Ülkesi’nin güney
bölgelerinde ve güney komşularında “Teşup” olarak tanınmakta, bu ad ile
anılmaktadır. Güneş Tanrıçası olan Hitit Tanrıçası olan “Arinna ise, yine bu
bölgede(Suriye ve güney Hitit bölgesinde)”Hepat” olarak anılmaktadır. Bu Tanrıça
ise, Hurri tesiri, nüfuz ve hakimiyetinin hüküm sürdüğü Şamuha(Şumuha),
Kommani/Kummani, Hurma/Hurama, Uda, Una, Wasudavanda, Abzisna/Hubişna, Kataba
gibi, Hitit Ülkesi’nin doğu ve güney bölgelerinde kutsanmaktaydı.
Hitit Kralı III. Hattuşuli’nin eşi
ise, kudretli Kraliçe Pudu-Hepa’nın, Hepat Kültü içinde meşhur şehirlerinden
biri olan Kummani’li (Kummani) olması ve bu şehrin daha önceki dönemlerde
Lavazantiya diye anılmış olması, (M. Ö:
1000 yıllarında Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin eşi “Pudu-Hepa” (Hepat Kültü)
babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı bulunuyordu. “Boşaltma Kabı”
anlamına gelen ve çivi yazısında “La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya
(Luh-Azatia) yerine kullanılmaktaydı.) Kraliçe Pudu-Hepa’nın bulunan mühründe
şöyle yazılı bulunmaktadır. “Hatti Ülkesi’nin prensi yeryüzü efendisi,
Arinnanın Güneş Tanrıçası’nın gözdesi, Tanrıçanın hizmetkarı, Kizzuvatna
Ülkesi’nin kızı Pudu-Hepa’nın Mührü” Bu da kraliçe Hepat’ın memleketi hakkında
bize bilgi vermektedir. Hepat kültünün, M. Ö: II. Ve I. Bin yıllarında, Geç
Hitit Prenslikleri zamanında Malatya ve havalisinde yaşadığını kutsanmakta
olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.

Hitit hiyeroglif metinlerinde,
Malatya Kralı Sulumal’ın kendilerine libasyon yaptığı fırtına tanrıları iki
şehre göre isim almaktadırlar: Bunlardan birisi, Malatya Şehri’nin fırtına
tanrısıdır. İkincisi ise; ideografik yazılışı “kap” şeklinde olan ve daha
sonraki yazıtta “da-de-di” gibi fonetik komplementle yazılan bir şehrin Fırtına
Tanrısıdır. Fırtına Tanrısının Malatya Prensliği’nde, Malatya’dan başka,
bilhassa meşhur bir kült yeri daha vardır. Aynı şehir adının, Elbistan’dan
Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre kuzeyinde yer alan Karahöyük’de
ve karahöyük’ün beş kilometre güneyinde
yer alan, sahibi bir Malatya Kralı olan Izgın Hitit Hiyeroglif yazıtında yer
alan, Boğazköy metinlerinde
zikredilen, sonu “-za(n)ti” ile
son bulan Malatya Krallığı sınırları içinde kalan Lavazantiya şehridir.
“Pudu-Hepa” (Hepat Kültü) babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı
bulunuyordu. “Boşaltma Kabı” anlamına gelen ve çivi yazısında
“La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya (Luh-Azatia) yerinde kullanılmaktaydı.
Kizvatna Ülkesi sınırları içinde
bulunması ve Malatya Geç Hitit Prensliğine yakın olduğu ve Hepat Kültün’de M.
Ö: 1000 yıllarında yaşadığı bilindiğine göre ve çivi yazısı Hititçesin’de
“Boşaltma kabı (ibrik gibi her şey) kapısı anlamına geldiğine göre Kara Höyük
(Elbistan’da Malatya’ya Gürün’e kadar giden yolların 10 km kuzeyindedir)
yazıtında ismi zikredilen “La (hu), Wa-ta-n-di ismi, “Lawazantiya” ülke adından
sonra üç şehir isminin görüldüğüne göre, “URA-ME-NA-İ” ismiyle ve bunların
birincisinden “LE-KA-RA-MAURU” olarak geçmektedir. Bu ise Boğazköy metinlerinde
adı geçen ve Forrer, Göthze, Garstang ve diğerlerine göre, bugünkü Gürün ile
bir tutulan “Tagarama” veya “Tegarama” şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu
şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir
“-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal Tlegarama ismini taşımakta idi.
Tevrattan ayni yer bize Togarma şeklinde intikal etmektedir.
M. Ö: 1000 yıllarında Hatti Kralı
III. Hattuşuli’nin eşi M. Ö: I. Bin
yılına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan hepat tasviri mevcuttur.
Hepat tasviri, tarihi henüz tam olarak belirtilememiş bir Malatya Kralı
tarafından (tarihlendirme için bk. Bossert: Zur Chronologie der Skulpturen von
Malatya, felsefe Arkivi II, 1947, res.
16)vakfedilmiştir. Tanrıçaya ait Hitit hiyeroglif yazıtı şöyledir: “Dhi-pa-tu
URU-me-na-li (=şehre ait olan Hepatu, şehirli Hepatu). Bu şehirle hangi kentin
kastedildiğini, kabartmanın arka yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız;
buradaki şehir adı “Tu-ma-n-aURU “ suretinde okunmaktadır.
Şu halde M. Ö: 1000’li yıllara ait
oldugu tahmin edilen Darende menşeli oturan Hepat (tanrıça-kralın eşi)
tasvirinin tarihi kaynaklarda Malatya Kralı tarafindan vakfedilmiş oldugu
belirtilmektedir. Tanrıçaya ait Hitit hiyeroglif yazıtta yer alan
“DHI-PA-TU-URU-mena-li”(şehirli Hepatu/şehre ait hepatu)cümlesi yer almaktadir.
Yazıtın arkasında ise; “TU-MA-N-A-URU” cümlesiyle bu kültün hangi şehre ait
olduğu belirtilmektedir.
Darende’li olan Malatya
Kralı’nın tanrıça Hepat’ın tasvirini
hediye etmiş olduğu şehrin adının
“TU-MA-N-A-URU” olduğunu bildirmektedir.
Hititçe hiyeroglif yazısında “U” sadası “A”ya dönüşmekte, “H” harfi de
kaybolmaktadır. Çivi yazıtında (Hititçe’de) “Lahhu/Lahhuva”(Boşaltma kabı)
anlamına gelip “Lahu(wa)=su boşaltmak, “Lahhuwa” (Boşaltma kabı veya ibriğe
benzer şey) anlamına gelmektedir. “Su
boşaltmak” fiilinden müştaktır. Malatya’daki
Karatepe kazılarındaki “ziyafet sahnesi” kabartmasında kralın
arkasında bulunan küçük bir masa üzerinde yayvan bir tepsinin içinde tasvir edilmiştir. Yelpaze sallayan bir şahıs şarap yahut temizlenme suyunu ihtiva eden bu kaplardan
birinin kulpunu(ibriğe benzeyen
su kabı)tutmaktadır.
Boğazköy metinlerinde “Arummas Lahhu” (su ibriği)tabiri “Lahhu” kabının vücut temizliği, yani vücudun
baş kısmının temizliği için kullanıldığını göstermektedir. O halde Malatya
Kralı’nın vakfetmiş olduğu tanrıça Hepat tasvirinde zikredilen “DHİ-PA-TU
-URU-ME-NA-Lİ”cümlesinin anlamıyla birlikte “Arummas Lahhu” kelimesinin
anlamıyla birlikte düşünüldüğü zaman “içinde su geçen şehre ait olan Hepat”n
bulunduğu şehrin boşaltma kabına veya ibriğe benzetilmiş olduğu ortaya çıkar.
Ayrıca bu kültün bugünkü Darende şehrinde kutsandığı belirtilmiş olduğuna göre
yazıtın arka kısmında belirtilen “TU-MA-N-A-URU” şeklinde zikredilen
şehrin hepat kültünün bulunduğu bu şehir
yani bugünkü Darende olduğu ortaya çıkmış olur. “Tu-Ma-na”, Tu-Ma-za”,
Asurca’da “fışkırtmak, coşkun bir şeklide akmak” anlamındadır. Sümercede de
“Tunatta/Tunattak” “hem akmak, hem akıtmak anlamlarına gelmektedir.
Li-Lı ekleri “O” anlamına gelir.
Tu’ime(n), Akadça “Tu’amu’ya tekabül etmektedir. Bu Arapça’da Tau’am, İbranice
“To’am, Aramice’de “Tu’am” tali formu şeklinde geçer. “E-i-bi-it tu-i-me-e”
ikizler evi. Anlamına gelmektedir. ”Tu-mena-uru: İki şehir anlamına
gelmektedir. “Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden yapılan içkinin
adıdır. “Tud” Sümerce yontma heykel
anlamındadır.
Bu şehir adının Gürün İlçesi
olduğunu tahmin ediyorduk. Ancak yapmış olduğumuz daha sonraki
araştırmalarımızda “Tu-ma-n-a-“uru” ismiyle zikredilen bu şehrin kesinlikle
bugünkü Darende İlçesi olduğu kanaatine
vardık. Çünkü, tarihi kayıtlarda zikredilerek M. Ö: 1000’li yıllara ait olduğu
tahmin edilen Darende menşeli oturan Hepat (tanrıça-kralın eşi) tasvirinin,
Tanrıçaya ait Hitit hiyeroglif yazıtta
yer alan “DHİ-PA-TU-URU-mena-li” (şehirli Hepatu/şehre ait hepatu)cümlesiyle
Malatya kralı Sulumal tarafından vakfedilmiş olduğu açıklanarak yazıtın
arkasında da bu şehrin isminin “TU-MA-N-A-URU”
olduğu belirtilmektedir. TUMANA-URU şehrinin ise, bütün bu bilgilere
göre Gürün İlçesi değil, Darende İlçesi olduğu kesinlikle ortaya çıkmış
olmaktadır. Çünkü bu tarihlerde Darende İlçesi, Geç Hitit Beylikleri döneminde,
kesinlikle Malatya Prensliği’nin egemenliğinde bulunuyordu.
Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın
doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha
şehirleriyle birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları
anlaşılmaktadr. Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki
bu yol kral yoludur) ince Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya)
Tilimra’ya, bir diğer yolda (güney doğuya) Malatya civarında aranması uygun
olan Hurama’ya gidiyordu. Fakat anlaşıldığına göre birbirine çok yakın
Tilimra’nın, büyük ihtimalle bugünkü Darende İlçesi’nin olması daha kuvvetli
bir ihtimaldir. Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama,
Luhuzatia şehirlerinin yerinin Yukarı Kızılırmak ile Yukarı Fırat arasındaki
sahada (yani Fırat Nehrinin kolları olan bugünkü Tohma Vadisinde) lazım
geldiğinin kanaatini belirtmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Çünkü
Şarişşa, Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni
keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehridir. Altınyayla ilçesinde bir
mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol üst kısmında
stilize dağ silsilelerinin üzerinde tüm
güzelliğiyle bir geyik resmi yer
almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı
görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa
Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların
koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği
kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla
tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel,
Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde
bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.
ProtoHititçe’de TİLİ-UR(A)-UMAN”
(Tilimra şeklinde de
okunabilmektedir)”kuyu” anlamına geldiği gibi, içinde bol suyun bulunduğu
şehir” anlamına da gelmektedir. TİLİMRA: Ura ekiyle türetilmiş bir yer adıdır.
Proto-Hititçe kuyu anlamına geldiği ifade edilmektedir. Tilimra şehir adı
TİLİ-UR (A)-UMAN şahıs adı köküyle aynıdır. Hitit metinlerindeki “Tiliuraş”
şehri adında buluyoruz. çünkü Hititçe’de şahıs adları dolayIsIyla “U” veyahutta
“V” ile ‘M’nin değişmeye uğradığını biliyoruz. O halde “Tilimra” ile
“Tiliuraş’ın” aynı olduğu anlaşılmaktadır.[60]
Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın
doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha şehirleriyle
birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları anlaşılmaktadır.
Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki bu yol kral
yoludur) önce Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya) Tilimra’ya,
bir diğer yol, (güneydoğuya) Malatya civarında aranması uygun olan Hurama’ya
gidiyordu. Fakat anlaşıldığına göre, birbirine çok yakın olması icabeden ve
birisi, Salahşua, diğeri de Luhuzatia istikametinde bulunan iki ayrı Hurama
vardı.
Eldeki kaynaklara göre; Hurama
şehri, Kizvatna’nın, diğer adı olduguna göre, Luhuzatia ve Razama şehirlerinin,
Malatya’nın yakınlarında ve Tegarama’nın güneyinde olduguna göre Tilimra’nin,
büyük ihtimalle Tilgarimmu Şehri, yani
(bugünkü)Gürün Ilçesi olabileceği gibi, Darende Ilçesi olması daha kuvvetli bir
ihtimaldir. Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia
şehirlerinin yerinin Yukarı Kızılırmak ile Yukarı Fırat arasındaki sahada(yani
Fırat Nehri’nin kolları olan bugünkü Tohma Vadisi’nde) aranması lazım geldiği
kanaatini belirtmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır.
TİLİMRA: “-URA” ekiyle türetilmiş
bir Proto-Hititçe isimdir. Bir şehir ismidir. Tilimra şehir adı “TİLİ-UR
(A)-UMAN” şahıs adı veya köküyle aynı olmalıdır. “Ura”nın bir ek değil, fakat
bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia
edilmektedir. Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde
tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den
kısaltma olduğunu ve “Ti’nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde
kral olan TELEPİNU ismini de göz önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil
herhalde aynı olmalıdır. Tilimra Şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle
aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri) Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen
Gürün ve havalisinde) tahmin edilmektedir. Bir çok kuyuların ve bol suyun
bulunduğu şehir anlamına da gelmektedir. Gürün ilçesi’nin bu özelliğinden ve
Hezanlı Bölgesindeki kuyuların bulunduğunu da gözönünde bulundurarak
Tilimra’nın Gürün olduğu kanaatini taşıyorduk. Fakat aynı özelliklerin ve Darende Sengbar
kalesi’nin ve burada bulunan “gavur hamamı” olarak bilinen yerleri de göz
önünde bulunduracak olursa; Tilimra şehir isminin, bugünkü Darende İlçesi veya
Sivas vilayeti olması daha da kuvvetli bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır.
Hititler’in kuzey ve kuzeybatı
sınırları üzerinde (Amasya’dan Sinop’a kadar olan bölgede) oturan Gaşgalar,
“yukarı ülkeyi” basmak, Nerik kentini yağmalamak için tetikte bulunuyorlardı.
Kral III. Hattuşuli’nin başka düşmanlarla savaştığı, karakolların azaldığı
zamanlarda, Gaşkalar’ın çeştli akınlarla, Hattuşaş kapılarına kadar indikleri,
başkenti bile sindirdikleri görülmüştü.
“Aşağı Ülke” de Arzava bölgesinden
gelecek akınlara karşı daima savunmaya hazır bulunmak lazımdı.. Kuzey Suriye
Bölgesi’nde, Mısır kuvvetlerinin Nuhaşşe ve Kinza’ya (Kadeş) saldıracakları,
Asur ordularının Fırat’ı aşarak Hitit
Ülkesi’ne saldıracaklarını daima göz önünde bulunduran III. Hattuşuli,
Gaşgaları, ülke hudutlarında uzak tutmaları, şehre girmelerini yasaklamalarını,
girenlerin ise, hemen yakalanarak hapise atmak, Gaşgalarla ilişkilerini
kesmeleri için TİLİURA halkına kesin olarak yasaklamıştı.[61]
Gaşkalar, Hitit Krallığı’nın
sınırlarını daima tehdit ediyorlardı. Çünkü
öteden beri Hattiler’in düşmanı olan kuzeydeki Gaşgalar’ın hemen her
firsat bulduklarında Hitit ülkesi’nin özellikle de güney ve dogu bölgelerine
saldırmaktaydılar. Hitit Devleti’nin özellikle de sınır kentlerinde stratejik
yönden çok büyük önem taşımaları nedeniyle casusluk yapmalarından
korkulduğundan dolayı, tek bir
Gaşkalı’nın dahi Tiliura kentine girmesi yasaklanmıştı.[62]
Hititlerin savaşma nedenleri
arasında Gaşkalar’ın düşmanca tutumlarının özel yeri vardır. Gaşkalar, sürekli
saldrılar sonucu Hitit Ülkesi’nin özellikle kuzey bölgelerini ekonomik açıdan
zayıflatmalarının yanında Nerik, Hurama ve Şamuha gibi Hititler’ce cok önemli
dinsel merkezi yerleri işgal altında
tutuyor, buralarda bulunan tapınaklarda degerli eşyaları yağmalıyorlardı.
Dinsel görevleri yerine getirememek ve Gaşkalar’ı denetim altına alamamak, Hititler’ce onur
kırıcı bir olaydı. Bu durum sürekli savaş nedenini oluşturmaktaydı. Arnuwanda
ve Aşnumikal döneminde Kral ve kraliçenin Tanrılara nasıl yalvardıkları,
yapılan ayinleri anlatan belgede Tanrıların desteğini sağlamak için dua
edilmesini anlatan belgede, bu ayinin düşman ülkesinin sınır şehrinde Güneş
Tanrıçası ve Fırtına Tanrısına, Telipinu ve Durmitta Kenti’nin diğer tanrı ve
tanrıçaları ile Tanrı Zithariya’ya kubanlar sunulmuş olduğu belirtilmektedir.
Tilimra’nın TC 10 mektubuna göre, Kuşşar ve Şamuha’nın
doğu tarafında olacağı anlaşılıyor. Çünkü burada Kuşşar ve Şamuha’ya
gidilmediği takdirde Tilimra’ya geçilmesi ve sonra da Hurama’ya esirenin
gönderilmesi tenbih ediliyor ki, Hurama Eti metinlerinde daima Mitanni, Halap,
ve Nuhaşşe işleri ile münasebetiyle ve
Şamuha ile birlikte zikredilmektedir.
TİLİ-UR(A)-UMAN”: ProtoHititçe’de
TİLİ-UR(A)-UMAN”(Tilimra)şeklinde de okunabilmektedir)” kuyu” anlamına geldiği
gibi, içinde “bol suyun bulunduğu şehir” anlamına da gelmektedir. TİLİMRA:
“Ura” ekiyle türetilmiş bir yer adıdır. Proto-Hititçe “kuyu” anlamına geldiği
ifade edilmektedir. Tilimra şehir adı TİLİ-UR (A)-UMAN şahıs adı veya köküyle
aynıdır. Hitit metinlerindeki “Tiliuraş” şehri adında buluyoruz. çünkü
Hititçe’de şahıs adları dolayısıyla “U” veyahutta “V” ile ‘M’nin değişmeye
uğradığını biliyoruz. O halde “Tilimra” ile “Tiliuraş’ın” aynı olduğu
anlaşılmaktadır. “Ura”nın bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto
Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia edilmektedir. Şu halde Forrer, “Tiliura”
şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin
Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve “Ti’nin ise, bir
ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU isminin de göz
önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır. Tilimra Şehri
“Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri)
Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen Gürün ve havalisinde) tahmin
edilmektedir. Bir çok kuyuların ve bol suyun bulunduğu şehir anlamına da
gelmektedir. Darende Sengbar kalesi’nin ve burada bulunan “gavur hamamı” olarak
bilinen yerler de göz önünde bulundurulacak olursa Tilimra’nın Darende İlçesi olması daha da
kuvvetlenmiş olmaktadır. Tarihi
kaynaklarda, III. Hattuşuli’nin Gaşka Mıntıkası’da sınır şehri veya bu bölgeye komşu olan Tiliura
şehri halkıyla bir anlaşma yaptığı belirtilmektedir. Bu anlaşmanın birinci
sütununda şunlar bulunmaktadır: “......_
URU Ti -li -u - ra - as URU -as - İŞ. Tu UD. Kam Ha -an -ti -li
an-na-al-li-us-ma-kan ku-i-e-a
LU. MEŞ(URU Ti-li-u-ra)
na-as Egır-pa I. NA URU T(i-li-u-ra
a-se-sa-nu-nu-un)” Tiliura Şehri
(Hatti Kralı Hantili’nin gününden beri boştu. Babam Murşili, onu tekrar inşa
etti. Onu silahla yendiği Namraları (savaş sırasında esir edilenler veya devlet
için çalışan resmi görevliler)iskan etti. Sonradan çiftçi olan Tiliura’nın eski
sakinlerini geri getirdim ve onları tekrar Tiliura’ya yerleştirdim.”[63]
Kapadokya metinlerine, Boğazköy, kültepe
ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi (bir
yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük
devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon”
görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak
kullanılmaktadır.
1-“Arzaua”: Örneğin tarihi
kayıtlarda Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyor:
1- Bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), 2- Küçük bir devletin ya da ülkenin
adı. 3- Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli
şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini
içine almakta ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız Arzaua şeklinde
yazılmaktadır
2-Hem bölge veya ülke hem de bir
şehir ismi olarak tarihi kaynaklarda zikredilen cografi yer adlarindan birisi
de Comana/omana/Kummani ismidir.
Tarihi kaynaklarda zikredilen
Kummani ismi: 1- KUMMANU: Hurri çevresinde yakin olan Hurama, Şamuha vb. gibi
şehirlerle sınırlı olan bölgedir. 2-Göthze’nin tespit ettiğine göre, bir ülke
degil, şehir olarak Kizvatna’nın diger bir adıdır. 3-Tegarama’nın güneyinde
bulunan bir şehir adı veya site devletinin adıdır.[64]
COMANA(Kumana)/KUMMUH: Tarihi
kaynaklarda birden fazla Kummuh ve Kumana Krallığından bahsedilmiş olması
tarihi kaynaklardaki bilgilerin çeşitli olmasından ileri gelmektedir. Tarihi
kaynaklarda zikredilen dört Kummuh (Kumana) Krallıkları ise şunlardır:
Bunlardan birincisi: Pont Ülkesi’nin (krallığının) tek başına devlet olduğu M.
S: 322 yıllarında Zile/TOKAT (o zamanki ismi Gaziura)nın kuzeydoğusunda 25 km.
mesafelik bir yerde bulunan Comana şehridir.
İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve
daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah ilçesi’nin
havalisine kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah
bölgesidir. Bu ülke genelde tarihi kaynaklarda Kummuh/Kutmuhi adıyla
zikredilmektedir.
Üçüncüsü ise; Kargamış Krallığı ile
komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve Kommagene adıyla bilinen
krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığına bağlı olarak
(Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde
Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kapadokya ve Malatya arasında
kalan uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin
ve krallığının ismidir.[65]
Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri
ili (Mazaka) ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu, yani bugünkü Gürün ilçesi’nin
güneyinde, tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir
şehir veya ülke adıdır. Tabal Krallığı’na bağlı bulunduğunu, Muşkiler ile
Tibarenler bu bölgenin halkı olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler.
Tarihi kaynaklarda
COMAN-KOMANA-KUMANA-KUMMUH gibi isimlerle de anılmıştır. Bu krallık yani Kumana
ülkesi eskiden Tilgarimmu(Gürün)bölgesinin de içinde bulunduğu Hititler
zamanında Şamuha, Hurama, Tilgarimmu gibi bölgeleri de içine alan Gurgum
Krallığı ile komşu olan ve Kayseri’ye kadar uzanan bir Kumana Krallığından
(Kummuh) bahsetmektedirler. Bu ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan
Asur Kralı bu kralın yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir.
Tilgarimmu(Gürün)ilçesi’nin sınırları içinde bulunduğu bu krallık Tabal
Krallığına bağlı bulunan küçük bir prenslik halinde idi.[66]
WATTARUŞNA: “-Uşna” ekiyle türetilmiş
Protoluvice bir isimdir. Forrer, “Wattarua” şehir adinin Hitit metinlerindeki
“Wattaru” (“su yeri” kelimesinin lokatif hali oldugunu ve “WATER” (su)
kelimesinden türetilmiş olabilecegini Etice’ye yabanci oldugundan bu kelimenin
Etiler’in diline Hint-Avrupa asilli bir dilden geçmiş olabilecegini “Wattarua”
şehrinin, Arzava (Antalya bölgesi) hududunda bulunmasi sebebiyle de
Luvi’ce(Göksu ve İçel)den alınmış olabileceğini ileri sürmektedir. Yine
Forrer’e göre, “Wattaruşna” isminin bir çok kuyu veya kuyuların bulundugu
bölgeler” anlamına geldigi için, bu ismin Hititler döneminde, birden çok
yerlere yani bu özellikleri bulunan yerlere veya yerleşim birimlerine isim
olarak verilmiş olabilecegini de belirtmektedir. Çünkü, Kapadokya ve Hitit metinlerinde geçen
Uru-Wattar-Uşna(Vattaruşna)gibi, “-Uşna” ekiyle türetilmiş bir çok şehir ismi
geçmektedir. Purşna, Luşna, Dankuşna gibi. Pur-uşna örneğinde oldugu gibi
Taru-uşna veya Taruh-uşna şeklinde olmuştur
5-TEGARAMA: Hititçe’de “MA” ekiyle
türetilmiş bir yer adıdır. Tarihi kaynakların büyük çogunluğu bu yerin bugünkü
Gürün ilçesi oldugunu belirtmektedirler.
TEGARAMA: Bu şehir adı ile kökü
bakımından mukayese edilebilecek TİKARA ve “TİKARAŞU” şahıs adlarının “MA”
ekiyle türetilmiş bir yer adı olduğudur. TEGARAMA: Genel olarak; Tegarama,
Hurama, Ulama, şeklinde gördügümüz bu yer adından sonrakisinin Hitit
metinlerindeki Hurumma ve Ulumma diye yazılmış olduğu da görülmektedir ki, bu
da “Tegarama” isminin Hititçe’deki “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adı oldugu
ortaya çıkmaktadır. TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya, hem de Hitit
kaynaklarinda defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit metinlerinde
TAGARAMA şeklinde yazılmaktadır. Hitit
metinlerine göre ISUWA hududunda ve Azzi ile münasebeti bulunan bölgenin adı
olabilecegini Göthze, Kizvatna isimli eserinde belirtmektedir. TEGARAMA ismi,
Asur kaynaklarında “TİLGARİMMU” şeklinde geçen bu şehrin genellikle GÜRÜN
İLÇESİ oldugu kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre: Kapadokya belgelerinde
TEGARAMA, Hitit metinlerinde TAGARAMA, Asur kaynaklarında TİLGARİMMU diye
geçmektedir.[67]
Tarihin aydınlanmaya başladığı dönem
olarak kabul edilen M. Ö: 4000 yıllarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden
yaşamakta olan insan gruplarından birisi olan ve Tevrat’ta Nuh Peygamber’in
oğullarından Yafes’in torunlarından oldukları belirtilen
TOGARMALAR/TEGARAMMALAR, tarihin bilinmeyen zamanlarından gelerek Malatya ile
Maraş bölgelerine yerleşmişler, başta Gürün İlçesi olmak üzere Darende gibi
bölgelerde bir takım yerleşim merkezleri kurarak bu şehirlerin coğrafi
konumlarına göre veya kendi isimlerini vererek yaşamaya başlamışlardır.
Tarihi kaynaklarda Tegarammalar’ın
Malatya ve Maraş ve Kayseri’ye kadar uzanan bölgelerde yaşamış oldukları
beliirtilmektedir. Bu nedenle bu bölgelerin ismi de Tegaramma bölgesi olarak
adlandırılmaktadır. Asur kaynaklarında Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde
Tagarama, Hitit belgelerinde Tegarama olarak zikredilen şehrin bugünkü Gürün İlçesi belirtilmektedir.
Tarihi kaynaklardan anlaşıldığı gibi Garstang’a göre; Tilgarimmu ismi bir
şehrin(Gürün İlçesi’nin)ismi olduğu gibi, Malatya’dan Kayseri’ye, yine
Kayseri’den Maraş’a kadar olan tüm bu bölgenin ismi de TEGARAMMA BÖLGESİ olarak
zikredilmekteydi. dolayısıyla Darende İlçesi de tarihin aydınlanmaya başladığı
dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yıllarda Tegaramma Bölgesinin içinde
yer almaktaydı. Bir başka deyimle Tegaramma ismi, bir şehir adı olarak bugünkü
Gürün İlçesi’nin ismi olduğu gibi, aynı zamanda Malatya ve Maraş arasındaki
(Darende ve havalisi de dahil olmak üzere) tüm bölgelerin de genel adı olarak
kullanılmaktaydı. Tarih öncesi çağlarda, M. Ö: 6000-4000’li yıllarda,
ProtoHititler zamanında, Gürün İlçesi’nin ismi TEGARAMA/TAGARAMA’dır. Divriği
İlçesi’nin adı “TEPRİCHE”, Darende İlçesi’nin ismi ise, TİMELKİA/TİMELKEİA’dır.
Tarihi kaynaklarda, Hititler’in
Boğa, arslan vb. Gibi hayvanlar kutsal saydıkları ve bunları koruyucu olarak
telakki ettikleri belirtilmektedir. Çivi yazılı metinlerde, Etiler’de bir
kralın ölümünden sonra “o tanrı oldu.”demiş oldukları belirtilmektedir. Bu
nedele Hititler’de ölmüş olan krallara, tanrılara saygı gösterildiği gibi Saygı
gösterilirdi. Hititler’deki Hepat kültü, Hurriler’in Teşup’unu temsil
etmektedir. Boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Bu
nedenle boğa, bu tanrıyı temsil etmekteydi. Asur Kralı İrişium zamanunda mabed kapılarına
“Lamassu”(Yabani boğa veya inek)şekillerinin dikildiğini
belirtmektedirler.
Asurca’da “Rimu, Rimu(m)”formülü
kullanmaktadır ki, “koruyucu, muhafız” anlamlarına gelmektedir. M. Ö: 1000
yıllarından itibaren “rimu”(Yabani boğa)resimleri saray ve mabedlerin
kaplılarında en fazla bulunan apotropeik tiplerdir. Yani bunlar “koruyucu”
olarak telakki edilmektelerdi. Dolayısıyla “Rimu” , Asur Mabedi’nine adı olarak “koruyucu” ünvanına sahip
bulunmaktadır. “rimu” ismi sadece bir şehir bekçisi değil, “gururlu bir
cenkçi”yi ifade etmektedir. Dolayısıyla “rimu” bir şehrin enlil’i yani koruyucu
tanrı veya perisidir. Hitit sanatında görüldüğü üzere boğa en büyük
tanrı olan gök tanrısının simgesi
idi. Güneş kurslarının ortasında duran
boğa, geyik ve arslan çeşidi hayvanlar şüphesiz ki, Theriomorf(hayvan biçimli)
tanrıların sembolleri idiler. İnsanoğlu
ilkönceleri gökten düşen
meteorlara(Huwaşi, Baitylos)ve daha başka fetişler, daha sonra da güçlü olan
ya da öyle sandıkları hayvanlara tapmıştır. Alacahüyük alemlerinde
görülen güneş kurslarında görülen hayvan resimleri bunu temsil etmektedirler.
Hititlerde boğa, göktanrısını temsil etmektedir. Hititlerde rastlanılan ve
adlarına Serri ve Hurri denilen ikiz boğalar da kutsal sayılmaktaydılar.
Hititler’de gerek Arslanlar ve
sfenksler, gerekse bu kabartmalar, kent kapılarında içeri girebilecek
kötülükleri korkutmak ve kenti korumak amacı ile kapılara konmuş figürlerdir.
Batı kesiminde İlçe merkezine on beş Kilometrelik mesafede bulunan
Aşudu(Günpınarı)Köyü’nün üzerindeki geniş düzlükte yer almaktadır. Meşhur
Arslantaşlar da burada bulunmaktadır.
Arslantaşlar ve Kuruderedeki tarihi
kalıntılar. Malatya’da bir orthostat üstünde tanrı, boğaların çektigi bir
arabaya bindirilmiş olarak tasvir edilmektedir. Yine arslan’da fırtına
tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle de fırtına
tanrısı arslan suretinde tasvir edilmiştir. Babil’de kutsanmakta olan tanrı
İştar’ın kapısında arslanların bulunması bu inanışla ilgilidir. Klasik dönemde
Anadolu’da kutsanan ana tanrı veya kybele’si arslan şeklinde tasvir
edilmektedir. Darende’de bulunan arslantaşlar mevkiinde bulunan arslanlar da bu
döneme ait inanışlardan dolayı meydana getirilmiş etrükslerdir.[68]
Bütün bu bilgilerin yanı sıra ,
tarihi çağlardan günümüze değin gelmiş olan tümülüs ve höyüklere Türkistan’da “Kurgan”, İran’da “Tepe”,
Anadoluda “Höyük” Suriye ve Mezopotamya kültlerinde de “Tel” adı verilmiş olduğuna
göre ve Babilcede, Ğar “Mağara” manasına geldiğine göre, Hititçe çivi
yazısında, Arumma “Su”, (Arumma lahhu = Su ibriği), ismini ifade etmiş olduğunu
göz önünde bulundurursak, Süryanice TEL ve Yine Babilce de ĞAR, Hititçe’de de
Arimmu, kelimeleriyle türetilmiş olan TEL-GAR-RİMMU isimleriyle türetilmiş olan
bir kelime ortaya çıkmış olmaktadır. Bu da bugünkü Gürün İlçesi’nin coğrafik
konumunu anlatan bir ifade ortaya çıkmış olur. Yani “yüksek mağaraların
bulunduğu su yeri” anlamına gelmiş olur. Asurca’da “Rimu, Rimu(m)” formülü
kullanıldığı da göz önünde bulundurulak bir anlam vermek gerekirse; “Tel=yüksek
yer, “Gar=Mağara, “Rimu” veya rimmu=“koruyucu, muhafız” anlamlarına geldiğine
göre, “korunaklı yüksek mağaralar, anlamına da gelmektedir.
Bütün bunların yanısıra TEGARAMA,
Hititçe’de “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi olduğu tarihi kaynaklarda
belirtilmektedir. Ayrıca TEGARAMA şehir adı ile kökü bakımından mukayese
edilebilecek TİKARA ve TİKARUŞU şahıs adlarının bulunması bazı şehir adlarının
“MA” ekiyle bitmiş olmaları bu ismin yani TEGARAMA’nın Tikaruşu veya TİKARA
şahıs isimlerinden “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi olduğu ortaya
çıkmaktadır.
TEGARAMA, hem Hitit ve hem de
Kapadokya kaynaklarında oldukça sık rastlanmakta olan şehir adıdır. Hitit
metinlerinde TEGARAMA şeklinde yazılmış olduğunu Götze, “Kizvatna” adlı
eserinde belirtmiş. Isuwa Krallığı ve Azzi Ülkesi ile münasebeti bulunan bu
bölgenin umumiyetle GÜRÜN İLÇESİ olduğunu kesinlikle kabul etmektedir. O halde
bütün bu bilgilere dayanarak, yukarıda anlatılan yerlerde ilçemiz Gürün’ün
ifade edilmiş olduğu açıktır. Asur kaynaklarında TİLGARUMMU, Hitit
kaynaklarında TAGARAMA, Kapadokya belgelerinde TEGARAMA olarak geçmektedir.[69]
Yukarıda görüldüğü gibi GÜRÜN İLÇESİ
tarihini, tarihi çağlardan günümüze kadar almış olduğu isimleri ve bu isimlerin
ne anlamlara gelmiş olduğunu bütünüyle tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz.
Tarihi kaynaklarda geçen, tarihi belgelerin ışığı altında ortaya çıkan Gürün
İlçesi’nine tarihi süreç içerisinde almış olduğu isimler şunlardır:
1-TAGARMA ismini M.Ö. 7. yüzyılda
Kengeres devletini kuran ve Yenisey Irmağı boylarında TAGAR adı verilen kültürü
meydana getirerek kurmuş olan Türkler’in Kıpçak boyundan olan insanlardan almış
olabileceği de çok muhtemel görünmektedir. Çünkü Kıpçaklar(Kumanlar)da Türk
boyundandırlar. Kıpçak Türkleri batıda “Kuman” adıyla tanınmaktaydılar.
Kumanlar, bugünkü Kazan çevresinde yaşayan Kazan Tatarlarının dedeleri olan
Kuman-Kıpçak Türkleri M. Ö: VII. yüzyılda kurmuşlardır. Kengeres devleti de
Kanglı-Kıpçak ve Peçenek Türk boylarını içine alan bir devletti. Bu topluluğun
içinde Karluk ve Oğuz Türkleri de vardır. Kengeres Devleti M. Ö: VII. yüzyılda
TAGAR adı verilen kültürü meydana getirmiştir. Bu kültürü meydana getiren bu
topluluk yüksek tekerlekleri bulunan kağnıları ile tanınmış olan ve Tölis
Türkleri olarak bilinenlerce kurulmuştur. Bu devlet M. Ö: II. yüzyılda kurulan
bu devlet, M. S: V. yüzyılda yıkılmıştır. Bu ülkenin sınırlarını; Keş, Kuşanye,
Taşkent, Buhara ve Harizm’den ibaret beş eyalet oluşturuyordu. Bu devletin
dini, Gök Tanrı inancı idi. Yazı olarak, Göktürk Alfabesi’ni kullanmaktaydılar.
Kıpçak-Kuman Türkleri, iki yoldan Anadolu’ya gelmiştir.
1-Gürcistan üzerinden gelen
Hristiyan Kumanlar, Doğu Anadolu ve Karadeniz’e yerleştiler. 2-Bizanslılar’ın
Balkanlar’dan getirdiği bunlardan bir kısmı Doğu Anadolu, Trabzon, Rize ve
Artvin bölgelerine yerleştirmişlerdi. Bulgar Türkleri de Kuman Türkleri’nden
meydana gelmiştir. (20)
Gürün İlçesi, ismini, bu Türk
kavminde almış olması ihtimali vardır. TAGAR isminin, Ma ekiyle birleşerek
TAGAR-MA şeklini almış olması da muhtemel görünmektedir. TAGARMA isminin
değişime uğrayarak TOHMA kelimesinin meydana gelmiş olması da muhtemeldir. Ömer
Rıza Doğrul, Abdül Ferec Tarihi’nin başlangıcında Yunanlılar’’ın MERES,
Arapların ise KUBAKİB Irmağı adını verdikleri bu ırmağa Türkler’in TUHMA
(Tohma) suyu adını vermiş olduklarını belirtmektedir. Tohma Suyu’na her ulus
değişik bir ad vermiştir.[70]
Türkler’in TOHMA demesi Oğuzlar’ın
bir boyunun Orta Asya’da TOKMAK vadisi bölgesinde ve özellikle de TOKMAK
şehrinde yaşayan bir takım Türk boyunun bu bölgeden Anadoluya, sonradan
geldikleri zaman bu Oğuz boylarından birisinin TOHMA ismini, Orta Asya’daki
TOKMAK VADİSİNE benzeterek bu ismi vermiş olduğu da kuvvetle muhtemeldir. (22)
2-TOHMA ismi Bizanslılar’ın
THEMA(Eyalet, sancak)anlamlarına gelen kelimelerinden de zamanla değişerek
gelmiş olması da muhtemeldir. Çünkü Bizanslılar’ın ülkeyi bir çok sancak veya
eyalete bölmüş oldukları ve bu eyaletlerden birisi de içinde Gürün’ün de
görübulunduğu ve Tohma Havzasını içine alan THEMA bölgesiydi. İşte bu sebepten
dolayı bu ismi almış olabileceği de çok muhtemeldir.
3-ÇAKŞUR (ÇAHŞUR): (Çağşir, Çağşur,
Çahşur, Çahşir): Üst donu, şalvar, pantolon olarak adlandirabilecegimiz eski
bir giysi adildügü UzunyaylaÇuhadan yapılırdı. Kadınlara mahsus olan
ağızlıkları ve uçkurlukları sırma kaytanlarla süslenirdi. Lügat-i Ebüz Ziya da
bunun için “ince kumaşlı, meste merbut dar şalvar” izahı vardır. Günümüzde bile
hala bu isimle anılan(Çakşur)adında bir mahallesi bulunan Gürün Ilçesi’de
eskiden şalcılık ve buna benzer dokumacılık ön planda tutuldugu için bu ismi
almıştır.[71]
4-TUĞURMA (TOĞARMA): Nuh Peygamberin
üç oğlundan biri olan YAFES’in oğullarından ĞAMER’in de üç oğlundan birisinin
adı da TUĞURMA veya TOĞARMA idi. Tevrat, Kitab-ı Mukaddes, Tekvin bölümünün
bir, iki ve üçüncü ayetleri. Hz. Nuh A.S.’ın oğullarından ve torunlarından bir
kısmı Nuh Tufanından sonra gelerek bu bölgeye yerleşmişlerdi. İşte bizim bu
bölgelere de bunlar gelerek yaşamış oldukları için kendi isimlerini
vermişlerdir. Zaten İbranice’de bu bölgenin adı TOĞARMA olarak
zikredilmektedir. Tevrat, Tekvin Bölümü dördüncü ayetinde; Muskiler
(Frygler)ile Taballar’ın (bunlar da Yafes’in oğullarındandırlar) Kaşkalar’ın
birbiriyle bağlantıları vardır ve aynı soydan gelmektedirler. Asur Belgelerinde
Muşkiler ile Taballar’ın ve Kaşkalar’ın birbirleriyle bağlantılı olduklarını
göstermesi bunu doğrulamaktadır.
Tarihin başlangıcında gelerek bu
bölgelere(Anadolu’nun)yerleşenlerin yine Tevrat’ta adı zikredilen TOĞARMALAR
(TEGARAMMALAR) ile yakınlıkları vardır. Tegarammalar ile Tabal ve Muşkiler
Nuh’un üç oğlu Yafes’ten birleşmektedirler. O halde Asur kaynaklarında
TİLGARİMMU diye geçen ve o devirlerde de Muşkiler’in doğu sınırını oluşturan
bölgenin yani GÜRÜN’ün eski ismini TUĞURMA(TOĞARMA)-(TEĞARAMMA)buraya ilk
göçlerle gelmiş olan bu insanlardan almış olabilecekleri de çok kesin bir
şekilde ortaya çıkmış olmaktadır.[72]
Tarihin aydınlanmaya başladığı ilk
devirlerde Anadolu’ya gelerek yerleşmiş oldukları bölgeler ve bu insan
toplulukları şunlardır: Gümüşhane Bayburt havalisine ISUWALAR Kapadokya(Güzel
atlar ülkesi anlamına geliyor)havalisine Hititler, Kilikya bölgesine LUVİLER,
Malatya, Maraş bölgelerine ve Gürün havalisine de TOĞARMALAR/TEGARAMMALAR
gelerek yerleşmişlerdir. İşte ilçemiz Gürün’ün ismi bu ilk yerleşen kavimlerden
gelmektedir. (Bakınız resim: )
5-THORMA (TOHARMA): Orta-Asya’dan M.
Ö: 165 yıllarında Hunlar’ın baskısı ile dağılan ve daha sonra da Kafkaslardan
Anadolu’ya gelerek Fırat’a ilk defa gelerek Tohma havzasına yerleşmiş olan
SAKA-İSKİT kökenli (Kimmer-İskit), TOHAR (THOR)lardan almış olabileceği ve
TOHARMA-TOĞARMA şeklindeki bir ses değişimiyle bu adı almış olabileceği çok
muhtemeldir. Hatta TOHMA Suyu’nun da ismini bu kavimden (buraya gelerek yerleşmiş
olmalarından dolayı) almış olabileceği çok muhtemeldir. Çünkü bu kavim Orta
Asya’dan M. Ö: VIII. Yüzyıllarında ayrılmışlar, Kafkaslara gelmişlerdir. M. Ö:
715 yılında da Kafkaslardan inerek Anadolu’ya, Fırat’ın batı kısımlarına, Tohma
Havzası’na yerleşmişlerdir.[73]
6-AL-THİRMA (Av-Geerm): Müslüman
seyyah-Herevi, Türk-Bizans hudutlarını belirtirken bu bölgelere AV-GERM (Ilıca)
AL THİRMA (Hamam) denildiğini, sıcak sularının başka yerde bulunmadığını,
hastaların tedavi için oraya geldiklerini belirtmektedir. Belki de AL THİRMA
kelimesi yıllar boyunca söylene, söylene veya harf ya da ses değişimiyle
TOHORMA veya TOĞORMA ya da TAĞARMA şeklinde de değişmesi çok muhtemeldir.
Ayrıca TOHMA keelimesinin de bu kelimenin değişimiyle ortaya çıkmış olması çok
muhtemeldir. Belki akla şöyle bir soru gelebilir? Gürün veya Tohma bölgesinde
böyle bir sıcak su (Ilıca, Kaplıca) bulunan yer bulunmamaktadır. Denilebilir,
ama Kangal ilçesinin buraya yakınlığı ve Tohma’nın bir kolunun da bu bölgeden
doğmuş olmasını gözönünde bulundurur isek bunun doğru olabileceğini kabul etmek
mümkündür. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda vardır.
Şöyle ki: Belazuri’nin “Fütuhul
Büldan”(Beldelerin Fethi) adlı eserinde (Toronda) DARENDE ilçesinden
bahsederken “Ömer Bin Abdülaziz (r. a.) TARANDA (Darende) ahalisini, arzları
hilafına olarak oradan nakletti. Ömer’in sonraları buradan nakletmesi düşman
karşısında bulundukları içindir. Onları esirgemesinden ileri gelmişti. Bunlar
birşey bırakmadan neleri varsa götürdüler. Sirke ve zeytin yağı küplerini kırdılar.
Ömer Bin Abdülaziz onları Malatya’ya indirdi, demektedir. Tohma Havzası adlı
eserin sahibi de bizzat Darende’nin çok yaşlı insanlarından bu bölgede zeytin
ağacının yetiştirilmiş olduğunu duyduğunu belirtmekte ve eserinde Darende
bölgesinde zeytin ağacının yetiştirilmiş olduğunu belirtmektedir. Bugün her ne
kadar yetiştirilmiyorsa da o gün yetiştirilmiş olabileceği çok muhtemeldir.
Bugün yetişmiyor diye onu inkar etmemiz mümkün de değildir. Çünkü, Gürün İlçesi
de dahil olmak üzere Tohma Suyunun kaynağını oluşturan Tahtalı Dağları’ndan
Darende’ye kadar olan sahada yabani incir ve badem ağaçlarına rastlamak
mümkündür. Aynı bunun gibi bugün GÜRÜN bölgesinde ılıca veya kaplıca
bulunmadığı için önceden de böyle bir şeyin bulunmadığını söylemek de mümkün
değildir. Bu sebepledir ki AL-THİRMA adının en azından TOHMA olarak değişmiş
olabileceği çok muhtemeldir. Tabii ki bunun yanısıra da AL- THİRMA’nın TOĞARMA
veya TAĞARMA ya da TAĞARAMA olarak değişebileceği de çok muhtemeldir. AL-THİRMA
ismi Darende de olabilir. Çünkü Somuncu Baba’da böyle bir su vardır. [74]LE-KA-RA-MAURU:
Hatti Kralı 3. Hattuşuli’nin eşi, kudretli kraliçe PUDUHEPA’nın(HEPAT
kültü)babası LAVANTİYA şehrinin(ülkesinin)kralı bulunuyordu. M.Ö.: 1000
yıllarında yaşadığı bilinmektedir. ÇİVİ YAZISI HİTİTÇE’sinde de “BOŞALTMA
KABI”(İbrik gibi bir şey)anlamına gelen “LA-(HU)-WA-TA-N-Dİ” ismi LAVAZANTİYA
(Luh-Azatia) yerinde kullanılmaktaydı. Buna göre Gürün’ün bulunduğu bu şehir
devletinin adı LAVAZANTİYA idi ki, bu da “Boşaltma kabı” anlamına gelmekteydi(Hititçe’nin
Çivi yazısına göre)bu bölgede de Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin Eşi
PUDUHEPA’nın babası hüküm sürmekteydi. Buna göre Gürün İlçesi’nin o zamanki
adı:
7-LE-KA-RA-MAURU’dur. (Boşaltma
kabı, anlamına gelmektedir.)
8-LAVAZANTİYA’dır. (Boşaltma kabı, anlamına
gelmektedir).
9-DHİ-pa-tu URU-Me-Na-li (Şehre ait
olan HEPATU (Tanrıça), şehirli Hepatu anlamlarına gelmektedir. Bu kraliçenin
yaşadığı şehrin adı ise bu yazıtın arka yüzünden belirtilmektedir ki bu da
“TU-MA-N-A-URU” diye zikredilmektedir. Bu şehir Gürün İlçesi olabileceği gibi,
Darende İlçesi’nin de olması ihtimali çok büyüktür. Hitit tabletlerinde M.Ö.
1500-1400 yılları arasında bu bölgede yaşayan Hititler, Hurriler’in siyasi
nüfuzları altındaydı ki, Hepat Kültü de zaten Hurrriler’e aittir.)O halde Gürün
İlçesi’nin bir başka ismi de;
10-TU-MA-N-A-URU’dur. Malatya
Kralı(Kral Sulumal)vakfetmiş olduğu tanrıça Hepat tasvirinde bu tasviri hangi
şehre hediye ederek vakfettiğini bu kültte belirtmekte ve bu tasvirde de adı
zikredilen “DHİ-PA-TU URU-ME-NA-Lİ” cümlesinin “İçinden su geçen şehir”
anlamına geldiği ve bu şehrin tanrıçasının da HEPAT olduğunu açıklamaktadır. .
M.Ö.: 1000 yılına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan HEPAT tasviri
mevcuttur. Bunun tarihi kesin olarak tesbit edilememiştir. Bu Hepat tasvirinin
bir Malatya kralı tarlı tarafından vakfedilmiş olduğunu tarihi kaynaklar
belirtmektedirler. Bu şehir adının Darende İlçesi olması ihtimali de çok
yüksektir.
11-ARUMMAS LAHHU: “Tu-ma-n-a-uru”
cümlesi ise Hiyeroğlif Hititçesinde “U” sadası “A” ya dönüşmekte ve “H” harfi
de kaybolmakdadır. Çivi yazısında (Hititçesinde) “LAHHU” (Lahhuwa) “Boşaltma
kabı” anlamına gelip “LAHU(WA): “Su boşaltmak fiilinden müştaktır” Malatya’daki
Karatepe kazılarındaki “Ziyafet sahnesi” kabartmasında kralın arkasında bulunan
küçük bir masa üzerinde yayvan bir tepsi içinde tasvir edilmiştir. Yelpaze
sallayan bir şahıs şarap veya yıkanma suyunu ihtiva eden bu kaplardan birinin
kulpunu (bugünkü ibriğe benzer bir su kabıdır) tutmaktadır. Boğazköy
metinlerinde arrummas lahhu(su ibriği)tabiri “LAHHU” kabının vücut temizliği,
yani vücudun dış kısmının temizliği için kullanıldığını göstermektedir.
12-TEL-GAR-RİMMU/TİLGARIMMU: Tarihin
en eski devirlerinden kalan tümülüslere büyüklere Türkistan’ olduğuna Luhuzatia
ve Razama şehirlerinin Malatya’nın yakınlarında ve TEGARAMA’nın güneyinde
olduğuna göre TİLGARİMMU olarak bilinen Gürün İlçesi olduğu anlaşılmaktadır.
Götze, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerlerinin,
Babilce ĞAR, Hititçe de RİMMU kelimeleriyle türetilmiş olan “TEL-ĞAR-RİMMU”
isimleriyle türetilmiş bir isim veya kelime olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Böylece, Gürün İlçesi’nin coğrafik konumunu
anlatan bir ifade ortaya çıkmış olur” yani Tilgarimmu ismi, “Yüksek Mağaraların
Bulunduğu Su Yeri” anlamına gelmiş olur. Ya da yukarıda ifade edildiği
gibi,”korunaklı yüksek mağaralar” anlamına gelmektedir. Bu isim aynı zamanda
“togarmalar’ın yaşadığı yer” anlamına da gelmektedir. Togarma ise; bilindiği
gibi Nuh peygamberin soyundan gelen ve Tevratta isimleri zikredilen
topluluklardır.
13-TEGARAMA: Hititçede “MA” ekiyle
türetilmiş bir şehir ismi oldugu tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrica
TEGARAMA, şehir adiyla kökü bakimindan mukayese edilebilecek TIKARA ve TIKARUŞU
şahıs isminin, yani TEGARAMA’nin TİKARUŞU veya TIKARA şahıs isimlerinden “MA”
ekiyle türetilmiş bir şehir ismi oldugu ortaya çikmaktadır.
14-TAGARAMA: Asur kaynaklarında
TİLGARİMMU, Hitit kaynaklarında TAGARAMA, Kapadokya belgelerinde de TEGARAMA
olarak geçmektedir. Bilhassa da TEGARAMA şehir adı hem Hitit ve hem de
Kapadokya kaynaklarında oldukça sık geçmektedir ve şehir adı olarak
zikredilmektedir. Hitit metinlerinde de TAĞARAMA şeklinde buranın yazılmış
olduğunu Götze “Kivwatna” adlı eserinde belirtmektedir.
15-TEKOMARA: Hitit Kralı
Suppilulima, M. Ö: 1395-1355 yıllarında Hurri Devletini kendisine katmak için
seferler düzenlemiştir. Bu seferler esnasında Kayseri Kültepe’den TEKOMARA
(GÜRÜN), TARANTO (Darende), MELİT (Malatya) dan geçerek gitmiştir ve Mitanni
Krallığına son vermiştir.[75]
Görüldüğü üzere birçok tarihi eser ve kaynaklarda, Gürün İlçesi isminin
TEKOMARA olduğu belirtilmektedir. Şu halde ilçemiz Gürün’ün bir ismi de
TEKOMARA’dır.
16-TEGAMASA: Kayseri Kültepe’den
başlayarak, Gürün (TEGAMASA), Darende (TARANTO), Melit (Malatya), Samsat
(Sümeysat) üzerinden URŞU (Urfa) ya varan, buradan da ikiye ayrilarak Cerablus
(Bugünkü Kargamış) ve HALPA (Halep)ya digerinden de Nusaybin üzerinden Asur ve
Babil’e giden bu yola “Kral Yolu” adıyla bilinmektedir. Hitit krallarının
Anadolu’nun güneyindeki devletlerle savaşmak için bu yol üzerinden gittikleri,
hatta Hitit Imparatoru Suppilulima’nın bu yoldan geçerek aşağı Fırat boylarına
indiği, dolayısıyla Malatya civarındaki Fırat Nehri’ni geçtiği tarihi
kaynaklarca belirtilmektedir.[76]
Görüldüğü gibi tarihi kaynakların bazılarında ise, ilçemiz Gürün’ün ismi
TEGAMASA olarak zikredilmektedir.
17-TALAURA-KARAMA: Bilindiği gibi
Sivas İli’nin eski isimlerinden birisidir. Sivas’ın eski isimlerinden birisi de
Megalopolis, Sebesteia isimleridir. Bu isimlerden önceki ismi ise tarihi
kaynaklarca TALAURA-KARAMA’dır.[77]
Gürün İlçesi’nin, Sivas’a yakınlığı veya bugün olduğu gibi bu bölgeye bağlı
olması sebebiyle veyahutta TALAURA-KARAMA isminin zamanla değişime uğramasıyla,
ilçemiz adının TALAURA-KARAMA’dan TALKARAMA veya Telgarama vb. gibi değişime
uğraması da çok muhtemeldir. TİLGARİMMU ismi, bu iki ismin birleştirilmesinden
oluşmuş olabilmesi hiç de tarihi kaynaklara aykırı değildir...
18-GAURANİA-GURİANİA-GÜNZİANİ-GÜRİNİAN:
Klasik dönemde Gürün’ün adı GAURANİA’dır. Asur krallığı 2. Sargon zamanında M.
Ö: 800’lü yıllara ait Asur tabletlerinde Tabal Krallığı çok önemli bir mevkiye
sahipti. Başta II. Sargon’un damadı
Ambaris bulunmaktaydı. Asur Kralı II. Sargon damadı olan Tabal kralını
devirerek yerine yine Asurlu olan bir kralı yerine geçirdi. M. Ö: 713 yılında.
Tabal Krallığı Gurgum Krallığı (Maraş’ta)ile Maldi (Meliddu-Malatya)Krallığı
arasında ve Comana Krallığı (Kayseri ile Malatya arasında)bulunmaktaydı. Asur
Kralı II. Sargon önce Tabal Kralını kendisine bağladı. Sonra da Malatya
Krallığı ile Tabal krallığı arasında krallığını sürdüren GÜNZİANİ’nin Muskiler
(Frgler)ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle bu kralı ihanetle suçlamış, bu kralı
yerinden alarak yerine Meliddu (Malatya)Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir. Bununla
birlikte kral Günziani sürgüne gönderildiği gibi ahalisi de sürgüne
gönderilmiştir. Daha önceleri Tabal Krallığına bağlanmış olan Kral GÜNZİANİ’nin
ülkesi olan TEGARAMA bölgesi M. Ö: 711 yılında Tabal ve Comana krallığı ile
birlikte Meliddu Krallığına bağlanmış, daha sonra da Kummuh Krallığına ilhak
edilmiştir. İşte halkıyla beraber sürgüne gönderilmiş olan Kral GÜNZİAN’ın ismi
TEGARAMA bölgesine isim olarak verilmiş GÜNZİANİ ismi de
GÜRÜN-GÜRİNİAN-GURİANİA-GAURANİA gibi değişikliklere uğramıştır. Dolayasıyla
Gürün ilçesinin bir ismi de bu kraldan gelmektedir.[78]
19-ARABİSİOS(*): Ermeni tarihçisi
Şarl Teksiyan “Asia Minustar (Küçük Asya)adlı eserinde GÜRÜN İlçesinin isminin
ARABİSİOS olduğunu belirtmektedir. İbn. Bibi’nin Vekayinamesi’nde; Gıyaseddin Keyhüsrev
zamanında (Selçuklular) Maraş ve havalisinin çok imar edilmiş olduğunu yazar, o
bölgeye ait abidelerden en mühimi eski devirde ARABİSOS ve ERBİSUS (Elbistan)veya
EFSUS (Afşin) ve bugün Afşin denilen kasabada inşa olunan imar yerleri teşkil
eder. Filhakika efsanevi Ashab-ı Kehf mağarasının burada bulunduğundan ve halk
tarafından buraları oldukça sık ziyaret edilmektedir.” denilmektedir. Dülkadir
Beyliğinde de Elbistan’da Alaüddevle tarafından yapılan Hatuniye Camiisinin
vakıfları arasında da Gürün Köyü’nün sayılması ve 168 nolu vergi numarasıyla
kayıtlı bulunmuş olması Gürün İlçesi’nin o zamanlardaki adının ARABİSİOS
olduğunu daha da kuvvetlendirmektedir. Gürün ve havalisi, bazı dönemlerde Maraş
bölgesinde hüküm süren bölgesel krallıkların egemenliğinde kalmış olduğu için
bu bölgelere dahil edildiğinden bu isimle anılmış olması mümkündür. Ancak bir
çok tarihi kaynakta Arabisios’un Eski Maraş bölgesi olduğu belirtilmektedir.[79]
20-ABRUL: Gürün “Nisan” anlamına
gelen, “Abrul Hatitçe”den gelmiştir. Bazı kaynaklarda ise “YEŞİL” anlamına
gelir.[80]
21-GÜR-ÜN: Gürün kelimesi iki
heceden oluşan bir kelimedir. Bu iki heceyi de ayrı ayrı incelersek ortaya
aşagıdaki anlamlar çıkmaktadır: Türkçe’de, Gür” ve “Gürün” kelimelerinin eş
anlamlısı olarak “bol ve bereketli, artan şey, verimli, bol, çok gibi“
kelimeler kullanılmaktadır. Gürün ve havalisinde topraktan biten veya çıkan
oldukça kuvvetli bir ekin veya çayır çimene ya da sebze veya meyveye GÜRLEŞTI
veyahutta GÖĞERDI (Güverdi) denilir. Bir kimsenin de sesinin çok kuvvetli
oldugunu anlatmak için de GÜR sıfatını ekleyerek söyler GÜRSESLI denilir. Yani
GÜR kelimesi çok kuvvetli, oldukça bol anlamlarına gelir. Diğer hecesi olan
“ÜN” eki ise “Nam, şan, şeref, oldukça meşhur” anlamlarına gelir ki, bu iki
kelimenin birleştirilerek söylenmesi ise, yani GÜR-ÜN denilmesiyle de ünü çok,
meşhur olan veya ünü her yerde söylenen anlamina gelir. Gürün Ilçesi de gerek
şalları, elması ve yeşilliğiyle Yeşil Gürün adıyla nam salmıştır.
22-GÜR-İN: Gür kelimesi yukarıda da
görüldüğü gibi “çok kuvvetli, oldukça bol olan anlamlarına gelmektedir. “İN”
hecesi ise hem “İNMEK”ten emir olarak “İN” anlamına geldiği gibi, Gürün ve
havalisinde küçük sığınaklara, ancak hayvanın bile zor sığdığı barınaklara “İN”
adı verilir ve devamlı kullanılır. Gürün bölgesinde de Gerek Gürün ilçe
merkezinde veyahutta Çayboyu mahallesindeki mağaraların da çokluğu ve bu
oldukça bol sığınakların bulunması itibariyle bu isim yani ve bu oldukça bol
sığınakların bulunması itibariyle bu isim, yani GÜR-İN isminin verilmiş olabileceği
de düşünülebilir. Tabii ki zamanla bu isim GÜRÜN olarak değişerek gelmiş
olabilir. Çünkü Gürün’den güney doğuya doğru olan bölgelerdeki yerleşim
birimlerinin isimlerinin çoğu doğuya doğru olan bölgelerdeki yerleşim
birimlerinin isimlerinin çoğu da nun da sonları “IN” veya “İN” veyahutta
“ÜN-UN” şeklinde bitmektedir ki bunların da kendilerine göre bir takım
anlamları ve manalarının olduğu kesindir. Bu anlamlar hem tarihi yönden olduğu
gibi coğrafik yapısından dolayı da bu isimlerin verilmiş olduğu kesindir. Ancak
hangi kavmin bu isimleri vermiş olduğu konusu tartışılabilir... Mesela Gürün
ilçesinden Darende’ye doğru gitmiş olsak hepsinin de sonlarının İN-IN-ÜN-UN
ekleriyle biten yerleşim birimleri olduğunu çok açık bir şekilde
görebilmekteyiz; Gürün, Gübün (Çayboyu),
Telin (Suçatı), Tıhmın(Bahçeiçi), Avgun(Ögün), Mahgen(Mihganlı) gibi...
23-GRÜN kelimesi Almanca’dan “Yeşil”
anlamına gelmektedir. “GRÜNE” kelimesi ise “Koyu yeşil” anlamindadir. Keza
İngilizce’de GREEN kelimesi aynı anlama gelmektedir. Çayır ve çimeni, kısacası
yeşili ve meyveliğ bol olan yer anlamına gelmektedir. “Belki de Avrupa kökenli
kavimlerce Gürün Ilçesini bol yeşilligi ve bol suyu bulunmasi sebebiyle bu isim
verilmiştir. Yani Yeşilibol bölge anlamina gelen veya bunu anlatmak için bu
bölgeye GRÜN-GREEN diye isim vermişler ve daha sonra da zamanla bu isim GÜRÜN
şekline dönüşmüş olmasi da kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu bölgede Romalılar,
Bizanslılar, Ermeniler ve Rumlar bu bölgede uzun bir süre yaşamışlar ve bu
bölgelere kendi dillerince bir takım isimler vermişlerdir. Bu dönemlerde Gürün
İlçesinin ismi Green veya Grün olarak bilinirken, Gürün ilçesine en yakın ilçe olan Darende bu uluslarca Tıryandafil
olarak isimlendirilmiştir. Bizanslar zamanında Ermeniler ve Rumlar tarafından
TIRYANDAFİL ismi verilmiştir. Bugünkü Darende İlçesi’ne, kimisi Tarende, kimisi
Terende, kimisi Toronda kimisi de Darande demişlerdir. Terende ismi,
Tırmanda’nın galatı olup iki bin yıl önce Rumlar bu şehire, Türkçesi “otuz
yapraklı gül” anlamına gelen TIYANDAFİL ismini vermişlerdir.[81]
Bize göre; “Tıryandafil” otuz
yapraklı gül değil, otuz yapraklı gül anlamına geldiği gibi, oyuz yapraklı
yonca anlamına da gelmektir. İngilizcede;
Three: üç, Trio: üçlü, üç kişilik grup, Thirty: otuz demektir. İngilizcede;
Three (üç) +and (ve) +Foil (yaprak)= Üç yapraklı demektir. Thirty (otuz) +foil (yaprak)= otuz yapraklı
demektir. Tree (ağaç) +and (ve) +Foil (yaprak)=”Ağaçlı ve çok yapraklı
bitkilerin yetiştiği yer”anlamına gelmektedir. İngilizcede “Trefoil” yonca
anlamına gelmektedir. Otuz yapraklı yonca anlamına da gelmektedir. Bilindiği
gibi Yunan veya Rumca, İngilizceye çok yakındırlar. Rumca ve Yunanca’da
sayılar; Mono (bir), Dio (iki), Tri (üç), Tetra (dört), Penta (beş), Trianta
(Otuz)....diye söylenmektedir. Dolayısıyla; Trianta (otuz)+Foil (yaprak)=Otuz
yapraklı demektir. Romen dilinde; Treizeci= Otuz, Flori= Çiçek demektir. Bu iki
kelimenin birleşimiyle, “otuz yaptaklı gül” anlamına gelmektedir. Trandafilis=
Bir tane yaprak anlamındadır. Tıryandafil= Çok yapraklı demektir. Trandafiri
ise, Romen dilinde “daha çok yapraklı” anlamına gelmektedir. Darende İlçesinin
tarihiçağlardan günümüze almış olduğu isimleri “İslam Öncesi Çağlardan Günümüze
Darende tarihinden Kesitler” adlı eserimizde bütün varyantlarıyla geniş bir şekilde
anlatmış bulunuyoruz. Daha geniş bilgi için bu esere faydalanılabilir.
Bütün bu isimlerin yanı sıra halk
arasında söylenen ve nesilden nesile rivayet edilen “Gürün”, “Görün”,
“Görünün”, “Kürün” gibi isimleri de vardır.
Yukarıda görüldüğü gibi GÜRÜN İLÇESİ
tarihini, tarihi çağlardan günümüze kadar almış olduğu isimleri ve bu isimlerin
ne anlamlara gelmiş olduğunu bütünüyle tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz.
Tarihi kaynaklarda geçen, tarihi belgelerin ışığı altında ortaya çıkan Gürün
İlçesi’nine tarihi süreç içerisinde almış olduğu isimler şunlardır:
01-Tili-ura(Darende ilçesi de
olabilir)
02-Tili-ur(a)-uman(Darende ilçesi de
olabilir)
03-Tilimra(Darende ilçesi de
olabilir )
04-Tiliuraş(Darende ilçesi de
olabilir )
05-Tikara-Ma
08-Tikaraşu-ma
09-Timelkeia/Timelkia(Darende ilçesi
de olabilir)
10-Tagarama
11-Tagarma
12-Tegarama
13-Tegaramma
14-Togar(am)ma/Tuğurma-Toğarma
15-Thorma/Toharma
16-Al-Thirma (Av-Geerm)
17-Thema/Tohma
18-Tokma-Dokma/Tohma
19-Le-ka-ra-mauru
20-Çakşur/Çahşur/Çağşir/Çahşir
21-Le-ka-ra-ma-uru
22-Lavazantiya
23-DHİ-pa-tu URU-Me-Na-li (Darende
ilçesi de olabilir)
24-Tu-ma-n-a-uru (Darende ilçesi de
olabilir)
25-Arummas Lahhu
26-Wattaruşna
27-Tel-Gar-Rimmu
28-Tilgarimmu
29-Tekomara/Tegorama
30-Tegamasa
31-Talaura-Karama/Talkarama (Sivas
iline verilen isim)
32-Gaurania-Guriania-Günziani-Gürinian
33-Arabisios
34-Abrul
35-Gür-ün: Ünü ve şöhreti yüksek
olan, meşhur olan anlamındadır.
36-Gür-in: Büyük mağara, yüksek
mağaralar anlamında kullanılmıştır.
37-Grün: Almanca “yeşil” anlamına
gelmektedir.
38-Green: İngilizce “yeşil” anlamına
gelmektedir.
39-Görün (Gelin,bu yerin güzelliğini
gözlerinizle GÖRÜN.)
40-Görünün(kişinin saklandığı yerden
çıkarak görünmesi için; Görün, Görünün şeklinde)
41-Kürün (İçinde su bulunan betondan
veya diğer araçlardan yapılan derin şekilde su kabına verilen isimdir.) Gürün
ilçesinin dar ve derin bir coğrafik yapıda olması nedeniyle bu ismin verilmiş
olması düşünülmektedir.
42-Gürün
1-Tarih Öncesi (Paleolitik-Mezolotik)
Çağlarda Gürün İlçesi(M. Ö: 6000-4000)
Tegarammalar’ın
egemenliği altında.
2 - Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö:
4000-3000)Gürün İlçesi.
Kummuh Krallığı
sınırları içinde.
3-ProtoHititler (Ön Hititler)
Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)
Kummuh Krallığı
Sınırları içinde
4-Hatti İmparatorluğu Döneminde
(eski Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri)
Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan
Tabal Krallığı sınırları içinde
(M. Ö: 2000-1600) Kummuh Krallığı
içinde
A-Nesi Devleti’ne bağlı Tabal
Krallığı sınırları içinde
I. Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836
)
B-Hatti İmparatorluğu’na bağlı Kizwatna Krallığı sınırları içinde
I. Murşili zamanında (M. Ö: 1836-1806 )
C-Hatti İmparatorluğu’na bağlı Kizwatna Krallığı sınırları içinde
Telepinu - Ammuna - Tudhalia II.
zamanında (M. Ö: 1806-1600)
5-Mitanniler Devleti Zamanında (M.
Ö: 1600-1380/1378)
Kizvatna Krallığı sınırları içinde (Mitanniler’in desteklediği Isuwalar
ve Gaşgalar’ın işgali altında)
6-Geç Hitit
Devleti(Hattiler)Zamanında (M. Ö: 1380/1378-1282 ) A-I. Subbilulima
Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
B-II. Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)
Kummuh Krallığı sınırları
içinde
C-Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)
Kummuh Krallığı sınırları içinde 7-Geç
Hitit Beylikleri Döneminde (M. Ö: 1282-1260)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
8-Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
9-Geç Hitit Beylikleri Zamanında
(M.Ö:1232-1115)
Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde 10-Geç Hitit
Beylikleri Zamanında Gürün İlçesi (M.Ö:1232-1115)
Tabal Krallığı sınırları içinde
11-Geç Hitit Beylikleri Zamanında
(M.Ö:1232-1115)
Gurgum Krallığı sınırları içinde
12-Kargamış Krallığı içinde (M. Ö:
1115-1100/1093)
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde.
13-Meliddu Krallığı içinde (M. Ö:
1115-853)
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı’nın sınırları içinde.
14-Asurlular döneminde (M. Ö:
853-807/804 )
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde.
15-Urartular Zamanında (M. Ö:
807/804-743)
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde
16-Asurlular zamanında (M. Ö:
743-695)
A-Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde(M. Ö: 743-722)
B-Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde.(M.
Ö: 722- 715/713)
(Meliddu Kummuh Krallığı’na
bağlıdır.)
C-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M.
Ö: 713-705)
D-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M.
Ö: 705-695)
(Hidi adındaki bir kral
yönetiminde)
17-Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö:
695-690)
(Ayrı bir prenslik olarak)
18-Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)
19-Kimmer/İskit-Saka Türkleri
döneminde (M. Ö: 675-612)
20-Medler/Matalar Zamanında (M. Ö:
612-522)
Kilikya Satraplığı sınırları içinde.
21-Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)
Kapadokya Satraplığı sınırları içinde.
22-Romalılar Döneminde (M. Ö:
322-301)
Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.
23-Kapadokya Bağımsız Krallığı
Döneminde (M. Ö: 301-93)
Kapadokya Bağımsız Krallığı sınırları
içinde
24-Romalılar Döneminde (M. Ö:
66-M.S: 14)
25-Partlar Döneminde (M. S. 14-55)
26-Romalılar
Zamanında (M. S: 55-260)
Kapadokya Eyaleti(Sebesteia Theması)
27-Sasaniler Zamanında (M. S:
260-298)
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığı içinde
28-Romalılar Zamanında (M.S.
298-395)
Yukarı Kilikya Eyaleti içinde
29-Doğu Roma
İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640)
Armenikion Eyaleti/Sebesteia Theması içinde
30-Müslüman(Arap)lar Zamanında (M.
S: 640-656)
Avasım ve Süğur Bölgesi
31-Bizanslılar Zamanında (II) (M. S: 656-659)
Sebesteia Theması
32-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(I) (M. S: 659-670)
Avasım ve Süğur
33-Bizanslılar Zamanında (III) (M.S:
670-692)
34-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(II) (M. S: 692-695)
35-Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S:
695-705)
36-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(III) (M. S:705-715)
37-Bizanslılar Zamanında (V) (M. S: 715-715)
38-Müslümanlar (Emeviler)
Zamanında (M. S: 715-745)
39-Bizanslılar Zamanında (VI) (M. S:
745-762)
40-Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 762-775)
41-Bizanslılar Zamanında (VII) (M. S:775-782)
42-Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında
(M. S: 782-809)
43-Bizanslılar Zamanında (VIII) (M.
S: 809-830)
44-Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 830-834)
45-Bizanslılar Zamanında (IX) (M. S:
834-836)
46Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 836-838)
47-Bizanslılar Zamanında (X) (M. S:
838-1057/1058)
48-Büyük Selçuklu Devleti zamanında
(M. S:1057/1058-1080
49-Danişmendliler Devleti zamanında
(M. S: 1080-1165
50-Anadolu Selçuklu Devleti
zamanında (M. S: 1165-1318)
51-İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M.
S: 1318-1328
52-Ertana Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1328-1336)
53-Memlükler Devleti Zamanında (I)
(M. S: 1336-1338)
54-Eratnalılar Devleti Zamanında
(II) (1338-1338)
55-Dulkadirliler Beyliği
Zamanında(I) (1338-1339)
56-Memlükler Devleti Zamanında (II)
(1339-1340)
57-Dulkadirli Beyiği Zamanında (II)
(M.S: 1340-1341)
58-Ertanalılar Zamanında (III) (M.
S: 1341-1345)
59-DulkadirliBeyliği Zamanında (III)
(M. S: 1345-1350)
60-Eratnalılar Devleti Zamanında
(IV) (M. S: 1350-1360)
61-Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV)
(M. S: 1360-1381)
62-Kadı Burhaneddin Devleti
Zamanında (1381-1398)
63-Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1398-1401)
64-Memlükler Devleti Zamanında (III)
(M. S: 1401-1402)
65-Dulkadirli Beyliği Zamanında
(V) (M. S: 1402-1516)
66-Osmanlı İmparatorluğu Zamanında
(II) (M. S: 1516-1923)
67-Milli Kurtuluş Savaşı Sırasında
Gürün İlçesi
Tarih
Öncesi(Paleolitik-Mezolotik)Çağlarda Gürün İlçesi(M. Ö: 6000-4000)
Tegarammalar’ın egemenliği altında.
Tarih, insan topluluklarının
yaşayışlarını birbirleriyle olan ilişkilerini, kurmuş oldukları medeniyetleri
yer ve zaman göstererek anlatma san’atıdır. Tarih, insanların nerede ne zaman
ve nasıl yaşadıkları sorularına cevap verdiği gibi, aynı zamanda insanların
yaşamış oldukları bölgeler hakkında da detaylı bilgiler vermektedir. Bu nedenle
tarih, geçmiş zamanların incelenmesi olduğu kadar, üzerinde yaşanılan
coğrafyanın da incelenmesi ve araştırılması demektir.[82]
Tarihi kaynaklara göre, Asya ile Avrupa
arasında bir köprü niteliğine sahip olan Küçük Asya adı verilen Anadolu ile
Mezopotamya, yeryüzünde kara parçalarının oluşmaya başladığı “Arkeen” adı
verilen ilk dört devrenin üçüncü döneminin sonlarına doğru meydana gelmiştir.
Bu dönemde Anadolu’daki yüksek platolar iyice belirlenir bir halde ortaya
çıkmışlar. Doğuanadolu’nun bugünkü görünümü ve yüksek platosu, Kafkas
bölgesiyle bu dönemde Asya ile birleşik bir hale gelmiştir. Batıanadolu ile
Doğu ve Güneydoğuanadolu’yu birbirine bağlayan tarihi çağlardan günümüze kadar
stratejik önemini korumuş olan, Toros sistemi içinde, dışdoğu Toroslar, kuzeyde
ve iç doğu Toroslar arasında kuzey-kuzeybatı, batı ve güney yönlerinden çevrili
içerisi sularla yarılmış olan Uzunyayla’dan başlayarak Malatya’ya kadar uzanan
Tohma Vadisi ile, Konya ve Anadolu yaylasını Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a,
Sivas ile Samsun’u, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan yolların ana
kavşağı olan adına tarihte
“KilikyaKapıları” denilen bölge, bu
dönemde meydana gelmiştir.[83]
İnsanoğlunun Anadolu’daki en eski yerleşmeleri
Paleolitik Çağın yani Yontma Taş denen Eski Taş Dönemi’nin başlarına değin
uzanır. Bu dönemde insanlar mesken olarak mağaraları, kayaaltı sığınaklarını ya
da açık havada, dal, çalı çırpı ve hayvan postlarından yaptıkları çok ilkel
barınakları kullanıyolardı. Sürekli oturulmayan bu barınaklar, besin kaynaklarının
konumuyla ilgili olarak kolaylıkla değiştirmekteydi. Üretim konusunda hiç bir
bilgisi olmayan, bu yüzden geçimini avcılıkla sağlayan ilk insanlar günlük
yaşantılarını, doğada kolaylıkla bulunabilen iri çakıl taşlarından kaba aletler
yaparak kolaylaştırmaya çalışıyorlardı.
Aletlerindeki
teknolojik gelişime göre bu uzun dönem Altpaleolitik, Orta Paleolitik ve Üst
Paleolitik olmak üzere üç ana bölüme ayrılmaktadır. Bu dönemde meydana
gelen coğrafik ve hidrografik değişiklikler, demografik değişiklikleri de
beraberinde getirmiştir. Yeryüzünde meydana gelen klimatik değişiklikler, insan hayatını olumsuz yönden
etkilemiş olduğu için insanlar bu ilk devirlerde sık sık yer değiştirmek
zorunda kalmışlardır. Tarihi kaynaklara ve yapılan en son ilmi araştırmalara
göre, yeryüzünde ilk yerleşim alanları Arabistan ile bu bölgeye yakın alanlar
olmuştur. Bu nedenle yeryüzündeki ilk göçler de bu bölgelerden meydana
gelmiştir. İklimin değişmesi ve ırmakların kurumasıyla bu bölgede yaşayan
insanlar kendilerine daha iyi yurtlar bulmak için kafileler halinde göç gelerek
başta Ortaasya ve Anadolu olmak üzere dünyanın değişik bölgelerine giderek
yerleşmişlerdir.[84]
Tarihi
kesin olarak bilinmeyen, yeryüzünde meydana gelen bu ilk göçlerden sonra da
tarihin belirli dönemlerinde (yaklaşık olarak her bin yılda) yeryüzünde çok
çeşitli göçler meydana gelmiştir. Tarihi kaynaklara göre yeryüzünde bilinen en
yakın göçlerden birisi M. Ö: 6000-5000 yıllarında olmuştur.[85]
Bu tarihten sonra da M. Ö: 5000-4000 yıllarında da bir
büyük göç olayı yaşanmıştır. Tarihin aydınlanmaya başladığı bu ilk dönemlerde
meydana gelen göçlerin en kuvvetlisi ve en devamlı olanı da, Önasya ve
Mezapotamya’ya olmuştur. Bu göçler, Mezapotamya’nın kuzey bölgelerinden Anadolu’ya kadar uzanmıştır.[86]
Tarihi kaynaklara göre, M. Ö:
6000-5000’li yıllarda Zağros Dağları’ndan Anadolu içlerine, Lübnan havalisi’ne,
Filistin topraklarına kadar bu ilk göçlerle Önasya’ya gelerek yerleşenlere
Önsümerler adı verilmektedir. M. Ö: 5000-4000’li yıllarda, yani Önsümerler’den
sonra gelerek Önsümerler’in yerleşmiş oldukları yerlerde yurt tutmuş olanlara
da Sümerler adı verilmektedir. Yapılan
en son inceleme ve araştırmalarda Önsümerler ile Sümerler’in kökenleri
itibariyle aynı oldukları ve Brekisefal
tip “Alpen ırka” mensup oldukları anlaşılmıştır. Önsümerler ile Sümerler
arasındaki farkları, Önsümerler’in
Önasya’ya daha önceden gelmiş olmalarıdır.
Kuzey Suriye’de Etiler/Hititler ile
aynı ırktan olan Önasya tarihinde önemli roller üstlenen ve Mitanniler ile
bunlara yakın olan boylar Antakya’ya kadar olan sahada otururyorlardı. Kuzey
Mezopotamya’da Hurriler ve Subariler,
Zağros Dağları eteklerinde Kassitler, Urfa, Halep ve Antakya taraflarında
Mitanniler, Anadolu’da (Kapadokya Bölgesinde) Hattiler, Malatya ve Maraş
havalisinde Tegarammalar/Togarmalar ilk göçlerle gelerek bu bölgelere yerleşmiş olan
Önsümerler’dendirler. Önsümerler’den sonra gelerek genelde Aşağı
Mezapotamya’da, Huzistan Bölgesi’de yurt
tutmuş olan Ela’mlar ile, Ela’mlar’n kuzeyindeki dağlık kesimde yerleşen
Lü’lübiler ve Gutiler’e de Sümerler adı verilmektedir. Tarihi devirlerin
başlarında Önasya’da görülen, yukarıda bahsedilen Kavimler ile Mısır’n ikinci
neolotik medeniyetini kuranlar, Akadlar, Asurlular, Hiksüsler, Ara’miler gibi
daha bir çok kavimler, İbraniler ile Önasya’dan gelen Brekisefal tipi
insanlarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde yerleşerek kendi medeniyetlerini
kurmuşlar, yerleşmiş oldukları bölgelere ve kurmuş oldukları şehirlere kendi dillerine göre bir takım isimler
vermişlerdir
Tarihin aydınlanmaya başladığı
zamanlarda (M. Ö: 5000-4000) Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde oturdukları
görülen ve ilk yurtlarını sık sık değiştiren boyların Anadolu’ya bu ilk
göçlerle gelmiş olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi
kaynaklara göre Anadolu’nun çeşitli bögelerinde yurt tutmuş olan insan grupları
ise şunlardır: Gümüşhane ve Bayburt Havalisinde Isuwalar, Punt Bölgesinde
Kizzuwatnalar, Kapadokya Bölgesinde Hattiler/Hitirler, Küçük Kapadokya’da
Saplitler, Paflagonya’da Gaşgalar, Kilikya’da Luwiler, Izorya’da Arzawalar,
Likeonya’da Luggalar, Karya’da Ahizzalar, Lidya’da Asuwalar, bu ilk göçlerle gelip yerleşen insan
topluluklarıdır .[87]
Anadolu’da yaşayan bu topluluklar,
tarih öncesi çağların yani prehistorik devir adı verilen paleolitik,
önpaleolitik, ve son paleolitik devirlerin tümünü de yaşayarak insanlık
tarihinin ikinci çağı olan Neolitik Çağa, daha sonra da Mezolotik ve Kalkolitik
Çağa ulaşmışlardır.
Bugün Çin, Sus, Ano ve
Mezapotamya’da bulunan tarih öncesi çağlara ait alet ve eşyalar ile her türlü
kalıntıların Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan kalıntılarla aynı olması
ve aynı tarihi taşıması, bu alet ve
eşyaları kullanmış olan insanların tarafından Önasya’dan çeşitli göçlerle bu
bölgelere getirilmiş olduğunu kanıtlamaktadır.
Tarih öncesi çağlardan günümüze
kadar gelmiş olan bu kalıntılar, kurulan medeniyetlerin birbiri üzerine
yığılmış birer kültür örnekleridir. Günümüzde yapılan en son ilmi
araştırmalarda elde edilen bulgular, Anadolu’da insanlık tarihinin her dönemine
ait yaşantının sürdürülmüş olduğunu doğrulayarak isnat etmektedir. Bakır ve
Altın Anadolu’da M. Ö: 6000 yılında, Ela’m ve Mezapotamya’da M. Ö: 5000,
Mısır’da M. Ö: 5000, Girit’te M. Ö: 3000, Batı Avrupa’da ise; M. Ö: 2000’li
yıllarda görülmektedir. Bu tarihlerin ise, Brekisefal (Önasya tipi)ler’in Yakın
Şark’a girdiği tarihlerle uyuşmakta olduğunu tüm tarihi kaynaklar kabul
etmektedirler. Anadolu’da bulunan altın ve bakırın bu ilk göçlerle getirilmiş
olduğu kesindir.[88]
Tarih öncesi çağlarda ait olan
kalıntılardan birisi de enkaz tepecikleridir. Bunlara Türkistan’da kurgan,
İran’da tepe, Mezapotamya ve Suriye’de Tel, Anadolu’da ise Hüyük/Höyük adı
verilmektedir.
Anadolu’da tarih öncesi çağlardan
günümüze kadar çok sayıda toplumlar yaşayarak bir çok medeniyetler kurmuş
oldukları için insanlık tarihi bakımından Anadolu, önemli bir konuma sahiptir.
Çünkü Anadolu’nun tarihi açıdan önemi, Mezapotamya’dan hemen sonra gelmektedir. İnsanlık
medeniyetinin beşiği sayılan Mezapotamya ile Anadolu arasındaki en önemli nokta
ise, Kapadokya medeniyetinin kurulmuş olduğu OrtaAnadolu; Kayseri’den
Adıyaman’a kadar olan bölgeler olmuştur. Bir başka ifadeyle; Uzunyayla’dan
başlayarak Fırat’a kadar uzanan Tohma Suyu ve havzasının kaplamış olduğu
sahalardır. Çünkü Tohma Havzası, Konya ve Anadolu yaylasını Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a, Sivas
ile Samsun’u, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan yolların ana kavşağına “Kilikya Kapıları” denilmektedir.
Orta Anadolu ile Güneyanadolu’yu
birleştiren iki anayolun varlığı öteden beri bilinmekteydi. Anadolu ve
Mezopotamya arasındaki irtibatı sağlayan bu iki yol da Tohma Havzası’nda geçiyordu. Batı’dan doğuya doğru Anadolu’yu baştan başa geçen bu iki ticaret
yolunun birisi, Kapodakya’nın
(Hititler’in)başkenti Hattuşaş’tan Kaneş, Şamuha ve Hurama şehirlerinden
geçerek Tilgarimmu’ya (bugünkü Gürün Ilçesi) ulaşır. Buradan da Timelkia
(Bugünkü Darende Ilçesi), Meliddu (Malatya), Sümeysat, üzerinden Osreon
(Urfa)’a varıyordu. Buradan batıdan Kargamış ve Halpa’ya, doğuda Nusaybin üzerinden Asur ve Babil olmak
üzere ikiye ayrılıyorlardı.
Anadolu-Mezopotamya ticaret ve kervan yolunun birisi Asur kaynaklarına göre; Mazaka’(Kayseri) dan
gelen tarihi bu yol, Tilgarimmu’dan geçerek güney istikametinde uzayarak
Elbistan’a gelir, buradan Kokusüs’a (Göksun İlçesi)ulaşan yol ile
birleşerek Markasi’ye (Maraş Ili)
ulaşırdı. Gülek Boğazı’ndan geçerek Amanos eteklerinden Mezopotamya ülkelerine
giderdi. Her iki yolda güvenlik bakımından Tohma Havzası’ndan geçmekteydi.[89]
Anadolu ile Mezapotamya arasındaki
irtibatı sağlayan ticaret ve kervan
yolunun geçmiş olduğu bölgelerde bir takım tarihi kalıntılar ve belgeler
bulunmuş olduğu gibi, bu yolun hangi bölge ve şehirlerde geçmiş olduğu da
tarihi tabletlerde belirtilmektedir. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu bölgelerden
birisi de Karatepe’dir. Bazı kaynaklarda Kizzuwatna Ülkesi’nde, bazı
kaynaklarda ise Meliddu (Malatya) Ülkesi’nde gösterilen Karatepe (Karahüyük),
Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre kuzeyinde, Gürün
İlçesi’nin güneyindedir.
Bu bölgede yapılan kazılarda ve
yapılan araştırmalarda Geç-Roma döneminden itibaren tarih öncesi çağların,
paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzanan bir takım kalıntılar, kaleler, kaya
kabartmaları ve çivi yazılı tabletler bulunmuştur. Karatepe yazıtının onuncu
satırında Lavazantiya şehir adından sonra zikredilen üç şehirden birisi
“URA-ME-NA-İ” diğeri de “LE-KA-RA-MAURU” olarak okunan kilişe resmin ikinci son
satırı ve Boğazköy metinlerinde yabancı uzmanlardan Forrer, Göthze, Garstang ve
diğerlerine göre, bugünkü Gürün ilçesi ile bir tutulan Tagarama veya Tegarama
şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine
göre, bu yer adı kendine has bir “-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal
Tlegarama ismini taşımakta idi. Tevrattan aynı yer bize Togarma şeklinde
intikal etmektedir.[90]
“Toğarma’’ ise, Tevrat’ta Nuh tarafından sonra Nuh (A. S.)’un Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlundan
Yafes’in torununun ismidir. Tarihi kaynakların ve Tevrat’ın belirttiğine göre Nuh Tufanı’ndan sonra insanlık alemi Hz. Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafes’ten türemişlerdir.
Tarihi kaynaklarda verilen bilgilere
göre, Ön Asya’ya gelerek yerleşmiş olan
ve kendilerine Ön Sümerler adı verilen Taballar, Muşkiler,
Togarmalar/Tegarammalar, Medler, bütün bu kavimlerin menşei birdir. Hepsi de
Nuh’un üç oğlundan türemişlerdir. Bu uluslar, ilk göçlerle Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gelerek yerleşmiş olan insan gruplarıdırlar.[91]
Tarihi kaynaklara göre, Zağros
eteklerinden kuzeye yayılmış olan
Brekisefal insan gruplarından ayrılan
boylar, kuzeyde Kars ve Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu’yu
Kızılırmak ve Yeşilırmak Havzaları ile
yine bu bölgenin güneyinde kalan güney Kapodakya, Toroslar ve Kilikya bölgeleri
ve Tohma vadileri boyunca, Fırat ve Dicle ırmakları arasında yurt tutmuşlardı.[92]
Bu ilk göçlerle gelen uluslar
yerleşmiş oldukları bu bölgelerde
kendi site devletlerini kurmuşlar. Bu kurulan şehir ve site devletlerine
bulundukları bölgenin coğrafik özelliklerine göre kendi lisanlarınca bir takım isimler vermişlerdir.[93]
Yapılan en son inceleme ve
araştırmalarda Önsümerler ile Sümerler’in kökenleri itibariyle aynı oldukları
ve Brekisefal tip “Alpen ırka” mensup
oldukları anlaşılmıştır. Önsümerler ile Sümerler arasındaki farkları, Önsümerler’in Önasya’ya daha
önceden gelmiş olmalarıdır.
Kuzey Suriye’de Etiler/Hititler ile
aynı ırktan olan Önasya tarihinde önemli roller üstlenen ve Mitanniler ile
bunlara yakın olan boylar Antakya’ya kadar olan sahada otururyorlardı. Kuzey
Mezopotamya’da Hurriler ve Subariler,
Zağros Dağları eteklerinde Kassitler, Urfa, Halep ve Antakya taraflarında
Mitanniler, Anadolu’da (Kapadokya Bölgesinde) Hattiler, Malatya ve Maraş
havalisinde Tegarammalar/Togarmalar ilk göçlerle gelerek bu bölgelere yerleşmiş olan Önsümerler’dendirler.
Önsümerler’den sonra gelerek genelde Aşağı Mezapotamya’da, Huzistan
Bölgesi’de yurt tutmuş olan Ela’mlar
ile, Ela’mlar’n kuzeyindeki dağlık kesimde yerleşen Lü’lübiler ve Gutiler’e de
Sümerler adı verilmektedir. Tarihi devirlerin başlarında Önasya’da görülen,
yukarıda bahsedilen Kavimler ile Mısır’n ikinci neolotik medeniyetini kuranlar,
Akadlar, Asurlular, Hiksüsler, Ara’miler gibi daha bir çok kavimler, İbraniler
ile Önasya’dan gelen Brekisefal tipi insanlarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde
yerleşerek kendi medeniyetlerini kurmuşlar, yerleşmiş oldukları bölgelere ve
kurmuş oldukları şehirlere kendi
dillerine göre bir takım isimler vermişlerdir.
Tarihin aydınlanmaya başladığı
zamanlarda (M. Ö: 5000-4000) Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde oturdukları
görülen ve ilk yurtlarını sık sık değiştiren boyların Anadolu’ya bu ilk
göçlerle gelmiş olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi
kaynaklara göre Anadolu’nun çeşitli bögelerinde yurt tutmuş olan insan grupları
ise şunlardır:
Gümüşhane ve Bayburt Havalisinde
Isuwalar, Punt Bölgesinde Kizzuwatnalar, Kapadokya Bölgesinde
Hattiler/Hitirler, Küçük Kapadokya’da Saplitler, Paflagonya’da Gaşgalar,
Kilikya’da Luwiler, Izorya’da Arzawalar, Likeonya’da Luggalar, Karya’da
Ahizzalar, Lidya’da Asuwalar, bu ilk
göçlerle gelip yerleşen insan topluluklarıdır.[94]
Anadolu’da yaşayan bu topluluklar,
tarih öncesi çağların yani prehistorik devir adı verilen paleolitik,
önpaleolitik, ve son paleolitik devirlerin tümünü de yaşayarak insanlık
tarihinin ikinci çağı olan Neolitik Çağa, daha sonra da Mezolotik ve Kalkolitik
Çağa ulaşmışlardır.
Bugün Çin, Sus, Ano ve
Mezapotamya’da bulunan tarih öncesi çağlara ait alet ve eşyalar ile her türlü
kalıntıların Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan kalıntılarla aynı olması
ve aynı tarihi taşıması, bu alet ve
eşyaları kullanmış olan insanların tarafından Önasya’dan çeşitli göçlerle bu
bölgelere getirilmiş olduğunu kanıtlamaktadır.
Tarih öncesi çağlardan günümüze
kadar gelmiş olan bu kalıntılar, kurulan medeniyetlerin birbiri üzerine
yığılmış birer kültür örnekleridir. Günümüzde yapılan en son ilmi
araştırmalarda elde edilen bulgular, Anadolu’da insanlık tarihinin her dönemine
ait yaşantının sürdürülmüş olduğunu doğrulayarak isnat etmektedir. Bakır ve
Altın Anadolu’da M. Ö: 6000 yılında, Ela’m ve Mezapotamya’da M. Ö: 5000,
Mısır’da M. Ö: 5000, Girit’te M. Ö: 3000, Batı Avrupa’da ise; M. Ö: 2000’li
yıllarda görülmektedir. Bu tarihlerin ise, Brekisefal (Önasya tipi)ler’in Yakın
Şark’a girdiği tarihlerle uyuşmakta olduğunu tüm tarihi kaynaklar kabul
etmektedirler. Anadolu’da bulunan altın ve bakırın bu ilk göçlerle getirilmiş
olduğu kesindir.
Tarih öncesi çağlarda ait olan
kalıntılardan birisi de enkaz tepecikleridir. Bunlara Türkistan’da kurgan,
İran’da tepe, Mezapotamya ve Suriye’de Tel, Anadolu’da ise Hüyük/Höyük adı
verilmektedir.
Anadolu’da tarih öncesi çağlardan
günümüze kadar çok sayıda toplumlar yaşayarak bir çok medeniyetler kurmuş
oldukları için insanlık tarihi bakımından Anadolu, önemli bir konuma sahiptir.
Çünkü Anadolu’nun tarihi açıdan önemi, Mezapotamya’dan hemen sonra gelmektedir. İnsanlık
medeniyetinin beşiği sayılan Mezapotamya ile Anadolu arasındaki en önemli nokta
ise, Kapadokya medeniyetinin kurulmuş olduğu OrtaAnadolu; Kayseri’den
Adıyaman’a kadar olan bölgeler olmuştur. Bir başka ifadeyle; Uzunyayla’dan
başlayarak Fırat’a kadar uzanan Tohma Suyu ve havzasının kaplamış olduğu
sahalardır. Çünkü Tohma Havzası, Konya ve Anadolu yaylasını Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a, Sivas ile
Samsun’u, Karadeniz ile Akdeniz’i
birbirine bağlayan yolların ana
kavşağına “Kilikya Kapıları”
denilmektedir.
Orta Anadolu ile Güneyanadolu’yu
birleştiren iki anayolun varlığı öteden beri bilinmekteydi. Anadolu ve
Mezopotamya arasındaki irtibatı sağlayan bu iki yol da Tohma Havzası’nda geçiyordu. Batı’dan doğuya doğru Anadolu’yu baştan başa geçen bu iki ticaret
yolunun birisi, Kapodakya’nın
(Hititler’in)başkenti Hattuşaş’tan Kaneş, Şamuha ve Hurama şehirlerinden
geçerek Tilgarimmu’ya (bugünkü Gürün Ilçesi) ulaşır. Buradan da Timelkia
(Bugünkü Darende Ilçesi), Meliddu (Malatya), Sümeysat, üzerinden Osreon
(Urfa)’a varıyordu. Buradan batıdan Kargamış ve Halpa’ya, doğuda Nusaybin üzerinden Asur ve Babil olmak
üzere ikiye ayrılıyorlardı.
Anadolu-Mezopotamya ticaret ve kervan yolunun birisi Asur kaynaklarına göre; Mazaka’(Kayseri) dan
gelen tarihi bu yol, Tilgarimmu’dan geçerek güney istikametinde uzayarak
Elbistan’a gelir, buradan Kokusüs’a (Göksun İlçesi)ulaşan yol ile
birleşerek Markasi’ye (Maraş Ili)
ulaşırdı. Gülek Boğazı’ndan geçerek Amanos eteklerinden Mezopotamya ülkelerine
giderdi. Her iki yolda güvenlik bakımından Tohma Havzası’ndan geçmekteydi.
Anadolu ile Mezapotamya arasındaki
irtibatı sağlayan ticaret ve kervan
yolunun geçmiş olduğu bölgelerde bir takım tarihi kalıntılar ve belgeler
bulunmuş olduğu gibi, bu yolun hangi bölge ve şehirlerde geçmiş olduğu da
tarihi tabletlerde belirtilmektedir. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu
bölgelerden birisi de Karatepe’dir. Bazı kaynaklarda Kizzuwatna Ülkesi’nde,
bazı kaynaklarda ise Meliddu (Malatya) Ülkesi’nde gösterilen Karatepe
(Karahüyük), Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre
kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyindedir.
Bu bölgede yapılan kazılarda ve
yapılan araştırmalarda Geç-Roma döneminden itibaren tarih öncesi çağların,
paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzanan bir takım kalıntılar, kaleler, kaya
kabartmaları ve çivi yazılı tabletler bulunmuştur. Karatepe yazıtının onuncu
satırında Lavazantiya şehir adından sonra zikredilen üç şehirden birisi
“URA-ME-NA-İ” diğeri de “LE-KA-RA-MAURU” olarak okunan kilişe resmin ikinci son
satırı ve Boğazköy metinlerinde yabancı uzmanlardan Forrer, Göthze, Garstang ve
diğerlerine göre, bugünkü Gürün ilçesi ile bir tutulan Tagarama veya Tegarama
şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine
göre, bu yer adı kendine has bir “-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal
Tlegarama ismini taşımakta idi. Tevrattan aynı yer bize Togarma şeklinde
intikal etmektedir.[95]
“Toğarma’’ ise, Tevrat’ta Nuh tarafından sonra Nuh (A. S.)’un Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlundan
Yafes’in torununun ismidir. Tarihi kaynakların ve Tevrat’ın belirttiğine göre Nuh Tufanı’ndan sonra insanlık alemi Hz. Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafes’ten türemişlerdir.[96]
Tarihi kaynaklarda verilen bilgilere
göre, Ön Asya’ya gelerek yerleşmiş olan ve kendilerine Ön Sümerler adı verilen
Taballar, Muşkiler, Togarmalar/Tegarammalar, Medler, bütün bu kavimlerin menşei
birdir. Hepsi de Nuh’un üç oğlundan türemişlerdir. Bu uluslar, ilk
göçlerle Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gelerek yerleşmiş olan insan gruplarıdırlar.[97]
Tarihi kaynaklara göre, Zağros
eteklerinden kuzeye yayılmış olan
Brekisefal insan gruplarından ayrılan
boylar, kuzeyde Kars ve Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu’yu
Kızılırmak ve Yeşilırmak Havzaları ile
yine bu bölgenin güneyinde kalan güney Kapodakya, Toroslar ve Kilikya bölgeleri
ve Tohma vadileri boyunca, Fırat ve Dicle ırmakları arasında yurt tutmuşlardı.
Bu ilk göçlerle gelen uluslar yerleşmiş oldukları
bu bölgelerde kendi site
devletlerini kurmuşlar. Bu kurulan şehir ve site devletlerine bulundukları
bölgenin coğrafik özelliklerine göre
kendi lisanlarınca bir takım
isimler vermişlerdir.[98]
Tarihi kaynaklarda, Muşkiler ile
Tibarenler, Asur kaynaklarında Kapodakya’nın Güneydoğusunda Kilikya’ya kadar
uzunanan sahalarda oturdukları
belirtilmektedir. Ayrıca bu kaynaklarda verilen bilgilere göre, Erciyes
eteklerindeki Mazaka’yı (Kayseri) ve Toroslardaki Comana/Komana’yı Taballar’ın
ve Muşkiler’in kurmuş oldukları belirtilmektedir. Bu dönemde, Anadolu’nun
Kapodakya bölgesinde Hattiler yaşamaktaydılar. Hattiler’in yaşamış oldugu
bölgelerin doğusunda ve güneyinde Taballar ve Muşkiler yaşarken, bunların güney
ve dogu sınırlarını teşkil eden Gürün ve havalisinde de tegarammalar
yaşamaktaydı.
İşte tarihin aydınlanmağa başladığı
dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000 yıllarında Anadulu’nun çeşitli
bölgelerinde yaşayan Önsümerler’den olan Tegarammalar/Toğarmalar, tarihin
bilinmeyen zamanlarında gelerek yerleşmişlerdir.
Bu nedenle Tohma Vadisi’nin içinde yer alan Gürün ve Darende İlçeleri de dahil
olmak üzere, Malatya ve Maraş arasındaki bölgeler, tarihi kaynaklarda bu isimle
“Tegaramma” olarak zikredilmektedir.
Tegaramma ismi, tarihi kaynaklarda
bir şehir adı olarak (Gürün İlçesi’nin) zikredildigi gibi aynı zamanda, birden
fazla şehrin içinde bulundugu bölgenin (Tohma Havzası dahil olmak üzere)
Malatya’dan Maraş’a kadar olan tüm bölgelerin de ismi olarak belirtilmektedir.
Kapadokya metinlerine, Boğazköy, kültepe
ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi(bir yerleşme
merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin
önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki
ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak kullanılmaktadır.
1-“Arzaua”: Örneğin tarihi
kayıtlarda Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyordu:
1- Bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), 2-Küçük bir devletin ya da ülkenin
adı. 3- Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli
şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini
içine almakta ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız “Arzaua” şeklinde
yazılmaktadır.
2-Hem bölge veya ülke hem de bir
şehir ismi olarak tarihi kaynaklarda zikredilen cografi yer adlarindan birisi
de Comana/omana/Kummani ismidir. Tarihi kaynaklarda zikredilen Kummani ismi: 1-
KUMMANU: Hurri çevresinde yakin olan Hurama, Şamuha gibi şehirlerle sinirli
olan bölgedir. 2-Göthze’nin tespit ettigine göre, bir ülke değil, şehir olarak
Kizvatna’nın diğer bir adıdır. 3-Tegarama’nın güneyinde bulunan bir şehir adı
veya site devletinin adıdır.[99]
İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve
daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah İlçesi’nin
havalisine kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah
bölgesidir. Bu ülke genelde tarihi kaynaklarda Kummuh/Kutmuhi adıyla
zikredilmektedir.
Üçüncüsü ise; Kargamış Krallığı ile
komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve Kommagene adıyla bilinen
krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığı’na bağlı olarak
(Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde
Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kapadokya ve Malatya arasında
kalan uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin
ve krallığının ismidir.[100]
Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri
İli (Mazaka)ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi)nin
güneyinde tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir
şehir ve ülke adıdır. Tilgarimmu (Gürün)İlçesi’nin sınırları içinde bulunduğu
bu krallık, Tabal Krallığına bağlı bulunan küçük bir prenslik halinde idi.[101]
Tabal Krallığı’na bağlı bulunduğunu
tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre buranın halkını da
Muşkiler ile Tibarenler (Taballar) oluşturmaktaydı. Tarihi kaynaklarda
Comana/Komana/Kummuh gibi isimlerle anılmıştır. Hititler zamanında Şamuha,
Hurama, Tilgarimmu gibi bölgeleri de içine alan Gurgum Krallığı ile komşu olan
ve Kayseri’ye kadar uzanan bu ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan Asur
Kralı bu kralın yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir.
TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya,
hem de Hitit kaynaklarında defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit
metinlerinde TAGARAMA şeklinde
yazılmaktadır. Hitit metinlerine göre Isuwa hududunda ve Azzi ile münasebeti
bulunan bölgenin adı olabileceğini Göthze, Kizvatna isimli eserinde
belirtmektedir. TEGARAMA ismi, Asur kaynaklarında “TİLGARİMMU” şeklinde geçen
bu şehrin genellikle GÜRÜN İLÇESİ olduğu kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre:
Kapadokya belgelerinde TEGARAMA, B) Hitit metinlerinde TAGARAMA, C) Asur
kaynaklarında da TİLGARİMMU diye geçmektedir. Tegaramma ismi, bir şehir adı oldugu
gibi Tohma vadisini içine alan saha ile birlikte Malatya’dan maraş’a kadar olan
tüm bölgenin de adı olmuştur.[102]
Tarihin aydınlanmaya başladığı dönem
olarak kabul edilen; M. Ö: 4000 yıllarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden
yaşamakta olan insan gruplarından birisi olan ve Tevratta Nuh Peygamber’in
oğullarından Yafes’in torunlarından oldukları belirtilen
TOGARMALAR/TEGARAMMALAR, tarihin bilinmeyen zamanlarından gelerek Malatya ile
Maraş bölgelerine yerleşmişler, başta Gürün İlçesi olmak üzere Darende gibi
bölgelerde bir takım yerleşim merkezleri kurarak bu şehirlerin coğrafi
konumlarına göre veya kendi isimlerini vererek yaşamaya başlamışlardır.
Tarihi kaynaklarda Tegarammalar’n
Malatya ve Maraş ve Kayseri’ye kadar uzanan bölgelerde yaşamış oldukları beliirtilmektedir.
Bu nedenle bu bölgelerin ismi de Tegaramma bölgesi olarak adlandırlmaktadır.
Asur kaynaklarında Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde Tagarama, Hitit
belgelerinde Tegarama olarak zikredilen
şehrin bugünkü Gürün İlçesi belirtilmektedir. Tarihi kaynaklardan
anlaşıldığı gibi Garstang’a göre; Tilgarimmu ismi bir şehrin(Gürün
İlçesi’nin)ismi olduğu gibi, Malatya’dan Kayseri’ye, yine Kayseri’den Maraş’a
kadar olan tüm bu bölgenin ismi de TEGARAMMA BÖLGESİ olarak zikredilmekteydi.[103]
Dolayısıyla Darende İlçesi de
tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yıllarda
Tegaramma Bölgesinin içinde yer almaktaydı. Bir başka deyimle Tegaramma ismi,
bir şehir adı olarak bugünkü Gürün İlçesi’nin ismi olduğu gibi, aynı zamanda
Malatya ve Maraş arasındaki (Darende ve havalisi de dahil olmak üzere)tüm
bölgelerin de genel adı olarak kullanılmaktaydı. Tarih öncesi çağlarda, M. Ö:
6000-4000’li yıllarda, ProtoHititler zamanında,
Gürün İlçesi’nin ismi Asur belgelerinde Tilgarimmu, Kapadokya
metinlerinde Tagarama, Hitit metinlerinde Tegarama olarak zikredilirken,
Divriği İlçesi’nin adı “TEPRİCHE”, Darende İlçesi’nin ismi ise,
TİMELKİA/TİMELKEİA, Tilimra/Tiliuraş, Tahantariye, Taronidite gibi isimlerle
zikredilmektedir. [104]Tarihi
kaynakların vermiş oldukları bilgilere göre, Hz. Nuh’un oğulları’ndan Yafes’in
üç oğlundan birisinin adı Tuğurma/Toğarma’dır. Bu isim bize Hitit Kaynaklarında
TEGARAMA, Kapadokya metinlerinde
TAGARAMA, Asur kaynaklarında ise TİLGARİMMU olarak intikal etmektedir.
Tilgarimmu ise, bugünkü Gürün İlçesi’dir.
İşte tarihin aydınlanmaya başladığı
dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yılların başında Anadolu’nun çeşitli
yerlerinde yaşamakta olan insan guruplarından birisi olan
Tegarammalar/Togarmalar’da ilçemiz Gürün ve havalisine tarihin bilinmeyen
zamanlarında (büyük ihtimalle Tevrat’taki bilgilere göre Nuh tufanından sonra)
gelerek yerleşmişler Malatya ve Maraş bölgelerinde de hüküm sürmüşler Tohma
Vadileri boyunca bu bölgeleri yurt tutmuşlardır. İlçemiz Gürün ve havalisine
yerleşmiş olan bu guruplar kendi isimler olan Togarma’yı bu bölgeye isim olarak
vermişlerdir. Aynı zamanda Asur kaynaklarına göre ve Hitit metinlerinde de
anlaşıldığı üzere ilçemiz Gürün’e Yüksek mağaraların bulunduğu su yeri
“veyahutta” Yüksek mağaraların yanında geçmekte olan su” anlamına gelen
“Tilgarimmu” ismi verilmiştir. Bu ismi Gürün ilçesi’nin tarihi kaynaklarda
verilen bilgilere göre ilk isimlerinden birisi olduğu kesin olarak ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Bu isimler bize çeşitli tarihi kaynaklarda ve tabletlerde
çeşitli şekillerde intikal etmektedir.
Asur kaynaklarında Tilgarimmu,
Kapadokya metinlerinde TAGARAMA, Hitit kaynaklarında TEGARAMA olarak zikredilen
bu bölgenin bugünkü GÜRÜN İLÇESİ olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[105]
Aynı zamanda da yine bu tarihi kaynaklara göre bu bölgenin ilk yerleşenlerinin
de Malatya ve Maraş havalisinde hüküm sürmekte olan Tegrammalar/Togarmalar
olduğu da kesin olarak ifade edilmektedirler. Tarihi kaynakların vermiş olduğu
bilgilere göre Hz. Nuh’un oğullarından Yafes’in üç oğlundan birisinin adı
Tuğurma/Toğarma’dır. Togarma ise, Maraş ile Malatya arasındaki bölgelere ilk
göçlerle gelerek yerleşen TAGARAMMALAR/TOGARMALAR’ın atasıdır. Tarihi
kaynaklara göre Tegarammalar, Ön Sümerler’e mensupturlar.[106]
Hitit kaynaklarında TEGARAMA,
Kapadokya metinlerinde TAGARAMA, Asur kaynaklarında ise Tilgarimmu olarak
intikal eden bu bölge, M.Ö. 6000-4000’li yıllarda buraya gelerek yerleşen ilk
boylardan Nuh’un torunlarından TOĞARMA/TEGARMALAR’ın yaşamış oldukları ilk
yerlerdir. Bu isim aynı zamanda Gürün İlçesi’nin de ilk adıdır. Dolayısıyla,
TOGARMA veya TEGARAMA ismi, Toğarma/Teğarammalar’ın yaşadığı şehir anlamına
geldiği gibi. Tarihi kaynaklara göre: Tarihi çağlardan günümüze değin gelmiş
olan tümülüs ve höyüklere Türkistan’da
“Kurgan”, İran’da “Tepe”, Anadoluda “Höyük” Suriye ve Mezopotamya kültlerinde
de “Tel” adı verilmiş olduğuna göre ve Babilcede, Ğar “Mağara” manasına
geldiğine göre, Hititçe çivi yazısında, Arumma “Su”, (Arumma lahhu = Su
ibriği), ismini ifade etmiş olduğunu göz önünde bulundurursak, Süryanice TEL ve
Yine Babilce de ĞAR, Hititçe’de de Arimmu, kelimeleriyle türetilmiş olan
TEL-GAR-RİMMU isimleriyle türetilmiş olan bir kelime ortaya çıkmış olmaktadır.
Bu da bugünkü Gürün İlçesi’nin coğrafik konumunu anlatan bir ifade ortaya
çıkmış olur. Yani “yüksek mağaraların bulunduğu su yeri” anlamına gelmiş olur.
Asurca’da “Rimu, Rimu(m)” formülü kullanıldığı da göz önünde bulundurulak bir
anlam vermek gerekirse; “Tel=yüksek yer, “Gar=Mağara, “Rimu” veya rimmu=“koruyucu,
muhafız” anlamlarına geldiğine göre, “korunaklı yüksek mağaralar, anlamına da
gelmektedir.
Hititler’in ismi Tevratta
geçmektedir. Bu Ulusun soyunun Hz. Nuh peygamberin torunu Tubal/Tabal’e kadar
dayandığını yazmaktadır. Hatta Eski
Ahit’te Hz. Süleyman Peygamberin Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları
ve atları olan “Hitit Krallarından” söz edilmektedir. “Kapadokia” ise,
Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna kadar (Erzincan ve Malatya yaylalarına
doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği artan Plato ile yüksek yaylalar arasında
kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının Sivas’ı içine alan ve sayısız
istilalara uğrayan kısmı da, Doğu Anadolu’nun değişik zamanlardaki
bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya katılmış ve Roma İmparatorluğu’nun
son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci Armenia adı altında bir vilayet
olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında Hattuşaş, Piterya (Boğazköy), Mazaka
(Kayseri) etrafında kurulan Hitit İmparatorluğu daha sonraları genişleyerek
Asurlar’ın Pont (Kyzouadna), Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan (Kaskhaı) ve
Büyük Kilikya (Arzania) adlarını verdikleri sahaları da sınırları içine almış,
daha sonra Suriye’ye uzanmış ve değişik ırklara mensup milletlerden oluşan yeni
bir konfederasyon meydana getirmiştir. Sivas ve havalisi Kaskhaı bölgesinde
kalıyordu. Burası bir taraftan Koküsos (Göksun), diğer taraftan Tilgarimmu
(Gürün ilçesi) ya kadar uzanıyordu.
Tarihin başlangıcında, Anadolu’nun
ilk büyük devleti, Büyük Hatti Krallığı burada kurulmuştur. Hatti devletinin
başkenti hattuşaş burada geriye çekilmiş Boğazköy (Pteria)da bulunuyordu. Bu
bölgede Hattiler’e ait çok kıymetli
eserleri ihtiva eden harabeler vardır. Sivas ili, bu tarihi bölgede (Doğu
Kapadokya) yer almaktaydı. Hitit Uygarlığının ilk merkezi olan Kayseri (Kaneş/ Kültepe/
Caesarea/ Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu uygarlığın hüküm sürdüğü
bölgeler arasında yer almaktaydı.
Kapadokya metinlerine, Boğazköy,
kültepe ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi (bir
yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük
devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon”
görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak
kullanılmaktadır. Geç Hitit Şehir Devletleri’nin yerlerini ya da sınırlarını
tesbit her zaman güçlük çıkarmıştır. Çünkü bu şehirler hakkında bize en iyi
bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi
isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.
Asur belgelerinde Van Yöresine
“Nairi memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”. Onun güneydoğusunda
Anti-toroslar’ın başladığı dağlık bölgeye “Hilakku”, daha güneye Kilikya’ya
kadar uzanan sahaya ise “Que” diyorlardı. Bu büyük bölgelerin içinde şüphesiz
belirli şehirler vardır. Örneğin; III. Salmanassar zamanında Tabal’da 24 küçük
krallık bulunuyordu. Bu krallıklar bir çeşit konfederasyon oluşturup, o şekilde
idare ediliyorlardı.
Bu konfederasyona bağlı şehirlerin
hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan
öğrenmekteyiz. Anadolu’daki şehir devletlerinden en batıda bulunan “Tabal
Memleketi” idi. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre bu memleket
doğudan Milid (Malatya), güneyden “Hilakku” (Kilikya) ile sınır komşusuydu.
Hitit Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul
edilmektedir. Şüphesiz ki, bu sınırlar zamana göre değişiyordu. Örneğin Asur
Kralı Sanherip zamanında Tabal’ın doğu sınırı Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi)
şehrine kadar uzanıyordu. Asur belgelerinde Tabal bazen de “Bit Burutas” ismi
eşanlamda kullanılıyordu. Hitit Hiyeroglifi anıtlarda bu memlekete “Parmeta”
(klasik çağda Bareta)deniliyordu.
Tabal’ın, diğer Geç Hitit
Devletleri’ne göre, Anadolu tarihi içinde önemli bir yeri vardır. Daha güneyde olan
devletlerin genel olarak sürekli Asur’un etki alanı içine girmesine karşılık,
Tabal Frygler’in komşusu olmak yüzünden daha çok onlardan etkilenmiştir. İvriz
kabartmasında görülen giysi ve başlık biçimi Fryg özelliklerini yansıtmaktadır.
Erzincan yakınındaki Urartu Devleti’nin belkide en batı yerleşme noktası olan
Altıntepe’deki bazı küp parçaları üzerinde, Urartular tarafından kullanıldığı
Van Bölgesindeki buluntularla da doğrulanmış olan bazı ölçü terimlerinin Luwi
hiyeroglifleri ile yazılmış olması, Tabal’ın Urartu’dan da Fryg kadar
etkilenmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Tabal’ın Kayseri’nin güneyi ve doğu
bölgelerine yayılmış durumdaydı. Bölgenin büyüklüğü, III. Salmanassar zamanında
burada 20 kadar ufak prensliğin bulunduğundan anlamak mümkündür. Gerçekten de
adı geçen Asur Kralı, İ. Ö: 837 yılında Tabal’e yaptığı seferde, Tabal Kralı
Tuatte’yi (Sivas İli Gürün ilçesi Şuğul Mevkiinde, ilçeye
Tabal krallığı ile Milidia
Krallığının sınır/komşu ve Asur’a karşı müttefik olduğu tarihi kaynaklarda
anlatılmaktadır. Fırat boylarıyla Kuzey Suriye’deki Hatti krallıklarından
başka, Anadolu platosundaki Tuhana (Tyana) memleketine kadar bütün Hattiler
Asur hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Hatti Prensliklerinin
siyaseten Asur hakimiyeti altına girdikleri bu dönemde Asur kültür ve sanatının
da Hattiler üzerinde tesir etmeye başlamış olduğu, kazılarda bulunan eserlerden
anlaşılmaktadır. Kargamış, Sakçagözü ve Zincirli’de IX. Yüzyılın ikinci
yarısına ait kabartmalarda Asur sanatının izleri açıkça görülmektedir.
Asur kitabelerinde, Kargamış ve
Malatya Kralları gibi kendilerini metbu tanıyan Hatti prenslerine ait bazı
şehirlerin yakıldığı, bazılarının da büsbütün ellerinden alındığı yolundaki
kayıtlar, ve yüklenilen ağır vergilerin Hattiler’e ne kadar insafsızca
davranıldığını göstermektedir. Zağroslardaki Kişin’den Murat Suyu üzerindeki
Palu’ya kadar uzayan alana hükmeden ve buralarda bir çok kitabeler bırakan
Urartu Kralı Menuas, yakın şarkta Asur baskısının kalkmasından faydalanarak
Meliddu bölgesini kendi hakimiyeti altına almış, (M. Ö: 804) siyasi ve askeri
nüfuzunu genişletmişti. Oğlu ve halefi Argistis zamanında bu nüfuzun daha
ziyade yayıldığı, bir kitabesinde Maraş doğusundaki Kummuh ve Malatya
batısındaki Tabal Prensliklerini kendi ülkesi içinde saymış olmasından tüm bu
bölgeleri de ele geçirdiği anlaşılmaktadır.
Anadolu’daki şehir devletlerinden en
batıda bulunan “Tabal Memleketi” idi. Asur belgelerinde Van Yöresine “Nairi
memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”adı veriliyordu. III. Salmanassar
zamanında Tabal’da 24 küçük krallık bulunuyordu.
Bu krallıklar bir çeşit
konfederasyon oluşturup, o şekilde idare ediliyorlardı. Bu konfederasyona bağlı
şehirlerin hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan
öğrenmekteyiz. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre bu memleket doğudan
Milid (Malatya), güneyden “Hilakku”(Kilikya)ile sınır komşusuydu. Hitit
Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul
edilmektedir. Tabal krallığı ile Milidia Krallığının sınır/komşu ve Asur’a
karşı müttefik olduğu tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır. Şüphesiz ki, bu
sınırlar zamana göre değişiyordu. Bölgenin büyüklüğü, III. Salmanassar
zamanında burada 24 adet ufak prensliğin bulunduğundan anlamak mümkündür. Sivas
ve havalisi bu dönemde ProtoHititler’in eğemenliğinde (Tabal Krallığının
sınırları içinde) bulunuyordu. Asur belgelerinde “Tabal Ülkesi” hakkında bilgi
verilen bilgi, Kayseri bölgesinde Geç Hitit Devri’ne ait bir çok anıtların
bulunmasıyla da desteklenmiştir. Geç Hitit Beylikleri Dönemin’de Tuanuva şehri, Tabal Ülkesinin merkezini
teşkil ediyordu. Geç Hitit Devletleri döneminin en güzel san’at abidelerinden
birisi olan “İvriz kaya Anıtı” da bu yöre içerisinde bulunmaktadır. İvriz
Kabartması M. Ö: VIII. Yüzyılın geç safhasına aittir. Toros Dağları’na
yaslanmış İvriz Köyü’ndeki küçük bir derenin yanındaki kayanın yüzüne
oyulmuştur. Tanrı figürünün yüksekliği 4.20 M. dir. Kral figürü ise, 2.40
metredir. Sahnede Kral Uarpalaua ritüel duruşta, Hitit dua jestinde ayakta durmaktadır. Hititler’de kutsanan ve
Hitit ülkesinin hemen hemen her yerinde
bilinen Fırtına Tanrısı TARU’nun adı
olan bu kelime İvriz kabartmalarında da “bolluk ve bereket tanrısı veya
bitkilerin tanrısı gibi tasvir edilmiştir.
“Tarhuili-“, kudretli, kuvvetli anlamına gelmektedir. Tanrı adı olan
“Tarhu” veya “Taruh” ismi, “yenmek” anlamına gelen “tarhu” veya “tarh”
kelimelerinden türetilmiştir. “Taruh”, İbranice’de “kanun, kanun koyucu”
anlamlarına gelmektedir.
Kapadokya Metinlerinde, bir takım
yer adları hem bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya
da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden
oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan
birliğin adı olarak kullanılmaktadır. Geç Hitit Şehir Devletleri’nin yerlerini
ya da sınırlarını tesbit her zaman güçlük çıkarmıştır. Çünkü bu şehirler
hakkında bize en iyi bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti
zamanındaki coğrafi isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.
1-“Arzaua”: Örneğin tarihi kayıtlarda
Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyor: 1- Bir şehir
ismi (bir yerleşme merkezi), 2- Küçük bir devletin ya da ülkenin adı. 3-
Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden
oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini içine almakta
ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız Arzaua şeklinde yazılmaktadır
2-Metinlerde geçen “aşağı memleket”
anlamına gelen (KUR –uru- SAPLİTİ) ise tıpkı “yukarı memleket” anlamına gelen
(KUR- uru- UGU)gibi coğrafi terimdir. Hitit yer adlarını yerleştirmekte bu
terimlerin sınırladığı sahaları tesbit etmekte yarar vardır. Bundan da
anlaşılıyor ki, Kızılırmak’ın çizdiği büyük kavisin güneyine Hititler “Aşağı
memleket”, bizzat kavis içerisindeki kısma da “yukarı memleket” adını
veriyorlardı. Kilikya, bugünkü Çukurova bölgesi aşağı memlekette bulunmaktaydı.
Buna benzer Anadolu’da bir çok bölge “aşağı memleket” ve “yukarı memleket”
olarak tarif edilerek bir çok bölgeler böyle açıklanmaktadır. Tarihi kayıtlarda
bazı yerleşim yerlerinin ismi birbirine yakın olmayan türde birbirinden çok
farklı isimlerle, değişik şekillerde
isimlerle anılmaktadır. Bunun nedeni ise, çeşitli dönemlerde o bölgenin coğrafi
yapısı, dinsel kültürü veya dilinin özelliğinden dolayı meydana gelmektedir.
Örneğin tarih öncesi çağlarda Orta
Anadolu’da yer alan tarihi yerleşim birimlerinden Hubişna-Tuanua
beraberliğinin, daha sonra klasik çağda Kybstra-Tyana şekline dönüştüğü
isbatlanmıştır. Aynı bunun gibi Sivas ve havalisi ProtoHititler döneminde
Yukarı Kapadokya (KUR-uru-UGU=Yukarı memleket)bölgesinin sınırları içinde
kalıyordu.
Hattiler’in yaşamış oldugu
bölgelerin doğusunda ve güneyinde Taballar ve Muşkiler yaşarken, bunların güney
ve dogu sınırlarını teşkil eden Gürün ve havalisinde de tegarammalar
yaşamaktaydı.
Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö:
4000-3000)Gürün İlçesi.
Kummuh Krallığı
sınırları içinde.
M. Ö: 4000-3000’li yıllarda Anadolu’da
kökenleri itibariyle Önasya’lı oldukları tarihi kaynaklarca belirtilen uluslar
yaşamaktaydılar. İlk göçlerle gelerek Anadolu’ya yerleşmiş olan Önsümerler’e
mensup bu topluluklar, yerleşmiş oldukları yerlerde kendi site devletlerini
kurmuşlardır. Bu şehir devletleri kurulmuş oldukları bölgelerin coğrafik
özelliklerine veya bu devletleri kurmuş
olan kralların isimleriyle anılmaya
başlamıştır.
Tarihi kaynaklarda, Tabal, Kummuh,
Que, Hilakku, Gurgum, Kargamış, Meliddu vb. Gibi isimlerle
anılan bölgesel krallıklar, batıda Tuz gölünden Akdeniz’e kadar, Kuzey
sınırları ise, batıdan doğuya tuz gölünden Kızılırmak ve Yeşilırmak havzasından
itibaren Malatya’dan güneyde Kargamış’a kadar, buradan da Tohma Vadileri ve Toros Dağları ile bu bölgenin yüksek platoları
ve Uzunyayla ile ve Kızılırmak’ın güneyinden Toroslar’a antitoros’un kuzey ve
batısından yine Tuz gölüne kadar olan sahada hüküm sürmekteydiler
Mısırlılar Anadolu’da yaşayan bu
topluluklara Asya’lı anlamına gelen “Setti” adını verirken, Asurlular,
“birleşmiş milletler” anlamına gelen “Hattiler/Hititler adını
vermekteydiler. Kapadokya’da bulunan ve
sayıları 15000’e varan tabletlerden anlaşıldığına göre tarihin bilinmeyen
dönenmlerinde Anadolu’ya gelerek yerleşen ve ilk site devletlerini kurmuş olan topluluklara “ÖnHititler” anlamına gelen
“ProtoHititler”adı verilmektedir. ProtoHititler’in, Anadolu’nun yerli halkı
olmadıkları kesindir. Ancak ne zaman gelmiş oldukları kesin olarak
bilinememektedir.
Tarihi kaynaklara göre, M. Ö:
4000-3000 yılları arasında Anadolu’da henüz tamamen siyasi bir birlik kurulup
tam bir devlet kurulamamıştı. Daha önceleri Hititler’in Anadolu’da tam olarak
bir siyasi nüfuzları yoktur. Tam bir merkezi otorite mevcut değildir. Bu
nedenle her site devleti kendi bağımsızlığını korumakta ve herkes bağımsız bir
devlet gibi davranmaktaydı.[108]
Kuzey Suriye ve Irak bölgesinde
Ganhar ve Malgu Prenslikleri bulunuyordu. Ganhar Prensliğinin başkenti
Erbil, Malgu Prensliği’nin başkenti ise,
Ninova idi. Daha güneyde, Ortadoğu’nun
süper gücü durumunda bulunan Asurlular,
bulunuyordu.
Tarihi kaynaklarda kendilerine
protoHititler adı verilen ÖnHititler, Kapadokya Bölgesinde, Muşkiler ve
Taballar güney Kapadokya ve Toroslar’n kuzeyinde Comana ve Mazaka vb.gibi
bölgelerde, Hurriler, Habur-Fırat arasındaki bölgelerde, Subariler/Subartular,
Osreon adı verilen(bugünkü Urfa ve havalisi)bölgede yaşamaktaydılar.
Daha önceleri birer küçük şehir
devleti iken sonradan bu şehir devletleri bir araya gelerek kendi aralarinda
bir ittifak oluşturarak siyasi bir konfederasyon oluşturmuşlardir.
ProtoHititler’in siyasi teşekkülleri en eski Türk kurullarına benzemekteydi.
Anadolu’nun Kapadokya Bölgesi’nde yaşamakta olan ProtoHititler’in başkenti
Hattuşaş’tır.
Başlıca şehirleri ise, Kuşşar,
Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kuzeybatıya dogru Tumana, Ulama,
Turhumit, Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri, doguya dogru ise;
Sarişşina, Komana, Lahuzatiya, Razama, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve
Ulaş ilçesine
M. Ö: XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda
Hititler’in en büyük ticaret merkezi olan kaniş(Kültepe)ve Asurlar ticaret
amaciyla gelip giderlerdi. Buraya gelmek için iki önemli yol vardi. Birincisi
Külek Bogazi güzergahiyla Kaniş’e(bugünk Kayseri)kadar uzanan yoldur. Bu yol
uzun oldugu için genellikle ikinci yol tercih edilirdi. Mezapotamya’dan Kaniş’e
ulaşan bu ikinci yol, Uras(Urfa), Melit(Malatya), Tilmika(Darende),
Tegorama(Gürün)ve Pınarbaşı yoluyla
Kaneş’e gidiyordu.
Asur Koloniler’i çağında bu
bölgelerde bulunan “Karum” ve “Wabartum” teşkilatları Asurlu tüccarların
ticaret işleri ile bunlara ait davalara
bakıyorlardı. Bu dönemlerde Tilgarimmu olarak bilinen Gürün İlçesi, Kummuh
Krallığı’nın sınırları içinde bulunurken, Timelkia ve Taronidite olarak bilinen
bugünkü Darende Ilçesi, Milidia (Malatya) Krallığı’nın sınırları içinde[110]
bulunuyordu.[111]
(Eski Tunç Devri- M. Ö: 3000-2000) ProtoHititler
(Ön Hititler)Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)
Kummuh Krallığı
Sınırları içinde
Tarihin aydınlanmaya başladığı
dönemlerde(M. Ö: 4000)Anadolu’da görülen ve en önemli stratejik konumuna sahip
bölgelerinden birisi olan Kapadokya bölgesine yerleşmiş olan Hititler’e
Asurlular Hatti/Hati adını verirlerken, Mısırlılar, “Haytas” adını
vermekteydiler. Tarihi kaynaklar brekisefal ve dilleri bitişken (agglutinant)
olan kavme yani tarih öncesi çağlardan önce gelerek Anadolu’ya yerleşen
Hititler ile daha sonradan bu bölgeye M. Ö : 3000’li yıllarda gelerek yerleşen
Hititler’e Ön Hititler anlamına gelen “Proto Hititler” adını vermektedirler.[112]
Hititler’in ismi Tevratta
geçmektedir. Bu Ulusun soyunun Hz. Nuh peygamberin torunu Tubal/Tabal’e kadar
dayandığını yazmaktadır. Hatta Eski
Ahit’te Hz. Süleyman Peygamberin Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları
ve atları olan “Hitit Krallarından” söz edilmektedir. Kızılırmak nehrinin
(Halys) doğusuna doğru Erzincan ve Malatya yaylalarına yaklaşırken yükseklik
artar. Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan Kapadokia kalabalık bir bölge
olarak burada yer alıyor. Kayseri (Caesarea-Mazaka) sönmüş bir yanardağ olan
Ercyes Dağının(Argaios) silüetinin altındadır. Yanardağdan kalan topraklar en
çok bağcılığa elverişlidir; ayrıca bölgenin sahip olduğu geniş otlaklar, at
yetiştirmekteki ünüyle tarihte yer almaktadır. Kapadokya, “güzel atlar ülkesi”
anlamına gelmektedir.
Önceleri, Anadolu’nun
Kapadokya/Katpatukya bölgesinde yaşamakta olan Proto Hititler’in başkenti
Hattuşaş’tır. Başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere
Kapadokya’dan kkuzeybatıya dogru Turhumit, Tuniyya, Tuwanuva, Zalpa v. b. gibi
şehirleri bulunmaktaydi. Daha önceleri birer küçük şehir devleti iken sonradan
bu şehir devletleri bir araya gelerek kendi aralarinda bir ittifak oluşturarak
siyasi bir birlik oluşturdular. Proto Hititler’in siyasal teşekkülleri en eski Türk
kurallarına benzemekteydi.[113]
Daha önceleri, Hititler’in
Anadolu’da tam olarak bir siyasi nüfuzları ve etkinlikleri yoktur. Asur
kolonileri çağında (M.Ö: 3000-2000) siyasal otoriteleri giderek artmış ve tüm
Anadolu’yu içine alabilecek bir imparatorluk kurmuşlardır.
Asur kolonileri çağında, (M.Ö:
3000-2000) Asur İmparatorluğuna karşı ittifak oluşturan ve bölgesel krallıkları
kendi siyasi nüfuzu altına almış olan Hititler’in(Proto Hititler)hüküm sürmüş
olduğu bölgelerin bir başka ifadeyle merkezi Kapadokya hükümetinin sınırları
ise; Tuz gölünden Akdeniz’e kadar çekilecek bir çizgi bu bölgenin batı
sınırlarını oluşturur, kuzey sınırı ise; yine Tuz Gölü’nden Kızılırmak ve
Yeşilırmak havzasından itibaren doğuda Malatya’ya güneyde Kargamış’a kadar
uzanmakta ve Toros Dağları ile bu bölgenin yüksek platoları da dahil olmak
üzere Uzun Yayla ve Tohma Vadilerinin tümünü içine almaktaydı.
Gürün ilçesinin de içerisinde
bulunduğu Malatya ve Maraş bölgesinin tamamında hüküm sürmekte olan
Tegarammalar’da merkezi otorite olarak Kapadokya’da hüküm sürmekte olan
Hittiler’in siyasi nüfuzu altına girmiş bulunmaktaydı. Özellikle de Asur
İmparatorluğu’nun yayılmacılığı karşısında direnebilmek için bölgesel
krallıklar arasında büyük bir ittifak oluşturulmaya başlamıştı. Ve bu ittifakın
öncülüğünü de Kapadokya’da hüküm sürmekte olan Hattiler yapmaktaydılar. Bu
nedenle de ProtoHititler’in Anadolu da bulunan diğer bölgesel krallıklar
üzerinde siyasi nüfuzları veya etkinlikleri artmaya başlamıştır.
M. Ö: 3000’li yılların başından itibaren
Anadolu’da güçlü bir ittifak halindeki
ProtoHititler bulunmaktaydı. Önceleri Anadolu’daki bölgesel krallıkları siyasi
nüfuzları altına almak suretiyle tarih sahnesine çıkmış olan Hititler’i
Anadolu’daki ilk ittifakları Asur kralı Naramsin’e karşı(M. Ö:
2645-2607)olmuştur. İşte bu ittifaklardan Asur kaynakları oldukça geniş bir
şekilde bahsetmektedirler.
M. Ö : 4000’li yılların sonu ile
M.Ö. 3000’li yılların başında Anadolu’da çeşitli bölgelerde kendi küçük site
devletlerini kurmuş olan bu uluslar Hititler, Tegarammalar, Kizzuwatnalar,
Gasgaslar, Luviler gibi bölgesel krallıklar kendi müstakil krallıkları
içerisinde bağımsız bir şekilde yaşamaya başlamışlardı.
“Asur ticaret kolonileri çağında”(M.
Ö: 3000-2000) Anadolu’da gevşek bir siyasi yapıya sahip bulunmaktaydı. Tam bir
merkezi otorite mevcut değildi. Henüz tamamen siyasi bir birlik kurulup tam bir
otoriter devlet kurulamamıştı. Her şehir devleti kendi bağımsızlığını korumakta
ve herkes müstakil bir devlet gibi davranmaktaydı.[114]
Gerek bu bölgede ve gerekse
Kızılırmak’ın güneyinde Toroslar’a, Anti Toros’un kuzey ve batısında yerleşerek
yurt tutmuş olan Tabal, Gurgum, Kummuh, Kargamış, Milakko, Meliddu vb. gibi
bölgesel krallıklar, Asur kolonileri çağında genişleme siyasetlerinin
birbirlerine ters düşmesi nedeniyle bunlar arasında sert mücadeleler olmakla
birlikte, zaman zaman da çıkarlarını korumak maksadıyla aralarında ittifaklar
oluşturulmaktaydı.
M. Ö: 3000’li yılların başında
Mezapotamya’da süper bir güç olarak ortaya çıkmış olan Asurlular, Anadolu’daki
bu krallıkları kendi hegemonyası altına almak için çeşitli tarihlerde
Anadolu’ya seferler düzenlemişlerdir. Bu seferler neticesinde, tarihler M. Ö:
3000’li yılların sonlarını gösterirken Anadolu’da bulunan bölgesel krallıklar,
Asurlular’ın kolonisi durumundaydılar. Tarihi kaynaklarda, bu dönem “Asur
ticaret kolonileri çağı” olarak zikredilmektedir.
Anadolu’nun el değmemiş tabii
zenginliklerine ve verimli topraklarına, diğer ülkeler gibi zamanının süper
gücü olan Asurlular da göz dikmişlerdi. Çünkü Anadolu, Mezapotamya için
bulunmaz bir hammadde deposu durumundaydı. Bu nedenle Asurlular, bu dönemde
kuzey Suriye’de ve Anadolu’da bulunan bölge krallıkları üzerinde egemen olmaya çalışıyor, zaman zaman Anadolu içlerine kadar seferler
düzenliyorlardı. Anadolu’nun en önemli stratejik bölgelerinden birisine gelerek
yerleşen Hititler, bu saldırılara karşı zamanla Anadolu’daki şehir devletleri
ile zaman zaman ittiffaklar kurdular. Anadolu’da kurulmuş olan bölgesel
krallıklar kendilerine saldıran Asurlular’a karşı kurmuş oldukları bu
ittifakdan dolayı, Anadolu’daki bu krallıklara “Birleşmiş Milletler” anlamına
gelen “Hattiler”deniliyordu.
Daha sonra bu devletlerin üzerindeki
etkinliklerini artırarak bu krallıkları egemenlikleri altına almayı
başarmışlardır. Asur kolonileri çağında (M. Ö: 3000-2000) siyasal otoriteleri
giderek artmış ve tüm Anadolu’yu içine alabilecek bir imparatorluk
kurmuşlardır. M. Ö: 3000’li yılların başından itibaren Anadolu’da güçlü bir ittifak halindeki ProtoHititler
bulunmaktaydı.
Anadolu’daki bölgesel krallıkları
siyasi nüfuzları altına almak suretiyle tarih sahnesine çıkmış olan Hititler’in
Anadolu’daki ilk ittifakları Asur Kralı naramsin’e karşı (M. Ö: 2645-2607) olmuştur.
Asur kaynakları bu ittifaklardan geniş bir şekilde bahsetmektedirler.
Anadolu’daki topluluklar henüz tam
bir devlet teşekkülü haline gelmeden Mezapotamya’da bir imparatorluk kurmuş olan Akad Kralı sargon(M. Ö:
3000-2645), Anadolu’nun güneydoğu sınırlarına kadar bir sefer düzenlemiş, bu
seferler Akad Kralı II. Sargon zamanında da devam etmiştir. Hitit Ülkesi’nde
bulunan Asurlu tüccarlar (Wabartumlar) Asur kralı’ndan yardım istemişler. Bunun
üzerine Akad Krali II. Sargon düzenlemiş oldugu
seferlerle Puruşhanda (Kayseri) ya kadar gelmiş olduğunu tarihi
kaynaklar belirtmektedirler.
Kültepe metinlerinde “mama Kralı
Anum Hirbi’den Kaneş Kralı Warşama’ya yazılmış olan bir mektupta bu durum açıkça
belirtilmektedir. Çünkü bu belgede Asur Kolonileri Çağında, Anadolu’da küçük
bölge krallıklarını eğemenliği altına alan bölgesel krallıkların varlığından
bahsedilmektedir. Bu tarihi belgelerde, isimleri belirtilen krallıklar,
ProtoHititler’in kurmuş oldukları krallıklardan oluşmaktadır. Bu krallkklar
arasında bazen çok şiddetli mücadeleler meydana gelmiştir. Bu krallıklar arasında
zaman zaman Anadolu’ya saldıran Asurlular’a karşı kendi aralarında bir takım
ittifaklar olmuştur. Hititler’in Anadolu’daki ilk ittifaklar, Asur Kralı
Naramsin’e karşı (M. Ö: 2645-2607) olmuştur. Asur kaynakları, bu ittifaklardan
geniş bir şekilde bahsetmektedirler.
Tarihi kaynaklara göre; Tarihin
aydınlanmaya başladığı M. Ö: 4000’li yıllarda, Anadolu’daki uluslarca kurulan,
“Asur Kolonileri çağında”, Asur Kralı Naramsin’e karşı ittifak oluşturan ve
Kapadokya’daki ProtoHititler’in öncülüğünde hareket eden 17 Anadolu krallığının
isimleri şöyledir:
1-Hattina Krallığı: Antakya ve kuzey
bölgelerinde bulunmaktaydı.
2-Kargamış Krallığı: Kuzey Fırat
geçidi üzerinde bulunan bugünkü Cerablus Bölgesinde.
3-Sam’al Karallığı: Bugünkü Zincirli
Bölgesinde.
4-Hilakku Krallığı: Toroslar ve
Adana’nın kuzey bölgelerinde
5-Que Krallığı: Adana ve
havalisinde. Asurlular, Kilikya ile Toroslar arasındaki bölgeye Kizzuwatna
diyorlardı.
6-Mazaka Krallığı: Bugünkü Kayseri
ve havalisinde.
7-Tabal Krallığı: Kayseri, Nevşehir
ve Ürgüp bölgelerinde.
8-Gurgum Krallığı: Maraş ve
Gaziantep bölgesinde.
9-Milidia Krallığı: Bugünkü Malatya
İli ve havalisinde bulunuyordu. Darende İlçesi bu dönemde Milidia/Malatya
Krallığının sınırları içinde bulunuyordu.
10-Kummuh Krallığı: Toroslar ile Seyhan
ve Ceyhan ırmaklarının kaynakları lie Tilgarimmu (bugünkü Gürün
İlçesi)havalisinde bulunuyordu. Kummuh/Kummani krallığı: TILGARIMMU (Bugünkü
Gürün ilçesi ve havalisinde ve Malatya’ya yakın bölgelerde hüküm sürmekteydi.
Gürün ilçesi M. Ö: 2645 yılında, yani M. Ö: 3000-2000’li yıllar arasında Kummuh
Krallığı’nın içinde bulunmaktaydı.[115]
Kummuh Krallığı ise, yukarıda da
belirtildiği gibi Kapadokya’da hüküm sürmekte olan Proto Hitit (Ön Hitit)ler’e
bağlı bulunmaktaydı ve bunlarla ittifak halindeydi.[116]
Asur ticaret kolonileri çağında,
kuzey ve güney Mezapotamya ile Anadolu arasındaki siyasi ve askeri ve ekonomik
ilişkilerin kurulmasına yardım eden en önemli ticaret ve kervan yolu, kuzey
Fırat ve Dicle vadisinden geçiyordu. Bu yol üzerinde, Hahhum, Şamuha, Tagamasa
gibi şehirler bulunmaktaydı. Bunlar gerek büyüklük ve gerekse zenginlikleriyle
merkezi bir konumda olmaları itibarıyle aynı derecede öneme sahip değillerdi.
Bu yolun ticaret merkezi olmak üzere en büyük ve en zengini Kayseri
yakınlarındaki Kaneş şehri idi.[117]
Yukarıda adı geçmekte olan TAGAMASA şehri bugünkü GÜRÜN İLÇESİ’dir.[118]
M. Ö: 3000-2000’li yıllarda
Kummuh/Kummani Krallığı sınırları içinde kalıyordu. Yine aynı dönemde Şamuha,
Hurama, Tilgarimmu, Meliddu gibi bölgeleri de içine alarak Kaneş’e kadar uzanan
ve Maraş bölgesindeki Gurgum Krallığı ile komşu olduğu söylenen Kummuh krallığı
bu tarihlerde Proto Hititler’e bağlı bulunmaktaydı. Dolayısıyla Kummuh Krallığı
sınırları içinde bulunan Gürün İlçesi, bağlı bulunduğu Kummuh krallığıyla
birlikte M. Ö : 3000-2000’li yıllarda Proto Hititler’in hakimiyeti altında
bulunmaktaydı. Hititler’in bölgedeki egemenliği bu tarihlerden sonra da devam
edecektir.[119]
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski
Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri) Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan
Tabal Krallığı sınırları içinde
(M. Ö: 2000-1600) Kummuh Krallığı
içinde
A-Nesi Devleti’ne bağlı Tabal
Krallığı sınırları içinde
I. Hattuşuli zamanında (M. Ö:
1900-1836 )-
B-Hatti İmparatorluğu’na bağlı Kizwatna Krallığı sınırları içinde
I. Murşili zamanında(M. Ö: 1836-1806
)
C-Hatti İmparatorluğu’na bağlı Kizwatna Krallığı sınırları içinde
Telepinu - Ammuna - Tudhalia II.
zamanında(M. Ö: 1806-1600)
Anadolu’da Milattan önceki devirlerde yaklaşık her bin yılda bir başka
göç meydana gelmiştir. M.Ö. 3000’li yılların sonu ile M.Ö. 2000’li yılların
başında Ön Asya’dan gelerek Anadolu’ya yerleşmiş olan toplumlarla ayn soydan
oldukları tarihi kaynaklarca belirtilen insan gurupları Anadolu’ya gelmeden
önce İran’ın kuzeyinde (Zagros Dağları) ile Mezapotamya’nın batı bölgelerinde
bir süre kalarak buradaki uluslardan büyük bir olasılıkla çivi yazısını da
öğrendikten sonra bu birikimleriyle birlikte, M. Ö: 2000’li yılların başında
Anadolu’ya Proto Hititler’in yaşamış oldukları Kapadokya’nın Nesi bölgesine
yerleşen bu gruplar Proto Hititler ile karışıp kaynaşarak birbirlerine ve Proto
Hititler’e rakip bir takım prenslikler kurmuşlar. Sonra da tüm Anadolu’yu içine
alacak şekilde büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. M. Ö: 2000’li yılların
başında kurulan bu imparatorluğa Geç Hitit Devleti adını vermişlerdir.
M. Ö : 3000’li yılların sonu ile M.
Ö: 2000’li yılların başında, tarihi kaynaklarca İran’ın Zağros dağları
eteklerinde ve Mezapotamya’da yaşayan ProtoHititler ile aynı soydan oldukları
belirtilen insan grupları, ProtoHititler’in yaşadıkları bölgelere, özellikle de
Kızılırmağın büyük kavisi içinde yer alan bölgeye kafileler halinde gelip yerleşerek
Anadolu’nun bu kadim halkıyla karışıp kaynaşarak birbirlerine ve
ProtoHititler’e rakip bir takım bölgesel krallıklar kurmuşlardır. Anadolu’ya
sonradan gelerek Nesi bölgesinde yerleşen Geç Hititler, Anadolu’ya tamamen
egemenlikleri altına almadan önce bir takım bölgesi krallıklar kurmuşlardı.
M.Ö: 2000’li yılların başında,
Kapadokya’nın “Nesi Bölgesi”ne gelerek yerleşen, önce küçük beylikler, daha
sonra da büyük bir imparatorluk olarak tarih sahnesine çıkan Geç Hititler’e tarihte “Nesililer” adı verilmektedir.
Külttepe’de bulunan tabletlere göre Geç Hititler ise; komşu devletleri içinde
söz sahibi olmaları sonra da bunları teker teker egemenlikleri altına almaya
başlamaları, Kral Pitnana zamanında meydana gelmiştir. Geç Hititler ve Proto
Hititler’in birbirleriyle karışıp kaynaşmaları ve büyük bir imparatorluk olarak
tarih sahnesine çıkmaları, Kral I. Hattuşuli zamanında meydana gelmiştir.
Anadolu’da ilk siyasi birliği sağlayan Kral Anittaş ile birinci Hattuşuli
arasında, tam 12 tane Hitit kralı gelmiştir. Kral Anittaş ile I. Hattuşuli aynı
hanedana mensuptur.[120]
Tarihi belgelere göre; Nesililer’in
kurmuş oldukları ilk şehir devleti Kuşşar’dır. Takriben M. Ö: 2000-1950 yılları
arasında bu şehir devletinin başında, Pithanaş adında bir kral bulunuyordu. Nesi bölgesine yerleşen Hititler’in kurmuş oldukları şehir devletlerinden bazıları şunlardır:
A) NESİ DEVLETİ: M. Ö: 2000’li
yılların başında Kapodokya’ya sonradan
gelerek yerleşmiş olan Hititler’ce kurulmuştur. Bu krallığın başında ise
Pithanaş adında bir Kral vardır.
B) Anittaş Krallığı: Nesi Devleti’ni
kurmuş olan Pithanaş’ın oğlu Anittaş tarafından
kurulmuştur. Kral Anittaş, çevresinde
bulunan krallıkları bir araya
getirmeye çalışarak Anadolu’da ilk Hitit
birliğini sağlayan kral olarak bilinmektedir.
C) Zalpa Krallığı: Zalpa şehri’nin
yeri henüz tam olarak tesbit
edilememiştir. Kral Anittaş’a ait
tablletlerde, bu şehrin kralı Huzziwa’yı yendikten sonra topraklarını kendi ülkesine kattığı belirtilmektedir. Bu
belgeye göre Zalpa Krallığı’nın başkenti, Zalpa şehridir.
D) Arinna Krallığı: Kültepe’de
bulunan tabletlerde, Geç Hititler’in komşu şehir devletlerine egemen olması,
Kral Pithana zamanında olmuştur. Bu kraldan sonra yerine oğlu, “Rabi
Similtim(Merdiven Büyügü)ünvanına sahip Kral Anittaş geçmiştir.
Kral Anittaş, babasının ölümüyle
birlikte isyan eden başta Zalpa Krallıgı olmak üzere bir çok ülke üzerine sefer düzenleyerek bu ülkeleri
ele geçirmiş. Kral Huzziva’nın daha önce başkent Nesaş’tan götürmüş olduğu tanrı
yortusunu ele geçirerek ülkesine getirmiştir. Tarihi tabletlerde bu seferler
“hangi ülke ayaklandıysa, tanrı Şiu’nun yardımıyla yendim” diye
belirtilmektedir. Kral Anittaş zamanında kurulan sınırları, Karadeniz’den Ak
Deniz’e kadar uzanan bu devlet tarihe Geç Hitit Devleti olarak geçmiştir.[121]
Geç Hitit Devleti’nin esas kurucusu
sayılan I. Hattuşuli, (M. Ö : 1900-1836 Hitit Devleti’nin tahtına çıkar çıkmaz,
ülkesinin sınırlarını geliştirmek amacıyla, seferlerini ilk olarak Güneydoğu
Anadolu ve Kuzey Suriye’nin batı kesimlerine düzenlemiştir. Hitit Kralı’nın
yapmış olduğu bu seferler, Hitit belgelerinde şu şekilde anlatılmaktadır:
“Fırat Irmağını benden önce hiç
kimse geçmemişti. Ben büyük kral onu yaya olarak ilk ben geçtim. Ardımdan da
ordularım yaya olarak geçtiler. Akad’lı Sargon da onu geçip Hahhu(m)ordusunu
yenmişti. Hahhu(m)’ya o kötülük yapmamıştı. Ama ben Hahhu(m) Kralını ve
Şahhu(m) Krallarını yendim. Kentlerini ateşe verdim. Hahhu(m)Kralı’nı Yök
Arabasına koştum.” demektedir.
Bu metinde açıkça görüldüğü gibi,
Hitit genişleme siyaseti, öncelikle Hitit Devleti’nin güney ve güneydoğu
bölgesine, Tohma Vadilerinin tamamından, Fırat’a kadar uzanan saha ve
Suriye’nin kuzey kesimleridir. Tarihi kaynaklara göre; Hahhu(m), Şahhu(m),
Hurama, Şamuha, Tegarama ve Timelkia gibi şehirlerin Kızılırmak ile Fırat Nehri
arasında aranması gerektiğini belirtmektedirler. Şarişşa kenti(Altınyayla
ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine
Tegarama, bugünkü Gürün İlçesi’dir.
Timelkia şehri ise, bugünkü Darende İlçesi’dir.[122]
O halde Hitit Devleti’nin Kralı I.
Hattuşuli, ordusuyla önce bu bölgeleri ülkesine katmıştır. Zaten hemen hemen
her konuda Hitit Devleti’nin(Proto Hititler’in)nüfuzu altında bulunan bu
bölgeler, I. Hattuşuli zamanında tamamen Geç Hitit Devleti’nin egemenliği
altına girmiştir.
Bu metinde açıkça belirtildiği gibi, Hitit
Kralı I. Hattuşuli’nin, ülke sınırlarını genişletme siyaseti, öncelikle Hitit
Devleti’nin güneyinde bulunan ülkelerin topraklarına, Anadolu ile
Mezapotamya’yı birbirine bağlayan Seyhan ve Ceyhan Irmakları’nın kaynakları ile
Tohma Vadileri’nin bulunduğu bölgelerden (Gürün ve Darende İlçeleri’nin
bulunduğu) Fırat’a kadar uzanan saha ve Suriye’nin kuzey kesimleridir.[123]
Tarihi kaynaklara göre; Hahhu(m),
bazı Hitit metinlerinde Hurama olarak
zikredilen şehrin adıdır. Şahhu(m) ise, yine Hitit metinlerinde Şamuha olarak
zikredilen şehirdir. Bazı tarihi kaynaklar, Hahhum (Hurama), Şahhum (Şamuha)
gibi şehirlerin Sivas’ın güneyinde veya Divriği’ye yakın oldukları
belirtilirken, bazı Tarihi kaynaklar da, Hahhum, Şahhum(veya Hurama, Şamuha),
Tegarama, ve Timelkia gibi şehirlerin
Kızılırmak ile Fırat Nehirleri arasında aranması gerektiğini belirtmektedirler.
Ki, bu görüşü Şarişşa (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine
Hattuşuli’(Tabarna)nin zamanına ait
bir tablette, “....kalemiz olursa o zaman bütün ülkeler Hattuşaş’a boyun eğer,
kralın sarayı bir kayanın üzerinde kurulur. Düşmanınki ise, kum üzerine inşa
edilmiştir.” Şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Bu ibareyle(sanki)o dönemdeki
ismi Timelkia olan, bugünkü Darende İlçesi tarif ve tasvir edilmektedir.
Bilindigi gibi Darende’nin eski isimlerinden birisi “Sengbar”dır. Sengbar, “taş
kale” demektir. Tohma Vadileri boyunca bu tarife en güzel ve en çok uyan kale,
Sengbar kalesi’dir.
Hititler’e ait bir başka metinde
ise, Fırtına tanrısı ile İlluyanka’nın Kişkiluşşa Kenti’nde birbirleriyle
savaştıklarında, İlliyunka’nın Fırtına tanrısını yenmişti. Fırtına tanrısı,
bütün tanrılara yalvardı. Bunun üzerine tanrıça İnara bir ziyafet düzenledi.
Her şeyi bolca hazırlamıştı. Hupaşiya
ile bir tuzak kurup, İlliyunka’yı “ziyafet veriyorum”diyerek O’nu
ziyafete çağırdı. İlliyunka çocuklarıyla yukarı geldiler, yediler, içtiler.
Bütün testileri bitirdiler. Öyle sarhoş oldular ki, kendi mağaralarına
inemediler. Hupaşi’ye gelerek İlliyunka’yı bağladı. Sonra fırtına tanrısı geldi
ve İlliyunka’yı öldürdü; diğer tanrılar da onun yanında idiler. İnara, Tarukka
Ülkesi’nde, kayaların üstüne bir ev yaptırdı.....” Denilmektedir. Bu metinde
sözü edilen mağaralar ve kayalar üzerinde inşa edilen yerin bugünkü Zengibar
kalesi’nin, Tarukka Şehri’nin de bugünkü Darende İlçesi’nin olması kuvvetle
muhtemeldir.
Hattuşuli’nin zamaninda Geç Hitit
Devleti’nin sınırlarını; Batıda Tuz Gölü’nden Ak deniz’e kadar olan saha bu
devletin batı sınırlarını, Kuzeyde yine
tuz gölünden Malatya’ya, buradan da,
Kargamış’a kadar olan bölge
oluşturuyordu. Bu dönemde, Elbistan’ın kuzeyinde, Malatya’nın batısında,
Kayseri bölgesinde Gürün ve havalisini içine alan güçlü bir Tabal Krallığı
bulunmaktaydı. Asur Kaynaklarına göre; Kayseri dolaylarında Tabal, Gürün ve
Darende İlçeleri’nin dahil olduğu Malatya dolaylarında Kummuh, Maraş bölgesinde
ise; Gurgum Prenslikleri bulunuyordu. Bütün bu bölgeler, Kapadokya’dan kuzey
Suriye’ye kadar olan tüm sahalar, Geç Hitit Devleti’nin hakimiyeti altına
girmiş bulunuyordu.
Hattuşuli’nin başarılarından
bahseden tabletlerde Hitit Kralı’nın bu seferleriyle Fırat’ın batı
kesimlerinden kuzey Suriye’ye kadar olan tüm bölgeler ele geçirilerek Hitit
Devleti’nine egemenligi altına girmiş oldugu belirtildigine göre; Tohma
Vadilerinin önemli bir bölümünü
oluşturan Darende ve Gürün Ilçeleri’nin bu tarihlerde Geç Hitit Devleti’nin
hakimiyeti altına girmiş oldugu kesin olarak ortaya çıkmış olmaktadır.
Hitit Devleti’ne ait tarihi
tabletlere göre I. Hattuşuli’den sonra yerine oglu I. Murşili geçmiştir. (M. Ö:
1836-1806)Geç Hitit Devleti’nin yeni kralı Büyük kral ünvanıyla tahta geçtikten
sonra başkenti Nesaş’tan ProtoHititler’in başkenti olan Hattuşaş’a taşıdı.
İmparatorluğun adını “Hattiler” olarak değiştirdikten sonra, babasının bırakmış
olduğu yerden seferlerine devam etti. I. Murşili, babasının yolunu izleyerek
aynı yoldan Fırat’ı geçerek önce Halpa Prensliği’ni sonra Kargamış Krallığı’nı
ele geçirdi. Fırat yolu tamamen Hitit ordularına açılmış bulunuyordu.
Bu yol onları, dönemin on büyük
şehirleri olan Harran, Asur, Mari vb. gibi, üzerinden Hammurabi
İmparatorluğu’nun başkenti olan Babil’e götürecekti. Çünkü kuzey Suriye’nin
fethi I. Murşili’ye Mezapotamya’nın fethinin yollarını açmıştı. Hatti ordusunun
bu seferine aynı soydan olan Subariler ve Mitanniler de katılmışlardı.
Bu dönemde, Akad Krallıgı’nın son
varisi olan Hammurabi Hanedanı’nın son hükümdarı, Şamsuditina(M. Ö: 1836- 1806)
ise, doğunun bir çok ülkesini yağmalayarak ülkesini zenginleştirmek istiyordu.
Bu amaçla 1806 yılında, Babil üzerine bir sefer düzenleyerek Akad Kralı
Şamsuditina’yı yenerek imparatorluguna son verdi. Bu seferle birlikte Hatti
Imparatorlugu’nun sınırları Babil’e kadar genişletilmiş oluyordu.
Geç Hitit Devleti’nin en parlak
dönemi I. Murşili zamanıydı. Bu dönemde muhtelif etnik zümrelerden oluşan
Anadolu halkı, Büyük Hitit İmparatorluğu’nun hegemonyası altında eşit
konfederasyon meydana getirmiş ve birbirleriyle karışıp kaynaşmaları
sağlanmıştır. Gittikçe kuvvetlenen bu konfederasyon; nihayet Kizvatna, Hurri,
Gasga, Arzava ve Kilikya bölgeleri ile Çukurova bölgesi, Küçük Asya’nın büyük
bir kısmı, başkent Hattuşaş’a bağlamıştır. Hitit Kralı I. Murşili’nin
zamanında, Anadolu’daki Hitit Beylikleri’nin tamamı bir konfederasyon şeklinde
bu kralın hakimiyeti altında toplanmıştır. Hatti İmparatorluğu’nu meydana
getirmiş olan bu konfederasyona üye olan bölgesel Hitit krallıkları ve hüküm
sürdükleri yerler ise şunlardı:
1-Arzava Krallığı: Antalya ve
havalisi ile eşitlenebilen bu bölge de hüküm sürüyordu.
2-Gaşka/Kaşka krallığı: Karadeniz
bölgesinde ve Kastamonu havalisinde idi.
3-Kilikya Krallığı: Bugünkü Adana ve
Çukurova bölgesinde hüküm sürüyordu.
4-Hurriler, M. Ö: 3000’li yıllarda başlayan
göçlerle Habur-Fırat arasına yerleşen Mitanniler devleti, bu dönemde Hitit
İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiştir.
5-Kargamış Krallığı: Kargamış
bölgesinde hüküm sürüyordu. M. Ö: 1806 yılında Hitit İmparatorluğu’nun
hakimiyetine girmiştir .
6-Halpa Krallığı: Halep ve
havalisinde hüküm sürüyordu. 1806 yılında I. Mursili’nin egemenliği altına
girmiştir.
7-Kizvatna Krallığı: Seyhan ve
Ceyhan ırmakları arasındaki bölgeden, Toroslar’dan itibaren Tahtalı Dağları’na
kadar olan sahada hüküm sürmekteydi. Kizvatna Krallığı’nı, M. Ö : 4000’li
yılların başından itibaren burada yaşayan topluluklar kurmuşlardı. M. Ö: 1806
yılında, Geç Hitit Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. I. Murşili
zamanında, Hitit Ükesi’nin sınırları oldukça genişlemiş oldugundan yeni toprak
düzenlemesi yapıldı. Bu düzenlemeye göre; bölgedeki küçük prenslikler bölgesel
krallıklara baglanmış, bölgesel krallıklar da siyasi yönden Geç Hitit
Devleti’ne bağlı bulunmaktaydı. I. Murşili zamanında yapılan bu düzenlemeyle,
Tohma Vadilerinde, Kayseri, Malatya ve Maraş gibi bölgelerde hüküm sürmekte
olan Tabal, Gurgum, Kummuh, Meliddu gibi krallıklar Kizvatna Krallığı’na
bağlanmıştır. Kizwatna Krallığı ise; Hitit İmparatorluğu’na bağlıydı. Bu
tarihlerde Gürün Ilçesi, (o zamanki ismi Tilgarummu)ve havalisi, Kizvatna
Krallıgı’na bağlı Kummuh Krallıgı’nın sınırları içinde bulunurken, Darende
İlçesi de siyasi yönden Kizvatna Krallıgı’na bağlı olan Meliddu Krallığı’nın
sınırları içinde bulunmaktaydı.[124] I. Murşili’nin M. Ö: 1806 yılında ölmesi üzerine,
yerine oğlu Telepinu geçti. Bu dönemde Hitit Ülkesi’nde siyasi karışıklıklar,
taht mücadeleleri baş gösterdi. Bu karışıklıklar kral II. Tudhaliya zamanında
da devam ederek, tam üç yüz yıl sürdü. Bu müddet içerisinde, devlet içerisinde
meydana gelen iç karışıklıklar ve ordunun güçsüz kalması nedeniyle, hiç bir
başarı elde edilemedi. Siyasi otoritenin boşluğundan faydalanmak isteyen,
devlete bağlı bölgesel krallıklar, bağlarını gevşetmeye başladılar. Özellikle,
Seyhan ve Ceyhan Nehirleri arasından Tahtalı Dağları’na kadar olan sahada ve
Gürün havalısinde hüküm süren Kizvatna Krallıgı, Hitit Devleti içerisinde
oldukça söz sahibi olan bir krallık haline geldi. Hatta yapılan bir anlaşmayla
da Kizvatna Kralı’nın, Hitit kralı ile aynı konumda oldugu kabul edildi.
Yapılan bu anlaşma, Hitit Devleti’nin bu tarihlerde, bölge krallıkları
üzerindeki etkisinin oldukça azalmış olduğunu göstermektedir.
Hititit Ülkesi’nde meydana gelen
siyasi istikrarsızlıklar, devletin kültürel yönden zayıflamasına da neden
olmuştur. Çünkü Hitit Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, M. Ö: 1600’lü
yılların başında Hurri kökenli prenslerin kurmuş olduğu Mitanniler, bu dönemde
tarih sahnesine yeni bir devlet olarak
çıkmıştır. Bu tarihlerde, Hitit Devleti’nin zayıflamasının aksine Mitanni Devleti
güçlenmeye başlamış, Geç Hitit Devleti’nin tam otoritesini sağlayamadığı
bölgelerde, özellikle Hitit Ülkesi’nin doğu sınırlarını oluşturan Fırat’ın batı
bölgelerinde (Tohma Vadisi bölgesinde) etkin olmaya başlamıştır. Mitanniler,
Hitit Ülkesi’ni hem siyasi, hem de kültürel yönden tamamıyla etkilemeye
başlamıştır. Kral adlarının Hititçe olmasına karşılık kraliçe adlarının Hurri
(Mitanni) kökenli olması, hatta tapınaklarda bile Hurri-Mitani tanrılarına
tapınılmaya başlanılmış olması, bu dönemde Mitanniler’in Hitit Ülkesini ne
denli etkilemiş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Mitanniler, Hitit Ülkesini hem
siyasi ve hem de kültürel yönde etkilemiş oldugu gibi aynı zamanda Hitit
İmparatorluğu ile Mısır (Asur) lılar arasında üçüncü bir güç olarak ortaya
çıkmışlardır. Dolayısıyla, Asurlular ile Hititler arasında bir tampon devlet
konumuna gelmişlerdi. Hitit Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, M. Ö: 1600
yılında kurulmuş olduğu bölgeye (Kapadokya)ya doğru geri çekilirken Mitanniler
de güneydoğudan Fırat’ın batı bölgelerine (Tohma Vadisi)doğru genişlemeye
başlamışlardı. Böylece doğuda hüküm sürmekte olan Mitanniler’in genişleme
siyaseti, Hitit Ülkesi’ni kültürel yönden etki ve nüfuzu altına alırken, diğer
yönden devlete isyan eden bölgesel krallıklara ve diğer komşu ülkelere destek
vererek Hitit Ülkesi’ne saldırmaları için teşvik ediyordu. Çünkü Mitanniler,
yıllardan beri kültürel yönden etkisi altına aldığı Hitit Ülkesi’ni tamamen ele
geçirmek için fırsat kolluyordu. Darende ve Gürün havalisi, bu tarihlerde
Mitanniler’in kültürel etkinliği altına girmiştir. Bağlı bulunduğu Geç Hitit
Devleti’nin Kral ve Kraliçelerin isimleri bile, Hurri-Mitanni kelimelerden
oluşmaya, Hurri- Mitanni tanrıçalarına tapınılmaya başlanıldığı dönem olmuştur.
Bu dönemde bilinen ve meşhur olan tanrıça Hepat idi. Tanrıça Hepat’ın kültü,
Gürün ve Darende İlçeleri’nin bulunduğu havalide, bu dönemde kutsanmaya
başlanmıştır.
Hitit Devleti bu dönemde
zayıflarken, Mitanniler güçleniyordu. Hitit Devleti’nde baş gösteren iç
karışıklıklar, devletin zayıflamasıyla bölgesel krallıkların siyasi
bağlılıklarını gevşetmelerine neden olduğu gibi, ülkenin toprak kaybetmesine de
neden olmuştur. Özellikle, ülkenin otoriteyi sağlayamadığı doğu ve güney
bölgelerindeki birçok kentin elden çıkmasına neden olmuştur. Devlete bağlı
bölgesel krallıklar, kültürel yönden bağlı olmalarına rağmen, siyasal yönden
tamamen bağlı değillerdi. Çünkü Hitit kralı I. Murşili’nin ölümünden sonra
ülkede çıkan iç karışıklıklar nedeniyle, merkezi otoritenin boşluğundan faydalanan
bölgesel krallıklar, Hitit Devleti’nden ayrılarak kendi başlarına hareket
etmeye başlamışlardı. Özellikle Kizvatna Krallığı bu dönemde, Hitit Devleti ile
Mitanniler arasında tampon bir devlet statüsüne gelmiş bulunuyordu.[125]
M. Ö: XVI. Yüzyıla girildiğinde,
Hitit Devleti’ne bağlı bulunan bölgesel krallıklar, birer birer ayrılmış olduğu
gibi, ülkenin doğu bölgeleri de Hitit Devleti’nin hakimiyetinden çıkmış
bulunuyordu.[126]
İncesu köyü'nün üstünde bulunan kale
ile, Osmandede köyünün kuzeybatısında ve Kayseri-Malatya yolunun hemen
solundaki tepenin üstünde bulunan kale kalıntısında, Yukarısazcağız Köyü'nden, köyün şuğul denilen
kayalıklarda bulunan iz ve işaretler ile,
Kalederesi Köyünden, Vezirhöyüğü adı verilen yerdeki höyük ve buradaki
kalede bulunan oyulmuş taşlar, Sularbaşı Köyündeki Deppo baba mevkiinin
Mitanniler Devleti Zamanında (M. Ö: 1600-1380/1378)
Kizvatna Krallığı sınırları içinde
(Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)
M.Ö. XV. Yüzyıla girildiğinde, Hitit
Devleti’ne bağlı bulunan bölgesel krallıklar birer birer ayrıldığı gibi, komşu
olduğu tüm ülkeler, Hitit Ülkesi’ni ele geçirmek için saldırmaya başladılar.
Güneydoğuda Mitanniler, kuzeydoğuda ve doğuda Isuwalar, kuzeyde Gaşkalar ve
güneybatıdaki Arzavalılar saldırıya geçtiler. Bu saldırılar, kral Arnuvanda ve
kraliçe Aşmunikal zamanında da artarak devam etti. (M.Ö: 1380) ülkenin
kuzeyinde (Karadeniz) yaşayan Gaşkalar, başkent Hatuşaş’a kadar gelerek her
tarafı yakıp yıkmışlar, her girdikleri yeri yağmalamışlardır. Bu olay tarihi
tabletlerde şöyle belirtilmektedir; “Gasbedilen şehirler arasında Nerik,
Hurşama, Kaştama, Himuva, Zalpuva ve diğer şehirlerdir” denmektedir. Metnin bir
yerinde de”.... Gaşkalar ta! Buraya(Hattuşaş’a)kadar geldiler. Tuhaşuna ve
Tahantariya’yı kentlerini vurdular ve kapılara kadar indiler.” denmektedir.
Metinlerde geçen şehir isimlerinden
“Hurşama” diger birçok metinde zikredilen şehirdir. Ki; genellikle tarihi
kaynaklara göre, Kizvatna Ülkesi’nin diğer bir adıdır. TEGARAMA, yani Gürün
İlçesi’nin güneyinde kurulmuş olan bir şehrin adıdır. Tarihi kaynaklarda, iki
tane “Hurama” şehri vardır. Birisi, Malatya’ya yakın olanıdır. Diğeri ise;
Şamuha ve Şarişşa (bugünkü Sarız İlçesi’dir)şehirlerine yakın olan çok büyük
bir ihtimalle Hurman Çayı’nın bulundugu bölgede kurulmuş olan eski bir şehir
olan Hurma/Hurama şehridir. Çünkü Hurma/Hurama/Hurşama kenti tarihi
tabletlerde, her zaman Luhuzatia ve Razama şehirleri ile birlikte
zikredilmektedir. Çünkü bu şehirler, Hurma/Hurama kentine çok yakın bir
mesafede bulunmaktaydılar. Metinlerde geçen ve Gaşkalar’ın hücum ederek istila
etmiş oldukları “Tahantariye” kenti bugünkü Darende İlçesi’dir. Yukarıda belirtildiği
gibi iki tane Hurama şehri olduğu gibi iki tane de Şarişşa kenti olması
muhtemeldir. Birisi tarihi tabletlerde Şasişina olarak diğeri de Şarişşa olarak
zikredilen Hitit şehirleridir. Şarişşina bugünkü Sarız ilçesidir. Diğeri ise Kızılırmak ile Fırat arasında aranması
gerektiğini belirttiği Şarişşa kentidir. Bu kent ise Altınyayla ilçesinin
sınırları içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıkta, yeni keşfedilen ve halen
kazı yapılan Hitit şehridir.
Tarihi tabletlerde geçmekte olan
“Tuhaşuna” şehri ise, Hititçe’de “-uşna”
ekiyle türetilmiş bir şehir adıdır ki, bu da bugünkü “Tohma” ismiyle
eşitlenebilmektedir. Metinlerde geçen ve Gaşkalar’ın hücum etmiş oldukları
belirtilen “Tahantariya” kenti ise, bugünkü Darende Ilçesi’dir. Metinde geçen
“...Tahantariye/Darende şehrini vurup kapılara kadar indiler..” ifadesiyle,
Hitit Ülkesi’nine güneyi ve dogu sınırları, büyük ihtimalle “Kilikya Kapıları”
ifade edilerek Asur ülkesine giden
ticaret yolunun geçmiş olduğu Tohma Vadileri’nin bulunduğu bu bölge
tarif edilerek, bütün bu bölgelerin Gaşka saldırılarına maruz kaldığı anlatılmaktadır.[127]
Başka bir tarihi kaynakta ise;
“Hitit Ülkesi’nin kuzeyinde Gaşgalar saldırırken, güneybatıda Arzavalılar’ın,
kuzeydoğuda Azziler’in ve doğuda da Isuwalar’ın
Hitit Ülkesi’ne saldırmış oldukları belirtilerek, bu saldırılar
esnasında Malatya yakınlarındaki Şamuha’yı ele geçirdikleri, Isuwalar’ın,
Sivas’ın en güneyindeki ilçesi Tegarama’yı ele geçirmiş oldukları
belirtilmektedir. Yine aynı tarihi kaynaklar, bu saldırırların Mitanniler’in
teşviki ve yardımıyla olduğu açıklanmaktadır.[128]
Bu saldırılar, Hitit Kralı II.
Hattuşuli’ye ait belgelerde şöye anlatılmaktadır; “Hatti memleketleri
düşmanları tarafından tüm yıkıldı.; bir yandan Kaşkalı düşman, öbür yandan
aşağı ülkeden düşman Arzava geldi ve bu da Hatti memleketlerini tahrip
ederek Tuvanuva’yı(Tyana=Bor) sınır
yaptı. Sonra Azzi(Erzurum bölgerinden)
düşman geldi, o da yukarı memleketleri yaktı ve Şamuha’yı sınır yaptı.
Işuwa’dan(Doğuanadolu) düşman geldi ve Tegarama’yı yıktı ve Kizzuwatna’yı sınır
yaptı.....Ve hattuşa kenti de tahrip edildi.”
M. Ö: XV. Yüzyıldan itibaren Geç
Hitit Devleti’nin hakimiyetinde olan ve siyasi yönden Hititler’e, kültürel
yönden Mitanniler’e bağlı olan Kizvatna Krallığı, Hititler ile Mitanniler
arasında tampon bir devlet haline gelmiştir.
Kizvatna Kralı zaman zaman Hitit
devleti’nin yanında yer alırken, çoğu zaman da Mitanniler yönünden hareket
etmekteydi. Hatta bu dönemde bir ölçüde Kizvatna Krallığını Mitanniler’e bağlı
bir bölgesel krallık olarak saymak mümkündür. Gaşgalar, Azzililer ve Isuvalar’a
karşı korumak ve bu saldırılardan dolayı yağmalanmakta olan bu bölgeleri
kurtarmak maksadıyla bunlara destek veren Mitanniler’le birlikte hareket
etmekteydi.
Bu nedenle, Gürün ve havalisi bu
dönemde siyasi bağlamda Geç Hitit Devleti’ne, kültürel yönden Mitanniler’e
bağlı Kizvatna Krallığının hakimiyeti altında bulunmaktaydı. Kizzuwatna Kralı
bu dönemde Tegarama bölgesini Hitit topraklarından saymış oldukları için bu
dönemdeki haritada Kizvatna Krallığı’nın sınırları içinde ve Kizzuwatna
Krallığı’nı da Mitaniniler’e bağlı olarak göstermiş bulunuyoruz.[129]
Zaman zaman Hitit Devleti’yle, zaman
zaman da Mitanniler’le birlikte hareket
etmekteydi. Başta Tegaramma bölgesi (Gürün ve Darende bölgesi) olmak üzere
Malatya’ya kadar olan tüm sahalar kendisine bağlı olan Kizzuwatna Krallığı,
Gaşga, Azzi ve Isuwalar’ın saldırılarına karşı, topraklarını korumak ve bu
saldırılardan kurtarmak maksadıyla bu devletlere destek veren Mitanniler’le
birlikte hareket etmekteydi. Fakat Mitanni Kralı, Kizvatna Kralı’na güvenmedigi
için, Hitit Devleti’nin güçsüz durumundan da yararlanarak, Hititler’e bağlı
olan Kizzuwatna Krallığı’na saldırdılar. Kizzuwatna Bölgesini kısa bir sürede
egemenlikleri altına almayı başardılar.
Böylece Hitit Ülkesini, her taraftan
düşmanları saldırarak ülke topraklarını birer birer ele geçirmeye
başlamışlardı. Bu dönemde Hitit Devleti’nin varlığı bile tehlikeye düşmüştü.
Çünkü batı ve güneybatı Anadolu’da kendilerine Trako-Fryg denilen, türlü adlar
taşıyan çeşitli boyların, özellikle de Muşkiler’in saldırılarına hedef
olmuştur. Hitit Devleti’nin başında bulunan krallar, bu saldırıları
durduramadıkları gibi, kendi soylarından olan Mitanniler (Hurriler)’in her türlü nüfuzu altında kendilerini
kurtaramamamışlardır.
Hititler, bu dönemde Anadolu’daki
hakimiyetlerini tamamiyla kaybetmeye başlamışlardı. Hititler’in bu güçsüz ve
zayıf durumu, M. Ö: 1380-1346 yılları arasında krallık yapmış olan I.
Subbilulima zamanına kadar devam etmiştir. Bu nedenle özellikle, Malatya’dan Tegarama’ya
kadar olan başta Tahantariye (Darende) olmak üzere Kizvatna Krallığı’na bağlı
tüm bölgeler, Azziler ve Isuwalar’ın saldırılarıyla ele geçirilmiştir. (Bakınız
harita: 9. ) Azziler ve Isuwalar’ı Mitanniler desteklemiş oldukları için, M. Ö:
1600-1380 yılları arasında, tüm bu bölgeler Mitanniler’in eğemenliği altına
girmiştir.[130]
Geç Hitit Devleti(Hattiler)Zamanında
(M. Ö: 1380/1378-1282 )
A-I. Subbilulima Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
B-II. Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
C-Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)
Kummuh Krallığı sınırları içinde
Subbilulima[131]
Zamanında (M. Ö: 1380- 1346)
M. Ö: 1380 yılında Geç Hitit
Devleti’nin başına I. Subbilulima, geçer geçmez ilk olarak devlete bağlı olan
bölgesel krallıklar ile bir takım anlaşmalar yaptı. Kızının birisini Mitanni Ülkesi’nin
kuzeyindeki Alşe (Hayaşa) Kralı Hukkana’ya vererek akraba olduğu gibi, O’nunla
ayrıca bir anlaşma yaptı. Mitanniler Devleti’nin siyasi ve kültürel baskısı
altında bulunan fakat kendisi bir Hitit krallığı olan Kizvatna’nın başında
bulunan Kral Şinaşşura ile bir anlaşma imzalayarak, o tarihe kadar Hitit Kralı’nın kölesi olarak
kabul edilen Kizvatna Kralları yapılan bu anlaşmayla, Hitit Krallarıyla aynı
statüde oldukları kabul edildi.
Mitanniler ile arası açık bulunan
Kizvatna Kralını yaptığı bu anlaşmayla yanına çekmeyi başaran Hitit Kralı, diğer
bölgesel krallıklarla da saldırmazlık anlaşması imzaladı. Ülke yönetiminde,
merkezi otoriteyi ve hakimiyeti sağlayarak, Hitit ülkesinin kaybedilmiş olan
doğu ve güneydoğu bölgelerini ele geçirmek, Şamuha, Hurama, Tegarama,
Tahantariye gibi kentleri ele geçirmiş olan Gaşga, Azzi ve Isuvalar’ı bu
bölgelerden çıkarmak, bunları destekleyen doğudaki Mitanniler Devleti üzerine
M. Ö: 1378-1358 yılları arasında iki sefer düzenledi.
I. Subbilulima, ülkesinin doğu ve
güney bölgelerine yapmış olduğu ilk seferinde başarılı olamadı. Çünkü, ülkenin
doğu ve güney bölgelerini ellerinde tutmakta olan Isuva, Azzi ve
Gaşgalar’ı doğuda hüküm sürmekte olan
Mitanniler’ce desteklenmekteydiler. Mitanni Kralı, başkenti Waşşukani’den çıkmamışsa
da, Isuvalar’ı desteklemek maksadıyla ordusunu yardım için göndermişti. Bu
tarihlerde Wattaruşna olarak bilinen (Tegarama, Tahantariye, Hurama ve Şamuha
gibi kentlerin bulunduğu)bölgeye doğru ilerleyince, daha önceden bu bölgeleri
ele geçirmiş bulunan Mitanni kuvvetleri, Isuwalar’ın almış olduğu ön tedbirler,
yakılan ekinler ve kapatılan su kuyuları yüzünden aç ve susuz bırakılan Hitit
ordusu geri çekilmek zorunda kalmıştı. Hitit ordusu, ağırlığının büyük bir
kısmını bırakarak geri çekildiği Wattaruşna Bölgesi, tarihi kaynaklardan anlaşıldığına
göre; suyu ve kuyuları oldukça fazla bulunan bir bölgedir. Gürün İlçesi’nin
Hezanlı Dağı ve Kavak Köyü’nün bulunduğu bölgede varlığını bugün bile koruyan yüze yakın kuyu bulunmaktadır.
Wattaruşna bölgesi, Tarihi kaynaklara göre, birden fazla yerde bulunmaktadır.
Tarihi kaynaklardan belirtilen
Wattaruşna’lardan birisi, Tohma Vadisi’nde, Gürün İlçesi’nin Hezanlı Dağı
eteklerinde kuyuların bulunduğu sahaya, bu tarihlerde verilmiş olan bir
isimdir. Birinci seferinden başarılı olamayan Hitit Kralı I. Subbilulima,
ikinci Seferini yine bu bölgeye yapmıştır. Kayseri Kültepe’den yola çıkarak
Tegerama, Taronto/Tahantariya, Meliten’den geçerek Isuwa Ülkesi’(Elazığ)ne
hücum etti. Böylece daha önceden ülkenin elinden çıkmış olan kentleri, Şamuha,
Hurama, Tegarama, Tahantariye gibi kentleri tekrar ele geçirdi. Hitit
Ülkesi’nin doğu ve güney bölgelerini ele geçirmiş bulunan Azziler ve Isuwalar’ı
bu bölgelerden çıkardı. Daha sonra Mitanni Ülkesi’ne saldıran I. Subbilulima,
Fırat’ı geçerek Mitanni Kralı Tuşratta’yı yendi. Kargamış ve havalisini, kuzey
Suriye bölgesini ele geçirdi. Mitanniler
Sülalesi’ne son vererek Hitit Ülkesi sınırların doğuda Malatya yakınlarındakı
Fırat’a kadar tekrar genişleterek bütün bu bölgeleri hakimiyeti altına aldı.[132]
Bu arada, Mısır Kralı (Firavun)
Tutankom ölmüştü. Tutankom’un Karısı, I. Subbilulima’ya haber göndererek
oğullarından birisini kendisine koca olarak göndermesini istemişti. Bu teklif
üzerine I. Subbilulima, oğularından Zannanza’yı Mısır’a hem koca hem de kral
olarak gönderdi. Yolda kurulan tuzak nedeniyle öldürülmesi üzerine, I.
Subbilulima, Mısır üzerine saldırarak bir çok bölgeyi tahrip etti. Bu olay
ileride meydana gelecek olan Kadeş Savaşı’nın önemli sebeplerinden birisi
olacaktır.[133]
Bu dönemde, Hitit Devleti’ne bağlı olan bölgesel
krallıkların başında Hitit Kralı I. Subbilulima’nın akrabası olan insanlar
bulunmaktaydı. Çünkü bölgesel krallıklar ancak bu şekilde merkezi otorite
tarafından elde tutulabiliyordu. Bu tarihlerde Mitanniler Ülkesinin kralı I.
Subbilulima’nın damadı olan Mattivaza bulunurken, Kargamış Krallığının başında
ise, I. Subbilulima’nın kardeşi Şarrikişuh bulunmaktaydı. Halpa (Halep)
Krallığı’nın başında ise, I. Subbilulima’nın kardeşi (bazı kaynaklara göre oğlu
olan) Telepinu bulunmaktaydı.
Böylece yaklaşık M. Ö: 1380 yılına
kadar Gaşgalar, Isuwalar ve Aziler’in
saldırılarına maruz kalan ve Mitanniler’in hakimiyeti altına girmiş bulunan
Tahantariye/Taronto (Darende İlçesi) bu tarihten(1380)itibaren tekrar
Hititler’in eline geçmiştir. Bu arada Hitit Ülkesi’nde çok büyük bir salgın
hastalık baş gösterdi. Kral I. Subbilulima. bu salgın hastalıktan ölünce,
yerine oğlu II. Murşili geçti. (M. Ö: 1346-1310)
Boğazköy metinlerinde öğrendiğimize
göre Hitit Devleti’nin başına küçük yaşta birisinin geçmesinden faydalanmak
isteyen ülkeye bağlı bulunan bölgesel krallıklar (Arzava, Kizvatna, Mitanni
krallıklar) Hitit Devleti’nin hakimiyeti altında tutan bağlarını koparma
zamanının geldiğini düşünerek devlete isyan etmeye başladılar. Bunlara bağlı
olan Arnuwanda, Lugga, Pithana gibi küçük prenslikler de (isyan etmeye
başlamışlardı.
Geç Hitit Devleti’ne gönülden bağlı
olan sadece Kargamış Krallığı bulunuyordu.
Kargamış Krallığı, Hitit Devleti’nin en büyük desteğiydi. Asurlular bu
dönemde tekrar güçlü bir devlet haline gelmişlerdi. Asur saldırıları ancak bu
kralın desteğiyle bertaraf edebilmiştir. Bu dönemde Geç Hitit Devleti
zayıflamış, bölgesel krallıkların da etkisi giderek artmaya başlamıştır.
Gürün
(Tegarama/Tilgarimmu), îşuvalılar'ın eline geçti. İki kez Kuzey Suriye'ye dek
genişleyen ve büyük bir imparatorluk durumuna gelen Hitit Devleti'nin böyle bir
açmaza düşmesinin nedeni, I. Murşil'den sonra başlayan iç kargaşa ve Hint Ari
göçlerinin yarattığı karışıklıktı. Ancak, Şuppiluliuma'yla (ÎÖ 1375-1335)
birlikte, Hitit Devleti en geniş sınırlarına ulaştı.Hitit Devleti'nin Î.Ö.
1200'lerde yıkılmasından sonra iki yüzyıl kadar karanlık bir dönem yaşandı. ÎÖ
I. binin sonunda kurulan Geç Hitit Kent Devletleri (Prenslikleri) Dönemi'nde.Kayseri
yöresindeki Tabal ülkesi doğuda Tilgarimmu'ya dek uzanıyordu. Tilgarimmu,
Malatya'daki Melid (Milidia/Maldia) Kent Devleti sınırları içindeydi.
Gürün'de
bulunan Hitit hiyeroglif yazıtlı bir stel, bu dönemin eldeki somut
belgelerinden biridir. Geç Hitit Prenslikleri'nin ÎÖ VII. Yy.sonunda birer Asur
eyaleti durumuna gelmeleriyle, bu dönem sona erdi ve Sivas için bir başka
dönem, Kimmer İskit akınları dönemi başladı.
Tarihi tabletlerde öğrendiğimize
göre, Hurri-Mitanni kültürel yönden etkisini sürdürmekte, Mitanni/Hurri kökenli
tanrılar Hitit Ülkesi’nde de kutsanmakta idi. Ülkenin dinsel açıdan en önemli
merkezlerinden birisi olan Tilgarimmu’nun güneyinde bulunan, Kummani kentinde
tanrıça Hepat’ın bayramı her yıl kutsanmakta idi. M. Ö: 1310 yılında Kargamış
Kralı Şarrikişuh, Kummani Kenti’nin tanrıçası Hepat’ın bayramını kutlamak için
Hitit kralı II. Murşili’nin yeğeni ile buluştuğu sırada, ölmesi üzerine ülkede
yeni bir iç karışıklık dönemi başlamıştı.[134]
Geç Hitit Devleti içindeki
karışıklıklar, Kral Muvatalli/Muvattali (M. Ö: 1310- 1282) zamanında da devam
etmiştir. Geç Hitit Devleti’ndeki iç karışıklıklardan faydalanmak isteyen
Gaşkalar ülkeye kuzeyden saldırırken, ülkenin doğu sınırları Asur tehlikesiyle
karşı karşıyaydı. Bu yüzden Hitit Kralı Muvatalli, başkenti Hattuşaş’tan
Dataşşa’ya taşıdı.[135]
Bu arada Asurlar, Hititler’e bağlı
bulunan Mitanniler Ülkesi’ne saldırmaya başladılar. Bu saldırılar karşısında
tutunamayan Mitanniler, Hitit Devleti’nden yardım istedi. Hitit kralı, çeşitli
uluslardan oluşan büyük bir ordu ile Asurlar üzerine yürüdü. Asur kralı II.
Ramses, 20.000 kişilik bir orduyla Kadeş’e doğru ilerliyordu. Her iki ordu da
Kadeş önlerinde savaşa tutuştular. Savaş ilk önce Hitit ordusunun başarısıyla
sonuçlanmıştı. Fakat Geç Hitit ordusunda isyan çıktı. Çıkan bu isyan sonucunda
M. Ö: 1282 yılında Hitit kralı Muvattali öldürüldü.[136]
Geç Hitit Beylikleri Döneminde (M.
Ö: 1282-1260)
Kummuh Krallığı sınırları içindedir.
Hitit Kralı’nın öldürülmesiyle
birlikte, ülkede iç karışıklıklar ve taht mücadelesi yeniden başladı.
Muvattali’den sonra krallığını ilan eden III. Murşili(M. Ö: 1282-1275)’ye karşı
taht mücadelesine girişmiş olan III. Hattuşuli (M. Ö: 1282- 1250) nin zamanında
da ülkede karışıklıklar ve isyanlar devam etti.
Hitit Ülkesi ikiye ayrılmış
durumdaydı. Hitit Devleti, Fırat’ın doğu yakasındaki topraklarının büyük bir kısmını kaybetti. Bu
tarihlerde, Asur kralı Tukiltuninurta (M. Ö: 1260-1232) Subariler ülkesine
hücum ederek Hurri Ülkesini istila etti. (M. Ö: 1260) Bu olay üzerine Hititler,
soydaşları olan Hurriler’in yardımına koştular. Fakat Hitit ordusu savaş
alanında 28.000 esir bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu büyük
bozgundan sonra Büyük Hatti Krallığı Fırat’ın doğu bölgesini ve Mitanniler
üzerindeki nüfuzunu tamamen kaybetti.
Bu tarihlerde, (M. Ö: 1260) Tohma
Vadisi ile, Meliddu(Malatya)ve havalisi,
Hitit ülkesinin doğu sınırlarını oluşturmaktaydı.[137]
Bu tarihlerde Tilgarimmu bölgesi, Hitit Devleti’ne bağlı Kummuh Krallığı’na
bağlı bulunmaktaydı. Darende İlçesi de, Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde
bulunuyordu. Meliddu ve Kummuh Krallıkları ise; sözde Hitit Devleti’ne bağlı
görünüyor, fakat serbestçe hareket ediyordu.
M. Ö: 1260 tarihleri arasında
gittikçe zayıflayan ve kendi sınırlarını dahi koruyamayan bir ülke konumuna
gelen Geç Hitit Devleti’nin bu kötü durumu kral IV. Tudhaliya zamanında da(M.
Ö: 1250-1200) devam etti. IV. Tudhaliya M. Ö: 1250 yılında Hitit tahtına
geçtiği sırada ülkenin içindeki karışıklıklarla uğraşmak zorunda kalması
nedeniyle kendisinden Asurlular ile mücadele etme gücünü göremediğinden ancak
ülkenin doğu sınırlarını takviye etmekle yetindi. Bu tarihlerde doğuda bulunan
Isuwalar, iç karışıklıklardan faydalanarak Tahantariye ve Tilgarimmu gibi
bölgelere yine saldırmaya başladılar.
Bu saldırılar üzerine Geç Hitit
Kralı IV. Tudhaliya, Tahantariye ve Tilgarimmu bölgelerini bu saldırılardan
korumak maksadıyla bu bölgeye bir sefer düzenledi. Hitit Ülkesi, bu tarihlerde,
Güneydoğuya doğru başlayan umulmadık bir hızla gelen Frygler (Muşki) in göç
dalgasıyla ve saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır.
Geç Hitit Devleti, bu saldırılar
nedeniyle, Fırat Irmağı’nın batı kesimlerini (Tohma Vadileri) takviye etmekle
yetinmiştir. Bu tarihlerde Nairi Ülkeleri (Kuzey Suriye) yi fethetmiş bulunan Asurlular,
Hitit Ülkesi’nin doğu sınırlarına
(Fırat) kadar dayanmış bulunuyorlardı. Bu tarihlerde Mitanniler Devleti
yıkılarak tarihe karışmıştır.[138]
Kummuh Krallığı sınırları içinde
Hitit kralı IV. Tudhaliya bu
saldırıları durdurmak için uğraşırken, doğuda çok güçlenmiş ve Hitit Ülkesinin
doğu sınırlarına kadar dayanmış olan Asurlular Tegarama bölgesinin de içinde
bulunduğu bölgelerde kendi başlarına hareket ederek, kendi bağımsızlıklarını
koruma çabasında bulunan Tabal, Gurgum, Meliddu Kummuh vb. gibi bölgesel
krallıklarını, M. Ö: 1260 yılında, Asur kralı Tukiltuninurta (1260-1232 ) ele
geçirdi.
Bölgesel krallıklar Asurlular’ın
eline geçtiği gibi Tegarama bölgesinin içinde bulunan Kummuh krallığı da
Asurlular’ın eline geçti. Bu tarihten itibaren bu bölgeler tamamen Asurlular’ın
hakimiyeti, etkinliği ve nüfuzunun altına girmiştir. M. Ö: 1232 yılında
ülkesindeki karışıklıklar ve batıdan gelen göçlerden dolayı oluşan karmaşalar
ve komşu ülkelerin durmak bilmeyen saldırıları ve bölgesel krallıkların
isyanları Geç Hitit ülkesinin sonunu getirmiştir.
M. Ö: 1180 yılında Anadolu’da
meydana gelen göçlerin ve çeşitli saldırıların karşısında tutunamayan Geç Hitit
Devleti yıkılınca, batıdan gelen istila dalgalarının ve doğudaki Asurlular ve
diğer toplulukların saldırıları karşısında tutunamayan ve kaçmak zorunda kalmış
olan Hititler, bu tarihlerde Toroslar’ın doğusuna çekilerek Mitanni- Hurri
halkı ile de birleşmek zorunda kalmışlardır. Batıdan gelen bu göç dalgası
Kapadokya’dan, Toroslar’a kadar olan sahada çeşitli etnik yapıdaki insan
guruplarının birbirleriyle karışıp kaynaşmalarına neden olmuştur.
Büyük Hatti İmparatorluğu’nun
yıkılışı ile yeni Hattiler (Geç Hitit Beylikleri) in kuruluşu arasında pek çok
zaman geçmemişse de pek çok olaylar olmuş, Anadolu’da pek çok değişiklikler
meydana gelmiştir. Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden olan Muşkiler büyük
guruplar halinde Hitit Ülkesinde hızlı bir şekilde yayılmışlar, gelmiş
oldukları Sivas’ın en güneyi ve doğu bölgelerinden sonra Fırat’ı geçerek
Asurlular’a ait topraklara akınlar yapmışlar, Güney Kapadokya’ya egemen
olmuşlar daha önceden bu bölgelere gelerek yerleşmiş olan kavimlerden Taballar
ile (Tibarenler) birleşerek yeni Hattiler ile eski Hattiler arasında bir set
oluşturmuşlardır.[139]
Bu yüzden Fırat bölgesinde Kuzey
Suriye’de ve Tohma Vadileri boyunca yerleşmiş olan Hattiler (Etiler) etnik
bakımdan olduğu gibi kültürel yönden de Hattuşaş Hattileri’nin aynısı sayılmazlar.
Kayseri’den Malatya’ya Maraş bölgesinden Kuzey Suriye’ye kadar olan sahada
kurulmuş olan bu Geç Hitit Beylikleri’nin kültür ve medeniyetleri de değişik
olmuştur.
Hitit İmparatorluğu’na bağlı birer
krallık olarak varlıklarını sürdürmüşlerse de, bu dönemden itibaren bölgesel
krallıklar, bağımsız birer krallık olarak varlıklarını sürdürmeye
başlamışlardır. Hitit Devletinin zayıflamasıyla birlikte devlete olan bağlarını
ve ilişkilerini kesen bölgesel krallıklar, Güneydoğu Anadolu ile kuzey
Suriye’den kuzeyde Tohma suyu’na Oront (Asi nehri) boylarına, doğuda Fırat
kıyılarından, batıda Tyana (İvriz) ya kadar uzayan sahada kurmuş oldukları
bölgesel krallıklardan olan Meliddu, Tabal, Kummuh, Gurgum ve Kargamış
krallıklarının sınırları içinde kalmıştır.
Geç Hitit Devleti yıkıldıktan sonra
M. Ö: 1232-1115 yılları arasında bu bölgelerde yaşamakta olan Hititler’in kendi
soylarından olan diğer guruplarla kurmuş oldukları küçük krallıklar üç bölgeden
yaşamaktaydılar. Bu bölgeler ise; İskenderun Körfezi’nden Amanos ve Toros
eteklerine kadar uzayan ve eski Mısırlılar’ın Neharin adını verdikleri Fırat
kavsiyle Oront/Asi Nehri arasındaki dağlık bölgelerde; 1-Kargamış Krallığı,
2-Hattina Krallığı, 3-HalpaKrallığı, 4-Bit-Agusi Krallığı, 5-Hama Krallığı
kurulmuştu. Kuzey Amanos etekleriyle Habur Irmağı’nın kaynakları arasında ise;
1-Sam’al Karallığı, 2-Ya’udi
Krallığı, 3-Gurgum Krallığı, 4-Kummuh Krallığı, kurulmuştur.
Toros-Fırat-Tohma Suyu ve
AntiToroslarla çevrilmiş olan platolarda da şu prenslikler kurulmuştur:
1-Meliddu Krallığı: Malatya ve
havalisinde, Darende İlçesi’ni de kapsamaktaydı. 2-Tabal Krallığı: Bugünkü
Elbistan’n kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyinden itibaren Kayseri bölgesine
kadar uzanan sahada kurulmuştur. 3-Kummani Krallığı kurulmuştur. 4-Kummuh Krallığı:
Toroslar ile Seyhan ve Ceyhan ırmaklarının kaynakları ile Tilgarimmu(bugünkü
Gürün İlçesi)havalisinde.
5-Milidia Krallığı: Bugünkü Malatya
İli ve havalisinde bulunuyordu. Darende İlçesi bu dönemde Milidia/Malatya
Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu.[140]
M. Ö: 1260’lı yıllara kadar kendi
aralarında konfederasyon oluşturan ve birer müstakil prenslik halinde yaşayan
Geç Hitit Krallıkları zaman zaman Genişleme siyasetinin birbirlerine ters
düşmesi nedeniyle çoğu zaman da birbirleriyle sert mücadelelere girdiklerini
tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[141]
Bu krallıklar zaman zaman da kendi
aralarında yaptıkları anlaşmalarla çıkarlarına uygun olarak ittifaklar
oluşturmuşlardır. Bu ittifakların başını yani sözcülüğünü bazen Tabal krallığı,
bazı zaman Kargamış krallığı, bazı zamanlarda Meliddu krallığı üstlenmiştir. Bu
ittifakları çoğu kez de birbirlerinin topraklarını işgal etmek amacıyla
yapıldığı gibi, kendiklerini işgal etmek isteyen zamanınn güçlü devleti
Asurlular’a karşı da yapmışlardır. Örneğin Geç Hitit Beyliklerinden birisi olan
ve en az Asur etkisinden kalmış olan Kargamış kralı, önce Meliddu (Malatya)
Krallığı’nı ele geçirmiş sonra da Malatya’dan batıya doğru Tohma suyu ve
kaynaklarını da geçerek Kummuh, Tabal, Gurgum vb. gibi krallıkları da egemenliği
altına almayı başarmıştır. Keza bu olumsuz tutumu Meliddu krallığı, Tabal
krallığı ve diğer krallıklar da yapmışlardır.[142]
Kuzey Suriye’den Harput’a,
Malatya’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Antakya’ya kadar uzanan sahada varlıklarını
sürdürmüş olan Geç Hitit Beyliklerden birisi olan Tabal krallığı da sahip
olduğu güç oranında bir takım krallıkları da kendi egemenliği altına almıştır. Tabal krallığı M. Ö: 1260 yılında
24 tane küçük prensliğe hükmetmekteydi. (4) Asur kaynaklarına göre; Asur
işgalinden hemen sonra, M. Ö: 1232-1115 yılları arasında Tabal Krallığı’na
bağlı bulunan 24 küçük krallıktan birisi de tarihi kaynaklarn bazılarında
Kummaha, bazılarında ise Kummuh olarak geçmekte olan Kummuh krallığı da bu
küçük krallıklardan birisiydi.[143]
İşte bu zayıf ve yumuşak siyasi
yapıdan faydalanmak isteyen Asurlular Hititler’in zayıflamasıyla birlikte
bölgesel krallıklara saldırarak Fırat boylarına ve Suriye sınırlarına akınlar
düzenleyen Asur kralı Tukiltuninurta,
Anadolu’da kendi bağımsızlıklarını koruma çabasında bulunan Tabal,
Gurgum, Meliddu Kummuh gibi bölgesel
krallıkları M. Ö: 1260 yılında kanlı mücadeleler sonucunda ele geçirdi.
Hitit kralı IV. Tudhaliya bu saldırıları
durdurmak için uğraşırken doğuda çok güçlenmiş ve Hitit Ülkesinin doğu
sınırlarına kadar dayanmış olan Asurlular, Fırat boylarıyla Kuzey Suriye’deki
Hatti krallıklarından başka, Anadolu platosundaki Tuhana (Tyana) memleketine
kadar bütün Hattiler Asur hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Hatti Prensliklerinin siyaseten Asur
hakimiyeti altına girdikleri bu dönemde Asur kültür ve sanatının da Hattiler
üzerinde tesir etmeye başlamış olduğu, kazılarda bulunan eserlerden
anlaşılmaktadır. Kargamış, Sakçagözü ve Zincirli’de IX. Yüzyılın ikinci
yarısına ait kabartmalarda Asur sanatının izleri açıkça görülmektedir. Asur kitabelerinde,
Kargamış ve Malatya Kralları gibi kendilerini metbu tanıyan Hatti prenslerine
ait bazı şehirlerin yakıldığı, bazılarının da büsbütün ellerinden alındığı
yolundaki kayıtlar, ve yüklenilen ağır vergilerin Hattiler’e ne kadar
insafsızca davranıldığını göstermektedir.
M. Ö: 1260-1232 yılları arasında
bağlı bulunduğu Tabal Krallığı ile Asur Devleti’ne bağlı bulunan Tilgarimmu
bölgesi’nin dahil olduğu Kummuh krallığı, M. Ö: 1232 yılında Asur Devleti’nin
zayıflamasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmış olan Tabal Krallığı’nın
hakimiyetine girmiştir.[144]
Tabal krallığı’nın hakimiyeti bu
bölgelerde M. Ö: 1115 yılında Meliddu (Malatya) Krallığı’nın bu bölgeleri işgal
ederek egemenliği altına almasına kadar sürmüştür. Bu tarihten itibaren Tabal
krallığı ile, bu presliğe bağlı bulunan küçük krallıklar Malatya krallığı’na
bağlanmıştır.[145]
Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde
Büyük Hatti İmparatorluğu’nun
yıkılışı ile yeni Hattiler (Geç Hitit Beylikleri) in kuruluşu arasında pek çok
zaman geçmemişse de pek çok olaylar olmuş, Anadolu’da pek çok değişikler
meydana gelmiştir. Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden olan Muşkiler büyük
guruplar halinde Hitit ülkesinde hızlı bir şekilde yayılmışlar, gelmiş
oldukları Sivas’ın en güneyi ve doğu bölgelerinden sonra Fırat’ı geçerek
Asurlular’a ait topraklara akınlar yapmışlar, Güney Kapadokya’ya egemen
olmuşlar daha önceden bu bölgelere yerleşen kavimlerden Taballar ile
(Tibarenler) birleşerek yeni Hattiler ile eski Hattiler arasında bir set
oluşturmuşlardır.[146]
Bu yüzden Fırat bölgesinde Kuzey
Suriye’de ve Tohma Vadileri boyunca yerleşmiş olan Hattiler/Etiler, etnik
bakımdan olduğu gibi kültürel yönden de Hattuşaş Hattileri’nin aynısı
sayılmazlar. Kayseri’den Malatya’ya Saraş bölgesinden Kuzey Suriye’ye kadar
olan sahada kurulmuş olan bu Geç Hitit Beylikleri’nin kültür ve medeniyetleri
de değişik olmuştur. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da
yaşanan göçler nedeniyle Kuzey Suriye ile Fırat kavsi içerisinde yaşamakta olan
Hattiler, bu göçler nedeniyle Aramiler, Amurriler ve Subariler ile, Hurri-
Mitanni kökenli guruplarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde küçük küçük prenslikler
kurmuşlardır ve zaman zaman da Asur işgaline karşı bir konfederasyon haline
gelmişlerdir.[147]
Geç Hitit Devleti’nin yıkılmaya yüz
tutmuş olduğu dönemde, (M.Ö. 1280-1260) Bu devlete bağlı bulunan bölgesel
krallıklar, devleti olan bağlılıklarını ve ilişkilerini keserek ayrı ve
müstakil bir devlet olarak varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Bu arada da
Mezapotamya’da güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmış olan Asurlular’a karşı da
kendi varlıklarını sürdürmek içinde kendi aralarında zaman zaman ittifaklar
oluşturmak zorunda kalmışlardır.
İşte bu zayıf ve yumuşak siyasi
yapıdan faydalanmak isteyen Asurlular Hititler’in zayıflamasıyla birlikte
bölgesel krallıklara saldırarak Fırat boylarına ve Suriye sınırlarına akınlar
düzenleyerek bu bölgeleri kanlı mücadeleler sonucunda ele geçirdiler. M. Ö:
1260 yılında Kargamış Krallığı’nı Asur Kralı Salmanassar ele geçirdi.
Kargamış Krallığı’nın güneyinde
bulunan Kommagene Krallığı ve Nairi Ülkeleri’ni ele geçiren Salmanassar’dan
sonraki Asur kralı Tukiltuninurta, (M. Ö: 1260-1232) Tabal, Gurgum, Meliddu
gibi bölgesel krallıkları ele geçirdi. Bu tarihlerde Tilgarimmu Bölgesi (Gürün
İlçesi’nin bulunduğu bölgeler), Geç Hitit Devleti zamanından beri Kummuh
(Kummana) Krallığı’nın sınırları içinde bulunmaktaydı. M. Ö: 1260 yılında,
Tabal Krallığı ile birlikte hareket eden Kummuh Krallığı da M.Ö: 1260 yılında,
Asurlular’ın egemenliği altına girmiş oldu.
Bu tarihlerde, Mezapotamya’da güçlü
bir devlet olarak ortaya çıkan Asurlar, daha önceden Hititler’in eğemen
oldukları tüm bölgeleri ele geçirerek, bu bölgelerde hüküm sürmeye
başlamışlardır. Bölgede hüküm süren küçük krallıklar, zaman zaman, Asurlar’ın
hakimiyetinden çıkmaya çalışmışlarsa da, Asur İmparatorluğı’nun etkisinden
hiçbir zaman kendilerini kurtaramamışlardır. Daha önceki devirlerde nasıl ki,
Hitit İmparatorluğu’na bağlı birer krallık olarak varlıklarını sürdürmüşlerse;
bu dönemden itibaren de Asurlular’a bağlı birer müstakil krallık olarak
varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Asur Devleti’nin I.
Tukiltuninurta’dan sonra (M. Ö: 1232) zayıflamasıyla birlikte, bundan
faydalanan bölgesel krallıklar, Güneydoğu Anadolu ile kuzey Suriye’den, kuzeyde
Tohma suyu’na, Oront (Asi Nehri) boylarına, doğudan Fırat kıyılarından, batıda
Tyana (İvriz) ya kadar uzanan alanda kurmuş oldukları Tabal, Gurgum Kummuh,
Meliddu, Kargamış, Hattina, Unki, Hilakku, Halpa, Hama, Ya’udi gibi küçük
krallıkları, rahat bir şekilde hareket etme imkanını bularak kendi bağımsızlıklarını
ilan etmişlerdir.[148]
İlçemiz GÜRÜN ve Havalisi,
İşte bu dönemde Geç Hitit
Devleti’nin yıkıldığı dönemlerde kurulmuş olan ve adına da Geç Hitit Beylikleri
adıı verilen bölgesel krallıklardan olan Meliddu, Tabal, Kummuh, Gurgum ve
Kargamış krallıkları’nın sınırları içinde kalmıştır. Zaman zaman bu krallıklar arasındaki ve zaman
zaman da bu dönemin en güçlü devleti Asurlular’ın yapmış oldukları savaşlar
sonucunda yapılan toprak düzenlemesi veya sınır anlaşmazlıklarından dolayı
yukarıda sözü edilen bölgesel krallıklardan birisine bağlanmıştır.[149]
M.Ö: 1166 yıllarında, kendi aralarında
konfederasyon oluşturan ve birer müstakil prenslik halinde yaşayanan Geç Hitit
Krallıkları, M. Ö: VIII. Yüzyılın sonuna kadar bağımsızlıklarını korumuşlar, bu
tarihten sonra birer Asur eyaleti haline gelmişlerdir.[150]
Bölgesel krallıklar, genişleme
siyasetinin birbirlerine ters düşmesi nedeniyle çoğu zaman, birirbirleriyle
sert mücadelelere girişmişlerdi. Tarihi kaynaklarda, bu mücadelelerden oldukça
sık olarak bahsedilmektedir. Bu krallıklar zaman zaman kendi aralarında
yaptıkları anlaşmalarla çıkarlarına uygun olarak ittifaklar oluşturmuşlardır.
Bu ittifakların öncülüğünü bazen Tabal krallığı, bazen Kargamış krallığı, bazı
zamanlar da Meliddu krallığı üstlenmiştir. Bu ittifakları çoğu kez,
birbirlerinin topraklarını işgal etmek amacıyla da yapmaktaydılar. Örneğin, Geç
Hitit Beylikleri’nden birisi olarak en az Asur etkisinden kalmış olan Kargamış
Kralı, önce Meliddu (Malatya) Krallığı’nı ele geçirmiş, sonra da Malatya’dan
batıya doğru Tohma suyu ve kaynaklarını geçerek, Kummuh, Tabal, Gurgum gibi
krallıkları egemenliği altına almayı başarmıştır. Keza; bu olumsuz tutumu
Meliddu Krallığı, Tabal krallığı ve diğer krallıklar da yapmışlardır.[151]
Gürün ve Kargamış yazıtlarında.
Kargamış kralı Sasa’nın Malatya krallığı’nı egemenliği altına almış olduğu
anlatılmaktadır.[152]
Asur kaynakları’nda anlatıldığına göre (yazıtlarda) bu tarihlerde ilçemiz Gürün
ve havalisinin de içinde bulunduğu Kummuh (Kumana) Krallığı ile Gurgum Krallığı
arasındaki sınır anlaşmazlığı çözmüş olduklarını ve bu anlaşmazlıkların da
Kummuh kralllığı sınırları dahilinde bulunan Tilgarimmu bölgesinin oluşturmuş
olduğu belirtilmektedir.
Tilgarimmu bölgesi, Tabal, Gurgum,
Meliddu gibi bölgesel krallıkların tam ortasında bulunmaktaydı. Tilgarimmu
bölgesi, Geç Hitit Beylikleri döneminde, bazı zamanlar Tabal, bazı zamanlar
Meliddu ve Gurgum krallıkları ile Kargamış Krallığı hakimiyeti altında
kalmıştır. Geç Hitit Beylikleri’nin (Tabal, Gurgum, Meliddu, Kummuh gibi) de
Kayseri’den Malatya’ya, Tohma vadilerinden Toroslara kadar uzanan saha da ve
Güney Kapadokya’da kurulmuş oldukları, bu dönemde Tilgarimmu (Gürün) bölgesinin
bağlı bulunduğu Kummuh Krallığı’nın, Tilgarimmu’nun güneyinde, güney
Kapadokya’da olduğu ve Kilikya ile sınır bulunduğunu tarihi kaynaklar
belirtmektedirler.[153]
M.Ö: 1280 tarihinden itibaren, kendi
sınırlarını bile koruyamaz bir hale gelen Hitit Devleti’ne bağlı bulunan diğer
bölgesel krallıklar gibi Tabal Krallığı da bu devletten ayrı, müstakil bir
krallık gibi hareket etmeye başladı. Tabal Krallığı’nın bağımsızlığını ilan
etmesinden kısa bir süre sonra Kargamış Krallığı ve tüm Nairi ülkeleri,
Asurlular tarafından işgal edilerek ele geçirildi. M.Ö: 1260 da ise; Asur
Devleti’nde meydana gelen iç karışıklıklardan faydalanan Tabal Krallığı tekrar
bağımsızlığına kavuşarak müstakil bir devlet olarak varlılığını sürdürmüştür.
Geç Hitit Devleti’nin yıkılmasından
sonra ortaya çıkan ve bölgesel krallıklardan birisi olan Tabal Krallığı,
Sivas’ın en güneyindeki bölgeleri ele geçirdikten sonra Fırat’ı geçerek, Asur
topraklarına akınlar düzenleyen Muşkiler ile Taballar tarafından kurulmuştur.
Tarihi kaynaklar, Muşkiler ile
Taballar’ın güney Kapadokya’ya yerleşmiş olduklarını, Mazaka ve Komana/Comana
şehirlerini kurmuş olduklarını belirtmektedirler. Hitit kaynakları, Tabal
Krallığı’nın doğu sınırını Tegarama (Gürün İlçesi) Bölgesi oluşturduğunu
açıklamaktadırlar. Tevrat’a göre Gürün ve havalisinin ilk yerleşenleri olarak
bilinen Tegarammmalar/Togarmalar ile Tabal ve Muşkiler’in aynı soydan oldukları
belirtilmektedir. O halde Asur kaynaklarında Tilgarimmu olarak adı geçen ve bu
tarihlerde Muşkiler’in doğu sınırını oluşturan bölgenin yani Gürün ilçesi’nin Tabal
krallığı’nın kurulmuş oldduğu bu bölgeye sınır olduğu kesin olarak ortaya
çıkmaktadır.[154]
Çünkü Tabal, Gurgum, Meliddu gibi
Geç Hitit Beylikleri’nin Maraş, Malatya ve Kayseri arasındaki bölgelerde
kurulmuş oldukları konusunda tarihi kaynaklar birleşmektedirler. Bu dönemde
Kummmuh krallığı adıyla bilinen ve Gürün ilçesi’nin de sınırları dahilinde
bulunan bu krallığın da Comana/Komana/Kummuh adıyla bilinen bölgenin de güney
Kapadokya’da olduğu ve Kilikya ile sınırlı olduğunu tarihi kaynaklar
belirtmektedirler.[155]
Kuzey Suriye’denn Harput’a,
Malatya’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Antakya’ya kadar uzanan sahada varlıklarını
sürdürmüş olan Geç Hitit Beyliklerden birisi olan Tabal krallığı da sahip
olduğu güç oranında bir takım krallıkları da kendi egemenliği altına almıştır. Tabal krallığı M. Ö: 1260 yılında
24 tane küçük prensliğe hükmetmekteydi.[156]
Asur kaynaklarına göre; Asur
işgalinden (M.Ö: 1260-1232) hemen sonra, M. Ö: 1232-1115 yılları arasında Tabal
Krallığı’na bağlı bulunan 24 küçük krallıktan birisi, tarihi kaynakların
bazılarında Kummaha, bazılarında, Kummuh olarak geçen Kummuh Krallığı, bu küçük
krallıklardan birisiydi.
Tabal Krallığı’na bağlı bulunan ve
merkezi Comana/Kumaha olan bu krallığın kaplamış olduğu saha ise, Sarus
(Seyhan) ve Pyramus (Ceyhan) Irmaklarının Kilikya’ya doğru inen yataklarına
hakim yüksek plato ve yaylalar, Göğdeli ve Tahtalı Dağları ile Kokusüs(Göksun)
ve Markasi (Maraş) den Fırat’a kadar olan saha idi. [157]Bu
bölgeler ise; tarihi kaynaklarda Comana- Kommagene- Kumana- Kummuh- Kuutmuhi
gibi ismilerle anılmaktadır. “Kommagene” Sami asıllıdır. Asurca’sı Kummuhi’dir.
Helenist dönemde bu bölgeler, Comana şeklinde ifade edilmiştir. Bu bölgelerde
Hititler zamanında, Şamuha, Hurama, Tilgarummu, Timelkia, Meliddu gibi
bölgeleri içine alarak Mazaka (Kayseri) dan Malatya’ya kadar uzanan sahada
hüküm süren ve Gurgum krallığı ile komşu olan bir krallıktan bahsedilmektedir.[158]
Tarihi kaynakların belirttiğine ve Asur
kaynaklarına göre Asur kralı II. Sargon zamanında Muşkiler ile işbirliği
halindeki kral olarak nitelenerek üzerine yürüdüğü bu bölgenin (Kummuh/Kummani)
Kralı GÜNZİANİ’yi devirerek yerine Meliddu (Malatya) Kralı Tarhunazi’yi
getirmiş, topraklarını da Meliddu krallığına katmıştı.[159]
M. Ö: 1260 yılından M. Ö: 1115
yılına kadar Tabal Krallığı’na bağlı bulunan Kummuh Krallığı’nın tarihi
kaynakların bir çoğunda Comana-Komana-Kummuh gibi değişik isimlerle ifade
edilmiş olması tarihi kaynaklardaki bilgilerin çok çeşitli ve değişik
olmasından kaynaklanmaktadır. Hitit kaynaklarına göre Komana(Comana) veya
Kummuh/Kutmuhi adıyla bilinen bölge veya şehir Kizvatna’nın bir diğer adı olan
Komana/Comana, Tegarama’nın güneyinde kurulmuş bir şehirdir. Göthze’ye göre
Kummaha/Comana bir ülke değil, Comana olarak bilinen şehrin diğer adıdır.
“İahhişşa, Şamuha, Hurama, Şarişşa gibi şehirler Kizvatna ülkesinin
şehirleridir.
Kargamış kralı Şarrikişuh’un Hitit
kralı II. Murşili ile Kummani kentinin Tanrıçası HEPAT’ın bayramını kutlamak
için Kizvatna’da hastalanarak ölmüş olduğu” tarihi metinlerde geçtiğine göre
Komana şehrinde kutsanan tanrıçanın adının da HEPAT ve “Komana” şehrinin de
Kizvatna’nın bir kenti olduğuna ve Tilgarimmu (Gürün) nun güneyinde bulunduğu
kesin olarak ortaya çıkmış olmaktadır.[160]
Proto Hititler’’den önceki dönemde
Kizvatna krallığı’na, Proto Hititler ve Geç Hitit İmparatorluğu zamanında da
Kizvatna krallığına bağlı bulunan Komana/Kummuh krallığı Geç Hitit beylikleri
döneminde de Tabal krallığına bağlı bulunmaktaydı. Kummaha şehri de Kummuh
krallığı’nın merkezini oluşturuyordu.[161]
Asur kaynaklarında ve Urartu
kitabelerinde “Hate ülkesi” olarak nitelenen Tabal krallığı ve bu krallığa
bağlı bulunan yirmiden fazla küçük prenslik büyük bir konfederasyon halinde
idi. M.Ö: VIII. Yüzyıla ait Asur tabletlerinde isimleri belirtilen bu küçük
prensliklerden birisi de Kummuh veya Kummahi olarak tarihi kaynaklarda adı
geçen Kummuh krallığıydı.[162]
Tarihi kaynaklara göre Tilgarimmu
bölgesi (Gürün ve havalisi)bu dönemde, yani Asur işgalinden önce, (M. Ö:
1280-1260) Geç Hitit İmparatorluğu’na bağlı bulunan Kummuh krallığı sınırları içinde bulunurken
Asur işgalinden (M. Ö: 1260-1232) hemen sonra da(M. Ö: 1232-1115) Tabal
Krallığının hakimiyetindeki Kummuh Krallığı’na bağlı bulunmaktaydı.[163]
M. Ö: Birinci bin yılına ait Darende
Menşeili bir tane oturan Hepat tasviri mevcuttur. Tanrıça’ya ait hiyeroglif
yazısı şöyledir:” DHi- Pa- Tu- Uru- Me- Na- Li (= şehre ait olan Hepatu,
şehirli hepat)bu şehirle hangi kentin kastedilmiş olduğu kabartmanın arka
yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız. Buradaki şehir adı “Tu- Ma- N- A- Uru” suretinde
okunmaktadır. Gürün’de bulunan ve yine bir Hitit kralı tarafından meydana
getirilmiş olan bir Geç Hitit kaya yazıtında (Şuğul Mahallesi’ndeki büyük
kayadaki) tanrıça’nın adını “GAL- DHİ- PA- TU- S” (= Büyük tanrıça Hepatus)
diğer bir yerinde de “GAL- DHİ- PA- TU)” (= Büyük tanrıça Hepati) iki defa
yazılı bulunmaktadır.[164]
Maalesef bu yazıtların hangi
tarihlerde yazılmış olduğu konusunda kesin tarihlendirme verilememektedir.
Bütün tarihi kaynaklardaki verilen bilgilere ve yukarıda sözü edilen kaya yazıtlarındaki
bilgilere göre “Hepat kültü başta Komana(Kummuh)olmak üzere Tilgarimmu,
Timelkia ve Meliddu bölgelerinde Geç Hitit prensliklerince kutsanmakta idi.
Zira Comana’nın Malatya Geç Hitit prensliği’ne yakın olduğu ve Malatya’da Hepat
kültürünün M. Ö: 1000’li yıllarda kesin olarak yaşamış olduğu
belirtilmektedir.)
Malatya Geç Hitit prensliği sınırları
içerisinde olan Karahüyük, Izgın Hitit Hiyeroglif yazılarında (Hafirler yazıtı)
M. Ö : 1200 yıllarına tarihlendirilmektedir. Karahüyük ise; Elbistan’dan
Malatya’ya ve Gürün’e giden yolların 10 km. kuzeyindedir. Hafir kitabelerini
ise, Malatya kralı yazdırmıştır. Karahüyük yazıtında “Boşaltma kabı” anlamına
gelen “La hu (Wa) - Kültepe metinlerinde “Luhuzatia, Boğazköy metinlerinde
“Lavazantiya, yine Karahüyük yazıtlarında “La- (Hu) - Wa- Ta- N- Di” suretinde
kaydedilen “Lavazantiya” isminden sonra üç şehir ismi belirtilmektedir.
Bunlardan birincisi “Le- Ka+Ra- Ma- Uru” olarak okunur. Bu şehir ile Boğazköy
metinlerinde adı geçen Forrer, Göthze, Garstang ve diğer uzmanlar tarafından
bugünkü GÜRÜN İLÇESİ ile bir tutulmakta olan Tegarama veya Tagarama şehri
kastedilmektedir.
Tilgarimmu şeklinde olan Asurca
şeklinin gösterdiğine göre bu yer adı kendisine has bir “TL” sedasıyla
başlamakta yani ihtimalle “Tlgarama” ismini taşımakta idi. Tevratta aynı bölge
(şehir) adı bize TOGARMA şeklinde intikal etmektedir. Bütün bu bilgilerin ışığı
altında Gürün’de bulunan Şuğul mevkiindeki Hitit Hiyeroglif yazıtları’nın
tarihi kesin olarak bilinmese de Darende de bulunan Hepat heykeli’nin M. Ö:
1200-1100’lü yıllara ait olmasına dayanılarak, yazıtların bu tarihler arasında
meydana getirilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü Izgın ve Karahüyük
yazıtları (Hafir) da yine bu dönemlerde meydana getirilmiş olduğu tarihi
kaynaklarda belirtildiğine göre Gürün’de bulunan yazıtları da bu dönemlere göre
tarihlendirmek mümkündür. Çünkü Hafir (Izgın ve Karahüyük) yazıtları
M.Ö:1200-1100’lü yıllarda meydana getirilmişlerdir.[165]
M. Ö: 1260-1232 yılları arasında
bağlı bulunduğu Tabal Krallığı ile Asur Devleti’ne bağlı bulunan Gürün
(Tilgarimmu) bölgesi’nin dahil olduğu Kummuh Krallığı, M. Ö: 1232 yılında, Asur
Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmış olan Tabal
Krallığı’nın hakimiyetine girmiştir. (bakınız harita: 12. )Tabal krallığı’nın
hakimiyeti bu bölgelerde, M. Ö: 1115 yılında, Meliddu(Malatya) Krallığı’nın bu
bölgeleri işgal ederek egemenliği altına almasına kadar sürmüştür. Bu tarihten
itibaren Tabal Krallığı ile bu krallığa bağlı bulunan küçük krallıklar, Malatya
Krallığı’na bağlanmıştır.[166]
Asur kaynaklarında Markasi (Maraş),
Romalılarca “Kirmanika” ve diğer bir çok tarihi kaynakta da Maraksiyum/Massise
ve “Gamgum”gibi isimlerle anılan bugünkü Maraş ve havalisinde kurulmuş olan
Hitit- Hurri ve Mitanni etkisinde kalmış olan Geç Hitit Beyliği’dir. Gurgum
Krallığı hakkında geniş bilgiler, Asur Kralı II. Asurbanipal ve III.
Salmanassar’a ait belgelerden verilmektedir.[167]
Gurgum Krallığı da diğer Geç Hitit
Beylikleri gibi bağlı bulunduğu Hitit İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra,
bir müstakil devlet gibi hareket etmeye başlamış. Bu devletin yıkılışından
sonra bağımsızlığını devam ettirmiştir. Fakat bu bağımsızlık fazla sürmemiş.
Geç Hitit Devleti’nin yıkılışından sonra, bölgedeki Geç Hitit Beylikleri’ne
saldıran Asurlular, M. Ö: 1260 yılında,
Kargamış Krallığı’nı ele geçirdikten sonra Gurgum krallığını M.Ö: 1232 yılında
ele geçirmiştir. Gurgum Krallığı, M.Ö: 1232-1115 yıllarından itibaren Asur
Devleti’ne bağlı bölgesel krallık olarak varlığını sürdürmüş. M.Ö: VIII.
Yüzyılda diğer bölgesel beylikler gibi, Asur Devleti’nin bir eyaleti haline
gelmiştir.[168]
Gurgum Krallığı, müstakil bir
krallık olarak varlığını sürdürdüğü, Asur ve Urartu Devletleri’ne bağlı
bulunduğu yıllarda sınırları, diğer bölgesel krallıkların lehine veya aleyhine
olarak genişlemiş bulunmaktadır. Bu nedenle, komşu krallıklar ile zaman zaman
Gurgum krallığı arasında sınır anlaşmazlıkları meydana gelmiştir. Asur Kralı
III. Adainirari (M.Ö. 811-781) ve
Salmanassar (IV.)zamanında (M. Ö: 781-772) ki yazıtlarda, bu kralların Asur
Devleti’ne bağlı bulunan Gurgum Krallığı’yla yine bu devlete bağlı bulunan Tabal
Krallığı’na bağlı Kummuh krallığı arasında meydana gelen sınır
anlaşmazlıklarını çözümlemiş olduklarından bahsedilmektedir. Yine bu
tabletlerde anlaşmazlık konusu olan yerin Tilgarimmu bölgesi olduğu
belirtilmektedir.[169]
Bu dönemde, Tilgarimmu bölgesi
(Gürün ve havalisi) Geç Hitit Beyliklerinden birisi olan Tabal Krallığı’na
bağlı bulunan Kummuh/Kumana Prensliği’ne bağlı bulunmaktaydı. Bu prensliğin
sınırları içerisinde bulunuyordu. Kummuh Krallığı da Gurgum Kralllığı ile sınır
bulunmaktaydı. Seyhan, Ceyhan ve Tohma Suyu’nun kaynaklarının bulunduğu
bölgeleri Kummuh Krallığı’nın sınırları dahilinde iken, o dönemlerde
“Wattaruşna” adıyla bilinen yöreler (Hezanlı dağı ile Gürün ilçesi’nin güney
kesimleri) de Gurgum Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. Coğrafik yapısı itibariyle Tohma Vadisi’nde bulunan her iki
bölge de Tilgarimmu (Gürün) bölgesine doğal olarak bağlı idi. Tilgarimmu
bölgesi ise eskiden beri Kapadokya ile güney Kilikya’yı, aynı zamanda Orta
Anadolu ile Doğu Anadolu’yu birbirine bağlayan yolların kilit noktasını
oluşturuyordu.
Tilgarimmu bölgesi Kummuh
Krallığı’na bağlıydı. Bunun için de bu bölgenin kontrolünde bu krallığa ait
bulunmaktaydı. Fakat Tilgarimmu’ya bu önemi kazandıran Gurgum Krallığı
sınırları içerisinde geçmekte olan
ticaret ve kervan yoluydu. Bu yol Tilgarimmu bölgesine gelmeden önce
Tilgarimmu’nun güneyinde bulunan ve Gurgum Kralı Muvan’ın hüküm olduğu bugünkü
Darende-Gürün hududunu teşkil eden Haditu/Arslantaş mevkiinden(4)geçerek
Tilgarimmu’ya (Gürün) hezanlı dağı yönünden ulaşır, buradan da Kaneş(Kayseri)’e
doğru yol alırdı.
İşte bu bölgeleri, her iki bölgenin
kralı da kendi ellerinde tutmak istiyor, bunun için de aralarında çoğu kez
sınır anlaşmazlıkları çıkmış oluyordu. Gurgum ve Kummuh krallıkları arasında
sınır anlaşmazlığına neden olan bölgeye
eski Hititçe’de “Haditu” denilmektedir bugünkü Arslantaşlar mevkiidir. Bugün
Gürün-Darende hududunu teşkil etmektedir. Bu bölgede 1902 yılında yapılan bir
kazıda(5) Libas/Lamias’ın oğlu Muvan isminde bir krala ait heykel ve
Tarihi kaynaklara göre; Gurgum Kralı
Muvan’ın yukarıda bahsedilen Asur Kralları zamanında yaşamış olduğu
belirtildiğine göre: Kummuh Krallığı ile Gurgum Krallığı arasındaki sınır
anlaşmazlığının Gurgum Kralı Muvan zamanında meydana geldiği ortaya çıkmaktadır.[171]
Kargamış Krallığı içinde (M. Ö:
1115-1100/1093)
Meliddu Krallığı'nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı'na bağlı Kummuh Krallığı'nın sınırları içinde.(M. Ö:
1115- 1100/1093)
Asur kitabelerinde, "Büyük
Hatti Krallığı" olarak bahsedilen Kargamış krallığı, "Geç Hitit
Devleti" zamanından beri, kuzey Suriye'nin en önemli bir krallığıydı. Bu
krallık, Geç Hitit Devleti zamanından, (I. Subbilulima döneminden itibaren (M.
Ö: 1380-1346)beri Hitit kral ailesinden olan Vasal krallar tatarafından
yönetiliyor, bağlı bulunduğu Geç Hitit Devleti'ne askeri ve ekonomik yönden
büyük katkılar sağlıyordu.[172]
Geç Hitit Devleti'nin iç
karışıklıkları nedeniyle zayıflaması, daha sonra da yıkılmasıyla birlikte diğer
bölgesel krallıklar gibi Kargamış Krallığı da bağımsız bir devlet gibi hareket
etmeye başlamıştır. Fakat önceden bağlı bulunmuş olduğu devlet ile hiçbir zaman
ilişkisini kesmemiş, devamlı surette bu devlet ile birlikte hareket ederek, bu
dönemde doğunun süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmış olan Asurlular'a karşı
ittifak oluşturmuştur. Kargamış Krallığı bu ittifakını bölgedeki diğer
krallıklarla da sürdürmüş çoğu zaman bu krallıklara bu konuda öncülük etmiştir.[173]
M. Ö: 1280 yılında Kargamış
krallığı, Hitit İmparatorluğu'nun
zayıflamasından sonra bağımsızlığını ilan ettiği zaman Asurlular ile sınır
bulunmaktaydı. Kargamış Krallığı'nın Hititler ile müttefik olması Kargamış geçidi
ile bu geçitten Maraş'a doğru Toroslar arasında ilerleyen bölgelere hakim
olması, nedeniyle çok önemli bir konumda bulunması ve bölgesel krallıklarla da
Asurlular'a karşı ittifaka girmiş olması nedeniyle, zamanının çok güçlü devleti
olan Asurlar'ın bu krallığın topraklarına göz dikmesine göz dikmelerine sebep
olmuştur. Çünkü Kargamış Krallığı Meliddu, Kummuh, Gurgum, Tabal gibi bölgesel
krallıklarla bir konfedarasyon oluşturmuş. Asurlular'a karşı mücadele ediyordu.
Bu nedenlerden dolayı Asur Kralları kendileri için büyük tehlike gördükleri
Kargamış Krallığı'nı ortadan kaldırmak için fırsat buldukça topraklarına
saldırıyorlardı.
M. Ö: 1260 yılında, Asur Kralı
Salmanassar (M. Ö: 1280-1260)Kargamış Krallığı'nın üzerine yürüyerek
topraklarını ele geçirdi. (M. Ö: 1260-1232) tarihleri arasında, Asurlular'a
bağlı bulunan Kargamış Krallığı, Asur ülkesinde meydana gelen iç karışıklıklar
nedeniyle bundan faydalanarak bir süre bağımsız kalmayı başardı. Fakat Asur
Kralı I. Tiglatpileser (M.Ö. 1115-1093), Kargamış üzerine sefer düzenleyerek
vergi vermek zorunda bıraktı. Bu tarihten kısa bir süre sonra Kargamış Krallığı
bağımsızlığını kazanarak yaklaşık M. Ö: VIII. yüzyıla kadar sürdürdü.[174]
M. Ö: 1115-1093 yıllarının hemen
ardından Asurlular'ın iç karışıklıkları nedeniyle rahat bir nefes alan Kargamış
krallığı, Geç Hitit Beylikleri içinde en az Asur etkisinden kalmış olanıdır. Bu
nedenle de Kargamış krallığı bu dönemde bağımsızlığını sürdürdüğü gibi diğer
Geç Hitit Beyliklerinin aksine sınırlarını genişletme çabasını sürdürmüş. Bu
beyliklerin de topraklarına saldırmıştır. Özellikle de bu yıllarda kendisine
rakip gördüğü Meliddu/Malatya krallığı ile savaş yaptı. Bu dönemde Malatya
krallığı da batıya doğru sınırlarını genişletmek maksadıyla Fırat'ın batı
kesimlerinde hüküm sürmekte olan Tabal, Gurgum, Kummuh gibi krallıkların
topraklarını işgal ederek kendi ülkesine katmıştı. Malatya krallığı Fırat'ın
batı kolu olan ve kaynağını oluşturan Tohma Irmağı ve kaynaklarını, hatta daha
ileri bölgelere, Kapadokya'ya kadar sınırlarını genişletmiş bulunmaktaydı.
Malatya Krallığı, bu dönemde Tabal Krallığı'na bağlı bulunan Kummuh/Kumana
Krallığı'nın sınırları içinde bulunan Tilgarimmu(Gürün) bölgesini de kendi
ülkesine katmıştı.
İşte bu dönemde, (M.
Ö:1115-1093)Kargamış Kralı "Sasa", Malatya kralı "Kuvarme/Allamari
üzerine bir sefer düzenleyerek Malatya Krallığı'nı yapılan bu savaşta yenerek
ülkesini ele geçirmiştir. Gürün ilçesi'nde, Şuğul Mahallesi'nde bulunan kaya
yazıtları bu savaştan bahsederek bilgiler vermektedir.[175]
Gürün, Şugul Mahallesi'ndeki kaya yazıtları Geç Hitit Beylikleri dönemine ait
olan kitabelerdir. Kitabeler, bu döneme ait bir takım bilgileri vermektedirler.
Gürün ve Kargamıştaki kaya yazıtlarında verilen bilgilere göre; "Kargamış
Kralı bulunan Sasa'nın, Malatya Kralı ile yapmış oldugu savaşta, Malatya Kralı
Allumari/Kuvarma ve oglu Mata'yi yenmiş oldugunu ve Malatya Krallığı'na bağlı
olan Tilgarimmu(Gürün)bölgesini, kendi ülkesine, Kargamış Krallığı'na katmış
olduğu belirtilmektedir. Kargamış Krallığı, VIII. Yüzyıla kadar bağımsızlığını
sürdürmüşse de bu tarihten sonra Asur Krallığı'nın işgaline uğrayarak Asur
Krallığı'na tabi bir konuma gelmiştir.[176]
Meliddu Krallığı içinde (M. Ö:
1115-853)
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı’nın sınırları içinde.
Geç Hitit Devleti’nin yıkılmasından
sonra kurulan Hatti beyliklerinden birisi de çeşitli tarihi kaynaklarda
“Meliddu-Meliten-Milidia-Maldiya vb. gibi değişik isimlerle anılan, Malatya ve
havalsinde kurulmuş Malatya krallığıdır. Malatya Krallığı, daha önceki yıllarda
kurulmuş olmasına rağmen, asıl önemini Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından
sonra kazanmıştır. Zira Asur, Urartu ve Fryg Devletleri hudutlarının birleştiği
yerde bulunması, ayrıca yukarı Mezapotamya ile Orta Anadolu arasındaki yolların
buradan geçmekte oluşu nedeniyle önemini daha da artırmıştır. Bu yol ise,
Kayseri Kültepe’den (Neşasa) den başlayarak Tegamasa (Gürün), Toronto
(Darende), Melit (Malatya), Sümeysat (Samsat) üzerinden Urşu (Urfa)ya vardığı
buradan ikiye ayrılarak, Cerablus (Kargamış)ve Halpa (Halep)ya gidiyordu. İkiye
ayrılan bu yolun bir diğer kolu ise, Nusaybin üzerinden doğuya, Asur ve Babil’e
gidiyordu. Mezopotamya ile Anadolu
arasındaki ticaret ve kültür alışverişinin bu yol üzerinden yapılması, Malatya
ve bu yol üzerinde bulunan diğer şehirleri (Darende ve Gürün’ü)de tarihsel ve
kültürel yönden önemlerini artırmıştır.[177]

Malatya ve çevresinde, özellikle
İspekçür/Yeşiltaş-Darende ve Gürün (Şuğul mevkiindeki), Izgın, Kötükale,
Karahüyük, Beypınarı, Argancık ve Sırzı’da bulunan Hititçe yazılı hiyeroglif
kitabeler ve steller, Geç Hitit Beylikleri dönemine aittirler. Hitit
hiyeroglifi yazılı kitabeler ve röliyefler henüz tamamen okunamamış olmakla
birlikte, kral, baba ve oğul kelimelerini gösteren ideogramlar saptandığından,
Asur belgelerinin verdiği bilgilerin yardımıyla kral adlarının birçoğu
okunmuştur. Kral adlarının okunmasıyla birlikte, incelemelerde bu isimlerin bir
kısmının Luvice, bir kısmının da Hititçe olduğu, böylece Malatya ve havalisinin genellikle, “Hurri-
Mitanni” kültür çevresine girmiş olduğu anlaşılmıştır.
Malatya ve havalisinde hüküm süren
Milidia devleti (Geç Hitit Beyliği), Asur kralı I. Tiglatpileser (M. Ö: 1115-
1093) zamanına ait kaynaklarda, ilk ve detaylı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu
dönemde Milidia Krallığı’nın başında Allumari (veya Kuvarme) adında birisi
bulunuyordu. Asur Kralları’na haraç veriyordu.
Tarihi kaynaklar; yaklaşık M. Ö:
1100 yıllarında, Malatya krallığı,
Kargamış krallığı’nın işgaline uğrayarak vergi vermek zorunda bırakılmış olduğu
belirtilmektedir. Malatya Krallığı’nın hüküm sürmüş olduğu bölgelerde, Malatya
ve havalisinde Gürün, Darende, İspekçur, Kötükale vb. gibi bölgelerde bulunan
yazıtlarda, verilen bilgilere göre; Malatya Krallığı, Geç Hitit Devleti’nin
yıkılışından sonra, bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür. Bu
krallık, zaman zaman Geç Hitit Beylikleri ile birlikte hareket ederek konfederasyon
oluşturmuş, bzaen de bölgesel krallıkları kendi hakimiyeti altına almıştır.[178]
Malatya Krallığı hakkında bilgi
veren kitabe, steller, heykel ve kabartmalar, Geç Hitit Beylikleri döneminde,
Malatya Krallığı’nın çok geniş bir sahaya yayılmış olduğunu göstermektedir.[179]
Malatya Krallığı bu dönemde, başta Malatya olmak üzere Fırat’ın batı kolu,
Tohma Suyu, Kapadokya’ya kadar uzanan sahalar, Tabal, Gurgum, Kummuh ve bu
prensliğe bağlı bulunan Tilgarimmu bölgesi bu tarihlerden sonra (M.Ö. 1115
yıllarından itibaren) sınırlarını batıya doğru genişletmiş bulunan Malatya
Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir. Malatya Krallığı, zaman zaman,
dönemin en güçlü devleti Asurlular’ın eğemenliği ve nüfuzu altına girmiştir.
Malatya Krallığı da diğer Geç Hitit Beylikleri
gibi, Asur Devleti’nin etkisi altında kalmak zorunda kalmıştır. Asur
yayılmacılığına karşı Malatya Krallığı, bölgesel krallıklarla ittifak
arayışlarına girmiş olduğu gibi, zaman zaman da genişleme siyasetinin ters
düşmesi nedeniyle, bu krallıklarla çeşitli savaşlara girmiştir. En güçlü
bölgesel krallıklardan birisi olan Kargamış Krallığı ile Malatya Krallığı
arasında yapılan savaşlardan bahsedilmektedir. Yapılan bu savaşların birisinde
Kargamış Krallığı’nın Malatya krallığı’nı egemenliği altına almış olduğu, Gürün ve Darende İlçeleri’nde
bulunan taş kitabelerde (Kaya yazıtları) bahsedilmektedir.
Gürün’de (Şugul mevkiinde) bulunan
Hitit hiyeroglifi kaya yazıtları ve steller, Geç Hitit Beylikleri hakkında
bilgi verdigi gibi, özellikle Malatya Krallığı hakkında (M. Ö: 1115-1100/1093)
yıllarına ait bilgileri vermektedir. Bu döneme ait oldugunu tahmin ettiğimiz
Beypınar ve Karahisar köylerinde bulunan kaya kabartmaları ile magaralarda
bulunan yazıtlar incelendiginde, bu dönem hakkında detaylı bilgiler elde edilecektir.[180]
Gürün Ilçe Merkezi’ nin 4-5 k.m.
batısında Şuğul Vadisi’ nde yer alan iki yazıt ilk kez Sir Charles Wilson
tarafından belirlenerek okunmuş ve kopyaları yayınlanmıştır. Bu yazıtlar, Gürün
ve havalisi’ nin Geç Hitit Dönemi’ nde meliten Krallığı’ nın hakimiyeti altında olduğunu kanıtlamaktadır.
Hititler’ in bu dönemdeki kalıntılarına ait Gürün İlçesi’ndeki bu yazıtlar,
genelikle, M. Ö: 1200-1000 yılları arasındaki karanlık döneme tarihlenmektedir.
Gürün’deki kaya yazıtları ile
Kargamış’ta bulunan kitabelerde ifade edildiğine göre; “Kargamış Kralı
Sasa’nın, Malatya Krallığı’nı ve bu krallığa bağlı bulunan Tilgarimmu(Gürün)yu
eğemenliği altına almış olduğu, Kargamış Kralı ile savaşan Malatya Kralı’nın
adının Allamri/Kuvarme ve oğlunun adının da “Mata” olduğu belirtilmektedir.[181]
Bu tarihlere kadar, yani M. Ö: 1115
yılına kadar, Tabal Krallığı’na bağlı bulunan Kummuh Krallığı’nın sınırları
dahilinde bulunan Gürün ilçesi, bu tarihlerde güçlenerek sınırlarını
genişletip, Fırat Irmağı’nın batı kolunu oluşturan Tohma Suyu’nun kaynaklarını (Kummuh
Krallığı’nı) ele geçirmesiyle birlikte, Meliddu(Malatya) Krallığı’nın
hakimiyeti altına girmiştir. M. Ö: 1115-1100/1093 tarihleri arasında, sadece
Kummuh Krallığı değil, bu bölgelerde hüküm sürmekte olan Tabal, Gurgum gibi
bölgesel krallıklar da Malatya Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir.
Malatya Krallığı’nın bu bölgedeki hakimiyeti, M. Ö: 1115 yılından, Asur
işgaline, M. Ö: 853 yılına kadar devam etmiştir.
Asurlular döneminde (M. Ö:
853-807/804 )
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde.
Malatya Krallığı, M. Ö: 853
yılından, 807/804 yılına kadar, Asur İmparatorluğu’nun işgaline uğrayarak bu
devlete vergi vermek zorunda bırakılmıştır. Asur kralları II. Asurbanipal ve
III. Salmanassar’a(M. Ö: 853-843)ait belgelerde, bu kralın Kayseri’den
Malatya’ya kadar olan bölgelerde hüküm süren ve bölgesel krallıkları egemenliği
altında bulunduran Malatya Krallığı üzerine seferler düzenleyerek işgal
ettiğini, bu seferleri esnasında karargahını, Taronidite (Darende) de
karargahını kurmuş olduğunu belirtilmektedir. Bu dönemde (M. Ö: 853- 835 de),
Malatya Krallığı’nın başında “Lalli/Lalla adında birisinin bulunduğu
açıklanmaktadır. Malatya Kralı Lalli’nin bağlaşık bulunduğu Geç Hitit
beylikleri’nden ayrılması üzerine, öldürülmesiyle, yerine oğlu Suri (M. Ö:
853-800) geçmiştir.
Asur İmparatorluğu’nun işgali, M. Ö:
807/804 yılına kadar devam etmiştir. Meliddu (Malatya) Krallığı’nın, Asur
Devleti’nin eğemenliğine girmesiyle birlikte, bu krallığa bağlı bulunan
Tilgarimmu (Gürün) ve Timelkia/Taronidite bölgeleri de Asur Devleti’nin
hakimiyeti altına girmiştir.[182]
Urartular Zamanında (M. Ö:
807/804-743)
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde
Asur İmparatorluğu’nun
zayıflamasından faydalanan ve bu dönemde güçlenen Urartular, Fırat’ın batı
kesimlerine doğru akınlar düzenlemeye başladılar. Asur işgali altında bulunan
Malatya Krallığı’nın hüküm sürdüğü bölgelere yapmış oldukları akınlarla (M. Ö:
807/804), Malatya Krallığı’nın kendilerine vergi vermelerini sağlamıştır.
Urartu Kralları, İspinus ve oğlu Menuas’tan
sonra, I. Argişti Malatya Krallığı üzerine akınlarını sürdürmeye devam
etmiştir. (M. Ö: 781-755) Urartu kralı Menuas’ın oğlu ve halefi olan I.
Argişti, bu seferleriyle Fırat’ın batı yakasını, Tohma Havzası dahil olmak
üzere tüm bu bölgelerdeki nüfuzunu daha artırmıştır. Malatya Krallığı’nın
hakimiyeti altında bulunan Gurgum, Tabal, Kummuh, Meliddu gibi krallıkları
haraca bağlamıştır.
M. Ö: 758 yılında, Malatya Kralı
Halpalunda(III. Sulumeli), Urartu egemenliği altından kurtulmak için isyan
ettiyse de Urartu kralı III. Sardur(I. Argişti’nin oğlu), bu bölgelere sefer
düzenleyerek Malatya Kralı’nı ve diğer krallıkları tekrar vergi vermeğe mecbur
etti. Fırat’ın batı yakasındaki İzoğlu köyü’ndeki kitabe bu döneme ait
bulunmaktadır. Meliddu Krallığı M. Ö: 807/804 yılından, M. Ö: 743 yılına kadar,
Urartular’ın egemenliği altında kalmıştır. I. Argişti’ye ait kitabelerde,
kendisine bağlı krallıklar arasında, Tabal Krallığı’nın da zikredilmiş olması,
Elbistan’ın kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyinde ve Darende İlçesi’nin
batısında(sınırları içinde)yer alan
Arslantaşlar bölgesi’nine, dolayısıyla Darende bölgesi’nin Van bölgesi’nde hüküm süren
Urartular’ın egemenliği altına girdiğini doğrulamaktadır.
M. Ö: 743 yılında Urartu kralı III.
Sardur, kendi hakimiyeti altında bulundurduğu Meliddu, Tabal, Gurgum, Kummuh,
Bit-Agusi, Unki gibi bölgesel krallıklarla birlikte, Asur İmparatorluğu üzerine
saldırdı. Fakat Asur kralı III. Tiglatpileser, M. Ö: 743 yılında tüm Geç Hitit
Beyliklerini ve Urartular devleti’nin topraklarını tümüyle ele geçirerek Tyana
(İvriz) ve Kapadokya’ya kadar olan bölgeleri egemenliği altına aldı. Bütün bu
bölgeler, M. Ö: 743 yılından itibaren Asurlular’ın hakimiyetleri altına girdi.
Bu tarihlerde, Gürün İlçesi Kummuh
krallığı’nın, Darende İlçesi de Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde
bulunuyordu. Gürün İlçesi’nin bağlı olduğu Kummuh Krallığı, Meliddu Krallığı’na
bağlı bulunmaktaydı. (Bakınız Harita: 15. ) M. Ö: 807 yılından beri
Urartular’ın egemenliği altında bulunan Darende İlçesi, Asurlar’ın bu
saldırıları sonucunda, M. Ö: 743 yılında, bağlı bulunduğu Meliddu krallığı ile
birlikte Asurlular’ın egemenliği altına girmiştir.[183]
A-Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde(M. Ö: 743-722)
B-Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde.(M.
Ö: 722- 715/713)
(Meliddu Kummuh Krallığı’na
bağlıdır.)
C-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M.
Ö: 713-705)
D-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M.
Ö: 705-695)
(Hidi adındaki bir kral
yönetiminde)
M. Ö: 743 yılında Urartu Kralı III.
Sardur, kendisine bağlı bulunan bölgesel krallıklar(Meliddu, Gurgum, Kummuh,
Tabal, Unki vb. gibi) ile birlikte bu bölgeleri işgali altında bulunduran Asur
Devleti üzerine yürüdü. Fakat Asur Kralı III. Tiglatpileser, bu saldırıları
durdurdu. Başta Urartu Kralı olmak üzere, bağlaşıkları olan tüm Geç Hitit
Beyliklerini yenerek, Kapadokya’ya kadar olan bölgeleri tekrar ele geçirip,
bölgesel krallıkların tümünü tekrar haraca bağladı.
M. Ö: 722 yılına gelindiğinde, her
yıl vermeyi taahhüt ettikleri vergileri vermemeye başladılar. Asur Kralı II.
Sargon(M. Ö: 722-705), isyan eden bölgesel krallıklar (Kargamış Kralı Pisiris,
Tabal Kralı Ambaris ve Meliddu Kralı Tarhunazi)üzerine çeşitli seferler
düzenleyerek, bu bölgeleri tekrar ele geçirerek meydana gelen isyanları
bastırıp, bu krallıkları haraca bağladı. Tilgarimmu(Gürün) ve Timelkia
(Darende) bölgelerinin bağlı bulunduğu Meliddu (Malatya) kralı Günziani’yi de
esir aldı.
Izgın Dikili taşında “Tata” adlı bir
Malatya Kralı’ndan bahsedilmektedir. Arslan avı kabartmasında “Tata’nın oğlu
Hilaruvata’nın ismi geçmektedir. Arslanlı Kapı ve Darende Dikili Taş’ında
Malatya Kralı Sulumeli ve O'nun oğlu Tarhun ve O’nun oğlu II. Sulumeli” sözü
geçmektedir. İspekçür yazıtında ise, “Sulumeli’nin oğlu Arnavunda” adı
geçmektedir. Bu metinlerde sözü edilen Hilaravuta, Tarhun ve O’nun oğlu
Sulumeli’nin Malatya Kralları’ndan III. Sulumeli olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Metinde adı geçen Tarhun ise, Asur Kralı II. Sargon zamanındaki Malatya
Kralı’nın adıdır. Darende ilçesi’nde bulunmuş olan, Geç Hitit Beylikleri
dönemine tarihlenen yüksek kabartma mezar steli’nin ön yüzünde Tanrıça Hepat’ın,
sol yan yüzünde tanrılaştırılmış bir
Hitit Kralı, sağ yan yüzünde de hava tanrısı
canlandırılmıştır. Darende Stelindeki tanrılaştırılmış olan Kralın,
Sulumeli veya bu kralın babası, ya da oğlu
olduğu sanılmaktadır.
Asur kralı II. Sargon, M. Ö: 716
yılında bölge krallıklarına ders ve korku vermek üzere Hama/Hatti kralı
Vobidi’yi işkenceyle öldürerek halkını da sürgüne gönderdi. M. Ö: 715 yılında
Kargamış kralı Pisiris’i zincire vurarak halkını sürgüne gönderdi. Yerine,
Asurlu bir vali atadı. Daha sonra da batıya yönelerek, Kilikya ve Toroslar
bölgesini ele geçirerek bu bölgelerden Kapadokya’ya kadar olan sahada, yirmiye
yakın bölgesel krallığı hakimiyeti altına aldı. II. Sargon’un bu seferleriyle
birlikte Tabal, Gurgum, Kummuh gibi bšlgesel krallıkların halkını sürgüne
gönderip, krallarının yerine de Asurlu valiler tayin etti. Bu bölgelere zaman
zaman akınlar düzenlemekte olan Muşkiler ve Gaşkalar’ın saldırılarını önlemek
maksadıyla bir takım kaleler kurdurdu. Bu dönemde Kummuh krallığı’nın sınırları
içinde bulunmakta olan Tilgarimmu bölgesinde
bir kale inşa ettirerek, ya da bu kaleyi tamir ettirerek Tilgarimmu bölgesi
merkez olmak üzere bu bölgede yeni bir eyalet meydana getirdi. Bu tarihlerde
Darende Bölgesi de Kral Tarhunazi’ye bağlı bulunmaktaydı.
M. Ö: 714 yılında bu bölgelere bir
sefer daha düzenleyen Asur kralı II. Sargon, Urartu Devleti’nin hakimiyetine
son vererek hakimiyeti altına aldı. Bu bölgelere Asurlu valiler tayin etti.
Bu dönemden itibaren bu bölgeler,
Asurlu valiler tarafından yönetilmeye başlamıştır. M. Ö: 713 yılında, II.
Sargon’un damadı olan Tabal Kralı Ambaris ile birlikte Asurlar’a isyan
hazırlığında bulunmakta olan Muşki Kralı Midas, Urartu Kralı Russa ve diğer
kralları devirerek yerlerine Asurlu valiler tayin ederek ülkesine geri döndü.[184]
Tarihi kaynaklara göre; Kral
Günziani/Gürinian Malatya’nın değil, Malatya ile Tabal arasında bulunan
Tilgarimmu Ülkesi’nin (Gürün ve havalisinin)Kralı bulunuyordu. Darende İlçesi
ise, Meliddu Kralı Tarhunazi’ye bağlıydı.[185]
Asur kralı II. Sargon, M. Ö: 713
tarihinde, Meliddu Krallığı ile Tabal krallığı arasında hüküm süren ve
Asurlar’a bağlı bulunan Tilgarimmu bölgesindeki Kral Günziani’nin Muşkiler ile
birlikte hareket ettiği gerekçesiyle, bu kralın üzerine yürümüştür. Bu kralı
tahtından indirerek yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiş. Tilgarimmu
bölgesini ve Kummuh Krallığı topraklarını da Meliddu Krallığı’nın topraklarına
katmıştır.
Asur Kralı II. Sargon tarafından
Meliddu krallığı’na getirilen, Tilgarimmu bölgesi’nin kralı
Günziani/Gürinian’nın toprakları da kendisine verilen Tarhunazi’nin, isyan
ederek taahhüt etmiş olduğu vergiyi vermemesi üzerine, M. Ö: 712/711 yılları
arasında, bu kral üzerine yürüyen Asur Kralı II. Sargon, bu bölgelere bir sefer
düzenledi. Malatya Kralı Tarhunazi, cezalandırılmaktan korktuğu için Gürün’e
kaçtı.
Asur Kralı II. Sargon, Tilgarimmu
bölgesi’ne hücum ederek Malatya Kralı Tarhunazi’yi esir ederek, ailesiyle
birlikte Asur ülkesine götürdü. Meliddu Krallığı’nı da Kummuh Krallığı’na
bağladı. Kummuh Krallığı’na Mutallu/Muvattali’yi getirdi. Bu kralın M. Ö: 711
yılında kendisine ihanet etmesiyle birlikte, bu bölgeye tekrar bir sefer
düzenleyen II. Sargon, Meliddu Krallığı’nı ve Kummuh Krallığı’nı ortadan
kaldırarak, Asur Devleti’ne bağladı. Bütün bu bölgelere çeşitli zamanlarda
seferler düzenleyen Asur Kralı II. Sargon yapmış olduğu bu seferler esnasında;
Kapadokya’dan, Tohma Havzası ve Kilikya bölgelerinde yaşamakta olan halkı
dehşete düşürmüştür. Bu bölgelerdeki şehirleri ve kaleleri tekrar inşa
ettirerek bu bölgede Asur hakimiyeti sağlamıştır.
M. Ö: 705 yılına kadar bölgede tam
hakimiyeti sağlamış olan II. Sargon, bu bölgelere zaman zaman akın eden
Muşkiler ile Kimmer/İskit Türkleri’ne karşı savaşırken Fırat yakınlarında, M.
Ö: 705 de ölmesi üzerine, Asurlar’ın bölgedeki hakimiyetleri zayıflamaya başladı.
Bu devletin zayıflamasıyla birlikte ülkede meydana gelen iç karışıklık ve
savaşlar nedeniyle, bu durumdan faydalanan “Hidi” adındaki bir kral, bu bölgede
(Gürün ve havalisinde)hükümdarlığını ilan ederek müstakil bir devlet olarak
hareket etmeye başladı. Tarihi kaynaklara göre, Hidi adındaki kralın bu
bölgedeki hakimiyeti, M. Ö: 705 yılından, 695 yılına kadar sürmüş ve müstakil
olarak hareket etmiştir.[186]
Tarihi kaynaklara göre; Darende
İlçesi ve havalisi, bu dönemde Meliddu Krallığı’na, Meliddu Krallığı da
Asurlar’a bağlı bulunmaktaydı.[187]
FRYGLER (MUŞKILER) ZAMANINDA
GÜRÜN ILÇESI Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö:
695-690)
(Ayrı bir prenslik olarak)
Asur Kralı II. Sargon’un ölünce,
yerine oğlu Kral Sahnerip (M. Ö: 705-681) geçti. Asur Kralı, ülkenin diğer
komşularıyla savaş yapmak zorunda kalması nedeniyle, ülkenin hakimiyeti
altındaki kuzey bölgelerine, yani Malatya, Maraş ve Kayseri’ye kadar olan,
Tohma Havzası’nın da dahil olduğu bölgelere, yeterince önem veremedi. Bu nedenle
de, bu bölgelerde hüküm süren Asur Devleti’ne bağlı bulunan krallar, serbest
hareket etme imkanına kavuşmuşlardı.
Bu tarihlerde, bölgesel krallıkların
üzerinde, Asur etkisinin azalmasıyla
birlikte, Muşkiler’in nüfuzları artmaya başlamıştır. Çünkü Frygler, bu dönemde
Batıdan doğuya doğru, Tohma Havzası’na kadar olan sahayı, tüm Anadolu’yu baştan
başa istila ederek ele geçirmişlerdi.
Asur Devleti’nin egemen olduğu Tohma
Havzası’nın içinde bulunduğu, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahada yaşayan
küçük krallıklar için çok büyük bir tehdit oluşturmaya başlamışlardı. Fırsat
buldukça bu bölgelere, çok şiddetli akınlar düzenleyen Muşkiler (Frygler)
Kayseri’den Malatya’ya kadar olan tüm sahayı, (bugünkü Gürün ve Darende
İlçeleri’nin de içinde yer aldığı) Tohma Vadileri’ni kısa bir sürede, M. Ö: 695
yılında, egemenlikleri altına almayı
başardılar. Böylece Darende ve Gürün İlçeleri, bu tarihlerde Frygler’in eline
geçti. Tohma Vadileri boyunca yer alan tüm şehirler, M. Ö: 695 yılından M. Ö:
690 yılına kadar Muşkiler’in egemenliği altında kaldı. [188]
ASURLAR ZAMANINDA GÜRÜN
İLÇESİ (M. Ö. 690-675)Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)
II. Sargon’un ölümünden sonra tahta
çıkmış olan Kral Sahnerip, (M. Ö: 705-681)Tohma Vadileri’ne bir akın
düzenleyerek, M. Ö: 690 yılında, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan tüm yerleşim
birimlerini ele geçirdi. M. Ö: 690 yılından, M. Ö: 675 yılına kadar, Asurlar’ın
eğemenliği altında kalan bu bölgede Muşkiler, genellikle Gürün ve havalisinde
etkili olurken, Darende’den Malatya’ya kadar olan bölge de, daha çok Asurlar
etkin olmuşlardır.[189]
M. Ö: 675 tarihinden sonra,
Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahada gittikçe azalmıştır. Çünkü Asur kralı
Senharip ve ondan sonra tahta çıkan Assarhaddon, ülkenin diğer komşularıyla
savaşmak zorunda kaldığından, ülkenin kuzey bölgelerinde, nüfuzu altındaki
topraklara gereken önemi verememiştir. M. Ö: 690-675 yılları arasında,
Asurlular’a bağlı bulunan Darende ve Gürün havalisi, bu dönemde Asur ülkesine
her yandan yapılan saldırılar yüzünden bu ülkenin egemenliğinden çıkmıştır.
Asur Kralları, bu bölgelere çeşitli akınlar düzenleyerek kentleri ve kaleleri
tahrip etmişlerdir. Tohma Vadisi’nde bulunan tüm yerleşim birimleri, M. Ö: 675
yılında, Kimmer/İskitler’in (Türkleri) eline geçmiştir.[190]
Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde
(M. Ö: 675-612)
M. Ö: VII. yüzyılın sonları ile M.
Ö: VI. yüzyılın sonları arasında Anadolu’da siyasi ve etnik yönden çok büyük
değişiklikler meydana gelmiştir. Asurlular’ın yıkılmasıyla birlikte,
kuzeyden(Kafkaslar)gelen yeni göçler nedeniyle Anadolu yarımadası,
Kafkaslar’dan gelen Kimmer-İskit Türkleri’nin işgaline uğramıştır. Güney
Kapadokya ve Tohma Havzası, M. Ö: VII. yüzyılın sonlarına doğru Muşikiler ve
Tibarenler (Taballar) Kapadokya’nın güneydoğu bölgesinin hakim unsurunu teşkil
ederken, Kataonlar da, Elbistan ve Anti Toroslar’ın vadilerinde yaşıyorlardı.
Daha güneydoğuda, dağlarla Fırat arasındaki Meliten (Malatya) bölgesinde,
Hurriler ve Mitanniler ile Hititler’in son kalıntıları yaşamaktaydılar.
Proto Türk olarak kabul edilen ve
M.Ö 715 de Kafkaslar’dan inerek Fırat’ın batı kesimlerine geçerek, Tohma
Havzası’na kafilelerle yerleşen Kimmerler, Tohma Havzası’nı ve Maraş’a kadar
olan tüm sahayı ele geçirmişler. Daha sonra Suriye ve Mısır’a doğru
ilerlemişlerdir.
Tarihi kaynaklarca, Orta Asya’dan
Toharistan(İran)’a yerleşen, buradan Anadolu’ya geçtikleri belirtilen
Saka-İskit kökenli Toharlar, Tohma Havzası’na yerleştikten sonra, bu bölgeye
kendi isimlerini vermişlerdir. Bu nedenledir ki, tarihi kaynaklara göre; Tohma
Suyu, ismini bu kavimden almıştır. Tohma Havzası’nın kaplamış olduğu sahaları,
başta Gürün ve Darende İlçeleri olmak üzere, tüm bu bölgeleri ele geçirmiş olan
Kimmer- İskit Türkleri, M. Ö: 675-665 yılları arasında ellerinde tutarak, bu
bölgeye hakim olmuşlardır.
M. Ö: 665 yılında, Kimmerler ile
aynı soydan oldukları belirtilen tarihi kaynaklara göre Kafkaslar ve Azerbaycan
bölgelerinden Kur nehri ve Aras nehirleri yoluyla, Doğu Anadolu’dan batıya doğru
ilerleyerek, Tohma Havzası’nı istila eden İskit Türkleri, bu bölgelere
yerleşmiş olan Kimmerler’in birliğini bozarak, bölgeleri ele geçirmişlerdir.
Kimmerler, çok büyük kalabalıklar halinde gelen İskitler/Sakalar grubuna karşı
koymak istemişlerse de, bunu başaramamışlardır. Bir kısmı yapılan savaşlarda
imha edilirken, bir kısmı da bu bölgelerden çekilmek zorunda kalmışlardır. Böylece ilçemiz Gürün, İskit/Saka
Türkleri’nin eğemenliği altına girmiştir. Tohma Havzası’nı M.Ö: 665 yılında,
tümüyle ele geçiren İskit Türkleri, Sakalar’la birleşerek tüm Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’yu, Kapadokya (Orta Anadolu) ele geçirdikten sonra, Suriye ve Mısır’a
kadar inmişlerdir.[191]
(M.Ö. 612- 322 YILLARI ARASINDA)
Medler/Matalar Zamanında (M. Ö:
612-522)
Kilikya Satraplığı sınırları içinde.
M.Ö. VI. yüzyılın sonlarına doğru
Anadolu’da binlerce yıl hüküm süren Hititler, yüzlerce yıl Anaddolu’yu işgali
altında bulunduran Asurlular ve Urartular silinmişler, kurmuş oldukları
devletler ve tarihe gömülmüştür. Asur İmparatorluğu yıkıldıktan sonra,
Kimmer/İskit guruplarının Anadolu’yu terketmelerinden sonra, Anadolu ve Ön
Asya, Med-Lidya-Babil ve Kilikya Devletleri arasında bölüşülmüştür.[192]
(M.Ö. 640 yılına kadar Asur egemenliğinde kalan Medler, bu tarihten sonra
bağımsızlıklarını kazanarak M.Ö. 612 yılında, Asur Devleti’ni yıkarak
hakimiyetlerine son verdiler. Asur Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte, Malatya
bölgesinden itibaren, Fırat’ın batı kesimlerini oluşturan Tohma Suyu’nun
kaynakları (Tohma Havzası) na kadar uzanan bölgelerdeki bu devletin egemenliği
ortadan kalkmıştır.
Doğu Anadolu’yu istila edip
Kızılırmak kıyılarına kadar ilerleyen Medler, Doğu Anadolu’dan Kapadokya’ya
kadar olan sahayı ellerinde bulunduran Kimmer-İskit Türkleriyle savaşmaya
başladılar. Uzun bir mücadeleden sonra,
Kimmer/İskitler’i buradan kovmuş olan Medler, bölgedeki halklarla
birleşerek bir devlet kurdular. Batı da, Kapadokya’ya kadar sınırlarını
genişletmiş olan Lidyalılar ile komşu olan Medler, Malatya’dan Kapadokya’ya
kadar olan tüm bölgeleri, M. Ö: 612’de ele geçirdiler. Dolayısıyla, İlçemiz
Gürün’ün de içinde bulunduğu Tohma Vadisi de bu tarihler de Medler’in
hakimiyeti altına girmiştir.[193]
Ege Bölgesi’nden Kapadokya’ya kadar
olan(Batı Anadolu’yu)tüm sahayı hakimiyeti altında tutan Lidya Devleti ile
Medler, M. Ö: 28 Mayıs 585 tarihinde birbirleriyle savaşmak üzereyken, son anda
vazgeçerek Kızılırmak iki devlet arasında sınır olması şartıyla barış
imzaladılar. Bu tarihten sonra, her iki devletin içinde taht kavgaları olmuş,
her iki devletin zayıflamasına rağmen, egemen oldukları toprakları ellerinde
tutmayı başarmışlardır. Medler, Kral Astiyağ zamanında(M.Ö. 584-
550)sınırlarını Kızılırmak’ın batı kıyısına kadar tüm Anadolu’yu egemenliği
altına aldılar.[194]
M. Ö: 612 yılından itibaren, Doğu
Anadolu’dan Kızılırmak’a kadar olan sahayı egemenliği altında bulunduran Med
Devleti, M. Ö: 547 yılında Lidya Kralı Sardes’in ülkesine saldırmasıyla
birlikte yapmış olduğu savaşta, O’nu yenerek Lidya Devleti’nin egemen olduğu
toprakları, bu tarihten itibaren ele geçirdi.[195]
Böylece tüm Anadolu Yarımadası, Medler’in hakimiyeti altına girmiş oldu.[196]
Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)
Kapadokya Satraplığının sınırları
içindedir
Med Hanedanı’ndan sonra, İran’ın
ikinci İmparatorluk Hanedanı Persler, Lidya Devleti’ni yıktıktan sonra,
Anadolu’yu tamamen egemenlikleri altına aldılar. Persler’in Anadolu’daki
hakimiyet ve nüfuzları bu tarihten sonra, daha da artmıştır. Özellikle de Orta
Anadolu, Kapadokya, Kilikya ve Tohma Havzası ile tüm Fırat ve doğu kesiminde
kalan tüm bölgeler, bu devletin siyasi ve kültürel etkisi altına girmiştir.
Tüm Anadolu’yu egemenliği altına
alan Pers Kralları, güçlü bir devlet otoritesinin sağlanması için ele geçirmiş
olduğu toprakları, “Khsatrapa” (Satraplık)adı verilen birçok askeri
eyalete(valiliklere)ayırdılar. M. Ö: 522-485 yılları arasında, Pers kralı I.
Daries zamanında, bu satraplıklar daha düzenli hale getirilerek, Pers
Devleti’nin hüküm sürmüş olduğu topraklar, 23 tanesi büyük olmak üzere, 127
vilayete(Satraplık) ayrılmıştır. Medler zamanında, Kilikya satraplığı sınırları
içinde bulunan Malatya ve Gürinian (Gürün ve havalisi),
Mazaka(Kayseri)bölgeleri, I. Daries zamanında yapılan düzenlemelerle, Kapadokya
satraplığı içine dahil edilmiştir.[197]
Kapadokya Satraplığı’nın sınırları, Fırat
ile Kızılırmak, Karadeniz ile Toroslar arasındaki geniş sahayı
kaplıyordu. Bu bölge Kızılırmak ile Frigya ve Paflogonya’dan, Fırat ile de doğu
illerinden, Toroslar ile de Kilikya’dan ayrılıyordu. Güneydoğudan Meliten
(Malatya), güneybatıdan Likeonya (Konya) ve İzorya’dan, kuzeyde Pont bölgeleri,
Kapadokya Satraplığı içine giriyordu. Bugünkü Sivas ili ve havalisi, Kapadokya
Satraplığı’nın içerisinde bulunuyordu. Güneyinde Kilikya Satraplığı, kuzeyinde
de Pontos (Karadeniz)Satraplığı bulunuyordu.
Kapadokya halkının büyük çoğunluğu
hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Ticari ulaşım açısından da Asur ve Geç Hitit
dönemlerinden beri önemini korumakta olan Mazaka (Kayseri)’ya bağlı
bulunuyordu. Bu dönemin en önemli ticari merkezlerden olan Tilgarimmu (Gürün)ve
Meliten (Malatya) kentleri Kapadokya Satraplığı’na bağlanmıştı. Bu satraplığın
merkezi Mazaka şehriydi. Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan sahada, Frigler’in
istilasıyla doğuya sürülmüş olan Hitit kalıntıları, Muşkiler, Taballar ve
Kataonlar yaşamaktaydılar. Bölgenin dağlık kesimlerinde ise; her birisi kendi
varlıklarını sürdürmeye ve korumaya çalışan değişik etnik kökenli insan
gurupları da bulunmaktaydılar. Bu farklı etnik gurupların içine daha sonraları
Ermeniler de gireceklerdir. Satraplıklar genelde Pers ve asker kökenli, saraya
bağlı olan kişilerce yönetilmekteydi. Persler’e bağlı bulunan bu satraplıklar,
bölge halkı ile mümkün olduğu kadar iyi geçinerek iyi davranmaya, bölge
halkının desteğini sağlayarak, yönetimlerini ve güçlerini artırmaya
çalışıyorlardı. Bölge ekonomisinin can damarı; Mazaka’dan Tilgarimmu’ya buradan
da Meliten’e(Malatya)kavuşan burada, doğu ülkelerine geçen eski ticaret ve
kervan yoluydu.
Bu dönemde eski ticaret ve kervan yolunun
ismi, “Kral yolu” olarak değişerek önemi bu dönemde daha da artmıştır. Bunun
için “Kral Yolu’nun üzerinde bulunan Darende ve Gürün İlçeleri’nin özellikle de
“Gürinian” olarak bilinen Gürün İlçesi’nin önemi bir kat daha artmıştır.
M.Ö. 547 yılından M.Ö. 322 yılına
kadar, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında kalmış
olan Kapadokya bölgesi, iki-üç asır içinde, en az Fırat’ın doğu
yakasındaki eyaletler kadar İranlı’laşmıştır. Satraplığın merkezi yukarıda
belirtildiği gibi, Mazaka (bugünkü Kayseri) şehriydi. Bütün ticaret yolları
buradan birleşmekteydi. Kuzey Kapadokya (Pont bölgesi)da Pers ve Helenizm
etkisi vardı. Pers İmparatorluğu, Anadolu’da iki yüz elli yıl kadar bir hüküm
sürdükten sonra, zaman içerisinde devlete bağlı bulunan satraplıklarda çeşitli
düzensizlikler olmasıyla birlikte, devlet otoritesini de zayıflatmıştır.
Satraplıklar, zaman devlet otoritesi ve yönetiminde etkili olmaya başladılar.
Aynı zamanda da Pers egemenliği altındaki satraplıklarda mücadele ve birbirlerine
üstün gelme savaşı başladı.
M. Ö: 375 yılında, Pers ordularının
Ege komutanı olan Damates, kendisine verilmiş olan Kapadokya Satraplığı’yla
yetinmeyerek Maraş bölgesinde hüküm süren Kataonlar’ın prensi Aspis’i kendisine
bağladı. Böylece devlete bağlı bulunan satraplıklarda birbirlerine üstün gelme
ve birbirlerinin topraklarına göz dikme mücadelesi giderek artmaya başladı. M.
Ö: 360 yılında Persler’in hakimiyeti altındaki Kapadokya, kuzey ve güney
Kapadokya olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu tarihlerde Büyük İskender, devleti’nin
sınırlarını genişleterek Pers İmparatorluğu ile sınır olmuştu. Çok geçmeden bu
devlete saldıran Büyük İskender, Küçük Asya(Anadolu)’yı istilaya başladığı
yıllarda, kuzey Kapadokya(Pontos)daha işgal edilmemiş ve bu bölgede Pers Satrapı
I. Ariatres hüküm sürüyordu.
M.Ö: 334 yılında Makedonya Kralı İskender, Pers Kralı Darius ile
savaşmak üzere Anadolu’ya geçmiş, savaşmadan Kızılırmak’ın batısına kadar olan
yerleri (Frigya’yı) ele geçirmiştir. M.Ö: 333 yılında, Kapadokya’nın büyük bir
kısmını ele geçirmiş olan İskender, Pers Kralı’nın Kilikya’dan olduğunu
öğrenince o tarafa yönelmiş. Toroslar’ı geçerek Tarsus’u işgal etmiştir. Pers
ordusu ile İskender’in ordusu, bugünkü Deliçay mevkiinde karşılaştı. Yapılan
savaşta Pers ordusu, İskender’e yenildi. İskender, bu bölgelerin fethini
gerçekleştirirken Kapadokya’yı da işgal ederek, ele geçirmesi için komutanı
Sabiktas’ı görevlendirmiştir. İskender’in ünlü komutanı Sabiktas ile Kapadokya
Satrapı Mitrobarzan arasında yapılan Granikos savaşında, Kapadokya Satrapı
Mitrobarzan öldürülünce, İlçemiz Gürün’ün de bağlı bulunduğu Kapadokya
Satraplığı’nın yönetimi İskender’in komutanı olan Sabiktas’a geçmiştir. Fakat
bu bölgelerin halkı Sabiktas’a boyun eğmediler. Sabiktas’ın yöneticiliğine
itiraz ettiler. Bunun üzerine yönetici olarak yine bir Pers asılzadesi olan
Ariaretres, Kapadokya Satraplığı’na yönetici olarak seçildi.
M. Ö: 332. Yılında, Kapadokya
Satraplığı’nın Kralı olan Ariaretres, birkaç yıl içinde hatırı sayılır bir de
devlet kurdu. Bu bölgede yarı bağımsız bir şekilde Pers Devleti’ne bağlı olarak
hükümdarlığını sürdürdü. İlçemiz Gürün ve havalisinin bağlı bulunduğu Güney
Kapadokya bölgesinde, tam on yıl hüküm sürdü. M. Ö: 322 yılında İskender’in
ölümüyle birlikte, O’nun komutanlarının varisi olmayan İskender’in ülkesini,
kendi aralarında paylaşmalarıyla birlikte Gürün ve havalisinin içinde bulunduğu
Güney Kapadokya Bölgesi, Perdikkas adındaki komutanın yönetimi altına girdi.
Böylece bütün bu bölgeler M.Ö. 322 yılından itibaren Roma İmparatorluğu’nun
hakimiyeti altına girmiştir.[198]
(M.Ö. 322- 301 YILLARI ARASINDA)
Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301)
Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.
İskender’in ölümüyle birlikte
Roma’lı generaller arasında kanlı mücadeleler başlamış, bu mücadelelerin büyük
bir kısmı Anadolu’da meydana gelmiştir. Özellikle Roma İmparatorluğu içindeki
“Selevkoslar Sülalesi’ne karşı bağımsızlık hareketleri baş göstermiştir. Bunun
neticesinde bir takım küçük prenslikler doğmuştur. Bunların başında
Kapadokya(Pontos)Krallığı gelmektedir.
İskender’in ölümüyle birlikte vasi
seçilmiş bulunan Perdikkas, Romalı general Sabiktas tarafından ele geçirilerek
bağımsızlığını kazandıktan sonra, Ariaretres tarafından kurulmuş olan
Anadolu’daki Makedonya eyaletleri arasında zengin ve kuvvetli bir orduya sahip
bulunan Kapadokya Devleti’nin varlığına tahammül edemiyordu. Bunun için
Kapadokya Krallığı’nı ele geçirmek istiyordu. Bu devlet üzerine saldırmak için
ordu topladı. Diğer eyaletlerin yöneticilerinden yardım istediyse de bu yardımı
alamayan Perdikkas, tek başına Kapadokya Krallığı üzerine yürümeye karar verdi.

Kapadokya Kralı I. Ariaretres ile
yapmış olduğu savaşta O’nu yenerek komutanlarıyla birlikte Çarmıha gererek
öldüren Perdikkas, İlçemiz Gürün’ün de içinde bulunduğu Güney Kapadokya
Krallığı’nı ele geçirip, bu bölgenin idaresini M. Ö: 321 yılında, Persli bir
komutan olan Eumenes’e verdi. Böylece, Kapadokya krallığı bağımsızlığını
yitirerek Romalılar’ın egemenliği girdi. Bu savaş esnasında Ariaretres’in
yeğeni yanındaki birliklerle kaçarak dağlara sığındı. İleride II. Ariaretres
olarak Kapadokya krallığı’nı ele geçirecektir.
Bu tarihlerde, Makedonyalılar’ın bir
eyaleti durumuna gelen Kapadokya’nın sınırı, Ahamenişler (Persler)devrindeki
Kapadokya Satraplığı sınırları ile aynıydı. Kapadokya Eyaleti, Makedonyalılar
zamanında, Frygya’ya bağlı Likeonya bölgesini kaybetmesine karşın Paflagonya’yı
Kapadokya’ya bağlamıştı. Kapadokya, siyasi olarak Makedonya İmparatorluğu’na
(Roma) bağlı bulunuyordu. Makedonyalılar’ın hakimiyeti, Kapadokyalılar için bir
işkence ve zulüm dönemi olduğu gibi, İskender Diadokları’ın kanlı
çarpışmalarının yapıldığı bir saha
olmuştur. Bu kanlı çarpışmalar yirmi yıl kadar sürmüş ve bu esnada,
yerli halktan çok sayıda insanlar katledilmiştir.
Roma İmparatorluğu içerisinde en
büyük payı almış olan Selevkoslar Hanedanı, başkenti Kayseri olan, İç
Anadolu’dan Fırat’a kadar uzanan, kuzeyden Karadeniz’e, güneyde ise, Toroslar’a
kadar uzanan “Galesarea” adı verilen, M. Ö: 308 yılından M. Ö: 36 yılına kadar,
bu bölgelerde varlığını koruyan bir Yunan krallığı kurmuşlardır.[199]
Roma İmparatorluğu’nda, her dönemde olduğu gibi Selevkoslar Hanedanı zamanında,
özellikle güney Kapadokya bölgesine (Gürün İlçesi bu bölgede bulunuyordu)
Kilikya’ya ve Malatya’ya kadar olan sahaya bol miktarda Rum yerleştirilmiştir.
İlçemiz Gürün’de Karayar
Mahallesi’nde “Kürkçüoğlu konağı” olarak bilinen binadaki sfenklerin bu döneme
ait olduğu sanılmaktadır. Çünkü burada bulunan ve günümüzdeki binanın eski
yerindeki yaypnın Selevkoslar döneminde inşa ettirildiği anlatılmaktadır.
Tarih, M. Ö: 301 yılını gösterirken,
Perdikkas tarafından öldürülen I. Ariaretres’in yeğeni, daha önce kaçmış olduğu
dağlardan inerek, Aşağı Murat Suyu ile Yukarı Kelkit arasındaki bölgede hüküm
süren Persli Satrap Ardoates’in yardımıyla, varisi olduğu Güney Kapadokya
Krallığı’nı yeniden canlandırmak için kendisiyle aynı soydan olan kuzey
Kapadokya Kralı Mitridat ile de anlaşarak II. Ariaretres olarak Romalılar’a
karşı isyan etti. Romalılardan çok zulüm ve işkence görmüş olan halk, II.
Ariaretres’i destekliyordu. Bu isyan üzerine, İskender’in ülkesinin başında
bulunan Selevkoslar, Kapadokya’yı ele geçirmek için saldırıya geçtiler. Fakat,
Yeni Kapadokya (Güney) Kralı II. Ariaretres, Selevkoslar’ın komutanı olarak
Amintas’ı güney Kapadokya’da çok büyük bir hezimete uğratarak güney
Kapadokya’nın topraklarını egemenliği altına almayı başardı. Kapadokya’nın
sınırları, Kızılırmak Havzası ile sınırlı iken bu savaştan sonra Kızılırmak ile
Toroslar arasındaki topraklar, Kataonya (Elbistan) ve Meliten’e kadar olan tüm
bölgeler, Güney Kapadokya’nın sınırları içine dahil edildi.
Böylece, eski sınırlarda hakimiyet
tekrar sağlanmış oldu. İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu bölgeler, M. Ö: 301
yılından itibaren Romalılar’ın egemenliğinden çıkarak güney Kapadokya bağımsız
krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir.[200]
(M.Ö. 301-93 Yılları arasında)
Kapadokya Bağımsız Krallığı
Döneminde (M. Ö: 301-66)
M.Ö: 301 yılından itibaren, II.
Ariaretres tarafından Romalılar’ın elinden tekrar alınarak bağımsızlığına
kavuşmuş olan Kapadokya krallığı sınırları; Kızılırmak Havzası’ndan Toroslar’a,
Toroslar’dan Katonya (Elbistan)’dan Meliten’e kadar uzanan sahayı kaplıyordu.
İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu
bölgeler, Kapadokya Kralları, Ariaremmes, III. ve IV. Ariaretres zamanlarında
(M. Ö: 280-163 yılları arasında)aynı sınırları korumuş. M. Ö: 163 yılında başa
geçen V. Ariaretres’in Mazaka ve Tyana şehirlerini Helen sitesi haline
getirerek, Yunan kanunlarını uygulamaya başlamasıyla bu yıllarda Kapadokya
Krallığı’nın sınırları; kuzeyde Pont Kapadokya’sı ile sınırlı bulunurken,
doğuda Fırat ve güneyde Toroslar’a kadar bağımsız bir devlet olarak, bu
bölgelerde hakimiyetini sürdürmüştür.
Bu dönemde Gürinian olarak bilinen
ilçemiz Gürün ve havalisi böylece, M. Ö: 301 yılında Roma yanlısı Ariobarzan’ın
tahtının son yıllarına (M. Ö: 93) kadar, tam 208 yıl bağımsız Kapadokya
Krallığı’nın hakimiyeti altında kalmıştır. M. Ö: 95 yılına gelindiğinde,
bağımsız Kapadokya Krallığı’nın başında Roma yanlısı Ariobarzan’ın bulunması,
daha kuzeyde hüküm sürmekte olan Pont Kapadokyası’nın kralı Mitridat Evpator’u
rahatsız etmiştir. Çünkü Mitridat, Güney Kapadokya’da hakkının olduğunu
düşünüyor, Romalılar ile baş edemeyeceğini bildiği için, bölgeye sahip olmanın
başka yollarını deneyip, bölgeyi ele geçirmek istiyordu. Romalı generaller ise;
birbirleriyle mücadele etmeye devam ediyorlardı. Romalı generaller’in
birbirleriyle olan mücadelelerinden faydalanarak doğuda küçük bir prenslik
kurmuş olan Ermeni kralı Tigran, bu otorite boşluğundan faydalanarak
prensliğinin sınırlarını batıya doğru, komşularının aleyhine olarak
genişletmişti. Ermeni krallığı, kuzeybatıda Pontos Kapadokyası (Mitridat
Evpator ile), güneybatıda Yukarı Fırat bölgesi krallığı (Sofen krallığı) nın
topraklarını, Malatya’nın doğu kesimlerini ele geçirerek Fırat’ın batı
kesimlerine doğru genişleyen bir krallık olmuştu. Ermeni kralı Tigran, M. Ö:
141 yılında Roma Devleti ile sınır komşusu olmuştu.[201]
Romalı generallerin birbirleriyle
olan mücadelelerinden faydalanan Ermeni Tigran ve kuzey Kapadokya kralı
Mitridat Evpator, öteden beri göz dikmiş oldukları güney Kapadokya, Fırat’ın
batı yakası ile Tohma Vadileri’nce uzanan sahayı, Kayseri’ye kadar olan bölgeyi
ele geçirmek amacıyla bu ortak amaçları doğrultusunda ilk teklifin de
Mitridat’dan gelmesiyle bir araya gelerek aralarında anlaştılar.
Mitridat Evpator kızını Ermeni kralı
Tigran’a vererek aradaki anlaşmayı daha da kuvvetlendirmeyi amaçlamıştır.
Yapılan anlaşmaya göre yukarıda sözü
edilen bölgeler ele geçirildikten sonra Mitridat Evpator’a ait olacak ve elde
edilen ganimetler de Ermeniler’e verilecekti. İşte bu teklif ve teşvik üzerine
Ermeni orduları, Kapadokya’lı Gordiosun kılavuzluğunda, Kapadokya (güney)
topraklarına girerek işgal etmeye başladı. M. Ö: 93 yılında, Malatya’dan
Kayseri’ye kadar olan tüm bölgeler ile Malatya’dan Maraş ve havalisi, Elbistan
ve Zeytunlu bölgelerine kadar olan sahayı Ermeniler işgal ettiler. Bu dönemde bazı
tarihi kaynaklarca Tomisa olarak adlandırılan Darende ilçesi, Gürinian olarak
bilinen Gürün ve havalisi M. Ö: 93 tarihinden itibaren Ermeniler’in hakimiyeti
altına girmiş oldu. M. Ö: 93 yılında, Pontos Kralı Mitridat, ele geçirilecek
toprakların kendisine, ganimetlerin de Ermeniler’e ait olması koşuluyla Ermeni
Kralı Tigran ile bir anlaşma yapmıştı. Yapılan bu anlaşma gereğince,
Mitridat’ın teşvik ve tahrikiyle, sonra Güney Kapadokya krallığı’na saldıran
Ermeni kralı Tigran, Kapadokyalı Gordios’un kılavuzluğunda, Ariobarzan’ın hüküm
sürmüş olduğu güney Kapadokya Krallığı topraklarına herhangi bir direnmeyle
karşılaşmadan ele geçirdi.
Korkak bir adam olan Kapadokya Kralı
Ariobarzan, yabancı askerlerin sınırdan girdiğini duyar duymaz, herhangi bir
direnme göstermedi. Hazinesini alarak Roma’ya kaçtı. Ermeni Kralı Tigran, Güney
Kapadokya’yı savaş yapmadan, kolaylıkla ele geçirdi. M. Ö: 93 yılında meydana
gelen bu işgal sırasında Ermeniler,
doğuda Malatya’dan batıda Kayseri’ye kadar olan eski Kral Yolu”nun geçmiş
olduğu Tomisa (Darende) ve Gürinian (Gürün) şehirleri ile Maraş ve Toros
bölgelerini ele geçirdiler. Ele geçirilen bu bölgeleri Ermeniler yağmalayarak,
her tarafı yakıp yıkarak, ellerine geçen her şeyi talan ettiler. “Kral Yolu”
nun geçmiş olduğu bölgelerin kilit noktalarında bir takım askeri garnizonlar
kurdular.[202]
Bu arada Roma’da umduğunu bulamayan
Kapadokya Kralı Ariobarzan’ın yerine, Roma Senatosu Corneil Sulla’yı Güney
Kapadokya’yı ele geçirmesi için gönderdi. Kilikya’dan itibaren ordu toplayarak
Toroslar’ı geçen Sulla, emrindeki az bir kuvvetle kendisine karşı koymak
isteyen Gordios’u yenerek perişan etti. Daha sonra da Ermeniler’in üzerine
yürüyerek Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahayı ele geçirip, işgal eden
Ermeniler’i Fırat’ın batı kolları üzerinden takip ederek Tigran ve ordusunu
Fırat’ın doğu kesimlerine kadar kovmayı başardı. Böylece M. Ö: 93 yılında,
ilçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu bölgeleri işgal eden Ermeniler, aynı yıl
içerisinde, Romalı Komutan Corneillus Sulla tarafından Fırat’ın doğu kesimine
kadar kovularak atıldılar. Kapadokya’nın
eski Kralı Ariobarzan, tekrar Güney Kapadokya Krallığı’na getirildi.
M. Ö: 90 yılında Pont kralı Mitridat
aynı şekilde, Ermeni kralı Tigran’ı yine Güney Kapadokya’yı işgal etmesi için
teşvik ederek Kapadokya’nın Ermenilerce talan edilmesini sağladı. M. Ö: 90
yılında aynı bölgeler, Ermeniler
tarafından yağmalanarak her taraf yakılıp yıkılarak tahrip edildi. (Harita: 20)
Yapılan anlaşma gereğince; Mitridat’ın oğlu Güney Kapadokya’nın kralı ilan
edildi. Güney Kapadokya Kralı Ariobarzan, bu işgal esnasında da Roma’ya kaçtı.
Bunun üzerine Roma senatosu, Ariobarzan’ı tekrar Kapadokya Krallığı’na getirmek
üzere, bu bölgeleri işgal eden Tigran üzerine yürüyerek Ermeniler’i bu
bölgeden, Tohma Vadileri’nden kovarak,
Fırat’ın doğu kesimine kadar çıkarmayı başardılar.
Böylece Güney Kapadokya bölgesi M.
Ö: 93. 90. 88. 85. 69. ve 66. Yıllarında, aynı şekilde Ermenilerce istila
edilerek ele geçirildi ve her taraf yağmalanarak talan edildi. Her işgalin
ardından Romalılar, Ariobarzan’ı tekrar Kapadokya Kralı ilan ettilerse de;
Kapadokya’nın güçsüz Kralı Ariobarzan hiçbir şey yapamıyordu. Ermeni Kralı
Tigran altı defa işgal etmiş olduğu bu bölgelerden (Malatya’dan Kayseri’ye,
Toroslar-Kilikya bölgelerine kadar olan yer) geri çekilirken Kapadokya’nın
başkenti olan Mazaka ve diğer on adet önemli şehirlerden (bunlardan birisi de
Gürün idi.) her birisinden 3.000’er kişilik insan guruplarını alarak yeni
kurmuş olduğu başkenti Tigranokert’e götürdü.
Romalı generallerin mücadelelerinden
faydalanarak Ermeniler’in tarihinde kurdukları en güçlü devlet, Kral Tigran
tarafından kurulan Ermeni prensliğidir. Pontos Kralı Mitridat’ın teşvikiyle
Tigran’ın, Fırat’ın batı yakasındaki bölgelere hakim olma hırsı kabarmış,
Osreon (Urfa), Kommagene (Samsat) bölgelerini zaptettikten sonra, Malatya’dan
Kayseri’ye kadar olan sahayı işgal etmiştir. İşgal ettiği bölgelerde geçen
kervan yollarının kilit noktalarına, geçici olarak kendi soydaşlarını
yerleştirmiş olan Tigran, Romalı General Lukullus’un üzerine yürümesiyle, bu
bölgelerdeki işgaline son vermek zorunda kalmıştır.
Romalı komutanların birbirleriyle
olan mücadelesinden faydalanan Ermeni Kralı Tigran, M. Ö: 93 yılından M. Ö: 71
yılına kadar, krallığı’nın sınırlarını, kuzeyde Kur Nehrinden, güneyde
Kilikya’ya, Toros eteklerinden Kayseri’ye, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan
sahalara kadar genişletmeyi başardı. Ermeni Krallığı’nın topraklarını, komşu
devletlerden topraklarından koparılan sahalar oluşturmaktaydı. Bu topraklarda
ise, sadece Ermeniler değil, aynı zamanda kurulan kentlerin nüfusunu çoğaltmak
maksadıyla çeşitli yerlerden götürülmüş, farklı etnik kökenli insan gurupları
yaşamaktaydılar. Romalı komutan Lukullus, önce Pontos’lu Mitridat’ı sonra da
Ermeni kralı Tigran’ı yenerek Güney Kapadokya topraklarını ele geçirdi. M. Ö:
69 yılında meydana gelen bu savaşta, Pontos’daki karargahından çıkmış olan
Lukullus, önce Kamisen ve Laviensen’i, sonra da Malatya’yı Ermeniler’den aldı.
Batıya doğru ilerleyerek Tomisa’yı (Darende İlçesi) ve Mazaka’ya (Kayseri)
kadar olan sahayı ele geçirdi. Sofen Krallığı üzerine yürüyerek hiçbir direnme
görmeden bu krallığı da ele geçirdi. Daha sonra, M. Ö: 69 yılında,
Ermenistan’ın başkenti olan Tigranokert’i
ele geçirdi. M. Ö: 66 yılında Tigran öldü.
Kral Tigran zamanında Ermeni
Krallığı, Büyük ve Küçük Ermenistan olmak üzere iki isimle anılmaktaydı. Büyük
Ermenistan 15, küçük Ermenistan ise; üç vilayet halinde idi. Tigran’ın ölümüyle
birlikte bu krallık da tamamıyla Romalılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Kral
Tigran ölünce, yerine geçen oğulları, Romalılar’ın her dediğini yerine getiren
birisi oldukları için, Ermeni Krallığı’nın Romalılar’ın egemenliği altına
girmesini daha da kolaylaştırmıştır. Böylece Ermenistan adı verilen bölgeler
ile, bu bölgede yaşayan Ermeniler, M. Ö: 66 yılında, Romalılar’ın egemenliği
altına girmiştir. 93. yılından M. Ö: 66
yılına kadar, altı kez işgal edilmiş olan ilçemiz Gürün ve havalisi, M. Ö: 66
yılından itibaren Romalılar’ın egemenliği altına girmiştir. Gürün ve havalisi
bu dönemde, Küçük Ermenistan’ın birinci ve ikinci vilayetleri (prenslikleri) arasında
yer alıyordu.
Ermeniler’in menşei ve
Ermeni tarihinin başlangıcı kesin bir karara bağlanamamış, muhtelif rivâyet ve
mitolojik bir takım hikâyelerden ibaret kalmıştır. Ermeni tarihçilerinin bir
kısmı ve kilise Ermeniler’in menşeini Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’e bağlarlar.
Ermeni tarihini, Babil Kulesi’nin yıkılışı ile başlatarak ilk atalarının,
Hazret-i Nuh’un torununun torunu olan “Hayk” adında efsanevî bir şahsiyet
olduğunu kabul ve iddia ederler. Ünlü Fransız arkeologu Jacques de Morgan,
Ermeni tarihçilerinin milletlerinin aslını Kitâb-ı Mukaddes an’anelerine
bağlamak için büyük gayret sarfettiklerini, Hayk neslini bunlara yaklaştırmak
maksadıyla eski rivâyet ve an’aneleri tahrip ettiklerini belirtmektedir.
Bu tez, Kafkas dilleri
ve özellikle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dil bilimcisi Nicolai
Marr (1864-1934) tarafından tesis ve temsil edilen Rus Mektebi’nin kabul ettiği
ve şiddetle savunduğu bir tezdir. Ermeni kilisesi ile bazı Ermeni ekolü ve eski
SSCB ilim adamlarının Ermenileri, Jafetik (Ön-Asya yerlisi; Yafesî) gruba ait
Kafkasya menşeli bir toplum olarak göstermeleri boşuna değildir.
Yâni, Türkiye’ye mücâvir
olan bölgede, başka bir ifadeyle, Nuh’un gemisinin oturduğu iddia edilen Ağrı
Dağı ve çevresi Ermenilerin anavatanı olarak gösterilmekte, Ermeniler’in de
Nuh’un torununun torunu Hayk’tan türediklerine ve Ağrı dağından çevreye
yayıldıklarına inanılmaktadır. Ermeniler’e menşe ve anavatan arayan görüşlerin
tezidir. Bilindiği gibi, Jafetik (Yafesî) tâbiri, Yafes adından gelmektedir.
Yafes ise, Hazret-i Nuh’un oğludur ve vatanı da Mezopotamya’dır. Jafetik tez
(Marr’ın Mektebi), Ermenilerin menşeini Mezopotamya-Kafkasya coğrafî ve
arkeolojik temeli üzerine inşa etmektedir.
Tarihî kayıtlara göre
Ermenilerin menşei hakkındaki rivâyet, Herodotos (M.Ö. 484-425?)’un Ermenilerin
Frigyalılardan bir zümre olduğu kaydı ile Eudoksos’un (M.Ö. 370) Ermeni dilinin
Frig lehçesine benzediği iddiasına dayanmaktadır. Herodotos’un yazdıklarını
destekleyen ve Ermeniler’in milâttan önce Balkanlar’dan Anadolu’ya geçip eski
Frigya yâni Orta Anadolu’ya yerleştiklerini, bilâhare M.Ö. VII. yüzyıl
ortalarında Doğu Anadolu’da Urartu bölgesine göç ettiklerini kabul eden
tarihçiler vardır. Son yarım yüzyılda Anadolu’nun ırkî durumunu inceleyen
antropologlar da Ermenileri, doğuş yeri Balkanlar olan Dinarik ırkın doğudaki
bileşkesi olarak dikkate almaktadırlar.
Diğer taraftan,
kendilerine türlü türlü menşe arayan ve Ermenileri Urartuların torunları olarak
gösteren Ermeni tarihçileri de vardır. Bunlardan çivi yazısı üzerinde
çalışmalarıyla tanınan Joseph Sandalgian, lisanî deliller ileri sürerek,
Ermenileri Urartuların torunları saymağa ve efsanevî ataları Hayk ile Urartu
isimlerini birleştirmeye gayret etmiştir.
Birinci Dünya
Savaşı’ndan Lozan Barışı (1923)’na kadar geçen sürede, siyasî amaçlar güden
Ermeni neşriyatında da aynı tez ileri sürülmüştür. Eski Sovyetler Birliği’nde
Büyük Ermeni Lûgati’ni neşreden Ermeni dili uzmanı Acaryan; Ermenilerin Doğu
Anadolu’daki bazı şehir ve dağ adlarının Ermenice olduğu iddialarına karşı,
‘Ararat, Van, Daron (Muş), Garin (Erzurum), Masis (Ararat)...’ gibi kelimelerin
Ermenice ile kat’iyyen tefsir olunamayacağını ve Urartu dilinden kaldığını,
Horenli Movses’in anlattığı efsanevî krallardan “Aram, Mavanez gibi hâs
isimlerin Khald (Urartulu)ların Arame, Menuas gibi kral isimlerinde geldiğini,
‘ayk, Armenak, Amasya, Harma, Ara, Gartos’ adlarının ise menşei meçhul ve“hiç
şüphesiz Ermenice de değillerdir. Ermenice olarak bir mânâ ifade etmezler” diye
mâhiyetini belirtmektedir.
Son zamanlarda yapılan
araştırmalarda da, Urartu dili ile Ermenice’nin hiçbir alâka ve münasebetinin
bulunmadığı ortaya konulmuştur. Yukarıda yazılanların ışığında, günümüzde bile
menşeleri hakkında Ermeniler arasında muhtelif ve birbirini tutmayan fikirlerin
münakaşasının yapıldığı bir gerçektir. Netice olarak, ‘Ermenistan/Armenia’
denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir
ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde
esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır. Diğer taraftan, Ermeniler’in
menşeinin de kesin bir sonuca bağlanamadığı anlaşılmaktadır. Ancak, tarih
boyunca bulundukları yerlerde civardaki devletlere tâbî olarak yaşamış olan
Ermeniler’in menşelerinin, Balkan yarımadası olduğu yolundaki tarihî kayıtlara
da uygun düşen görüşler ağırlık kazanmaktadır.
Bilindiği gibi Ermeniler, II.
Meşrutiyetten sonra Batılılar’ın teşvik ve tahrikleriyle birlikte, doğu ve
güneydoğu Anadolu bölgelerinin kendi vatanları olduğunu iddia etmişlerdir.
Bunun bir iddia olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını kendisi bir Ermeni Tarihçi
olan “Dagavaryan” yazmış olduğu kitabında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
“Milli tarihçilerimiz Ağatan Geros’tan başlayarak Kitab-ı Mukaddes’teki,
“Togarama” ailesi ve Aşelnaz” kelimelerini ırkımıza, yani Ermeniler’e
yakıştırmışlardır. Halbuki Togarma, Ermenistan’ın güneydoğusunda ayrı bir
ülkedir. Çivi yazılı kitabelerde, Tilgarimmu(Gürün) kalesi ve civarı ki,
Asuristan’a göre kuzeyde idi.” demektedir. Yine bu Ermeni tarihçiye göre
Kitab-ı Mukaddes’te geçmekte olan “Aşkenaz/Aşelnaz” Ermeniler’in “İşku”
dedikleri İskit Devleti’dir. Bu devleti kuranlar, Proto Türklerdir.”
Demektedir. Ermeniler’in atalarını dayandırmış oldukları şeyin mesnedsiz
olduğunu açıklamaktadır. (3)
Önceleri, Erivan-Gökçegöl bölgesinde
yaşayan, sonraki yıllarda ise; Bizanslılar tarafından Müslüman Araplar, ve
Türkler’in Anadolu’ya geçmelerini önlemek maksadıyla Bizans sınırlarına
yerleştirilmişlerdir. Ermeniler’in batıya yayılmaları bu şekilde olmuştur.
Türkler’in Doğu Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte, kısmen Fırat’ın batısındaki
küçük Ermenistan denilen yerlerde, çoğunlukla XI. yüzyıldan sonra, Kilikya
bölgesine tamamen yerleşmeye başlamışlardır. Bu yerleşmeleri Bizanslılar’ca
yapılmıştır. Bu bölgelerde, çeşitli
dönemlerde, çeşitli adlarla küçük prenslikler kurmuşlardır. Bu Ermeni
prenslikleri çoğu kez, yaşadıkları dönemdeki güçlü devletlerin hakimiyetleri
altında yaşayarak, o devlete tabi bir durumda kalmışlardır. Bu Ermeni prensliklerinin sınırları ise
tamamen belli değildir.
Armenia/Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I.
Darius (M.Ö. 521-485) tarafından yazılmış olan Behistun yazıtında ‘Harminiye,
Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VI. Yüzyıl
sonlarında İranlılar tarafından verildiği ve Ermenistan denilen bölgenin,
Persler’in Doğu Anadolu’daki satraplıklarından (valiliklerinden) biri olduğu
anlaşılmaktadır. M.Ö. 188 tarihinde kurulan Artaksias Krallığı zamanında,
Ârâmice “Yukarı/Yüksek/Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan/Armenia’ adı,
Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi. Bu coğrafî ad, sonraları Romalılar tarafından
orta ve yukarı Murat suyu ile Kür ve Aras nehirleri boyları için de
kullanılmış, daha sonra Avrupalılar tarafından benimsenmiştir. kendilerine
‘Hay’ diyen ve ‘Hayk/Haik’ adlı bir
atadan türedikleri efsanesini yaşatan, Türkler ile bütün yabancıların ‘Ermeni’
dedikleri toplumla Ermenistan/Armenia adının bir ilgisi bulunmamaktadır. Asur,
Med, Pers, Part yazıtları ile Ksenophon’un Anabasis’i ve Strabon’un
Coğrafyası’nda “Hay” ve “Hayastan”dan bahsedilmemektedir.
Ermeni sempatizanı
Profesör Jean Laurent, bir makalesinde
Ermenistan ile ilgili olarak: “...Gerçekten, yazılı tarihin
başlangıcından beri bu şekilde sınırlanan ülke bir devlet değil, bir coğrafya
terimidir. Şüphesiz, Ermeniler’in bu bölgede yaşadıkları olmuştur. Fakat bu
bölgeye, sırf Ermenistan adını taşıdığı için, ne Ermeniler’in mukadderatı, ne de
Ermenistan Devleti adını taşıyan bir devletin varlığı kesinlikle bağlanamaz”
demektedir.
Büyük Ermenistan (Asıl
Ermenistan) ve Küçük Ermenistan. Büyük Ermenistan, Batı’da Fırat nehrinden
Doğu’da Kür (Kura) nehrine kadar çiziliyordu ve 15 vilâyete bölünmüştü.
Kızılırmak kaynaklarının çıkış yerlerine kadar genişleyen Küçük Ermenistan ise
üç vilâyete ayrılmıştı. Asıl Ermenistan’ın ortadan kaldırılmasından sonra
teşekkül eden ve Ermenilik ile ilgilenen ilim adamlarının Küçük Ermenistan veya
Kilikya Ermeni Krallığı adıyla belirttikleri prensliğin toprakları Kilikyada,
sahil ve dağlık olmak üzere iki kısımdı. M.S. VI. yüzyılda, M.S.536’dan sonra
Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırdılar:
Sınırları esneklik
gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir
geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve
millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır. Küçük küçük prenslikler,
civardaki büyük devletlere tâbi olarak, muayyen bölgelere hükmetmişlerdir.
Ermeniler için vatan prenslikleri olmuştur. Vatanseverlikleri de bu sebeple
mahallî niteliktedir. Ermeniler’i bir arada yaşatan unsur, bir milleti
belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur.
Ermenistan, siyasî bağımsızlık olarak, sadece kişisel hürriyet fikrini
tanımıştır. XII. yüzyıldan itibaren, Ermenistan/Armenia adına, XIX. Yüzyıl
ikinci yarısına kadar atlaslarda tesadüf edilmeyecektir. Ermenistan coğrafya
adı, XIII. yüzyıldan itibaren yerini “Turkomania=Türkmen Ülkesi”ne
bırakacaktır.
Ünlü Alman coğrafya ve
haritacısı Heinrich Kiepert (1818-1899)’in Berlin’de basılmış olan “Grosser
Handatlas” adlı büyük atlasında Ermenistan gösterilmemiştir. Berlin’de
yayınlanan Neu Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinin 16 Kasım 1890 tarihli
nüshasında “Ermeni Meselesi” başlıklı bir makalede de, “Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve
istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman
devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır.
“...Binâenaleyh Ermenistan isminin tarihçe hiçbir ehemmiyeti
olmadığı gibi, coğrafya nazarında bu isim o kadar vâsidir ki, Ermenistan’ın
hududunu ta’yîn etmek için Mösyö Kiepert bile çok müşkilât çekecektir...” denilmektedir. 1890
yılında Leipzig’de basılmış olan Allgemeiner Handatlas adındaki büyük atlasta
ise ‘Armenie’ adı yazılıdır.
Anlaşılacağı gibi Ermenistan coğrafya adı, Rusya ve İngiltere’nin gayretleriyle
1878 Berlin Antlaşması ile sun’î olarak ortaya çıkarılan ‘Ermeni Meselesi’nden
sonra siyasî bir anlayışla atlaslara geçmeye başlamıştır.
Bilindiği gibi, Anadolu
toprakları üzerinde en mühim rolü Türkler oynamışlardır. Anadolu’nun Türkler
tarafından fethedilerek Türk yurdu haline gelmesi, Avrupalılara her zaman,
kavranamayacak, kabul edilemeyecek ve biraz daha hazmedilemeyecek bir durum
olarak gözükmüştür. ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî
bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde
esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır.
Verdiğimiz tüm bilgilerin ışığında akla
temel bir soru gelir, "Ermenistan neresidir?" Tarihte gerçekten bir
Ermeni Devleti var mıdır? Ermeniler bilindiği gibi, kendilerine "Hai"
derler, ülkeleri de "Hayastan"dır.[203]
Yazılan ve yazdırılan propaganda mahiyetindeki Ermeni tarihlerinde ileri
sürülen iddiaların aksine, Selçuklu Türkleri, Doğu Anadolu’yu Ermenilerden
değil, Bizanslılardan fethetmişler, kendilerini katliâma ve sürgüne tâbi
tutanlar da Bizanslılar olmuştur. Daha1064 tarihinde Ermeni Kars Bagratlı
Prensi Gagik-Abbas (Abas), prensliğini Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas’a
devretmiş ve karşılığında Kayseri-Niğde bölgesinde Zamantı şehrini almıştı.
Ermenilerin yalnız Doğu ve Orta
Anadolu'nun değil, kültürüyle, mimarî eserleriyle, edebiyatıyla, politik
kurumlarıyla aynı zamanda Kilikya'nın da sahibi ve varisleri oldüğünü dünyaya
ilan etmektedirler. Kilikya Tabi Ermeni Baronluğu'nun yerleştiği yöre XI.
yüzyılda Bizans topraklarıdır, ancak, yörenin zaman içinde başka isimler
altında, başka uygarlıklara ait olduğu unutulmamalıdır.[204]
Tarihten önceki zamanlarda Kilikya'nın
ilk sakinleri Fenikelilerdir, daha sonra yöreye Persler sahip olmuşlardır.
Zamanla devrinin dünya fatihi Büyük iskender, Kilikya'ya gelip yerleşmiştir,
ölümünden sonra imparatorluğu kumandanları arasında paylaşılırken, Kilikya
"Selevkos" düşmüştür. Ancak, çok geçmeden Roma imparatorluğu'nun
Anadolu'da hakim olduğunu görüyoruz. Roma, Sölökoslu Midridat'la bu topraklar
için uzun uzun savaşmıştır. imparatorluk Doğu ve Batı olarak îkiye ayrılınca
Honorius Batıya, Arcadius Doğuya sahip olur. [205]
VIII. yüzyılda yörede birden Araplar
görülür, Araplar burada iki yüzyıl kadar kalırlar. Bizans Kilikya'yı yeniden
kendi topraklarına katmak için uğraşmaya başlar ve Nisefor Fokas, Yannis
Tzimisses gibi güçlü Bazilei'ler, Kilikya'ya yeni baştan sahip olurlar.
Türkler'in tarih sahnesine çıkmalarıyla durum temelden değişir...
Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları
yöreyi sürekli hakimiyetleri altında tutarlar. Romen Diogenes'in, Sultan
Alparslan'a yenilmesiyle Anadolu'da Bizans hakimiyeti zayıflayacak ve yavaş
yavaş Bizans İmparatorluğu tarihten silinecektir.
Bu arada Bizans imparatorluğu Doğu'da
"limes" olarak kullandığı Ermeni de 7 Ocak 395 tarihinde Roma imparatoru
Teodos Milano'da ölmüş, Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür, Batı Roma
imparatorluğu "Pars Occidentatis" on yaşındaki küçük oğlu Honorius'a
Doğu Roma imparatorluğu "Pars Omental'is" ise on'altı, on ye'di
yaşlarında olan büyük oğlu Arcadius'a kalır. 330-641 tarihleri arasında
imparatorluk. Doğu Roma Hristiyan imparatorluğu adını taşır. 641-1204 tarihleri
arasında Bizans imparatorluğuna dönüşür.
Ermeniler her devirde Bizans'ın amansız düşmanlarıydı. Bizans'a
ticaret yapmak amacıyla sızmışlar, ülkenin çok geçmeden ekonomisin! ele
geçirmişler, malî yönlerden baskı yaparak imparatorluğun en yüksek kademelerine
el atmışlardır. Bizans tahtında Ermeni asıllı imparatorlar göze çarpar. Ancak,
bu Bazilei'ler, Ermenilerin iddia ettikleri kurallarda değil, Ermenilik
niteliklerini tamamen kaybederek, tahta çıkmışlardır.
Ermenilerin Osmanlı yönetimindeki elde ettikleri yüksek mevkiler,
mali alandaki oynadıkları önemli rol, Bizans imparatorluğundaki sosyal ve
politik durumlarının devamıdır. Bizans Irnparatorluğunda iki tür Ermeni vardır.
Bir kısmı, Romalılardan Bizans'a miras kalmıştı. Bunlarla birlikte, IV yy.dan
beri Bizans'la Persler arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında
kalan Ermeniler doğal olarak Bizans uyrukluydu. IV.yy. dan beri Perslerle
Bizans arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler
de Bizans tabiyetine alınıyordu. 387 tarihli sınır ayarlanmasına göre Bizans,
Erzurum ve Muş'a kadar ilerlemişti. 591 tarihli ayarlamaya göre ise Duin,
Makoy, Urmiah ve Mokh'da dahil olmak üzere hudut Tiflis ile Dara arasında bir
çizgi haline getirilmişti. Pers imparatorluğu Arap akımlarıyla yıkılınca,
Bizans Hazar Denizi'ne kadar ilerleyebilmişti.[206]
Bugün araştırıcılara çelişkili görünmesine rağmen, Arap egemenliğinde bulunan Ermeniler Bizans'ın tekrar bu yöreleri
ele geçirmesine karşı koymuşlardı. Ermeniler Bizans'ın politik ve dini
hakimiyetim kabul etmemekte ısrar ederek direniyorlardı.
Aslında Bizans Ermenileri otoritesi altında bulundurmak için onları
bölmeyi daha uygun bulmuştur. Ermeni derebeylerini sürekli birbirine düşürmüş,
aralarında devam edegelen mülk kavgalarım körüklemiştir. (Aristages) Bizans'a
gelen ikinci tür Ermeniler Araplara tabi olanlardır. Bunlar Gregoryen
Ermenilerdir. Bu tür Ermeni göçleri Pers İmparatorluğu zamanında başlamıştır.
Ermeni "rensi II nci Dikran Perslerce tutsak edildiği sırada, soylu Ermeni
aileleri Bizans'a sığınmışlardır (Faustus).Pers imparatoru Sapor (Şahpur) II
nci Arzas'ı 347-367) yeniden esir alınca, Ermeniler (soyluları) tekrar eşleri,
çocukları ve maiyetleriyle Bizans'a göçetmislerdir. Ermeniler, Pers
imparatorluğundan dini takibata uğradıkları için kaçtıklarını söylerler.
451'de, Perslerin Ermenilere karşı sert bir politika izlediğin! naklederler.
Arap istilasıyla Bizans'a yeni göçeden Ermenilere Bazilei'ler para, mal, mülkve
"unvanlar" ihsan ediyorlardı. Ermeniler arasında küropolates, konsül,
prokonsül, patris unvanım taşıyanlar da mevcuttur. Bizans çoğunu Araplara karşı
kullanmak üzere, doğu sınırına yerleştiriyorlardı. Bu ihsanlara mukabil de
Ermenilerden mutlak bir itaat bekliyor, Ortodoks dinini kabul etmelerim
"Kadıköy Konsili" (451) gereğince İstanbul Rum Patriğinin üstünlüğünü
tanımalarını istiyordu. Bizans'ın yerli Ermenileri ise Grek Ortodoksisini kabul
etmişlerdi. Bunların Ermenilikle hiçbir ilişkisi kalmamıştı. Grekleşmişlerdi,
bu bakımdan bunlarla önce Pers daha sonra Arap ülkelerinden göç eden Gregoryen
Ermenileri arasında aşılmaz bir duvar mevcuttur. [207]
Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S:
14)
Kapadokya Satraplığının Yukarı
Kilikya Bölgesinde
Ermeni Kralı Tigran, Tohma
Havzası’nın da içinde bulunduğu Güney Kapadokya Krallığını, M. Ö: 93 yılından M. Ö: 66 yılına kadar altı
kez işgal ederek şehirlerini yağmaladı. M. Ö: 308 yılında, Selevkoslar
döneminde, bu bölgeye yerleştirilmiş olan Rumlar’ı, başkenti Tigranokerte
götürdü. Kral Ariobarzan, Ermeniler’in bu saldırılarına karşı hiç bir şey
yapamayarak, Roma’ya kaçtı. Roma Senatosu bunun üzerine, Komutan Lukullus’u
gönderdi. Pontos Krallığı’nı ele geçiren Lukullus, Kayseri’den Malatya’ya kadar
Ermeniler tarafından işgal edilen bölgeleri geri aldı. Ermeniler’i Fırat’ın
doğu kesimlerine çıkardıktan sonra, Fırat’ın doğusundaki Sofen Krallığı’nın başkenti
Tigranokerti ele geçirerek Roma İmparatorluğu’na bağladı.
Böylece İlçemiz Gürün’ün içinde
bulunduğu Kayseri’den Malatya ve Fırat’ın doğu yakası, M. Ö: 66 yılında tekrar
Romalılar’ın egemenliğine girmiştir. Bu bölgeler, Kral Ariobarzan sonra (M.Ö.
62) yerine geçen II. Ve III. Ariobarzan zamanında Roma İmparatorluğu’na bağlı
kaldı. III. Ariobarzan, Romalı komutanlar tarafından öldürüldükten sonra yerine
V. Ariatres geçti. Güney Kapadokya bölgesi, M. Ö: 36 yılında, V. Ariaretres’in
ölümünden sonra, Roma’nın bir vilayeti haline getirilmiştir. (1) M. Ö: 36
yılından itibaren de, Gürün ve havalisini Roma’ya bağlı Arkheles Hanedanları,
M. S: 17 yılına kadar yönettiler.[208]
Romalılar, bu dönemde Anadolu’da
yeniden eyalet taksimatı yaptılar. Roma hakimiyeti altına geçmiş olan Darende
Ermenistan III. Bölgesi Satraplığı’na bağlanırken, Gürün bu taksimat esnasında
II. ve III. Ermenistan Satraplıkları içerisinde yer alıyordu.
Gürün İlçesi ve havalisi, Roma’ya
bağlı olan her iki Ermenistan Satraplığı’nın sınırları içinde bulunuyordu.
Ermenistan Satraplıkları’nın tamamı ise bu dönemde, Roma İmparatorluğu’na bağlı
bulunmaktaydı. Gürün ve havalisi, M. Ö: 66 yılından M. S: 14 yılına kadar Roma
İmparatorluğunun egemenliği altında kalmıştır. Roma İmparatorluğu içinde meydana
gelen mücadelelerden faydalanan Part Kralı III. Artabanus, M. S: 14 yılında
Ermenistan topraklarıyla, Güney Kapadokya’nın büyük bir kısmını(Yukarı Kilikya
bölgesini), ilçemiz Gürün’ün de bulunduğu bölgeleri, ele geçirdi. İlçemiz Gürün
ve havalisi, M. S: 14 yılından, M. S: 55 yılına kadar Partlar’ın egemenliği
altında kalmıştır.[209]
Partlar Döneminde (M. S. 14-55)
Kapadokya Satraplığının Güney
Kapadokya Bölgesinde
M. S: 14 yılında, Roma İmparatoru
Tiberius zamanında, İmparatorluk içinde meydana gelen iç karışıklıklardan
faydalanan Part Kralı III. Artabanus, Roma İmparatorluğu’na bağlı Ermenistan
Satraplıklarını ve Güney Kapadokya’yı işgal ederek ele geçirdi. İlçemiz
Gürün’ün içinde bulunduğu topraklar, Romalılardan, Partlar’ın eline geçti.
Gürün ve havalisi, M. S: 14 yılından M. S: 55 yılına kadar bu devletin
egemenliği altında kaldı. [210]
Romalılar Zamanında (M. S: 55-260)
Kapadokya Eyaleti(Sebesteia Theması)
Roma İmparatorluğuna bağlı Pontus
Krallarından Poleomon Miladi takvimin ilk yıllarında Rusya’yı ziyaret ettiği
sırada ölmüştü. Bundan sonra krallığı, Amasya ile Yukarı Kızılırmak
taraflarının Galatia’ya bağlanmasıyla büyük ölçüde küçülmüştü, ancak geri kalan
karadeniz kıyıları ile Lykos vadisini,
anlaşıldığı kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan karısı Pythodoris, yönetmeyi
sürdürdü. Onun başkenti, Lykos kıyısındaki Kabeira(Niksar) idi. Pythodoris, Augustus
onuruna adını “Sebaste”(Augusta’nın Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentten
en büyük oğlunın yardımıyla küçük krallığını yönetti.
Bu bölgede yer alan, eski ismi
Kabeira olan bugünkü Niksar ilçesi ve Sivas ilinin Roma dönemindeki ismi ise,
Sebasteia idi. Roma İmparatorluğu’nun başına M. S: 54 yılında, Neron geçti.
Ordusunu ilk önce, Kapadokya ve Ermenistan’ı ele geçirmiş olan Partlar’ın
üzerine gönderdi.
Roma kuvvetleri, İlçemiz Gürün’ün
bağlı olduğu Kapadokya’nın güney bölgelerini ve Malatya’dan Kayseri’ye kadar
olan yerleri M. S: 55 yılında, Ermenistan’ın tamamını ve Fırat’ın doğu
kesimlerini yapılan savaşlar sonucunda, M. S: 57/59 yılında, Partlar’ın elinden
geri aldılar. Partlar ile elli yıllık bir anlaşma imzalandı.
Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürmüş
olduğu topraklarda yeniden bir idari taksimat yapıldı. M. S: 64/65 yılında
yapılan toprak düzenlemesiyle, Pontos Eyaleti’nin bir kısmı(Paflagonya),
Bitinya ile birleştirilerek Bitinya-Pontos Eyaleti oluşturuldu. Daha sonra bu
eyalet Galatya Eyaleti ile birleştirilerek “Galatya Eyaleti” olarak Roma’ya
bağlandı. [211]
M. S: 72/73 yılında yapılan toprak
düzenlemesiyle Kommagene(Samsat ve havalisi)Krallığı, Küçük Ermenistan
Satraplığı ve Kapadokya Eyaleti birleştirilerek “Kapadokya Eyaleti” adıyla Roma’ya
bağlandı. M. S: 74 yılındaki toprak düzenlemesiyle de “Kapadokya Eyaleti”,
Galatya Eyaleti ile birleştirilerek “Birleşik Galatya Eyaleti/Galatya Eyaleti”
adıyla Roma İmparatorluğu’na bağlandı. Bu dönemde, Karadeniz kıyı kesiminden
Fırat Irmağı sınır olacak şekilde
güneyde Suriye’ye kadar uzanan sahayı kaplayan Galatya Eyaleti topraklarında
geçen bütün yollar, bu dönemde yeniden tamir edildi.
M. S: 55 yılından itibaren Roma
İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiş olan ilçemiz Gürün ve havalisi, M. S:
55/74 yılları arasında, Kapadokya Eyaleti’ne bağlıyken, M. S: 74 yılında
yapılan düzenlemeyle birlikte, Birleşik Galatya Eyaleti’ne bağlandı.
Askeri ve siyasi yönden Galatya
Eyaleti’ne bağlı olan Gürün ve havalisi Roma İmparatorluğu’na bağlı bulunuyordu.
Gürün ve havalisi M. S: 114 yılında, Roma İmparatoru Tiranius zamanında yapılan
toprak düzenlemesiyle birlikte, topraklarının bir kısmı Kapadokya Eyaleti’nin
sınırları içine dahil edilirken, bir kısmı da, Ermenistan topraklarının bir
kısmının alınmasıyla meydana getirilen Malatya Eyaleti’nin sınırları içinde
bulunuyordu.[212]
M. S: 162 yılından M. S: 193 yılına
kadar kısa bir süre için Roma İmparatorluğu’nun Kapadokya valisi bulunan
Severius’un zamanında, Partlar’ın işgaline uğramış olan Kapadokya Eyaletiyle
birlikte Partlar’ın egemenliğine geçmiş ise de, bu tarihten sonra tekrar, M. S:
193 yılında tekrar Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girerek, M. S: 260
yılına kadar Roma İmparatorluğu’nun eğemenliği altında kalmıştır.[213]
Sasaniler Zamanında (M. S: 260-298)
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya
Satraplığı içinde
Roma İmparatoru Severius Alexander
Zamanında(M. S: 222) Roma İmparatorluğu’nun doğusunda oldukça büyük gelişmeler
meydana gelmiştir. M. S: 235-260 yıllarında, Romada askeri imparatorlar dönemi
başlamıştı. Ülkenin doğu kesimindeki Partlar Devleti zayıflamış, Persler soyundan geldiğini iddia eden
Ardaşir, etrafına topladığı çok sayıdaki askeri birlikle, Partlar ülkesine
saldırarak, Part Kralı V. Artabanus’u yenerek Partlar sülalesine son verip
Sasaniler Devleti’ni kurmuştu. Ardaşir, kurmuş olduğu Sasaniler Devleti’nin
sınırlarını batıya doğru genişleterek Roma İmparatorluğu ile komşu olmuş,
Suriye ile Kapadokya bölgelerini tehdit etmeye başlamıştı.
Roma İmparatoru Severius Alexander
zamanında, M. S: 253 yılında, Sasaniler Devleti hükümdarı olan I. Şapur;
Ermenistan’ı işgal ederek buraya kendisine bağlı bir Vasal Kral tayin etti. M.
S: 260 yılında, Roma İmparatorluğu’nun doğu bölgelerini işgal ederek,
Suriye’den itibaren, Malatya, Maraş, Kayseri, Kilikya, Tarsus gibi bölgeleri ele geçirdi.[214]
Böylece İlçemiz Gürün’ün dahil
olduğu Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Malatya Eyaleti, Kapadokya, Suriye ve
Kilikya Eyaletleri, M. S: 260 yılında, Sasaniler’in eğemenliği altına girdi.
Böylece Darende ve Gürün havalileri Sasaniler’in egemenliği altına girmiş oldu.
Sasaniler’in Darende ve Gürün havalisindeki hakimiyetleri, M. S: 260 yılından
M. S: 298 yılına kadar sürmüştür. Darende ve Gürün İlçeleri, M. S: 298 yılında tekrar Roma İmparatorluğu’nun
eline geçmiştir.[215]
Romalılar Zamanında (M.S. 298-395)
Yukarı Kilikya Eyaleti içinde
Roma İmparatoru Gallienus, M. S. 298
yılında Sasaniler’in egemenliğine girmiş olan ülkenin güney ve doğudaki
topraklarını tekrar ele geçirmek üzere bir sefer düzenledi. Bu seferle
birlikte, Kayseri’den(Tohma Vadileri ve Kilikya kapıları)Suriye’ye kadar olan
tüm bölgeler, tekrar Roma İmparatorluğu’nun eline geçti.
Bu seferle birlikte Malatya ile
birlikte Darende ve Gürün İlçeleri de Romalılar’ın eline geçmiş oldu. M. S: 305
yılında, Roma imparatoru Dioceletianus zamanında, Roma İmparatorluğu
topraklarında yeni bir düzenleme yapıldı. Anadolu’da bulunan tüm topraklar,
dört büyük eyalete ayrıldı. Yeni oluşturulan dört büyük eyalet ise, kendi
içerisinde küçük vilayetlere bölündü. Bu dört büyük eyalet ise şunlardı:
I- ASIA EYALETİ: (Altı bölgeden
oluşmaktaydı)
1-Hellespontos
2-Asia
3-Lydya
4-Frygya
5-Galatya
6-Adalar
2-GALATYA EYALETİ: (üç bölgeden
oluşmaktaydı)
1-Paflogonya
2-Galatia
3-Pisidya
3-KAPADOKYA EYALETİ: (Dört bölgeden
oluşmaktaydı)
1-Pontos kıyı kesimi.
2-Pontus(Doğu)Poloomenos:
3-Kapadokia:
4-Ermenistan:
4-KİLİKYA EYALETİ: (iki bölgeden
oluşuyordu)
1-Doğu Kilikya:
2-İsaura(Batıda):
İlçemiz Gürün ve havalisi, bu
dönemde Kilikya Eyaleti’ne bağlanmış olan Yukarı Kilikya Bölgesi’nin sınırları
içinde yer alıyordu. Kapadokya ve Ermenistan Eyaletleriyle sınır bulunuyordu.
Gürün İlçesi, bu konumunu Roma İmparatorluğu’nun
Sasaniler’le yaptığı uzun savaşlar ve devlet içinde meydana gelen karışıklıklar
nedeniyle M. S: 395 yılında ikiye ayrılmasına kadar
sürdürdü. Anadolu toprakları, daha sonra Bizans
İmparatorluğu adını alacak Doğu Roma İmparatorluğu’na düşmüştü. Dolayısıyla,
Batı Roma İmparatorluğu’nun Gürün ve havalisindeki hakimiyeti M. S: 395 yılına kadar sürmüştür.[216]
Bu tarihten sonra Darende ve Gürün İlçeleri, Bizans (Doğu Roma)
İmparatorluğu’nun eline geçmiştir.[217]
Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar)
Zamanında (I) (M. S: 395-640)
Armenikion Eyaleti/Sebesteia Theması içinde
Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından
sonra, Hunlar, bu devleti doğu ve batıdan olmak üzere, iki cepheden baskı
altına almaya başlamışlardı. Batıda Hunlar’ın, doğuda Sasaniler’in saldırıları
ve içerideki karışıklıklar Bizans İmparatorluğunu oldukça zayıflatmıştır. Bu
nedenle M. S: IV. ve V. Yüzyıllar, Bizans İmparatorluğu için çok kötü bir dönem
olmuştur. Ülkenin doğu komşusu Sasaniler Devleti (İran), durmadan doğu
sınırlarına saldırıyorlardı. Ardı arkası kesilmeyen bu saldırılar sonucunda,
ülkeye bağlı bir çok bölge devletin
elinden çıkmıştı. Bu bölgeleri tekrar ele geçirmek amacıyla yapılan seferlerden
hiç bir olumlu sonuç alınamadığı gibi, Bizans İmparatorluğu Sasaniler’e vergi
vermek zorunda kalmıştır. Sasaniler, fırsat buldukça ülkenin doğu sınırını
oluşturan bölgelere saldırıyorlardı. Bizans İmparatorluğu, ülke topraklarını ve
doğu sınırlarını, ancak Sasaniler’e vergi vererek yapılan bir takım
anlaşmalarla korumaya çalışıyordu.
Bizans İmparatorluğu bu dönemde,
ülke sınırlarını korumak için Araplar’dan ve Müslüman olmayan Türkler’den oluşan paralı askerler yerleştirmiştir.
Bizans İmparatorluğu, elden çıkmış olan toprakları geri ele geçirmek için bir
çok ulus ile ilişkilere girmiştir. Bu ilişkilerden birisi; bu tarihlerde
sınırlarını Hazar Denizi kıyısına kadar genişletmiş olan Göktürkler ile Bizans
İmparatorluğu’nun yapmış olduğu antlaşmalardır. Bu antlaşmalarda, ülkenin doğu
sınırlarının Göktürkler’e mensup paralı askerlerden oluşan gurupların
korumaları da vardır. Bizans İmparatoru İustinous, Sasaniler’e vermek zorunda
olduğu vergiyi vermemeye başlaması Bizans, İran ilişkilerinin bozulmasına neden
olmuştur.
Bizans İmparatoru’nun bu cesareti,
bu sıralarda Bizanslılar ile Türkler arasında başlamış olan ilişkilere ve
ittifaka dayanmaktaydı. Bizans İmparatoru yapılan anlaşmalarla, özellikle
ülkenin doğu sınırlarına, Tohma Havzası bölgesine büyük ölçüde Müslüman olmayan
(Hristiyan ve diğer dinlerden) Türklerden paralı asker yerleştirmiştir. Çin ile
Bizans arasındaki ipekçilik ve arıcılık ticaret ve kervan yollarından daha
rahat ve güvenli geçirilmesi konusunda, Türk Elçilik Heyeti gelmiş ve çeşitli
anlaşmalar yapılmıştır. Bizanslılar, İran’a karşı bu tarihlerde Hazar Denizi’ne
kadar dayanan Göktürkler’le ittifak yapmışlardı. Bu anlaşmalar esnasında,
Bizans İmparatoru’nun Türk Elçilik Heyetine İran’a karşı yardım istediği, bu yardımın
da verilmiş olduğu, bu anlaşmanın hemen ardından Bizans İmparatoru’nun İran
üzerine sefer düzenlemesiyle doğrulanmaktadır.
Bu antlaşmalardan sonra, M. S: 570
yılında, Bulgar Türkler’inden bir kısmı Anadolu’ya geçirilerek Trabzon ve havalisi ile Fırat bölgesi’ne
yerleştirilmişlerdir. M. S: 515/516 yıllarında Sabir/Sabar Türkler’inden büyük
bir kısmının Bizans-Sasani mücadelesinde, Bizans’a yapılan savaşta yardım
etmişler. Bu savaşın sonunda da Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Ankara vb. gibi
bölgelere yerleştirildikleri gibi, yine müslüman olamayan Türkler’den Avar,
Bulgar, peçenek, Uz, Kıpçak Türkler’inden büyük bir kısmını M. S: 572-579
yılları arasında yapılan Bizans-sasani savaşında Bizans’a yardım ederek önemli
görevlerde bulunmuşlardır.
Sasaniler’ce daha önceden ele
geçirilmiş bulunan Bizans İmparatorluğu’nun doğu(Fırat’ın doğu
kesimlerini)Bizans ordusuna yardım ederek tekrar bu ülkenin ele geçirmesini
sağlamışlardır. Bu savaşların sonunda Bizans İmparatoru tarafından çeşitli
savaşlar ve sosyal sarsıntılar nedeniyle ıssızlaşan Anadolu’ya özellikle Doğu
Anadolu bölgesine yerleştirilmişlerdir. Bizanslılar’ca ülkenin çeşitli
yerlerine getirilerek yerleştirilen Türkler, savaşlar nedeniyle ıssızlaşan
Anadolu’yu Türkleştirirken, aynı zamanda bu bölgelere saldıran İran, Ermeni ve
Arap ordularına karşı Bizans’ın bu bölgelerini korumuşlardır.
Bizanslılar tarafından Türkler’in
Anadolu’ya yerleştirilmeleri, V. yüzyılda olduğu gibi, VI. ve VII. yüzyıllarda
da devam etmiş. Paralı asker olarak Tohma Vadileri ile Ceyhan Irmağı’nın
kaynaklarının bulunduğu bölgelere(Darende ve Gürün Bölgeleri’nin dahil olduğu
sahalara), bu bölgelerdeki kalelere, Bulgar, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Oğuz,
Türkleri’nden büyük bir kısmı yerleştirilmişlerdir.
M.S: 608 yılına gelindiğinde, Bizans
İmparatorluğu içindeki siyasi karışıklıklar devam ediyordu. Sasani hükümdarı
II. Hüsrev, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a kadar olan yerleri
yağmalayarak geri dönmüştü. Bu kötü durum İmparator Herakleius zamanına kadar
devam etti. İmparator Herakleius’un tahta çıktığı yıllarda, Devletin zayıf
olması nedeniyle, imparatorluk gerektiği kadar savaş yapamıyor, özellikle de
devamlı toprak kaybederek doğu hudutlarını koruyamıyordu. Bu nedenle İmparator
Herakleius zamanında imparatorluk topraklarında yeni bir düzenleme yapılmış,
Anadolu dört Thema’ya ayrılmıştı. Bu Themalar ise Obsikion, Kibyretion,
Armenikion ve Sebesteia (Sivas) themalarıdır. Herakleius zamanında yapılan
toprak düzenlemesi esnasında ilk toprak düzenlemesi Sivas bölgesinde meydana
gelmiştir.
Bu dönemdeki Armenikion Theması,
Sivas topraklarının tümünü kaplıyordu. Gürün İlçesi Bu tarihlerde, Armenikion
Eyaleti’ne bağlı Sebesteia Theması içinde yer alıyordu. Darende İlçesi de
Melitene themasının sınırları içinde bulunuyordu.
M.S: 610 yılında Herakleius, tahta
çıkar çıkmaz, ülkenin doğu sınırlarına saldırmakta olan Sasaniler’i durdurmak
üzere bir sefer düzenleyip, Kuzey Suriye’ye kadar ilerleyerek, M. S: 611 de
Antakya’yı, 613 de Şam’ı 614 de Kudüs’ü alarak ele geçirdi. Bizans imparatoru
Herakleius, M.S. 627 yılında yine bu bölgelere bir sefer düzenleyerek ülke
hudutlarına saldırılaran İran ordusunu Musul ve Dicle kenarında yenerek,
savaşın sonunda bir barış imzaladı. Bu seferiyle Bizans İmparatoru, daha
önceden ülkenin elinden çıkmış olan Suriye, Filistin, Mısır gibi bölgeleri
tekrar eline geçirmiştir. Kur’an-ı Kerim Rum Suresi’nin I. II. Ayetlerinde haber vermektedir.
İran Devleti’nin, Bizans’tan almış
olduğu bütün topraklar, bu savaşta geri alınarak, savaş sonunda barış
yapılmıştır. M. S: 628 yılında, İran ile tekrar bir anlaşma imzalandı. Yapılan
bu anlaşma gereğince; İranlılar’ın eline geçmiş olan Suriye, Filistin, Mısır ve
Kudus’ü geri verilmiştir. Bizans imparatoru
Herakleius, bu savaşın muzaffer hükümdarı olarak büyük bir gösterişle başkent kostantinopolis(İstanbul)’a geldi.
Bizans İmparatoru Herakleius, her şeyi tamamladığını ve ülkesini bütün
tehlikelerden koruyabileceğini, hiçbir kuvvetin Bizans İmparotorluğunu
yenemeyeceğini düşünürken, bu defa
doğuda Bizans imparatorluğu için yeni bir tehlike bekliyordu. Bu tehlike ise
doğuda günden güne ilerleyerek güçlenmekte olan Müslümanlardı.
Bizans İmparatorluğu’nun aksine
doğuda gittikiçe kuvvetlenen Müslüman Araplar, büyük bir hızla bu tarihlerde
Bizans’ın aleyhine olarak genişlemeye ve ülkenin doğu bölgelerini büyük bir
istila hareketleriyle yağmalamaya başlamışlardı. Çünkü Hz. Ömer zamanındaki
fetihlerde, M. S: 636 yılında Humus(Hemesa) düşürülmüş, daha sonra Şam ve ürdün
ele geçirilmiş. 637 yılında Kudüs, bizzat halife Ömer tarafından
fethedilmiş. M. S: 639 yılında Suriye ve
Filistin Müslümanların eline geçmiştir.
Bizans İmparatoru Herakleius’un son
zamanlarında, Tarih M. S: 640 yılını gösterirken, Bizans İmparatoru Herakleius
zamanında, Bizans bir yandan İran diğer yandan Müslüman(Arap)larca
sıkıştırılarak, ülkenin doğu sınırlarını oluşturan ve Müslümanlarca Avasım ve
Sügür adı verilen tüm bölgeler ele geçirilmiştir.[218]
Bizans İmparatoru Herakleius’un M.
S: 641 yılında ölümüyle birlikte, Bizans’ta sık sık taht kavgaları başlamıştır.
Gittikçe zayıflayan ve özellikle doğu sınırlarını bile koruyamayan Bizans
İmparatorluğu’nun doğu sınırları, Toros Dağları’ndan Erzurum’a kadar tüm
sahalar, Avasım ve Sügür adı verilen bu bölgeler, Fırat Irmağı’nın batı
kaynağını oluşturan bölgeler (Tohma Havzası) Malatya ve Maraş hattına kadar
olan saha (Malatya, Maraş, Göksun, Afşin Elbistan, Gürün (Arabisisos),
Tıryandafil (Darende)gibi şehirlerin tümü Müslümanlar’ın eline geçmiştir.[219]
Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S:
640-656)
Avasım ve Süğur Bölgesi
Araplar,
eski tarihlerden beri kendi memleketlerinde, elverişsiz iklimi nedeniyle hicret
etmişlerdi. Fırat ile Dicle arasındaki havaliye “Hire” deniliyordu.[220]
Tarihi kaynaklar, Araplar’ın uzun zamandan beri bu bölgelere, hatta Anadolu’nun
güney ve dogu bölgelerine çeşitli zamanlarda ve çeşitli devletler tarafindan
ülkelerinin uç (sınır) hudutlarının noktalarına, bu bölgeleri korumaları için
komşu ülkeye yakın yerlere yerleştirilmişlerdir. Asur Kralları, Arap
kabilelerini özellikle eski ticaret ve kervan yolu güzergahına yerleştirerek,
kervanlardan Bac almak işini kendi adlarına yaptırıyorlardı. Arabistan’ın
elverişsiz iklimi nedeniyle devamlı kuzeye dogru göç etmek zorunda kalmış olan
Arap kabileleri Babil, Cezire, Suriye
hatta Malatya ve Amanos Dağları’nın eteklerine kadar gelerek
yerleşmişlerdi. Örneğin; Gassaniler, Cüzam Merdailer gibi daha nice Arap
kabileleri de Bizans imparatorlugu’nun hududunda ikamet ediyorlardı. Bunlar
İmparatorluğun himayesinde yaşamaktaydılar. Suriye bölgesinde başlayan ve sonra Anadolu’da devam eden
Arap-Bizans mücadelesi bu tarihlerde başlamıştır. Bizans-Arap mücadelesi, Hz.
Ebubekir ve Hz. Ömer zamanında artarak devam etmiştir.
İşte bu mücadeleler sırasında
Bizanslılar, kendi himayelerinde bulunan Araplar’ı, kendi soydaşları olan
Araplar’a karşı kullanıyorlardı. Müslümanların yoğun saldırıları karşısında,
Bizans İmparatoru Herakleios, hudud bölgesindeki nüfusu iç bölgeye çekerek
Bizans - İslam sınırında askeri harekat üssü oluşturmuştur. Aynı zamanda da
yukarıda sözü edilen Arap kabilelerini bu bölgeleri korumaları için
yerleştirmiştir. Müslümanlar’ın (Arap) komutanı Hz. Halid Bin Velid (r. a.)
Fırat’a vardığı sıralarda kendisini Bizans, İran ve Araplar’ı karşısında bulmuştu.
Bunlar Müslümanlar’a karşı birleşmişlerdi. VII. ve VIII. Yüzyılda Müslümanlar,
Suriye’nin bir kasabası olan Mute’de Hristiyan Araplarla savaşmışlardı. Hz.
Ebubekir ve Hz.Ömer devirlerinde Suriye ve el-cezire bölgelerini fethetmeye
çalışırken Bizanslılar adına savaşarak bu bölgeleri korumaya çalışan Hristiyan
Araplarla savaşmışlardı.[221]
Hz. Muhammed (S.A.V.) zamanında (M.
S. 571-632) Bizans’a karşı başarılı sonuçlar alınamamıştı ama Müslüman Arap
orduları Hicri: 13/M. 635 yılının başlarında Hz. Ebubekir (r. a.)
komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah (r. a.)Humus’a, Yezid Bin Ebu Süfyan’ı
Şam’a, Amr Bin Asr’ı da Filistin’e göndermişti. İslam Halifesi Hz. Ebubekir (r.
a.) ın Suriye’nin Şam istikametine gönderdiği komutan Yezid Bin Ebu Süfyan,
Suriye’nin en büyük şehri olan Şam
üzerine sefere çıkmıştır. Şam ise, çok büyük bir şehir olup bu dönemde yedi
garnizondan meydana gelmekteydi; 1- Filistin 2- Ürdün 3- Humus 4- Dimişk 5-
Kinnisrin 6- Avasım 7- Süğür, bölgelerinden oluşmaktaydı.
Hz. Ebubekir’in bu seferini haber
alan Bizans İmparatoru Herakleius, İslam kuvvetlerine karşı ordusunu gönderdi.
Her iki ordu da Ecnadin de karşılaştılar. Müslümanlar bu savaşta 3000 şehit
vererek Bizans’ı ağır bir yenilgiye uğrattılar. Daha sonra Bağılbek, Cosia ve
Fıhıl düşürüldü. (M.S. 635.) Aynı yıl içerisinde Humus (Hemesa) düşürülmüş,
daha sonra da Şam ve Ürdün M. S: 636 yılında ele geçirilmiştir.
Hz. Ebubekir’den (r. a.) sonra
hilafete Hz. Ömer (r. a.) geçmiştir. Bu
dönemde Bizans’ın zayıflamasına karşın İslam Devleti çok güçlenmiştir.
Müslümanlar, Hz.Ömer devrinde Suriye ve el-cezire bölgelerini fedhederek Toros
Dağlarına kadar dayanmışlardı. Hz. Ömer’in(r. a.)hilafete geçmesiyle
birlikte(M.S. )fetih hareketleri artarak devam etmiştir.
M.S. 637 yılında, Kudüs Hz. Ömer (r.
a.) tarafından Patrik Sofronios’dan teslim almıştır. Hz. Ömer (r. a.) zamanında
Başkomutan Halid Bin Velid (r. a.) 637 yılında Maraş bölgesini ardından da
başta Elbistan olmak üzere Elbistan’a yakın olan tüm şehirleri ve çeşitli
kaleleri fethederek ele geçirdi. 639 yılına kadar Suriye ve Filistin tamamen
Müslümanların eline geçti. bu seferle birlikte ilk defa Tirana/Taraneda
(Darende) bölgesi de hicretin yirminci yılında (Miladi: 642 yılında) işgal
ederek ele geçirdi.[222]
Bu esnada Darende kalesi’nde(Sengbar kalesi) üç İslam mücahidi şehit düşmüşlerdir. Bu kişiler “Hu Dede” mevkiinde
medfundurlar. Bu mücahidlerden Abdurrahman Gazi’nin Türbesi (Medişeyh-Medine’li
Şeyh) Karşıyaka köyündedir. Kendisi Medine’li olup tabiindendir. Türbesi bu
köyün
Bu konuda bir takım kerametlerinin
olduğu da bilinmektedir.[223]
Böylelikle Hz. Ömer (r. a.) zamanında Ebu Ubeyde Bin Cerrah, Fırat’a kadar
ilerleyerek bu bölgeleri fethetti. Fethettiği her il veya ilçeye de vali vb.
gibi memurları tayin etti. O, bu valilere ve memurlara Müslümanlardan bir
cemaati de bıraktı. Korkulu yerleri de askerlerle doldurdu. Aracin’e kadar
ilerleyerek öncü kuvvetlerinden Habib Bin Mesleme’yi kuvvetleriyle birlikte
Kasr-ı Şirin ve Balis (Kızılırmak) bölgelerini fethetmesi için gönderdi. Habip
Bin Mesleme, Sümeysat, Malatya vb. gibi
bölgeleri ele geçirdi. Ebu Ubeyde Bin Cerrah bu fethedilen yerlere müslümanları
yerleştidiği gibi bu bölgenin korunması için de bir takım askeri birlikleri
yerleştirdi.
Böylece, Toroslar’dan Erzurum’a
kadar olan Avasım ve Süğür olarak adlandırılan bu bölgeler, ilk olarak Müslüman Araplarca Hz. Ömer
zamanında, M.S. 640 yılında istila edilerek ele geçirilmiştir. Bu dönemde,
Avasım ve Süğür bölgeleri içinde Tarsus, Maraş, Göksun, Elbistan, Gürün,
Darende, Malatya ve Erzurum gibi bölgeler yer alıyordu. Kalikale (Erzurum),
Malatya ve Maraş şehirleri bu bölgelerin karargah merkezleriydiler. Maraştan
Malatya’ya kadar olan bölgelerin ve yukarıda isimleri geçmekte olan yerleşim
birimlerinin geliri 70.000 dinar idi. Bu paranın mühim bir kısmı savaşan
askerlere veya savaşa katılanlara verilirdi. Bu yerleşim birimleri Bizans
ülkesine yapılmakta olan akınların hareket noktasını oluşturmaktaydılar. Bu
özelliği nedeniyle ikinci halife Ömer (r. a.) zamanında Suriye, Huruç, Süğür
(Antakya-Maraş-Malatya) çizgisinde bulunan şehirler, Deluk, Mebenç, Rayan,
Kura, Tizin, v.b. gibi şehirler ile düşman arazilerine komşu bütün kasabalar
bizzat ikinci halife Ömer tarafından ziyaret edilerek gerekli önlemlerin alınması emredilmişti. (4)
Müslümanlar, Hz. Ömer (r. a.) in Şehadeti zamanina kadar (644), Azerbaycan, Huzistan, Ermenistan, Suriye, Misir, Horasan v. b. gibi bölgeler
ele geçirmişlerdi.
Fetih hareketi, Hz. Ömer (r.
a.)devrinde . (635-656)Toros silsilesi boyunca devam ederek sürdü. Suriye ve
Mezapotamya tümüyle fethedildi. Bu bölgede İslam ordularının karşılaşmış olduğu
mukavemet, burada birkaç yüzyıl sürecek yeni bir statükonunun ortaya çıkmasına
neden oldu. Bu dönemde Toroslar, çok çabuk bozulan ve değişen bir sınır bölgesi
haline geldi. Müslümanların Amanos ve Toros silsilesini aşıp Anadolu içlerine
girmeleri bu sınırı pek bozamadı. Yalnız bitip tükenmeyen mücadeleler nedeniyle bu bölgelerde her iki devlet arasında geniş bir arazi şeridi sahipsiz bir
hudut bölgesi haline geldi.
Müslümanlar bu bölgenin coğrafik
yapısı gereğince (engebeli, nehir veya akarsuların meydana getirmiş oldukları doğal konumları nedeniyle) bu
bölgelere “Yarık/Sınır” anlamına gelmekte olan SUĞUR adını veriyorlardı.[224]
Daha sonraki yıllarda AVASIM(korumak
engel olmak) adı verilen bu bölgelere Müslümanlar dış kısımlar Dış Arazi
anlamına gelen “Ed- Devani” diyorlardı. Bu bölgelerde ele geçrilen her yere
Müslümanlar yerleşiyorlar ve her yerleşilen yer imar edildiği gibi askeri
düşüncelerle özel olarak tahkim ediliyordu. Bu bölgelere zamanla müstahkem
kaleler inşa edilmiştir. Halife Ömer (r. a.) zamanında “Şuğuruş-Şamiyye ve
Süğürül Ceziriyye” ikiye ayrılmış olan bu bölgeler. Tarsus’tan başlayarak,
Adana, Maraş, Kayseri, Malatya ve Erzurum’a kadar olan sahalardan oluşmaktaydı.
Müslümanlar her yıl Sayfiye (yazlık) ve Şitaiyye (kışlık) adını verdikleri
gazalar (Akınlar) ile Hristiyan Bizanslılar’a karşı savunmaya ve akınlara devam
ettiler. İlk zamanlarda fetihler genelde sınırlı boyutta ve bögelerde kaldı.
İslam ve Hristiyan dünyası arasında
Toros dağlarından Erzurum’a kadar
çekilecek bir çizgi sınırı oluşturuyordu.
Hz. Ömer’den sonra hilafete geçen
Hz. Osman (r. a.) döneminde de fetihlere devam edildi. (M.S. 644-656) Avasım ve
Süğür bölgeleri Bizanslılar’ın elinden Müslüman Araplar’ın eline geçmiştir.
Tohma havzası, dolayısıyla Darende ve havalisi de bu tarihlerde Müslümanlar
tarafından fethedilmiştir.
Hz. Osman’ın komutanı ve Suriye
valisi bulunan Muaviye (r. a.) Suriye’deki ordusuyla gelerek Doğu Anadolu’dan
itibaren Kayseri’ye kadar olan bölgeleri istila etmiştir. Araplar, Avasım ve
Süğür adını verdikleri bu uç bölgelere akın akın gelerek yerleşiyorlardı. Bu
yerleşmeler, Hz. Ömer zamanında olduğu gibi, Osman zamanında da devam etti. Bu
tarihlerde Avasım ve Süğür bölgeleri çeşitli İslam bölgelerinden gelen gönüllü
İslam askerleri ile dolmuştu. Bu askerlerin amacı Allah yolunda cihad
yapabilmek ve İslam Dini’ni yaymak azminde idiler. İslam ülkelerinden Türkistan
ve Horasan’dan gelen Müslüman Türklerle de bu bölgeler dolup taşmaktaydılar.
Müslümanlar bu dönemde Anadolu’da bir
çok şehir ve kasabayı ele geçirmişler, İstanbul’u dahi işgal etmişler ise
de Anadolu’nun coğrafik yapısı ve
Bizans’n çok şiddetli savunma gücü nedeniyle
Anadolu’yu tamamıyla fethedememişlerdir. Fakat Tohma Havzası, Malatya ve
Maraş Bölgeleri Müslümanlar tarafından
ele geçirilmiştir.
Hz. Osman (r. a.) zamanında Rumlar
büyük bir ordu ile bu bölgelere yürüdüler. Bunun üzerine bir miktar asker ile
Selman Bin Rabiatel Behli bu bölgeye gönderildi. O da Şam askerleriyle
birleşerek Anadolu’ya dahil oldu. Bu bölgelerde birçok kale ve şehirleri
fethederek birçok ganimetlerle geri döndü.[225]
Bu sıralarda da Hz. Muaviye, halife
Hz. Osman’ın Suriye valisi bulunuyordu. Miladi 643 yılında Suriye’deki
ordusuyla Doğu Anadolu bölgesini Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bütün
bölgeleri istila etti. III. Halife Osman (r. a.)’ın ölümüne kadar olan zamanda
(656) Avasım ve Süğür adı verilen bütün bölgeler Rumlar’ın elinden
Müslümanlar’ın eline geçmişti. Hz. Muaviye’in Suriye valiliği esnasında
Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bu bölgelerin fethedilmesi esnasında Habib
Bin Mesleme komutasındaki ordu Samsat, Malatya ve gibi bölgeleri fethetmiştir.
Fethedilen bu bölgelere Müslüman halk yerleştirilerek, halkın korunmasını
sağlamak maksadıyla da buralara çeşitli aylıklı askerler de
yerleştirilmişlerdi.[226]
Hz. Muaviye hilafete geçtikten Rum
Ülkesi’ne gitmek üzere Malatya’ya gelmiş,
Şam ve Mezapotamya Ahalisinden
başka bölgelerde yaşamakta olan müslüman olan halktan bir çogunu bu şehre
yerleştirmişti. Bu tarihten sonra da Malatya Şehri, Müslüman ordularin her
zaman için bir karargah merkezi olmuştur.
Anadolu’nun fethedilmesi için
yapılan seferlerde bu bölge islam ordusunun ana geçit merkezini, oluşturuyordu. Emeviler, Şam ve Cezire Ahalisinden
kurdukları askeri bölüklerle kış ve yaz
aylarında Bizans Ülkesi’ne akınlar düzenliyor, bunun için gerekli yerlerde
gemileri hazır bulunduruyorlardı. Bizans İmparatoru Herakleios zamanından beri
Malatya, Maraş ve Kayseri arasındaki bölgelerde bulunan bir çok şehir ve
kasabaları ve kaleleri boşaltan Bizanslilar buralardan çekilirken de bu yerleri
tahrip ederek gitmişlerdi. Müslümanlar da bunun üzerine bu bölgelerdeki bir çok
yerleşim yerlerini tekrar imar ederek buralara yerleşmeye başlamışlardı.[227]
Bu dönemde Bizanslılar, Malatya’dan
Kayseri’ye kadar olan yerleri tümüyle kaybetmişlerdi. Doğuanadolu ve
Ortaanadolu bölgelerine devamlı olarak saldırıda bulunan müslümanlar bu dönemde
Malatya, Maraş ve Kayseri bölgelerini ele geçirirken aynı zamanda Emevi Halifesi I. Muaviye, İstanbul’u
fethetmek için denizden bir donanma göndermiştir. Böylece Müslümanlar ilk defa
İstanbul’u kuşatıyorlardı.
M. S: 656 Yılında Hz. Osman’ın şehid
edilmesinden sonra Hz. Ali, Medine Halife seçildi. Hz. Ali, Hz. Muhammed S. A.
V. in amcası Ebu Talib’in oğlu ve hem damadı idi. Ancak, Hz. Ali’nin
halifeliğini bir grup müslüman, özellikle de Emeviler kabul etmediler. Emeviler
ve bu kabilenin reisi durumundaki Suriye
valisi Muaviye B. Ebu Süfyan, Hz. Osman’n şehid edilişini bahane ederek Hz. Ali
r. a. nın halifeliğini kabul etmedi. Hz. Osman’ın (r. a.) şehid edilmesinden
sonra Müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaflar ve olaylar, birbirleriyle
karşı karşıya gelerek savaşmalarına, Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşlarının
çıkarak kardeş kanının dökülmesinin yanısıra, İslam Dünyasında asırlarca devam
edecek karışıklıkların çıkmasına zemin olmuştur. Dolayısıyla, Müslümanlar
arasında meydana gelen Cemel Vak’ası(Deve Olayı) ve Sıffin savaşı nedeniyle bu
bölgelere gereken önem verilemeyip korunamadığı için, bu durumdan faydalanan
Bizanslılar, Antakya’ya kadar ilerleyerek Müslümanları kılıçtan geçirip birçok
işkence ve eziyetlere maruz bıraktılar.
Bu saldırılar esnasında Toroslar
Bizans’ın eline geçtiği gibi, Cemel vak’ası ve Sıffin Savaşının yapıldığı
yıllarda (M. S: 656)Tohma Havzası ve Malatya’ya kadar olan tüm bölgeler,
Bizanslılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Darende ve Gürün havalisi de bu
saldırılarla birlikte bu tarihlerde Bizanslılar’ın eline geçmiştir.[228]
Avasım ve Süğur
Ebu Ubeyde b.
el-Cerrah, Menbic’de iken, Halid b. el-Velid’i Maraş tarafına gönderdi. Halid,
halkın kaleyi terketmesi şartıyla orayı fethetti: sonra kaleyi yıktırdı.
Süfyan b. Avf el-Ğamid’i hicri: 30/Miladi: 652 yılında Rumlara karşı savaşa
Maraş tarafından gitti ve Rum ülkesine oradan girdi. Muaviye, Maraş şehrini
yeniden inşa ettirerek oraya asker yerleştirdi.
M.S: 659 Yılında Halife Muaviye,
Malatya ve havalisine saldırarak bu bölgeleri işgal eden Bizanslılar’ı tekrar
buralardan çıkarmak maksadıyla kumandanlarından İyaz Bin Gahm Bin Fihir
Kabilesi’nden Habip Bin Mesleme’yi göndermiştir. Habip Bin Mesleme, kısa bir kuşatmadan sonra Aynı yıl içerisinde
tekrar ele geçirmiştir. Müslümanlar, bu dönemde de Bizans içlerine bir takım
seferler düzenlemişlerdir. Müslümanlar bu dönemde, Bizans içlerine yapmış oldukları seferlerde
Malatya ve Maraş bölgelerini üs olarak kullanmaktaydılar.
M. S: 661 yılında, Hz. Ali (r. a. )
şehid edilmesiyle oğlu Hasan (r. a. )n halifeliği kesinleşmişti. Ancak Hz. Ali
r. a. taraftarları Irak’ta Muaviye’nin iktidarına karşı sert muhalefet
başlattılar. Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad B. Ebih’in katı tutumu, aradaki
gerginliği daha da artırdı. Özellikle M. S: 680 yılında Hz. Hüseyin’in şehid
edilmesiyle sonuçlanan Kerbela faciası iktidara karşı yapılan mücadeleleri daha
da sertleştirdi. Bu tarihlerde (M. S: 661 yılında) Hz. Ali (r. a. ) şehid
edilmesiyle birlikte Müslümanlar arasında meydana gelen iç çekişmeler
nedeniyle, bu bölgeler yeterince korunamamıştır. Müslümanlar arasındaki bu iç
çekişmeler, bizans hududunda dengelerin Müslümanların aleyhine bozulmasına
neden olmuştur.
Müslümanlar arasındaki bu iç
çekişmelerden dolayı, M.S. 670-680 yılları arasında Avasım ve Sügür
bölgelerinde Müslümanlar açısından önemli ölçüde bir zayıflama söz konusu
olmuştur. Bu tarihlerde Bizanslılar, Müslümanlar arasındaki iç çekişmelerden
faydalanarak bu bölgelere oldukça yoğun saldırılarda bulunmuşlardır.
M. S: 663 yılında Halife Muaviye,
Maraş yönünden bir sefer düzenleyip Bizans üzerine(Derevliye’ye kadar
ilerleyerek)akınlarda bulunduktan sonra iç karışıklıklar nedeniyle bu akınları
devam ettiremeyerek geri dönmüştür. Müslümanlar’ın(Emeviler)bu bölgelerdeki
hakimiyetleri iç karışıklıklar nedeniyle ancak M. S: 670 yılına kadar
sürmüştür. Bu durumdan faydalanan Bizanslılar, Antakya’ya kadar ilerleyerek
Müslümanları kılıçtan geçirip birçok işkence ve eziyetlere maruz bıraktılar.
Toroslar Bizans’ın eline geçtiği gibi, M. S: 670 ‘li yıllarda Tohma Havzası
Malatya’ya kadar (Darende ve Gürün İlçeleri de dahil olmak üzere) olan bölgeler
Bizanslılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Bu saldırılar neticesinde daha
önceden fethedilmiş bölgeler bu dönemde tekrar kaybedilmiştir.[229]
Bizans’ın sınır bölgelerine yerleştirilen
Merdailer ve Nebatiler, Malatya ve Maraş bölgesine saldırarak büyük ölçüde
bu şehirleri tahrip etmişlerdir. Bu
nedenle Halife Muaviye tarafından daha önceden bu bölgelere yerleştirilmiş olan
müslüman ahali, bu saldırılar nedeniyle bu şehirleri terketmek zorunda
kalmışlardır. Avasım ve Süğur bölgeleri geçici bir süreyle de olsa tekrar
Bizanslılar’ın işgaline uğramış oluyordu. Müslümanlar arasındaki bu iç
çekişmeler, bizans hududunda dengelerin Müslümanların aleyhine bozulmasına
neden olmuştur.
Müslümanlar arasındaki bu iç
çekişmelerden dolayı, M.S. 670-680 yılları arasında Avasım ve Sügür
bölgelerinde Müslümanlar açısından önemli ölçüde bir zayıflama söz konusu
olmuştur. M. S: 692 yılında Halife Abdülmelik zamanında II. Jüstinien Sivas
yakınlarında bozguna uğratmıştır. Emevi halifesi Abdülmelik Bin Mervan (M.S.
685-705) Bizanslılarla bir anlaşma yaparak Bizans sınır bölgelerinde yerleşen
ve Müslümanlara ait olan bölgelere akınlar düzenleyerek yağmalayan ve tahrip
eden Nabatiler ve Ermeniler’in ülkenin daha iç bölgelerine yerleştirilmelerini
sağlamıştır.
Bizans İmparatorluğu’nun bu
nakilleri ileriki tarihlerde kendilerinin zararına olacaktır. Bu anlaşmayla
birlikte Malatya ve havalisinde yerleşmiş olarak bulunan Ermeniler ve Nabatiler
Darende bölgesine giderek yerleşmişler, daha sonra da Bizanslılar’ın bölgeden
gitmesiyle Müslümanlar’ın himayesinde yaşamaya başlamışlardır. Darende bu
tarihlerde tahrip edilmiş bir durumdaydı. Dolayısıyla Gürün ve havalisi de bu
tarihlerde Bizanslılar’ın hakimiyeti altında bulunmaktaydı.[230]
Avasım ve Süğur Bölgesi
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (II) (M. S: 692-695)
Emevi halifesi Abdülmelik Bin Mervan,
Bizanslılarla mücadeleye devam etti. M. S: 692 yılında Bizans ordusunu Sivas
yakınlarında perişan etti. 693 yılında Ermenistan bölgesini tamamıyla ele
geçirdi. Bu tarihlerde Darende ve Gürün havalisinde, Bizanslılar’ın zorla
Hristiyanlaştırmak isteyerek bölgeye sürmüş oldukları Ermeniler ile M. Ö: 308’de (Selevkoslar Döneminde)yerleştirilmiş
olan Rumlar ve V. VI. VII. Yüzyıllarda Bizanslılarca paralı asker olarak
bölgeyi korumaları maksadıyla yerleştirilmiş olan Oğuz, peçenek, Sarı Gur,
Ağaçeri, gibi Türkmen Boyları yaşamaktaydılar. Aslında bu bölgelerde meydana
gelen mücadele Bizans’tan ziyade bu bölgede yaşayanlar arasında meydana
geliyordu. Çünkü bu bölgelerde yaşayan halk, Bizans tarafından hudutları
korumaları için yerleştirilmişlerdi. Bu yerleri korumak için de Bizanslılar
adına, bu bölgeleri ele geçirmek isteyen Müslümanlara karşı savaşmaktaydılar.
M. S: 695 yılında Bizanslılar bu
bölgeleri ele geçirmek için saldırıya geçmişlerdi. Fakat M.S. 695 de yapılan bu
savaşı Müslümanlar kazanmıştır. Yezid b.
Muaviye ölünce Rum akınları bu şehir halkına karşı çoğaldı. Bunun üzerine Maraş
halkı şehri terkettiler. Abdül melik, babası Mervan bin El-Hakem’in ölümünden
ve halifeliğe talip olduktan sonra, belirli bir para ödemek şartıyla Hicri:
74/Miladi: 696 yılında Rumlar’la anlaştı. Darende ve Gürün havalisi bir
süre (M. S: 692-695 yılları arasında)Müslümanların elinden kaldıktan sonra
Bizanslılar’ın eline geçmiştir. (12)
Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S: 695-705) Sebesteia Theması içinde
Yezid b.
Muaviye ölünce Rum akınları bu şehir halkına karşı çoğaldı. Bunun üzerine Maraş
halkı şehri terkettiler. Abdül melik, babası Mervan bin El-Hakem’in ölümünden
ve halifeliğe talip olduktan sonra, belirli bir para ödemek şartıyla Hicri:
74/Miladi: 696 yılında Rumlar’la anlaştı.
Hicri:
75/Miladi: 697 yılında yaz aylarındaki savaşı da Muhammed bin Mervan idare
etti. Bu savaş da Rumlar, Cema’dul ula ayında Maraş taraflarından El-Amak’a
kadar ilerlediler. Müslümanlar da başlarında Eban b. Velıd b. Ukbe b. Ebi Muayt
olduğu halde onlara karşı ilerlediler; Eban’ın yanında, Abdulmelik b.
Mervan’ın azadlısı Kınnesrin ve çevresinin valisi Dinar b. Dinar da vardı. İki
ordu Maraş ovasında karşılaştılar; çok şiddetli bir şekilde savaştılar; Rumlar
yenildiler; Müslümanlar, onları takip ettiler, öldürdüler, esir aldılar. Bu
yılda Dinar, Yağra köprüsünde Rumlardan bir toplulukla karşılaştı; bu köprü,
Şimsat’dan on mil kadar uzaklıktadır. Dinar onları mağlup etti. Daha sonra
el-Abbas b. el-Velid b. Abdülmelik Maraş’a geldi ve orasını tamir ve tahkim
ettirdi; oraya insanlar nakletti ve büyük bir cami yaptırdı. Ayrıca o, her yıl
Kınnesrin halkının buraya belirli sayıda asker göndermesini kararlaştırdı.
Mervan b.
Muhammed’in halifeliğinde ve kendisinin Hıms halkıyla savaşması sırasında,
Rumlar harekete geçti ve Maraş şehrini kuşattı. Şehir halkı, orayı terketmek
şartıyla Rumlarla anlaştılar. Bunun üzerine aileleriyle birlikte el-Cezire ve
Kınnesrin ordugahına doğru çıkıp gittiler; Rumlar da Maraş’ı yıktılar.
Mervan’ın bu sıradaki Maraş valisi, el-Kevser b. Züfer bin Haris el-Kilabi idi.
O sırada azgın Rum Kayseri Elion oğlu Kostantin idi. Mervan Hıms işini
tamamladıktan ve suırunu yıktırdıktan sonra Maraş’ı yeniden yapmak üzere bir
ordu gönderdi. Maraş yeniden yapıldı ve şehir haline getirildi. Mervarı iç
kargaşalıklarla uğraşırken, Rumlar yeniden harekete geçtiler ve şehri yıktılar.
Salih b. Ali, Ebu Cafer el-Mansur’un halifeliğinde, Maraş’ı yeniden yaptı;
şehri tahkim etti ve oraya fazla maaşla insanları davet etti. el-Mehdi halife
olunca, şehirdeki askerlerin sayısını artırdı ve halkını kuvvetlendirdi.
Mihail,
seksenbin askerle el-Hades boğazından yola çıktı ve Maraş ovasına geldi.
Öldürdü, yaktı ve Müslümanlardan birçok kimseyi esir aldı. Sonra Maraş şehrinin
kapısına geldi; orada İsa b. Ali vardı; Isa, o yıl Rumlarla savaşmıştı. İsa’nın
azadlıları, şehir halkı ve savaşcıları, Mıihail’e karşı çıktılar; ona taş ve ok
attılar. Bunun üzerine Mihail onlardan ayrılıp geri çekildi ve Müslümanları
şehirden uzaklaştırdı; sonra da onlann üzerine saldırdı; İsa’nın azadlılarından
sekiz kişiyi öldürdü; kalanlar şehre sığındılar; kapıları kapattılar. Mihail,
Müslümanları şehirde kuşattı; sonra çekip Ceyhan’a gitti. Dabık’da bulunan
Sümane b. el-Velid el-Absi, bu durumu öğrendi; onun üzerine pek çok atlı
gönderdi; ancak bu süvariler, kaçıp kurtulanlar hariç hepsi öldürüldü.
VII.Yüzyılda başlayan ve yüzyılın
sonlarına doğru yoğunluk kazanan Emevi Bizans Mücadelesinin en yoğun geçtiği
bölgeler, Tohma Havzası ve Toroslar bölgesi olmuştur. Elbistan, Maraş, Malatya,
Darende ve Gürün havalisi; bu mücadelelerin odak merkezlerini oluşturmuştur.
Güneyde Müslüman Araplar’ın, kuzeyde ise, Bizanslılar’ın karşılıklı saldırıları
VIII. Yüzyıl boyunca da hep yazlı kış sürdürülmüştür. Müslümanlar yapmış
oldukları bu akınlarla bütün Doğuanadolu’yu
ve Ortaanadolu’yu istila etmişler. Bizanslılar da her defasında fırsat
buldukça, özellikle de Müslümanlar arasındaki iç karışıklıklar nedeniyle,
Avasım ve Süğur adı verilen uç bölgelerin yeterince korunamamış olmasından
dolayı, bu bölgelere saldırarak tekrar ele geçirmeye çalışmışlardır.
Bizanslılar, bu saldırılarda kendi
eğemenlikleri altında bulunan Ermeniler, Merdailer, Nabatiler gibi Hristiyan
topluluklardan ve Hristiyan Türkler’den de bu savaşlarda faydalanmaktaydılar.
Özellikle de Tohma Havzası’na (Darende ve Gürün İlçelerinin bulunduğu sahalara)
bu gruplar, bu bölgelerin korunması amacıyla yerleştirilmişlerdi. Bu
tarihlerde, Müslümanlar arasında meydana gelen iç çekişmeler nedeniyle bu
grupların da yardımıyla Bizanslılar’n saldırısına uğrayan Tohma Havzası, Emevi Halifesi I. Velid’in (M.
S: 705-715) tahta geçmesine kadar, Bizanslılar’ın eğemenliği altında kalmıştır.[231]
Emevi Hailfesi
I. Velid (M. S: 705-715) devlet yönetimine geçtikten sonra; Iyad b. Ğanm, Habib
b. Mesleme el-Fihri’yi, Şimsat’dan Malatya’ya gönderdi: o da şehri fethetti.
Sonradan şehir Müslümanların elinden çıktı. Muaviye Şam ve el-Cezire valisi
olunca, Habib b. Mesleme’yi oraya gönderdi; o da şehri savaşla fethetti,
oraya şehrin valisiyle birlikte Müslümanlardan paralı askerler yerleştirdi.
Rum ülkesine gitmek isteyen Muaviye Malatya’ya geldi ve şehri, Şam ve el-Cezfre
ile başka yerlerden gelen insanlarla doldurdu. Malatya, Rum ülkesine yazın
savaşlar düzenleyen ordunun güzergahı oldu. Abdullah b. ez-Zübeyr’in hilafet
iddiasında bulunduğu günlerde, Malatya hakkı şehirden ayrıldılar. Rumlar şehre
hücum ettiler ve orasını yıktıktan sonra terkettiler. Ermeni ve Nabatlı
Hıristiyanlardan bir zümre şehre indiler.
Müslümanlar,
hicri 83/Miladi: 705 yılında Abdullah b. Abdülmelik’in Turanta’ya(bugünkü
Darende İlçesi)savaşından sonra oraya indiler ve orada evler yaptılar. Burası
Malatya’dan üç merhale uzaklıkta ve Rum ülkesinin içlerindedir. Malatya, o
günlerde yıkılmış bir haldeydi ve orada, ermeni ve başkalarından yalnızca bazı
zimmet ehli kimseler bulunuyordu. El-Cezire ordusunun öncü birlikleri yazın
buraya gelirler ve kış gelip kar yağıncaya kadar orada kalırlar, sonra dönerlerdi.
Ömer b.
Abdilaziz halife olunca; Turanta (Darende) halkını, onlar istemedikleri halde
başka yere nakletti; o, kendilerini düşmana karşı korumak için nakletmişti.
Halk, hiçbir şeylerini bırakmadan naklettiler; sirke ve zeytinyağı küplerini
kırdılar. Ömer Bin Abdülaziz onları Malatya’ya indirdi ve Turanta’yı yıktırdı.
Malatya’ya da Beni Amir b. Sa’sa’a Kabilesinden Ca’vene bin el-Haris’i vali
tayin etti.
Mesleme Bin Abdülmelik Bin Mervan
M.S. 705 yılında El Cezire sınırlarından kalkarak Rum ülkesine gaza için yola
çıktığında ordugahını Baliys (Kızılırmak) da kurdu. Hicri: 83/Miladi: 705
yılında daha önceden Bizans’ın tekrar eline geçmiş bulunan Darende ve havalisi
üzerine Müslümanlar bir sefer düzenlediler. Malatya’ya üç konaklık mesafede
bulunan bu yere savaşarak ancak girilebildi. Burada evler ve binalar yapılıp
şehir tamir edilerek Müslümanlardan bir gurup buraya yerleştirildi. Daha
önceden İslam ordusunun konaklama ve karargahı Malatyada iken daha sonrada
Darende ve yakın havalilerinden konaklama merkezleri kurulmaya başlandı. Artık
Müslümanlar, Bizans’a yapacakları akınlarda bu yerleşim birimlerini kullanmaya
başlamışlardı. Başta Darende olmak üzere Gürün, Elbistan gibi yerlerde Müslüman
askerlerin keşif kolları yazları buralara geliyor kış aylarında da tekrar
Mezapotamya’ya dönüyorlardı.[232]
Yine aynı yıl içinde halife Abdülmelik
Bin Mervan, Hicri: 84/M. 706 de yazlık ordularının başında Antakya Derbendinden
geçerek Maraş’a geldi. Maraş şehrini ve kalesini yeniden inşa ettirdi. Buraya
çok sayıda Müslüman halk ve asker yerleştirdi. Daha sonra da Sinan Kalesi’ne
yürüyerek bu kaleyi ele geçirdi. Kalenin korunması için 1500-2000 arasında
müslüman asker yerleştirdi.[233]
Bu dönemde, yani M.S. 705-715
yılları arasında Erzurum, Darende, Misis (Maraş) gibi bölgeleri Müslümanlar ele
geçirerek tekrar bu bölgelere yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Gürün İlçesi de bu
seferle birlikte Müslümanlar’ın eline geçmiştir.
Bizanslılar Zamanında (V) (M. S:
715-715) Sebesteia
Theması içinde
M.S: 715 yılında Bizanslılar,
Müslümanlarca ele geçirilmiş ve iskan edilmiş olan Erzurum, Darende ve
havalisi(dolayısıyla Gürün İlçesi) ile Misis (Maraş) gibi bölgelere çeşitli
saldırılarda bulunarak bir süre ele geçirdiler. Fakat aynı yıl içerisinde, bu
yerler yine Müslümanların eline tekrar geçmiştir. (14)
Avasım ve Süğur Bölgesi
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(M. S: 715-745)
Müslümanlar, bu tarihlerde Bizans
içlerine kadar bir çok saldırılar düzenleyerek Malatya’dan Kayseri’ye kadar tüm
bölgeleri M. S: 715 yılında ele geçirmişler. Güney bölgelerinden gelen
Müslümanlar bu bölgelere gelerek tekrar yerleşmişlerdir. (15)
Bu arada, Müslümanlar arasında iç karışıklıklar meydana
gelmiştir. Çünkü bu tarihlerde Abdullah Bin Zübeyr, hüküm sürmekte olan
Emeviler hanedanına isyan ederek mücadeleye başlamıştır. Bununla birlikte
Müslümanların 717-718 yıllarında, Orta Anadolu’daki fetihleri devam
ettirilememiştir. Çünkü Bizans İmparatoru III. Leon, M.S. 718 deki Arap
saldırısını büyük bir başarı göstererek durdurmuştur. Bizans İmparatoru III.
Leon’un bu akınlar esnasında elde ettiği başarıları kendisini göstererek
Hristiyan Dünyasının lehine olurken, Bizans ile sınır olan bölgelerde içinde
Darende ve Gürün İlçeleri’nin de içinde bulunduğu Tohma Havzası’nda dengeler
Müslüman Araplar aleyhine bozulmuştur. Emeviler ile isyan eden Abdullah Bin
Zübeyir arasındaki mücadeleden dolayı bu dönemde Bizanslılar, Kayseri’den
Malatya’ya kadar olan bölgeleri ve yine Kayseri’den Antakya’ya kadar olan
sahayı ele geçirmişler. Burada yaşamakta olan Müslümanlara da olmadık
işkenceler ve zulümler uygulayarak bu bölgelerden çekilmelerine büyük bir
kısmının da öldürülmesiyle buradaki İslam nüfuzunun azalmasına neden
olmuşlardır. Bu tarihlerde Müslümanlar, bu bölgeleri korumasız bırakırken
aksine Bizans Devleti eskiden olduğu gibi bu dönemde de Bizanslılardan olmayan
çeşitli grupları bu bölgelere, özellikle Tohma Suyunun kaynaklarına ve Ceyhan
Nehri’nin havzasına yerleştirerek bu bölgelerin korunması yoluna gitmişlerdir. Bu
dönemde de Bizans Themalara ayrılmış ve her Themanın başında da Bizanslı bir
asker kökenli kimse bulunmaktaydı. Sınır bölgeleri ise, kendi subaylarının ya
da uç beylerinin komutası altındaki sınır birliklerince korunuyordu Taberi ve
İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşen
Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Halk arasında anlatılan
rivayetlerde Abdülvehhab Gazi, Sivas’ta şehid olmuştur.
Tarihi kaynaklarda belirtildiğine
göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen İslam mücahidlerinden
Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine girebilmeleri için Mihael
(Manuel) in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle
girebilmişlerdi. (16) Rumlar, Hicri
123/Miladi: 745 yılında yirmi bin askerle yola çıktılar önce Sivas ve
havalisini daha sonra da Kemah şehrini (bu tarihlerde Kemah tamamıyla
müslümanların elinde bulunuyordu) ele geçirdikten sonra, Bizans İmparatoru
Kostantin Malatya’ya yöneldi ve buradaki müslüman ahaliyi kuşattı. Konstantin,
şehre karşı mancınıklar yerleştirdi. Şehir halkı ise, kuşatma kendilerine ağır
gelince, Konstantin’den kendilerine eman vermesini istediler; o da bunu verdi.
Bunun üzerine şehir halk kendilerine hafif gelen şeyleri yüklediler; ağır gelen
şeyleri ise kuyulara ve çukurlara attılar; sonra da şehirden çıktılar. Rumlar,
Malatya’yı yıktılar; orada bir ambardan başka bir şey bırakmadılar; ambarın az
bir kısmını da yıkmışlardı. Ayrıca Kalüziye kalesini de yıktılar. Böylece
Sivas ve havalisi bu tarihlerde tamamıyla Bizanslılar’ın eline geçti. Rumlar,
Hicri 123/Miladi: 745 yılında yirmi bin askerle yola çıktılar ve Malatya’ya
indiler. Şehrin halkı, kapılan kapattılar; kadınlar başlarında sarıklarla
surların üzerine çıktılar ve savaştılar. Malatya halkının bir elçisi yardımistemek
için çıktı; posta hayvanına bindi ve er-Rusafe’de bulunan Hişam bin
Abdülmelik’in yanına geldi. Hişam, halkı Malatya’ya yardıma çağırdı; daha
sonra. Rumlar’ın şehirden ayrıldıkları haberi kendisine ulaştı. Hişam,
Malatya’nın elçisini yanına çağırdı ve bu haberi ona bildirdi. Elçi ile
birlikte şehri korumak üzere askerler gönderdi. Hişam kendisi de savaşmak üzere
hareket etti ve Malatya’ya indi ve orada ordugahını kurarak şehrin tamiri
bitinceye kadar Malatya’da kaldı. Hişam,
er-Rakka’dan geçmişti ve oraya kılıç
kuşanmış olarak girmişti. O halifeliğinde, bundan önce kılıç kuşanıp savaşa
çıkmamıştı.
Vakidi’ye
göre; Hicri: 133/Miladi: 755 yılında azgın Kostantin Malatya Üzerine yürüdü.
Bu sırada Kemh şehri müslümanların elindeydi ve valisi Beni Süleymden bir kimseydi. Kemh halkı,
Malatya halkını yardıma çağırmak üzere bir adam gönderdi. Onlardan 800 atlı
yardım için Rumlar’a karşı çıktılar. Rum süvarileri onlara saldırdılar ve
yendiler. Rum Kostantin yoluna devam edip Malatya’ya yöneldi ve oradakileri
kuşattı. O günlerden el Cezire’de karışıklıklar vardı. Oranın valisi Musa bin
Ka’b, Harran’da bulunuyordu. Malatyalılar ona elçi gönderdiler; ancak Musa
onlara yardım edemedi. Kostantin bu durumu öğrendi ve onlara şunları söyledi;
Ey
Malatyalılar! Ben, sizin durumunuzu bildiğim ve sultanınızın meşgul olmasından
dolayı geldim. Eman üzere ininiz; şehri boşaltınız; çünkü burayı yıkacağım ve
sizleri bırakıp gideceğim. Şehir halkı, onun teklifini reddettiler. Bunun üzerine
Konstantin, şehre karşı mancınıklar yerleştirdi. Felaket şehir halkını
zorlayınca ve kuşatma kendilerine ağır gelince, Konstantin’den kendilerine eman
vermesini istediler; o da bunu verdi. Sonra şehir halkı göçe hazırlandılar;
kendilerine hafif gelen şeyleri yüklediler; ağır gelen şeyleri ise kuyulara ve
çukurlara attılar; sonra da şehirden çıktılar. Rumlar, şehirdeki son kimse
çıkıncaya kadar, kılıçları kınlarından çıkarılmış bir şekilde şehrin kapısına
iki saf halinde sıralandılar; onların her biri, kılıcını karşısındakinin kılıcına
doğru uzatmış bir halde sanki bir köprü vücuda getirmiş gibi durdular. Rumlar
şehir halkını, emniyette olacakları yere kadar uğurladılar. Malatyalılar,
el-Cezire’ye doğru yöneldiler ve orada çeşitli yerlere dağıldılar. Rumlar,
Malatya’yı yıktılar; orada bir ambardan başka bir şey bırakmadılar; ambarın az
bir kısmını da yıkmışlardı. Ayrıca Kalüziye kalesini de yıktılar.
Sebesteia Theması içinde
Bizans İmparatoru III. Leon
ülkesinde yapmış olduğu yenilikler ve düzenlemelerle oldukça başarı
kazanmıştır. Bu başarılarını Müslüman Araplara karşı yapmış olduğu savaşlarda
da göstermiştir. Çünkü yukarıda sözü edilen gurupları uç bölgelere
yerleştirerek bu bölgelerin bu guruplar tarafından korunması sağlanmış olduğu
gibi aynı zamanda çeşitli savaşlarda bu gurupların çok büyük katkıları
olmuştur.
III. Leon, M. S: 718 deki Arap
saldırısını ve yirmi yıl süren savaş boyunca elde etmiş olduğu başarılarını, M.
S: 740 yılında yapılan Akronion savaşını Müslüman Araplar’a karşı büyük bir
zaferle kazanmasının ardında yatan
gerçek, geleneksel müttefiki olan Hazar Türklerinin kendisine olan
yardımları ve ülkenin doğu sınırlarının
da yukarıda sözü edilen Türk Grupları tarafından Bizans adına korunmasının
sağlanmış olması yatmaktadır.
Yapılan bu savaşlar esnasında Battal
Gazi çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Destanlara konu olan olayları bu
savaşlar esnasında gerçekleştirdi. Bu savaş esnasında Darende ve havalisinde
bir askeri garnizon kurmuş olan Battal Gazi, Kayseri’ye yapılan akınlar
esnasında bu bölgelerde de bir süre kalmıştır. Darende ve Gürün İlçeleri’nde
halk arasında anlatılan efsaneler ve rivayetlerin hepsi de bu döneme aittirler.
Rivayete göre Battal Gazi Darende
Kalesi’ni fethettikten sonra Kayseri’ye gitmek için Gürün İlçesi’nin bugünkü
Tıhmın (Bahçeiçi) Köyü’ne gelir. Burada namaz kılamak için yanındaki esirleri
ağaca bağlar. Fakat her nasılsa kurtulan esirler, Battal Gazi’nin yerini
Bizanslılar’a haber verirler. Bu bölgede tuzağa düşürülen Battal Gazi, Burçevi
denilen yerde esir edilerek şimdiki tarihi kalıntıların bulunduğu yerdeki
kiliseye hapsedilmiş fakat sonradan da arkadaşları Ahmet Turan ve diğerleri
tarafından kurtarılmıştır. Burada bulunan çeşmeden de abdest alıp namaz kılmış
olduğu halk tarafından rivayet olarak anlatılmaktadır. Destanlara konu olan
Battal Gazi’nin 740 yılında yapılan Akronion (Afyonkarahisar) savaşında şehit
düşmüş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Bu konuda yeri gelmişken
Battal Gazi hakkında az da olsa bilgi vermek gerekir. Çünkü halk arasında
anlatılan bir çok Battal Gazi ile ilgili hikaye vardır ve bunların nereler
olduğuda bu hikayelerde anlatılmaktadır:
Malatya Emin
Ömer’in ölümüne kadar (863) süren, Malatya Emirliği’nin en parlak devirlerine
ait Arap-Bizans çarpışmalarının akisleri, Battal Gazi destanındaki tarihi
olayların en önemlilerini teşkil etmektedir. Battal Gazi Destanının coğrafyası
alanı; çok geniş olmakla birlikte bu destanda geçen olayların büyük çoğunluğu
Suriye’den İstanbul’a kadar uzanan sahada geçmektedir. Bu bölgeler genel
olarak; Malatya merkez olmak üzere, Amasya, Kayseri, Ankara, İstanbul, Fırat
boyları, Tarsus, Iskenderun, Suriye, Kıbrıs ve daha bir çok yerlerdir.
Avrupa’dan
gelen Hristiyan ordularına karşı birlik içinde en kuvvetli bir düşman olarak
saldıran, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşması yolunda canlarını tehlikeye
koyan kişiler, Türk emirleri olmuştur. İslami dininin hakim olduğu bu devirde
asıl halk üzerindeki ‘kuvvetli tesirleri, bu din müdafaasında oynadıkları
rollerden ve gösterdikleri kahramanlıklardan ileri gelmiştir. Bu devrede İslam
dinine karşı hissedilen hürmet çok büyük olmuştur. Bu durum, din uğruna döğüşen
kahramanların gösterdikleri harikuladelikler sayesindedir. Böylece İslam dini,
kendisini Hristiyan dini hücurınlarından koruyarak Anadolu’da yaşıyan kalıcı
bir din durumuna gelmiştir. Işte bu düşünce iledir ki bu dönemin yetiştirdiği
kahramanlardan birisi de Battal Gazi’dir.
Battal Gazi,
Emevilerin VIII. Yüzyılda Bizans (Rum)‘a karşı açtılan seferde ün almış Arap
kumandanı; Arap ve Türk destani halk kahramanıdır. Türkler arasında Battal
Gazi, Seyid Battal ve Serdar Battal Gazi isimleri ile maruftur.[234]
Arap ve Türk
edebiyatında özellikle halk romanlarındaki yiğit ve cengaver Battal Gazi, eski
adıyla Akroinon ve bugünkü adıyla Seyit-gazi kasabasında büyük bir külliyenin
içinde yatmaktadır. Bu tarihlrede ehl-i salip ordularına karşı Allah rızası
için savaşmıştır. Battal Gazi’nin asıl adının Abdullah olduğu ve Ebu Hüseyin,
EbuYahya veya Ebu Muhammed künyeleri ile tanındığı bilinmektedir. Battal
(Kahraman) sıfatı, tarihi kaynakların hepsinde O’nun lakabı olarak
kullanılmaktadır. Babasının adının Taberi’nin Türkçe (anonim) tercümesinde
Ömer veya Amr olduğu belirtilmektedir. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte, doğum
yeri hakkında değişik görüşler bulunmaktadır.
İbnü’l Esir ve
İbn Kesir’e göre; Antakyalıdır. Cevzi’ye göre Sıbti’dir. İbn-i Esir’e göre;
Dimeşk (Şam)’lıdır. İbn-i Asakir’e göre; Emevilerin azatlı kölesi olup, Arap
asıllı değildir. Bir çok tarihçiye göre Türk asıllıdır. Arap kaynaklarında
Battal’ın Abdülmelik Bin Mervan oğlu Mesleme’nin l3izans’ı kuşatması ve Rum
diyarındaki diğer seferlere katıldığı bildirilmektedir. Mesleme komutasındaki
Bizans kuşatması 715’de başlamış ve 717’de kaldırılnııştır.
Bazı kaynaklar, Battal’ın ölüm tarihini ve
yerini bildirmektedirler. Ölüm tarihinin Hicri: 122/Miladi: 740 olduğu üzerinde
Taberi, ibn-i Kesir, Teophanes birleşmekte, İbnü’l Esir ise, bu tarihi
Hicri:123/Miladi: 741)olarak kaydetmektedir. Neticede şu gerçek ortaya
çıkmaktadır: Arap kumandanı bulunan Abdullah El Battal. Emevi ordularında görev
almış ve (715-740) yılları arasında Hristiyanlarla yapılan savaşlarda
bulunmuştur. 740’da Afyonkarahisar yakınlarında Akroinon (Seyitgazi İlçesi)
denilen yerde yapılan bir savaşta şehit düşmüştür.
Taberi,
Battal’ın bulunduğu muharebelerden ikisi hakkında bilgi veriyor. Birisi Hicri:
113 yılında olmuştur. Bu muharebede, Battal’ın arkadaşlarından olup, O’nun
menkıbesine de karışmış bulunan Abdülvehab Bin Buht öldürülmüştür. İkincisi
Hicri: 114 Miladi: 732 te ve Akroinon yakınlarında olmuş ve Abdullah El Battal
Bizanslıları mağlup etmiştir; bu muharebe sonunda Süleyman Bin Hişam Kayseri
şehrine kadar vardı...”İbn Kesir, Battal’ın siyasi ve askeri sahada
yaptıklarına dair bilgiler vermektedir. Abdül Melik Bin Mervan (685-705).
Misis şehrine vali olarak Battal’ı tayin ettiğinde, Battal, Bizans (Rum)
diyarına kiiçük bir müfreze gönderir, aradan bir hayli zaman geçip de haber alamayınca
bizzat kendisi atına biner ve(Amrumiye)’ye varır, arkadaşlarını kurtarır. (Bu
sözü edilen muhasara kısaca şöyledir: ..İslam donanması 715 sonlarında
Marmara’dan tazyikle muhasarayı başlattı. İmparator Leon’un azimkar dehası,
Bizans’ı, Avrupa’yı ve Hristiyanlığı kurtardı. Çünkü bu defaki muhasara, son
derece çetin oldu ve Bizans pek tehlikeli dakikalar geçirdi. 716 Ağustosunda.
Emir Ömer kumandasındaki Müslüman donanması, Haliç’in önüne gerilen zincire
kadar sokuldu, fakat zinciri koparamadı. Mesleme. Çanakkale Boğazından Trakyaya
geçti. Kış, rum ateşi ve Bizarıslılar, Araplar’a büyük zayiat verdirdiler. 717
Eylülünde yeni tahta çıkan İkinci Halife Hz. Ömer, muhasaranın kaldırılması
emrini verdi.
İbn-i Kesir’de
Battal Gazi’nin menkıbeleri ile ilgili şu anlatımlara rastlanmaktadır:”Battal
diye bilinen Abdullah Ebu Yahya, Antakya’da Ebu Mervan El Antaki O’ndan şöyle
anlatmıştır: «Abdülmeli oğ1u Mesleme ile Rum diyarına sardırmayı akdettiği
zaman Cezire ehli reislerinin başına Battal’ı getirdi. Mervan oğlu öncülenin
başına O’nu (Battal’ı), getir ve O’nu kumandana yap. Çünkü O, güvenilir, emin,
atılgan ve cesur birisidir. Onlarla birlikte yolcu etmek üzere Şam kapısına
Mesleme, Battal’a 10.000 asker taktim etti. Bu 10.000 asker ile Battal’ı Rum
ülkesine gönderdi.”Demektedir.
Battal’m ölünı
tarihiyle ilgili olarak yine İbn Kesir’de şu bilgilere rastlanıaktayız: “Halife
Bin Hayat: «Battal’m öldürülmesi Hicri: 121/Miladi: 743 de oıınuştur. Ibm Cerir
122/744 de, ilmi Hasen Ez Ziyadi 123/745 de öldüğünü vurgulamaktadırlar.
Denildi ki bu 123/745 tarihini Ibni Hasen Ez Ziyadi değil, bir başkasının
söylediği rivAyet olunmuştur. Yine o rivAyete göre Battal ve Emir Abdülvehhab
Bin Buht 133/755 te öldürülmüşlerdir. Fakat Ibni Cerir O’nun vefatının 122
olduğunu zikretti.» Ibnü’l Esir’de Battal’ın ölümü ve şöhreti ile ilgili şu
bilgiye rastlıyoruz: “Bu yıl içerisinde Battal katledildi. O’nun adı Abdullah
Ebül Hüseyin El Antaki’dir. Bilad-ı Rum’da bır müslüman cemaati iken öldürüldü.
Denildi ki 123/745 senesindedir. Rumlara karşı çok savaşır ve onların
ülkelerine baskınlarda bulunurdu. Rumlar nezdinde çok anılır ve kendisinden çok
korkulurdu.”
Evliya Çelebi,
Istanbul’un Emeviler dışında iki defa da Abbasiler zamanında kuşatıldığını ve
Battal’ı Arap ordularına başkumandanlık eden Harunu’r-Reşid’in çağdaşı olarak kabul
ediyor ve İstanbul muhasarasına O’nun da katıldığını anlatıyor. Harunu’r-Reşid
sebebiyle zikredilen tarihler, IX. yüzyıla aittir. Şu gerçek ortaya çıkıyor ki;
Harunu’r-Reşid’in de Battal ile ilgili gösterilen menkıbevi tarihi meydana
gelmiştir. Bu menkıbeler genişleyerek, Malatya Emirleri dairesini de sarmıştır.
Evliya Çelebi Malatya’dan bahsederken, Harunu’r-Reşid ile Malatya Emiri Ömer’i
çağdaş göstermektedir. Bu rivayete göre; Malatya, Hicri: 230/Miladi: 852
yılında Hz. Ömer’in oğlu Emir Ziyad, O’nun oğlu Emir Lokman ve O’nun oğlu Emir
Ömer tarafından kuşatılmış ve Battal’ın babası Hüseyin Gazi tarafından
fethedilmiştir. Daha sonra Emir Ömer mülkiyetini Hüseyin Gazi’ye vermiştir.
Battal Gazi Malatya’da doğmuştur.
Ord. Prof. M.
Fuad Köprülü, Türk menkıbesinde geçen «Seyyit Battal Gazi» yi Arap Kahramanı
Abdullah Battal’dan ayrı düşünmekte ve Seyyid Battal Gazi’nin asıl künyesinin
«Ebu Mehmed Cafer bin Sultan Hüseyin bin Rebi bin Abbasü’l-Haşimi» olarak
bildirmektedir. Aynı eserde Seyyid Battal Gazi’nin Malatya’da doğduğu ve
Abbasilerden Mutasım ve Vasık Billah zamanlarında (832-847) yaşadığı belirti!rnektedir.
Yukardaki açıklamalardan da anlaşılabildiği gibi, kaynaklarda menkıbe ile
tarih biribirine karıştırılmıştır. Battal Gazi’nin mücadele ettiği bir çok
Bizans causu vardır. Bunlardan birisi de, Akabe (Ukbe) Kadı’dır.
Aslen
Hıristiyan olduğu halde Halife’ye kendini Islam’ın ileri gelenlerinden biri
olarak tanıtıp, Bağdat kadılığı görevini üstlenen Hristiyanların Müslümanlar
nezdindeki casusudur. El altından Hristiyanlara yardım etmekte ve Müslümanlar
cephwesinde her ne oluyorsa Bizans’a haber göndermektedir. Bu casusluk görevini
gayet gizlilikle yürütmüştür. Akabe bin Velid ise;
Akabe’nin
oğludur. Babası gibi sinsice Müslümanları yok etmek için, her türlü kılığa
ğirer ve Battal’dan babasının intikamını almaya çalışır. Önce kendini,
Battal’a Müslüman olarak tanıtır ve yakınlık kurar. Velid, Battal’ın karısı
Fatma’ya Aşık olur. Bunu elde etmek için, Battal Gazi’yi bir bağa davet eder.
Bağa gittiklerinde, «Bağ evinin anahtarını unuttum» diyerek eve döner ve
Fatma’ya: «Seyyit seni ister, tiı atlanup bağa gelsifıı didi» der. Şehir dışına
çıkınca kötü emelini belirtir: «Elbette çare yoktur. Benimle bir olursun yohsa
seni öldürürem» diye tehdit eder. Fatma atını mahmüzlayıp kaçarken bir dereye
düşüp parçalanarak ölür. Bu sıralarda Kays adlı bir Müslüman tüccar, Aşık
olduğu keşiş kızı ile evlenmesi için, şeklen Hıristiyanlığı kabul eder. Battal
Gazi, Kays’ın hikayesini dinler ve bir akşam evinde misafir kalır. Ertesi gün
ruhban kıyafetine bürünerek gezinirken bir manastır görür ve oraya varır. Ona
yardımda bulunan Papaz, Battal’ı içeri almak ister, fakat burada buluna Velid,
Battal’ı tanır ve engel olur. Battal, Incil’den Ayetler okumaya başlayınca papaz,
Velid’in ısrarına kulak asmaz, kapıyı açıp Battal’ı içeri alır. Fakat bir süre
sonra papaz, Battal abdest almak için soyununca ondan şüphelenir. Battal
dışarıya abdest almak için çıkınca manastırın kapısını kapatır ve Battal’ı
dışarda bir gömlekle bırakırlar. Battal, soğuktan manastırın duvarı dibine
büzülüp kalır. Öldü diyerek, başını kesmek için kapıya çıktıklarında, Battal
atik davranarak papazın elini ayağını bağlar. Elbiselerini giyinceye kadar
Velid dışarı çıkıp kaçmaya koyulur, Battal da arkasından gider. Battal Gazi,
bir çeşme başında Velid’i uyurken yakalar. Bir ağaca bağlar ve namaz kılmaya
başlar. Bu arada iki arslan Aşkar’a saldırır ve at kaçar. Battal namazını
bitirir ve Velid’i orada bırakıp atının peşı sıra gider. Geçmekte olan
tüccarlar, Velid’e acıyıp bağlarını çözerler. Battal Gazi döndüğünde Velid’i
kaçmış görür........”Battalnamelerde anlatılan bu olay, halk arasında
anlatılanlara göre Darende ve Gürün bölgesinden geçmiştir.
Bu dönemde, Müslümanların
zayıflaması nedeniyle bu bölgelere gereken önemin verilmemesi nedeniyle, daha
önceden ele geçirilen yerler tekrar Bizanslılar’ın eğemenliği altına girmeye
başlamıştır. Bizans ordusu böylece Kayseri’den Malatya’ya ve Maraş’a kadar olan
bölgeleri yeniden ele geçirmiş ve ele geçirilen bu bölgelere yukarıda sözü
edilen guruplar paralı asker olarak hudutları korumaları için
yerleştirilmişlerdir.[235]
Buralara yerleştirilen guruplar ve
Bizanslılar, Emeviler’in zayıf zamanlarında (Halife Süleyman Bin Abdülmelik
zamanında) Müslümanların elinde bulundurdukları daha önceden Bizans’a ait
topraklara yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan başka Hristiyanlardan,
Ermenilerden ve Nabatilerden olan guruplar ile Hristiyanlaşan Türklerden
(Bulgar Türklerinden) büyük bir kısmı daha önceki yıllarda olduğu gibi bu dönemde
getirilerek sınır bölgelere yerleştirilmiş bulunan Müslüman halktan mühim bir
kısımını daha güvende olmaları için Malatya’ya getirtmiştir. Cava Bin Haris’i
Malatya valisi olarak tayin etmiştir. Hicri: 123/Miladi: 745 yılında meydana
gelen bu olayda burada yaşamakta olan Müslümanların önce gitmek istemedikleri
ve gerektiğinde şehri koruyacaklarını söylemelerine rağmen ömer Bin
Abdülaziz’in bunları isteklerinin
aleyhine Darende’den Malatya’ya naklettiği, bunların giderkken de neleri
varsa alıp götürdükleri, zeytinyağı ve sirke küplerini de kırdıklarını, Darende
şehri’nin de Halife’nin emriyle bizzat tahrip edilmiş olduğunu tarihi kaynaklar
belirtmektedirler.[236]
Dolayısıyla bu tarihlerde,
Müslümanlar’n Tohma Vadisi’ndeki hakimiyetleri tamamnen ortadan aklkmasa da,
Darende ve havalisinde etki ve nüfuzlarının
kalmamış olduğu ve bu bölgelerde hakimiyetin Bizanslılarda olduğunu
göstermektedir. Abbasi Halifesi Ömer Bin Abdül Aziz’in Darende ahalisini
istekleri aksine Malatya’ya nakletmesi de bunu doğrulamaktadır. Çünkü
Abbasiler’de meydana gelen iç karışıklıklar nedeniyle Bizans’a sınır olan
bölgeler yeterince korunamadığından, bu bölgeler Bizanslılar tarafından tekrar
ele geçirilmiştir. Emeviler ile Abbasiler arasında başlayan mücadele (M. S:
750) nedeniyle bu bölgelerde Bizans-Müslüman Araplar arasındaki savaşlar çok
sayıda meydana gelmiş ve bu savaşlar tam 87 yıl sürmüştür. Bu zaman içerisinde
Tohma Vadisi dahil olmak üzere Kayseri’den Malatya ve Maraş arasında kalan tüm bölgeler toroslar da dahil olmak üzere her iki tarafın eline geçerek çok defa
el değiştirmiş ve bu esnada da bu
bölgelerde bulunan şehirler bir çok defa tahrip edilmiştir. Her defasında bu
bölgelerde bulunan ve savaşlarda yıkılan veya tahrip olan şehirler yeniden inşa
edilmiştir. Fakat bu dönemde Bizanslılar’ın Tohma Vadilerindeki eğemenliği
müslümanların bu saldırılarına rağmen yine de devam etmiştir. M.S. 755 yılında
Malatya şehrine Rumlar saldırarak ele geçirmek isteyince halife Hişam ordusuyla
Malatya’ya gelerek Rum kuşatmasını yararak bu şehri tekrar kurtardı. Bu dönemde
Emeviler Devleti içinde kargaşa meydana gelmiş olduğundan Bizans İmparatoru
Kostantin Malatya’ya kadar bir sefer düzenleyerek Malatya da dahil olmak üzere
tüm Tohma Vadisini ele geçirerek halkının da zorla göç etmesini sağladı.
Bizanslılar’ın bu bölgelerdeki eğemenlikleri Abbasi Halifesi Mehdi’nin iç
istikrarı sağlamasına kadar sürmüştür.
MÜSLÜMANLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ
(I)
Abbasiler Dönemi (M. S: 762-775)
Avasım ve Süğur Bölgesi
Hicri 139/Miladi 761 yılına kadar Bizanslılar’ın
elinde bulunan bu bölgeler Abbasiler’in hilafeti ele geçirmelerinden sonra
Abbasi halifesi El Mansur, komutanlarından Salih Bin Ali’yi Malatya’nın fethi
için gönderdi. Salih Bin Ali Malatya’yı 762 de ele geçirerek şehri yeniden inşa
etmeye başladı. Emrinde 70.000 kişilik bir orduyla Malatya’ya gelmiş bulunan
Salih Bin Ali, Malatya’nın tamirini ve camilerinin yapımını ancak altı ayda
tamamlayabildi.[237]
Daha sonra da batı yönünde ilerleyerek Kubakib Irmağı (Tohma Suyu) boyunca
ileri karakollar meydana getirdi. Fakat kısa bir süre sonra Malatya ve
havalisi, Bizanslılarca tekrar işgal edilmişse de Müslümanların komutanı Cibril
Bin Yahya tarafından bu bölgeler tekrar ele geçirilmiştir.
Hicri:139/Miladi:
761 yılında el-Mansur, Salih bin Ali’ye mektup yazdı ve Malatya’yı yeni baştan
yapmasını ve şehri tahkiın etmesini emretti. Daha sonra İmam Abdulvehhab b. İbrahim’i,
el-Cezire ve hudutlarına vali tayin etmeyi düşündü. Abdulvehhab, yanında
el-Hasan b. Kahtabe olduğu halde, Horasan halkından olan askerlerin başında,
Hicri: 140/Miladi: 762 yılında yola çıktı. el-Mansur, Şam ve el-Cezire
halkınında gönderecekleri asker sayısırn tesbit etti. Böylece Abdülvehhab’ın
yanında yetmiş bin asker toplandı. O, Malatya’da ordugahını kurdu ve çeşitli
şehirlerden işçiler topladı ve Malatya şehrini tamir ettirmeye başladı. El
Hasan bin Kahtabe, zaman zaman ustaların kendisine verilen taşları taşıyor;
onlara, sabah akşam kendi malından ve mutfağından yemekler yediriyordu. O’nun
bu durumu Abdülvehhab’ı kızdırdı. Ebu Cafer El Mansur’a yazdığı mektupta,
kendisinin halkı doyurmasına rağmen El Hasan’ın kat kat fazla yemek
yedirdiğini; bu hareketiyle O’nun cömertlikte de önde olduğunu; buna karşılık
kendisinin yaptıklarını bozmak, israf ve riya yoluyla O’nu küçük göstermek niyetinin
bulunduğunu; ayrıca halkı yemeğe
çağırmak üzere davetçilerinin olduğunu bildirdi. Ebu Cafer el-Mansur,
Abdulvehhab’a şu cevabı yazdı: “Ey çocuk! El-Hasan, kendi malından yediriyor,
sen ise; benim malımdan yediriyorsun. Şikayetinin sebebi yalnızca şerefinin
küçüldüğünden; himmetinin azlığından ve görüşünün hafifliğinden ileri
gelmektedir. Halife Ebu Cafer El Mansur, el-Hasan’a da şu mektubu yazdı:” Yemek
yedir; ancak yemeğe çağırmak üzere davetçi kullanma!”
Böylece
halk, çalışmakta acele etti ve Malatya ile camisinin yapılmasını altı ayda
tamamladılar. Malatya’ya yerleşen asker1erden her arafeye-on ile onbeş
arasındaki askeri birlik-iki ev yapıldı. Bu evlerin ikisi şehrin
aşağısında,ikisi de yukarı kısmındaydı; ayrıca her iki evin arkasında bir de ahır
vardı. Biri Malatya’dan otuz mil uzaklıktaki yere, diğeri ise Fırat’a dökülen
ve Kubakib(Tohma suyu)denilen ırmağın kenarında olmak üzere karargahlar
kuruldu. El mansur Malatya’ya 4000 kişilik bir asker grubu yerleştirdi. Bu
savaşçılar, kendi sınırları olduğu için El Cezire halkından seçilmişti. Bu
askerlere, kendi kabilelerinin aralarında yaptıkları yardımlar dışında, her
askerin maaşına on dinar zam yapılmış; ayrıca vardım olarak da yüz dinar
verilmiştir. Şehre yeterince silah koydu. Askerlere, ziraat yapılan toprakları
ikta olarak verdi. Kalüziye kalesini de yaptırdı. Bizans İmparatoru Konstantin,
yüzbinden fazla bir orduyla, bu sırada harekete geçti ve Ceyhana indi.
Arapların sayısının çok olduğunu öğrenince korkudan geri döndü.
Hicri:
141/Miladi: 763 yılında, Muhammed b. İbrahim, başlarında el-Müseyyiib b.
Züheyr’in bulunduğu Horasan askerleriyle birlikte Malatya’ya savaşa gönderildi.
Muhammed, düşmanın oraya saldırmaya cesaret edememesi için orada hudut
muhafızı olarak kaldı; bu durumu gören şehir halkı. oraya geri döndü. Rumlar,
Harun er-Reşid’in halifeliğinde Malatya’a saldırmışlarsa da şehri ele
geçiremernişlerdir. Harun er-Reşid, onların üzerine yürüdü, onları mağlup ve
perişan etti.[238]
Sebesteia Theması içinde
Müslümanlar’ın kendi içindeki iç
çekişmeleri ve bu bölgelere gereken önemi verememeleri nedeniyle, Bizans
İmparatorluğu tarafından tekrar ele geçirilen Tohma Vadisi’ne, M. S: 775
yılında Bulgar Türkleri’nden bir kısmı Anadolu’ya geçerek Müslümanlar ile
savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan nehri Havzaları’na yerleştirilmiştir. Bu
nedenle, Bizans-Abbasi mücadelesi bu tarihlerde karşılıklı başarı-yenilgi
şeklinde bir süre devam etmiştir. Müslümanlar, Malatya ve havalisine sahip olmalarına
rağmen, Fırat’ın batı yakasında yer alan Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün
İlçesi, Bizanslıların eğemenliğinde kalmıştır. Daha sonraki yıllarda Abbasiler
Devleti içindeki karışıklıkların sona ererek, Müslümanların bu bölgelere
gereken önemi vermeleriyle birlikte Tohma Havzası tekrar Müslümanların eline
geçmiştir. [239]
Avasım ve Süğur Bölgesi
Abbasi halifesi Mehdi (M.S.
775-785), Müslümanlar arasındaki birliği sağladıktan sonra oğlu Harun Reşit’i
ordusuyla birlikte Anadolu seferine gönderdi. Harun Reşit, ordusuyla Maraş’a
geldi. Bizanslılar tarafından yıkılarak tahrip edilen şehri yeniden inşa
ettirdi. Müslümanları buraya yerleştirdi. Şehrin korunması amacıyla da
müslümanlardan oluşan askeri birlikler yerleştirdi. Böylece Maraş bölgesinden itibaren tüm Avasım ve Süğur
Bölgeleri M. S: 782 Yılında tekrar Müslümanlar’ın eline geçti.
Aynı yıl içerisinde, İstanbul
üzerine yürüdü. Üsküdar’a kadar
ulaşmasına rağmen bir başarı elde edemeden geri döndü. Bu sefer Müslüman
Araplar’ın İstanbul üzerine yapmış oldukları son sefer olmuştur. Sümame, hicri 161/Miladi: 783 yılında, Rumlara
karşı yaz seferleriyle görevlendirilmişti. el-Mehdi, bu mağlubiyetin
intikamını içinde sakladı; bir sonraki yılda, yani hicri 162/Miladi: 784 senesinde, el-Hasan b. Kahtabe’nin hatırası
için ihtifal yaptı.
El-Hades
kalesi, Ömer’in hahifeliği zamanında, Iyad b. Ğanm’ın gönderdiği Habib b.
Mesleme sonra ‘Muaviye, bu kalenin korunmasına dikkat ediyordu. Emeviler,
uğursuzluğundan dolayı “el hades geçidini”, “Selamet geçidi” diye
isimlendirdiler. Geçit üzerinde birdenbire ortaya çıkan bir genç, Müslümanlarla
karşılaştı; arkadaşlarının başında Müslümanlarla savaştı. Bundan dolayı buraya
“el-Hades geçidi” denildi. Mervan b. Muhammed fitnesi zamanında Rumlar harekete
geçtiler ve el-Hades şehrini yıktılar; Malatya’ da yaptıkları gibi halkını da
çıkarttılar.
Hicri: 16
Miladi:783 yılında Mihail, Maraş ovasına yürüdü; el-Mehdi, ona karşı el-Hasan
b. Kahtabe’yi gönderdi. el-Hasan, Rum ülkesinde dolaştı; o buraların halkını o
şekilde ezip korkuttu ki Rumlar, kiliselerinde onun resmini yaptılar. el-Hasan,
Rum ülkesinde el-Hades geçidinden girdi; şehrin bulunduğu yere bakınca ona,
Mihail’in aynı yerden çıktığı haber verildi. Bunun üzerine el-Hasan, şehrin
yerini bulmak istedi. o geri dönünce, bu şehrin ve Tarsus’un yeniden
yapılmasını el-Mehdi’ye tavsiye etti. el-Mehdi, önce el-Hades şehrinin
yapılmasını emretti. el-Hasan’ın bu savaşları sırasında, Muhaddis Mendel el-Anezi
el-Küfi ve Mu’temir b. Süleyman el-Basri de onun yanındaydı. el-Hades şehrini,
el-Cezire ve Kınnisrin valisi Ali b. Süleyman b. Ali kurdu. Şehre, “Muhammediye"
adı verildi; şehir kerpiçten yapıldı. el-Mehdi, Mehdiyye ve Muhammediyye
şehirlerinin yapılmasından sonra, hicri:169/Miladi: 792 yılında vefat etti;
yerine, Oğlu Musa el-Hadi’yi bıraktı. el-Hadi, Ali b. Süleyman’ı azletti ve
el-Cezire ile Kınnısrin’e Muhammed b. İbrahim b. Muhamıned b. Ali’yi vali
tayin etti. Ali b. Süleyman, azledildiği sırada eI-Hades şehrinin yapılmasını
bitirmişti. ‘Muhammed buraya, Şam, el-Cezire ve Horasan halkından kırk dinar
maaşlı askerler tayin etti; aynca bu askerlere ikta yoluyla evler verdi ve
herbirine üçyüz dirhem bağışladı. Şehrin yapılması hicri:169/Miladi: 791
yılında tamamlandı. Ebu’l Hattab şunları söyledi: Ali b. Süleyman, e1-Hades
şehrine dörtbin
asker
için para ayırdı ve onları şehre yerleştirdi. Ayrıca bu şehre, Malatya,
Şimsat, Keysum, Dülük ve Ra’ban’dan ikibin kişi nakletti. Bu konuda el-Vakıdi
şunları söylemektedir: el-Hades şehrinin yapılması tamamlanmca, kış ve kar
bastırdı, çok yağmur yağdı. Şehrin binası sağlam ve tedbirli yapılmadığından,
duvarları delinmeye ve aşınmaya başladı. Rumlar şehre saldırdılar; orada
bulunan askerler ve başkaları dağıldılar. Bu durumu Musa öğrenince, birisi
el-Müseyyib b. Züheyr, diğeri Ravh b. Hatiım ile Hamza b. Malik komutanlığında
ordu göndermeye karar verdi; ancak o, bu ordular yola çıkmadan önce öldü.
Daha sonra
Harun er-Reşid halife oldu; o şehrin yapılmasını, kale haline getirilmesini
ve oraya asker yerleştirilmesini; askerlere ikta yoluyla evler ve topraklar
verilmesini emretti. Rum patriklerinin büyüklerinden bir patrik, şehir
yapıldıktan sonra, büyük bir ordu ile el-Hades şehrine yürüdü. Şehir, birbiri
üstüne konulmuş kerpiçlerden yapılmıştı; karlar şehre zarar vermişti. Şehrin
valisi ile orada bulunanlar kaçtılar. Düşman şehre girdi; camini yaktı ve şehri
yıktı; halkın mallarını alıp götürdü. Harun Er-Reşid halife olunca şehri
yeniden yaptırdı. Harun er-Reşid, Muhammed b. İbrahiın’e mektup yazıp onu
vazifesinde bıraktığını bildirdi. Harun er-Reşid’i emriyle el-Hades şehrini
tamir ettirdi. Daha sonra Harun er- Reşid onu azletti. M. S: 785 Yılında Hilafete geçmiş olan Harun Reşid,
Anadolu’nun fethine çok önem vermiştir. Bu nedenle Bizans ile sınır olan Avasım
ve Süğur bölgelerini yeniden
teşkilatlandırdı. Bu bölgeleri bir tek eyalet merkezi haline getirerek
tampon bir bölge oluşturdu. Menbiç Şehrini de ba tampon bölgenin başkenti
yaparak Abdülmelik Bin Salih Bin Ali’yi de buraya vali olarak gönderdi. Tarsus,
Adana, Maraş, Zibatra, Malatya, Hıns-ı Mansur, Samsat gibi bölgeleri kapsayan
kısacası Kuzey Suriye’den başlayarak Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan, Avasım
ve Süğur adı verilen bu bölgelerde Abbasi Devleti’nin hakimiyeti tamamen
sağlanmış oldu.
Darende Kalesi (Zengibar)de bu
dönemde tekrar fethedilerek Müslüman Araplar’n eline geçmiştir. Battal Gazi’nin
Babasi Hüseyin Gazi, Amcasi ve Kayinpederi olan Hasan Gazi ve Emir Ömer
adindaki komutanlar da Darende’nin fethi için gönderilen ordunun içinde yer
almaktaydılar. Battal Gazi’nin Amcası ve Kayınpederi olan Hasan Gazi bu
savaşta, M. S: 782 yılında burada şehid düşmüştür. M. S: 797 yılında başta
bizzat halife olmak üzere Bizans üzerine bir sefer daha düzenlenmiştir. Abbasi
Halifesi Harun Reşit, yapmiş oldugu bu seferle birlikte, Bizans Imparatoru
Eigrene’yi vergi vermeye mecbur etmiştir. M. S: 806 Yılına kadar Abbasiler’e
vergi veren Bizans İmparatoru, vergisini
vermek istemeyince, Harun Reşit yine ordusuyla Anadolu’ya bir sefer düzenlemiş,
Tyana’ya kadar gelerek bu bölgelerdeki bir çok beldeyi de ele geçirmiştir.
Tohma Havzasi ve başta Darende ve Gürün Ilçeleri olmak üzere tüm bölgede
bulunan şehirler, Halife Harun Reşid’in
ölümüne kadar Müslümanlar’ın elinde kalmıştır.[240]
Sebesteia Theması içinde
M.S. 809 yılında Harun Reşit’in
ölümüyle rahat bir nefes alan Bizanslılar, Abbasiler Devleti içindeki
Emin-Memun mücadelesinden de faydalanarak imparator Theopnilas, Toroslar’ı
geçerek Maraş, Malatya, v.b. gibi bölgeler dahil olmak üzere Tarsus’a kadar
olan bölgeleri tekrar işgal ederek bu bölgeleri ele geçirmiş ve Müslüman
halktan 7000 kişiyi de esir alarak istanbul’a dönmüştür. Bizans İmparatoru III.
Michel, Abbasiler’e karşı savaşa devam etti. Tohma Havzası’nın bulunduğu tüm
bölgeler bu dönemde tekrar Bizanslılar’ın eline geçmiştir.
M.S. 809 yılından itibaren Avasım
bölgesi, özellikle de Sivas-Malatya arasındayer alan ve Tohma Havzası adıyla
bilinen Malatya’ya kadar olan sahalar, Bizanslılar’ın eline geçmiştir. Tohma
Havzası’nı ele geçiren Bizans Hükümdarı, M. S: 809 yılından itibaren Avasım
bölgesinde özellikle Sivas-Malatya arasında yaşayan, Müslümanlarla birlikte
Bizanslılar’a karşı mücadele eden Pavlikanlar’a karşı bir sefer düzenleyerek
yaşamış oldukları (Arguvan ve Divriği) bölgelerden atmıştır. Pavlikanlar ise,
bunun üzerine Malatya Emiri Ömer’in yanına sığınmışlardır. Bu tarihlerde Pavlikanlar, Abbasi Devleti
tarafından Ermenistan hududuna yerleştirilmişlerdir. Bizanslılar’n bu bölgedeki
eğemenlikleri Abbasi halifesi Me’mun’un devlet yönetimini ele geçirip bu
bölgelere sefer düzenlediği tarihe(M. S: 830)
kadar devam etmiştir.[241]
Avasım ve Süğur Bölgesi
M.S. 809 yılından 830 yılına kadar
Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış olan Darende ve havalisi,
halife Memun’un devlet yönetimindeki asayişi sağlayarak Anadolu’ya sefer
düzenleyip Orta Anadolu’ya kadar akınlar düzenlemesiyle tekrar Müslümanlar’ın
eline geçmiştir. Konya Ereğli’sine kadar olan yerleri fethetmiş olan Abbasi
Halifesi Memun, Bizans İmparatoru’nun yapmış olduğu barış teklifini kabul etti.
(M.S. 833 de)Tohma Havzası dahil olmak üzere Avasım ve Süğur Bölgeleri Abbasi
Halifesi Me’mun’un ölümüne kadar Müslümanlar’ın hakimiyeti altında kaldı.
Türkler’le Müslüman Araplar
arasındaki münasebetler, asıl Emeviler döneminde gelişmiştir. Bu esnada doğuda
ikinci Göktürk Devleti kurulmuştu. Muaviye’nin iktidara gelmesiyle İslam
Devleti içindeki kargaşanın sona ermesi, fetih hareketlerinin hızlanmasına yol
açtı.
Türkler’in, İslam devleti
içerisinde, daha Emeviler döneminde,
Muaviye’nin son yıllarında hizmete girmeye başladıklarına işaret etmek
gerekmektedir. Ubeydullah Bin Ziyad, M. S: 674 yılında Buhara seferinden
dönerken beraberinde iki bin askerden oluşan bir Türk gurubunu getirmiş ve
Basra’ya yerleştirmişti.Kaynakların bu Türk askeri birliklerinin
kabiliyetlerinden özellikle söz etmeleri, onları takviye etmek üzere başka Türk
birliklerinin de getirilmiş olabileceği düşüncesini akla getiriyor.
Abbasiler’in iktidara gelişi, önemli
bir siyaset değişikliğini beraberinde getirmiş ve Arap olmayan Müslümanlar
özellikle İranlılar ve Türkler yönetimde önmeli mevkiler elde etmişlerdir.
Abbasiler döneminde,Türkler’in giderek nüfuzu artmaya başlamıştır.
Abbasiler Dönemi, genelde bir
asırdan beri silahlı mücadeleler şeklinde
seyreden Türk-Arap münasebetlerinin giderek dostane ilişkilere
dönüşmesine imkan verdiğ gibi, aynı zamanda Türkler’in Abbasi devleti
hizmetinde daha çok atanmalarına da sahne olmuştur. Kaynaklar bu dönemde,
Türkler’e ilk olarak devlet hizmetinde görev veren kişinin Halife Mansur
(754-775)olduğunu bildiriyorlar. Özellikle ordu da, bu halifenin Türkler’e belli
bir yer ayırdığı anlaşılıyor.
Halife mansur zamanında hizmet alan
Türkler, arasında Züher et-Türki, Mübarek eTürki ve Hammad Et-Türki’nin adları
bilinmektedir. Türkler’in özellikle
halifeler orduları içindeki sayısı giderek artmıştır.Öyleki, Harun er-Reşid
(786-809)’in muhafız birliğinin tamamen Türkler’den oluştuğu belirtilmektedir.
Ayrıca bu halife, Bizans sınırındaki Süğür ve Avasım bölgelerinde Türkler’den
özellikle faydalanmışlardır. Tarsus, Adana, Malatya, Maraş ve Erzurum hattında
oluşan, bu bölgede tesis edilen müstahkem kale ve mevkilerde Türkler de yer
almaktaydı. Hatta Tarsus ve diğer bazı
hudut şehirlerinin tahkim ve imarında, Türk asıllı olduğu kaynaklarda açıkça
ifade edilen Ebu Süleym ferec el hadim et-Türki’ye verilmiş ve kendisi bu bölgede
25 yıl kalarak bu bölgelerin imar faaliyetlerinin yanı sıra amilliği ve
valiliği üstlenmiştir. Bu hudut şehirlerinde yerleşen ve din uğrunda gaza eden
Türkler’in arasında Süleyman et-Türki vb. gibi kumandanlar ve bir çok din
alimleri yetişmiştir.
Halife Me’mun döneminde (813-833),
Türkler’in Abbasi yönetimindeki nüfuzlarının artması açısından bir dönüm
noktası olmuştur. Bu halife, kardeşi Mu’tasım aracılığıyla Türk beldelerinden
düzenli bir biçimde ücretli askerler getirmiş ve kısa sürede bu sayı Bağdat’ta
18000’e ulaşmıştır. Bizans’a karşı yapılan seferlerden bu askerlerden
faydalanılmış; Afşin, Aşnas, Baga el-Kebir, hakan Urtuc gibi isimler, bu
dönemde ordunun üst kademelerinde görev alan Türk asıllı komutanlar olarak
dikkati çekmişlerdir. Bununla birlikte, Abbasiler döneminde bu nüfuzun, zamanla
halifeler ve öteki devlet yöneticileri ile Türk askerleri ve komutanlar
arasınad bir mücadeleye dönüştüğü de gözden kaçmamaktadır. Türkler, halife
seçiminde bile önemli söz sahibi olmuşlar; ancak Halife Mu’tasım’ın Afşin’e
karşı başlattığı hareket, İnak’la devam etmiş ve her ikisinin de ölümü ile
sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, Abbasiler döneminde Türkler’in sadece askeri
hizmetlerde bulunmadıklarını, aynı zamanda idari görevlerde üstlendiklerini
önemle belirtmek gerekmektedir.[242]
Abbasi Halifesi Me’mun Anadolu’ya
yapmış olduğu dördüncü seferinde (834) Pozantı Suyu yakınlarında ölmesi üzerine
ülke içerisinde çıkan Ba’bek isyanı nedeniyle bu bölgeler gerektiği kadar
savunulamadı. Abbasi Halifesi Mutasım
ancak isyanları bastırmakla uğraşabiliyordu. Bu durumdan faydalanan Bizans
İmparatoru ülkesinin doğu sınırlarından itibaren bir sefer düzenleyerek başta
Tohma Havzası(Darende ve Gürün İlçelerinin bulunduğu bölgeler)olmak üzere
Suriye’ye kadar olan bölgeleri, Dımışk
(Şam) ve Balbek, Tabariye, Akka ve Kudüs şehirlerine kadar olan yerleri
tamamıyla ele geçirdi. Böylece Darende ve Gürün havalisi de Bizans
İmparatorluğunun hakimiyeti altına
girmiştir. Ancak Bizanslılar’ın bu bölgedeki hakimiyetleri çok kısa sürmüştür.
Çünkü M. S: 836 yılında ancak isyanını bastırmış
olan Abbasi Halifesi kendisine bağlı bulunan Türk komutanı Afşin’i ordusuyla
birlikte Bizans üzerine bu bölgeleri fethetmesi için göndermiştir. Ünlü Türk
Komutanı Afşin, kuvvetleriyle birlikte Ankara’ya kadar ilerleyerek Amorion
(Eskişehir) kentini 12 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirmiştir. Komutan
Afşin’in bu seferiyle birlikte başta Tohma Havzasının bulunduğu Darende ve
Gürün İlçeleri olmak üzere Avasım ve Süğür bölgeleri tamamıyla yeniden
Müslümanların eline geçmiş oldu.
Avasım ve Süğur Bölgesi
Tohma Havzası ve bu bölgede bulunan
şehirler M. S: 836 yılında tekrar Müslümanlar’ın eline geçmiştir. Ancak
Müslümanlar’ın bu bölgedeki hakimiyetleri çok kısa sürmüştür. Çünkü, Malatya
valisi Emir Ömer Bin Abdullah’ın Samsun’u fethettikten sonra Kastamonu
civarında 3 Eylül 838 tarihinde Bizanslılarla yapmış olduğu savaşta yenilerek
şehit düşmesiyle birlikte bu yenilgi Bizans-İslam mücadelesinde bir dönüm
noktası olmuştur.
Bu tarihten itibaren Avasım ve Sugur
bölgelerine hakim olma mücadelesindeki denge Müslümanların aleyhine
bozulmuştur. Malatya’dan Sivas’a kadar olan bölgelerde ve Bizans’ın doğu
sınırında yurt tutmuş olan Bizanslılar’a bağlı Paulikanlar, Abbasiler’in
zayıflaması nedeniyle bu bölgelerde hakimiyeti tamamen ele geçirmişlerdi.
Dolayısıyla da Darende ve Gürün havalisi M. S: 838 yılından itibaren
Bizanslılar’ın egemenliği altına girmiş oluyordu.[243]
(X)
Sebesteia Theması içinde
IX. Asrın başlarından itibaren
Bizans’a bağlı, merkezleri Divriği olan Paulikianlar’ın hakimiyeti altına
girmiş olan Darende ve havalisi, 871 yılında, Bizans İmparatoru Basileios,
paulikanlar üzerine yapmış olduğu seferle birlikte tamamen, Bizans
İmparatorluğu toraklarına katılmıştır.
Bu tarihten itibaren Bizansın arka
arkaya yapmış olduğu saldırılar nedeniyle Abbasilerin bu bölgedeki
hakimiyetleri giderek zayıflamaya başladı. Kayseri, Malatya, Maraş, Adana,
Tarsus, Kilikya bölgesi, Samsat, Nizip, ve bölgeler tekrar Bizans
İmparatorluğunun eline geçti. M.S. 872/73 yıllarında böylece 640 yılından
itibaren Müslüman Arapların elinde bulunan, Avasım ve Sügür bölgeleri bu
tarihten itibaren yani 873 yılından Bizanslıların etki ve nüfusu altına
girmiştir. Çünkü bu tarihten itibaren Bizanslılar bu bölgelere tamamen egemen
olamamışlardır.
Bu dönemde Müslümanlarla Bizanslılar
arasında çok çetin savaşlar olmuş her iki taraf, bu bölgede hakimiyeti
kurabilmek için yapılan savaşlarda birbirlerine çok kayıplar
verdirmişlerdir.özellikle de Müslümanlara saldırmakta olan Bizans ordusu çok
büyük eziyet ve işkenceler yaparak büyük bir kısmını öldürmüşler diğer kısmının
da yaşamış oldukları belde ve şehirlerde zorla göç ettirmişlerdir.
Bu tarihlerde, bir yeni bir devlet
kurmuş olan Hemadani hükümdari Seyfüdevle, Abbasiler’in bölgedeki yerini almak
için çok çaba göstermiştir. 873 yılından 934 tarihine kadar Avasım ve Sügür
bölgelerini ele geçirmek için Bizanslilarla yapilan çok çetin savaşlar ve çok sayıdaki akınlar, bu bölgelerin tekrar
Müslümanların eline geçmesine yeterli olamamıştır.
Hemedani Hükümdari Seyfüd-Devle’nin
ölümüyle birlikte, Avasım ve Sügür bölgelerindeki üstünlük tamamiyla
Bizanslilar’in eline geçti. 19 Mayıs 984 tarihinden Bizanslılar’ın Malatya ve
havalisini ele geçirmeleriyle birlikte de Fırat’ın tüm batı yakasının tümüyle
Bizans İmparatorluğu’nun eğemenliğine girmesi tamamlanmış oldu. Böylece ilçemiz
Gürün’ün de buludugu bölgelere, Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan saha ile yine
Malatya’dan Maraş ve Toroslar bölümü tamamıyla Bizans Imparatorlugu’nun
hakimiyeti altina girmiştir.
M. S: 934 Yılında, Bizans
Imparatorlugu’da yapilan yeni toprak düzenlemesiyle, Anadolu’daki Thema
(Eyalet) sayısı 12’ye çıkarılmıştır. Gürün İlçesi bu eyaletlerden kuzeyde
bulunan Sebesteia (Sivas) Theması ile güneyde bulunan Lyxandos Eyalet sınırları
içinde kalırken, Darende İlçesi dogudaki
Melitene Theması içinde yer alıyordu. Bu bölgeler, M. S: 934 Yılından M. S:
1058 yılına (Türkler’in bu bölgeleri fethetmelerine) kadar Bizans
İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında kalmıştır. (22)
Anadolu’nun fethini savaşmaktan çok
yerleşmek için kadınları, çocukları ve sürüleriyle dağınık guruplar halinde
gelen Oguzlar’ın Kınık Boyuna mensup Selçuklu Türkmenleri
gerçekleştirmişlerdir.
Selçuklu Türkmenleri, Seyhun
Nehrinin Aral Gölü’ne döküldüğü yerin kuzeyindeki Cent Bölgesinde, daha önceden
buraya gelen Oğuz boylarıyla birleşerek yerleşmişlerdir. Önderleri Selçuk
Bey’in İslamiyeti kabul etmesiyle birlikte, kendileri de Müslümanlığı
benimseyerek, kendileri gibi Müslüman olmayan Oğuzlara vergi vermemeyi
kararlaştırmışlardır. İsim olarak da kendilerine Türkmen ismini vermişlerdir.
Cent Şehrinin havalisinde oturan
Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler’in baskılarına rağmen varlıklarını
sürdürmeye çalışmışlardır. Selçuk Bey, 1009 yılında yüz yaşını geçkin bir halde
Cent şehrinde ölünce, Selçuklu Türkmenleri, (Selçuk Beyin sağlığındayken ölmüş
olan oğlu Mikail’in çocukları)Tuğrul ve Çağrı Beyler’in etrafında toplanarak
kendilerine ait bir devlet kurma çabasına girerek Maveraünnehir bölgesinde
güçlü bir birlik meydana getirmeye çalıştılar.
Yaşadıkları bölgenin kendilerine
yeterli olmayışı nedeniyle devamlı genişleme isteği ile kendilerine yakın
bölgelere bir takım seferler düzenlemeye çalışan Tuğrul ve Çağrı beyler, bu
dönemde Abbasilerle iyi ilişkiler içinde bulunmaktaydılar. Abbasi Halifeleri,
Halifeye ait olan Hassa Ordusu”nun büyük çogunluğunu Türkler’den seçmiş
bulunuyorlardı.
Abbasi Halifeleri, Tugrul ve
Çağrı beylerden zaman zaman yardım
isteğinde bulunuyorlardı. Bu tarihlerde Tugrul Beğ, Nişabur’u ele
geçirirken, kardeşi Çağrı Beğ de Merv’i ele geçirmiştir. Üvey kardeşleri
İbrahim Yenal Beğ, 1038 yılında Nişabur’u ele geçirip kardeşi Tugrul Beğ adına
hutbe okuttu. Böylece dünyada yeni bir
adım daha atılmış oluyor ve 1038 yılında, Selçuklu Devleti’nin temeli
atılmış oluyordu.
İşte bu dönemde Türkmen
Grupları, guruplar ve oymaklar
halinde batıya doğru devamlı olarak
hareket halinde idiler. Bu göçlerin önlenmesi olanaksız bir hale gelmişti.
Türkmen oymaklarının önderleri Tuğrul, Çağrı ve İbrahim Yenal Beyler, batıya doğru olan bu Türkmen göçlerini bir
başka deyimle ilerleyişini durduramıyorlardı. Tuğrul Bey’in de önleyemediği
Türkmen akınlarından Abbasi Halifesi yakınarak Tuğrul Beğ’den bu konuda yardım
etmesini istemiştir. Tuğrul Beğ’in bu konuda halifeye verdiği cevap şöyle
olmuştu: “Doğru hareket etmek için elimden geleni yapıyorum. Eğer Türkmenlerden
aç kalanlar kötülük yapıyorlarsa, buna karşı ben ne yapabilirim?” Bu arada
kardeşi Tuğrul Bey ile arası açılan İbrahim Yenal, bulunduğu bölgedeki
Türkmenlerin yersizlik ve yurtsuzluk şikayetlerine şu karşılığı verir: “Ülkem
sizin oturmanıza yetecek kadar geniş değildir. O nedenle doğrusu şudur ki; Rum
(Anadolu’)a gidiniz. Allah yolunda cihad yapınız ve ganimet alınız.
Böylece nüfus baskısı, Kıtay-Moğol
Boyları’nın sıkıştırması, otlak darlığı,
kıtlık ve açlık nedeniyle batıya sel gibi akan Türkmenler’in Anadolu’ya doğru
oluşturdukları akınları durdurulamaz bir hale gelir. Türkmen beyleri yukarıda
belirtildiği gibi oymakların batıya gitmelerini salık vererek tavsiyelerde
bulunurlar.
Ne var ki; Büyük Selçuklu
Devleti’nin temelini birlikte atmış olan Türkmen beyleri Tuğrul ile ibrahim
Yenal arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başlar. Tuğrul Bey ister istemez
Farsça ve Arapça bilen, bilgi ve deneye sahip, Türk olmayan bürokratlardan
yararlanma durumunda kalır. Bu devleti savaşarak büyük emekler vererek kurmuş
olan diğer Selçuklu Beyleri ister istemez devletin dışında bırakılmış olur. Bu
nedenle, Selçuklu Beyleri Selçuklu Sultanına ve vezirlerine düşman kesilirler.
Bu karışıklıklar isyanların çıkmasına neden olur. Türkmen boyları ibrahim
Yenal’ı destekleyerek Tuğrul Bey’den sonra devletin başına onun geçmesini
isterken, bu isteğe Tuğrul Bey yanaşmaz. Bunun üzerine de Türkmenler Tuğrul
Bey’in bulunduğu Rey kentini kuşatırlar. Tuğrul Bey ise kardeşi Çağrı Bey’in
oğulları Alparslan ve Kavurd’un yardımlarıyla bu tehlikeden kurtulur. Bu arada
da maalesef Türkmen kıyımı da olur. İsyanı yöneten İbrahim Yenal Bey, yayının
kirişiyle boğularak öldürülür. Bunun üzerine Türkmenler, Anadolu Selçukluların
atası, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın etrafında toplanarak ayaklanırlar.
İsyanı bastırmak üzere Büyük Selçuklu Devleti’nin yeni hükümdarı olan
Alparslan, kendi emrindeki beyleri bu isyancı Türkmen Beylerinin üzerine
gönderir. Büyük Selçuklu Devleti ile ilişkileri tamamıyla kesmiş olan bu
Türkmenler, batıya doğru akın ederek Kutalmışoğulları’nın önderliğinde
Anadolu’ya gelerek burada Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurarlar.
Kendisine Abbasi Halifesi tarafından
“Doğunun ve Batının Hükümdarı” ünvanı verilmiş olan Büyük Selçuklu Devleti’nin
hükümdarı Tuğrul Bey’in ölümüyle birlikte yapılan taht kavgasında, Alparslan-Kutalmış mücadelesini(bu savaşta
Kutalmış’ın ölmesiyle)Alparslan kazanarak Büyük Selçuklu Devleti”nin yeni
hükümdarı olur. Bazı tarihi kaynaklarda ise; Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın,
emri altında bulunan Türkmen Oymaklarıyla birlikte, Sultan Alparslan tarafından
Bizans hudutlarına sürülmüş olduğu
kaydedilmektedir. Süleyman Şah, emrindeki Türkmen gruplarıyla Diyarbakır
havalisine, Birecik yakınlarına gelerek bu bölgelerde zorluk içinde hayatlarını
devam ettirmeye çalışmış, daha sonra da Anadolu’da birçok bölgeyi fethederek
burada yeni bir devlet “Anadolu Selçuklu Devleti”ni kurmuştur.
Bazı tarihi kaynaklar ise, bunun
aksine Süleyman Şah’ın özellikle Alparslan tarafından Anadolu’nun fethine memur
edildiğini ve Malazgirt savaşındaki büyük başarısından dolayı kendisine
saltanat yetkisi verilerek Anadolu’ya gönderilmiş olduğunu belirtmektedirler.
Yine bu tarihi kaynaklara göre Sultan Alparslan, Türkmen kuvvetlerinin
aralıksız olarak akınlarına devam ettikleri ve Orta Asya’dan sürekli gelen
kalabalık Türkmen kitlelerini fethedilmesi zorunlu hale gelmiş olan Anadolu’nun
üzerine yoğunlaştırmıştır.
Çünkü özellikle Güney Doğu yolunu
seçenler bizzat Sultan Alparslan tarafından daha sonraki yapılacak fetih
hareketlerinin temelini oluşturmalarının hazırlığını yapmaları için
gönderilmişlerdi. Böylece Oğuzlar’ın büyük bir bölümü Büyük Selçuklu Devleti
tarafından Anadolu’ya sevkedilmek suretiyle Anadolu’nun Türkleştirilmesine
başlanılmıştır.
Sultan Alparslan’ın Anadolu’yu fethetmeleri
için gönderdiği ünlü komutanlardan Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkmen,
Dilmaçoğlu Mehmet Bey, Savtekin, Aytekin, Gümüştekin, Duduoğlu bunlardan
bazılarıdır. Büyük Selçuklu Sultanı tarafından Anadolu’nun fethi için
gönderilmiş olan bu komutanlar verilen emire uygun olarak Gümüştekin, Ahmet
Şah, Türkmen, Dilmaöçoğlu Mehmet Bey, Savteki, Aytekin, Horasan gibi komutanlar
Anadolu istila hareketlerine başlıyorlardı. Anadolu’yu ele geçirmeyer çalışan
bu Türkmen Beyleri arasında hiçbir buyruğa dayanmadan tamamen bağımsız hareket
ederek kendi beyliklerini kurmaya çalışan komutanlar da bulunmaktaydı.
Bunlardan birisi de Kutalmışoğlu Süleyman Bey (Şah) dır.
Anadolu’ya ilk Türkmen akını,
1016/1017 tarihlerinde Waspuragen Ermeni Prensliği üzerine yapılmıştır. Ermeni
tarihçileri ilk kez o zaman “Kadınlar gibi uzun saçlı Türkmenlerden” söz
ederler. Bu yağma akınları uzun
süre tekrarlanır. Erzurum yakınlarındaki
büyük ticaret kenti Artze, Malatya, Sivas, Kayseri, Niksar, Tokat, Konya, Honas
gibi şehirler yağmalanır. Henüz bu dönemde, bir yerleşme amacı yok gibidir.
Türkmen boyları, Anadolu içlerine kadar bu akınlarını sürdürseler de kış
mevsimi olunca da gerisin geriye dönerek kışlık üslerine dönüyorlardı. Ne zaman
Malazgirt Zaferiyle (1071) Anadolu’nun kapıları tamamen Türklere açıldı. İşte o
zaman Bizansın aktif direnmesi kalmayınca Türkmen Boyları, karıları, çocukları ve
hayvanlarıyla birlikte Anadolu’ya yerleşmeye başladılar.
Anadolu’nun Türkleşmesinde elbetteki
birden çok sebepleri vardı. Bunlardan birincisi, Bizans’ta gittikçe artan taht
kavgaları, Bizans Devleti’nin ve ordusunun durumu, Bizans’ın ve Ermeniler’in
başında bulunanların birbirleriyle anlaşamamaları ve daha Emeviler ve Abbasiler
zamanından beri sınır ve uç bölgelere (Avasım) oldukça sık akınlar yapmış
olmaları ve bu bölgelerin Müslümanlarca artik bilinen yerler olmasi ve benzeri
nedenleri bulunmaktaydı.Bunlara benzer sebebler Türkmen Beylerinin emri
altinmda bulunan Türkmen Boylarının bu bölgelere akın akın gelmelerini
kolaylaştırıyordu...
İkincisi ise; Ermeni vekayinamecisi
Urfa’lı Mathieu” şöyle anlatmaktadır: Bizanslılar bu bölgelerde yaşayan
Ermeniler’e ve diğer kavimlerden olanlara çok büyük işkence ve zulüm
yapıyorlardı. Ermeniler’i eziyorlar ve zorla Rumlaştırmaya çalışıyor ve
oturdukları yerlerden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ermeniler de bu durumdan
kendilerini kurtarmak için bir kurtarıcı gibi Türkleri görüyorlardı”demektedir.
Çünkü Bizanslılar XI. yüzyıldan beri Doğu Anadolu’yu istila ederek aradaki
küçük Ermeni krallıklarını kaldırarak mühim bir Ermeni nüfusunu Sivas, Kayseri
ve Fırat bölgelerine nakletmişler, Selçuklular’ın da batıya doğru yapmış
oldukları bu akınları nedeniyledir ki Ermeni nüfusunun güneybatıya doğru
Anadolu içlerine kaymasına ve Fırat kıyılarında, Toroslarda, Kilikya’da,
Malatya, Maraş ve Urfa bölgelerinde fazlalaşıp kalabalıklaşmasına neden
olmuşlardır. İlçemiz Gürün ve havalisinde 1914 yılına kadar yaşamış olan
Ermeniler de bunlardan idi. Bunların mühim bir kısmı göç etmişler, kalan az
miktardaki Ermeni nüfus da kendi istekleri doğrultusunda Ermenistan, Rusya ve
Suriye bölgelerine devlet denetimiyle gönderilmişlerdir.
Bizanslılar’ın Ermeniler’e zorla
baskı yapıp işkence etmeleri, onları göçe zorlamaları sebebiyle Ermeniler
devamlı olarak Bizanslılar’a kin beslemekteydiler. Bu yüzden Malazgirt Savaşı
esnasında bu önemli savaşın dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Bizans’ın çöküşünden
ve Türkler’in onlara karşı yapmış oldukları akınlardan ve seferlerden
faydalanan Ermeniler Fırat bölgesinde yoğunlaşarak bir takım küçük prenslikler
kurmuşlardır.
Türkmen boylarının Anadolu’ya
göçlerini kolaylaştıran bir başka neden ise tutmuş ve izlemiş oldukları doğal
konum ve yollardır. Dikkat edilirse Türkmen akınları hep Doğu Anadolu yönünden
yayılmıştır. Çünkü bu bölge Anadolu’nun istilası için elverişli bulunuyordu.
Çünkü bu bölgenin iç ve dış güney bölgelere ulaşabilecek doğal yollar bulunmaktaydı.
Bu yollar akarsu boylarından ve vadilerinden geçmektedir. Gerçekten de Doğu
Anadolu’nun haritasına bir göz atacak olursak Karasu-Aras-Dicle-Fırat
Irmaklarıyla Yeşilırmak-Kelkit vadilerinin ve dağ sıraları arasında elverişli
yolların bulunduğu görülür. Anadolu’yu kuzeyden ve güneyden yapılacak
saldırılarda aynı doğal kolaylıkları görmek mümkün değildir. Kuzeyde Karadeniz,
güneyde Toroslar aşılması güç engeller meydana getirir. Daha VII. Yüzyıl
ortalarında başlayan Müslüman Araplar’ın Anadolu’yu istila hareketlerinin
başarısızlığa uğramasından Toros Dağlarının önemi küçümsenemez.
İran’ın kuzeyinde geçen ve çok
kullanılan bir yol, Bizans ımparatorluğu’na ait topraklarda, Ermenistan’a ve
Anadolu’ya gitmekteydi. Türkmenleri bu bölgelere göndermek yararlı olacaktı.
Bizans’a kutsal bir savaş açılabilirdi. Hem aşırı biçimdeki başsızlığı önlemek
için de başlarında bir önder olması gerekirdi.
Ya da onları kendisi
yönetmeliydi. İşte 1049 yılında İbrahim Yennal’ın, 1054’de Tuğrul Beğ’in
Ermenistan’a yapmış oldukları akınların gerçek nedeni bunlardı. Bu akınlar
Kuzeybatı İran’daki Kürt Beğleri’nin Tuğrul Beğ’in eğemenliğini tanımasına
rağmen Gregorianlar arasında O’na saygı duyulmasına yol açmıştı.
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan,
Kafkaslardaki seferlerine devam ederken (1064 de) Anadolu’yu istila ederek
burasını fethetmek isteyen Türkmen beyleri arasındaki mücadele de devam
etmekteydi. Selçuklu Sultanı’ndan almış oldukları emir ile Anadolu’yu istilaya
başlayan Selçuklu beylerinden Anadolu’nun fethiyle meşhur olan Emir Afşin, bir
diğer Selçuklu Türkmen akıncı beylerinden Gümüştekin ile bozuşarak Sultan
Alparslan’ın kendisini cezalandıracağı endişesiyle de emrindeki kuvvetlerdeki
batıya yönelerek karargahını Amanos Dağlarının eteklerine kurmuş olan Afşin
Bey, kuvvetlerinin bir kısmını da (bin kişilik) Antakya bölgesini fethetmeleri
için gönderdi. Kendisi de daha kuzeye Malatya havalisine ve Fırat’ın batı
kesimlerini ele geçirmek için yönelerek bu bölgeleri Kayseri’ye kadar olan
sahayı tümüyle fethetti.
Emir Afşin Bey, 1056-1066 yılları
arasında Suriye’yi, Halep, Gaziantep, Antakya, Amid (Diyarbakir), Meyyafarikin,
Urfa, Adiyaman, Harran, Nizip v.b. gibi güneydogu Anadolu bölgelerinin tümünü
ele geçirdigi gibi, yine ayn tarihler arasi ilçemiz Gürün’ün güneybat kesiminde
Comana’da büyük bir Bizans taarazunu durdugu gibi Malatya’da da büyük bir
Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı. Malatya’yı kuşatarak burayı korumakta olan
Bizans kuvvetlerini de yenerek bu şehri de ele geçirdi. (1057 de) Malatya şehri
öteden beri zenginliğiyle tanınmakta ve Türkmenler’in dikkatini çekmekteydi.
Bizans ımparatoru Nikephoros’un ilk yıllarında meydana gelen bu olayı duyar
duymaz bu bölgeye Bizans kuvvetleri göndermiştir. Fakat bu kuvvetleri yenerek
perişan eden Bekçioğlu Emir Afşin Bey, Malatya’dan itibaren batıya doğru
ilerleyerek Tohma boyunca bulunan tüm yerleşim birimlerini Malatya, Darende,
Gürün, Pınarbaşı, Kayseri şehirlerini ele geçirdi. Böylece 934 yılından
itibaren Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında bulunan ilçemiz Gürün ve toprakları
bu tarihten itibaren yani 1057 yılında Selçuklu Türkmenlerinin eline geçti.
Bu bölgeleri fethederek Kayseri’ye
kadar olan sahayı ele geçirmiş bulunan Afşin Beğ, buradan da güneye, Kilikya’ya
yönelerek bütün bu bölgeleri Ak Deniz’e
kadar uzanan sahayı da istila ederek ele geçirdi. Böylece tarihte örneği
belkide hiç bulunmayacak güzel bir tesadüfü de gerçekleştirmiş oluyordu. Çünkü
M.S. 838 yılında bu bölgeleri Abbasi Halifesinin Türk ordusunun komutanı Afşin
Bey, bu tarihten 219 yıl önce fethetmişti. Bu tarihlerde, (1057-1066) Sultan
Alparslan’ın meşhur kumandanı Bekçioğlu Afşin Bey (II. Afşin) olarak Anadolu’yu
baştan başa fethediyordu. Tarihi Amorion kentini II. Afşin de 1068 yılında
fethediyordu. Bu seferlerde, Erzurum 1048 de, Malatya 1057 de, Tohma Havzası
(Gürün ilçesi ve Darende havalisini 1057 de, Sivas 1059 da, Kars 1069 da,
Kayseri 1067 de, Niksar ve Konya 1067’de, Amuriyye 1068’de, Horasan 1069’da
fethedilmiştir. Böylece birkaç yıl içerisinde, Aras Bölgesinin tamamı, Fırat
Nehri’nine yukarıdaki iki kolu ile batı kolu olan Tohma Suyu’nun kaynaklarınnın
bulunduğu vadilerin tamamı bu tarihlerde ele geçirilmiştir.[244]
Emir Afşin’e bagli bulunan bir başka
akıncı kolu da Muş ve Ahlat köyüne ilerlerken bir başka akıncı gurubu da Erez
(Erzincan), Pulur, Kemah, vb. gibi bölgeleri fethederek Harput bölgesine
geçtiler. Dinar adındaki bir başka akinci kumandani da Kolonia’yı
(Şebinkarahisar’ı) ele geçirdi. Sarmuk komutasındaki bir başka akıncı gurubu da
surlarının büyük bir kısmı yıkılarak halkının büyük bir kısmı da Malatya’ya
sürülmüş olan bu dönemin en önemli haberleşme ve ulaşim merkezlerinden birisi
olan Sivas (Sebesteia) şehrini büyük bir direnme görmeden 1059 da ele
geçirmiştir. Emir Afşin Bey’in bu başarılı akınları üzerine Büyük Selçuklu
Sultanı Alparslan, Afşin’in Bizans’a karşı girişmiş olduğu bu başarılı
akınlarından dolayi ona bir mektup göndererek onu affettigini bildirdi. Afşin
Bey, Antakya bölgelerini fethetmekle meşgul iken bu mektubu aldı. Huzuruna
çıkmak üzere Nisan 1068’de buradan ayrıldı.
Selçuklu akınlarını durdurmak,
tahrip edilen kaleleri ve şehirleri tekrar ele geçirerek onarmak amacıyla doğu
orduları komutanlığına atanan Nikephoros Botaniates, Sivas, Malatya, Divriği,
Darende vb. gibi bir çok bölgeye çeşitli akınlar düzenlemişse de ardı arkası
kesilmeyen Selçuklu akınlarını, Türkler’in Anadolu’ya yerleşmelerini
önleyememiştir. Bu akınların yapıldığı tarihlerde Bizans İmparatoru olan Romanos Diogenes,
Türkler’in akınlarını durdurup onlarıı Anadolu’dan atmak üzere iki sefer
düzenledi. İlk seferinde Suriye’ye kadar Toroslar’ı geçerek ilerledi ve geri
döndü. 1071 yılında da Kayseri ve Sivas’a kadar geldi. Sivas’ta yaşamakta olan
Rumlar, bu bölgede yaşamakta olan Ermeniler’i imparatora şikayet ettiler. Bunun
üzerine Sivas’ta yaşamakta olan Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu imparatorluğun
ordusu tarafından
Kılıçtan geçirilerek imha edildiler.
Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu bu kıyımdan kurtulmak için Malatya ve
havalisine kaçtılar. Bu kaçış esnasında Gürün, Darende gibi bölgelere yerleşen
Ermeniler olmuştur. Sivas şehri, Bizans ordusu tarafından yakılıp yıkıldı.
Bizans ımparatoru’nun yanında bulunan Briennos ile Türk asıllı Tarkhanotes
(Tarkan), Sivas ve Erzincan yöresini tamamıyla yakıp yıkarak, bu bölgelere
yerleşmiş olan Müslüman Türkleri aç bırakma önerisinde bulundularsa da Romanos
Diyogenes bunu kabul etmedi. Fakat XI. Yüzyılın başlarından itibaren
Bizanslılar tarafından kurmuş oldukları krallıklar da dağıtılarak kendileri
sürgüne gönderilmiş olan ve bu nedenle de Bizans’a gütmüş oldukları kin
yüzünden ihanet eden Ermeniler’i Bizans ımparatoru bu seferi esnasında şiddetle
cezalandırarak çoğunu kılıçtan geçirip kaçanlar da Türkler’in eline geçen
yerlere kaçmışlardır.
Bizans ımparatoru Romanos
Diyogenes’in Sivas’a kadar gelmiş olduğunu Suriye’de iken haber alan Büyük
Selçuklu Sultanı Sultan Alparslan, süratle Malazgirt önlerine geldi. 26 Ağustos
1071 tarihinde meydana gelen savaşı Alparslan kazandı. Müslüman Türklerin
kazanmış olduğu bu savaş gerek İslam dünyasında ve gerekse Hristiyan dünyasında
büyük yankılar meydana getirdi. Bu tarihten sonra Anadolu’nun kapıları tümüyle
Türkler’e açılmış oldu. Alparslan tarafından bizzat gönderilen ve gerekse kendi
başlarına hareket etmekte olan Türkmen beyleri Anadolu’yu doğudan batıya doğru
fethederek ilerlemeye başladılar. Bu arada Bizans-Selçuklu mücadelesinden
faydalanan Ermeniler, özellikle Tohma-Fırat havzalarına yerleşerek bölgede
kendilerine ait küçük prensliklerini kurmaya çalışmışlardır.
Büyük Selçuklu Türkleri’nden Afşin
Bey’in ilk olarak Malatya’dan itibaren 1057/1058 tarihinde Kayseri’ye kadar
olan bölgelerin fethedilmesiyle birlikte ilçemiz Gürün’ün bulunduğu topraklar
Büyük Selçuklu Devleti’nin egemenligi altına girmiştir. Bu tarihlerde Büyük
Selçuklu Devleti’nin sınırları, doğuda Türkistan, Horasan, İran vb. gibi
bölgeler ile Azarbeycan’ı kaplarken 1057/1058 yılından itibaren ve
Anadolu’nun büyük bir kısmını
oluşturan Kızılırmak’a kadar olan tüm
sahalar fethedilmiştir. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin egemen oldugu
topraklar Anadolu’nun doğusundaki ülkelerde daha yoğun bir durumda
bulunmaktaydı. Daha yeni fethedilmiş olan Anadolu’da ise Alparslan tarafindan
buranın fethi için görevlendirilen Selçuklu Beyleri hüküm sürmekteydiler.
Selçuklu Beylerinden Kutalmışoğlu
Sülayman bizzat Alparslan tarafından Anbadolu’nun daha batı kesimlerinin
fethedilmesi için görevlendirilirken, Kutalmışoğlu’nun öteden beri ilişkileri
hiç de iyi olmayan Danişment Gazi de bizzat Alparslan tarafından
Kızılırmak-Yeşilırmak bölgeleri de Sivas, Tokat, Kayseri, Amasya, Niksar, Çorum
vb. gibi bölgeleri fethederek hakimiyeti altına alması için
görevlendirilmiştir. Tarihi kaynakların rivayetine göre de Kutalmışoğlu
Sülayman gibi, Danişment Gazi’nin de Alparslan tarafından 1072 yılında
Anadolu’ya sürgün edilmiş olduğu anlatılmaktadır.
Sülayman Şah’ın Kiklikya’yı
fethederek Marmara sahillerinde Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdugu tarihlerde
(1072) onunla siyasi ilişkilere askida bulunan Danişment Gazi de Kızılırmak ve
Yeşilirmak havzalarını fethederek Türklere kazandırıyordu. Süleyman Şah, Konya
Bölgesini ve İznik Kalesi’ne kadar olan yerleri 1074 yılına kadar fethetti.
Bağdat Halifesi (Abbasi) O’na sancak
ve Hil’at gönderdi. Büyük Selçuklu Devleti’nin yeni hükümdarı olan Melikşah da
O’na fethetmiş olduğu bölgelerin hükümdarı olarak ona bir ferman yazarak
gönderdi. Böylece merkezi batı Anadolu olan yeni bir Selçuklu devleti, Anadolu
Selçuklu Devleti 1075 yılında kurulmuş oldu.
Bu tarihlerde, Büyük Selçuklu
Sultanı Alparslan’ın ölümünden sonra başlayan taht kavgasından faydalanan
Anadolu’nun fethiyle görevli ilk fetihler arasında yer almış olan Selçuklu
Türkmen Beyleri fethetmiş oldukları bölgelerde kendi hükümetlerini kurmaya
çalışarak bu bölgelerde kendi devletlerini kurmuşlardır.
Anadolu’da beyliklerini kurmuş olan
Saltuk (Erzurum ve havalisi de) Gümüştekin (Danişmend Gazi)Sivas ve Amasya
bölgelerinde, Mengücük Gazi de Divriği dolaylarında, Artuk Bey de Doğu Anadolu
Bölgesinde hükümetlerini kurarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuş olan
Süleyman şah gibi. Bunlar, Büyük Selçuklu Devleti’inden ayrı birer Türk devleti
gibi hareket etmeye başlamışlardır. Hal böyle olunca ister istemez bu Türk
Beylikleri ile Büyük Selçuklu Devleti arasında rekabet ve birbirini aleyhine
olarak genişleme siyaseti de ortaya çıkmış oluyordu.
Bu siyasi rekabet aynı zamanda yeni
kurulmuş olan Anadolu Selçuklu Devleti ile diğer beylikler (Danişmendiler,
Artuklular, Saltuklular gibi)arasında da siyasi rekabet zamanla giderek artmaya
başlamış hatta arada savaşların meydana gelmesine bile neden olmuştur. 1074/1075
yılında başlayan bu rekabet 1078 yılında şiddetlenerek 1080 yılında da devam
etmiştir. Bu rekabetin başladığı bu yıllarda Ermeni Prensi Flaretes, Melikşah’a
müslüman olduğunu söyleyerek O’nu kandıracak kadar kurnaz birisi olduğu için
Bizanslılar’ın zulmünden kaçmış olan Tohma-Fırat bölgesinde ve Urfa havalisi
ile Kilikya bölgesine sığınmış olan Ermeniler’i kendi egemenliği altında
toplayarak birkaç yıl içinde küçük bir prenslik kurmuştur. 1077 yılında ise,
Bizans’ın valisi bulunan Leon’un yönetimindeki Urfa bölgesini de ele geçiren
Flarates, aynı yıl içinde Malatya’da hüküm sürmekte olan Ortodoks inancına
sahip Ermeni Gabriel’i de egemenliği altına almayı başardı. Bütün bunları
yaparken de Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın desteğini ve himayesini de
almıştır. ışte bu destek ile dirki Antakya’ya kadar ilerlemiş olan Flarates, bu
bölgelerde yaşamakta olan Rumları da katletmiştir. Böylece Ermeni Flarates bu
tarihlerde sınırları Antakya’dan Urfa’ya, Harput’tan güneydeki Kilikya’ya kadar
uzanan çizgide bulunan Malatya, Maraş, Göksun, Gürün, Darende, Elbistan,
Tarsus, Afşin, Ra’ban, Masisa, Anazarba, Urfa vb. gibi şehirleri içine alan bir
Ermeni prensliği kurmuştur.
İlçemiz Gürün ve havalisi,
Kutalmışoğulları ve emir Afşin’in fetihleri ile 1057/1058 yıllarında Büyük
Selçuklu Devleti topraklarına katılarak 1075 yılına kadar bu devletin
egemenliği altında kaldıktan sonra yukarıda belirtildiği gibi Türk beylikleri
arasındaki mücadeleden faydalanan Ermeni prensi Flarates’in egemenliğine
geçmiştir. Ermeni Flarates bu bölgeleri Danişmend Gazi’nin akınlar düzenleyerek
1080 yılında ele geçirmesine kadar elinde bulundurmuştur. 1080 yılında
Danişmend Gazi’nin kurmuş olduğu Danişmendliler Devleti’nin egemenliğine
girmiştir.[245]
Hitit kaynaklarına göre, Sivas
şehrinin ismi, ”Şiuşşu” veya Şiuaşşa/Şiaşşa’dır. “Tanrının şehri” anlamına
gelmektedir. Şiuşşu ya da Şiuaşşa ismi de, Malli-aşşa, Haggamişşa, Şarişşa
şehir adları gibi; “-aşşa-uşşa” eki ile meydana gelmiş Hattice bir isimdir.
Sipas kelimesi zamanla halk dilinde değişerek Sivas olmuştur. Sipaş ismi,
“şükran, minnet ve şefkat anlamlarına gelmektedir. Sivas şehrinin Hititçe’de
Sipaş yani “şükran, minnet ve şefkat” adıyla anılması, Romalılar zamanında da “tanrı
şehri” anlamına gelen “Diopolis” denmiş olması, bu şehrin Hiitler döneminde
kutsanan Şiu ile bir ilişkisinin olduğunu gösterir. Altınyayla ilçesi içinde ve
Ulaş ilçesine 25, Sivas iline
Sivas adının “üç su gözesi” veya “üç
değirmen” anlamına gelen “se as” ile olduğu da rivayetler arasındadır. Tarih
öncesi çağlarda; “Talaura, Talavra, Talkaramauru, Megapolis, Karana, Diapolis”
gibi adlarla bilinen Sivas şehri, Roma eğemenliğine girdikten sonra ”tanrı
şehri” anlamına gelen “Diopolis veya Diospolis (Tanrı şehri)” ismini almıştır.
Kapadokya bölgesi, M. Ö: 36 yılında,
V. Ariaretres’in ölümünden sonra, Roma’nın bir vilayeti haline getirilmiştir.
Roma İmparatorluğuna bağlı Pontus Krallarından Poleomon Miladi takvimin ilk
yıllarında Rusya’yı ziyaret ettiği sırada öldü. Bundan sonra krallığı, Amasya
ile Yukarı Kızılırmak taraflarının Galatia’ya bağlanmasıyla büyük ölçüde
küçülmüştü, ancak geri kalan Karadeniz kıyıları ile Lykos vadisini, anlaşıldığı
kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan karısı Pythodoris, yönetmeyi sürdürdü.
Onun başkenti, Lykos kıyısındaki Cabeira (Niksar’dan Sivas’a kadar olan saha)
idi. Pythodoris, Roma Kralı Augustus onuruna (O’nun sevgisini kazanmak için)
adını “Sebaste”(Augusta’nın Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentten en büyük
oğlunın yardımıyla küçük krallığını yönetti. Sebaste (Roma dönemindeki adı
Cabira’dır.) ise; bugünkü Sivas şehridir. Sivas
adının Sebast kelimesinden geldiği sanılmaktadır.
Tarihi kaynaklarda, Büyük Selçuklu
Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal Gazi’nin torunu olduğu söylenen
Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda çok büyük emeği vardır.
Sultan Alparslan ile 1063 yılında Kafkasya seferine katıldıktan sonra
Anadolu’nun fethi için gönderilen veya sürgün edildiği belirtilen Danişmend
Gazi, Anadolu’ya gelerek Sivas ve Malatya’yı alarak 1080 yılında ele
geçirdikten sonra burada hükümdarlığını ilan etmiştir. Danişmend-name’ye göre
de; Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti ile Rum (Anadolu)
gazasına memur edilmiştir. Bunun üzerine İslam Halifesine elçi gönderip sefere
çıkmak için izin ister. Halife, Danişmend Gaziye ve gaza arkadaşlarına önce
Antakya, Akka, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin
topraklarını fethetmelerini tavsiye eder. Fakat daha sonra Anadolu’nun fethinin
lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik Danişmend Gaziye ve Turasan’a (Tur Hasan) ferman
yazar; onları hil’at ve sancak ile, Battal gazi ve Ebu Müslim bayrakları ile gönderir. Onlar da gaza
arkadaşları Çavuldur Çaka, Kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan, Süleyman, Eyyüb ve
Abdurrahman ile birlikte Malatya’dan Sivas’a doğru hareket ederler. Alis (Kızıl
ırmak)suyunu geçerek Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi harab bulur. Taberi ve
İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşen
Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Tarihi kaynaklarda
belirtildiğine göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen İslam
mücahidlerinden Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine girebilmeleri
için Mihael (Manuel)in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle
girebilmişlerdi.
Sivas isminin bu kişiden yani Bizans
İmparatorluğuna bağlı bulşunan Tokat Beği Sivastos’tan gelmiş olması da
kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, I. İzzeddin Keykavus’e ait Sivas Dar-uş-Şifa
Vakfıyesinde, Sivastos bahçesi adını taşıyan bir yer vardır.
Danişmend Gazi, Sivas’ta Bizanslılar
tarafından yıkılmış olan Battal Gazi mescidini, şehri ve kaleyi imar eder. Bu
beldeyi gazilerin üssü haline getirir. Daha sonra Anadolu’da fetihlere devam
eden gaziler, buradan iki istikamette fetihlere girişirler. Turasan, Çavuldur
Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul istikametinde fethlere başlarken,
Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır. Afrumiye (Morphia) yı Rumlardan
alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman, Numan Eyyüb ve Kara hasan ile
birleşerek Yeşil ırmak (İris) havzasını fethe başlar. Harşana (Amasya), Sunisa,
Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum, çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık
(Eflanus) ele geçirilir. İşte bu dönemde; Kızılırmak’ın ismi Alis’dir. Türkler,
uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını vermeden önce bu nehri eski ismiyle (Alis)
anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile Türkler’in kullanmış oldukları dildeki bazı
kurallar örneğin her ikisinin de sondan ek alması gibi, birbirlerine benzerlik
içinde idi.
Bu dönemde Kızıl-ırmak için Alis
adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (Harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim,
Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni
keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri)gibi nehir ve şehir (veya bölge)
adları Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları isimler olması
oldukça dikkat çekicidir. I. Keykavus’un bir Hristiyan emirine ait olup,
Kayseri mahkemesinde tanzim edilen bir vakfıyede ve vezir Fahreddin Ali’nin
Sivas Vakfıyesinde de bu nehir kadim “Alis” adıyla geçmektedir.
XIII-XIV. Asır vakayı-namelerinde ve
vesikalarında bu ırmağa Sivas suyu (Ab-ı Sivas) denilir. Kızıl-ırmak adı
Dulkadir Oğlullarına ait vakfıyelerde geçer. Tarih öncesi çağlardan beri
Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi isimler alan bu
ırmağa, “Kızılırmak” ismini Göçebe Türkmenlerin verdiği anlaşılmaktadır.
Türkler’in “yastuk” adı verdikleri
“Baliş” basılmamış yastık biçiminde altun ve gümüş külçelere deniliyordu.
İranlılar, Moğollar’dan önce bu “Baliş” para ölçüsünü bilmiyor ve onlar
zamanında Türkçe “yastuk” olan bu kelime ile tercüme edilerek kullanılıyordu.
Al: Kırmızı, “alçuha, al yanak, Al
at, allı pullu” gibi. Al(i): Yüce, “Al-i Osman=Yüce Osmanlı gibi. A’lül ala:
Pek yüksek, pek yüce anlamında. İş: İnsanın çalışarak yaptığı şeye iş adı
verilir. Ancak “iş” kelimesinin bundan başka anlamları da vardır. Eski
Türkçe’de iş, “su” demektir.
İşeme=İşemek fiili, işe-mek=su dökmek, su dökülmek, işet-mek=su
döktürmek demektir. İsik/İşik=Çukurlu, çukurluk, engebelik; “Issık göl”, çukur
göl anlamındadır. İbn-i Fadlan X. Yüzyılda Barshan Türklerinin Isık Gölü
kutsadıklarını belirtmektedir. İrtiş ırmağı, Kimmer ve Kıpçak Türklerince kutal
bilinmekte ve saygı görmekteydi. Al=Kırmızı, İş=Su anlamlarına gelir.
Al-iş=Kızılırmak manasına da kullanılmış olması muhtemeldir.
Nasıl ki, tarih öncesi çağlardan
beri Anadolu’yu yurt tutan çeşitli uluslar kurmuş oldukları şehirlere ve
yaşamış oldukları bölgelere kendi dillerince o bölge ya da şehrin coğrafik
özelliklerine veya sosyo-ekonomik durumuna göre bir takım isimler vermişler
ise; Anadolu’yu fethederek ebedi yurt tutmak için fethetmiş olan Türkler de
kendi dillerince yaşamış oldukları şehirlere Türkçe isim veya sıfatlarla
adlandırmışlardır.
Selçuklular zamanında Arapça ve Farsça dili yoğun olarak
kullanılmış olduğu için bu dönemde şehir ve bölge isimleri bu dillere göre
verilmiştir. Örneğin; Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala
(Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül Pehlivaniyye), Erzincan
(Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir, Amasya (Darul İzz, İzzet ve Şeref Şehri), Tokat
(Durannusret), Ankara (Darul Hısn) yani müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer)
(Darür ribat) (Darülciha) Bayburt (Darül Celal) yani “ululuk” şehri anlamına
gelmektedir. Arapçada Nehrul-Ahmer (Kızıl-ırmak), Nehrul-azrak (Göksu), Nehrul
esved (Karasu) anlamlarına gelmektedir.
Selçuklular bu bölgeye yerleştikten sonra Sivas ve havalisine
“Danişmendli-Danişmend ili” adını vermişleri. Sultan Alaaddin Ertana zamanında
Sivas şehrinin ismi “Yücelik Beldesi” anlamına gelen “Darül-ala” idi. Sivas ile
ilgili bir çok önemli olay Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i
Esterabadi’ye yazdırılan “eğlence ve savaş” anlamına gelen “bezm-ü rezm” adlı
kitaptan kayıtlıdır.
Danişmend Gazi, Büyük Selçuklu
Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal Gazi’nin de torunudur. Tarihi
kaynaklarda, Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda çok büyük
emeği olduğu, 1063 yılında Sultan Alparslan ile Kafkasya seferine katıldığı,
daha sonra da Anadolu’nun fethi için gönderildiği veya sürgün edildiği
belirtilmektedir. Anadolu’ya geldikten sonra Sivas ve Malatya’yı alarak 1080
yılında hükümdarlığını ilan ettiğini İbnül Esir, Ermeni Mihael vb. gibi
tarihçiler belirtmektedirler.[246]
Diğer tarihi kaynaklara göre de;
Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti ile Rum (Anadolu) gazasına
memur olur. Fakat cihada başlamak için Halifeye adam gönderip izin ister.
Halife, Danişmend Gaziye ve gaza arkadaşlarına önce Antakya, Akka, Trablus ve
Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin topraklarını fethetmelerini tavsiye
eder. Fakat daha sonra Anadolu’nun fethinin lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik
Danişmend Gaziye ve Turasan’a (Tur Hasan) ferman yazar; onları hil’at ve sancak
ile, Battal gazi ve Ebu Müslim
bayrakları ile gönderir. Onlar da gaza arkadaşları Çavuldur Çaka,
kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan, Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman ile birlikte
Malatya’dan Sivas’a doğru hareket ederler. Alis (Kızıl ırmak) suyunu geçerek
Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi harab bulur. Burada, daha önceden burayı
fethetmek için gelen şehitlere ait (Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları) mezarlarla
karşılaşır. Bunlar (Sivas’ta şehid olan Abdülvehhab Gazi ve arkadaşları) Mihael
(Manuel) in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle şehre
girmişlerdi. Çünkü, onlar kendilerini Kıpçak ilinden gelen halifenin askeri
göstermişler ve arkalarından da Rum çerisi gelmiş. Gazilerin mukavemeti ile
karşılaşınca da Canik hükümdarı Matrid (Taronite) nin gönderdiği 40000 kişilik bir yardımcı kuvvetle kaleyi zaptedip
orada müdafaada bulunan gazileri şehid etmişler; Battal Gazi mescidini
yıkmışlardı.
M. S: 692 yılında Halife Abdülmelik
zamanında II. Jüstinien Sivas yakınlarında bozguna uğratmıştır. Halk arasında
anlatılan rivayetlerde Abdülvehhab Gazi, Sivas’ta şehid olmuştur. Tarihi
kaynaklarda, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal
Gazi’nin torunu olduğu söylenen Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin
kuruluşunda çok büyük emeği vardır. Sultan Alparslan ile 1063 yılında Kafkasya
seferine katıldıktan sonra Anadolu’nun fethi için gönderilen veya sürgün
edildiği belirtilen Danişmend Gazi, Anadolu’ya gelerek Sivas ve Malatya’yı
alarak 1080 yılında ele geçirdikten sonra burada hükümdarlığını ilan etmiştir.
Danişmend-name’ye göre de; Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti
ile Rum (Anadolu) gazasına memur edilmiştir. Bunun üzerine İslam Halifesine
elçi gönderip sefere çıkmak için izin ister. Halife, Danişmend Gaziye ve gaza
arkadaşlarına önce Antakya, Akka, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu
Suriye ve Filistin topraklarını fethetmelerini tavsiye eder. Fakat daha sonra
Anadolu’nun fethinin lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik Danişmend Gaziye ve
Turasan’a (Tur Hasan) ferman yazar; onları hil’at ve sancak ile, Battal gazi ve
Ebu Müslim bayrakları ile gönderir.
Onlar da gaza arkadaşları Çavuldur Çaka, kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan,
Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman ile birlikte Malatya’dan Sivas’a doğru hareket
ederler. Alis (Kızıl ırmak)suyunu geçerek Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi
harab bulur. Taberi ve İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında
burada şehit düşen Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Tarihi
kaynaklarda belirtildiğine göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen
İslam mücahidlerinden Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine
girebilmeleri için Mihael (Manuel)in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un
bir hilesiyle girebilmişlerdi. Sivas isminin bu kişiden yani Bizans
İmparatorluğuna bağlı bulşunan Tokat Beği Sivastos’tan gelmiş olması da
kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, I. İzzeddin Keykavus’e ait Sivas Dar-uş-Şifa
Vakfıyesinde, Sivastos bahçesi adını taşıyan bir yer vardır. Danişmend Gazi,
Sivas’ta Bizanslılar tarafından yıkılmış olan Battal Gazi mescidini, şehri ve
kaleyi imar eder. Bu beldeyi gazilerin üssü haline getirir. Daha sonra
Anadolu’da fetihlere devam eden gaziler, buradan iki istikamette fetihlere
girişirler. Turasan, Çavuldur Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul
istikametinde fethlere başlarken, Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır.
Afrumiye (Morphia)yı Rumlardan alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman,
Numan Eyyüb ve Kara hasan ile birleşerek Yeşil ırmak (İris)havzasını fethe
başlar. Harşana (Amasya), Sunisa, Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum,
çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık (Eflanus) ele geçirilir. İşte bu dönemde;
Kızılırmak’ın ismi Alis’dir. Türkler, uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını
vermeden önce bu nehri eski ismiyle (Alis) anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile,
Türkler’in kullanmış oldukları dildeki bazı kurallar örneğin her ikisinin de sondan
ek alması gibi, birbirlerine benzerlik içinde idi.
Bu dönemde, Kızıl-ırmak için Alis
adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (Harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim,
Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni
keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri)gibi nehir ve şehir (veya bölge)
adları Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları isimler olması
oldukça dikkat çekicidir. I. Keykavus’un bir Hristiyan emirine ait olup,
Kayseri mahkemesinde tanzim edilen bir vakfıyede ve vezir Fahreddin Ali’nin
Sivas Vakfıyesinde de bu nehir kadim “Alis” adıyla geçmektedir. XIII-XIV. Asır
vakayı-namelerinde ve vesikalarında bu ırmağa Sivas suyu (Ab-ı Sivas) denilir.
Kızıl-ırmak adı Dulkadir Oğlullarına ait vakfıyelerde geçer. Tarih öncesi
çağlardan beri Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi
isimler alan bu ırmağa, “Kızılırmak” ismini Göçebe Türkmenlerin verdiği
anlaşılmaktadır. Türkler’in “yastuk” adı verdikleri “Baliş” basılmamış yastık
biçiminde altun ve gümüş külçelere deniliyordu. İranlılar, Moğollar’dan önce bu
“Baliş” para ölçüsünü bilmiyor ve onlar zamanında Türkçe “yastuk” olan bu
kelime ile tercüme edilerek kullanılıyordu. İşte Danişmend gazi hiç bir
düşmanla karşılaşmadan Sivas’a gelir ve alır; şehri ve kaleyi imar eder;
mescidler yapar ve bu beldeyi gazilerin üssü haline getirir.
Gaziler buradan iki istikamette
fetihlere girişirler. Turasan, Çavuldur Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul
istikametinde fethlere başlarken, Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır.
Afrumiye (Morphia) yı Rumlardan alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman,
Numan Eyyüb ve Kara hasan ile birleşerek Yeşil ırmak (İris) havzasını fethe
başlar. Harşana (Amasya), Sunisa, Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum,
çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık (Eflanus) ele geçirilir. Yukarıda
değinildiği gibi Gümüştekin Ahmet Gazi (Danişmend Gazi) Sivas’a gelince, Sivas
harap bir halde idi. Çünkü Bizans imparatoru Romanos Diyogenes, devlete ihanet
eden Ermeniler’i cezalandırmak için Sivas’a gelerek, şehri yakıp yıkarak tahrip etmiş, burada
yaşayan Ermeniler’in bir çoğunu öldürmüş bir kısmını da sürgüne göndermiştir.
Bu katliamlardan kaçan Ermeniler
ise, başta Gürün olmak üzere Darende, Malatya, Elbistan, Keban Antakya, Urfa ve
bunlar gibi bölgelere, Fırat-Tohma havzalarına gelerek yerleşmiş, Büyük
Selçuklu Devleti ile Bizans arasındaki, daha sonra Selçuklu beyleri arasındaki
taht mücadelesinden faydalanarak bu bölgelerde kendilerine ait prenslikler
kurmuşlardır. Anadolu’nun fethini Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın
komutanlarından Kutalmış oğlu Süleyman Şah, Artuk Beğ, Gümüş-Tekin Danişmend
Ahmed Gazi gibi mümtaz şahsiyetler gerçekleştirmişlerdir.
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın
ölümünden sonra yerine oğlu Melikşah geçmişti. Anadolu’ya gönderilen beyler ise
fethetmiş oldukları bölgelerde kendi hükümetlerini kurmaya başlamışlar, adeta
bağlı bulundukları Büyük Selçuklu Devletiyle rekabet eder bir hale gelmişlerdi.
1075 yılında Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah, Anadolu Selçuklu Devletini kurarak
başkentini İznik olarak belirlerken, Süleyman Şah’ın dayısı olan Danişmend oğlu
Ahmed Gazi de 1071-1080 yılları arasında Kapadokya havalisini,
Kızılırmak-Yeşilırmak havzalarının fethini tamamlayarak Sivas, Amasya, Tokat,
Niksar, Çorum, Kayseri, Elbistan, Gürün, Darende ve Malatya gibi bölgeleri
aldıktan sonra kurmuş olduğu Danişmendliler Devleti’nin başkenti olarak
Niksar’ı seçmişti. Mengücük Bey Divriği, Erzincan ve Şebinkarahisar
bölgelerinde kendi devletini kurarken, Ebul Kasım Saltuk Bey de Erzurum ve
Çoruh yörelerinde hakimiyetini sürdürmeye başlamışlardı. Ulaş ve Kangal
ilçeleri bu tarihlerde Danişmend Oğlu Ahmed Gazi’nin kurmuş olduğu devletin
eğemenliği altına girmiştir. 1074 de Artuk Beğ, Koyulhisar, Şebinkarahisar ve
Niksar’a kadar olan bölgeleri; mengücek Beğ ise Erzincan ve havalisini
zaptederek yönetimini ele geçirmiştir.
Anadolu’da bağımsızlığını ilan etmiş
olan Selçuklu Beylerinin kendi başlarına hareket ederek bağımsızlıklarını ilan
etmeleri, Büyük Selçuklu Sultanını rahatsız etmiştir. Bu nedenle Büyük Selçuklu
Sultanı ile Anadolu Selçuklu beylikleri arasında ilişkiler gittikçe soğuyarak
gittikçe gergin bir hal almaya başlamıştır. Bu gerginliğin elbetteki, başka
nedenleri de vardı. Örneğin; Bizanslılar’ın çöküşünden ve Türkler’in Bizans’a
karşı takip seferlerinden faydalanan Ermeniler Fırat bölgesinden yoğunlaşarak
Kilikya’ya kadar uzanan sahada birtakım prenslikler kurarak Türk Devletlerini
birbiriyle rekabete sokacak kadar engel hale gelmişlerdi. 1078 yılında gelişen
olaylar bu durumun iyice ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Anadolu Selçuklu Sultanı ile
Danişmend Gazi, bu durumu ortadan kaldırmak istiyorlardı. Haçlı seferlerinin
hemen öncesinde, Toroslar’dan Suriye’ye, öte yandan boğazlara kadar uzayan
güney yolunun kontrolü, Anadolu Selçuklu Devleti Sultanının elinde olmasına
karşın, Danişmend Gazi, Ankara, Kayseri ve Sivas’ı elinde bulunduran Kuzey
yolunun özellikle de Orta Anadolu’yu Kapadokya’yı kontrolü altında tutuyordu.
Burada önemli olan, hangi toprakların kimde olduğundan çok, içerilere sokulma
imkanlarını sağlayan yollarla, bu yolların kilit noktasını oluşturan yerleri
ele geçirmekti. Bu kilit nokta ise; öteden beri bilinen ve Suriye ile
Anadolu’yu, Doğu Anadolu ile Batı Anadolu’yu birbirine kavuşturan yolların
bulunduğu Tohma vadileri ve Kilikya kapıları idi. Bu yüzden Danişmendliler ile
Anadolu Selçuklu Devleti arasında bu bölgeleri ele geçirmek için rekabet vardı.
Bu bölgelerde, her iki devlet yöneticilerine karşı riyakarca davranan iki yüzlü
Ermeni prensleri hüküm sürmekteydiler. Urfa’dan Harput’a, Harput’tan, Malatya,
Maraş ve Tarsus’a kadar olan sahayı elinde tutan Ermeni prensi Flarates
bunlardan birisiydi.
İkiyüzlü siyasetiyle Hristiyanlara
yapmış olduğu eziyet ve işkencelerle Sultan Melikşah’a müslüman olduğunu dahi inandıracak
kadar ileri giden ve bu tarihlerde Çukurova ve Tarsus’u ele geçiren Flarates
üzerine her iki Selçuklu Devleti hükümdarı; Süleyman Şah ve Danişmend Gazi,
Ermeniler’in elinde bulunan yerleri ele geçirmek için hazırlıklara
başlamışlardı. Süleyman Şah, Ermeni Flarates’in elindeki bölgelere yapacağı bu
ileri harekatıyla Büyük Selçuklu Devletiyle karşılaşabileceğini düşünerek,
birtakım tedbirleri almayı ihmal etmemişti. Komutanı Emir Ebul Kasım’ı İznik’te
bırakıp Kapadokya’ya ve sahil bölgelere valiler bırakarak bu bölgelerin
korunması için emirler vererek Antakya üzerine sefere çıktı. Dayısı olan
Danişmendli Devleti’nin kurucusu Ahmed Gazi Gümüştekin de başta Malatya,
Darende, Gürün ve bunlar gibi bölgelerde hüküm sürmekte ve Ermeni prens
Flarates’e bağlı bulunan Ermeni prensi Gabriel’in üzerine yürüdü. Her iki yeni
kurulmuş Türk Devleti’nin yöneticileri birbirleriyle karşılaşmamaya özen
göstererek bu bölgeleri ele geçirdiler. 1080 yılında gerçekleştirilen bu sefer
ile birlikte Danişmend Gazi, Gürün, Darende ve Malatya gibi şehirleri ele
geçirirken, Süleyman Şah da bu harekatıyla Ceyhan bölgesini, Elbistan, Göksun
ve Raban gibi bölgeleri ele geçirdi. Bu bölge havalisinde sadece Maraş ve
havalisi Ermeni Flarates’in elinde kaldı.
Böylece ilçemiz Gürün’ün bulunduğu
bölge ve Malatya’ya kadar olan topraklar Danişmendliler’in eline geçmiş oldu.
1080 yılında yapılan bu seferle Danişmendli Devleti toprakları Malatya,
Darende, Gürün, Kırşehir, Kaman’dan Çorum, Amasya, Niksar. Refahiye, Divriği ve
Arapkir ilçelerini kapsamaktaydı. Anadolu Seçuklu Devleti sınırları ise; doğuda
Elbistan’dan, Pınarbaşı, Kayseri, Ankara, Çankırı bölgelerinden batıda İznik’e
güneyde ise Konya ve Karaman bölgelerine kadar uzanmaktaydı. 1080 yılında
ilçemiz Gürün Danişmendililer Devleti’nin egemenliğine geçerken, Elbistan
ilçesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. Her iki ilçe
de bu iki devletin doğu ve güney sınırlarını oluşturmaktaydı. [247]
Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı
Süleyman Şah’ın, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ile Suriye ve Doğu Anadolu’yu
ele geçirmek konusunda birbirleriyle anlaşamayarak savaşmaları sonucunda
Süleyman Şah’ın ölümü üzerine (1086 da) çıkan taht mücadelesinden ve
anlaşmazlıklardan faydalanan Danişmend Gazi, Yeşilırmak ve Kızılırmak havzalarında
fetihlerde bulunarak ülkesinin sınırlarını genişletmiştir. Haçlı orduları
Anadolu’dan geçerken de, Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Kılıç Arslan ile
birlikte bunlara karşı mücadele etmiştir. 21 Ekim 1097 tarihinde Antakya’ya
kadar ulaşmış olan Haçlılar, bu tarihlerde ardarda iki sefer düzenlemişlerdir.
Daha sonra yapılan üçüncü haçlı seferi de dahil omak üzere bu seferlerde
Haçlılar, Anadolu içlerine kadar saldırarak önlerine gelen Müslüman Türkleri
acımasızca katletmişler. Haçlı ordusunun bir kısmı Karaman tarafından Çukurova
ve Adana taraflarına diğer bir kısmı da Gürün ve Elbistan yoluyla Maraş’a
saldırdırmışlardır.
Haçlılar’ın Anadolu’ya saldırmaları
sonucunda 1080 yılında Danişmendliler’in eline geçmiş olan Gürün ve havalisi
ile bu tarihlerde Anadolu Selçuklu Devleti’nin eline geçmiş olan Elbistan ve
Maraş bölgeleri Bizans’ın eline geçmiştir. Bu bölgelerde daha önceden hüküm
süren Ermeni prensleri daha rahat ederek prensliklerini yeniden kurmaya
çalıştılarsa da bunu tamamıyla gerçekleştiremediler. Çünkü Haçlı ordularına
karşı birlikte mücadele eden Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile
Danişmend Gazi birlikte hareket ederek Haçlı ordularına karşı çok çetin
mücadeleler verdiler.
Malatya bölgesinde Ermeni Gabriel
hüküm sürerken, Maraş ve Elbistan bölgelerinde Flarates’in varisleri hüküm
sürmekteydiler. Danişmend Gazi ile I. Kılıç Arslan Haçlılarla mücadele ederken
Ermeniler bundan faydalanıp serbestçe hareket etme imkanını bularak bu
bölgeleri tekrar ele geçirmeye çalışmışlardı. Her iki Türk hükümdarı hem
birlikte Haçlılar’a karşı mücadele ediyorlar ve hem de öteden beri aralarında
devam etmekte olan rekabeti sürdürüyorlardı. Her ikisi de Ermeniler’in elinde
bulunan Kayseri ile Malatya ve Maraş arasındaki bölgeleri ele geçirmek
istiyorlardı. Bu nedenle de Danişmendliler ile Anadolu Selçukluları arasında
rekabet vardı. Bu rekabet iki güç arasında ileride daha ileri boyutlara
ulaşmıştır.
Haçlı seferleri esnasında işbirliği
oluşturulmuş ise de bu geçici süreli olmuştur. Bu iki güç arasındaki rekabet
Haçlılar çekilip gittikten sonra da artarak devam etmiştir. Anadolu Selçuklu
Sultanı I. Kılıç Arslan batıda vermiş olduğu kayıplardan dolayı biraz
zayıflamıştır. Oysa bu dönemde Danişmend Gazi’ye pek zarar dokunmamıştı. Bu
nedenle de Danişmend Gazi öteden beri Malatya’dan Maraş’a ve Kayseri’ye kadar
olan bölgeyi tamamıyla ele geçirmek maksadıyla KılıçArslan’ın ne düşündüğüne
önem vermeden bu bölgenin kontrolünü elinde tutmak maksadıyla bu bölgeleri ele
geçirmek için harekete geçerek Malatya’yı ele geçirmek üzere yola çıktı.
Malatya’ya yardım etmesi için Gabriel tarafından çağrılan Antakya Prinkepsi
Bohemond’u esir aldı. Bohemond’u kurtarmaya gelen Kapadokya’daki sonra haçlı
gurubunu da tamamen bozguna uğrattı.
Malatya’nın Danişmend Gazi tarafından ele geçirilmesiyle bu iki güç arasındaki
rekabet tamamıyla ortaya çıktı ve Maraş dolaylarında da patlak verdi.
Danişmend Gazi 1098 yilinda
Sivas’tan Malatya’ya yürüdü. üç yil kadar süren kuşatma ve çarpişmalardan sonra
ele geçirdi. 1101/1102 yilinda. Malatya’nin Danişmend Gazi’nin eline geçmesi ve
Danişmend Gazi’nin Elbistan ve Maraş bölgelerini de ele geçirmek istemesi
dolayısıyla bu bölgede Danişmend Gazi’nin ağırlığının artmasından endişelenen
Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Danişmend Gazi’nin aralarının iyice
açılmasına neden oldu. Çünkü Danişmend Gazi, Malatya’yı ele geçirdikten sonra,
Abulistan(Elbistan) üzerine sefer yapmak istediğini öğrenmiş olan Kılıçarslan,
bu bölgede yaşayan Ermeniler’in Haçlılardan işkence gördüklerini bu yüzden
kendisinden yardım isteyen Ermeniler’in bu isteğini de fırsat bilerek
Haçlılar’ı izlemek maksadıyla çıkmış olduğu bu seferiyle Elbistan ve Maraş
bölgelerini ele geçirdi. Elbistan ve Maraş bölgesini ele geçirdikten sonra
Antakya’ya gitmekte iken, Danişmend Gazi’nin 100.000 dinar karşılığında
Bohemond’u serbest bıraktığını, öğrenince geri dönerek 1103 tarihinde Maraş
yakınlarında Danişmend Gazi’yi yenerek perişan etti. Bir rivayete göre de
Malatya yakınlarında yenmiştir. Bu olaylar üzerine Danişmendliler’in durumu
iyice zayıflamıştır. Bu tarihlerde Darende yakınlarında Rumlar ile yapmış
olduğu savaşta yenilmiş olan Danişmend Gazi, Şebinkarahisar yakınlarındaki
ordusuna yardım için dönerken 1105 yilinda Alex’in ordusuna yenilerek esir
düştü. Aynı yıl içerisinde de öldü. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra 12
oğlundan biri olan Emir Gazi devletin başına geçti. Selçuklu Sultanı I. Kılıç
Arslan O’nun ölümüyle birlikte ülkesinin bir kısmını ve Malatya’yı eğemenliği
altına aldı. 2 Eylül 1105 tarihinden itibaren gittikçe zayıflamaya başlayan
Danişmendli Devleti ile Anadolu Selçuklu Devleti arasındaki rekabet ve Malatya,
Maraş ve Kayseri arasındaki bölgelerdeki mücadele ve bu bölgelere hakim olma
siyaseti daha sonraki yıllarda da devam etti. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ve Danişmendli hükümdarı Yağı
Basan arasında da sürdü. Darende, cografi konumu itibariyle Danişmentliler’in
ağırlık merkezi olan Malatya, Sivas, Kayseri arasında bulunması nedeniyle
Darende ve havalisi ile birlikte Gürün İlçesi de, Danişmendliler ile Anadolu
Selçuklu Devleti arasında sürekli el değiştiren bir bölge haline gelmiştir.[248]
Anadolu Selçuklu Devleti hükümdari
Sultan II. İzzeddin Kılıç Arslan 1160 yılında Bizans İmparatoru ile ittifak
yapan Danişmendli Nizameddin Yağıbasan’a yenilince, Elbistan, Gürün ve Darende
yöresini Danişmendliler’e bırakmak zorunda kalmıştı. Yağıbasan’ın 4 Ağustos
1164 yılında ölümü üzerine, Zünnun’un 16 yaşındaki yeğeni İsmail bin İbrahim
ile evlenerek onu hükümdar ilan etti. (H.559/1164)Bunun üzerine haneden
mensupları arasında mücadele başladı. Bu sırada Elbistan emiri Mahmut,
bağımasızlığını ilan etti. Ayrıca Kayseri Meliki Zünnun ile Yağıbasan’ın Yeğeni
İbrahim bin Muhammed de aynı maksadla harekete geçtiler. Bütün bu gelişmeler,
II. Kılıçarslan’ın işlerini
kolaylaştırdı. Yani Anadolu birliği için bir engel olarak gördügü Yağıbasan
ölmüştü. Nitekim Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıç Arslan, bu fırsattan
yararlanarak Danişmendli topraklarını ele geçirmek için Zünnun’u desteklemek
bahanesiyle Elbistan üzerine yürüdü. 1165’ten itibaren başta Elbistan olmak
üzere kısa bir zaman içerisinde, Tohma Vadileri’ni (Gürün, Darende ve Gedik
yöresini)ele geçirdi. Darende ve havalisi 1165 yılında kesin olarak II. Kılıçarslan’ın hakimiyeti altına girdi. İlerlemeye devam ederek 1169 yılında Kayseri
ve Zamantıyı Danişmendli Zünnun ve Şahinşah’dan aldı. Danişmendli Şehzadesi de
Musul Atabeği Nureddin Zengi’ye sığındılar. 1168’de Zünnun üzerine yürüdü ve
1169’da Kayseri ve Zamantı’da Danişmendli hakimiyetine son verdi. Zünnun, Kılıç
Arslan’ın kardeşi Şehinşah ve Malatya meliki Feridun Atabey Nurettin Mahmud’a
sığındılar. Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı Bizanslılar ile ittifak yapan
Danişmendli hükümdari Yagi Basan ölünce, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan,
Danişmendliler’in elinde bulunan Elbistan ve havalisi ile Tohma suyu kaynakları
(Gürün ve havalisi) Darende, Kayseri ve Zamantı bölgelerini Danişmendli
Zünnun’un elinden alarak Danişmendli Devletine de son verdi. Böylece 1080
yılından beri Danişmendliler’in elinde
bulunan Darende, Gürün ve havalisi, 1165
yılından itibaren sona ererek Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine girmiş
oldu. [249]
Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan,
Danişmendli Devleti’ne ait güney bölgesini, ilçemiz Gürün’ün de içinde
bulunduğu Tohma suyunun kaynaklarını Zamantı bölgesini ve Elbistan havalisini
1165 yılında ele geçirerek bu devlete ağır bir darbe indirmişti. 25 Ekim 1178
tarihinde de Danişmendliler’in Malatya şubesine son vererek bu bölgeyi de ele geçirip,
Danişmendliler Devleti’ne son vermiştir. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti’nin
sınırları, 1178 tarihinde doğuda Malatya ve Erzincan’a, kuzeyde Sinop’a, batıda
İznik ve Kütahya’ya, güneyde ise Niğde ve Maraş’a kadar genişlemiş bulunuyordu.[250]
Anadolu Selçuklu Devleti’nin
sınırları II. Kılıç Arslan’ın 1192 de öldüğü zaman da bu konumunu sürdürmüştür.
Anadolu Selçuklu Sultanı’nın ölümüyle birlikte, kardeşler arasında başlayan
taht kavgaları ayrı ayrı hükümetler halinde birbirleri aleyhinde genişlemek gayesiyle
varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Bu paylaşıma göre de II. Kılıç
Arslan’ın oğullarından;
1-Kutbeddin Melikşah, Sivas ve
Aksaray’a
2-Rükneddin Süleyman Şah, Tokat ve
havalisine
3-Nureddin Sultan, Şah, Kayseri
bölgesine
4-Muğseddin Tuğrul Şah, Elbistan ve
havalisine
5-Muizeddin Kayser Şah, Malatya ve
havalisine 6-Muhiddin Mes’ud, Ankara, Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir
bölgelerine
7-Gıyaseddin Keyhüsrev, Uluborlu,
Kütahya ve havalisine
8-Nasreddin Berk Yaruk Şah, Niksar
ve Koyulhisar havalisine
9-Nizameddin Argun Şah, Amasya ve
havalisine
10-Arslan Şah, Nigde ve havalisine
11-Sancar Şah, Eregli ve güney
bölgelerinde melik olarak hüküm sürmekteydiler.
Tokat ve havalisinde hüküm süren,
Rükneddin Süleyman Şah (M.S. 1196-1204) Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına
1196 tarihinde geçerek diğer kardeşlerini teker teker egemenliği altına aldı.
1204 yılına kadar Anadolu’da sarsılmış olan Türk birligini yeniden sağladı.
Bizans hükümdarı ile barış imzaladı. Ülkesinin güney bölgelerine akınlar
düzenleyen Kilikya Ermeni prensi II. Leon’un üzerine yürüyerek, O’nu
Toroslar’ın güneyine çekilmeye mecbur etti. Daha sonra Malatya üzerinden
Erzincan bölgesindeki Mengücükoğulları Hükümdarlığına, Erzurum’da hüküm süren
Saltukogulları Hükümdarlığına son vererek kuzeyde Gürcülerle komşu oldu.
1205 yılında, ikinci Gürcü seferine
çıkarken Konya ile Malatya arasında Süleyman Şah’ın ölmesi üzerine, kardeşi I.
Gıyaseddin Keyhüsrev Selçuklu Devleti’nin tahtına çıktı. 1220 yılında tahta
çıkan I. Alaaddin Keykubad zamanında Anadolu Selçuklu Devleti en parlak
zamanını yaşadı. 1219-1236/37 yılları arasında hüküm süren I. Alaaddin Keykubad
1222 yılında Sivas Şehrinin surlarını yeniden inşa ettirerek şehri imar etti.
Divrik’i de başkent seçti.
Bu tarihlerde, Anadolu’ya Orta
Asya’dan yeni bir Oğuz Türkmen göçü başlamış. Anadolu Selçuklu Devleti’nin doğu
ve güney sınırlarını tehdit eder bir duruma gelmişlerdi. Oğuz Türkmenleri,
akınlarda bulunarak bu bölgelere yerleşmek istiyorlardı. Bu Türkmen boylarına
karşı bir sefer düzenleyen Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad, Türkmen göçü
sorununu büyük ölçüde çözümlerken, Doğu Anadolu’ya yapmış olduğu seferiyle de
1233 yılında Artukoğulları hükümdarlığına son verdi. Ülkesinin doğu ve güney
sınırlarını tehdit etmekte olan Türkmen oymaklarının büyük bir kısmını da
ülkesinin uç bölgelerine, Bizans ve diğer devletlere yakın olan yerlere
yerleştirerek onlara timar verdi. Bu bölgelerde çeşitli fetihlerde bulunarak
yerleştikleri alanların artırılmasına çalışmalarını teşvik etti. Böylece
Anadolu’da başı boş ve karmaşa meydana gelmesine neden olan göçü, bu şekilde
halletme yoluna gitmiştir.
Oğuzlar’ın kayı boyuna mensup
Ertuğrul Gazi ve emrindeki 400 Türkmen Çadırını Ankara’nın batısındaki
Karacadağ” taraflarına yerleştirdi. I. Alaaddin Keykubad’dan sonra Anadolu’da
Moğollar’ın baskılarına dayanamayarak isyan eden Oğuz boylarından mühim bir
kısmı bölgeye giderek Ertuğrul Gazi’nin mahiyetine girmişlerdir. Anadolu
Selçuklu Devleti’nin önemini yitirmesiyle birlikte devletin sınır boylarına
yerleştirilmiş olan Oğuz aşiret beylerine tabu olan küçük Oğuz kitleleri
taavvuza başlayacaklar, böylece uzun zamandan beridir durmuş olan Batı
Anadolu’nun fethi hareketini hızlandıracaklardır. Osmanoğulları (Hicri:
699/Miladi: 1299), Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamitoğulları,
Germiyanoğulları, ısfendiyaroğulları, Dulkadiroğulları bu beyliklerden
birkaçıdırlar.[251]
Alaaddin Keykubad zamanı Anadolu
Selçuklu zamanının en parlak dönemi olmuştur. Çünkü ülkesinin sınırlarını
zorlamkat olan Oğuz boylarını güzel bir şekilde uç bölgelere yerleştirmiş
olduğu gibi yapmış olduğu seferlerle de doğuda, Hazar Denizi bölgesinde hüküm
sürmekte olan Harzemşahlarla ve kuzeyde Gürcülerle komşu olmuş böylece
ülkesinin sınırlarını genişletmeyi başarmıştır. I. Alaaddin Keykubad 1236/37
tarihinde öldüğü zaman devletinin sınırları; kuzeyde Sinop ve Karadeniz’e,
güneyde Akdeniz’e kadar uzanırken, batıda Bizans ile sınır bulunurken doğudaki
sınırları ise Antakya’dan Van gölünün doğusunda hüküm sürmekte olan
Harzemşahlar Devleti’ne kadar uzanıyordu. Bu tarihlerde de ilçemiz Gürün
Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında bulunuyordu. I. Alaaddin
Keykubad ölünce yerine geçen oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanının, ilk
yılları iyi geçti.
Tarihler, 1240 yılını gösterdiğinde
Orta Asya’dan devam eden Türkmen göçünün bir yenisi daha meydana gelmiş ve bu
göçlerle birlikte doğuda beliren ve Anadolu Selçuklu Devleti için büyük tehlike
oluşturan Moğollar, ülkenin doğu sınırlarını tehdit etmeye başlamışlardı.
Anadolu Selçuklu hükümdarı, ülkenin doğu ve güney sınırlarını ihlal eden Oğuz
boylarına karşı bir sefer düzenleyerek Türkmenlere karşı mücadeleye girişti.
Malatya ve Maraş bölgelerine
yerleşmiş olan Agaç-Eri Türkmenleri ve Malatya ve Tohma vadileri boyunca
akınlar düzenlemekte olan diğer Türkmenler, Selçuklu hükümdarını kendilerini
takip etmeye başlaması üzerine, Kilikya ve Ermeni topraklarına girdiler. Bu
Türkmen harekatının Selçuklu hükümdarıtarafindan yapilmiş oldugunu sanan
Ermeniler de bu defa ülkenin güney bölgelerine, Elbistan, Gürün ve Darende havalilerine
saldırmaya başladılar. Dogudaki Moğol istilasından kaçan ve Selçuklu Devleti
ile Moğollar’ın arasında sıkışıp kalmış olan Türkmenler, Baba ishak
önderliğinden ayaklandılar.
1240 yılında meydana gelen bu
isyanla Türkmenler, her tarafi yakıp yıkarak ülkenin güney bölgesinden girip
Sivas’a kadar ilerlediler. Sivas şehrini yakıp yıktıktan sonra Kapadokya’ya
yöneldiler. Türkmen guruplarının bu isyanı ancak Kırşehir’in Malya ovasında
bastırılabildi. İsyanı zorla bastırabilen Anadolu Selçuklu Devleti oldukça
sarsılmıştır. Doğudan büyük bir hızla batıya doğru her tarafi yakıp yıkarak
istila eden Moğollar, ittifak halinde oldukları Ermeniler’in akıncılıgı ve
öncülügünde Anadolu Selçuklu Devleti’nin topraklarına saldırmaya başladılar.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin
hükümdarı II. Giyaseddin Keyhüsrev, büyük bir Moğol ordusunu Zara ilçesi
yakınlarındaki Kösedağ mevkiinde karşıladı. Burada yapılan savaşta Selçuk
Hükümdarı 1243 yılında yenildi. Moğollar, komutanları Bayçu Noyan’ın
önderliğinde Selçuklu ordusunu izleyerek üç gün süreyle Sivas şehrini yaktı ve
talan ettiler. Selçuklu ordusuna ait askeri araç ve gereçleri de imha eden
Moğollar, bu tarihten itibaren Anadolu Selçuklu Devletini kıskacı altına alarak
baskı yapmaya başlamıştır. Çünkü 1243 yılından itibaren Anadolu Selçuklu
Devleti, Moğollara vergi vermek zorunda kalmıştır. Bu tarihlerde Selçuklu
tahtına II. İzzeddin Keykavus geçince kardeşi IV. Kılıç Arslan, Selçuklu
tahtında hakkı olduğunu ileri sürerek kardeşine karşı mücadeleye girişti.
Kardeşler arasındaki mücadeleyi Moğollar da körüklüyorlardı. Daha sonra Anadolu
Selçuklu Devleti toprakları Kızılırmak sınır kabul edilmek suretiyle ikiye
ayrılarak iki kardeş arasında paylaşıldı.[252]
Anadolu Selçuklu Devleti’nin iki
kardeş arasında paylaşılmadan sonra bundan faydalanan Kilikya Ermeniler’i
sınırda bulunan Türkler’e ait topraklara saldırdılar. Ermeni prens Hetum,
Maraş’i işgal etti. Zaten Ermeniler, yukarıda değinildigi gibi Anadolu’da
Moğollar’a kılavuzluk ediyorlardı. Moğollar’ın Anadolu Selçuklu Devleti’ne ait
olan ve Moğollar’in eline geçen Rasas, Merziban, Derbisak, Besni vb. gibi
bölgeler, Ermeniler’e sefere katılmaları karşılığında verildi.
Moğollar, 1250 yılında Anadolu
Selçuklu Devleti üzerindeki baskılarını artırdılar. Devlet yöneticilerini dahi
kendileri seçebilecek kadar bu ülke üzerinde etkili idiler. 1243 Tarihinde
cereyan eden Kösedağ mağlubiyeti, Türkiye Selçukluları tarihinin dönüm
noktasıdır. Zira bu savaştan sonra Anadolu fiilen, ve hukuken Moğol tahakkümü
altına girmiştir. Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat kavgalarının
sonuçlanması şöyle dursun, Selçuklu devlet adamları da geleceklerini Moğolların
vereceği karara bağlamışlardı. Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246)’in
vasiyeti uyarınca Şemseddin İsfahani, din ve devlet işlerini ele almış ve
şehzade İzzeddin Keykavus’u da tahta çıkartmış idi.
Bu tarihlerde Moğollar, Anadolu
Selçuklu Devleti’ni bir eyalet haline getirmişlerdi. Moğol komutanı Noyan
Baycu’nun 1257 yılında Hulagu’nun Bağdat seferine katılmak üzere Anadolu’dan
ayrılmasıyla birlikte Selçuklu Devleti hükümdarı II. İzzeddin Keykavus,
Malatya’den Maraş’a kadar olan bölgelere bir sefer düzenleyerek Anadolu
Selçuklu Devleti’nin sınırlarını genişletti ise de ülkeyi Moğollar’ın
egemenliğinde kurtaramadı. Ancak Moğollar’dan destek alan veya onlara yakın
olmak için yarış devletin dahili idaresini içinden çıkılmaz hale getirmişti.
Şemseddin İsfahan’ın yönetimini kontrol altına alabilmek için yaptığı
çalışmalar sırasında Şemseddin Yay-Taş
Konya Subaşılığına getirildi. İsyancılardan Emir Nusret Sivas’ta yakalanarak
Hafik Kalesi’ne kapatıldı. Ebubekir Pervane ve oğlu ise Konya’da yakalanarak,
Ebubekir Pervane Darende Kalesi’ne, oğlu da Kahta Kalesine hapsedildi. Daha
sonrada yaylarının kirişi ile boğduruldular. İlhanlı Devleti’nin kurucusu
Hülagü Han döneminde Anadolu’daki Türkmenler’e karşı başlatılan saldırılar
sonucu Türkmenler Anadolu’nun kuzey-güney ve batıdaki uç bölgelerine
çekilmişlerdi. Samsun’dan Trabzon’a kadar uzana dağlık yöreye çekilmiş olan
Türkmenler ile Malatya ve Darende yöresindeki Suriye Türkmenleri’ne ağır
darbeler vurulmuştur. Memlük Sultanı Baybars İlhanlılar’a karşı 1277 yılında
Elbistan’da kazandığı zaferden sonra kumandanlarından sungur’ul-Aşkar’ı İlhanlı
kuvvettlerini takibe memur ederken kendisi de Kayseri’ye doğru yola çıktı.
Yolculuğu sırasında Darende, Develi ve bazı yerlerden gelen mülki amirlerin
itaatlerini kabul etmiştir.
Anadolu Selçuklu Devleti
yöneticileri II. Gıyaseddin Mes’ud zamanında XIV. yüzyılın başlarında ise bir
vali kadar nüfuzlu bile kalmamıştı. 1308 tarihinde bu hükümdarın ölmesiyle
birlikte Selçuklu hanedanının işi sona ermiştir. İlhanlılar’(Moğollar)ın idare
etmekte olduğu vilayetler (Anadolu Selçuklu Devleti) Olcayto Han’ın ölümü (1316
da) ve yerine Ebu Said Banadır Han’ın geçmesiyle birlikte (1317-1335) Anadolu
Umum Valiliği adı altında Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş’a verilerek 1318
tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine son verildi.
Böylece 1165 yılından itibaren
Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliği altına giren Darende ve havalisi 153
yıl bu devletin egemenliğinde kaldıktan sonra 1318 tarihinde Anadolu Selçuklu
Devleti’nin elinden çıkarak İlhanlılar’ın egemenliği altına girdi.
Bu tarihlerde ise bu kargaşa
ortamında ve Moğollar’ın Anadolu’yu istilalarının hemen akabinde Oğuzlar’ın
Bozok koluna mensup Türkmenler yerleşmiş oldukları Halep-Antep arasındaki
bölgelerden harekete geçmişlerdir. Moğol saldırılarından kaçarak Malatya ve
Maraş bölgelerine ilerleyerek bu bölgeleri yurt tutmaya çalışmışlar, Mısır’daki
Eyyubiler Devleti’ni yıkarak Ortadoğu’da süper güç olarak ortaya çıkmış olan
(1250 de)Memlükler ile komşu olmuşlardır. Memlükler Devleti’nin teşvik ve
desteğiyle bu devletin uç bölgelerine, Anadolu Selçuklu Devleti’nin güney
sınırlarına doğru, Ermeniler’in yaşamış oldukları yerlerin hudutlarına
yerleştirilmişlerdir. Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup bu Türkmenler gurupları
çoğu kez Memlüklü kuvvetlerinin kuzeye doğru yapmış olduğu akınlarda bazen
Memlüklü komutanlarının emrinde bazen de kendi istekleri ile Çukurova’daki Ermeniler’in
yaşamiş oldukları bölgelere ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin güney sınırlarında;
Elbistan, Afşin, Pınarbaşı, Gürün ve Darende gibi bölgelere akınlar
yapmaktaydılar. Bu Türkmenlerin çoğu Antakya’dan başlayarak kuzeydoğu yönünden
Maraş’a kadar uzanan Amanoslar’ın doğu vadisinde kışlıyor. Yazları ise
kuzeyinde Binboğalar, Berit-Nurhak, Akçadağ ve Tohma Havzaları ile çevrili
yaylalara çıkıyorlardı.[253]
M. S: 1240 yılında Moğollar’ın 1243
yılında Selçuklu hükmüdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i Kösedağ Savaşıyla
yendikten sonra bu devleti haraca bağlayıp 1250 yılında özerk bir eyalet
konumuna düşen bu devleti 1318 tarihinde de Anadolu Umum Valiliği” olarak
kendisine bağlayarak Selçuklu Devleti’nin egemenliğine son verince, bu
tarihlere kadar Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı bulunan Darende, Gürün ve
havalisi de bağlı bulunduğu bu devlet ile birlikte Moğollar’ın egemenliğine
girmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Moğollar, Anadoluyu egemenlikleri altına
aldıktan sonra buraya göndemiş oldukları valiler ile yönetmeye başlamışlardı.
ılhanlılar’ın ilk valisi de Sali Bey idi. 1318-1322 yılları arasında Anadolu
Umum Valiliği yapmış olan Sali Bey’in vefatı üzerine 1322 de Moğol hükümdarı
Ebu Said Bahadır Han, Anadolu’ya vali olarak ordu komutanı Emir Çoban’ın oğlu
Timurtaş Paşa’yı gönderdi.[254]
Anadolu Umum Valiliği’ne atanmış olan Timurtaş Paşa, Anadolu’ya gelir gelmez
ilk iş olarak kargaşa ortamını bertaraf ederek düzeni sağlamaya çalıştı.
Doğuda Darende üzerinden Dulkadiriye
memleketleri olarak bilinen Besni, Malatya ve Maraş gibi şehirleri ele
geçirerek burada sükuneti sağladı. Her ne kadar ılhanlılar’a bağlı bulunsa da
Anadolu da kendisi tek başına hareket ederek bağımsız bir hükümdar gibi
davranıyordu. Anadolu’daki kargaşa ortamını düzelterek hakimiyeti sağlayınca
bağımsızlığını ilan etmenin hazırlıkları içindeydi. Ankara taraflarında da
fetihlerine devam ederek çevresinde bulunan ve daha önceden kurulmuş olan
Türkmen Beylikleriyle mücadele ederek bu beylikleri kendisine bağlamaya
çalıştı. Bu arada da ülkesinin (beyliğinin) sınırlarını batıda Bizans doğuda da
Timurtaş ülkesinin aleyhine genişletmekte, olan Osmanlı Beylerine de kendi
egemenliğine girmesi için için ikaz etmiştir.
Hanefi Hoca’nın “Darende tarihi”
adlı eserinde belirtildiği gibi, bu tarihlerde, Hicri 730 tarihinde (Miladi:
1326 yılında) Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği zamanlarda bu savaşa katılan
Darende, Niğde ve Kayseri ahalisinden, Darende ahalisinin bir kısmını Bursa’ya
yerleştirmiş olduğu gibi 46 hanelik Türkmen gurubunun da 6 hanesini bugünkü
Gürün İlçesi’ne, 40 hanesini de Darende kalesine yerleştirmiş ve 700 haneye
ulaşan Darende kalesini de yeniden tamir ettirmişti.[255]
Anadolu Umum Valisi Timurtaş Paşa
1327 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu tarihlerde Timurtaş ülkesinin
sınırları kuzeyde Ankara’nın daha kuzeyinden Osmanlı Beyliği’ne kadar
dayanırken, Germiyanoğulları, Karamanoğulları, isfendiyaroğulları ve Trabzon
Rum imparatorluğu ile sınır bulunmaktaydı. Timurtaş Paşa’nın güneydeki sınır
ise Karamanoğulları Beyligi, Kilikya Prensliği ve Mısır, Memlüklü Devleti ve bu
devlete tabi bulunan Oğuzlar’ın Bozok
Kolu’na mensup
Türkmenler(Dulkadirliler)bulunmaktaydılar.
Timurtaş’ın Anadolu’da
bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte Mogollar’ın ordu komutanı olan babasi
Emir Çobanı zoru zor durumda bıraktı. Moğol Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın
emriyle Anadolu’ya oğlu Timurtaş’ın üzerine yürüyen Emir Çoban, araya din
adamlarının gimesiyle baba-oğul arasındaki çatışma önlenerek Timurtaş Paşa,
babasıyla birlikte giderek Mogol hükümdarından özür dilemeye razı oldu. Ebu
Said Bahadır Han’a bağlılığı sürmüş olan Timurtaş Paşa tekrar Anadolu’ya geldi
ve ertesi yıl, yani 1328 yılında tekrar bağımsızlığını ilan etti. Bu olay
üzerine Moğol Hükümdarı, Timurtaş’ın babası Emir Çobanı öldürttü. Timurtaş’ın
üzerine sefer düzenleyerek O’nu ele ve Anadolu’yu ele geçirmesi için Celayirli
Şeyh Büyük Hasan’ı gönderdi. Mogol Ordusu’nun üzerine geldiğini ve babasının da
öldürülmüş oldugunu duyan Timurtaş Paşa, Anadolu’da kalmasının tehlikeli
olacağını düşünerek güneydeki komşusu Memlüklü Devleti’ne, Sultan Berkuk’a
sığındı. 1328 yılında Sivas’tan ayrılırken de yerine yönetici olarak kayın
biraderi Eratna Bey’i bıraktı.
İlhanlılar’ın Anadolu genel valisi
Timurtaş Paşa, Memlükler’e sığındığı ve Moğol hükümdarı tarafından yerine
Celayirli Şeyh Büyük Hasan gönderildiği tarihlerde Kayseri, Malatya ve Maraş
bölgeleri ile bu şehirlere ait olan topraklar bugünkü Darende, Gürün,
Pınarbaşı, Afşin, Elbistan, Göksun gibi birçok beldeler ile Tohma Vadisinin
dahil olduğu tüm bölgeler bu devletin elinde ve hakimiyeti altında bulunuyordu.
Timurtaş’ın yerine bırakmış olduğu
kayın biraderi Eratna Bey, Şeyh Büyük Hasan ile iyi ilişkilerde bulunarak
mevkiini korumaya çalıştı. Şeyh Büyük Hasan’dan gelebilecek tehlikelere karşı,
Mısır Memlüklü Devleti’nin himayesine girmeyi ihmal etmedi. Bu devlete bağlı
olduğunu taahhüt ederek Memlüklü Sultanı adına hutbe okutup sikkeler
kestirerek, bu devletin yörüngesinde hareket etti. Bu tarihlerde ise Memlüklü
Devleti’nin başında Melik Nasır bulunuyordu. Emir Eratna Bey, Melik Nasır
ölünceye kadar O’nunla iyi ilişkiler içinde bulundu. [256]
Böylece 1328 yılında ele geçirmiş
olduğu Anadolu’nun büyük bir kısmını, Ilhanlılar’ın işgalindeki toprakları bir yönde
tek başına olarak yönetti. İbn-i
Batuta’ya göre; Eratna Beğ, Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın yanına
giderek O’na bağlı oldugunu dile getirdi.[257]
Böylece bir anlamda Anadolu’yu tek
başına yönetti. 1335 yılında Ebu Said Bahadır Han’ın arkasından varis
bırakmadan ölümü üzerine, ilhanlılar arasında çıkan taht mücadelesinden de
faydalanarak Şeyh Hasan’ı saf dışı bırakarak yönetimi tamamıyla ele geçirdi.
1340 yılında da bağımsızlığını ilan etti. Böylece Darende, Gürün ve havalisi de 1328 yılından itibaren Emir
Eratna Bey’in kurmuş olduğu bu devletin hakimiyeti altına girmiş oldu.[258]
İlhanlılar’ın Anadolu Genel Valisi bulunan Timurtaş Paşa’nın 1328
yılında, Moğol baskısı yüzünden yerine kayın biraderi Emir Eratna’yı bırakarak
Memlükler’e sığınmasıyla birlikte Emir Eratna Bey, üstün zekası ve gütmüş
olduğu siyasetiyle yönetime gelmiş olduğu 1328 yılından itibaren ele geçirmiş
olduğu topraklarda otoriteyi kısa zamanda sağladı.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin hüküm
sürmüş olduğu topraklarda 1380 yılına kadar sürecek kuvvetli bir devlet Eratna
Devletini (1335-1390) kurmuştur.
İbn-i Batuta’ya göre Eratna Devleti’nin
sınırları, Sivas, Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Karahisar, Ürgüp,
Niğde, Aksaray, Zamanti (bugünkü Pınarbaşı ilçesi) Gürün ve Darende, Divrigi
gibi bölgeleri kapsamaktaydı. İbn-i Haldun’a göre; bütün bu bölgelerin yanı
sıra Ermeni vilayetleri olarak bilinen bölgeler de Eratna Devleti topraklarına
katılmıştır. Bütün bu şehirlerin yanında Gümüşhane, Samsun, Niksar, Sinop,
Erzurum, Konya, Nevşehir, Yozgat, Tunceli, Malatya ve Giresun illeri de Eratna
Devleti’nin sınırları içinde bulunmaktaydı. Eratna Devleti’nin topraklarının
yüzölçümü
Emir Eratna’nın İlhanlılar’ın
egemenliği altındaki toprakları ele
geçirmiş olduğu tarihlerde (1328) Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan
Türkmenler yerleşmiş oldukları Halep-Antep arasındaki bölgelerden harekete
geçerek Moğol baskısının da azalmasıyla birlikte kuzeye doğru ilerleyerek
Malatya ve Maraş bölgelerine gelerek yerleşmeye başlamışlardı. Daha sonra da
Elbistan ve Maraş bölgelerini merkez seçerek Dulkadirli Beyliğini kurmuşlardır.
[260]
XII. Yüzyılın sonlarında Halep ile
Antep arasındaki bölgelerde yerleşmiş olan Bozok Türkmenleri Moğollar’ın
Anadolu’daki baskılarının azalmasıyla birlikte kontrolsüz kalmış tam bir
kargaşa yaşayan Anadolu’nun içlerine doğru göç ederek yerleşmeye çalışmışlar,
kendi aralarında birleşerek bir beylik oluşturmaya başlamışlardır. XIII.
Yüzyılın başlarında Anadolu’da daha önceden kurulmuş Türkmen Beylikleri
arasında birtakım mücadelelerin başladığı gibi aynı zamanda da yeni birtakım
beyliklerin kurulmaya çalışıldığı dönem olmuştur.
Bu kargaşa ortamından faydalanmak
isteyen Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup Türkmenler yerleşmiş oldukları
Halep-Antep arasindaki bölgelerden harekete geçerek ve Memlüklü Sultani Melik
Nasir’in da teşvik ve yardımıyla Malatya ve Maraş bölgelerine kadar ilerleyerek
kendi beyliklerini kurma faaliyetine girişmişlerdir. Yani bu Türkmen gurupları
aynı Osmanlı Devletini kuran Oğuzlar’ın Kayı Boyunun Karacadağ bölgesine
Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat’ın yerleştirmiş oldugu gibi. Bozok
Türkmenleri de aynı şekilde Memlüklü Sultanının teşvik ve yardımıyla
Moğollar’ın hakimiyeti altında bulunmakta olan Anadolu’nun içlerine ve hudut
bölgelerine(kendi sınırlarına)bir uç beyi(beyliği)olarak yerleştirilmek
istenmiştir. Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan bu Türkmen guruplari çogu kez
de Memlüklü kuvvetlerinin kuzeye dogru başlattikları akınlarda bazen Memlüklü
kumandanların emrinde bazen de kendi istekleri ile Çukurova’daki Ermeniler’in
yaşamış olduklari bölgelere ve Anadolu’nun içlerine dogru akınlar yapıyorlardı.
Bu Türkmenlerin çoğu Antakya’dan başlayıp kuzeydoğu yönünden Maraş’a kadar
uzanan Amanoslar’ın doğu vadisinde kışlıyor yazları ise kuzeyinde Binboğalar
Berit Nurhak-Akçadag ve Tohma Havzaları ile çevrili yaylalara çıkıyorlardı.[261]
İşte bu tarihlerde yani Timurtaş’ın
Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır’ın korkusuyla Memlüklüler’e sığınmış olduğu
1328 yılı ile 1340 yılları arasında Eratna Bey’in kurmuş olduğu daha doğrusu
bağımsızlığını ilan etmiş olduğu devletin güneyinde, Memlüklü Devleti ile
Eratna Devletnin sınırında bir takım olaylar meydana gelmiş ve Eratna
Devletininin güney sınırları ve buraya yakın bölgelerde, İlhanlılar arasında
çıkan karışıklıklardan da faydalanarak Mısır Memlüklü Sultanı Berkük’ün yardım
ve teşvikiyle Halep’ten başlayarak Amanoslar’ın doğusundan Elbistan’a kadar
uzanan bölgeye, Malatya, Maraş gibi yerlere gelerek yerleşmişlerdi. Hatta Tohma
Havzasının kapladığı sahanın tümünü de bilhassa yaz aylarında tamamen yayla
olarak kullanmaya daha sonraki yıllarda da bölgeye tamamen yerleşmeye
başlamışlar. Çoğu kez bu bölgedeki devletlerin sınırlarına da çeşitli
saldırılar düzenlemeye, yer yer bu bölgelerdeki yerleşim birimlerini
yağmalamaya başlamışlardı.
1328 yılından 1340 yılına kadar bu
bölgelere akınlar düzenlemekte olan Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan bu
Türkmen gurupları ilerde Dulkadiroğulları Beyliğini kuracaklardır. Bu Türkmen
guruplarının çoğu Bayat, Avşar Beğdili gibi diğer Türkmen guruplarından da
oluşmaktaydılar.
Nihayet 1334 yılında, Sultan Melik Salih Karaca’yı Elbistan
hakimi olarak tanımıştır. Karaca Bey’e Memluk Sultanı emirlik vererek meşru hale getirmiştir.
Eratna’ya karşı Dulkadirli Karaca Bey’in
çobanı Şeyh Hasanla ittifak yapması
Eratnayı telaşlandırmış olmalıki, Eratna bey zaman kaybetmeden Memluk Sultanı Nasır’a itaatını arzederek kendisini Anadolunun hakimi
olarak tanımasını sağlamıştır.[262]
Bu Türkmen gurupları, Bozok
Türkmenlerinin reisi Taraklı Halil veya diğer adıyla Halil Et-Tarafi adındaki
Türkmen beyinin etrafında toplanmışlardı. Halil Et-Tarafi emrindeki
Türkmenlerle birlikte Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümü üzerine
ılhanlılar’dan ortaya çıkan karışıklıklardan faydalanarak Celayirli Şeyh
Hasan’ın Anadolu’da vekil bırakmış olduğu Emir Eratna’nın elinde bulunan
Elbistan bölgesini 1337 yılında ele geçirdi. Başka bir Bozok Türkmen beyi olan
Halil Karaca Bey de 1335 yılından itibaren Kilikya bölgesine girerek bu
bölgelerde yurt tutmaya başlamıştır.
1337 yılında Eratna Devletinin güney
sınır bölgelerini(Elbistan ve havalisi ile Gürün ilçesinin büyük bir
bölümünü)ele geçirerek bu bölgeleri yurt tutmuş olan Taraklı Halil Bey, siyasi
yönden bağlı bulunduğu Memlüklü sultanı Melikün-Nasır’a 100 at hediye
göndererek onun vasıtasıyla bu bölgenin beylik mensurunu “beratını” aldı.
Bu bölgedeki tüm Türkmen Gruplarını
kendi hakimiyeti altında toplayarak büyük bir beylik kurmak isteyen diğer bir
Bozok Türkmen Beyi olan Zeyneddin Karaca Beğ, Taraklı Halil’in bu başarısından
endişelenerek oğlu Halil’i Elbistan üzerine yani Taraklı Halil’in üzerine büyük
bir kuvvet ile gönderdi. Kanlı bir savaştan sonra Karaca Bey’in oğlu Halil,
Taraklı Halil’i yenerek 738/1337 yılında Elbistan’ı ele geçirdi. Böylece bu
başarıdan sonra Dulkadirli Beyliğinin kurulması yönünden ileri bir adım daha
atılmış oluyordu. Görüldüğü üzere Karaca Bey, Elbistan ve havalisini Emir
Eratna’dan değil Taraklı Halil’in elinden almıştır. Bu mücadelede
Memlüklüler’in Halep Valisi Altunboğa Halil Et Tarafi’yi desteklerken diğer bir
Memlüklü Valisi olan Şam Valisi Tengiz/Deniz de Karaca Bey’i desteklemiştir.
Karaca Bey bu başarısının hemen ardından Kahire’ye giderek Memlüklü Sultanı
Melik Nasır Mehmet’e bağlılığını sunarak kendisi berat alarak Elbistan ve
havalisinin beyi olarak geri döndü. Böylece Dulkadirli Beyliği kurulmuş oldu.
1337 yılında. Kurmuş oldukları bu
beyliğin sınırlarını genişletmek maksadıyla da Emir Eratna’nın hüküm sürdüğü
devletin güney bölgelerine Gürün, Darende, Pınarbaşı, Zamantı bölgelerine
çeşitli saldırılar düzenlemekteydiler. Yeni kurulmuş olan bu Türkmen Beyliği
dönemin en güçlü devletlerinden birisi olan Mısır Memlüklü Devleti’ne bağlı
bulunmaktaydılar. Çünkü bu Türkmenler, bu devletin destek ve teşvikiyle bu
bölgelere gelerek yurt tutmaya başlamışlardı. Aynı zamanda kuzeyde hüküm
sürmekte olan Emir Eratna Bey de bu devlete bağlı bir konumda bulunmaktaydı. Bu
nedenle, Emir Eratna ülkesinin güney sınırları bu devletin siyasi nüfusunun
altında bulunuyordu. Sivas, Kayseri, Malatya gibi bölgeleri de elinde tutmakta
olan Emir Eratna Devleti de Dulkadirli Beyliği gibi Mısır Memlüklü Devleti’ne
vergi vermekteydi.
Mısır Memlüklü Devleti zaman zaman
her birini bir diğerinin aleyhine kışkırtıyor, bilhassa da Dulkadirliler’i,
Emir Eratna Bey’in aleyhine kullanıyor, Eratna ülkesinin güney bölgelerini
(Pınarbaşı, Gürün, ve Darende bölgelerini ele geçirmeleri yönünden teşvik
ediyordu. Bu nedenle Dulkadirli Beyi Karaca’nın, beyliğini kurar kurmaz Eratna
Beyliği topraklarına saldırmasının nedeni budur.
Böylece 1337 yılında Dulkadirli
Beyliği kurulmuş oldu. 1337 yılında kurulan ve 1522 yılında iki asıra yakın
hüküm süren ve Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırılan Anadolu
Beyliklerinin en sonuncusu olan Dulkadirlioğulları Beyliği önce
Osmanlı-Akkoyunlu ve daha sonra da Safevi Devletleri arasındaki rekabeti
dengeleyerek XVI. Yüzyılın başlarına gelindiğinde bu beyliğin sınırları doğuda
Adıyaman, Kahta, Besni, Malatya, Akçadağ ve Harput (Elazığ)a kadar uzanırken,
Erzincan’dan Bozok yaylasına (Yozgat) Sivas’ın Gemerek ilçesi ve güneydeki
ilçesi olan Gürün’den Darende, Antakya’dan Hassa’ya kadar uzanan bu bölgeleri
de uzun bir süre elinde tutmuştur. Ayrıca Maraş başta olmak üzere Elbistan,
Göksun, Kayseri, Kırşehir, Kadirli bölgeleri hakimiyeti altında kalmıştır.
Özellikle de Kayseri-Malatya-Maraş üçgeni arasındaki bölgeler hep bu beyliğin
kesin olarak egemenliği altında kalmıştır. ki asıra yakın bir süre bu
bölgelerde hüküm sürmüş olan Dulkadirli Beyliği, Kayseri’nin idaresi yüzünden
Karamanoğulları ile uzun çekişmelere girmiş olduğu gibi Darende ve Gürün
bölgelerinin kendi hamiyetleri altında kalması için de Sivas’ta hüküm sürmekte
olan Eratna ve Kadı Burhaneddin Devleti ile Elbistan, Maraş, Antakya vb. gibi
bölgelerin de ellerinde kalmaları içinde yer yer Memlüklü Devleti ile
savaşmışlardır. [263]
Bu nedenle, bilhassa Tohma Vadisi
boyunca yer alan Darende ve Gürün İlçeleri’nin de bulunduğu Malatya’ya kadar
uzanan bu bölgeler, yaklaşık iki asır Dulkadirliler’in eğemenliği altında
kalmıştır. Dulkadirli Beyliğ kurulduğu tarihten itibaren de dönemin en güçlü
devletleri olan Mısır Memlüklü Devleti ile Osmanlı Devleti arasında tampon bir
devlet statüsünde olma konumunu sürdürmüştür.
Darende ve havalisi uzun bir müddet
Dulkadirlioğulları Beyliğinin egemenliği altında kalmış olduğu gibi yine bu
devletlerin teşvikleri zaman zaman da birbirleri aleyhine kışkırtılmaları
sebebiyledir ki Eratna Devleti ile Dulkadirli Beyliği ve daha sonra da Kadı
Burhaneddin Devleti ile Dulkadirli Beyliği arasındaki çeşitli çatışmaların ve
mücadelelerin meydana geldiği bölge olmuştur. Birçok zamanda bu bölge Memlüklü
Devletinin hakimiyeti altına girmiştir. Zaten Mısır Memlüklü Devletinin siyasi
nüfusu ve baskısı altında bulunan bölgedeki bu devletler (Eratna Devleti, Kadı
Burhaneddin Devleti ve Dulkadirliler yine bağlı bulundukları bu devletin
etkisiyle birbirleriyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır.Bu nedle de bu
böleler yani Tohma Havzası bu devletler arasında sık sık el değiştirmiştir.
1328 Yılında kurulan Eratna devleti
ile Mısır Memlükler’in, 1336/1337 yılında bu bölgelerde kurulan Dulkadirli
Beyliği ile Memlüklü Devleti (Eratna ve Kadı Burhaneddin Devleti) Memlükler’e
bağlı bulunan Türkmenler(Dulkadiroğulları)bu devletlerin topraklarına(Güney
sınırlarına)Darende, Gürün, Pınarbaşı gibi bölgelere saldırmalarıdır. Bu
saldırılar da, Memlüklü Sultanların kendilerine bağlı bulunan bölgesel
devletleri(beylikleri) kendi çıkarları doğrultusu birbirine kışkırtmakta, emri
altındaki Dulkadirli Beyliği’ni kullanmak istemesinden kaynaklanmıştır.
Özellikle Memlüklü Devleti, Dulkadirliler’i Emir Eratna’nın ve Kadı Burhaneddin
devleti’nin kontrolü altındaki Pınarbaşı, Gürün ve Darende bölgelerini
yağmalamaya teşvik etmiştir.
İşte bu teşvikler nedeniyle ki, bu
beylikler arasında bir çok savaşlar meydana gelmiştir. Bu savaşlar nedeniyle de
bu bölgeler devamlı olarak bu devletler arasındaki geçen savaşların bölgesi
olmuştur. Bu mücadeleler sırasında da bu bölgeler sık olarak bu devletler
arasında el değiştiren ve bırakılan bölgeler olmuştur.
Karaca Bey, beyliğini kurar kurmaz
kuzey komşusu olan emir Eratna’nın ülkesi topraklarına(güney sınırlarına Gürün
ve havalisine)saldırarak birçok akınlar düzenlemeye başladı. Fakat Emir
Eratna’nın başvurusuyla Memlüklü Sultanının ihtarı üzerine bu akınlarına bir
süre ara vermek zorunda kaldı.
1335/1336 yılında meydana gelen
saldırırlar karşısında Emir Eratna Bey, bağlı bulunduğu Memlüklü Sultanı
Melikün-Nasır’a Dulkadirbeyi Karaca’yı şikayet etti. Memlüklü Sultanının ikazı
üzerine Karaca Bey, Emir Eratna topraklarına saldırmaktan bir süre vazgeçmiş
oldu. Bu siyasi gelişmelerden sonra
Karaca bey ve ona bağlı
Türkmenlerin Eratna ülkesine yönelik akınları bir süre durmuştur.
Emir Eratna Bey, ülkesinin güney
sınırlarına saldırılarda bulunan Dulkadirli Türkmenlerinin bu saldırılarını
bağlı bulundukları Memlükler’e şikayet ederek yardım talebinde bulunmuş ve
böylece ülkesinin güneyini korumuştur. 1336 yılında bunu başarmış olan Eratna
Bey’in ilişkileri diğer Türkmen Beyliklerinden Karamanlılar, Osmanlılar,
Taceddinoğulları, Amasya Beyleri, Dulkadirli Beyliği ve Memlüklü Devleti ile
bazen dostça ve bazen de düşmanca hareketlerle devam ettirilmiştir.[264]
Eratna-Memlüklü Sultanlığı
arasındaki ilişkiler zaman zaman kesintiye uğramıştır. Bunun nedeni ise;
Memlükler’e bağlı bulunan Türkmenler’in (Dulkadirliler) Eratna topraklarına,
Tohma Vadisi boyunca bulunan yörelere, Darende ve Gürün ile Pınarbaşı bölgesine
saldırmaları ve aynı zamanda Emir Eratna’nın Memlüklü Devletine olan
bağlılığını gevşetmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı
Memlüklü Sultanı, Emir Eratnaya karşı emri altında bulunan Türkmenleri yani
Dulkadirliler’i kullanmıştır. Devletine olan bağlılığın gevşetilmesine
karşılıksız bırakmamış Dulkadirliler’i, Eratna’nın kontrolü altındaki
Pınarbaşı, Gürün ve Darende gibi bölgelere yani Emir Eratna’nın güney
sınırlarına hücum ederek bu bölgelerin yağmalamalarına teşvik etmiştir.
Bunun yanı sıra Dulkadirliler’in
yeni bir beylik kurmaları nedeniyledir ki bu beyliklerinin sınırlarını
genişletmek amacı gütmüş olmalarından da kaynaklanmaktaydı. İşte bu nedenledir
ki, Eratna devleti’nine güney sınırları, Memlüklüler’e bağlı Dulkadirli
Türkmenlerce saldırılara maruz kalmıştır. Bu tarihlerde Celayirli Şeyh Büyük
Hasan ile mücadele eden Emir Eratna Bey, Dulkadirliler’i, bagli bulundugu
Memlüklü Sultanına şikayet ederek ülkesinin güney sınırlarını korumaya
çalışmıştır. Dulkadirli saldırıları
ancak bu şekilde durdurmaya çalışan Emir Eratna Bey, sınırlarının bir süre
korumuş olsa da, bu olaydan hemen sonra Memlükler’e bağlı Behisni Valisi
İzzeddin Ömer’in saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır.
1328 yılından beri Eratna
Devleti’nin egemenliğinde bulunan Darende İlçesi, 1336 yılında, Memlüklüler’in
Besni Valisi İzzeddin Özdemir tarafından
ele geçirilerek Memlüklü toprağına katılmıştır. Bu olay üzerine Emir
Eratna Bey, bağlı bulunduğu Memlüklü Sultanına şikayet ederek ülkesinin güney
sınırlarını korumaya çalışmış ise de, olumlu bir sonuç elde edememiştir.
Bu tarihlerde Emir Eratna Bey, ancak Celayirli Şeyh Büyük
Hasan ile olan mücadelesine devam etmiştir. 1336 yılında Darende’nin
Memlükler’in eline geçmesiyle birlikte, 1328 yılından 1336 yılına kadar Emir
Eratna’nın Darende ve Gürün havalisindeki sekiz yıllık hakimiyeti sona ermiş
oluyordu. Darende ve Gürün Bölgesi, 1336 yılından 1338 yılına kadar
Memlükler’in eğemenliği altında kalmıştır.[265]


Ülkesinin
güney toprakları, Tohma Havzası’nın içinde yer alan şehirlerin Memlüklü Valisi
İzzeddin Ömer tarafından ele geçirilmesi üzerine Emir Eratna Bey, Kahire’ye
elçiler gönderip Mısır Devleti’ne bağlılığını sunarak, O’nun adına hutbe
okutmuş olduğunu ve sikkeler kestirdiğini bildirmiştir.
Ülkesinin güney sınırlarına
Dulkadirliler’in, ülkesinin güney sınırlarına akınlar düzenleyerek
yağmaladıklarını, Behisni Valisi İzzeddin Ömer’in Darende ve havalisini ele
geçirdiğini şikayet etti. Dulkadirliler üzerine baskıda bulunarak ülkesinin
güney bölgelerine yapılan saldırıların durdurulmasını ve bu bölgelerin
kendisine verilmesini istedi.
Memlüklü Sultanı Melikün-Nasır
Mehmed, Eratna Bey’in kendisi adına
hutbe okutması ve sikke kestirmesi şartıyla elinde alınan Darende ve
havalisinin tekrar kendisine verildiğini bildirerek bu bağlılığı kabul etti.
Emir Eratna Bey, bu girişimi sonucu, ülkesinin güney sınırlarını bir süre
emniyet altına aldığı gibi, daha önceki yıllarda elinde çıkmış olan Darende ve
havalisini(dolayısıyla Gürün ve bölgesini), 1338 yılında tekrar ele
geçirmiştir.[266]
Eratna ülkesinin güney sınırları çok
geçmeden 1338 tarihinde yine Dulkadirliler’in saldırılarına hedef olmuştur.
Darende ve havalisinin Emir Eratna’nın elinde tutmasını hazmedemiyen ve
beyliklerinin sınırlarını mütemadiyen genişletmek amacında olan Dulkadirliler,
Darende ve havalisini ele geçirmek için fırsat kolluyorlardı. Bir süre sonra da
bekledikleri fırsatı yakalamışlardı. Çünkü
Emir Ertana’ya bağlı olan Darende Valisi Mercan Hadım’ın önemli bir konuyu görüşmek Üzere Eratna tarafından Sivas’a çağrılması üzerine, Dulkadirliler’e
bekledikleri fırsatı vermiştir. Emir Eratna’ya bağlı bulunan Darende Valisi
Mercan Hadım Paşa önemli bir konunun görüşülmesi için Sivas’a çağrıldığı sırada, Eylül 1338’de Dulkadirli Beyi Karaca tarafından Darende ve
havalisi de bir baskınla ele geçirilmiştir.
Türkmen beylerinden Gergerli Ali,
Gündelikli İbrahim, ilbeyi oğlu Kara
Halil ve Karaoğlu, 40 kadar adamlarıyla
birlikte Eratna’nın kuvvetleri tarafından muhafaza edilen Darende kalesi önlerine geldiler. Gece yarısı daha önce anlaşmış
oldukları kale
muhafızlarından birinin salladığı iplerle duvarları tırmanarak
kaleye çıktılar. Kanlı bir
boğuşmadan sonra muhafızları kılıçtan
geçirerek kaleyi zaptettiler. Böylece
Darende, Dulkadirliler’in eline geçmiş
oldu. (Bakanız harita: 33. )
1338 yılında Dulkadirli Karaca Bey,
Memlükler’in Şam Valisi Tengiz’e
bağlılığının göstergesi olarak Darende’yi teslim almak üzere birini göndermesini istemiştir. Darende’nin alınmasından
dolayı Memlüklü Sultanı Karaca bey’e bir hilat Göndermiştir. O’nu Dulkadirliler’in
reisi olarak resmen kabul etti. Elbistan’ı beyliğinin merkezi yapan Karaca
Bey’e Memluklu Sultanı Nasır Muhammed tarafindan Türkmenler beyliği ve Elbistan
Valiliği verilmiştir. Memlüklerin Şam
Valisi Teniz’i kendi tarafina çekmeye muvaffak olan Karaca Bey kahireye giderek
Sultan Melik Nasir Muhammed’ten Elbistan naipliğinin menşurunu almıştır.
Böylece Darende ve havalisi 1338 yilinda Eratnalılar’ın egemenliğinden çıkarak
Dulkadirliler’in eline geçmiştir. Ancak bu olaydan sonra Karaca Bey’in emir Eratna
ile arası açılmıştır.
Emir Eratna bu duruma suskun
kalmayarak aynı yıl içerisinde bu bölgeleri tekrar ele geçirmek için 1339
yılında Dulkadirli Beyi Karaca’nın üzerine kuvvetli bir orduyla yürümüştür.
Bugünkü Gürün İlçesi’nin güney bölgelerinde yapılan savaşta Eratna Bey yenildi.
Zeynettin Karaca Bey, Emir
Ertana’nın ordusunu büyük bir bozguna
uğratarak ele geçirilmek istenilen topraklardan çıkarmış, hem Eratna’nın
oğlunu esir almış hem de büyük bir ganimet elde etmiştir. Memluk
Sultanı Nasır’ın aracılığı ile barış yapılmıştır. Karaca Bey, galip çıktığı bu
savaştan sonra Eratna Beyinin arazisinden 20 000 başkoyun at ve deve alarak
yüklü bir ganimet elde etmiştir. Savaşta almış olduğu esirleri de serbest
bırakmıştır.[267]
Memlüklü Sultanı araya girerek
Eratna Bey ile Karaca Bey arasında barış imzalattı. Bu antlaşmayla Darende ve
havalisi Memlüklü Devleti’ne bağlanmıştır. Fakat Memlüklüler, kendilerine bağlı
olan ve birbirlerinin aksine sınırlarını genişletmek çabasında bulunan bu iki
Türkmen Beyliğini, kendi çıkarları için istediği şekilde kullanmakta birini
diğeri üzerine saldırtmaktaydı. İhtilaf veya anlaşmazlık konusu olan başta
Darende ve bunlar gibi Emir Ertana’nın ülkesinin güney bölgeleri belli bir zaman Dulkadirliler’e veya
Ertana’ya bağlı kalıyordu.
Oysa, bu bölgerlerde kedilerinin sözü
geçmekteydi. Bu bölgelerin vergisi zaten Memlüklüler’e aitti. Yapılan
anlaşmayla her ne kadar Darende ve havalisi Emir Eratna’ya verilmiş ise
de, Dulkadirliler her an için bu
bölgelere saldırmak ve ele geçirmek için fırsat kolluyorlardı. Özellikle,
Dulkadirliler’i bu bölgelere saldırmaları yönünden teşvik ediyorlardı.
Nitekim 1339 yılında yapılan bu barış
uzun sürmedi. Memlüklü Sultanı kanalıyla yapılan bu barış yine Memlüklü
Sultanı’nın Emir Eratna’nın kendisine bağlılığını gevşettiği bahanesiyle yine
Dulkadirliler kullanılarak yapılan barış bozuldu. Memlüklü Sultanı,
Dulkadirliler’e Emir Eratna’ya ait bulunan ülkenin güney bölgelerini Gürün ve
Darende havalisini ele geçirmelerini emir verdi. Bunun üzerine Dulkadirliler,
1340 yılında Gürün ve Darende bölgelerine saldırarak ele geçirdiler.[268]
1340 Yılında Dulkadirliler tarafından
ele geçirilen Darende ve havalisi bu
tarihten itibaren Memlüklü sultanı Melik Nasır’n ölmesinin ardından Emir
Ertana’nın bu bölgerleri tekrar ele geçirmesine, 1341 yılına kadar Darende ve
havalisi, dolayısıyla Gürün ilçesine ait topraklar da Dulkadirliler’in elinde
kalmıştır.[269]
1341 yılında Dulkadirli Beyi Karaca
ile, Halep valisi Tengiz’in kendi aralarında bir ittifak yaparak kendisine
isyan edeceği haberini almış olan Memlüklü sultanı Melikün Nasır, Halep valisi
Tengiz’i Kahire’ye çağırarak onu önce hapsetti. Daha sonra idam etti. Bu
gelişen olaylar üzerine hem dostunu hem de koruyucusunu kaybetmiş olan
Dulkadirli Karacabey, Memlüklüler ile tüm ilişkilerini kesti. Karaca Bey, bağlı
bulunduğu Memlüklü Devleti’ne bağlı olan Şam valisinin ölümü üzerine Eratna ile
ittifak yoluna giderek Halep’i almaya teşebbüs etmiştir. Bu olay üzerine Memluk
Sultanı, Karaca Bey’in üzerine kuvvet
göndermiş ise de sonuç alamamıştır.
Aynı tarihlerde Melik Nasır’ın
ölümüyle birlikte de kendi bağımsızlığını ilan etti. Bunu güvenceye almak üzere
de Eratna Bey ile irtibat kurmaya çalıştı. Böylece Halepte meydana gelen
olaylar nedeniyle Emir Eratna Bey ile Dulkadirli Karaca Bey’i birbirine
yaklaştırmış oluyordu.
Melik Nasır’ın ölümüyle birlikte
(1341 de) Emir Eratna Bey, serbest hareket etme imkanını bulmuştur. Mısır ve
Suriye’deki karışıklıklardan faydalanarak kendisini Memlüklerin himayesinden
ayırarak kendi bağımsızlığını ilan etmiş ve kendi adına sikke bastırmaya
başlamıştır. “Emir Eratna Bey, Melik Nasır’ın ölümünden sonra yerine geçen sultanların zayıf kişiliklerini ve Memluk emirleri
arasındaki iç çekişmelerden faydalanarak Dulkadirliler tarafından işgal
edilerek Memluklü topraklarına katılan Darende ve havalisini ele geçirdi. 1341
yılında Sivas ve bölgesini tamamen hakimiyeti altına amış olan Emir Eratna Bey, daha önceden elinden
çıkmış olan ülkesinin güney sınırlarını ve Darende bölgesini de ele geçirerek
hakimiyeti altına aldı. Böylece Darende ve bölgesi tekrar Eratna Devletinin
egemenliği altına girmiş oldu.
Bu arada Memlüklü Sultanı Melik
Nasır’ın ölümü üzerine Mısır tahtına çocuk yaşta biri getirilmiş olduğundan
Memlüklü Valileri bu durumdan memnun değillerdi. Halep Valiliğine getirilmiş bulunan
Taştemur, Kahire’ye göndermiş olduğu bir haberde Emir Eratna ile Dulkadirli
Beyi Karaca’nın ittifak yaparak Halep’i ele geçirmeyi planladıklarını bildirdi.
Emir Eratna Bey, kendisine 1343
yılında saldırmış olan İlhanlılardan sonra teşekkül etmiş olan Süleyman Han ve
Şeyh Büyük Hasan adındaki beyleri ve ordularını Karanbük Ovasında yenmiştir.
Emir Eratna’nın bu başarısı Türk Beylikler açısından bir dönüm noktasıdır.
Karanbük zaferinde çok büyük
ganimetler elde etmiş olan Eratna Bey, Memlüklüler ile ilişkilerini düzeltmek
maksadiyla bu ganimetlerin bir kısmını Kahire’ye göndermiştir. Ancak bunu
götüren kervan Dulkadirli ülkesinden geçerken soyuldu. Bu soygun nedeniyle de
Karaca Bey ile Memlüklülerin arası açıldı. Memlüklüler’in Halep Valisi Yelboğa
soyulan bu kervanın mallarını almak için Dulkadir Beyi Karaca’nin üzerine
yürüdü yapılan savaşta yenildi ise de ikinci bir saldırıda daha büyük bir
bozguna uğrayan Halep Valisi Yelboğa geri çekilmek zorunda kaldı. Yapılan bu
savaşlarda çok büyük başarılar elde etmiş
olan Karacabey’in ününe ün kattı. Çevredeki Türkmen guruplarından bir
çoğu Karacabey’in emrine girdiler. Memlüklü Sultanına bu savaştan dolayı özür
dileyerek savaşın suçunu Halep Valisi Yelboğanın üzerine attı. Kendisiyle baş
edemeyeceğini anlamış olan Memlüklü Sultanı, başka gailenin açılmaması için
istemeyerek de olsa Karaca Bey’in özürünü kabul etti.[270]
Tarihler 1345 yılını gösterirken bu
haber üzerine Kahire yönetimi her zaman olduğu gibi Emir Eratna’nın bu tutumuna
karşılık kendisine bağlı bulunan Dulkadirli Beyliğini, Emir Eratna’ya karşı
kullanmak istedi. 1345 yılında Emir Eratna, Moğollardan sonra teşekkül etmiş
olan Süleyman Han ve Şeyh Büyük Hasan ile savaş halinde idi.
Emir Eratna’nın bu durumundan da
faydalanmak isteyen Memlüklüler, Dulkadir Beyi Karaca’yı Emir Eratna’ya karşı
kışkırtmaya başladılar. Zaten topraklarını devamlı genişletmek amacında olan
Dulkadir Beyi Karaca bu teşvik ve kışkırtmalar neticesinde Eratna Bey’in Şeyh
Hasan ile yapmış olduğu savaştan da faydalanarak Eratna’nın güney topraklarına
1344/1345 tarihlerinde saldırmaya başladı. Çok zamandan beri ihtilaf ve
mücadele sahası olmuş olan Tohma Vadisi boyunca uzanan bölgeler ile Darende ve
havalisini tekrar ele geçirerek kendi ülkesi sınırlarına kattı.
Bunu fırsat bilen Karaca Bey, 1345
yılından itibaren Ermeniler arasındaki karışıklıklardan da faydalanarak
Çukurova bölgelerini de ele geçirdi. 1347 yılına kadar bu bölgelerin birçoğunu
kendi hakimiyeti altına almış olan Karaca Bey, 1351 yılında Memlüklüler
arasında çıkan karışıklıklardan faydalanarak Şam ve havalisini yağmalamaya
başladı.
Bu sırada Memlüklü Devletinin
başında Melik Salih bulunuyordu. Sultan Melik Salih’in üzerine yürüdüğünü haber
alınca da geri döndü. Bu tarihlerde Memlükler lie onlara bağlı olan
Dulkadirliler arasında meydana gelen
anlaşmazlıklar devam etmiştir. [271]
Memlükler ile Dulkadirliler arasında
meydana gelen bu tarihlerdeki mücadeleden gerektiği gibi faydalanan Emir Eratna
Bey, bu tarihler arasında Anadolu’daki fetih hareketlerine devam etti. Daha
sonra da Memlüklüler ile Dulkadirliler arasındaki çekişmelerden de çok iyi
faydalanan Emir Eratna Bey, bu dönemde iktidarını rahatça sürdürebilmiş ve
gerek Memlüklü ve gerekse Dulkadirli kontrolüne geçmiş olan toprakları başta
Darende olmak üzere ülkesinin güney sınırlarını tekrar egemenliği altına almayı
başarmıştır. Emir Eratna Bey, 1350 yılında bu bölgelere sefer düzenleyerek
tekrar ele geçirdiler. Böylece Tohma Vadisi boyunca olan topraklar yeniden 1350
yılından Emir Eratna’nın hakimiyeti altına girmiştir.
Eratna Devletinin güney sınırları
ise; Zamantı (bugünkü Pınarbaşı) Gürün, Darende, Divriği vb. gibi bölgeler yani
Tohma Havzasının bulunduğu bölgelerdi. İbni Batuta’ya göre Eratna Devletinin
sınırları, Sivas, Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Karahisar, Ürgüp,
Niğde ve Aksaray bölgeleri idi. İbni Haldun’a göre Bilad-ı Ermeni (Ermeni
vilayetleri) denilen bölgeler de Eratna topraklarına katılmıştı. Bütün bu
şehirlerin yanı sıra Gümüşhane, Çorum, Develi, Karahisar, Canik (Samsun) Zile,
ırgüp, Doğukarahisar, Harput, Merzifon, Niksar, Sinop, Erzurum, Konya, Divriği,
Darende ve Gürün gibi bölgeler idi. Bunların yanı sıra Konya, Nevşehir, Yozgat,
Tunceli, Giresun ve Malatya şehirleri de Eratna Devletinin sınırları içinde
idi.
Bütün bu toprakların yüzölçümü
214.000 km kareydi. Emir Eratna Bey 1352 yılında Kayseri’de öldüğünde
Kayseri’ye defhedildi. Eratna Bey öldüğü zaman ülkesinin sınırları Konya’dan
Anakara’ya, Erzurum’a kadar uzanan tüm bölgeler yani Sivas, Kayseri, Niğde,
Amasya ve Çorum, Develi, Karahisar, Aksaray, Erzincan, Pınarbaşı, Gürün ve
Darende’den Malatya’ya kadar olan tüm bölgeleri içine alıyordu.
Emir Eratna Bey’in 1352 yılında ölümesiyle
birlikte Eratna ülkesinde kardeşler arasındaki taht mücadelesi devlet
otoritesinin zayıflaması ve meydana gelen karışıklıklar nedeniyle bu durumdan
faydalanan başta güney komşuları olan Dulkadirliler olmak üzere Eratna ülkesine
bir çok saldırılar başlamış ve ülke toprakları elden çıkmaya başlamıştır.
Dulkadirli Beyliğinin kurucusu olan
Karacabey Memlüklerden kaçarak Eratna Beyi Mehmet’in yanına sığınmıştı.
önceleri direnen ve Karaca Beyi vermek istemeyen Mehmet Bey, Memlüklü
sultanının baskısına dayanamayarak Karaca Bey’i Kahire’ye iade etmiş ve Karaca
Bey de 1353 yılında burada idam edilmişti. Bu olaydan dolayı Karaca Beyin oğlu
Halil, Eratna Devletini reisini de sorumlu tutuyordu. Bu yüzden Eratna reisi
ile Dulkadirli reisinin arası gergin bulunmaktaydı. Bu nedenle, Dulkadirli Bey
Halil, Eratna Devletinin iç karışıklığından faydalanarak babasının intikamını
almak maksadıyla emri altındaki Türkmenlere Elbistan yakınlarındaki ve Eratna ülkesinin
güney topraklarını, şehir ve köyleri yağmalattırarak çeşitli akınlar
düzenlettiriyordu. Bu saldırılar ve toprakların elden çıkmaya başlaması 1360
yılında başlamıştır. Dulkadirliler, 10 yıl sonra Eratna Devleti’nin güney
topraklarına tekrar saldırarak 1360 yılında ele geçirdiler.
1360 yılında bir Türkmen reisi olan Ömer Bey,
Eratnalılar’ın elinde bulunan Malatya’yı ele geçirirken Dulkadir Beyi Halil de
ülkesinin sınırlarını Eratna ülkesinin aleyhine Zamantıya (Pınarbaşı) kadar
genişletmişti. Böylece 1360 tarihinden itibaren Zamantı (Pınarbaşı), Gürün,
Darende, Divriği v.b. gibi bölgeler Dulkadirliler’in egemenliği altına girdi. Bu
tarihlerde, Eratna Devleti içinde karışıklıklar mevcut olduğundan bu devlet çok
kötü durumda idi. Devlet birçok küçük beyliğe bölünmüştü. Bu tarihlerde
Dulkadirli Beyliği isyan eden beylere destek verdiği gibi Eratna ülkesinin
güney sınırlarına devamlı surette akınlar düzenliyor şehir ve köyleri
yağmalattırıyordu. 1365 yılında bütün bunlar olurken, Eratna Devleti ile savaşmakta
olan Erzincan emiri Mutahharten Dulkadirli Beyi Halil’den yardım istedi. Bunun
üzerine Halil Bey, oğlu ıbrahim’i Mutahharten’e yardım için emrindeki
kuvvetlerle gönderdi. Eratna Devletinin komutanı olan Kadı Burhaneddin’in
saldırısını Erzincan emiri Mutahharten ancak Dulkadirli Beyin bu yardımıyla
bertaraf edebilmiştir.
1375 yılında Eratna ülkesine
saldırılar her taraftan devam etmekteydi. Bu yıl içerisinde Kayseri’yi
Karamanoğulları ele geçirdi. Eratna Devletinin çöküşü 1378 yılına kadar, Kadı
Burhaneddin’in devlet yönetiminde söz sahibi olmasına kadar devam etti. 1378
yılından itibaren Kadı Burhaneddin bu devletin yönetiminde çok büyük söz sahibi
oldu ve birçok savaşlarda da büyük başarılar elde etti. Aynı zamanda da bozulan
devlet ekonomisini de düzelten Kadı Burhaneddin devlet yöneticilerini de
bertaraf ettikten sonra 1381 yılında kendi hükümdarlığını ilan ederek bağımsız
bir devlet kurdu. Böylece Eratna Devleti de tarihe karışmış oldu.
Bunun ardından da daha önceden elden
çıkan toprakları ele geçirmek için çeşitli seferler düzenlemiştir. Bu
seferlerin ilki de ülkenin güney bölgelerine, Dulkadirli Beyliğinin eline
geçmiş olan Tohma Havzası ve bu bölgelerdeki yerleşim birimlerine olmuştur.
Böylece bu bölgeler 1381 yılında Kadı Burhaneddin Devleti’nin egemenliği altına
girmiştir. Dulkadirliler’in bu bölgedeki egemenlikleri Kadı Burhaneddin’in,
Emir Eratna ülkesindeki karışıklıkları bertaraf ederek 1381 yılında
bağımsızlığını ilan etmesine kadar devam etmiştir. [272]
Merkezi Sivas’ta bulunan 1328
yılından Emir Eratna tarafından kurulan, doğuda Malatya’dan Harput ve
Erzincan’a kuzeyde Sinop ve Karadeniz’e, batıda Çorumdan Anakara’nın batısından
Tuz gölü’ne kadar olan saha güneyde ise Aksaray’dan Elbistan’dan Maraş’a kadar
uzanan sahadaki toprakları kaplayan Eratna Devleti’nin, Eratna Beyi’in 1352
yılında ölmesiyle birlikte gittikçe zayıflayarak hakimiyeti altındaki
toprakların büyük bir kısmını kaybetmiştir. Kadı Burhaneddin, 1378 yılında,
yönetimde söz sahibi olduktan sonra, yıkılmaya yüz tutmuş bir devletten yeni
bir devlet oluşturmuştur.
Kadı Burhaneddin, bu tarihten 1381
yılına kadar yapmış olduğu çeşitli savaşlardaki başarıları kadar, ekonomideki
başarısı nedeniyle; 1381 yılında bağımsızlığını ilan ederek tarih sahnesine
çıkmış oldu. Saltanatının ilk yıllarında döneminin en güçlü devletlerinden biri
olan Memlüklü Devletiyle iyi ilişkilerde bulunmaya özen göstererek
hükümdarlığını sürdürmeye çalıştı. Eline geçirmiş olduğu Eratna Devleti’nin
daha önceden elinden çıkmış olan topraklarını ele geçirmek için bir takım
seferler düzenleyen Kadı Burhaneddin, ilk önce Kayseri’den başlayarak
Zamantı(Pınarbaşı), Gürün, Darende gibi bölgelere seferler düzenleyerek bu
bölgeleri ele geçirmeye çalıştı.
Bu tarihlerde Kadı Burhaneddin ile
Mısır Memlükler’i sınır bulunuyordu. Çünkü bu tarihlerde 1382 den itibaren
Memlükler’in Anadolu’daki hakimiyetleri
Malatya’dan Divriği’ye kadar uzanmaktaydı.
Bu arada Memlükler içinde
karışıklıklar baş göstermiş ve valiler, Sultan Berkuk’a karşı ayaklanmaya
başlamışlardı. Malatya Valisi olarak önceden Memlükler’e tabi iken daha sonra
isyan eden ve Sultan Berkuk’a karşı ittifak oluşturmaya çalışan Mintaş, Kadı
Burhaneddin ile bir anlaşma yapmak üzere Sivas’a geldiğinde; Kadı Burhaneddin’i
Erzincan üzerine sefer hazırlığı yaparken bulmuştu. Malatya naibi Mintaş,
Timur’a karşı Memluüklü Sultanlığının hudutlarını korumakla görevli kuvvetlerin
tehlike geçer geçmez kendisi üzerine yürüyeceklerini çok iyi bildiğinden Kadı Burhaneddin’e
cazip bir teklifte bulunarak Malatya’yı kendisine teslim edeceğini bildirmiştir. Böylece iki
hükümdar birbirlerine daha iyice yaklaşarak dostlukları artırmak istemişlerdir.
Malatya naibi Mintaş’ın bu teklifini cazip bulan Kadı Burhaneddin Erzincan’a
yapacağı seferi ertelemiştir. Kadı Burhaneddin ile Memlükler arasındaki
münasebetler öteden beri kötü gidiyordu. Memlüklü sultanı Berkuk aleyhinde olan
her faaliyette Kadı Burhaneddin’i
sorumlu tutuyor, Kadı Burhaddin ise yakın dostu Durkadir beyi Halil’e
Memlüklülerce yapılanları hazmedemiyordu. Bunun yanısıra işin ekonomik boyutu
vardı. Kadı Burhaneddin Mısır hükümetinin köle ticaretini aslında merkezi
durumundaki Sivas’ta, geçiş izni vermeyeceği açıklanması ilişkişleri olumsuz
yönde etkilemiştir.
Kadı Burhaneddin, Erzincan Emiri
Mutahharten ile savaşırken ülkesinin güneyinde otorite boşluğundan faydalanan
Gazze’den Diyarbakır’a kadar olan sahada yaşamakta olan Şam, Halep, Hama ve
Humus Türkmenleri’nin akrabaları olan Dulkadirliler ile birlikte ülkenin
güneyindeki birçok belde ve köyleri yağmalayarak Tohma Havzasını ele geçiren bu
Türkmenlere karşı sefer düzenleyerek hudutlardan bunların temizlenmesini
sağladı. Dulkadirli Beyliği ile Memlüklü Devleti arasındaki anlaşmazlıklardan
da faydalanarak ülkenin güney bölgelerini böylece tekrar ele geçirmiştir.
Darende ve Gürün İlçeleri’nin bulunduğu bölgeleri, tüm Tohma Havzası’nı Kadı
Burhaneddin, 1381 deki bu seferiyle ele geçirmiştir. Böylece Dulkadirliler’in dolayısıyla bağlı
bulunmuş oldukları Memlüklüler’in bu bölgelerdeki 20 yıllık egemenlikleri
geçici bir sürede olsa kalkarak 1381 den itibaren bu bölgeler Kadı Burhaneddin
Devleti’nin egemenliğine girmiş bulunuyordu.[273]
Kadı Burhaneddin’in 1381 yılındaki
güney seferiyle birlikte de Dulkadirliler’in elinde belli başlı şehir olarak
sadece Elbistan kalmıştır. Sivas-Malatya güzergahı ve bu bölgelerdeki yolların
hakimiyeti Kadı Burhaneddin’in eline geçmiştir. Kadı Burhaneddin eline geçmiş olan bu fırsatı çok
iyi kullanıyordu. Memlüklüler’e karşı bu yolun önemi dolayısıyla da bu ülkeye
birtakım imtiyazlar vermiş gibi görünerek, ülkesinin güney bölgelerindeki
sükuneti de sağladıktan sonra diğer yerdeki fetihlerine devam etmiştir. 1382
yılında Mısır memluk Sultanı, Emirul
Asakir Berkuk’un Sultan Hacı’yı tahtan indirerek
hükümdarlığını ilan etmesine tepki
olarak Memluk ülkesinde
karışıklar baş göstermiştir. Özelliklede
Suriye’de kanlı çatışmalar olmuştur. Bu karışıklar Memlüklüler’in Avşar
Beylerinden Güzel’i vali tayin etmiştir. Avşarlar’dan Hüseyin Bey, Elbistan
Valisi Alaaddin Altınboğa ayaklanarak Dulkadirliler’in yardımı ile Darende’yi
ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Şehir halkının direnişi ile karşılaşınca
Elbistan’a çekilmiş ve Eratna Devleti’nin yerine kurulmuş olan Kadı Burhaneddin Devletine sığınmıştır.
Kadı Burhaneddin, Ramazanoğulları
ile kurduğu dostluğa güvenerek Maraş Elbistan ve Darende’den Memlukları
çıkartmak istemiş, bu maksatla 1384 yılında harekete geçerek, öncelikle
yöredeki Memluklü taraftarı olan Türkmenleri cezalandırmıştır. Ancak
Memluklar’ın Halep valisi Yelboğa durumdan haberdar olur olmaz, Maraş üzerine
yürüdü. ve Dulkadirli Halil Beyi mağlup etti. Fakat Halil Bey kuzeye doğru
çekilerek Kadı Burhanettin’in de desteğini alarak Darende ve Divriği yöresini
yağma ettirmiştir. O sırada Maraş’ta ordugahını kurmuş olan yelboğa, Elbistan’a
gelerek müttefik kuvvetleri önce Darende yakınlarındaki Arslantaşlar mevkiinde,
daha sonra da Sivas’a yakın bir yerde birbiri ardına mağlup etti. Dulkadirli
Halil Bey, düşmanını 6 Temmuz 1384 tarihinde arslantaş’ta karşılamıştır. Harran
ve Resul ayn’da meskun Türkmenler’in de desteğine rağmen Halil Bey mağlup oldu,
ağırlıklarını savaş meydanında bırakarak kaçtı.
1386 yılı başlarında Dulkadıroğlu
Halil Bey, Memlükler üzerine tekrar akınlarına başlayarak Elbistan ve Maraş’ı
beyliğine dahil etmiştir. Bu hadiseler üzerine Maraş’a gelen Halep valisi Yıl
Boğa, Dulkadırlılar’ı bozguna uğrattı. Dağlara çekilen Halil Bey bir müddet
sonra Kadı Burhaneddin ile ittifak etmek suretiyle Memluklar’a tabi Darende ve
Divriği havalisini yağma ve tahrip etti. Maraş’ta bulunan Yelboğa bu haber
üzerine Elbistan’a geldi ve müttefik kuvvetleri önce Darende yakınında ve
arkasından Sivas’a yakın bir yerde iki kez mağlup etmeye muvaffak oldu. Halil
Bey’in bu mağlubiyetten sonra kardeşleri ile arası açılmıştır. Nitekim
kardeşlerinden Osman ve İbrahim beyler 1386 yılında Sultan Berkuk’un yanına
gitmişler ve iltifatına nail olmuşlardır.Berkuk ise sürekli akınlarından
bıktığı Halil Bey’i ortadan kaldırmak için faaliyete geçmiş ve Halep’de bulunan
Türkmen beylerinden Umuroğlu İbrahim’i bu iş için görevlendirmiştir. Bu görevi
yerine getirmek üzere harekete geçe İbrahim Bey, bir hile ile Halil Bey’i 1386
yılında öldürtmeye muvaffak olmuştur. Halil Bey, fevkalade cesur ve kahraman birisiydi.
Son derece cömert olması sebebiyle de halk tarafından çok sevilir ve
sayılırdı.Babası gibi Mısılılar’ın baş belası olan ve onları hayli uğraştıran
Halil Bey’in öldürüldüğünde yaşı altmışı geçmişti. Kabri Melik Gazi Köyü’ndeki
türbesindedir. Kadı Burhaneddin, 1387 yılında Kayseri’de isyan eden Ömeroğlu
Cüneyd’i tekrar egemenliği altına almış, 1388 de de av bahanesiyle doğudaki
komşusu Erzincan emiri Mutahharten’in üzerine yürümüş ve O’na istediğini kabul
ettirerek barış imzalatmıştır. Yine aynı yıl içerisinde de Mutahharten’in, Kadı
Burhaneddin’in Timur ile olan ilişkilerinin olduğunu ve bu iki hükümdarın da
Memlüklüler’e karşı ittifak halinde bulunduğunu göstermek maksadıyla Timur’dan
Kadı Burhaneddin’e gelen bir mektubu yakalayarak Mısır hükümetine göndermesi
sonucunda da Memlüklüler ile Kadı Burhaneddin arasındaki ilişkiler kopma
noktasına gelmiş oldu. Her iki hükümdar da ülkelerinde bulunan tüccarları rehin
tuttular. (Kadı Burhaneddin Sivas’ta, Sultan Berkük de Kahirede tutmuştu.
Memlüklü Kadı Burhaneddin
ilşkilerini olumsuzlaştıran bir başka neden ise: Kadı Burhaneddin 789/1387
yılında yakın Şark’a gelen Timur’un
memnuniyetinbi anlamak için nezline bir elçi gönderdi. Timur’un cevabı
mektubunu getiren elçiyi ise Erzincan hükümdarı Mutahharten yakalanarak
Timur’un bu cevabı mektubunu mısır Memlüklü sultanı Berkük’a Kadı
Burhaneddin’in Timur ile iş birliği halinde olduğunu isbat etmek için kullanmış
bulunuyordu. Memlükler ile Kadı Burhaneddin arasında meydana gelen bu
hadiseler, ilişkileri olumsuz yönde etkilerken bir diğer hususta; Malatya emiri
Mintaş’ın gönderdiği elçinin, Suriye emirliğinin sultan Berkuk’a karşı
muhalefete başladıklarını bildiren haberi ve Malatya’nın Anadolu ile Suriye
arasındaki ticaret yollarının üzerine bulunması ve çok önemli mevkiide
bulunması, Kadı Burhaneddin’in bu bölgeyi hakimiyeti altına almak istemesiydi.
Malatya naibi Mintaş, her ne kadar
davet ettiysede Kadi Burhaneddin’in Malatya yakınlarına kadar gitmesine rağmen
şehri teslim etmediği ve öncü olarak gönderdiği kuvvetleri de Mintaş üzerine
yürümek için Sivas’a dönerken Mintaş’ın Malatya’yı teslim edeceği haberini
alan, Kadı Burhaneddin, Malatya’ya gitmeden Sivas’a geldi. Böylece Sivas’a eli
boş dönen Kadı Burhaneddin, bir müddet
Sivas’tan kaldıktan sonra bu arada Kayseri’de karışıklıklara sebebiyet verdiği
bildirilen ömer oglu Cüneyd’in elindeki Kayseri’yi ele geçirmek için
hazırlıklara başladı. Kayseri’ye giderek Cüneyt’i itaati altına aldı. Bölgede
bulunan Moğollar’a karşı şiddet kullanmayacağı sözünü alarak devlet erkanıyla
bir ön görüşme yaparak onların fikirlerini ögrendi. Böylece üçüncü defa olarak
Malatya Naibi Mintaş’ın Malatya’yı
teslim almak hususundaki kararlarını devlet erkanından öğrendi. Alınan kararla,
Malatya’nın teslim alınmasının Kadı Burhaneddin için müsbet olacağını
düşünüyordu. Kadı Burhaneddin Malatya naibi Mintaş’ın bu teklifine “eğer
Malatya’dan çıkarak Sivas’a kadar gelirse gelip Malatya’yı gelip teslim
alabileceğini bildirdi. Mintaş ise böyle olamayacığını, şehri eğer terk ederse
kendisine bağlı emirlerin isyan ederek Malatya’yı ele geçireceklerini öne
sürdü. Bunun üzerine kuvvetli bir ordu ile Malatya üzerine yürüyen Kadı
Burhaneddin, yapılan bir anlaşma ile mintaş’dan teslim almıştır. Daha sonra
Kadı Burhaneddin yanında Mintaş ile birlikte Sivas’a gelmiştir. Bazı tarihi
kaynaklar ise Sultan Berkuk’un Malatya üzerine asker gönderdigi için
korkusundan Kadı Burhaneddin’in yanına kaçtığını bildirmektedir. Bütün bu
gelişmeler üzerine, Suriye’ye doğru genişleme arzusu ise Kadı Burhaneddin’i
Divriği’ye kadar sokulmuş olan Memlükler ile karşı karşıya getirmiştir.
Kadı Burhaneddin’in Malatya’yı almak
üzere harakete geçmesini bir saldırı olarak kabul eden Mısır sultanı Berkuk
Halep ordularının yelboğa komutasında Sivas üzerine yürümeleri emrini verdi. Kadı
Burhaneddin’in muhalifi olan emirlerden Amasya emiri Ahmet, Erzincan emiri
Mutahharten, Kayseri Emiri Cüneyd’in de
teşvikleriyle harekete geçen Yelboğa, 799/1388 yılı Rebiül Ahir’de Sivas
önlerine gelmesinden sonra karşı koyma kararı alarak sür’atle müdafaa harbine
koyuldu. Memlükler’e bağlı olan Divriği kuvvetleri de Divriği naibi Valad
Şuhri’nin komutasında katıldığı Memlüklü ordusu Sivas önlerine geldi. Daha
sonra, her iki devletin orduları Divrik yakınlarında savaşa tutuştular. Kırk
gün süren savaşta her iki tarafta hiçbir başarı elde edemedi. Memlüklü
Sultanının ordu komutanı Yelboğa, Halep’e geri dönmek zorunda kaldı. Burada
karşılıklı başları ve yenilgilerle tam kırk gün süren savaş sonunda, Memlüklü
ordusu en sonunda Moğollar’n da Kadı Burhaneddin ordusuna yaptığı yardımlarla
yenilerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Kırk gün savaş esnasında da Mremlüklü
Sultanı oldukça para ve mal ve erzak yardımı yapmasına rağmen yine de bir
başarı elde edemeyen Yelboğa Halep’e geri dönmek zorunda kaldı. Kadı Burhaneddin ile Memlükler arasındaki
ilişkilerin iyiye gitmesi ancak, Timur’un yakın şarkta görülmeye başladığı
zamanlarda düzelmeye başlamıştır. Memlükler’in Sivas kuşatmasını kaldırarak
dönmeleri Kadı Burhaneddin’e rahat bir nefes aldırmıştır. Kadı Burhaneddin’in
üst üste almış olduğu başarılar ve kazandığı zaferler ününe ün katmış ve
Kayseri de Ömeroğlu Cüneyd, Erzincan da Mutahharten, Amasya’da Emir Ahmed almış
oldukları yerleri Kadı Burhaneddin’den özür dileyerek geri vermişlerdir. Kadı
Burhaneddin’in 1381-1389 yılları arasındaki seferleriyle
Erzincan-Amasya-Malatya-Samsun hattı üzerindeki toprak ilhaklarıyla devletinin
en geniş hudutlarını meydana getirmiştir.
Ancak Kadı Burhaneddin’in Danişmedliler’in ve
Eratnalılar’ın ülkesini, Orta Anadolu’ya tamamen sahip olmak, Anadolu Selçuklu
Devleti’nin tabii hudutlarına erişmek politikası, bir yandan Orta Anadolu
yaylasını elinde tutan Karamanoğlu’nun öte yandan da Osmanlı ekonomisinin şah
damarı olan Tebriz-Tokat-Bursa yolunu kontrol edecek mühim merkezleri ele
geçirerek Ankara’yı tehdit altında bulundurmaya başladığı andan itibaren
Osmanlılar Kadı Burhaneddin’in karşısına ciddi bir rakip olarak çıkmışlardır.
Kadı Burhaneddin aynı zamanda da Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bölgeleri de
ele geçirmek suretiyle Suriye ile Orta ve Batı Anadoluyu birleştiren yolların
kavşak noktalarını elinde bulundurması ve Suriye’ye genişleme arzusu nedeniyle
de neredeyse Divrik’e kadar sokulacak kadar geniş bir alanda siyasi etki ve
nüfusu bulunan Memlüklülerle de karşı karşıya getirmiştir. Kadı Burhaneddin
Devletiyle Karamanoğulları, Osmanoğulları, Mısır Memlüklülerinin savaşmalarının
nedeni budur.
Anadolu’da, bu devletler arasında
geçen güç savaşı sürerken 1394 yılında bu güç dengelerini etkileyerek büyük
ölçüde bozacak olan Timur’un büyük bir orduyla Anadolu’ya yürümüş olduğu haberi
bu devlet hükümdarlarında şok etkisi yaptı. Çünkü Timur’un öteden beri Anadolu
istilaya hazırlandığını hepsi de bilmekteydiler. Timur 1394 yılı başında Dicle
Nehrini aşıp Anadolu’ya girdiği vakit ilk safta düşman olarak Malatya’ya kadar
sokulmuş olan Mısır Memlüklüler Devleti ile Tohma Havzası’ndan itibaren
Ortaanadolu’da kuvvetli bir devletin başnda Kadı Burhaneddin‘i buldu. Başta
Kadı Burhaneddin olmak üzere,
Erzincan emiri Mutahharten’e, Karamanoğlu Alaaddin Beğê, Dulkadiroğlu Sulei
Beğ’e elçiler göndererek kendisine itaat etmelerini istedi.
Timur’un kendisine “itaat et” emrini
reddeden Kadı Burhaneddin Timur’a karşı savaşmak için karar aldı ve Osmanlı
Devleti’nin imparatoru olan I. Bayezıt’a, Memlüklü Sultanı Berkük’a, aralarında
ittifak yapmaları gerektiği konuda teklifler götürdü. Yıldırım Bayezıt ise
Timur tehlikesine karşı Altunordu Devleti hükümdarı Toktamış’a ittifak teklifi
yapmıştı.
1394 yılının Ağustosun’da Timur’un
Sivas’a doğru hareket ettiğini ve başta Malatya, Darende, Divriği gibi
bölgelerin vali ve yöneticilerinin telaşa kapılarak kaçtıklarını bu bölgelerde
bulunan göçebe Türkmen ve Moğollar’ın da daha güvenli yerlere göç etmeye
başladıklarını öğrenen Kadı Burhaneddin savaş hazırlıklarına başladı.
Timur’un Sivas üzerine yürümüş
olduğunu haber alan ve Kadı Burhaneddin’e bağlı bulunan Karamanoğlu sözde
yardım etmek için Kırşehir’den başlayarak Kayseri Develi’ye kadar her yeri
yağmalamaya başladı. Bu arada ani bir kararla Anadolu’dan ayrılarak Altunordu
Devleti üzerine yürüyen Timur’un tehlikesi geçici bir süreyle de olsa kalkması
üzerine Kadı Burhaneddin kendisine ihanet eden Karamanoğlu ve Muhatahharten’in
üzerine yürüdü. Yine bu durumdan faydalanarak çoktandır Memlüklü Sultanı ile
arası iyi olmayan Dulkadirli Beyi Sevli’nin emrindeki Türkmenlerin ülkenin
güney bölgelerine saldırmaları dolayısıyla bu bölgelere çeşitli kaleler inşa
ettirerek bu bölgelere fırsat buldukça saldırmakta olan Kara Tatarlar’ın da
tedip edilmeleri için bu bölgelerde kuvvetleri yerleştirdi.
Osmanlı Devleti’nin kurucusu
Osman Bey’in babası olan Orhan Bey,
torununun (Osman Bey’in en küçük oğlunu) Cimri hadisesinden sonra Selçuklu
Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in hizmetine vermişti. (1264-1283) Keyhüsrev de bu
çocuğa Kahta tarafında Yığnık mıntıkasını tımar olarak vermişti. ışte bu zatın
çocukları olan Halil, Bayat ve Ahmed Beyler bu bölgelerde ve Malatya
havalisinde aşiret beyleri olarak bulunuyor ve hüküm sürüyorlardı. Hicri 798’de
yani Miladi 16 Ekim 1395-4 Ekim 1396 arasında Memlüklü Sultanı Berkük ölünce
Yıldırım Han Malatya bölgelerine hücum ederek bu bölgeleri tümden ele geçirdi.
Darendeyi ve buraya bağlı yerleri ve Besni’yi de aldı. Sonra geri Bursa’ya
döndü. İşte bu sıralarda da akrabaları olan insanlarla bu bölgelerde
karşılaşmıştı.
Osmanlı Devleti’nin sınırları 1397
yılına geldiğinde oldukça sınırlarını genişletmiş bulunuyordu. Osmanlı
hükümdarı I. Bayezid (Yıldırım) 1397 yılının sonbaharında Karamanoğulları
üzerine yapmış olduğu seferi sonucunda kendisine bağlamıştı. Bu durumu gören
Kadı Burhaneddin öteden beri de Osmanlılar için çok önemli olan
Tebriz-Tokat-Bursa yolunu elinde tutmuş olması nedeniyle bu devletin ciddi bir
rakip ve düşmanı haline gelmişti. Karamanoğulları üzerine yapılan sefeer, Kadı
Burhaneddin’i telaşa düşürmüştü. Yıldırım Beyazıt, 1398 yılı ilkbaharında Kadı
Burhaneddin’in üzerine sefer düzenlemesinin nedeni budur. Yıldırım Han, bu
seferiyle birlikte Taceddinoğulları (Ordu ili bölgesinde) ve Giresun emirleri
Osmanlı egemenliğini kabul ettirmiştir. Daha sonra, Kadı Burhaneddin’in Ülkesi
üzerine seferini devam ettirmek niyetinde olan Yıldırım Bayezıt, Amasya
Bölgesi’nde iken Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Akkoyunlu Hükümdarı
Karayülük Osman Bey’in arası açılmış. Kadı Burhaneddin’in pusuya düşürülerek
öldürülünce, 1398 yılında da yine bu bölgelerde geçmekte olan Sivas’lı
tüccarların Dulkadirli Türkmenlerince soyulmaları nedeniyle tehdit ederek
üzerine yürüyeceğini bildiren Kadı Burhaneddin aynı yıl içerisinde Akkoyunlu
Devleti hükümdarı Karayülük Osman Bey ile araları açılıp savaşmaları sonucunda
pusuya düşürelerek ele geçirilip 1398 yılında öldürüldü. Aynı tarihte
Dulkadirli Beyi Sevli de, oğlu Sadaka’nın maiyetindeki birisi tarafından
Memlüklü Sultanı Berkuk’un talimatıyla gece çadırında hançerlettirilerek öldürülmüştür.
Sivas halkının huzurunda öldürülmesi
üzerine, halk isyan ederek şehri Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman’a vermek
istemediler. Karatatarlar olarak tarihi kayıtlarda zikredilen oymaklardan
istemiş oldukları yardımlarla şehri savunan Sivaslılar, Kadı Burhaneddin’in 13
yaşındaki oğlu Alaaddin Ali Çelebi’yi hükümdar ilan ettiler. Fakat
Karatatarlar’ın geri dönüp gitmelerinden sonra tekrar Sivas, şehrini kuşatmış
olan Karayülük Osman Bey’e şehri ve kenti teslim etmeyen Sivaslılar,
şehirlerinin Akkoyunlu Türkmenlerce talan edilmesini önlemek ve yaklaşmakta
olan Timur tehlikesinden de korunmak maksadıyla, bu tarihlerde Amasya ve
havalisini almış olan Osmanlı hükümdarı I. Bayezıt’a haber göndererek şehri
gelip teslim almasını ve kendilerini de koruması için haber gönderdiler.
Bu haber üzerine, Amasya da bulunan
Osmanlı hükümdarı I. Bayezıt, oğlu Süleyman Çelebi’yi büyük bir kuvvetle Sivas
üzerine gönderdi. Süleyman Çelebi, Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman’ı
yenerek mağlup etti. Süleyman Çelebi’ye yenilen Akkoyunlu hükümdarı Karayülük
Osman Bey, Erzincan emiri Mutahharten’e
sığınırken, Kadı Burhaneddin’in küçük yaştaki oğlu Alaaddin Ali Çelebi de,
Sivas’ın Osmanlılar’a teslim edilmesinden sonra eniştesi olan Dulkadirli Beyi
Nasuriddin Mehmet Bey’in yanına gitti. Daha sonra da Osmanlı Devleti
hükümdarınının hizmetine girmiştir.(*)
Sivas şehri böylece Süleyman
Çelebi’ye teslim edildi. Süleyman Çelebi Sivas’a gelerek şehri teslim aldı.
(1398)Bu tarihten itibaren de Kadı Burhaneddin’i ülkesinin büyük bir bölümü
Sivas, Amasya, Kayseri şehirleri ve Malatya’ya kadar olan tüm sahalar Osmanlı
Devleti’nin egemenliği altına girdi.[274]
Burhaneddin’in küçük yaştaki oğlu
Alaaddin Ali Çelebi de, Sivas’ın Osmanlılar’a teslim edilmesinden sonra eniştesi
olan Dulkadirli Beyi Nasuriddin Mehmet Bey’in yanına gitti. Daha sonra da
Osmanlı Devleti hükümdarınının hizmetine girmiştir.)
1398/1399 yılı yaz mevsiminde Sultan Berkuk ölmüş, yerine oğlu Faraç geçmiştir. Bu durumdan faydalanmak
isteyen Yıldırım Beyazıt Han, 1399 yılında Yıldırım Bayezıt Han, yaz
aylarını bu bölgelerde geçirmek üzere Kadı Burhaneddin ülkesinin güney
bölgelerine geldi. Yıldırım Han, bu bölgeleri 1398/1399 tarihinde ele geçirdiği
zaman bu bölgelerin beğleri Memlüklüler’in yanına kaçmışlardı. Hep burada
oturuyorlardı. Yıldırım Bayezıt’ınbuseferi Memlükler’e ait olan Darende,
Malatya, Divriği ve Elbistan, Behisni ve Kahta gibi bölgeleri idaresi altına
aldı. Böylece Mısır Memluklu Devleti’nin elinde bulunan Anadolu toprakları Osmanlıların eline geçmiştir. Böylece
Anadolu’da siyasi birliği sağlama yolunda ilk adımları atmış oluyordu. Yıldırım
Bayezıt, 1399 yılındaki bu seferiyle aynı zamanda Dulkadiriye adı verilen
beldelere de bir sefer düzenlemiştir. Bu seferiyle Elbistan, Pınarbaşı, Gürün,
Darende, Divriği, Malatya ve Behisni v.b. gibi bölgeleri ele geçirdi. Bu
tarihlerde ise, Fırat’ın batı yakasındaki Tohma Suyu Dulkadirliler
(Memlüklüler) ile Kadı Burhaneddin Devleti arasındaki hudutları belirliyordu.
1399 tarihinde Malatya’dan (Fırat) Tuna nehri (Macaristan) ne kadar uzanan
büyük bir beylik kurmuşlar ve büyük bir devlet olarak Anadolu’daki tüm
beylikleri de egemenlikleri altına almak istiyorlardı.
Kadı Burhaneddin’in ölümünden sonra
1398/1399 yılından Memlüklüler’in kendilerine ait olduğunu ileri sürmüş
oldukları Malatya’ya kadar olan sahayı ele geçiren Osmanlılar, böylece Kadı
Burhaneddin ülkesinin de hakimi olarak Timur’un ilk hedefini teşkil edecek bir
devlet konumuna gelmiş bulunuyorlardı. Böylece Osmanlı padişahının Mısırlılar
elinde bulunan Anadolu’yu şehirlerini alınması ve Suriye’ye doğru sefere
hazırlanması üzerine Kara Yülük Osman Bey, Memluklardan yardımın keserek daha
önce tabiiyetini arzetmiş olduğu Timur’un yanına gitmeyi menfatına uygun buldu.
Nitekim 1399 yılında Karabağ’da kışlamakta olan Timur’un yanına giderek bütün
kabilesi ile birlikte hizmetinde olduğunu bildirdi.
Aynı zamanda, Osmanlı hükümdarının
Kadı Burhaneddin’in ülkesini kendi hakimiyeti altına almasıyla birlikte
Erzincan Emiri Mutahharten ile de komşu olmuştu. Yıldırım Han’ın Orta
Anadolu’dan Karadeniz’e, Fırat’tan Tuna’ya kadar olan bölgelerde egemenlik
kurması Erzincan Emiri Mutahharten’i endişelendirdi. Yıldırım’ın Anadolu’daki
birliğini sağlamaya yönelik harekatının bir gün kendisine de geleceğini bildiği
için bu sıralarda Hindistan’ın fethiyle meşgul olan Timur’un 1400 yılında
Azerbaycan’a gelmesiyle birlikte O’nunla görüşerek kendisine bağlılığını
bildirdi ve kendisinde toprak bütünlüğünün korunacağına dair teminat aldıktan
sonra Anadolu’daki gelişmeleri anlatarak Timur’u Anadolu’yu istila etmeleri ve
Yıldırım Han’ın üzerine yürümesi için teşvik etmiştir. Bu teşvike aynı zamanda
Akkoyunlu Hükümdarı Karayülük Osman da Mutahhartan ile birlikte Timur’u teşvik
edeliğini kabul ettirmişti. Daha sonra da Kadı Burhaneddin’in ülkesi üzerinde
seferini devam ettirmek niyetinde olan Yıldırım Bayezıt, Amasya bölgesinde iken
Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey’in
arası açılmış, bunun üzerine Karayülük Osman Bey, kendisini Kadı
Burhaneddin’den koruması için Timur’a elçi göndermiştir. Timur bunun üzerine
büyük bir orduyla önce Erzurum, sonra da Erzincan’a geldi. Timur’u sınırda
karşılayan Mutahharten ile Karatatarlar Timur ordusuna kılavuzluk ediyorlardı.
Timur ile Yıldırım arasındaki büyük savaşa neden olan Karayülük Osman Bey ile
Mutahharten’in her ikisi de Timur’un
ordusunun Sivas’ı muhasarasına katılmışlardı. Timur’un Sivas’ı işgalinden sonra
Mutahharten, Timur’u terkederek Erzincan’a dönerken Akkoyunlu Karayülük Osman
Bey ise, Timur ile birlikte Timur’un güney seferine birlikte katılllarak
Elbistan ve Malatya bölgelerinin alınmasında hazır bulunmuştur.[275]
Timur’un Anadolu seferi esnasında Erciş’i alarak
yakıp yıktığı ve Sivas üzerine yürüdüğü
haberinin duyulması üzerine,
Memlukluların Malatya valisi ve Darende
ve Divriği emirlerinin şehri
terkederek kaçtıklarını, yörede
yaşayan diğer Türkmen
Topluluklarının dağlık ve ormanlık sahalara
çekildiği yani herkesin başının
çaresine baktığı hususu çağdaş kaynak
Bezm-u Rezm ‘de kaydedilmektedir. Ancak, yaklaşan Timur tehlikesi
yüzünden 1401 yilinda yapilan ittifak
neticesinde, tekrar Memlükler’e iade
edildi.[276] Sivas’ı işgal
eden Timur kuvvetlerinin çokluğu nedeniyle Sivas’ın Osmanlılar Valisi bulunan
Süleyman Çelebi burasını koruması için Malkoçoğlu’nu burada bırakarak geri
çekilmiş, şehirdeki kuvvetler de bu saldırıya ancak 18 gün dayanabilmişlerdir.
Sivas kale muhafızı Malkoçoğlu Bey’e hiç kimsenin hayatına dokunulmayacağına
dair söz verilmesi üzerine şehri teslim etmek zorunda kalan Malkoçoğlu’na
verilen bu söz tutulmayıp kale muhafızları diri diri toprağa gömülerek
öldürüldüler. Sivas şehri yakıldı, yıkıldı. Halkın büyük bir kısmı kılıçtan
geçirildiği gibi bir kısmından da fidye alınarak serbest bırakıldı. Sivas
şehrine Gökmedrese’nin ve Çifte Minarenin yaldızlı çinileri dolayısıyla
giremeyen atların kolaylıkla girebilmesi için bu çiniler saman dökülerek
yakıldılar. Böylece 1400 yılında Sivas şehri Bizans ımparatoru Ramanos Diyogene
zamanındaki gibi büyük bir katliama sahne oldu. Dolayısıyla Darende ve
havalisi, dolayısıyla Gürün İlçesi, Timur tehlikesi nedeniyle tarihi
kaynaklarda da ifade edildiği gibi 1401 yılında yapılan bir anlaşma ile
Memlükler’e bırakılmıştır. Tohma Havzası’ndaki Osmanlı hakimiyeti sona ermiş ve
bu bölgeler Memlükler’in hakimiyeti altına girmiştir.[277]
(M. S: 1401-1402)
Timur’un 1400 Yılında, Anadolu’yu istila
ederek Sivas şehri’ni yakıp yıkmış olduğu tarihlerde, Dulkadirli ülkesi’nde
Nasreddin Mehmed hüküm sürmekte, Sevli Beğ’in tam aksine Bayezit’in taraftarı
olarak Timur’a düşmanca tavırlar sergiliyorlardı. Timur 1400 yılında Sivas
şehrini kuşattığı zaman Dulkadirli Türkmenleri de O’nun Elbistan’ın kuzeyindeki
yaylalarda otlayan atlarını çalarak onu yıpratmağa çalışıyorlardı. Türkmenlerin
bu hareketlerinden dolayı Dulkadir ülkesi de Timur ordusunun saldırılarına
maruz kaldı. Sivas’ı düşüren Timur, Dulkadirliler’i cezalandırmak için
kuvvetlerini Elbistan üzerine doğru sevketti. Oğlu Şahruh’un yanında karayülük
Osman Bey de olduğu halde, öncü kuvvetleri ile şehre yaklaşınca Türkmenler
dağlara çekildiler. Şahruh’un bölgeden çekilmesiyle de Timur kevvetlerine saldırmaya
devam ettiler. Timur, Elbistan’dan Malatya’ya kadar olan bölgeleri bve Behisni
gibi şehirleri ele geçirerek Suriye üzerinden Anadolu’yu terkettikten sonra
yine aynı yıl içerisinde yapmış olduğu
Suriye seferinde de Dulkadirliler
üzerine kuvvetler göndererek Tedmür yakınlarında göçebe bir halde yaşayan
Türkmenleri dağıtarak mallarına el koydurttu. Sivas şehrini yakıp yıktıktan
sonra daha ileri gitmeyen Timur bu defa ülkenin güney bölgelerine yönelerek
Sivas’ın güneyindeki tüm bölgeleri Zamantı bölgesini, Elbistan, Darende ve
Malatya bölgelerini ele geçirerek 1401 yılında Suriye’yi işgal etti. Timur’un
bu harekatında, Karayülük Osman Bey kılavuzluk ediyordu. Timur bu seferlere
katılması dolayısıyla başşehri Diyarbakır olmak üzere Diyarbakır ve havalisini
Karayülük Osman Bey’e vermiş, o da az bir zamanda bu bölgede kendi devletini
kurmuştur. Sivas şehrinin ele geçirilerek halkının kılıçtan geçirilmesi ve
kentin yakılıp yıkılmasına çok üzülen Yıldırım Han bunlara neden olanları
Mutahharten ve Karayülük Osman Bey’i cezalandırmak ve topraklarını da ele
geçirerek bu işe son vermek maksadıyla önce Erzincan Emiri’nin üzerine yürüdü.
Mutahharten’i yenerek kendisine bağladı. Fakat Emir Mutahharten bu kez yine
Timur’u Yıldırım aleyhine kışkırtarak Anadolu’ya sefer düzenlemesine neden
oldu. Bu arada Karakoyun’lu ülkesinin Timur tarafından ele geçirilmesinin
ardından hükümdarı bulunan Kara Yusuf, Yıldırım Han’a sığınmıştı. Bu hadiseden
sonra Timur ile Yıldırım arasındaki gerginlik daha da artmıştır. Emir Mutahharten’in
teşvik ve şikayetiyle Yıldırım Han’dan, Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf’un
geri verilmesi ya da Osmanlı Topraklarından çıkarılmasını istedi. Bunu
şiddetlle reddeden Yıldırım ile Timur arasındaki Ankara Savaşı da böylece
kaçınılmaz oluyordu.
1402 yılında yapılan savaşta Osmanlı
hükümdarı yenilerek Timur’a esir olurken Anadolu bir kez daha Timur ordusunca
istila ediliyordu. Bazı tarihi kaynaklara göre; Sivas’ın düşüşü üzerine
harekete geçen Yıldırım Bayezıd Han, Sivas şehrini geri almış ve ardından Timur’un
yanında yer alan Mutahharten’in üzerine yürüyerek 1401 yılının Temmuz ayında Kemah kalesi’ni
ele geçirmiştir. Fakat, yaklaşan Timur tehlikesi yüzünden 1401 yılında yapılan
anlaşmayla Sivas ve havalisi, Timur tehlikesi nedeniyle 1401 yılında yapılan
bir anlaşma ile Memlükler’e bırakılmıştır. Diğer bir çok tarihi kaynağa göre
de; Timur’un Anadolu’yu terketmesinden sonra Anadolu’da meydana gelen
faydalalan Dulkadirliler, Mısır Memlüklü Sultanı Melik Eşref’in teşvik ve
desteğiyle bu bölgeye gelerek tekrar yerleşmişlerdir. Memlükler’e bağlı olan
Dulkadirli Beyliği, Sivas ve havalisini(Şarkışla, Altınyayla ve Ulaş
ilçelerinin kapladığı sahaları 1402 yılına kadar), güney bölgelerini Zamantı
(Pınarbaşı) dahil olmak üzere Tohma Havzası’nın bulunduğu Gürün ve Darende ve
Kangal ilçelerini, Malatya’dan Divriğiye kadar olan tüm sahayı 1402 yılından
1405 yılına kadar ele geçirmişlerdi. Bazı tarihi kaynaklara göre de, Timur,
Sivas ve havalisini Yıldırım Bayezıd Han’ı yendikten sonra Anadolu’dan
ayrılırken Al-i tarihinin II. Cildinin 27. sayfasında belirtildiği gibi Sivas’ı
Kara Yülük Osman Beğ’e bırakmıştır.
1402 yılında yapılan Ankara
Savaşıyla Yıldırım Han’ın yenilerek esir düşmesinin ardından Anadolu beylikleri
tekrar kuruldu. Osmanlı Devleti fetret devrine girdi. Yıldırım Han’ın üç oğlu
Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Bursa’da, Mehmed Çelebi Amasya’da kendi
beyliklerini kurarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 28 Temmuz 1402 Ankara
Bozgununundan sonra başlayan Osmanlı Fetret döneminde Sivas’a Kadı Burhaneddin
Ahmed’in damadı Mezid Beğ, Timur’dan menşur alarak hakim olmuştur. Amasya,
tokat, Sivas ve Canik çevresinde Karadevlet Şah Kubadoğlu, İnaloğlu,
Gözleroğlu, Köpekpğlu, Mezid Beğ gibi eşkıya nüfuzlarından ve fırsattan
yararlanarak birer beylik kurmaya yeltenmişlerdi. Mezid Beğ’den şikayetçi olan
halk, durumu Çelebi Mehmed’e bildirerek onu şikayet ettiler. Çelebi Mehmed de
Sivas üzerine güvenilir beylerinden Bayezıd paşa’yı görevlendirdi.
XV. Yüzyılda Osmanlı
İmparatorluğunda saltanat kavgalarının yaşandığı dönemlerde, Bu durumdan
faydalanmak isteyen Mezid bey Sivas’ı kısa bir süre ele geçirmiş ise de şehir
tekrar Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Bu sırada Amasya’da bulunan Yıldırm
Bayezıd’ın oğlu Mehmed Çelebi, veziri Bayezıd Paşa’yı Sivas üzerine yollamış ve
Bayezıd Paşa, teslim olması karşılığında Mezid Beğ’e bir takım tekliflerde
bulunduysa da, kabul etmemesi üzerine Bayezıd Paşa Sivas üzerine yürüyüp
Burhaneddin’in taraftarlarını yenerek Mezid Bey’i tutsak etti. Sivas’a girip
kaleyi ele geçirince, mecburiyet karşısında teslim olan Mezid Beğ, affedilerek
Sivas’a vali olarak atanmıştır. İkinci defa Osmanlılar’ın egmenliği altına
giren Sivas’ta kadı Burhaneddin ailesinin etkileri bir süre daha devam
etmiştir. Mezid Beğ, Köpekoğlu Süleyman Beğ ve Karamanoğulları’nın teşvikiyle
bir kez daha bağımsızlığını ilan ettiyse de 1407 de bir defa daha affedilmiş ve
Sivas Beylerbeyliğine Yıldızoğlu Mehmet Paşa atanmıştır. Köpekoğlu Hüseyin
Bey’de bu arada Kadı Burhaneddin’in oğlu Zeynel Abidin’i alarak Malatya
taraflarına kaçtı. Mezid Bey, Yakut Paşa’nın hatırından dolayı bağışlandı.
Sivas Beylerbeyliğine Yıldızlı oğlu Muhammet Paş atandı. Osmanlıdaki saltanan
mücadelecesinden yararlanan Köpekoğlu Hüseyin Bey, 1413’te Sivas’a hücum edip
Sivas Beylerbeyi Mehmet Paşa’yı öldürerek yerine Kadı Burhaneddin’in oğlu
Zeynel Abidin’i geçirmişti. Bunun üzerine Osmanlılar Sivas’ı ikinci kez Mezit
Bey’e verdiler ve Amasya’dan yeterli askerle yola çıkan Mezid Bey ansızın
Sivas’a girip asileri ele geçirmiştir. Mezid Bey’in Sivas’taki beyliğinin
süresi bilinmemektedir. Tacu’t-Tevarih ve Müneccimbaşı tarihinin
açıklamalarından Sivas’ın 805/1402-1403 yılı içinde Çelebi Mehmet’in eline
geçtiği anlaşılmaktadır. Bazı Osmanlı tarihlerine göre Ankara olayından sonra
Sivas’ı elde ettiğine göre bir yıldan fazla olması gerekir. Bu Mezid olayı
805/1402-1403’ ten 810/1407-1408 yılına kadar beş yıl sürmüştür. Dolayısıyla
Sivas ve havalisinin tamamen Osmanlı devletinin hakimiyetine girmesi, 1407/1408
yıllarında vukubulmuştur.
Timur’un Yıldırım Bayezıt’ı 1402
yılında meydana gelen Ankara Savaşı’nda yenerek esir almasından sonra Darende
ve yöresi tekrar Memlukler idaresine
geçmiştir. Timur’un Anadolu’yu terketmesinin ardından Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğundan ve Mısır Memlükleri’nin
taht mücadelelerinden faydalanan Dulkadirliler,
Memlükler’e ait olan Sivas’ın güney bölgelerini Zamantı (Pınarbaşı)
dahil olmak üzere Tohma Havzası’nın bulunduğu bölgeleri (Bugünkü Gürün ve
Darende İlçeleri) Malatya’ya kadar olan tüm sahayı 1402 yılından 1405 yılına
kadar ele geçirdiler.
Diğer tarihi kaynaklara göre; bu
bölgelerde daha önceden hüküm sürmekte olan ve Memlüklüler’e bağlı bulunan
beğler Memlüklü Sultanı’nın destek ve teşvikiyle Timur’un Anadolu’dan
ayrılmasından sonra bu bölgelere tekrar gönderilerek yerleştirildiler. Diğer
taraftan Dulkadirliler’in elinden çıkmış olan Zamantı, Elbistan, Gürün,
Darende, Malatya, Besni gibi bölgeler Yıldırım Bayezit’in Timur’a yenilmesinden
sonra bu bölgeler tekrar Dulkadirliler’in eline geçmiştir. Çünkü Oruç Beğ Tarihi’nde;
”Yıldırım Han, bu bölgeleri 1398 tarihinde ele geçirdiği zaman bu bölgelerin
beğleri Memlüklüler’in yanına kaçmışlardı. Hep burada oturuyorlardı. Ne zamanki
Yıldırım Han, Timur’a yenildi. İşte bu tarihten itibaren Mısır Memlüklü Sultanı Melik Eşref’in teşvik ve desteğiyle bu beyler
geri yerlerine gönderildiler”denmektedir.
Bütün bu bilgilere göre, Darende ve
havalisinin 1402 yılından itibaren Dulkadirliler’in eğemenliği altına girmiş
olduğunu göstermektedir. Bu tarihten sonra Memlükler, Dulkadirliler eliyle bu
bölgelere” hükmetmeye başladılar. Bu tarihten sonra Memlüklüler (Dulkadirliler
eliyle) hükmetmeye başladılar. Dolayısıyla Darende ve havalisi 1402 yılından
itibaren Memlükler’e bağlı olan Dulkadirliler’in eğemenliği altına girmiş bu
tarihten Yavuz Sultan Selim Han’n 1516 yılında yapmış olduğu Mercidabık
Savaşı’na kadar bu beyliğin eğemenliği altında kalmıştır.[278]
Timur’un 1400 Yılında, Anadolu’yu
istila ederek Sivas şehri’ni yakıp yıkmış olduğu tarihlerde, Dulkadirli
ülkesi’nde Nasreddin Mehmed hüküm sürmekte, Sevli Beğ’in tam aksine Bayezit’in
taraftarı olarak Timur’a düşmanca tavırlar sergiliyorlardı. Timur 1400 yılında
Sivas şehrini kuşattığı zaman Dulkadirli Türkmenleri de O’nun Elbistan’ın
kuzeyindeki yaylalarda otlayan atlarını çalarak onu yıpratmağa çalışıyorlardı.
Türkmenlerin bu hareketlerinden dolayı Dulkadir ülkesi de Timur ordusunun
saldırılarına maruz kaldı. Sivas’ı düşüren Timur, Dulkadirliler’i cezalandırmak
için kuvvetlerini Elbistan üzerine doğru sevketti. Oğlu Şahruh’un yanında
karayülük Osman Bey de olduğu halde, öncü kuvvetleri ile şehre yaklaşınca
Türkmenler dağlara çekildiler. Şahruh’un bölgeden çekilmesiyle de Timur
kevvetlerine saldırmaya devam ettiler. Timur, Elbistan’dan Malatya’ya kadar
olan bölgeleri, Behisni vb. şehirleri ele geçirerek Suriye üzerinden Anadolu’yu
terkettikten sonra yine aynı yıl içerisinde yapmış olduğu Suriye seferinde de Dulkadirlilrer üzerine kuvvetler göndererek
Tedmür yakınlarında göçebe bir halde yaşayan Türkmenleri dağıtarak mallarına el
koydurttu.
1402 yılında,
Timur’un Ankara savaşıyla yenerek esir almasından sonra Anadolu’yu
terketnmesinin ardından Anadolu’da
meydana gelen otorite boşluğundan ve
Mısır Memlüklerinin taht mücadelelerinden fayfdalanan Dulkadirliler, Sivas’ın güney bölgelerini Zamantı
(Pınarbaşı) dahil olmak üzere Tohma Havzasının bulunduğu bölgeleri Malatya’ya
kadar olan tüm sahayı 1402 yılından 1405 yılına kadar ele geçirdiler. Diğer
tarihi kaynaklara göre, bu bölgelerde daha önceden hüküm sürmekte olan ve
Memlüklüler’e bağlı bulunan beğler Memlüklü Sultanı’nın destek ve teşvikiyle
Timur’un Anadolu’dan ayrılmasından sonra bu bölgelere tekrar gönderilerek
yerleştirildiler.
Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına
göre bu Türkmen beğleri de Dulkadirliler’e mensup bulunmaktaydılar. Zaten
Dulkadirli Beyi Nasreddin Mehmed’in Darende ve havalisini 1405 yılında
kesinlikle ele geçirmiş olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu bölgelere daha
sonraki yıllarda egemen olacak olan Osmanlılar bu tarihlerde Fetret Dönemini
yaşamakta ve sonraki yıllarda da ancak Memlüklüleri’nin nüfuzu altında kalmış
olan Dulkadirli Beyliğinin egemen olduğu bölgeler haline gelmiş, bu egemenlik
de Yavuz Sultan Selim’in Dulkadirli ülkesine yapmış Mısır Memlüklü Sultanı
Melik Eşref’in teşvik ve desteğiyle bu beğler geri yerlerine gönderildiler. Bu
tarihten sonra Memlüklüler (Dulkadirliler eliyle) hükmetmeye başladılar.[279]
1402 yılında da Timur Yıldırım’ı
Ankara Savaşında yenerek esir almasından sonra Anadolu’yu terketmesinin
ardından Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğundan ve Mısır Memlüklülerinin
tarihlerde Dulkadirliler’in egemenliği altında bulunduğunu göstermektedir.
Maraş Tahrir Defteri 477, 511, 538, 543. sayfalarında Gürün’ün Darende’ye bağlı
168 nüfuslu bir köydür. Aynı bilgiler Malatya Tahrir Defterlerinde de
mevcuttur.
Bu konuda, daha detaylı bilgileri
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Tapu Tahrir Defterleri ile Evkaf Defterleri
kayıtlarında bulmak mümkündür. Bu konuda başvurulabilecek kayıtlar şunlardır:
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa
no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan,
Zamantı, Maraş deli tımarları mübeyyin. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518 yılına ait
Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533
yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin. Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri
966/Miladi:1550 yılına ait Vilayet-i Rum (Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı
Bekir, Van, Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe
defterleri. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri
sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin
isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter. Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait
Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman
Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun
ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları. Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri
947/Miladi:1531 yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad
ve Yörükan Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal
defter müsveddelerindeki kayıtlar. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627
yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya
Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları. Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri
1221/Miladi: 1805 yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve
tımarların yoklamasını havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter
kayıtları.[280]
Dolayasıyla ilçemiz Gürün, 1402
yılından 1516 yılına kadar Dulkadirliler’in egemenliğinde kalmıştır. (Bakanız
harita: 33. )Bu bölgeler 1402 yılından Dulkadirliler’in egemenliği altına
girmesinden sonra devamlı olarak Dulkadirliler ile (harita 33’e bak) bu
beyliğin bağlı bulunduğu Memlüklü Devleti’nin mücadele sahası olmuş ve bir çok
kez de Dulkadirliler ile Memlüklüler’in mücadele sahası olmuştur. Bu nedenle de
her iki devlet arasında da sık sık el değiştirmiştir.
Tarihi kaynaklardan anlaşildığına
göre, bu Türkmen beğleri de Dulkadirliler’e mensup bulunmaktaydılar. Zaten
Dulkadirli Beyi Nasreddin Mehmed’in Darende ve havalisini 1405 yılında
kesinlikle ele geçirmiş olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu bölgelere daha
sonraki yıllarda egemen olacak olan Osmanlılar, bu tarihlerde fetret dönemini
yaşamakta ve sonraki yıllarda ancak Memlükler’in nüfuzu altında kalmış olan
Dulkadirli Beyliğinin egemen oldugu bölgeler haline gelmiştir. Zengibar
Kalesi’nde bulunan 909/1405 tarihli bir kitabeden anlaşıldığına göre, Kansu
Gavri zamanında Mısır, Memlükler’in elinde bulunuyordu. Timur kuvvetlerinin
Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Nasreddin Mehmed Bey, (1398-1443) Darende’yi
1405 yılında Dulkadirli topraklarına kattı. Daha sonraki yıllarda başta Darende olmak üzere Tohma Havzası bir
çok kere Dulkadirliler ile Memlükler arasında el değiştirmiştir. Bütün bu
bölgeler, Dulkadirliler ile Memlükler arasında el değiştirmiştir. Fakat yine de
Dulkadirli Beyliği’nin egemenliği bu bölgelerde uzun sürece devam etmiştir. Her
ne kadar Osmanlı Devleti bu bölgeleri ele geçirmek için birkaç kez teşebbüss
etmişse de bunu gerçekleştirememişler. Her ne kadar Dulkadirliler bağımsız
hareket etmek istemişse de buna çoğu
zaman bağlı oldukları Mısır Memlükler Devleti buna izin vermemiş devamlı
olarak kontrol altında tutmuştur. Fakat buna rağmen Dulkadirliler Darende ve
havalisini, Osmanlılar’ın egemenliğine geçinceye kadar ellerinde tutmayı
başarmışlardır.
Mısır’da El Muayyed Şeyh (1412-1421) Sultan olduktan
sonra, Nasreddin Mehmed Bey’i Osmanlılar’a karşı kendi tarafına çekebilmek
için, daha önce Dulkadirli Nasrettin Mehmet Bey Memluklular’dan intikam almak
için fırsat kolladı ise de oğlu tutsak edilerek Kahireye gönderildi. Nasrettin’
in eşi Hatice Hatun, oğlunun kurtarılması için
Kahireye gitti. Sultana sadık kalacağına söz vermesi karışılığında
oğlunu serbest bıraktırdı. Ocak 1417 yılında oğlu ve hatunu
döner dönmez Nasreddin bey
Memluklulara karşı
husumetini sürdürdü.
Köpekoğlu Hüseyin Malatyayı, Karamanoğlu
Mehmet Bey de Memlükler’in vasalı Ramazan oğlullarından Tarsus’u Dulkadirli Nasreddin Mehmet Bey de
Darende’yi geri aldığı gibi Besni’yi de ülkesine katmıştır. [281]
Aynı yıl içinde Memluk kuvvetleri Tarsus, Malatya yönünde ilerlerken
Memluk sultanı Şeyhin oğlu İbrahim, Elbistan üzerine yürüdü. Dulkadirli Nasreddin
Mehmet, düşmanın çokluğu karşısında geri çekildi. İbrahim Elbistan’ı işgal etti ve Kayseri yönünde kaçan Nasreddin
Mehmet’i takibe başladı. Sultan
Hanı ve Sarızda’ki yenilgiye rağmen canını kurtardı. Fakat ordusu dağıldı.
İbrahim Bey aldığı ganimetlerle Elbistan’da bulunan babasının yanına dönmüştür.
Nasredddin Mehmet, Sultana itaattan
başka çare olmadığını anlayınca
oğullarından birini sultanın
yanına rehin bırakma ve
Darende’yi de tahliye etmeye razı oldu. Ancak Nasreddin Mehmet’in amcası
İbrahim Beyin Oğlu Davud Darende’yi boşaltmaya yanaşmamıştır. Fakat Sultan Şeyhin
idaresindeki güçlü Memluk ordusu karşısında daha fazla direnmenin
anlamsız olduğunu anlayınca Darende’yi
sultana teslim ettiği gibi itaatını da
bildirmesi karşılığında kendisine bir
hi’lat verildi. Sultan Şeyh Darende’ye bir memluk valisi tayin etmiş Besni üzerine yürüyerek şehri teslim almıştır. 1419 yılında Memluk
Sultanı Şeyh’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Tatar’a karşı Suriye’de
Altınboğa Karmış isyan edince fırsattan
istifade eden Dulkadirli İbrahim Bey’in
torunu Tuğrak Malatya’yı ele geçirdi.
Tatar isyanı bastırmak için Suriye’ye girdiği sırada Dulkadirli
beylerinden Alaaddin Ali
bağlılığını bildirdi.Tatar bundan memnun
oldu ve idaresinde bulunan Maraş’a ilavetten Antep ve Darende’nin idaresini de 1421 yılı Ağustos Ayında ona
bıraktı.[282]
Memluk tahtında meydana gelen değişmeler, olayların
gelişmesine bakılırsa onlara tabi olan topraklarda da hissediliyordu.
Nitekim, Tatar’dan sonra tahta geçen Barsbay Antep ve Darende halkına Alaaddin
Ali Bey’in haksız yere baskı yaptığını ileri sürerek bu iki şehrin idaresini ondan alarak
yine bir Dulkadirli Bey’i
olan nasreddin Mehmed’e
vermiştir. Kaynaklarda kaydedilmesine rağmen Sultan Baybars’ın Antep ve
Darende’yi Nasreddin Mehmed Bey’e verdiği anlaşılıyor.[283]
1436 yılında Sultan Barsbay’ın
Dulkadirli seferine çıktığını görüyoruz.
Antep üzerinden Pazarcık’a oradan da
Besni yoluyla Elbistan’a ulaştı. Dulkadir beyi Nasreddini kaçmış olduğunu
öğrenince Memlüklü askerlerinin kumandanı tanribilmiş, şehri tahrip ve yağma
edip halkını da Darende’ye sürmüştür. Nasreddin Mehmed Beğ, 44 seneden fazla Dulkadirliler’in
başında bulunmuş ve 1443 yılında 80 yaşındayken ölmüştür.
1453 yılında Osmanlı tahtında Fatih
Sultan Mehmed bulunurken, Süleyman Bey 1454 yılında vefat etmiş ve yerine oğlu Melik Arslan, Dulkadirli
Beyi olmuştur. Daha sonra ise bu beyliğin
başına, Şahbudak ve Şahsuvar Beyler geçtiler. 1467 yılında da Dulkadirliler’den
şahsuvar Bey tarafından ele geçirilen şehir, 1500 yılına kadar Dulkadirliler’in
elinde kalmıştır. Bu tarihten Darende
Şehri, tekrar Memlükler’in eline
geçmiştir.[284]
Osmanlılar’ın koruyup yardım ettiği
Şahsuvar Bey, 1467 yılında Memlüklü Sultanı Hoşkadem’in, Berdi Bey, komutasında
gönderdiği orduyu bozguna uğrattığı gibi, mayıs 1468 de Kayıtbay’ın Emir
kulaksız komutasındaki büyük ordularını yenerek Memlüklü ordusunu perişan etmiş
ve Darende’yi Memlükler’in elinden almıştır. Mısırlılar’n elinde bulunan
Darende’yi ve Ramazanoğullarının elinde bulunan Payas ve Sis’i (Kozan) ele
geçirmiştir.
Bunun üzerine harekete geçen Memlük
ordusu, Ceyhan nehri kıyısındaki savaşta, Şehsuvar Bey’i bozguna uğratarak
yakalatmış ve O’nu da Halil Bey, gibi Kahire’de “Bab el-zubeylde” idam
ettirmiştir. Dulkadirli Beylerinden Şahsuvar Bey, Memlüklü dostu
Ramazanogullari lie bozuştu. Bu sırada
Osmanlı ordusunun Karamanlı topraklarında ilerlemesinde cesaret alan Şahsuvar Bey Göksu nehri üzerindeki Feke’yi alarak Kozan’ı kuşattı. Darende’ye yönelik Dulkadirli Saldırıları
ise, aralıksız devam ediyordu. Bu
sırada Anadolu, Osmanlı Akkoyunlu ve Memluklu
devletlerinin menfaatlerinin
çatıştığı bir ülke konumunda idi. Anadolu’daki Türkmen Beylikleri ise,
kaybettikleri toprak ve itibarlarını yeniden
kazanmak için sürekli saf
değiştiriyorlar ve adeta bir yeni Timur bekliyorlardı. Türkmen beylerinden
Şahsuvar Bey, Osmanlı dostluğundan
aldığı cesaretle Halep üzerine akınlar yapıyor, diğer yandanda uzun
süre geçirmeye çalışıyordu.
Memluk
Sultanı Kayıtbay’ın Anadolu
seferini geçiktirmesindende istifade eden Şahsuvar Bey, uzun bir
kuşatmadan Sonra Memluk valisi Balabanoğlu’nun
Darende’den çıkartarak şehri ele geçirdi. Daha sonra 1468 tarihinde
Memluklular arasında barış yapmak istedi. Memluk Sultanı Kayıtbay Anadolu seferi için Özbey
idaresindeki ordu Kahire’den çıktığı sırada Dulkadirli elçiside sabul etmemiştir.
Halep’te toplanan Memluk kuvvetleri Özbey’in
idaresinde 1469 yılı Nisan Ayında Maraş’ın Güney-batısında Ceyhan Nehrinin sol
tarafında Şahsuvar Beyin kardeşi Moğolbay, idaresindeki
Dulkadirli ordusuyla karşılaştı.
Dulkadirli Beyliği mağlup oldu ve dağıldı. Şahsuvar yöreyi iyi bildiği için
gerilla usülü savaşmayı tercih etti ve
Kadirli ‘ye çekildi. Türkmenlerin ani
baskın ve saldırıları sonucu Özbey ve kuvvetleri bozgun halinde Halep’e döndü. Şahsuvar Bey,
memluklu yönetiminden kurtulmak için her
çareye baş vurmuş, zaman zaman da başarılı olmuştur. Nitekim bu başarılarından
dolayı doğrudan Memlük valilerince iade edilen Darende, Antep, Kadirli, Kozan ve
Ramazanoğullarına ait Adana’yı idaresi altına almıştır. Ancak Sultan
Kayıtbay’ın çok yönlü baskıları sonunda,
Antep’te bulunan Memluk kumandanına
kıymetli hediyelerle bir temsilci göndererek Sultan Kayıtbay’a
itaatini arzedip Barış teklifinde
bulundu. (9 Agostos 1471) teklifini
kabul eden Yaş-Bek barış şartlarını
görüşmek üzere Kazasker Şemseddin
b. Aca’yı Dulkadirli Bey’inin yanına
gönderdi. Memlüklü temsilcisinin
Dulkadirlilerin Kozan ve Darende şehirlerin
terketmeleri hususunda
yaptığı talep Şahsuvar Bey tarafindan reddedildi. Şahsuvar Bey
Yaş-Bek’le barış yapılamadığı için
Türkmenleri toplamak maksadıyla
Amik ovasına yönelmiş ise Memlüklü takibi üzerine Maraş’a dönmek zorunda kalmıştır. Bu sırada Kayıtbay Osmanlılar ile Diplomatik yoldan yakınlık kurmuş, bir yandan Yaş-Bek idaresindeki kuvvetleri Kadirli’de
Şahsuvar Bey’i kuşatmış ve
şehri almıştır. Bunu Kozan’ın
alınması takip etmiştir. Durumunun
kötüye gittiğini gören Şahsuvar Bey, Tataroglu Alaaddin-i Yaş-bek’e
göndererek barış istedi. Nisan 1472 tarihinde Amik Ovası’nda Yaş-Bek’e
ulaştı. Şahsuvar Bey’in Darende’yi
Memlüklar’e terkedeceğini bildirdi. Fakat kahire’ye ulaştırılan teklifi sultan Kayıtbay kabul etmedi.
Yaş-Bek, yürüyüşüne devam ederek Dulkadirli
topraklarına girdi. Türkmen
beylerinin kendisini terketmesinden sonra güç kaybına uğrayan
Şahsuvar Bey, düşmanın karşısınada
çıkamadı. Zamantı Kalesine çekildi. Sonunda yakalanarak bir kısım
kumandaları ile birlikte
Kahire’de idam edilmiştir.
Dulkadirli Beyliği’nin eğemenliği bu
bölgelerde uzun sürece devam etmiştir. Her ne kadar Osmanlı Devleti bu
bölgeleri ele geçirmek için birkaç kez teşebbüss etmişse de bunu
gerçekleştirememişler. 1484 yılındaki teşebbüsleri de başarısızlıkla
sonuçlanmış, yapılan Osmanlı-Dulkadirli Savaşını Dulkadirli Beyi Alaüddevle
kazanmıştır. Dulkadirli Beyi Alaüddevle, annesi anısına Elbistan’ın Kızılcabaş
mahallesinde adına Hatuniye veya Sa’diye (Cenderiyye Medresesi olarak da
bilinir) medresesi denilen bir medrese ve yanında da bir cami yaptırmıştır.
1483 yılında yaptırılan bu caminin
vakıfları arasında İlçemiz Gürün de bulunmaktadır. Bu tarihi kayıtta şöyle açıklanmaktadır:” Oba mahallesi’nde Derb
Köprüsünde bir değirmen, Pınarbaşında yenice mezrası köyünde Şeyhcuğaz
mezrasının yarısı, Ağca alan yanında Zillihan mezrası Ozan köyü hububatının
yarısı, Sarsab köyünden iki değirmen ve Gürün Köyü malikanesi’nin yarısı
Hatuniye Camii ve Medresesi’nin vakıflarıdır.” Denilmektedir. Bu dönemde Gürün
ilçesi’nin bir kısmı(güney ve batı kesimimleri) Elbistan’a bağlıdır. Bir kısmı
da (doğu kesimleri) Darende İlçesi’ne
bağlı bulunmaktadır. Ve bu araziler’in büyük bir kısmı Darende’deki “Somuncu
Baba” Vakfının arazileri olarak sayılmaktadır.[285]
Osmanlı İmparatorluğu Zamanında (II) (M. S: 1516-1923)
Tarihler XV. yüzyılı gösterirken
dünyada iki tane büyük Türk devleti bulunuyordu. Bunlardan birisi, kendisine
Ed-Devletit-Türkiye”(Türkiye Devleti) adının verilmiş olduğu Mısır’da hüküm
süren Memlüklü Türk Devleti. Diğeri ise, Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan
topraklarda sınırlarını gittikçe hem doğuya hem batıya olmak üzere
genişletmekte olan Osmanlı İmparatorluğu idi. Toroslar ve Fırat, bu iki büyük
Türk devletini birbirinden ayırıyordu. Çukurova’daki Ramazan Oğulları Beyliği
kesin olarak Memlüklüler’e bağlı bulunurken, Maraş ve havalisinde hüküm süren
Dulkadirli Beyliği ise, kurulduğundan beri Mısır Memlüklerine tabi bir
konumdaydı. Memlükler’in Osmanlı Devleti ile ilişkileri, II. Murat zamanından itibaren
başlamıştır. Her iki Türk devleti arasında tampon bir ülke konumunda bulunan
Dulkadirli Beyliği, zaman zaman Memlükler, zaman zaman da Osmanlılar tarafında
görünüyordu. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında, Fatih’ten korkan Dulkadirliler
tekrar Memlüklüler’e yaklaşma siyasetini gütmeye başlamışlardı. Fakat bu
siyaset, Osmanlılardan korktukları için(görünür bir şekilde değil)suyun
altından cereyan eder nitelikteydi.
Fatih’in gözü batıda ve denizlerde
olduğu için, Toroslar’ı ve Fırat’ı geçip Memlükler’le çarpışmayı düşünmüyordu.
O’nun için bir tampon devlet olarak Dulkadirliler’i muhafaza, Osmanlı
menfaatlerine uygundu. Fakat daha sonraki tarihlerde. Fırat’ın ve Toroslar’ın
bu tarafında böyle bir dahili bir muhtariyetin varlığını sürdürmesi,
Osmanlılar’ın menfaatlleri ve geleceği için büyük tehlike arzediyordu.
Anadolu’nun ve Türkiye Devleti’nin birliğine engeldi. Osmanlılar’ın bu çok
geniş arazide ve mühim kilit noktaları oluşturan bu bölge, askerce, insanca ve
zenginlikçe faydalanmalarına engel teşkil ediyordu. Çünkü bu tarihlerde
Dulkadirli Beyliği, üç Müslüman devlet (İran, İstanbul, Kahire
hükümetleri)arasında ne tarafa meylederse, diğerleri hakkında dengeyi büsbütün
bozabilecek bir konumda bulunuyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim Han zamanında
böyle olmuştur. Dulkadirliler’in Osmanlılarca ele geçirilmesi, İran(Şah
İsmail)ve Mısır(Kansu Giray)aleyhine olmuş, her iki devletin de tarihten
silinmesine neden olmuştur.
Öteden beri Memlüklüler ile
Osmanlılar arasında rekabet vardı. Her iki devlet arasındaki bu rekabeti de,
Dulkadirli Beyliği oluşturuyordu. Daha çok önceleri Sultan Berkuk, Yıldırım
Bayezıt Han’n Mısır’ı almasından ve Memlüklüler Devleti’ni ortadan
kaldırmasından korktuğunu açıkça söylemişti. Fatih ise; Yıldırım’ın durumundan
daha güçlü bulunuyordu.
Ayrıca İstanbul’u fetheden bir
hükümdar olduğu için İslam aleminde oldukça prestij sahibiydi. Her iki
imparatorluğu Fırat ve Toroslar birbirinden ayıryordu. Bir zamanlar Orta
Anadolu’ya kadar iyice girmiş olan Memlüklüler Toroslar’ın arka yüzüne kadar gerilemiş
durumda olsalar da; Tohma Havzası bölgesinde etki ve nüfuzları bulunmaktaydı.
Bu durum her konuda kendini gösteriyordu. Fatih döneminde Dulkadirliler
üzerindeki Osmanlı etki ve nüfuzunu Memlüklüler çekemiyordu. Bu nedenle,
Dulkadirli Beyliği, bu iki Türk İmparatorluğu’nun mücadele ve rekabet sahası
olmuştur. Kahire kuvvetleriyle bugün Maraş tahtına bir Dulkadiroğlu
oturtuluyor, bir müddet sonra İstanbul kuvvetleriyle gelen bu beyin kardeşi
onun yerine getiriliyordu. 1479 yılında Fatih daha cesur bir adım atarak,
Hicaz’da hacıların susuzluktan ıztırap çektiğini söyleyerek Hicaz su yollarını
tamir ettirmek istediğini Sultan Kayıtbay’a bildirdi. Fakat Memlüklü Sultanı bu
durumu kabul etmeyerek reddetti. Her iki devlet de İslam aleminde liderliğe oynuyordu.
Her iki devletin de birbirlerine üstünlük sağlayabilmeleri için iki devlet
arasında jeopolitik öneme sahip Dulkadirli beyliği’ni ele geçirmeleri
gerekiyordu. Bundan dolayı Osmanlı Devleti yöneticileri, Dulkadiriye
memleketleri olarak bilinen yerleri ele geçirerek bu sorunu kesin olarak
çözmeyi istiyordu.
İlk Osmanlı-Memlüklü Harbi 1485’de
patlak vermişti ve 6 yıl sürdü. 1485 yılından itibaren altı yıl sürecek olan
Osmanlı Memlüklü Savaşının çıkışına neden olaylar ise; Türk hacılarına taarruz
eden Bedevilerin bertaraf edilmesi ve 2 Mart 1482’de Güney Hindistan Türk
İmparatorluğu tahtına babasının yerine çıkan Mahmud Şah Behemeni, Sultan II.
Bayezıt’a çok değerli mücevherler ve çeşitli hediyeler göndermişti. Fakat Mısır
Gümrük idaresi, diplomatik nezakete aykırı olarak bunları İstanbul’a yollamakla
birlikte uzun bir süre alıkoymuştu. Fakat hediyeler İstanbul yolundayken
Osmanlı Devleti, Mısır Memlüklü Devletine savaş açmış bulunuyordu.
Memlükler, önce Osmanlı Devleti’ne bağlı bulunan Dulkadirli
Beyliği topraklarına girdiler. Alaüddevle Bozkurt Bey, Osmanlı Hükümdarı II.
Bayezıt’tan yardım istedi. II. Bayezıt
Alaüddevle’nin damadı idi. Kayseri Sancak Beyi Yakub Bey Osmanlı kuvvetleri ile
Dulkadirli iline geldi. Memlük ordusunu yendi ve Memlüklüleri Dulkadirli
ülkesinden çıkardı. Mısır’a ait olan Malatya önlerine kadar geldi. Memlük
Başkumandanı Özbek Bey, Yakup beyi pusuya düşürdü ve Osmanlı kuvvetlerini imha
etti. Bunun üzerine Özbek Bey Çukurova’ya girdi. Adana Sancak Beyi Musa Bey ile
Tarsus Sancak Beyi, Damat Ferhad Bey şehit oluncaya kadar kaleyi savundular.
Fakat Özbek Bey, Osmanlılar’ı Çukurova’dan çıkarıp Toros’ların ötesine attı.
1485 yılı hadiselerle geçti. 1486’da (Ocak ayında) Anadolu beylerbeyi
Hersek-Zade Ahmed paşa, Çukurova’yı geri almak üzere tekrar Gülekboğazı’nı
geçti. Fakat Özbek Beye esir düştü. Sultan Kayıtbay bu anlamsız savaşa son
vermek için sulh teklif ettiyse de Osmanlı Devlet adamları sulha yanaşmadılar.
doğuda Akkoyunlu Devleti ile Şah İsmail Devleti (Safeviler) her iki devlet için
tehlike arzetmeye başlamış olduğundan aradaki rekabetin yine sürdürülerek bu
durumun savaşa dönüştürülmemesine özen gösterildi. Her iki taraf da riayet
ettiler. Her iki devlet arasındaki rekabet Yavuz Sultan Han’n Osmanlı tahtına
çıktığı yıllara kadar devam etmiştir. Dulkadirliler bu dönemde de
her iki devlet arasında tampon
devlet konumunu sürdürmekteydi.
Yavuz Sultan Selim ise doğu
meselesinin ve Dulkadirliler’in üzerine yürüyerek bu sorunun tamamıyla
çözümlenmesinin artık zamanı gelmiş olduğuna inanıyordu. Bunun için de doğuya
kapsamlı bir sefer yapmak için gerekli hazırlıklar yapmaya başlamıştı bile.
Osmanlılardan uzaklaşan Dulkadirli Beyi Alaüddevle, Bozkurt, Yavuz Sultan Selim
Han’ın tahta çıkışını dahi tebrik etmemiş, O’nun bu davranışı ise Yavuz Sultan
Selim Han’ın gözünden kaçmamıştı.
Buna rağmen, Yavuz Selim Çaldıran’a
giderken Kayseri’den üç konak ötede Çubuk ovassına varınca, Alaüddevle Bey’i
Osmanlılar ile Dulkadirliler’in aynı mezhebden olduklarını hatırlatarak sefere
davet etti. Dulkadir Beyi ie kendisinin yaşlı olduğunu ve sefere
katılamayacağını bildirerek reddetmesi, aslında Alaüddevle Bey’in, Şah İsmail
ile ittifak halinde bulunuyor, Yavuz Selim’in, yeğeni Şehsuvar Oğlu Ali bey’in
himaye etmesine içerliyordu. Diyarbakır seferine girişmeden önce Alaüddevle
Beyin oğlu Şahruh’u veliaht tayin etmesine kızan Ali Bey, Osmanlı Padişahı II.
Beyazıt’a sığınmış ve Yavuz’un tahta geçmesinin hemen ardından da Trakya’da
Çirmen Sancak beyliğine atanmıştı. bu yüzden Dulkadir beyi Osmanlı-Safevi çatışmasında
tarafsız kalmak bir tarafa, Osmanlı levazımcılara ülkesinde yiyecek ve hayvan
yemi satışını bile yasaklamış olduğu gibi oğullarının vasıtasıyla da onların
iaşe ve teçhizatlarını yağmalattırdı. Bu sebepledir ki Osmanlı Padişahı Yavuz
ihtiyatlı davranarak İran Şahı ile karşılaşmak üzere yoluna devam ederken
ordusunun gerisini emniyete almak ve Alaüddevle’nin saldırılarına engel olmak
amacı ile Sivas-Kayseri arasında 40.000 kişilik bir ihtiyat kuvveti bırakmıştı.
Çaldıran Zaferini müteakip Amasya’ya
dönen Yavuz Sultan Selim (Kasım 1514) de Osmanlı ordusunu arkadan vuran
Alaüddevle Beyin hakkından gelmeye karar verdi. Seferde büyük hizmet vermin
olan Şehsuvar oğlu Ali Bey’i hemen Kayseri Sancak Beyliği’ne tayin ederek
Dulkadirli topraklarını işgal ettiği takdirde kendisine verileceğini vaad etti.
Kayseri Sancağı ise, Dulkadirli Sınırında bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim,
Şehsuvar oğlu Ali Bey’e Alaüddevle’nin idaresindeki Bozok Sancağını da (Yozgat)
işgal etmesini emretmişti. Ali Bey hemen Bozok Sancağını teslim aldı. Burada
emir bulunan Alaüddevle’nin oğlu Süleyman’ı öldürerek Yavuz’a kesik başını
gönderdi. Yavuz Sultan Selimhan, Bozok Sancağını da Ali Bey’in idaresine verdi.
Bunun üzerine Alaüddevle Memlüklülerden yardım istedi. Aracılık yapmasını
istediyse de Yavuz bu istek ve dileklerin hiç birisini kabul etmedi.
Memlüklülerin isteğinin aksine Dulkadir Beyliğine Alaüddevle’nin azledilerek
Ali bey’in getirildiğini açıkladı. Bunun üzerine Memlüklü Sultanı bu bölgelerin
kendisine ait olduğunu ve hutbelerde kendisinin adının anılmasını istedi. Buna
sinirlenen Yavuz gelen elçiye Sultanınız eğer gücü yetiyorsa hükümranlık
haklarını kendi ülkesinde korusun” diye cevap verdi. Osmanlı Padişahı ile
Memlüklüler arasında elçiler böyle gidip gelirken Alaüddevle Bey Osmanlı
ordusunun iaşe kollarını vurdu. Bu hal ise Osmanlıların sayısız hayvan ölümüne
sebep olurken ordunun zayıflamasına sebebiyet verdi. Bunun yanı sıra da
Yavuz’un sabrını taşırmıştı. Kışı Amasya’da geçirmekte olan Yavuz, 1515 yılında
Kemah’ı alarak Osmanlı Ülkesi’ne kattı.
Bunun hemen ardından 5 Haziran 1515 tarihinde,
Dulkadirli Beyliği üzerine yürüdü. Kendisi Sivas’a geldi. Hadım Sinan
Paşayı 40000 kişilik bir orduyla
Dulkadirli Ülkesi’nin fethine gönderdi. (5 Haziran 1515’de)
40.000 kişilik bir orduyla Sivas’tan
Elbistan’a yürüyen Hadım Sinan Paşa (Rumeli Beylerbeyi)’ya Dulkadir Beyi
Şehsuvar’ın oglu Ali Bey (Kayseri ve Bozok Sancakları Beyi) de orduya
kılavuzluk ediyordu. Yavuz ise bu harekat esnasinda Kayseri’nin incesu’ya
gelmiş harekatı buradan yönetiyordu. Olası bir Memlüklü saldırısının önüne
geçmek için de Osmanlı donanması, Akdeniz’e açılmıştı. Alaüddevle Bey ilk
olarak haremini ve hazinesini Turna Dağına taşıdı. Dulkadir Beyliğini
Osmanlılar’ın hakimiyetleri altına almalarını kesinlikle hoş karşılamamış olan
Memlükler ile Osmanlılar arasındaki gerginlik had safhaya ulaşmıştı. bunun
üzerine çoktandır bu ülkeyi hakimiyeti altına almak düşüncesinde olan Yavuz
Sultan Selim bu ülkeye sefer için hazırlıklara başladı.
Sultan Selim Han, hazırlıklarını
tamamladıktan sonra da 5 Haziran 1516’da 2. Sefer-i Hümayununa çıkmak üzere
Topkapı Sarayından Üsküdar’daki ordugahına geçti. Sefer, Mısır-Suriye’ye karşı
ilk ve son seferiydi. Yavuz Sultan Selim Han’ın Vezir-i Azamı Sinan Paşa
Yavuz’dan 38 gün önce ıstanbul’dan çıkmıştı. ıstanbul’dan Kayseri’ye gelerek
40.000 kişilik ordusunun başına geçti. Yavuz Sultan Selim ise sefere çıkmadan
bir gün önce 4 Haziran 1516’da Memlüklüler’e elçi göndererek seferinin
Safeviler üzerine olduğunu bildirerek Memlüklüler’i aldatmak istemiştir. Fakat
bu durumdan şüphelenen Memlüklü Sultanı Kayıtbay da 18 Mayısta Kahire’den
hareketle Suriye’ye gelmiştir.Memlükler,
Osmanlılar lie savaş çıkarmamaya özen göstererek Osmanlı Ordusunu dikkatle takip
ediyorlardı. Fakat herhangi bir saldırı olursa topraklarını korumakta da
kararlı idiler. Mısır Memlüklü devleti, Osmanlı ve İran’dan sonra en güçlü Türk
devletiydi. Eğer Yavuz, İran’a yönelirse, kendisi tekrar Kahire’ye gidecekti.
Aksi halde ise, Osmanlılar’ı Suriye’ye bile sokmayacaklardı. Memlükler, eskiden
beri ülkelerini İlhanlılar’’ ve Timur’’ karşı
başarıyla savunmuşlardı.
12-13
Haziran 1515 tarihinde iki ordu karşı karşıya gelince Ali Bey, ileriye atılarak
Türkmen beylerine ve Türkmenlere seslenerek babası Şehsuvar Bey’in
yiğitliklerinden bahsederek Alaüddevle’nin emrindekilerin kendi saflarına
geçmesini isteyerek onları tahrik etti. Bunun üzerine birçok Türkmen reisi ve
emri altındakiler Ali Bey’in safına geçtiler. Bu arada savaş başlamıştı.
Osmanlı ordusundaki bir seyis tarafından başı kesilmiş olan Dulkadir Beyi
Alaüddevle’nin kesik başı önce ordu komutanı Sinan Paşa’nın yanına götürüldü.
Bu olay üzerine Dulkadirli Türkmenleri dağıldılar. Bu sırada Yavuz Sultan Selim
Han, Göksun’da bulunuyordu. Alaüddevle’nin kesik başı Yavuz Sultan Selim’in
huzuruna getirildi. 13 Haziran 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim, Şehsuvar Oğlu
Ali bey’i Dulkadirli Beyliğine getirirken Alaüddevle’nin ve oğullarından
birisiyle vezirinin kesik başlarını da Memlük Sultanına gönderdi. Böylece
Dulkadirli Beyliğine son verilmiş oldu. Bu topraklar, doğrudan Osmanlı
Devletine bağlandı. Aynı zamanda bu bölgedeki Memlüklü nüfuz ve etkisine de son
verilmiş bulunuyordu.
Osmanlı Devleti’nin, Dulkadirli
Beyliği’ni ele geçirmesi üzerine Memlüklü Sultanı Kansu Gavri, Yavuz’a elçi
göndererek hiç olmazsa bazı yerlerin
kendisine bağlı bulunan Alaüddevle’nin oğullarına verilmesini istedi. Bu teklif
üzerine Yavuz Sultan Selim Han, “Kılıçla aldığım yerleri, ancak kılıçla
veririm” diyerek bu teklifi kesinlikle reddetti.
23 Temmuzda Maraş ile Malatya
arasında Elbistan’da, Yavuz’un kuvvetleri ile Sinan Paşa’nin kuvvetleri (40.000
kilişik) ile birleşmiştir. Burası öyle bir yerdi ki, buradan itibaren atilacak
birkaç adım seferinin Mısır’a mı, yoksa irana mı olduğunu dünyaya gösterecekti.
Ya doğrudan iran üzerine yahut da Misir üzerine gidilecekti. Temmuz’un son
haftası, Kahire’de büyük heyecana sebep oldugu gibi ayni durum Tebriz’de de
mevcut idi.
27 Temmuzda Yavuz, Osmanlı-Memlüklü
sınırını geçmiş, 28 Temmuzda Malatya yakınlarına gelmiştir. Artık tarihi günde,
seferin Memlüklüler üzerine olduğu belli olmuştur. 30 Temmuzda Tohma
Suyu’nun güney kıyısını takip ederek
Malatya’nın az kuzeyinde Yavuz, harp divanını toplamıştır. 3 Ağustosta Diyarbekir
Beylerbeyii Bıyıklı Mehmet Paşa’nın kuvvetleri de Orduy-u Hümayun’a
katılmıştır. Mehmet Paşa’nın istihbaratına göre Sultan Gavri, Şah ısmail ile
beraberce Osmanlılar’a karşı avaş yapmak teklifinde bulunmuş ise de Şah İsmail
Çaldıran Savaşındaki yenilgiyi düşünerek buna yanaşmamıştır. 18 Ağutosta
Osmanlılar Behisni yakınlarına gelmişler ve Behisni Yavuz’a teslim olmuştur.
Memlüklüler’in umumu valisi Antep’te oturan Yunus Bey de 18 Ağustos Günü Osmanlı Ordugahına gelerek Yavuz’un huzuruna
çıkmış, Antep’in anahtarlarını Yavuz’a sunmuştur. Çukurova’daki Ramazanoğulları
Beyliği de Memlüklüler’e tabi iken 27 Temmuzda kesin olarak Osmanlı Hakimiyeti
altına girmiştir. Yavuz Sultan Selim, Halep’te 28 Ağustoss 1516 tarihinde
Halep’in fethi ile o zamana kadar Memlüklü Sultanlarının hakimiyetinde kalmış
olan Malatya, Divriği, Darende, Behisni, Antep, Kalatür-Rum(Rum ve Antep)ve
buna benzer irili ufaklı şehirler de Osmanlı hakimiyetine girmişlerdi.
24 Ocak 1517 tarihinde yapılan
Ridaniye Savaşıyla da Mısır Memlüklü Devleti, Osmanlı Devleti tarafından
ortadan kaldırılarak tarih sahnesinden silinmiştir. Bu savaşta Dulkadir
Beyliğine atanmış olan Ali bey, babası Şehsuvar’ın idam edildiği Züveyla kapısında Tomanbay’ı
asarak intikamını almış oldu. 1337 yılında, Kurulduğundan bu yana sınırlarını
Mısır Memlüklüler Devleti’ne kadar uzanmış olan imparatorluğun ortasında yarı
bağımsız bir devlet gibi hareket eden bir beyliğin kalması mümkün değildi.
Nitekim Dulkadirli Beyliği’ne getirilmiş olan Ali Bey’in öldürülmesinden sonra
Dulkadirli Ülkesi, Maraş İli merkez olmak üzere bir eyalet haline getirilirken,
Bozok(Yozgat) ayrı bir sancak
olarak Osmanlı topraklarına katıldı.
1516 yılında yapılan düzenlemeyle bu tarihlere kadar Dulkadirliler’e bağlı
bulunan Pınarbaşı (Zamantı) bölgesi Yavuz zamanında Osmanlı topraklarına
katılmıştır. Kanuni döneminde Pınarbaşı ilçesinin üç nahiyesi bulunmaktaydı ve
Elbistan’a (sancak) bağlı bulunuyordu. Elbistan ise aynı tarihlerde (1516
yılında) Maraş Eyaleti’ne bağlanmış önce müsellemlikle ve müdürlükle daha sonra
kaymakamlıkla yönetilmiştir.[286]
Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün ilçesi, Yavuz Sultan Selim Han
zamanında, Yavuz’un sadrazamlarından Sinan Paşa tarafından, Mısır seferi
sırasında, Elbistan İlçesi ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti
altına kesin olarak girmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır
seferinden sonra Memluklar’a ait topraklar
üzerinde bir Beylerbeylik (Eyalet) kurularak buraya, Bıyıklı Mehmet Paşa
atanmıştır. Bu tarihten sonra sancak merkezi olarak teşkilatlanan Darende, Vilayet-i Arab’a baglanmiştir.
Buraya bağlı sancaklar; Halep, Hama, Humus, Ayıntap, Trablus, Malatya, Divriği,
Bilecik, Kahta, Behisni, Sis, Şam ve Darende’dir. Darende İlçesi, Diyarbekir
Vilayeti’ne dahil edilmiştir.
Osmanlı topraklarının 1516 yılında
daha da genişlemesiyle bir toprak düzenlemesine gidildi. Yapılan toprak
düzenlemesinde Maraş İli merkez olmak üzere bir eyalet meydana getirilirken,
Bozok (Yozgat) da ayrı bir sancak olarak Eyalet-i Rum’a yani Sivas’a bağlandı.
1516 yılına kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Darende(ilçesi)bu tarihte
Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle birlikte yapılan yeni düzenlemeyle
meydana getirilmiş olan Eyaleti Rum(Sivas)a bağlanmıştır. Darende ilçesi bu
tarihten itibaren Sivas’a bağlı bulunan Divriği Sancağı’na bağlı bir kaza
konumunda Sivas’a bağlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunda 1516
yılında yapılan ilk büyük ve en geniş toprak düzenlemesi esnasında Dulkadirli
ülkesi olarak bilinen Maraş ve havalisindeki irili ufaklı şehirler(Maraş merkez
olmak üzere)Eyalet-i Maraş (Dulkadiriye) meydana getirilirken, bu düzenlemede
Eyalet-i Rum(Sivas)olarak da(Sivas merkez olmak olmak üzere)bir eyalet daha
meydana getirilmiştir. Eyalet-i Rum olarak adlandırılan Sivas Eyaleti’ne bağlı
bulunan (1516 da) 7 tane sancak vardır. Bunlar ise sırasıyla şunlardır: Sivas
Merkez, 1-Amasya, 2 -Yozgat (Bozok), 3- Kayseri, 4 - Tokat, 5-Çorum, 6-Arapkir,
7-Divriği’dir. [287]
Osmanlı ımparatorluğu XVI. yüzyıl
ortalarına doğru istikrarlı bir şekil almış ve İmparatorluğun sınırları bu yıllarda
en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Bu nedenle de devlet idari bölünme ve
şekillenme yönünden de birtakım değişikliklere ve düzenlemelere ihtiyaç
göstermekteydi. Bu sesbeple de Osmanlı İmparatorluğunda ilk büyük ve en geniş
toprak düzenlenmesine 1516 yılında gidilerek ülke toprakları bir takım
eyaletlere, eyaletler de çeşitli sancaklara ve mutasarrıflıklara ayrıldı.[288]
Osmanlı İmparatorluğunda çeşitli
tarihlerde ve çeşitli nedenlerden dolayı toprak düzenlemesine gidilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu yükselme devrindeki toprak genişlemesinin hemen ardından
bir toprak düzenlemesi yaptığı gibi aynı zamanda Devletin gerilemeye başlaması
ve toprak kaybetmessiyle birlikte bir takım toprak düzenlenmesi yoluna
gidilmiştir. Bu nedenledir ki Osmanlı ımparatorluğu 1516, 1521, 1609, 1631-32,
1730, 1774, 1831, 1847, 1854, 1867, 1869, 1877-78, 1903, 1918 yıllarında
çeşitli nedenlerden dolayı çeşitli toprak düzenlemeleri yapılmıştır. Osmanlı
devlet yönetimi her alanda olduğu gibi kendini batı yöntemlerine uyarlamadan
önce, geleneksel bir Osmanlı devlet örgütüne sahip bulunmaktaydı. Bu
örgütlenmelerde taşrada Eyalet hakim olmakla birlikte bazı sancaklar ayrılmış
gibidir. Osmanlı Devletinin son zamanlarında birtakım mutasarrıflıklar
kurulmuştur.
Eyaletler ise; Osmanlılar’da Salyaneli
eyaletler ve salyanesiz eyaletler olmak üzere yani yıllıklı ve yıllıksız olarak
iki kısma ayrılıyordu. Bunların en çoğu yıllıksız olanı idi. “Rumeli, Budin,
Anadolu, Karaman, Dulkadir eyaleti, Eyalet-i Rum (Sivas), Erzurum, Diyar-ı
Bekir, Halep, Şam, Trablusgarb (Libya), Tunus, Cezayir
salyanesiz(yıllıksız)eyaletlerdi. Bu eyaletlerin mahsulleri ise, has, zeamet ve
timar diye bölümlere ayrılmış, hazineden ve defterhaneden idare edilmekteydi.
Salyaneli(yıllıklı)eyaletler ise;
“Mısır, Habeşistan, Bağdat, Basra, Yemen, Kaptan paşa eyaletindeki bazı
sancaklar ile Trablusgarb(Libya), Trunus, Cezayir eyaletleri idi.” Bu
eyaletlerin yani yıllıklı eyaletlerin mahsulleri ise; has, zeamet ve timar diye
bölümlere ayrılmayarak doğrudan doğruya hazine tarafından yıllık beylerbeyi
sancak beyi, asker maaşları ayrıldıktan sonra toplanırdı. Eyaletleri idare eden
devlet adamlarına Beylerbeyi veya buna mukabil olan Mir-i Miran (Beylerbeyi)
bunlar eyaletlerinin bilhassa askeri idaresinden mes’ul idiler. Beylerbeyinin
idaresi altında birtakım sancaklar vardı. Bu bölgelerin idareleri ise, Sancak
Beyi’ne ait bulunuyordu. Sancaklara bağlı bulunan kazaların inzibat ve askeri
tımar şubaşı’larına ait olup adliye işleri ise kadı’lara bırakılmıştı.
Kazaların iaşesi, belediye ve adliye işleri hükümet tarafından üstlenilen
şeylerin temini ve tedariki kadılara ait bulunmaktaydı. Beylerbeyinin bu
cihetlerde müdahalesi olmayıp sadece nezaret (gözetim) hakkı bulunmaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğunda 1516
yılında yapılan ilk büyük ve en geniş toprak düzenlemesi esnasında Dulkadirli
ülkesi olarak bilinen Maraş ve havalisindeki irili ufaklı şehirler Maraş merkez
olmak üzere bağlanarak Eyalet-i Maraş (Dulkadiriye) meydana getirilirken, bu
düzenlemede Eyalet-i Rum (Sivas) olarak da Sivas merkez olmak olmak üzere bir
eyalet daha meydana getirilmiştir. Eyalet-i Rum olarak adlandırılan Sivas
eyaletine bağlı bulunan (1516 da) 7 tane sancak vardır. Bunlar ise sırasıyla
şunlardır: Sivas Merkez, 1-Amasya, 2-Yozgat(Bozok), 3-Kayseri, 4-Tokat,
5-Çorum, 6-Arapkir, 7-Divriği.
Anadolu’daki şehirlerin özellikle de
Osmanlı döneminde, ekonomik, siyasi ve sosyal yöndeki durumu hakkındaki
bilgileri ortaya koyan ve yararlanılan
kaynaklar kaynakların başında tahrir
defterleri ve vakıflara ait kayıtlar yer almaktadır. Çünkü Türk-İslam
Dünyasının, ekonomik, sosyal ve dini yaşantısında son derece önemli olan vakıf
kurumları, şehirlerin kuruluş ve gelişmesinde oldukça önemlidir.
Osmanlı şehir tarihleri ile ilgili
en kıymetli bilgileri, bu devletin yeni fethettikleri yerlerde yaptıkları ve
bunu çeşitli sebeplerle tekrarladıkları tarihlerde bulmak mümkündür. Bu
tarihlerde, belirli bir tarihte imparatorluk içinde her hangi bir bölgede
yaşamakta olan yetişkin erkek nüfusu, ellerindeki toprak miktarını ve tabi
tutuldukları vergi düzenini yerli yerinde
kaydedilmiş bulmaktayız. Ayrıca, her köyün kimin tımarı, vakfı ya da
mülkü olduğu, burada yapılan ziraatin ve yetiştirilen hayvanların cins ve
miktarı, cami, mescid, medrese, zaviye gibi sosyal kurumların ve bunların
görevlileri yine bu defterlere kaydedilmiş olarak bulunmaktadır.
Bu döneme ait vakıf kayıtları, Gürün ve Darende
ilçelerindeki ekonomik yaşantı hakkında gerekli bilgileri vermektedir. Darende
ve Gürün İlçelerinin Osmanlı hakimiyetine geçişinden sonra düzenlenmiş,
mufassal tahrir defterleri bugün arşivlerimizde yer almaktadır. İstanbul’da
bulunan Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA) ve Tapu-Tahrir defterleri (TD) nde ve
Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü (TKGM), Kuyud-i Kadime Arşivi (KKA) nde yapmış
olduğumuz araştırmalarda bulunan Eyalet-i Rum(Sivas), Maraş, Malatya,
Divriği Livalarına ait Mufassal Tapu
Tahrir Defterleri ve Evkaf ve emlakini ihtiva eden defterlerdeki kayıtlar,
Başta Darende ve Gürün İlçeleri olmak üzere, Divriği, Kangal, Tenos, Zamantı (Pınarbaşı),
Elbistan, Göksun gibi ilçeler hakkında oldukça geniş bilgileri içermektedir.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA)nde
bulunan Tapu-Tahrir defterleri(TD) ve Evkaf ve Emlak Defterlerinde özellikle
Darende ve Gürün İlçeleri hakkında bilgi
veren kayıtlar şunlardır:
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Maliyeden Müdevver Defter no: 9895, Hicri 1143/Miladi: 1727 yılına
ait Elbistan ve bağlı köylere ait bilgileri havi kayıtlar.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515
yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları
mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535
yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını
havi defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait
Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman
Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun
ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri
1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı
Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 1019 ve tarihsiz Divriği
Sancağındaki nahiyelerle Darende Kalesi muhafızlarının tımarlarını havi
bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 95, tarihsiz Sivas ve Amasya,
Kırşehir, Bayburt, kemah, Divriği livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyen
mücmel defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni,
Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 252, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Divriği Livasının nüfus ve hasılatını havi mufassal defter
kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 256, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Divriği Livasına ait haslarını ve kura ve mezari ve mahsülatını havi
defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539
yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan
Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride
mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir
defteri ve kanunnameleri havi.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait
Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı
ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 786 ve hicri 1065/Miladi: 1649
yılına ait Ankara, Sivas, Amasya, Çorum ve Arapgir, Divriği, Canik gibi
livaları zeamet ve tımarları ve sairesinde 1065/1649 kandiye muhasaratında
isbat-ı vücut edenlerin yoklama defteri
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 843 ve 1105/1689 yılına ait
Sivas, Bozok, Amasya, Çorum, Canik, Divriği, Arapgir Livalarının eshabı
tımarının yoklama defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 852 ve hicri 1107/1186 tarihli,
1036 sıra nolu ve tarihsiz Divriği Livasına tımarlarını havi defterler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni,
Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 257, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 323, Hicri 965/Miladi:1549
yılına ait Malatya Livasının nahiyelerinde bulunan evkaf ve emlaki havi defter
kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 324, Hicri 967/Miladi:1551 yılına ait
Malatya Livasına ait padişah haslarını mübeyyin defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554
yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile
Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin
muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait
Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı
ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri
1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı
Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 997, Hicri tarihsiz Malatya
Livasının köylerinin hasılatını ve tımarlarının havi mufassal defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515
yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi tımarları mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518
yılına ait Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533
yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri 966/Miladi:1550
yılına ait Vilayet-i Rum(Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı Bekir, Van,
Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535
yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını
havi defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait
Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman
Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun
ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri 947/Miladi:1531
yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad ve Yörükan
Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal defter
müsveddelerindeki kayıtlar.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627
yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya
Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri 1221/Miladi: 1805
yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve tımarların yoklamasını
havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 15, II. Mehmet Dönemine ait Vilayet-i
Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen
nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları
ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının
mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 79, hicri: 926/Miladi: 1510 yılına
ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin
kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has
zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak
ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 85, I. Selim zamanına ait Vilayet-i
Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen
nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları
ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının
mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 95 de kayıtlı fakat tarihsiz olan
Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, Kemah, Divriği Livalarındaki zeamet ve
tımarları mübeyyin mücmel defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539
yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan
Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride
mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir
defteri ve kanunnameleri havi.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554
yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile
Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin
muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 9879 sıra no ve hicri 1250/Miladi: 1834
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafına bağlı Yeni İl hasları ve Halep
Türkmenleri mukataat mallarının kaydını gösteren bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 12345 sıra no ve hicri 1260/Miladi: 1844
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı Mukataatından Sivas’ın Gürün,
Aşudu, Kangal ve Tenos nahiyeleri mahsulatından cerre-horan ve diğer
vazifelilere ayrıca; Haremeyn-i Muhteremeyne bağlı Gelikiras mukataası
mahsülünden de Sivastaki Alaaddin cami cüzhan, duaguğ ve cerre-horan’a ait
olunan erzak kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 15238 sıra no ve hicri 1270/Miladi: 1854
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafından kangal, Aşudu, Gürün ve Tenos
kazaları Evkaf Müdürü Osman mehdi Efendi tarafından vukubulan ferağ, intikal ve
mahlulat temessükü ile harc ve muaccelenin miktarını gösteren 4adet varaktan
ibaret bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataatından olan Yeni İl hasları
ve Türkmenleri mukatat muhasebe kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14534 sıra no ve hicri 1267/Miladi: 1851
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve Türkmenan-ı
Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve mezraların
mutasarrıflarına verilen hınta ve sairenin karşılığı olarak mutasarrıflardan
alınan senet kayıtları ve ayrıca Karadoruk, Yılanhüyük, Kızılveran, Beypınar
gibi köylerdeki evkaf ve emlake ait
senet kayıtları....
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14139 sıra no ve hicri 1266/Miladi: 1850
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve
Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve
mezraların isimleri hakkındaki bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl hasları
ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i mukataası kaleminden olup Sivas Sancağı Aşudi,
Kangal, Gürün ve Tonus nahiyelerindeki bazı kimselerde bulunan kura ve mezralardan
i’ta edilen zehair-i mütenevvi’anın miktarını gösterir senet kayıtları....
1516 yılında yapılan düzenlemeyle bu
tarihlere kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Pınarbaşı (Zamantı) bölgesi Yavuz
zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kanuni döneminde Pınarbaşı
ilçesinin üç nahiyesi bulunmaktaydı ve Elbistan’a (sancak) bağlı bulunuyordu.
Elbistan ise aynı tarihlerde(1516 yılında)Maraş eyaletine bağlanmış önce
müsellemlikle sonra da müdürlükle ve daha sonra da kaymakamlıkla yönetilmiştir.
1609 yılındaki düzenlemede de aynı konumunu sürdürmüş olan Elbistan, 1777-1787
yılları arasında, Başbakanlık Arşivi Maliyeden müdevver 9550 nolu deftere göre
Maraş’a bağlı sancaklar arasında Elbistan Zamantı(Bugünkü Pınarbaşı ilçesi) ve
Bilas kentleri de sayılmaktaydı.
Osmanlı topraklarının 1516 yyılında
daha da genişlemesiyle bir toprak düzenlemesine gidildi. 1516 yılında
yapılan toprak düzenlemesinde Maraş İli merkez olmak üzere bie eyalet meydana
getirilirken Bozok (Yozgat) da ayrı bir sancak olarak Eyalet-i Rum’a yani
Sivas’a bağlandı.
Dulkadirliler Beyliği’nin Osmanlı
İmparatorluğu’nun egemenliğine girmesiyle birlikte 1402 yılından beri bu
beyliğe bağlı bulunmakta olan ilçemiz Gürün ve havalisi de bağlı bulunmuş
olduğu Darende ilçesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına
girmiştir. İlçemiz Gürün hakkında yapmış olduğumuz araştırmalarda, Başbakanlık
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Vakıflar Arşivi, Malatya ve Maraş Tahrir
Defterlerinde gerekli bilgiler ve kayıtları bulunmaktadır. Bu tarihi kayıtlar ve
kaynaklara göre:
Dulkadirliler döneminde, Miladi 1483
yılında Darende’ye bağlı 168 vergi nüfuslu bir köydür. Dulkadirli Beyliği’nin
en önemli merkezlerinden birisi olan Elbistan’da Alaüddevle Bozkurt Bey
tarafından Hatuniye(Sa’diye)Medresesinin vakıfları arasında sayılmaktadır.
Gürün bu tarihlerde idari bakımdan Darende’ye bağlı bulunurken siyasi yönden de
Dulkadirli Beyliği’ne bağlı bulunmaktaydı. Malatya ve Maraş tahrir
defterlerinde belirtildiğine göre; Gürün bu dönemlerde köy konumunda idi. Gürün
Köyü’nün yarısı Elbistan’daki Hatuniye Camisinin vakıfları arasında bulunurken,
Gürün’ün diğer yarısının da Darende’de medfun bulunan Somuncu Baba(Şeyh hamidi
Veli)’nın vakıfları arasında olduğu resmi kayıtlarda belirtilmektedir. Hatta bu
durumun Memlüklü Sultanları tarafından da bu şekilde alınan kararlarla
bağlanmış olduğu belirtilmektedir. 1844-1845 yılında Osmanlı Padişahı’nın
(Sultan Abdülmecid) Sivas Valisi’ne göndermiş olduğu Fermanında da bu durumun
bu tarihlerde de devam etmiş olduğunu göstermektedir.
Yanda görülen Hicri 18 Cemaziyel
evvel 1262(Miladi: 1844-45) tarihli Padişah’in Sivas Valisi’ne göndermiş oldugu
ve Darende’de medfun bulunan Şeyh Hamidi Veli’nin ahfadindan Şeyh El-Hac
Mustafa’nin Gürün’de Nahiye Müdürlüğü yapan Abdül Fettah Efendi’nin Gürün’ün
doğusundaki bölgelerin Somuncu Baba Vakfiyesine ait oldugu halde vergilerinin
toplanilarak el konulmasi üzerine padişaha yapilan şikayet üzerine bu durumun
düzeltilmesi için gerekli işlemin yapilmasinin saglanmasi için Sivas Valiliğine
göndermiş oldugu fermandan bu durumun kesinlikle düzeltilmesini ve Gürün’ün bu
bölgelerinin Darende’deki Somuncu Baba Vakfiyesine ait olduğunu bildirmektedir.
Gürün İlçesi, eski mahkeme i’lamları
ve çeşitli hüccetlerde örneğin; 1210/1794 yılına ait bir mahkeme i’lamı ve hüccette “Yeni İl Kazasına
tabi kasaba-i Gürün sakinlerinden.....”, yine 1226/1810 yılına ait bir hüccette
“yeni İl kazasına tabi kasaba-i Gürün...”, 1230/1814 yılına ait diğer bir
hüccette “Yeni İl kazasına tabi Kasaba-i Gürün....”şeklinde geçen ibarelerde,
Gürün İlçesinin bu tarihlerde kasaba olduğu açıklanmaktadır.
1516 yılına kadar Dulkadirliler’e
bağlı bulunan Darende (ilçesi) bu tarihte Osmanlı ımparatorluğu’nun eline
geçmesiyle yapılan yeni düzenlemeyle meydana getirilmiş olan Eyaleti Rum
(Sivas)a bağlanmıştır. Darende ilçesi bu tarihten itibaren Sivas’a bağlı
bulunan Divriği Sancağı’na bağlı bir kaza konumundadır.
1516 Yılına kadar Dulkadirliler’e
(Elbistan/Maraş) bağlı bulunan ve arazilerinin bir kısmı Elbistan Hatuniye
Camisinin vakıfları arasıında bulunurken diğre bir kısmı da (Suçatı, Ayvalı,
Yuva, Aklacamezar vb. gibi yerler) Darende İlçesi, Somuncu Baba Vakfiyesi’ne
ait bir köy konumunda bulunan Gürün ılçesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun eline
geçmesiyle birlikte köy olarak Eyalet-i Rum’a (Sivas) bağlı bulunan Darende
kazası’na (ilçesi) bağlanmıştır.
Osmanlı belgelerinde nahiye terimi
genelde “köy” anlamında kullanılmaktadır. Kanuni zamanında bugünkü Divriği
ilçesi Eyalet-i Rum’a (Sivas) bağlı bir sancaktır. Bu kayıtlara göre Divriği
sancağı; Ovacık ve Darende olmak üzere
iki kazadan teşekkül etmekteydi. Ayvalı ve Gürün nahiyeleri ise Darende
Kazasına bağlı bulunuyordu. Gürün nahiyesinin toplam nüfusu 1530 yılı
öncesinde: 2168, 1530 da 2602, 1548 de 2447 dir.
1530 yılı kayıtlarına göre Gürün nahiyesinin
Eceköy mezrasının 138, Küçük kavak mezrasının 138, Bağçecik mezrasının (bugünkü
Bahçeiçi köyü) 52 akçe, Elagöz
mezrasının(Tepecik köyünün mezrasıdır) 140 akçelik tımar vergisi vardı. 1530
yılı kayıtlarına göre Güründe 18 adet değirmen varıdır. 1548 yılında 30
değirmen vardır.
Gürün nahiyesinin ilk tahrirlerde
yerleşim birimi sayısı 14 iken, 1548
yılında Çukur ve Kavak köyleri eklenince bu sayı 16 olmuştur. Gürün nahiyesi
16.Yüzyılda 2 gayrimüslim mahallesi ile birlikte 16 yerleşim birimine sahip
bulunmaktaydı.
1548 tarihli tımar defterinde
Darende, Divriği Livasının bir kazası olup bu tarihte Darende’ye Ovacık, Ayvalı
ve Gürün nahiyeleri bağlı idi. 1548 yılında Gürün’e Çukur ve Kavak adıyla iki
köy eklenmiştir. 1548 yılında Ayvalı nahiyesinin bazı köy ve mezraları
yeni teşkil edilen “Yeni İl” kazasına
dahil edilmiştir. Sarucalar-ı Ulya (bugünkü Sarıca köyü), Türklü (Sarıca Tökler
mezrası) adındaki köy ve mezraları Ayvalı nahiyesine bağlı idi. 1569 sayımında
ise nahiyeye bağlı birçok köyün nüfusu görülmemektedir. Yer alan beş köye ait
nüfusları verilmiştir. Tanıl (bugünkü Telin/Suçatı kasabası) köyünün kayıtlarda
yer almış olmasına rağmen nüfusu bu kayıtlarda yer almamıştır.
Gürün nahiyesinin 16. Yüzyılda
köyleri; Çukur, tepecik, Fenk, Göben (bugünkü Çayboyu mahallesi), Gürün, Gürün
zımmi, Hacılar, Karahisar, Kavak, Ögürmek, Sarıkaya, Sazcuğaz, Sazcuğaz zimmi,
Sazcuğaz-ı Ulya, Tanıl (Telin/Suçatı), Temhin (bugünkü Tıhmın yani Bahçeiçi
köyü). Kanuni devrinin tarihsiz tahrir kaydına göre, Sazcuğaz-ı Süfla
(Sularbaşı) köyü ve Güllüce mezrası Gürün nahiyesine bağlıdır. Gürün’ün
Sazcuğaz (bugünkü Çamlıca) köyünün divani hissesi ile malikane hissesinin
yarısı ve köyün rüsum-ı sairesi Beşir Kethüda’nın tımarı idi.
Gürün nahiyesi daha sonra yeni
teşkil edilen Yeni İl kazasına bağlanmıştır. 1583 tarihli Yeni İl defterinde
Gürün nahiyesi köyleri ile birlikte Yeni İl kazası içerisinde yer alıyordu.
1583 tarihli Yeni İl kanunnamesinin başlarında bulunan bir kayıtta Darende
kazasına bağlı bazı köylerin Yeni İl’e ilhak edildiği zikredilmektedir. 17.
Yüzyılda bu konumu devam etmiştir.
1643 tarihli avarız defterine göre
bu tarihte Ayvalı’ya bağlı olan köylerin bir kısmı Darende’ye bağlanmıştır.
Depecik, Sarıkaya, Güdal, Temhin.
Kavak köyünün eski ismi”Dede Hoca” idi
ve 1000 akçe rüsum-ı varıd. Gürün’e bağlı Öğürmük köyünün Hakviran ve çanakçı
mezraları da Mustafa bin İbrahim, Bölükbaşı Mehmet ve Darende Kalesi İmamı Hacı
Mehmed Fakih’in tımarı idi. Mezraları ile birlikte köyün tımar geliri 3300 akçe
idi. Gürün nahiyesi Temhut köyü ve Öğün mezrasının 2359 akçedir.
Kanuni dönemi tahriri kayıtlarına
göre, Gürün’ün Alt pınarı mezrası 400 akçe, Elagöz mezrası 330 akçe
idi.1101/1690 ve 1179/1766 yılı kayıtlarına göre Temhin, Sarıkaya, Tarmuh,
Sazcuğaz-ı ulya, Taşlı Öyük, Ağcamezra (bugünkü Alacamezar köyü), Öğürmek, Dede
Hoca (Kavak), Venk, Kürki köyü (bugünkü Kürkçü köyü), Koyunlukoca,
Kozakminaresi (bugünkü Kozakmağara), Karacaviran, Saluroğlu köyleri, Ayıca
mezraları (bugünkü Aşağı ve Yukarı Ayranca mezraları), Öğürmük, Venk köy ve
mezraları, Behram köyü Behram adındaki Tımar sahibinden ismini almaktadır.
Göben köyü, Göben köyünün eski ismidir. Tanıl ismi, Telin (bugünkü
Suçatıkasabası), Temhin ismi de Tıhmın (bugünkü Bahçeiçi köyü) olmuştur. XVI.
yüzyıl kayıtlarına göre Gürün ve köylerine ait toplam nüfus değişik defterlerde
2168, 2602, 2447 gibi çeşitli miktarlarda gösterilmektedir.
Evliya Çelebi (1640-1700)
Seyahatname” adlı eserinde Elbistan, Açtı(Afşin ilçesi olabilir) ve Gürün
ilçelerinden sonra Darende ve Ulaş ilçesini ziyaret ettiğini belirterek
Seyahatname adlı eserinde bu ziyaretini şöyle dile getirmektedir: “Darende
ilçesi, Malatya İlinin batısında, Sivas ilinin güneydoğusunda, Tohma suyunun
güney kenarında, denizden
1777-1787 yılları arasında Arapkir
ve Divriği Sivas eyaletine bağlı sancaklar arasındadır. Darende ise Divriği
sancağına bağlı olan kaza konmundadır. Gürün ise Darende’ye bağlı köy
konumundadır. Bu durum 1830 tarihindeki düzenlemede de aynıdır. 1831 yılındaki
düzenlemeyle eyaletlerin teşekkülünde” bir takım yeni köylerin kurulması ve bir
takım köylerin de nahiye konumuna getirilmesiyle birliklte Gürün, nahiye
konumuna getirilmiştir. II. Mahmut Dönemi (1808-1839)meydana getirilmiş olan ve
“kar etmek” anlamına gelen temettu defterlerindeki kayıtlarda Gürün nahiye
olarak gösterilmektedir.
Bu tarihlerde Sivas eyaletine bağlı
olan Divriği Sancağı’na (Livasına) bağlı Darende kazasına bağlı bir nahiye
konumunda bulunan Gürün (ilçesi) Başbakanlık Arşivi Tapu Tahrir Defteri no: 25.
Sayfa: 189 da geçmekte olan “Nahiye-i Gürün der Liva-i Divriği” ibaresiyle ve
Başbakanlık Osmanlı Arşivi nezaret sonrası Evkaf defterleri 9879 sıra no ve
hicri 1250/Miladi: 1834 tarihli kayıtta, 12345 sıra no ve rumi 1260/Miladi:
1844 tarihli kayıtlarda,15238 sıra nolu ve hicri 1270/Miladi: 1854 tarihli
kayıtta, 15472 sıra no ve rumi 1270/Miladi: 1854 tarihli kayıtlarda açıklanmaktadır.
Şemsettin Sami’nin XVI. yüzyıldakı
Osmanlı düzenlemesi esnasında Divriği, Sivas merkeze bağlı bir sancaktır.
Darende ise, Divriği sancağına bağlı bir kaza konumundadır. Yine Şemsettin
Sami’ye göre 1830/1831 deki vilayetlerin teşekkülünde bir kaza merkezi olup;
Gürün, Hekimhan, Elbistan (ilçeleri) Darende’ye bağlı birer nahiye olduğu
belirtilmektedir. Bu şehirlerin birer nahiye olarak Darende’ye bağlı olduğu
Osmanlı taksimatında gösterilmektedir. [289]
1830/1831 yıllarındaki düzenlemeyle
birlikte köy konumundan çıkarılarak nahiye konumuna getirilen Gürün (İlçesi),
bu tarihe kadar Darende kazasına bağlı bulunan Yozgat’a bağlı bulunan Aziziye (bugünkü
Pınarbaşı ilçesi) kazasına bağlanmıştır. Bozok eyaleti ise bu tarihlerde
Sivas’a bağlı bulunmaktaydı.
1845 yılına ait olan Temettü
Defterlerindeki kayıtlara göre 1831 yılında nahiye konumuna getirilerek 1845
yılına kadar subaşılıkla yönetilmiş olan Gürün’de II. Mahmut zamanında ihdas
edilmiş olan Mahalle Muhtarlığı sistemine göre beş müslüman mahallesi ve beş
tane de gayri müslimlere ait olan mahalle bulunmaktadır. (Nüfus bölümüne
bakınız)
1845 yılına kadar subaşılıkla idare
edilmiş olan Gürün (ilçesi) bu tarihten sonra da (1845 tarihinden itibaren)
1867/1869 yılına kadar da müdürlükle idare edilmiştir.
1854 tarihinde yeni bir düzenleme
yapılmış ve Sivas eyaleti bu düzenlemeyle birlikte Sivas vilayeti haline
getirildi. 1867 yılındaki bu yeni düzenlemeyle birlikte Gürün, resmen kaza
(ilçe) haline getirilerek, Sivas vilayetine bağlanmıştır. Bu tarihten sonra;
1877 ve 1903 yılındaki düzenlemelerde de aynı konumunu sürdürmüştür. Gürün
İlçesi, bu konumunu günümüzde de sürdürmektedir.
II. Mahmut döneminde (1808-1839)
yapılan ve Osmanlılar’da yapılan ilk nüfus sayımına göre ve yine bu dönemde
meydana getirilmiş bulunan muhtarlık (köy ve mahalle) sistemine göre Gürün’de 5
adet müslüman ve 5 adet de gayri müslim mahallesi bulunmaktadır... Bu
tarihlerde Gürün, Darende kazasına bağlı bulunduğu ve 1258/1843 tarihli cizye
defterindeki kayıtlara göre 1444 adet cizye mükellefi gösterilirken 1261/1846
tarihli cizye defterinde ise 545 adet gösterilmektedir. Bu rakam o tarihte
devlete vergi veren gayri müslimin adetidir. 1870’li yıllardaki yapılan nüfus
sayımına göre Gürün merkez nüfusunun müslim ve gayri müslimin toplam 3000-3500
arasında olduğu görülmektedir. Müslüman nüfusun toplam sayısı 4977 iken, buna
karşı gayr-ı müslim nüfus sayısı 3757 kişidir. 1870 yılına ait kayıtlarda Gürün
İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu
belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre
şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum,
3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan.
Müslüman Mahalleleri: 1-Abdülfettah
Ağa(Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi(Bugünkü Kirazlık ve
Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa(Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı
mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi(Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük
bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.
Yani, 1870-1888 yılları arasında
yani 18 yıl içerisinde Hristiyan nüfustan tam 825 kişi artarken, bu sayı
Müslümanlardan Hristiyanların sayısının aksine azalmış bulunmaktadır. Yani
müslümanlarda ise 532 kişi azalmıştır. Bunun sebebi ise elbetteki Osmanlı
İmparatorluğunun son dönemlerinde girmiş olduğu savaşlardır. Bilhassa,
1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan Savaşları nedeniyle
Müslüman nüfustan seferberlik ilan edilmesi ve askere alınmalar nedeniyle, Müslüman
nüfustan azalma olmuştur.
Sivas Valisi Vezir Abidin Paşa
zamanında 1302/1884 yılında teciz burnu nam mevkiden Gürün hududuna kadar
94.287, Gürün’den Telin’e kadar 12.000. metrelik tariki şose tanzim ve inşa
edilmiştir.
Sivas Valisi Memduh Beğ zamanında
(136/1888) zamanında ...yine liva-yı mezkure tabi Gürün kasabasınde şimdiye
değin mekteb-i İbtidai tesis edilememiş iken işarat-ı muşikafe-i
vilayetpenahileri teessüratıyla ahali-i mahalliyenin ianata verdikleri 8.700
kuruşla kasaba-i mezburede bir bab mekteb-i ibtidai vücud buldurulmuştur...
Merkez sancağına tabi Gürün kazası
hududundan Darende’ye kadar
“Livanın cihet-i cenubisinde vaki
olup merkez kaza olan Gürün Kasabası livaya 24 saattir. Bu kaza 3 nahiye, 27
karye, 4056 hane, 24 değirmen ve 10 çeşme ve 4.977 İslam ve 3.757 Hristiyan
nüfusunu havi olup bunlardan başka 157 nüfusu cami 61 hanede muhacirin
meskundur. Ve Aziziye ve kangal ve Alacahan ve Elbistan kaza ve nahiyeleriyle
mahdut tulen 14 arzen 11 saattir. Kaza-yı mezburede 94.975 dönümlük 12.108
tarla ve 5 bağ ve 1250 bahçe, 337 çayır ve 30 mer’a arazi olup kuvve-i
inbatiyesi birden sekize kadar verir. Hınta, şair, nohut, fasulye, mercimek,
bakla gibi hububat ve her nev’i sebze meyve yetişir. Ve cins-i hayvanattan
sığır, camus, koyun, keçi, ve tiftik keçisi ve esb ve hıöar bulunur.
Bu kaza ahalisi mensucatı iyice
ilerletip 500 kadar destgah ile Acem Şalı’na mesabe yünden şal ve ala
pantolonluk ve sakkoluk ve hırkalık ve her nev’i elbiselik ve mefruşata
elverişli emtia ve yorgan yüzü ve şayak ve iplik çitari vesaire nesc ve imal
olunur. Bunların nefaseti gayet sağlamlığıyla beraber bahaca ehveniyyeti
olduğundan ahz ve iştirasına rağbet-i umumiye vardır. Ve dahil ve haric
vilayete nakl-i füruht olunur. Nefs-i kasabada Çarşamba günleri hafta pazarı
kurulup dad-ü sited edilir ve 7 han ve 1 hamam, 347 dükkan, 2 bab medrese, 1
tekye ve ebniye-i miriyyeden 1 hükümet konağı ve pişgahında 1 bahçe ve ma’a
kasaba kazada 12 Cami-i Şerif ve 11 mescit ve 30 İslam ve Hristiyan mektebi
vardır. Bu kaza-yı mezburda 3 adet ufacık orman olup kereste imaline salih
değilse de mahrukatı mahalliyeyi idare edebilir. Celikanlı yurdundan nebean
eden nehr kasaba derunnden cereyan eder. Ve kasabadan gelen nehr ile Telin Karyesinden
birleşerek Nehr-i Fırat’a munsab olur ve nehr-i mezkurda mercan balığına benzer
bir nevi alabalık sayd olunur. 1890 yılı
kayıtlarına göre Gürün ilçesi merkezinde 4.977 Müslüman, 3757 Gayri Müslim, 157
adet muhacir nüfus bulunuyordu.
1890 yılı resmi rakamlarına göre;
Gürün’deki kadın ve erkek Müslüman nüfusun toplamı(köyler dahil, ki o zaman 22
köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir. 1892 yılı
kayıtlarına göre; Gürün İlçesinin 5 nahiyesi, 38 tane de köyü bulunmaktadır.
Türkiye’de nüfus teşkilatı Ekim 1884 yılında
“Nüfus-ı Umumiye” adıyla, Nisan 1887 de “Nüfus-ı Ahali-i İdare-i Umumiyesi”
adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı, ilk defa
“Tahrir-i Nüfus” genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere (Atik) yazıldı.
1320-1321 (1905) yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus kütükleri tahsis
edildi. 1914 yılında “Sicil-i Nüfus Kanunu” çıkarılarak kütüklerin tutulması,
sürekli geçerli olması sağlandı.
1890 yılı resmi rakamlarına göre de
Gürün’deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o
zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir.
1903 yılında ise 6929 erkek ve 6653 kadın olmak üzere toplam 13.582 kişi
Müslüman nüfus bulunmaktadır. Bu rakama köyler de dahildir. Buna karşılık
Gayr-i Müslim nüfus (köylerde pek az olmakla birlikte) 3 Rum erkek, 3330 erkek
Ermeni ve 3579 Ermeni kadın yani toplam 6909 kişi Ermeni nüfus ile, 201 kişisi
erkek ve 199 adedi Katolik olmak üzere 400 kişilik çeşitli Hristiyan mezhebine
bağlı Ermeni ve Rum ile, 249 erkek ve 293 de kadın Protestan bulunuyordu. Bütün
bu nüfusun (gayri müslimlerin) toplamı 7754 kişi gayri müslim olarak bulunmakta
ve bu gayri müslim nüfusun da % 98’i Gürün ılçesi merkezinde yaşamaktaydılar.
Gayri müslim nüfusun müslüman nüfusa göre oranı ise: 1870 yılında 1/2 iken,
1890 yılında 1/4 oranındadır.
1903 yılında ise, 1/2’ye yakın
bulunmaktadır. 1907 yılıkayıtlarına göre: Gürün nüfusu: 12415 erkek, 11746
kadın olmak üzere toplam nüfusu: 24161 kişidir. Bu nüfusun8070 erkek, 7530
kadın olmaküzere müslüman nüfustur. 3866 erekek, 3715 kadın olmak üzere toplam
7581 Ermeni nüfusu varıdr. Bunlaradan 187 eekek, 192 kadın olmaküzere toplam
379 kişilik nüfus katoliktir. 292 erkek, 309 kadın olmak üzere toplam 601
kişilik nüfus Protestandır. [290]
1890 yılı Sivas Salnamelerine göre
Gürün Kazasında resmi görevli olarak bulunan memurlara ait bilgiler şöyledir:
Kaymakam Ömer Sabri
Efendi Saniye
Naib Mustafa Sabri Efendi
Meclis-i İdare Aza-yı Tabiiyye Aza-yı Müntehabe
Reis Kaymakam Efendi
Aza Naib Efendi Raşid Efendi
Aza Müftü Abdullah Efendi Abdullah Efendi
Aza mal Müdürü Abdullah remzi Efendi Kirkor Ağa
Aza tahrirat Katibi Mecid Şükrü
Efendi Evadik Ağa
Mal ve Vergi Memurları
Mal Müdürü Efendi
Muavini Şevket Efendi
Refiki Ali Efendi
Nevahi Vergi Katibi Şevket Efendi
Diğeri Mustafa Efendi
Mahkeme-i Bidayet
Reis Naib Efendi Artin Ağa
Aza Harig beğ Katib-i Sani Hafız Kasım Efendi
Aza Başkatip Kadri Efendi Aza Mülazımı Bezdik Ağa
Müstantik Muavini Ahmed Efendi Mübaşir Ebubekir Ağa
Şeriyye Katibi Mehmed Efendi Diğeri selim Ağa
Mukavelat Muharriri Kamil Efendi
Meclis-i Beledi
Reis Abdullah Efendi
Aza Ali Efendi Katip Aziz Efendi
Aza Tercan Ağa Sandık Emini
Ohannes Efendi
Aza Karabet Ağa Çavuş Ali Ağa
Aza Nihat Ağa
Bazı Memurin
Nüfus Memuru Mehmed Beğ Sandık Emini Artin Ağa
Nüfus katibi Sadık Efendi Ambar memuru Ali Efendi
Tapu Katibi Reşid Efendi Düyun-u Umumiye Memuru
Bank memuru Ömer Efendi Turan Efendi
Mekteb-i Rüşdi Muallimi Ahmed Efendi
Hat Muallimi Hamdi Efendi
Tarih: 26/Ş /1274 (Hicrî) Dosya: Askeriye
için Gürün Kazası Müdürü Hacı Sadık'ın imal ettirdiği kilimlerin bedelinin
Sivas Deftedarı Nazif Efendi'den tahsili.
Tarih: 02/Ra/1277 (Hicrî) Dosya:1-
Gürün ahalisinden olup hükümete asi olan bazı zevatın tedibi. 2- Gürün Kazası
Müdürü Abdulkadir Ağa'nın azli.
Tarih: 16/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün
Kazası Müdürü Abdülkadir'in azli ve yerine Tevfik Ağa'nın vekaleten tayini. 2-
Çeşitli suçlarından dolayı Maraş'a firar eden Meclis azaları Abdülfettah ile
Ali'nin yakalanıp muhakemesinin yapılarak keyfiyetin bildirilmesi.
Tarih: 21/N /1277 (Hicrî) Dosya: 1- Mehmed
Bey'e Gürün Anbarı'ndaki zahiresinin teslimi. 2- Mehmed Bey'in Gürün Kazası
Müdür-i sabıkı Abdülkadir Ağa'daki kira bedelinden doğan alacağının tahsili.
Tarih: 23/Z /1277 (Hicrî) Dosya: Gürün'e sevk
olunan muhacirlerin iskanında Tevfik Ağa'nın gösterdiği gayret ve yardımdan
memnun olunduğu.
Gürün’de Telgrafhane: Tarih: 22/L /1301 (Hicrî) Dosya: Maraş'dan
Elbistan'a kadar çekilmesi gereken telgraf hattının masraflarının ahaliden iane
olarak temin edildiğinden bahisle bunun Darende-Gürün hattına bağlanması için
gereken edevatın gönderilmesine dair Haleb Vilayeti telgrafı hakkında gereğinin
yapılması. Tarih: 12/N /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün Kaymakamlığı'nca istenen iki
masa telefonu, bir tane santral ve otuz izolatörün gönderildiği.
Tarih: 28/B /1316 (Hicrî) Dosya: Sivas
ve kazalarındaki hapishane ve tevkifhanelerin ıslah ve tadili için alınan
tedbirler.
Tarih: 27/S /1317 (Hicrî) Dosya: Camilere
hatib tayini.
Tarih: 24/L /1318 (Hicrî) Dosya: Darende,
Gürün, Aziziye ve Yıldızeli kazaları hapishanelerinin hıfzıssıhha kurallarına
uymadığı, mahpus ve mevkufların karışık oldukları ve bu kazalarla Koçgiri ve
Bünyanhamid kazalarında nisa hapishanesi olmadığından gereğinin yapılması.
Tarih: 30/B /1323 (Hicrî) Dosya: Zabitanın
maaşına yapılan zam ve ihsan buyurulan liyakat madalyaları için çekilen
teşekkür telgrafları.
Tarih: 09/C /1330 (Hicrî) Dosya: Gürün
Hapishanesi Gardiyanlığı'na Akif Ağa-zade Mehmed Efendi'nin tayin edildiği.
Tarih: 16/Ş /1330 (Hicrî) Dosya: Sivas
vilayeti merkez ve mülhakat hapishanelerine aid istatistik cedvellerinin
gönderildiği.
Tarih: 20/Ra/1331 (Hicrî) Dosya: 1328
yılı Kanunıevvel ayında Sivas vilayeti ve mülhakatında meydana gelen cinayet
olaylarını gösterir cetvellerin takdimiyle, bazı kazalarda cinayet hadisesi
olmadığından cetvel tanzim edilmediği.
Tarih: 20/B /1331 (Hicrî) Dosya: Gürün,
Darende, Kangal ve Zara Hükümet Konakları ve hapishanelerinin tamirat ve
inşaatı için gerekli tahsisatın Maliye Nezareti'nce reddi ve imkan olana kadar
ertelendiği.
Tarih: 25/Ra/1332 (Hicrî) Dosya:Sivas
vilayeti Merkez ve Mülhakat Hapishaneleri hakkında bilgi veren sual
varakalarının takdimi.
Tarih: 05/B /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün'de adi
ve ham boyadan imal edilen şalların imalatının durdurulması serbestini sanayice
münafi olduğu, Meclis-i Umumi-i Vilayetin selahiyetinde olmayan bu kararın tatbikine
devam edilemeyeceği.
Tarih: 12/N /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün
Kaymakamlığı'nca istenen iki masa telefonu, bir tane santral ve otuz izolatörün
gönderildiği.
Tarih: 21/L /1332 (Hicrî) Dosya: Sivas
polis mürettebatının künyelerini havi defterin takdim kılındığı.
Tarih: 04/N /1334 (Hicrî) Dosya:Gürün
Kazası'na merbut Karadoruk Nahiyesi Hükümet Konağı ittihaz olunan mahallin icar
berdelinin tesviyesi.
Tarih: 05/Za/1334 (Hicrî) Dosya: Sivas
vilayetinin Menatik-i Harbiye Memurin-i Hususiyesi ile Mekatib muallimlerinin
maaşatının tesviyesi için hususi bütçesinden muaveneten vilayetin 332 senesi
hususi bütçesine tahsisat-ı munzamma ilavesine ve sarfına mezuniyet verildiği.
Tarih: 29/Ca/1335 (Hicrî) Dosya: Hapishanelerin
teşkilat ve ıslahatına esas olmak üzere Sivas'a bağlı hapishanelere ait
cedvellerin takdim edildiği. (Belge tarihi: Cemaziyelevvel 30)
Tarih: 26/M /1336 (Hicrî) Dosya: Sivas
vilayeti dahilindeki Gürün Kazası Hapishanesi'nin dört aylık yoklama cetvelinin
takdim edildiği.
Tarih: 27/R /1336 (Hicrî) Dosya: Sivas
vilayeti dahilindeki hapishanelere ait yoklama cetvellerinin gönderildiği.
Tarih: 01/M /1337 (Hicrî) Dosya: Sivas
Muhasebe-i Hususiye Merkez Katibi Rıza Efendi ile Gürün Muhasebe-i Hususiye
Memuru Hüsnü Efendi'nin askerlikten tecilleri talebinin Harbiye Nezareti'nce
kabul edilmediğinin Sivas vilayetine bildirilmesi.
Tarih: 10/L /1337 (Hicrî) Dosya: Amasya,
Divriği, Gürün, Elbistan, Köprü ve bağlı yerlerde meydana gelen katl, cerh,
gasp ve şekaveti bildirir tahrirat.
Tarih: 14/Za/1337 (Hicrî) Dosya: 1335 senesi
Temmuz ayı zarfında Sivas Valiliği hudutları içerisinde meydana gelen şekavete
aid cetvelin takdim edildiği.
Tarih: 20/Za/1337 (Hicrî) Dosya: Tonos
kazasının 1335 senesi ilk dört aylık yoklama cetveli ile Gürün Hapishanesi'nin
Mayıs ve Haziran aylarına ait yoklama cetvellerinin gönderildiği.
Tarih: 21/Za/1337 (Hicrî) Dosya: Sivas'ın
mülhakatında eşkiyanın yapmış olduğu katil ve gasp vakıalarının rapor halinde
takdimi.
Tarih: 26/M /1338 (Hicrî) Dosya: Takip
edilmekte olan Kangallı şaki Hızır oğlu Muzaffer'in, kendiliğinden teslim
olduğundan, afvedilmesi.
Tarih: 27/Ra/1338 (Hicrî) Dosya: 1333
senesinde, Gürün'den tayin olunduğu Cemişkezek kazasına giderken eşkıyanın
tecavüzüne uğrayıp malları gasbedilen Mustafa Hulusi Bey'in mallarının geri
alınması ve gasıbların yakalanması için Mamuretülaziz Vilayeti'ne tebligat
yapıldığı.
Tarih: 07/R /1338 (Hicrî) Dosya: Merzifon'a
gelmekte olan bazı eşhasın hayvanlarını gasbeden eşkiyanın yakalandığı. Darende
ve Divriği civarında şekavetle uğraşıp hayvan gasbeden eşkiyanın
yakalandıkları.
Tarih: 25/R /1338 (Hicrî) Dosya: Mesudiye'de
şekavetle iştigal eden Ebil ve biraderi Ali'nin yakalandıkları. Ağa Nene
adındaki kadını katleden Tevfik Çavuş'un yakalandığı. Asker İsmail'in zevcesi
Fatma'yı kaçıran Abdurrahman'ın yakalandığı. Mesudiye'de eşya gasbeden yedi
şahsın yakalandığı.
Tarih: 25/Ca/1338 (Hicrî) Dosya: Tokat'ta
Katiboğlu Ali'yi katleden, Şeyhoğlu Tahir'in yakalandığı. Divriği civarında
eşyaları gasbedilen yolcuların eşyalarının kurtarıldığı ve gasıbların ise
şiddetle takib edildiği. Tokat'ta bekçi Halil'i katleden, Osman'ı yaralayan,
Osman ve Hüseyin'in yakalandığı. Hacıköy Hapishanesi'nden firar ederek
şekavetle iştigal eden Kamil'in ölü olarak yakalandığı. Kürd Sefer'in katili Çerkes
Hamid'in yakalandığı. Darende'de Gedeninoğlu Hacı tarafından çalınan koyunların
istirdad edilerek, failin yakalandığı.
Tarih: Dosya No: Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı
Sivas Gürün'deki Vasatî Camii Vakfı'nın varidat ve masarıfat muhasebesi.
Tarih: 19/Za/1265 (Hicrî) Dosya: Ermeni
Patrikliği ve millet meclisinin Gürün naibi hakkındaki verdikleri şikayet
takririnin gönderildiği.
Tarih: 28/R /1266 (Hicrî) Dosya: Gürün
kazası reayasından olup Trabzon'da ticaret için bulunan şahıslardan iki defa
temettu vergisi tahsil edilmesi hususundaki şikayetlerin değerlendirilmesine
dair Maliye Nezareti'ne tezkire ve cevabi derkenar.
Tarih: 19/M /1268 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün
Naibi'nin şikayet edilmesi. 2- Fatıma Hanım'a maaş tahsisi. 3- Rahime Hatun'a
maaş tahsisi. 4- Harputlu Yusuf'un tedavi ettirilmesi.
Tarih: 24/B /1268 (Hicrî) Dosya: Vefat
eden kocasının mutasarrıf olduğu Gürünler Hanı hasılatının tahkik edilerek
Azime Hatun'a bildirilmesi.
Tarih: 30/B /1268 (Hicrî) Dosya: Sivas'daki
Ermeni ve Katolikler'den tahsil edilecek vergiler.
Tarih: 19/Ra/1269 (Hicrî) Dosya: İmam Salih'in
asker oğlu Osman'ın Pranga cezası bitmediğinden tahliyesi ile imamete tayininin
uygun olmadığı.
Tarih: 30/Ra/1269 (Hicrî) Dosya: Gürün
kazasında bulunan Ermeni ve katoliklerden tadil-i vergi ile ilgili verilen
karara razı olmayan Katoliklerin, yeniden yapılacak yazımda yine de razı
olmazlarsa, eskiden tayin edildiği şekilde vergilerini ödemeleri gerekeceği ve
zimmetlerinde bulunan bakayanın tesviye edilmesi.
Tarih: 03/B /1269 (Hicrî) Dosya: Atik Valide
Sultan Vakfı'na ait yerlerin mukataalarına vuku bulan müdahalenin men'i ve
Defter-i Hakani kayıtlarına göre sahiplerine verilmesi.
Tarih: 29/S /1270 (Hicrî) Dosya: Perinoğlu
Mağdis'in kardeşi Mıgırdıç'taki alacağının tahsili.
Tarih: 29/R /1273 (Hicrî) Dosya: Gürün
kazasındaki Katoliklerin vergisinde indirim yapılarak İslam ve Ermenilerin
vergisine zam yapılması anlaşmazılığa yol açtığından haksızlığın giderilmesi.
Tarih: 26/Ş /1274 (Hicrî) Dosya: Askeriye için
Gürün Kazası Müdürü Hacı Sadık'ın imal ettirdiği kilimlerin bedelinin Sivas
Deftedarı Nazif Efendi'den tahsili.
Tarih: 14/Ş /1275 (Hicrî) Dosya: Antepli
Mumcuığu Karabet'in Gürünlü Koçanoğlu Muğdis'e yaptığı müdahalenin men'i.
Tarih: 29/Ra/1276 (Hicrî) Dosya: Mustafa
Efendi ve şerikinin mutasarrıf oldukları Kayseri Sancağı Adet-i Ağnam
Rusumu'ndan dolayı Kuzugürünlü ve Afşar aşiretlerinde olan alacaklarının
tahsili.
Tarih: 02/Ra/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün
ahalisinden olup hükümete asi olan bazı zevatın tedibi. 2- Gürün Kazası Müdürü
Abdulkadir Ağa'nın azli.
Tarih: 01/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: Gedikcik
kazası ahalisiyle yolculara sarkıntılık eden Kayseri'de sakin Kuzugürünlü
Aşireti'nden bazı kişiler Karagül köyünde ikamet eden Çerkes Muhaciri Ahmed'in
para ve eşyasını çaldıklarından yakalanıp gereğinin icrası.
Tarih: 16/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün
Kazası Müdürü Abdülkadir'in azli ve yerine Tevfik Ağa'nın vekaleten tayini. 2-
Çeşitli suçlarından dolayı Maraş'a firar eden Meclis azaları Abdülfettah ile
Ali'nin yakalanıp muhakemesinin yapılarak keyfiyetin bildirilmesi.
Tarih: 21/N /1277 (Hicrî) Dosya: 1- Mehmed
Bey'e Gürün Anbarı'ndaki zahiresinin teslimi. 2- Mehmed Bey'in Gürün Kazası
Müdür-i sabıkı Abdülkadir Ağa'daki kira bedelinden doğan alacağının tahsili.
Tarih: 23/Z /1277 (Hicrî) Dosya: Gürün'e sevk
olunan muhacirlerin iskanında Tevfik Ağa'nın gösterdiği gayret ve yardımdan
memnun olunduğu.
Tarih: 22/L /1301 (Hicrî) Dosya: Maraş'dan
Elbistan'a kadar çekilmesi gereken telgraf hattının masraflarının ahaliden iane
olarak temin edildiğinden bahisle bunun Darende-Gürün hattına bağlanması için
gereken edevatın gönderilmesine dair Haleb Vilayeti telgrafı hakkında gereğinin
yapılması.
Tarih: 21/Ş /1307 (Hicrî) Dosya: Çerkeslere
ait sicil durumları.
Tarih: 24/B /1312 (Hicrî) Dosya: Bir Ermeni
müfsid hakkında yapılan tahkikatın neticesi.
Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Elbistan
telgraf hattını kesip Karadut karyesine saldıran Zeytun Ermenilerinin Elbistan,
Darende ve Gürün'e saldıracakları haberinin alındığı.
Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun ve
Hacı Nandırın kazaları Ermenilerinin İslam karyelerini yağmalayıp
Elbistan-Zeytun telgraf hattını kestikleri. Ermenilerin Elbistan, Darende ve
Gürün kazalarını basacaklarının haber alındığı ve lüzumu kadar süvari istihdamı
talebi.
Tarih: 15/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun
Ermenileri'nin çıkardıkları hadiselerin önlenmesi için alınacak tedbirler.
Tarih: 19/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Tebligatta
bulunulduğu halde Erzurum, Trabzon ve Mamuretülaziz vilayetlerinde Gürcü, Kürt
ve Lazların Ermeni karyelerine saldırdıklarından bunlara karşı kuvvet
kullanıldığı. Malatya'ya bağlı Akçadağ ekradının Gürün'e hücum edeceği haberi
üzerine Ermenilerin silahlandığından lüzumlu tedbirlerin alınması.
Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün Hadisesi'nde Müslümanlar'dan ve
Ermeniler'den öldürülenlerin miktarı.
Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün'de
çıkan karışıklığın uygun bir şekilde teskin edilebilmesi ve askeri silah
kullanmaya mecbur etmemeleri için Ekrada muteberan ve ulema vasıtasıyla
nasihatte bulunması.
Tarih: 24/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin
Gürün kazasına hücum ettikleri ve Ermenilerle çatışmaya girdikleri. Gürün'ün
muhafazası için gerekenin yapılması hususunda kaymakamlık ve binbaşılığa
tebligatta bulunulduğu.
Tarih: 28/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin
Gürün'e saldırılarının önlenmesi için askerî tedbirler alınması. Gürün
Ermenilerinin silahlarını bıraktıkları.
Tarih: 29/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Ermenilerin
fesadı ve tecavüzlerinden bıkan Sivas Müslümanlarının galeyana gelerek
Ermenilere hücum ettikleri, tedbir alınmazsa ecnebi müdahalesinden endişe
edildiği.
Tarih: 21/Ş /1314 (Hicrî) Dosya: Sivas
ve Gürün'de Ermenilerin yaptıklar hücum ve tahrikler.
Tarih: 14/S /1314 (Hicrî) Dosya: Tokad'da
sokaklara ifsad edici varakalar atılması sebebiyle askerî kuvvetlerin
takviyesi.
Tarih:
Dosya: Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı Sivas Gürün'deki Vasatî Camii
Vakfı'nın varidat ve masarıfat muhasebesi.
Tarih: 27/S /1317 (Hicrî) Dosya: Camilere hatib tayini.
Tarih: 05/B /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün'de
adi ve ham boyadan imal edilen şalların imalatının durdurulması serbestini
sanayice münafi olduğu, Meclis-i Umumi-i Vilayetin selahiyetinde olmayan bu
kararın tatbikine devam edilemeyeceği.
Ermeniler’in menşei ve
Ermeni tarihinin başlangıcı kesin bir karara bağlanamamış, muhtelif rivâyet ve
mitolojik bir takım hikâyelerden ibarettir. Ermeni tarihçilerinin bir kısmı ve
kilise Ermeniler’in menşeini Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’e bağlarlar. Ermeni
tarihini, Babil Kulesi’nin yıkılışı ile başlatarak ilk atalarının, Hazret-i
Nuh’un torununun torunu olan “Hayk” adında efsanevî bir şahsiyet olduğunu kabul
ve iddia ederler. Ünlü Fransız arkeologu Jacques de Morgan, Ermeni
tarihçilerinin milletlerinin aslını Kitâb-ı Mukaddes an’anelerine bağlamak için
büyük gayret sarfettiklerini, Hayk neslini bunlara yaklaştırmak maksadıyla eski
rivâyet ve an’aneleri tahrip ettiklerini belirtmektedir.
Bu tez, Kafkas dilleri
ve özellikle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dil bilimcisi Nicolai
Marr (1864-1934) tarafından tesis ve temsil edilen Rus Mektebi’nin kabul ettiği
ve şiddetle savunduğu bir tezdir. Ermeni kilisesi ile bazı Ermeni ekolü ve eski
SSCB ilim adamlarının Ermenileri, Jafetik (Ön-Asya yerlisi; Yafesî) gruba ait
Kafkasya menşeli bir toplum olarak göstermeleri boşuna değildir.
Yâni, Türkiye’ye mücâvir
olan bölgede, başka bir ifadeyle, Nuh’un gemisinin oturduğu iddia edilen Ağrı
Dağı ve çevresi Ermenilerin anavatanı olarak gösterilmekte, Ermeniler’in de
Nuh’un torununun torunu Hayk’tan türediklerine ve Ağrı dağından çevreye
yayıldıklarına inanılmaktadır. Ermeniler’e menşe ve anavatan arayan görüşlerin
tezidir. Bilindiği gibi, Jafetik (Yafesî) tâbiri, Yafes adından gelmektedir.
Yafes ise, Hazret-i Nuh’un oğludur ve vatanı da Mezopotamya’dır. Jafetik tez
(Marr’ın Mektebi), Ermenilerin menşeini Mezopotamya-Kafkasya coğrafî ve
arkeolojik temeli üzerine inşa etmektedir.
Tarihî kayıtlara göre
Ermenilerin menşei hakkındaki rivâyet, Herodotos (M.Ö. 484-425?)’un Ermenilerin
Frigyalılardan bir zümre olduğu kaydı ile Eudoksos’un (M.Ö. 370) Ermeni dilinin
Frig lehçesine benzediği iddiasına dayanmaktadır. Herodotos’un yazdıklarını
destekleyen ve Ermeniler’in milâttan önce Balkanlar’dan Anadolu’ya geçip eski Frigya
yâni Orta Anadolu’ya yerleştiklerini, bilâhare M.Ö. VII. yüzyıl ortalarında
Doğu Anadolu’da Urartu bölgesine göç ettiklerini kabul eden tarihçiler vardır.
Son yarım yüzyılda Anadolu’nun ırkî durumunu inceleyen antropologlar da
Ermenileri, doğuş yeri Balkanlar olan Dinarik ırkın doğudaki bileşkesi olarak
dikkate almaktadırlar.
Diğer taraftan,
kendilerine türlü türlü menşe arayan ve Ermenileri Urartuların torunları olarak
gösteren Ermeni tarihçileri de vardır. Bunlardan çivi yazısı üzerinde
çalışmalarıyla tanınan Joseph Sandalgian, lisanî deliller ileri sürerek,
Ermenileri Urartuların torunları saymağa ve efsanevî ataları Hayk ile Urartu
isimlerini birleştirmeye gayret etmiştir.
Birinci Dünya
Savaşı’ndan Lozan Barışı (1923)’na kadar geçen sürede, siyasî amaçlar güden
Ermeni neşriyatında da aynı tez ileri sürülmüştür. Eski Sovyetler Birliği’nde
Büyük Ermeni Lûgati’ni neşreden Ermeni dili uzmanı Acaryan; Ermenilerin Doğu
Anadolu’daki bazı şehir ve dağ adlarının Ermenice olduğu iddialarına karşı,
‘Ararat, Van, Daron (Muş), Garin (Erzurum), Masis (Ararat)...’ gibi kelimelerin
Ermenice ile kat’iyyen tefsir olunamayacağını ve Urartu dilinden kaldığını,
Horenli Movses’in anlattığı efsanevî krallardan “Aram, Mavanez gibi hâs
isimlerin Khald (Urartulu)ların Arame, Menuas gibi kral isimlerinde geldiğini,
‘ayk, Armenak, Amasya, Harma, Ara, Gartos’ adlarının ise menşei meçhul ve“hiç
şüphesiz Ermenice de değillerdir. Ermenice olarak bir mânâ ifade etmezler” diye
mâhiyetini belirtmektedir.
Son zamanlarda yapılan
araştırmalarda da, Urartu dili ile Ermenice’nin hiçbir alâka ve münasebetinin
bulunmadığı ortaya konulmuştur. Yukarıda yazılanların ışığında, günümüzde bile
menşeleri hakkında Ermeniler arasında muhtelif ve birbirini tutmayan fikirlerin
münakaşasının yapıldığı bir gerçektir. Netice olarak, ‘Ermenistan/Armenia’
denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir
ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde
esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır. Diğer taraftan, Ermeniler’in
menşeinin de kesin bir sonuca bağlanamadığı anlaşılmaktadır. Ancak, tarih
boyunca bulundukları yerlerde civardaki devletlere tâbî olarak yaşamış olan
Ermeniler’in menşelerinin, Balkan yarımadası olduğu yolundaki tarihî kayıtlara
da uygun düşen görüşler ağırlık kazanmaktadır.
Bilindiği gibi Ermeniler, II.
Meşrutiyetten sonra Batılılar’ın teşvik ve tahrikleriyle birlikte, doğu ve
güneydoğu Anadolu bölgelerinin kendi vatanları olduğunu iddia etmişlerdir.
Bunun bir iddia olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını kendisi bir Ermeni Tarihçi
olan “Dagavaryan” yazmış olduğu kitabında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
“Milli tarihçilerimiz Ağatan Geros’tan başlayarak Kitab-ı Mukaddes’teki,
“Togarama” ailesi ve Aşelnaz” kelimelerini ırkımıza, yani Ermeniler’e
yakıştırmışlardır. Halbuki Togarma, Ermenistan’ın güneydoğusunda ayrı bir
ülkedir. Çivi yazılı kitabelerde, Tilgarimmu(Gürün) kalesi ve civarı ki,
Asuristan’a göre kuzeyde idi.” demektedir. Yine bu Ermeni tarihçiye göre
Kitab-ı Mukaddes’te geçmekte olan “Aşkenaz/Aşelnaz” Ermeniler’in “İşku”
dedikleri İskit Devleti’dir. Bu devleti kuranlar, Proto Türklerdir.”
Demektedir. Ermeniler’in atalarını dayandırmış oldukları şeyin mesnedsiz
olduğunu açıklamaktadır. (3)
Önceleri, Erivan-Gökçegöl bölgesinde
yaşayan, sonraki yıllarda ise; Bizanslılar tarafından Müslüman Araplar, ve
Türkler’in Anadolu’ya geçmelerini önlemek maksadıyla Bizans sınırlarına
yerleştirilmişlerdir. Ermeniler’in batıya yayılmaları bu şekilde olmuştur.
Türkler’in Doğu Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte, kısmen Fırat’ın batısındaki
küçük Ermenistan denilen yerlerde, çoğunlukla XI. yüzyıldan sonra, Kilikya
bölgesine tamamen yerleşmeye başlamışlardır. Bu yerleşmeleri Bizanslılar’ca
yapılmıştır. Bu bölgelerde, çeşitli
dönemlerde, çeşitli adlarla küçük prenslikler kurmuşlardır. Bu Ermeni
prenslikleri çoğu kez, yaşadıkları dönemdeki güçlü devletlerin hakimiyetleri
altında yaşayarak, o devlete tabi bir durumda kalmışlardır. Bu Ermeni prensliklerinin sınırları ise
tamamen belli değildir.
Armenia/Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I.
Darius (M.Ö. 521-485) tarafından yazılmış olan Behistun yazıtında ‘Harminiye,
Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VI. Yüzyıl
sonlarında İranlılar tarafından verildiği ve Ermenistan denilen bölgenin,
Persler’in Doğu Anadolu’daki satraplıklarından (valiliklerinden) biri olduğu
anlaşılmaktadır. M.Ö. 188 tarihinde kurulan Artaksias Krallığı zamanında,
Ârâmice “Yukarı/Yüksek/Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan/Armenia’ adı,
Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi. Bu coğrafî ad, sonraları Romalılar tarafından
orta ve yukarı Murat suyu ile Kür ve Aras nehirleri boyları için de
kullanılmış, daha sonra Avrupalılar tarafından benimsenmiştir. kendilerine
‘Hay’ diyen ve ‘Hayk/Haik’ adlı bir
atadan türedikleri efsanesini yaşatan, Türkler ile bütün yabancıların ‘Ermeni’
dedikleri toplumla Ermenistan/Armenia adının bir ilgisi bulunmamaktadır. Asur,
Med, Pers, Part yazıtları ile Ksenophon’un Anabasis’i ve Strabon’un
Coğrafyası’nda “Hay” ve “Hayastan”dan bahsedilmemektedir.
Ermeni sempatizanı
Profesör Jean Laurent, bir makalesinde
Ermenistan ile ilgili olarak: “...Gerçekten, yazılı tarihin
başlangıcından beri bu şekilde sınırlanan ülke bir devlet değil, bir coğrafya
terimidir. Şüphesiz, Ermeniler’in bu bölgede yaşadıkları olmuştur. Fakat bu
bölgeye, sırf Ermenistan adını taşıdığı için, ne Ermeniler’in mukadderatı, ne
de Ermenistan Devleti adını taşıyan bir devletin varlığı kesinlikle bağlanamaz”
demektedir.
Büyük Ermenistan (Asıl
Ermenistan) ve Küçük Ermenistan. Büyük Ermenistan, Batı’da Fırat nehrinden
Doğu’da Kür (Kura) nehrine kadar çiziliyordu ve 15 vilâyete bölünmüştü.
Kızılırmak kaynaklarının çıkış yerlerine kadar genişleyen Küçük Ermenistan ise
üç vilâyete ayrılmıştı. Asıl Ermenistan’ın ortadan kaldırılmasından sonra
teşekkül eden ve Ermenilik ile ilgilenen ilim adamlarının Küçük Ermenistan veya
Kilikya Ermeni Krallığı adıyla belirttikleri prensliğin toprakları Kilikyada,
sahil ve dağlık olmak üzere iki kısımdı. M.S. VI. yüzyılda, M.S.536’dan sonra
Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırdılar:
Sınırları esneklik
gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir
geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve
millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır. Küçük küçük prenslikler,
civardaki büyük devletlere tâbi olarak, muayyen bölgelere hükmetmişlerdir.
Ermeniler için vatan prenslikleri olmuştur. Vatanseverlikleri de bu sebeple
mahallî niteliktedir. Ermeniler’i bir arada yaşatan unsur, bir milleti
belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur.
Ermenistan, siyasî bağımsızlık olarak, sadece kişisel hürriyet fikrini
tanımıştır. XII. yüzyıldan itibaren, Ermenistan/Armenia adına, XIX. Yüzyıl
ikinci yarısına kadar atlaslarda tesadüf edilmeyecektir. Ermenistan coğrafya
adı, XIII. yüzyıldan itibaren yerini “Turkomania=Türkmen Ülkesi”ne
bırakacaktır.
Ünlü Alman coğrafya ve
haritacısı Heinrich Kiepert (1818-1899)’in Berlin’de basılmış olan “Grosser
Handatlas” adlı büyük atlasında Ermenistan gösterilmemiştir. Berlin’de
yayınlanan Neu Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinin 16 Kasım 1890 tarihli
nüshasında “Ermeni Meselesi” başlıklı bir makalede de, “Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve
istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman
devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır.
“...Binâenaleyh Ermenistan isminin tarihçe hiçbir ehemmiyeti
olmadığı gibi, coğrafya nazarında bu isim o kadar vâsidir ki, Ermenistan’ın
hududunu ta’yîn etmek için Mösyö Kiepert bile çok müşkilât çekecektir...” denilmektedir. 1890
yılında Leipzig’de basılmış olan Allgemeiner Handatlas adındaki büyük atlasta
ise ‘Armenie’ adı yazılıdır.
Anlaşılacağı gibi Ermenistan coğrafya adı, Rusya ve İngiltere’nin gayretleriyle
1878 Berlin Antlaşması ile sun’î olarak ortaya çıkarılan ‘Ermeni Meselesi’nden
sonra siyasî bir anlayışla atlaslara geçmeye başlamıştır.
Bilindiği gibi, Anadolu
toprakları üzerinde en mühim rolü Türkler oynamışlardır. Anadolu’nun Türkler
tarafından fethedilerek Türk yurdu haline gelmesi, Avrupalılara her zaman,
kavranamayacak, kabul edilemeyecek ve biraz daha hazmedilemeyecek bir durum
olarak gözükmüştür. ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî
bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde
esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır.
Verdiğimiz tüm bilgilerin ışığında akla
temel bir soru gelir, "Ermenistan neresidir?" Tarihte gerçekten bir
Ermeni Devleti var mıdır? Ermeniler bilindiği gibi, kendilerine "Hai"
derler, ülkeleri de "Hayastan"dır.[292]
Yazılan ve yazdırılan propaganda mahiyetindeki Ermeni tarihlerinde ileri
sürülen iddiaların aksine, Selçuklu Türkleri, Doğu Anadolu’yu Ermenilerden
değil, Bizanslılardan fethetmişler, kendilerini katliâma ve sürgüne tâbi
tutanlar da Bizanslılar olmuştur. Daha1064 tarihinde Ermeni Kars Bagratlı
Prensi Gagik-Abbas (Abas), prensliğini Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas’a
devretmiş ve karşılığında Kayseri-Niğde bölgesinde Zamantı şehrini almıştı.
Ermenilerin yalnız Doğu ve Orta
Anadolu'nun değil, kültürüyle, mimarî eserleriyle, edebiyatıyla, politik
kurumlarıyla aynı zamanda Kilikya'nın da sahibi ve varisleri oldüğünü dünyaya
ilan etmektedirler. Kilikya Tabi Ermeni Baronluğu'nun yerleştiği yöre XI.
yüzyılda Bizans topraklarıdır, ancak, yörenin zaman içinde başka isimler
altında, başka uygarlıklara ait olduğu unutulmamalıdır.[293]
Tarihten önceki zamanlarda Kilikya'nın
ilk sakinleri Fenikelilerdir, daha sonra yöreye Persler sahip olmuşlardır.
Zamanla devrinin dünya fatihi Büyük iskender, Kilikya'ya gelip yerleşmiştir,
ölümünden sonra imparatorluğu kumandanları arasında paylaşılırken, Kilikya
"Selevkos" düşmüştür. Ancak, çok geçmeden Roma imparatorluğu'nun
Anadolu'da hakim olduğunu görüyoruz. Roma, Sölökoslu Midridat'la bu topraklar
için uzun uzun savaşmıştır. imparatorluk Doğu ve Batı olarak îkiye ayrılınca
Honorius Batıya, Arcadius Doğuya sahip olur. [294]
VIII. yüzyılda yörede birden Araplar
görülür, Araplar burada iki yüzyıl kadar kalırlar. Bizans Kilikya'yı yeniden
kendi topraklarına katmak için uğraşmaya başlar ve Nisefor Fokas, Yannis
Tzimisses gibi güçlü Bazilei'ler, Kilikya'ya yeni baştan sahip olurlar.
Türkler'in tarih sahnesine çıkmalarıyla durum temelden değişir...
Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları
yöreyi sürekli hakimiyetleri altında tutarlar. Romen Diogenes'in, Sultan
Alparslan'a yenilmesiyle Anadolu'da Bizans hakimiyeti zayıflayacak ve yavaş
yavaş Bizans İmparatorluğu tarihten silinecektir.
Bu arada Bizans imparatorluğu Doğu'da
"limes" olarak kullandığı Ermeni de 7 Ocak 395 tarihinde Roma imparatoru
Teodos Milano'da ölmüş, Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür, Batı Roma
imparatorluğu "Pars Occidentatis" on yaşındaki küçük oğlu Honorius'a
Doğu Roma imparatorluğu "Pars Omental'is" ise on'altı, on ye'di
yaşlarında olan büyük oğlu Arcadius'a kalır. 330-641 tarihleri arasında
imparatorluk. Doğu Roma Hristiyan imparatorluğu adını taşır. 641-1204 tarihleri
arasında Bizans imparatorluğuna dönüşür.
Ermeniler her devirde Bizans'ın amansız düşmanlarıydı. Bizans'a
ticaret yapmak amacıyla sızmışlar, ülkenin çok geçmeden ekonomisin! ele
geçirmişler, malî yönlerden baskı yaparak imparatorluğun en yüksek kademelerine
el atmışlardır. Bizans tahtında Ermeni asıllı imparatorlar göze çarpar. Ancak,
bu Bazilei'ler, Ermenilerin iddia ettikleri kurallarda değil, Ermenilik
niteliklerini tamamen kaybederek, tahta çıkmışlardır.
Ermenilerin Osmanlı yönetimindeki elde ettikleri yüksek mevkiler,
mali alandaki oynadıkları önemli rol, Bizans imparatorluğundaki sosyal ve
politik durumlarının devamıdır. Bizans Irnparatorluğunda iki tür Ermeni vardır.
Bir kısmı, Romalılardan Bizans'a miras kalmıştı. Bunlarla birlikte, IV yy.dan
beri Bizans'la Persler arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında
kalan Ermeniler doğal olarak Bizans uyrukluydu. IV.yy. dan beri Perslerle
Bizans arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler
de Bizans tabiyetine alınıyordu. 387 tarihli sınır ayarlanmasına göre Bizans,
Erzurum ve Muş'a kadar ilerlemişti. 591 tarihli ayarlamaya göre ise Duin,
Makoy, Urmiah ve Mokh'da dahil olmak üzere hudut Tiflis ile Dara arasında bir
çizgi haline getirilmişti. Pers imparatorluğu Arap akımlarıyla yıkılınca,
Bizans Hazar Denizi'ne kadar ilerleyebilmişti.[295]
Bugün araştırıcılara çelişkili görünmesine rağmen, Arap egemenliğinde bulunan Ermeniler Bizans'ın tekrar bu yöreleri
ele geçirmesine karşı koymuşlardı. Ermeniler Bizans'ın politik ve dini
hakimiyetim kabul etmemekte ısrar ederek direniyorlardı.
Aslında Bizans Ermenileri otoritesi altında bulundurmak için
onları bölmeyi daha uygun bulmuştur. Ermeni derebeylerini sürekli birbirine
düşürmüş, aralarında devam edegelen mülk kavgalarım körüklemiştir. (Aristages)
Bizans'a gelen ikinci tür Ermeniler Araplara tabi olanlardır. Bunlar Gregoryen
Ermenilerdir. Bu tür Ermeni göçleri Pers İmparatorluğu zamanında başlamıştır.
Ermeni "rensi II nci Dikran Perslerce tutsak edildiği sırada, soylu Ermeni
aileleri Bizans'a sığınmışlardır (Faustus).Pers imparatoru Sapor (Şahpur) II
nci Arzas'ı 347-367) yeniden esir alınca, Ermeniler (soyluları) tekrar eşleri,
çocukları ve maiyetleriyle Bizans'a göçetmislerdir. Ermeniler, Pers
imparatorluğundan dini takibata uğradıkları için kaçtıklarını söylerler.
451'de, Perslerin Ermenilere karşı sert bir politika izlediğin! naklederler.
Arap istilasıyla Bizans'a yeni göçeden Ermenilere Bazilei'ler para, mal, mülkve
"unvanlar" ihsan ediyorlardı. Ermeniler arasında küropolates, konsül,
prokonsül, patris unvanım taşıyanlar da mevcuttur. Bizans çoğunu Araplara karşı
kullanmak üzere, doğu sınırına yerleştiriyorlardı. Bu ihsanlara mukabil de
Ermenilerden mutlak bir itaat bekliyor, Ortodoks dinini kabul etmelerim
"Kadıköy Konsili" (451) gereğince İstanbul Rum Patriğinin üstünlüğünü
tanımalarını istiyordu. Bizans'ın yerli Ermenileri ise Grek Ortodoksisini kabul
etmişlerdi. Bunların Ermenilikle hiçbir ilişkisi kalmamıştı. Grekleşmişlerdi,
bu bakımdan bunlarla önce Pers daha sonra Arap ülkelerinden göç eden Gregoryen
Ermenileri arasında aşılmaz bir duvar mevcuttur. [296]
İşte bu ortamda gerek doğudan gerçekleşen Türkmen akınlarına
karşı, gerekse Ermenilerin bu durumdaki belirsizliğini ortadan kaldırmak
amacıyla, 1020'de Doğu Anadolu seferine çıkan II. Basil, 1021'de 'Vaspuragan
Ermenileri^'nin yurdu olan Van bölgesini Bizans imparatorluğuna ilhak etmiş
(12 kale, 4400 köy ve 115 manastır) ve onlara yurt edinmeleri için Sivas
bölgesini vermiştir. Bizans imparatoru ile anlaşan Vaspuragan Kralı Johan
Senekerim (ö.l027), hanedanı ve yaklaşık 15 bin vatandaşı ile beraber gelerek
Sivas'a yerleşmiş ve hakimiyetini kurmuştur. Bu arada Ermenistan'daki 115
manastırın da Senekerim'e bağlı kaldığı kaydedilmektedir.[297]
Selçuklulardan önce Doğu Anadolu'da Bizans İmparatorluğu'na tabi
iki Ermeni Prensliği bulunmakta idi. Bunlardan birisi Bagrat hanedanının
elindeki Anı, diğeri de Ardzruni hanedanının basında bulunduğu Van Gölü'nün
doğusundaki Vaspuragan Bölgesi (Van Gölü Havzası) idi. Havzanın doğu tarafı
(Antsevatsik) bu aileden Gürgen Haçilc'in, güney tarafları (Rıştunik) da
kardeşi Senekerim'in (990-1006) elinde idi. Fakat Haçik'in ölümü üzerine
havzanın tamamı Senekerim'in hakimiyetine geçmiştir. [298]
Senekerim başkanlığındaki Ermenilerin Sivas'taki hakimiyeti,
Bizans imparatorluğu'na bağlı vassallık statüsünde, şehir içinde yönetim
özerkliğine sahip bir idare şekli olduğu anlaşılıyor. Senekerim'in ölümü
üzerine onun yerine oğlu Davit geçmiş, Davit'in 1032'de ölümünden sonra da aynı
tarihte Senekerim'in diğer oğlu Adom, kardeşine halef olarak Sivas'a
hakim olmuştur. Kaynaklara göre, Türkmenler, Çoruh ve Kelkit vadilerine
ilk akınlarım 1054 yılında yapmışlar. 1057'de ise Ermeni prensi olan îvane'nin
yardım isteği üzerine, kitle halinde Anadolu'ya gelmişler ve akınlarını
Trabzon'dan güneye doğru bu bölgelerde genişletmişlerdir. Bu sırada Ermeni
Başbuğu Toring'in onları pusuya düşürmesi, Türkmenlerin Anadolu şehirlerini
yağmalamalarına neden olmuş ve Saltuk adlı bir Türk beyi yönetiminde cesaretle
iç bölgelere kadar girip 1059'da Sivas'a kadar ilerlemişlerdir.[299]
Bu akın esnasında, Sivas'ın Ermenilerin yaşadığı önemli merkezlerden biri
olduğunu kaydeden bazı kaynaklar, X. yüzyılda Sivas'a tedrici olarak Ermeni
yerleşiminin başladığını belirtmektedirler. Bu asırda Ermenilerin Anadolu'daki
yayılmaları, sadece Araplardan alınan Kilikya ve Suriye bölgeleri ile sınırlı
kalmadığı, Kapadokya bölgesinde Kayseri ve Sivas yörelerindeki yerleşim
birimlerine kadar uzandığı kaydedilir. II. Nicephoros Phokas'ın 966-968 Anadolu
ve Önasya seferi sırasında yanında öncü kuvvetleri olarak Ermenilerin bulunduğu
nakledilir. Nakledildiğine göre bu Ermeniler, Sivas'ta ve Kilikya'da yerleşmiş ve
Sivas'ta oldukça çoğalmışlardır. Aynca II. Basil'in, 998 yılındaki Doğu Anadolu
seferi sırasında, Sina Karimaye Ermenilerine Sivas'ı verdiği ve bu Ermenilerin
de daha sonra Sivas'tan Kilikya ve Suriye bölgelerine yayıldıkları şeklinde
rivayetler de vardır. [300]
Türklerin Orta Anadolu'ya kadar ilerlemelerinin, 1063 yılma dek
fasılalarla devam ettiği, bu akınlardan sonra Bizans'ın Anadolu şehirlerinde
daha önce kurmuş olduğu savunma sistemlerinin, büyük ölçüde ortadan kalktığı ve
Sivas Kalesi'nin de bu mücadeleler sırasında tahribe uğradığı kaydedilmektedir.
1064 yılında Alparslan komutasındaki Türk kuvvetlerinin Ani şehrini almaşı,
Gagik'in hakimiyet bölgesini Bizans Devleti'ne terk etmesine yol açmış, Gagik
ve emrindeki Ermeniler, yüzyılın basında Vaspuragan Ermenileri'nin
yaptığı gibi Kapadokya'ya gelmişlerdir. Gagik'in Kapadokya'ya gelmesi üzerine o
zaman Sivas'ta bulunan Ermeni prensleri Adom ve Abusehl, Sivas'taki
hakimiyetlerini büyük ölçüde Gagik'e devretmişler ve onu Ermeni prensi olarak
tanıma karan almışlardır. Bu gelişmenin meydana geldiği 1064 yılı içerisinde Sivas
bölgesinin tamamen Türkmenlerin kontrolü altına girmiş olmasına rağmen,
Malazgirt öncesinde Türklerin Sivas'ta sürekli olarak kalamadıkları
anlaşılmaktadır. Nitekim 1066 yılında Bizans komutanı Nikephoros Botaneiates'in
Sivas şehrinin surlarını tamir ettirmeye çalıştığı şeklindeki bir bilgi, bu
sıralarda Türklerin Sivas'ta kısa sürelerle kalıp geri döndüklerim ve şehirde
yine de Bizans askerî gücünün varlığını göstermektedir.
Romanos Diogenes, 1071'de Türk meselesini tamamen halledebilmek
için, Anadolu seferine çıkmış ve Anadolu themalarından ordusunu takviye ederek
Sivas'a geldiği zaman, Ermeni prensleri Adom ile Abu sehil tarafından törenle
karşılanmıştır.[301]
İmparator Romanos
Diogenes, Sivas'ta bulunduğu sırada Sivas'taki Rumların, 'Türkmen saldırıları
esnasında kendilerine, Türkmenlerden ziyade Ermenilerin eziyet ettikleri'
şeklindeki şikayetleri üzerine, Sivas'taki Ermenileri kıyıma girişmiş, şehrin
yağmalanmasını emretmiş ve birçok Ermeniyi öldürtüp Adom ve Abusahi'ı Sivas'tan
sürmüştür. İmparatorun Sivas'ta
Ermenilere karşı giriştiği bu kıyıma sebep olarak Ermenilerin Bizans
baskısından bunalıp Türk akınlarım olumlu karşılamaları ve Türklerin hoşgörü ve
adaletli yönetimini tasvip etmeleri gösterilmektedir. Zira Urfalı Mateos,
Bizans'ın Anadolu Hıristiyan kavimlerine uyguladığı bu siyasî ve dinî baskıyı,
Anadolu'nun Türklerin eline geçmesinin en önemli nedeni olarak görmektedir. 1071'de Malazgirt Savaşı'nın
Türkler tarafından kazanılmasından sonra, Selçuklu komutanlarınca Anadolu'nun
fethi ve iskanı dönemi başlamıştır.
Alparslan'ın, Anadolu'yu fetheden beylerin alacakları yerlerin
kendilerine, oğullarına ve torunlarına ait olacağını belirtmesi üzerine
Danişmend Gazi, Emir Saltuk ve Emir Artuk gibi beylerle beraber Anadolu'ya
gelip Sivas, Kayseri, Zamantı, Develi, Tokat, Niksar ve Amasya bölgelerinialıp
Anadolu'da kurulan ilk Türkmen beyliklerinden birinin yani Danişmendliler
Beyliğinin temelini Sivas merkezli olarak atmışlardır.
Danişmend Gazi: Hayatı konusunda yeterli bilgi yoktur. Etnik
menşei konusunda da değişik görüşler ileri sürenler vardır. Ancak kaynaklardan
elde edilen bilgiler doğrultusunda onun hakkında oluşan genel kanaat şöyledir:
Anlaşıldığına göre, Azerbaycan'da Arran ve civarında yaşayan bir Türkmen
ailesine mensuptur. Sultan Alparslan'ın 1064 yılında çıktığı Kafkasya seferi
sırasında diğer Türkmen beyleriyle ordugaha giderek Selçuklu ordusuna yol
göstermiştir. Bu tarihten itibaren Alparslan'ın hizmetine girmiş ve bilgeliği,
cesareti ve yiğitliği ile onun dikkatini çekip en güvenilir emirleri arasında
yer almayı başarmıştır. Malazgirt Savaşı na da katılarak zaferin kazanılmasında
manevî yönden yaptığı tavsiyeleriyle önemli katkı sağlamıştır. Hayatı cihad ve
fetihlerle geçen Danişmend Gazi'nin ölüm tarihi 1085 yılıdır.[302]
Anadolu topraklarının büyük bir kısmı gibi, Sivas yöresinin
deTürk-lslam hakimiyetine kesin olarak Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra
girdiği anlaşılıyor. Ancak Sivas'ın alınması, Malazgirt Savaşı sonrasındaki
Danişmend Gazi'nin hakimiyet yılları (1071-1084) arasında hangi yıl
gerçekleştiği konusunda farklı görüşler söz konusudur. I. Hakkı Uzunçarşılı,
Sivas'ın alınmasının hemen 1071'de gerçekleştiğini söylerken M. Altay Köymen,
bu fetih tarihini 1071 ile 1074 arasında bir tarihte, Ali Sevim ise Sivas
yöresinin Türk hakimiyetine 1077 tarihinde geçtiğini belirtmektedirler.
Sivas'ın alınmasını, Amasya Tarihi 1074, Süryani Mihail Vekayinamesi ise
1085 olarak verir.[303]
Türkler XI. yüzyıldan
itibaren buraya yerleşmeye başladıklarında böyle bir kültür ve inanç ortamıyla
haşır neşir olmaya mecbur kaldılar. Türkler Anadolu'ya geldiklerinde en çok
Hıristiyan kitleyle karşılaştılar. Bizans döneminde Anadolu'nun iç kısımlarında
Yahudiler azdı. Anadolu halkının çoğunluğu Hıristiyandı; özellikle Sivas şehri
Ermenilerden müteşekkil şehirlerdendir. 1015 yılında Çağrı Bey'in üç bin Türk
atlısıyla Maveraünnehir'den Batı Anadolu'ya hareket etti. Bu sırada Bizans
İmparatoru II. Basil Bizans'ın geleneksel siyaseti uyarınca Van dolaylarındaki
kırk bin Ermeni'yi Orta Anadolu'ya zorla göç ettirerek, özellikle Sivas ve
Kayseri yörelerine yerleştirdik Sivas şehri Ermeniler için çok büyük önem arz
ediyordu. Çünkü Sivas Ermeni Krallarının ikamet yeri olmuştu.
XI. yüzyılda ölen Ermeni
Kilisesi'nin Katolikosu Senyör Bedros birçok kimsenin katıldığı kalabalık bir
cenaze töreniyle Sivas'daki Surp Nişan Manastırına defnedildi. Anadolu’nun adı
diyar-ı Rum, Sivas ise “Eyalet-i Rum” olarak isimlendirilmektedir.
Ortodoksluğun Sivas’ta yayılma gösterdiği yıllardır. Gregoriyanların geliş
tarihi M.S: 1020 yılllarıdır. Özellikle 1050-1080 tarihleri arasında etkin
olmuştur.
İslam girmeden önce Ermeni hristiyanlığı denen Gregoriyanlık
mezhebi girmiştir. Bizans imparatoru II. Basileios zamanında 15.000 Ermeni
Sivas’a geliyor. Böylece Sivas’a Gregoryanlar giriyor. Ermeniler’in takas
ettiği Sivas şehrine 1080 yılına kadar etkisini sürdürüyor. Bu yüzden Sivas ve
havalisini Küçük Ermenistan adı veriliyor. Mateu Vekayinamesinde 1059'da Sultan
Tuğrul'un deniz kumu kadar çok askerle Sivas üzerine yürüdüğünü; daha sonra,
şehirdeki kubbeli 600 kiliseyi asker çadırı zannettiklerini, fakat kilise
olduğunu anlayarak Sivas'ı yakıp yıkarak yağma ettiklerini yazar.[304]
Vaspuragan Prensi III. Aşot, kargaşalıklar çıkaran küçük kardeşi
Muşel'in Kars'ta ayrı bir derebeylik kurmasına müsaade etmişti. Hatta kendi
kendilerine bir takım unvanlar vermekle ünlü olan Ermeni soylularının usulünce
III. Aşot kardeşine "Kral" unvanım da verdi (Asoghik) (961962)X.
yüzyılın sonunda Ermeni Derebeyliği olarak Ani, Kars (908), Suini (970)
Derebeyliklerine rastlıyoruz. Bunların tümü Bizans'ın vasalıdır. yani merkeze
vergi öder, gerektiğinde savaşa hazır bir şekilde teçhiz edilmiş asker vermekle
mükelleftir. Vaspuragan'da hüküm süren Ardzrunî Ermeni Derebeyliği son
Vaspuragan Derebeyi AbusahI Hamazasp (953-972) öldüğünde, mülkü üç oğlu Aşot
Sahak, Gürgen Haçık ve Serınakerim arasında paylaştırıldı. Aşot Sahak, Van
Derebeyi ilan olundu (Ermeni törelerince Kral). Gürgen Haçık'e
"Antsevastik" yani Van Gölünün Güneydoğusu, Serınakerim'e ise
"Reştunik" yani gölün Güneyi düştü. Doğu Siuni (Urmiye Sevan gölü
arası) Prensi Simpad da "Yerli Kral" olmaya heveslendi. Simpad
Azarbeycan islam Emiri ile çok iyi geçindi. 998'de öldü. Etierıne Orbel'ian
Simpad'ın dürüstlüğünü, ılımlı politikasın) çok metheder.
Bu küçük Ermeni Derebeyliklerini Aphaz'lar sıkıştırıyordu. Hatta
Aphaz Prensi Ber, Kars ana Kilisesini Ortodoks Hristiyanlığı Rit'ine göre ayine
açmak istemişti. Ermeni Derebeyi Abas, Ber'i yakalatmış ve gözlerini kör
etmişti. Ancak, Abhazlar Bizans Ortodoks kilisesine sadıktılar. Ermenilerin
Ber'in gözlerini oyması bütün Greklerce, Bizans'a yapılmış bir hakaret gibi
görüldü. Gregoryen Ermenilerin sayısı Bizans'ta git gide çoğalıyordu. Pontus,
Kapadokya, Fırat dolaylarında Ermeni sayısı çoktu. Ancak, bu konudaki her
araştırma travail'ında açıklandığı gibi bunlar Gregoryan Ermenidir. Bizans'a
ticaret için göç etmişlerdir. Bizans'ın Ortodoks olan yerli Ermenileri ile hiç
bir ilişkileri yoktur. Ortodoks olmayanlar, olmak istememekte direnenler sınır
dışı ediliyor ya da tehcir ediliyordu. Ermenilerin dünyaya yayılmalarının,
diaspora'lar oluşturmalarının bir sebebi de budur. Grek Ortodoks Rahibi
Nikon'un Nisefor Fokas'ın da cesaretlendirmeleri üzerine Ermeni dinine
(Gregorien Monofizist) hücum eden ünlü "Traite"si bu tarihlerde
yazılmıştır.[305]
X. yüzyılın sonlarına doğru Azerbaycan Emirleri özellikle A'bul
Hacca, Vaspuragan Ermenilerini epeyce hırpalamıştır. Bununla birlikte, Doğu
Anadolu Ermeni derebeylerin'i ortadan kaldıran aslında Bizans Bazileüs'ü II.
Bazil'dir. Bazil, önce Bulgarlar'a karşı kullanmak amacıyla Ermen'iler'i
Makedonya'ya techir ediyor, öte yandan .da Sivas Grek metrolopitisi dini yönden
Ermeniler'e saldırtıyordu. Sivas ve genellikle Kapadokya'daki Ermeni
rahiplerini zincire vurarak öldürtüyordu. Grek Metropolitinin dinî başkanı
olduğu Kapadokya'da Enmeni Gregoeryen dini yasak edilmiş, "Ermeniler,
Sivas'ta Kiliseye gidemez olmuşlardı" (Asoghik). Grek Metropoliti, Ermeni
Patriği Haçık Aşarunî''ye resme'n Bizans Grek Ortodoks dinine girmesıi için
çağrıda bulundu. Bu arada Bizans'ta iç savaşlar yeniden baş göstermişti.
Yüzyıllardır Ermen'iler'i yok etmeyi planlayan Bizans politikası
içinbu kadarı fazla gö'ründü. II. B'azil 990'da David'i tehdit ederek, mülkünü
ölümünden sonra Bizans'a bırakacağı vaadim yeniletmişti. 31 Mart 1000'de Davîd
esrarengiz bir şekilde öldü. Asog'hik, bu acaip ölümü hakkı'nda pek bilgi
vermez.
Bizanslılar XI.
yüzyıldan itibaren Doğu Anadolu'yu istila ederek küçük kavim ve mezhepleri imha
ederek; vergilerle halkı ezmişlerdi. Arazi şahısların mülkiyetinde toplanarak
toprak aristokrasisi meydana gelmişti. Halk topraksız kalmış esir bir duruma
düşmüştü. Bu baskılardan dolayı yerli Ermeni, Süryani ve küçük gruplar Türklere
karşı Bizanslıları müdafaa etmiyorlardı, ilk Selçuklu Sultanı Süleyman Şahın
toprakları halka dağıtması Hıristiyan kitlelerin Türklerin safına geçmesini
sağladı.
Sivas’ta Hristiyanlar
denince akla Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler akla gelmektedir. 1071 yılında
Bizans İmparatoru Romanous Diogenes Malazgirt savaşına giderken Sivas’a
uğradığında burada ordusunu topladığı esnada Rmlar, Sivas’taki Ermeniler’i,
“Müslüman Türkler ile çok iyi geçiniyorlar, hatta onlarla birlik olup bizim
aleyhimizde olan işlerde birlikte davranıyorlar” diye şikayet edince. Bizans
imparatoru Ermeniler’in büyük bir kısmını başka bölgelere sürüyor, bir kısmını
öldürüyor. Bu esnada bir kısım Ermeniler de korkudan Sivas’tan ayrılarak
özellikle kilikya bölgesine kaçarak yerleşiyorlar.,
1064 ile 1071 yılları arasında Selçuklu Türkleri'nin Anadolu
fetihleri sonucu, Ermeniler'in bir kısmı önce Urfa'ya Edessa) daha sonra Toros
Dağlarına doğru hicret etmeye başlamışlardır. Bu yeni yerleşim noktaları da
eskiden olduğu gibi, Bizans'a aitti.
Türk akınlarına dayanamayan Bizans savunması iyice yıkılmaya yüz
tutunca, Ermeniler fırsattan istifade ederek Bizans 'topraklarında kendilerine
özgü örgütlenme sistemleri gereğince geleneksel derebeylikler kurmaya
başlamışlardır. Türk akınları ve fetihleri Kilikya'ya kadar yayıldı
(Attaliates, Skyiitzes, Laurent). Bizans Anadolu'ya Türk fetihleri karşısında
çöküyordu. Yönetim kuvvetli bir hükümdar aradı ve tahta IV. Romen Diojen'i
çağırdı (1067-1071) Romen Diojen, 1069'da Türklere karşı Bizans toprakları'nı
geri alma amacıyla Anadolu'da Kars, Kayseri, Konya, Suriye'de Memb'ic
(Hieropol'is) ve Artah'a yürüdü. Ordusunda Uz, Frank, Varang, Rus, Alan, Gürcü,
Norman ve Ermeni paralı askerleri bulunuyordu. Kumandanı Filateros Malatya'da
Türklere yenildi.
Romen Diojen'in ordusu lbn el Athir'e göre 200.000, imaeddin ve El
Faikî'ye göre 300.000 kişiydi. Ermeniler, Bizans'a karşı besledikleri kin ve
nefrete rağmen, İmparatoru yol boyunca selamlamaya koşuyorlardı, fakat Sivas
Rumları, Ermenileri Romen Diojen'e şikâyet ettiler. "Arisiag bizi yenince, Ermeniler bize Türklerden çok daha kötü
muamele 'ettiler. Kiliselerimizi yağmaladılar birçoğumuzu katlettiler,"
dediler. Bu sözler üzerine 'Romen Diojen Ermenileri tehdit ederek "Türk
Seferinden döndüğünde Ermeni dinini yok edeceğine yemin eder. 'Birliklerine
Sivas Ermenilerinin evlerini yağma etmeleri için emir verir, bir sürü Ermeni
öldürtür, kendisine itaat sunmaya gelen Vaspuraganlı Senakerim'in oğullları
Sivas Ermen'i Derebeyleri Adom ve Abusahlı huzurundan kovarak Sivas'ı mateme
boğar.
Sultan Alparslan Romen Diojen'i yenerek Anadolu'yu Türk
fetihlerine 'tamamen açmıştır, ancak Malazgirt Savaşında Ermen'ilerin Romen
Diojen'e ihanet ettikleri kesindir. Sebepsiz yere Ermeni askerleri'ne ve
milletine öfkelendi.[306]
Süryani Mihael ise, açıkça, "Bozuk
mezheplerini kabul ettirmeye zorladıkları Ermeniler savaştan kaçtılar."
ifadesini kullanmaktadır. Romen Diojen, Adana'da yakalanıp, gözleri kör
edilerek öldürülmesinden evvel, Kapadokya'da, Toroslar'da, Karadeniz'den
Akdeniz'e kadar uzanan yörede mutlak hakimdi.[307]
Türklerin de dostu olduğu için Ermeniler, Malazgirt'te kendisine
ihanet etmiş olmakla beraber, politika icabı yenik imparatorun etrafını
sarmışlardı. Diojen, Dukas'lara karşı iç savaşı kazanırsa, Bazileüs'ü kendi
çıkarları için kullanabileceklerdi. Ancak, asıl sebep, yukarıda da açıklandığı
gibi Diojen'in Türklerin dostu olmasıydı. Diojen'i tutmak, Toros yöresi
Ermenileri için Türklere karşı güvence niteliğindeydi.
Türklerin Ermenilerle anlaşması Bizanslılarca Hristiyanlığa karşı
ihanet olarak nitelenmiştir. Bizans tarihçileri uzun uzun bu yeni Ermeni
ihanetini yazarlar. Literatürde bazen yanlış olarak, Anadolu'ya Türkleri
Ermenilerin çağırdığı tezi savunulur.[308]
Süryanî 'Mihail de aynı fikirdedir.[309]
"Ermeniler, Türkleri Anadolu'ya geçirdi." Tezini savunur.
Anadolu'ya Türk akınlarının Ermenilerle ilişkisi pek tabiî olarak
yoktur. Fetihlerin kendilerine özgü sebepleri vardır. Ancak, birçok Ermeni
Türklerin Anadolu'ya girmesini istemiş, ilerlemesini kolaylaştırmıştır.
Chalandon, Aşoghik'i zikrederek "Türklerin
ilerlemesine sevindiler, hatta onlara yardım ettiler, Ermeniler savaştan
kaçtılar, Türk fetihlerini kolaylaştırdılar" der. Ermeniler, Türklere
kolaylık sağladılar. Doğu Anadolu'dan, Kilikya'dan, Orta Anadolu'dan birçok
Ermeni Türk ordularının önüne düştü, yol gösterdi. Süryanî Mihail Romen
Diojen''in Malazgirt yenilgisi üzerine: "Şükür olsun Tanrı'ya, mağrurların
boynu büküldü" der.
Türklerle dostluk kuran Ermeniler arasında eski Ani Prensi Gagik
başta gelir. Bizans'ın Kayseri ve dolaylarına iskan ettiği Gagik, Grekler'den
nefret ediyordu, eline fırsat geçer geçmez. Kayseri Rum Patriğini öldürttü ve
Türklere geçti. Kayseri Rum Patriği köpeğine Arınen adımı takmıştı, Gagik,
patriği köpeğiyle sarayına davet etti, yemekte hayvanı Armen diye çağırınca,
köpek çağırıldığını hemen anladı, patrik çok bozuldu, hemen üzerine atlayan
Gagik'in adamları, köpekle Rum Patriğim bir çuvalın içine koydular ve vurmaya
başladılar, köpeğin havlamaları, patriğin haykırmaları dinince ikisi de ölmüştü[310]
Kutalmış oğlu Süleyman Anadolu'da Büyük Selçuklulardan ayrı,
kuvvetli bir Türk Devleti kurmuştur. Devletin uzunluğu bir ay, genişliği on gün
sürüyordu.[311] Anadolu
Selçuklu Devleti sağlam esaslara dayanıyordu. Bizans'ın dinî tahakkümünden
bıkmış, Hristiyan halk, seve seve Türklere geçti. Demokratizasyon alanında
Süleyman Şah Anadolu'da toprak ağalarının elinden büyük çiftlikleri alarak
halka dağıttı. Bu suretle Anadolu'da ilk demokratik hareketi başlatan Süleyman
Şah'tır.[312] Ayrıca
Abbasî Halifesi Kaim Bin Emrullah Süleyman Kutalmış'a ait "hil'at ve sancak" göndermek suretiyle saltanatım tasdik
ve ilan etmişti. (Süryani Mihael Zonaras, Arına Komn'ena) Gerçekten Bizans'ın
dinî ve ekonomik baskısından Ermeniler çok şikayetçiydiler.
Ermeni kiliselerinden alınan vergi kilise malları ve mallardan
elde edilen gelir, bunların sistematik olarak Bizans'a geçmesi, Ermeni
prenslerinin Bizans hazinesine ödedikleri haraç, toplum vergisi, kan vergisi,
savaşlara katılma, imparatorluğun istediği sayıda asker vermek, askerî malzeme,
yiyecek içecek temim mükellefiyeti, fert basma alınan kan vergisinden başka
gelir vergisi, hasat vergisi... Ermeni halkı vergi altında eziliyordu, bu
bakımdan Ermeniler sevinerek Türklere geçtiler. Süryaniler ve Pavlikanlar da
Süleyman Şah'ın gayretiyle dinî ve ekonomik özgürlüğe kavuştu. O devirde Bizans
Bazileüs'unu istediği gibi tahta indirip çıkaran Süleyman Şah, Aleksis
Komnenos'la yaptığı anlaşmaya göre fii'ilen ve hukuken Boğazlara kadar
hâkimdir. Süleyman Şah Bizans'a hiçbir zaman tabi olmadığı gibi, Ermenileri de
tabiyetine almış durumundadır.[313]
Türkiye
Selçuklularının kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman'ın Antakya'yı 1084 yılında
fethi, önce Bizanslılardan, sonra da Filaretos'un zulümlerinden şikâyetçi olan
şehrin Ermeni ve Süryanî halkını çok memnun etmiştir. Zira Süleyman Şah,
"askerlerine ve tebaasına çok iyi muamele eder ve bu sebeple de halkı
kendisine bağlardı. Antakya hıristiyanlarının diğer komşu hükümdarları değil de
onu davet etmeleri, adaletinin çok yaygın oluşunun sonucuydu." Süryanî
tarihçisi; "halkımız Süleyman'dan
bir ferman alarak Antakya'da Meryem ve Saint George kilisesini inşa
etmişlerdir" derken bizi Selçuklular'ın kuruluşlarından
itibaren izledikleri politika hakkında bilgilendirmektedir.[314]
Süleyman
şah'ın oğlu Kılıç Arslan I de Haçlılarla yaptığı ölüm kalım mücadelesine rağmen,
Türkler'e özgü gelenek gereği, kendisinden öncekilerin yolundan giderek
hıristiyanlara karşı şefkat ve hoşgörüde kusur etmedi. Bu sebeple Malatya'nın
daha ilk kuşatılmasında şehrin Süryanî hıristiyanları Gabriel'i başlarından
atıp, Kılıç Arslan'ın idaresine girmeyi yeğlediler. Çağdaşı Urfalı Matheos,
Kılıç Arslan'ın her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zat olduğunu, bundan dolayı
da ölümünün hıristiyanlar için bile çok büyük bir mateme yol açtığını yazar.
İskenderiye Patrikleri tarihi, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mes'ud (1116–1156)
hakkında; "tebaasının çoğu Rum'dur. Rumlar iyi idare ve adaleti
dolayısıyla onun idaresinde yaşamayı tercih ettiler" der.
Sultan
ikinci Kılıç Arslan'ın Malatya Patriğine yazdığı mektupta, "bu devirde
Allah'ın, kendi (Patriğin) duaları ile devletimizi tebcil ettiğini
biliyoruz" demesi Malatya'nın fethine patriğin duasının vesile olduğunu
açıkça ifade etmesi ve mektubunu, dualarının devamını isteyerek bitirmiş olması
oldukça dikkate şayan ve kayda değer bir olaydır. Birincisi gibi II. Kılıç
Arslan da Ermeniler ve Süryaniler tarafından haînî kurtarıcı olarak
tanınmıştır. Selçuklu Sultanlarından değil, diğer Türk Beylerinden de aynı
derecede memnun olduklarını gördüğüm Anadolu'nun müslüman olmayan halklarından
Süryani 'Ermeniler'in, Artuklular'dan
Gazî Belek'in (Ölümü:1124) ölüm ne de müslümanlar kadar üzüldüklerini
tarihçiler kaydetmektedir.[315]
Türkiye
Selçukluları komşuları ile, ister müslim, ister gayri müslim olsun, çeşitli
anlaşmalar yapmış, önce bu topraklarda tutunabilmenin yollarını aramış, daha
sonra da bölgede hakimiyetlerini sürekli kılabilmek için her türlü fedakarlığı,
kahramanlığı ve cesareti göze almasını bilmişlerdir.[316]
Ünlü
Ermeni Bizans ailesi Taronites'ten gelen Gavras'lar da Türkler arasında
yaşayanlardandır. Bizanslılar, Türklerden yardım istemişlerdir. Buna karşılık
Türkler de hıristiyanlara başvurmaktan çekinmemişler, hatta onlara
sığınmışlardır. Yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi zaman zaman
birbirleriyle işbirliği yaparak, hem kendi çıkarlarını korumuşlar, hem de aynı
yönetim altında bir arada yaşama örneği vermişlerdir.
Bu
siyaset sebebiyle Türkiye Selçukluları sınırları içinde özellikle Hıristiyan
varlığının çok yüksek olduğu görülmektedir. Türlü belgelerden anlaşıldığına
göre hıristiyan nüfusunun Anadolu'nun batı bölgelerinden doğusuna doğru
gidildikçe artmakta olduğu da görülmektedir. Selçuklular devrinde Konya ve
Kayseri gibi bazı şehir ve vilayetlerin dışında kalan Orta Anadolu'nun
tamamıyla Türkleştiğini gösteren belgeler, bu Türkleşmenin oluşumunu tarihî ve
coğrafî sebeplerle izah etmemizi mümkün kılabilir.
II.
Kılıç Arslan, Malatya Süryani Patriği ile dostluk kurarak onunla Kitabı
Mukaddes üzerine münakaşa ve sohbetler yapmıştır. Rivayete göre Malatya'da
Süryani (Ya'kübî) tabib de Sultan Alaaddîn Keykübad'ın yakın dostu idi. Tıpta
iyi bir uzman olmadığı halde Alaaddîn Keykübad, geçmiş hükümdarların hayatı,
devrin şahsiyetleri hakkındaki bilgisi, güzel sohbetleri ve iyi Rumca'sı
dolayısıyla onu yanından ayırmıyordu.[317]
Hatta bir gün, Selçuklu Sultanı onun şu saate kadar mutlaka gelmesini ve
birlikte bir yere seyahate gideceklerini söyleyerek hemen gelmesi için haber
gönderir. Bir müddet bekleyen sultan, dostu olan Yakubi’nin gecikmesi nedeniyle
kendisi çekip gider. Sultanın haber göndermesinin ardından hemen yola çıkan
fakat sultana yetişemeyen Yakubi, hükümdarın kendisini o kadar sevmesine rağmen
kendisini neden biraz daha beklememiş olduğuna çok üzülerek oracıkta hastalanır
ve kısa bir müddet sonra da daha sultan şehre dönmeden vefat eder. Sultana bu
kadar bağlı olan başka bir ırk ve dine mensup olan insanın bir örneğini
Anadolu’dan başka bir coğrafyada göstermek mümkün değildir.
Vaspurakan Prensi
Senekerim 1021 tarihinde ve Ani Prensi II. Gagik-Haçik de 1045 yılında
topraklarını İmparator Konstantin Monamak’a hediye etmişlerdi. XII. yüzyılda
yaşamış olan ve en büyük Ermeni müverrihi sayılan Urfalı Mateos (Matthieu
d’Edesse), Vekayinâme’sinde Ermenistan’ın Bizans’a devredilmesinden yakınarak
şöyle bahsetmektedir:
“İşte Ermeni milleti bu suretle esaret altına alındı.
Memleket kâmilen kanla kaplandı ve bir ucundan öbür ucuna kadar çalkanan bir
kan deryası haline geldi. Ermeni milletinin Grek milletinin yüzünden çektiği
ıstırapları kim birer birer tasvir edebilecektir? Çünkü Grekler, Ermeni
milletinin kumandanlarını kendi ev ve eyâletlerinden çıkarıp götürmüşler ve
Ermenistan’ın krallık tahtını devirmişlerdi. Ermenistan, Greklerin elinden
(Türkler tarafından) alındıktan sonra Ermeniler, Romalıların bütün
fenalıklarından kurtulmuş oldular. Fakat onlar (Bizanslılar), bundan sonra da
Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar ve Allah’ın Kilisesi’nin içinde
kargaşalık çıkardılar. Onlar bu gayretleri ile bütün Ermeni prens ve
kumandanlarını Şarktan çıkarıp kendi memleketlerinde ikamet etmeye mecbur
ettiler.”
Hıristiyan oldukları
için, Türk hükümdarlarının Ermenilere iyi davrandıklarını belirten Ermeni
müverrihlerinin sözleri dikkate değer. Urfalı Mateos, Selçuklu Sultanı Melikşah
hakkında: “Melikşah, hâkimiyeti boyunca
Allah’ın yardımına mazhar oldu. O, bütün ülkeleri fethetti ve Ermenistan’ı sulh
ve asayişe kavuşturdu.” Demektedir.[318]
Asırlar sonra, Türkiye
Ermenileri eski Patriği finork Kalustyan da: “Türklerin asırlar boyu Ermenilerin dinî ve kültürel gelişmesini
sağladığını” ifade etmektedir.[319]
Herhangi bir hayır işleyerek, katliâm ve soygunlarını (Tanrı’ya) affettirirler,
vicdanları rahata kavuşurdu. ”Urfalı Mateos’un dediği gibi, “Türkler Anadolu’yu Bizans’tan aldıktan
sonra Ermeniler gerçekten kurtulmuşlardı.” Türkler’in, İslâm’ın gereği dinî
müsamahalarındandır ki, Ermeniler dinlerini koruyabilmişlerdir. Bu sebeple
onlar, Türkler’in Anadoluuyu fethetmelerinde Müslümanlar’a yardım etmişler ve
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizans ordusunu terk eden ilk kuvvet
olmuşlardı. İşte bundan dolayıdır ki, o devir Hıristiyan yazarları, Ermeniler’i
Hıristiyanlığa ihânet etmekle suçlamışlardır.
Orta Anadolu'da Sivas ve dolaylarında "Danişmend" olarak
bilinen Ali Talu'nun torunu Süleyman Şah'ın dayısı Gümüştekin Ahmet Gazi
tarafından kurulan Danişmend'liler Devleti de Ermeniler gibi Süleyman Şah'a
tabidir. Gümüşteki'n Danişmend Ahmet Gazi 1085-86'da Sivas'ı ele geçirdikten
sonra 'Kilikya'ya bir sefer yaparak bütün yöreyi zaptetti.
Ahmet Gazi 1084'te Süleyman Şah'a tabi Malatya Valisi Gabriel'e
hücum etmiş, Malatya'da yaşayan Süryani ve Ermeni halkın isteği üzerine kenti
1099'da teslim almıştır. Ermeni ve Sü'ryanilere çok iyi muamele ettiğim',
onları Müslüman halktan ayrılmadığını kaynaklar ispatlar. Ahmet Gazi Danişmend,
bir Türkmen Beyidir. Malatya, Sivas, Amasya, Niksar, Kayseri ve Çorum'u elinde
bulunduruyordu. Kapados Türk emirlerinin adaşıdır. [320]
Ermeni derebeyliklerini güvensizlik
nedeniyle Orta Anadolu'ya tehcir eder. Ermeniler, fırsat bu fırsattır deyip,
Ortaçağ'ın bu en önemli ticaret merkezin! efe geçirmeye çalışırlar. Bizans,
kendiliğinde biraz kuvvet bulunca Kilikya Ermenilerinî defalarca perişan
etmiştir. Özellikle Yannis Komnenos, Temmuz 1137'de Tarsus, Adana, Mamistra,
Anazerba'yı ve Vakha kalesini ele geçirmiş, Ermeni Baronu I. Leon'u bütün
ailesiyle birlikte zincire vurarak, İstanbul zindanlarına attırmıştır.
Kilikya Ermeniler'i Anadolu
Selçuklularının tabiiyetinde yaşamışlardır. Ermeni Baronu Thoros, Sultan
Mes'ud'a "Hükümdar olan sizlere biz gönül rızasıyla itaat ederiz."
demiştir.[321]
Kilikya Vasal Ermeni Krallığına yüceltilen Baron II. Levon'u II. Süleyman Şah,
tabiyetine yeniden almış ve II. Levon, Süleyman Şah adına para bastırmıştır.
Sultan Gıyasettin Keyhüsrev adına da tabiiyet gereğince Ermeniler para
bastırmıştır. Sultan İzzeddin Keykavus, bütün Ermeni baronlarını esir etmiştir.
II. Levon'a tabiiyet menşuru okuttuğu gibi, hil'at da giydirmiştir. Sultan
adına para bastıran II. Leon, Selçuklu tabiiyetinde kalmıştır. Alaaddin
Keykubat devrinde de Kilikya Ermenileri Türkler'in tabiiyetindedir, Sultan
adına para bastırırlar. Selçuklu Sultanları, Kilikya'ya her gelişlerinde
kaleleri tamir ve yenilerini inşa ettirir, kentleri kale içine alır, ovaya
idrolik tesisler yaptırır, geçitleri kontrol altına alırdı. Bu konuda özellikle
Sultan Alaaddin Keykubat'ın icraatı dikkat çekicidir. Çünkü Türkiye
Selçuklularında Kilikya'yı bir Selçuklu yöresi olarak saymak eğilimi vardır.[322]
Ermen'i topluluğu Doğu
ülkelerinde, Batının öncüsü
durumundadır. Tacitus'un "Ambigua gens"; (acaip halk)
Ortaçağda Perslerle, Araplarla, Bizansla, Türklerle sürekli sorunlar çıkarmış,
Batı ülkelerini daima Doğuluları cezalandırmaya davet etmiştir. Aslında, İslam
dünyasının Ermenilere karşı çok esnek ve anlayışlı davranmasına rağmen,
Müslüman'larla kendi çıkarları açısından anlaşamamış olabilir, Ancak, bir
Hristiyan devleti olan Bizans'la da hiç anlaşamamış, her zaman Bizans'a karşı
düşmanca tavır koymuştur. Batılıları sürekli Doğu ülkelerinin iç işlerine
karışmaya teşvik etmiş, özellikle ilk Haçlı Seferlerinde Doğulular'ın
affedemediği girişimlerde bulunmuştur.
Hatta II. Haçlı Seferi Ermenilerin isteği üzerine yapılmıştır, ilk
Haçlı Seferlerin'i yönlendiren, idare
eden, hatta yaratan Ermenilerdir. Ermeni Baronu II. Leon'un, Tü'rkler'in yok
edilmesi için Papaya gönderdiği mektup bu konuda kesin bir fikir verebilir: "Evagenatio ense de Hur çhaldeorunet
persecutione Pharaonis" (Kafirlerin, Firavunlar gibi bizi takip ve
işkence etmelerine karşı bize yardım et.).
Ermeniler, Malazgirt
Zaferi’nden sonra da Türk idaresi, adâleti ve inanç hürriyetinden yeterince
istifade etmişlerdir. Bugün İstanbul’da Ermeni Patrikhânesi ile bir Ermeni
cemâatinin varlığı da bunu göstermektedir. Ermeniler, Bizans İmparatorluğu’nda
mühim bir rol oynamışlar, devlet yönetiminde ve diplomasi alanında en yüksek
mevkilere ulaşmışlar, hatta imparator dahi çıkarmışlardır. Ancak ona devamlı
olarak ihanet etmişler, imparatorun sadık teb’ası olamamışlardır. Bu sebeple,
Ermenilerin kendilerini “Bizans’ın vârisi” ilân etmeleri de anlamsızdır.
Bizans’ın varisi olmaktan uzak olan Ermeniler, Doğu Hıristiyan İmparatorluğu
içinde sindirilememiş, hatta yıkıcı olan bir yabancı unsur olarak kalmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan (29 Mayıs1453) sonra kendisini Roma
İmparatorluğu’nun yegâne meşru vârisi saymıştı. Fatih Sultan Mehmet’in fetihten
önce, Edirne sarayında topladığı yüksek bir mecliste verdiği tarihî ve uzun bir
nutukta söylediği gibi, Türkler tarihî vazifelerini yerine getirip, atalarına
hayırlı halef olduklarını meydana koyarak, daha o tarihlerde, Bizans’ın vârisi olmayı
hak edeceklerdi.
Ermeniler Bizans’daki
rollerini Osmanlı İmparatorluğu’nda da muhafaza etmişlerdir. İstanbul’un
fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Bursa’daki Ermeni Başpiskoposu Hovagim’i
1461 yılında İstanbul’a yerleştirerek bir fermanla, bütün Ermenilerin Patriği
yapmış, böylece Ermenilere hürriyet sağlayan idarî ve dinî imtiyazlar
vermiştir. Aslında Ermenilerin, Bizans’ın zulmünden korunmaları için Anadolu’da
ayrı bir cemaat olarak örgütlenmelerine müsaade eden ilk Osmanlı Padişahı Orhan
(1326-1362) olmuştur. 1326 tarihinde Bursa’yı alarak başkent yapan Orhan Bey,
Kütahya’daki ilk Ermeni ruhanî merkezini de buraya naklettirmiştir.
Türkiye
Selçuklu Sultanlarının en parlak döneminin temsilcisi olan Alaeddin Keykübad
1230 yılında Yassı Çimen zaferinden dönüşünde; Kayseri'ye yaklaşınca
müslümanlar alim ve şeyhleri ile, hıristiyanlar da papazları ile kendisini
karşılamaya çıkmışlardı. Ermeni kaynağına göre, müslümanların kutlamalarına
katılamayıp geride kalan Hıristiyanlar bir tepesi üzerine çıkmış; seyrediyorlardı.
Bunları gören Keykübad onların arasına girerek, törenlerinde; çan çalmalarına
ve ilahilerle şarkılar söylemelerine izin vermiş ve şenlik içerisinde halkla
birlikte şehre girmişti. Keykubad'in meclisinde hıristiyan alimler de çok
itibar görüyorlardı. Konya'da eğlence yeri sayılabilecek mekanlar arasında
Ermeniler'e ait bir meyhanenin bulunduğu ve buraya Ermeniler'in gittiği belirtilmektedir.
1584'te
Kayseri'de 6573 müslim, 1979 gayri Müslim olmak üzere toplam 8549 vergi nüfusu
mevcuttu... Yaklaşık 40.000 nüfus yaşıyordu... Nüfusun yaklaşık 10.000 (onbin)
kadarı 1/4'ü) gayri müslim idi. Bunların da 3375 kadarını (675x5) Ermeniler
teşkil ediyordu. Deftere Cemaatı Rümiyan adı ile kaydedilen ve sayıları bini
(204 vergi nüfusu itibariyle) geçen gayrı müslimler ise Türk asıllı idi...
Kayseri Mahkeme Sicillerinde XVI. yüzyıldan itibaren ihtida eden ve Karakeçili
oldukları açıkça belirtilmiş olan hıristiyan Türkler'e rastlanır. Hıristiyan
Türkler'in Bizans zamanında Anadolu'ya nakledilmiş ve Ortodoks ve Ermeni
kiliselerine intisap ettiklerinden dolayı bazılarının da Rum ve Ermeni adını
almış hıristiyan Türkler olduğu şüphesizdir. Bunlar, muhtemelen Peçenek asıllı
idiler. Aradan dört asır geçtiği halde durumun değişmediğini ve XIX. yüzyılda
Kayseri'de yine gayri müslimlerin yaşamaya devam ettiklerini görüyoruz.
XIX.
yüzyılda Kayseri'de yetmiş beş (75) mahalle vardı. Bu mahallelerin otuz
altısında müslümanlar, ikisinde Rumlar ve on yedisinde de Ermeniler
yaşıyorlardı. Geriye kalan yirmi mahallenin üçünde Rumlarla müslümanlar,
birinde de yine müslümanlarla Ermeni ve Rumlar, diğer sekiz mahallede ise
Rumlarla Ermeniler birlikte yaşıyorlardı.[323]
Aynı
yüzyılda Kayseri'ye bağlı köylerde de durum farklı değildi. Yine gayri
müslimlerle müslümanlar müstakil mahallelerde yaşadıkları gibi, aynı mahallede
de müşterek, bir arada yaşıyorlardı.
Ortaçağ
İslâm dünyasında büyük şehirlerden biri olarak gösterilen Ahlat, Alparslan
devrinden itibaren (1063'den sonra) Anadolu'ya yapılan akın ve fetih
hareketlerinde Türkmenlerin bir üssü olarak kullanılmıştır. XI. yüzyılda
buralarda dolaşan Nasırı Hüsrev (öl. 1074-77 arası), bu şehre Ahlat adının
verilmesinin sebebi olarak; burada Arapça, Farsça ve Ermenice konuşulmasını
göstermekte ve bu şehrin müslümanlarla Ermeniler arasında bir sınır şehri
olduğunu belirtmektedir.
XIII.
Yüzyılın sonlarında ölen Zekeriyya Kazvînî (ol. 1283) ise Ahlat'da sıra ile
Türkçe, Farsça ve Ermenice konuşulmakta olduğunu belirtir. Bu dillerin varlığı
bize, bu şehirde müslümanlarla gayri müslimlerin bir arada yaşadığını
göstermektedir. Ancak, XIII. asırda Ahlat'ın nüfusunun ne kadar olduğunu
tespite imkan yoktur.[324]
Ahlat,
Eyyübiler'den sonra, Alaeddin Keykübat zamanında Türkiye Selçuklularının
idaresine girmiştir. Bu dönemde kalenin ve şehrin imarı, yeniden ele alınarak
tamamlanmıştır, işte Selçuklu Türkiye'sinde muhtemelen Ermenilerin azınlıkta
olduğu bu şehirde müslüman ve gayri müslim nüfus bir arada yaşamıştır.
Büyük
Selçukluların bölünmesinden sonra (1157) Türkiye Selçuklularına bağlanan
Erzurum, II. Süleyman Şah'ın Saltukoğulları Beyliğini ortadan kaldırmasından
sonra, kardeşi Muğîseddîn Tuğrul Şah'a ikta' olarak verildi. Böylece Türkiye
Selçuklularının idaresine geçen Erzurum'da yerli halktan ayrı, Türk ve Müslüman
halkın varlığını Mu'cemü'l Büldan yazarı Yakut el Hamevî (öl.l229)'nin verdiği
bilgilerden açıkça öğrenmekteyiz; "Ahalisi Ermeni'dir. Şehir diğerlerine
nazaran daha büyük ve uludur. Bugün burada bağımsız bir Sultan ikamet
etmektedir... çok hayırları vardır ve halkına adaletle ihsanım göstermektedir.
Ancak fisk, içki \mahzurlu
şeyleri irtikap eylemek bu şehirde yaygındır. Kimse bu kötü şeyleri
yasaklamamakta ve bu gibi işler, aşikar şekilde yapılmaktadır. Görüldüğü gibi,
farklı dinlere mesup insanların birarada yaşamaları, hayatlarını sürdürmek ve
günlük yaşayışlarında hür ve serbest oldukları Selçuklu Türkiye'sinde, şehir
merkezlerinde müslüman ve gayri müslimlerin aynı hayatı paylaştıkları ortaya
çıkmaktadır. Erzurum'un yanında Erzincan gibi Doğu şehirlerinde Türkiye
Selçukluları zamanındaki nüfus yoğunluğunun birbiri benzediği bilindiğine göre,
müslümanlarla müslüman olmayanların bir arada yaşadıkları bu bölgelerde, aynı
kaderi paylaşan insanların beraber yaşadıktan bir ortam doğmuştur.
Türkiye
Selçuklularının önemli şehirlerinden biri de Sivas idi. Hatta, Türkiye
Selçuklularına başkentlik yapmış olan Sivas'da XII. yüzyılın ikinci yarısında
azalmış olan nüfus günlüğü artmaya başladı. Bu artışta; şehre müslüman
Türklerin gelmeleri ve uluslararası kervan ticaretinin vücuda getirdiği
canlılık rol oynamıştır denilebilir.
Sivas'da
ticari canlılık sebebiyle bir çok etnik unsurun, Türk, hıristiyan ve yadi
tüccarın hatta, Avrupa'dan gelen tüccarlarla, Türk olmayan diğer müslüman
tüccarların bu canlılığın meydan namesine sebep oldukları görülmektedir. Selçuklu
yönetiminden sonra ve Ilhanîler zamanında Sivas'ın milletlerarası bir transit
şehir haline geldiği söylenebilir. Bu ticarî faaliyetler sırasında gayri müslim
nüfusun artmakta olduğu, hatta bu yüzden Cenevizlilerin şehirdeki hanlarda
oturdukları, gittikçe artan Cenevizliler sebebiyle Sivas'da bir konsolosluk
ihdas edildiği görülmektedir. Bu arada bunlar için bir de kilise yapılmış
olduğu ve bunların oturduğu hanlardan ayrılarak daha sakin kalmak için
mahallelerde kiraladıkları evlerde halkın arasında oturmayı yeğledikleri de
kaydedilmektedir. Türk hakimiyeti altında Sivas'da gayri müslimlerin hemen
tamamım hıristiyanlar, pek azını da yahudiler oluşturuyordu. Gök Medrese
vakfiyesinde yahudi evlerinin Kasaplar çarşısı içinde bulunduğu kaydından
anlaşıldığına göre buraya yerleşenlerin çarşı içinde yaşadıkları ve ticaretle
meşgul oldukları görülüyor. Yahudilerin nüfusunun burada artmasında XIII.
yüzyıldaki ticari canlılığın rolü olduğu söylenebilir. Sahibiye Medresesi'ne
ait vakfiyede de Sivas'ta bir Yahudî mahallesinin mevcut olduğu görülüyor.
Evliya
Çelebi XVII. asır ortalarında Sivas'dan geçmiş Seyahatnamesi'nde Sivas hakkında
verdiği bilgiler arasında Sivas'taki 44 mahalle içinde Ermeni ve Rum
mahallelerinde bulunduğunu kaydetmektedir. Gerçi Avrupalı seyyahların birbirini
tutmayan sayılarla Sivas'ın nüfusu hakkında çok farklı tahminler vermeseler de,
XIX. yüzyılın sonunda, Sivas'ta 30.000 ila 40.000 arasında değişen nüfusa sahip
olduğu görülmektedir. Bu nüfusta hala Sivas'ta oturmakta olan dörtte bir nispetinde
Ermeni ve Rum nüfusunun varlığından söz edilmektedir.
Türkiye
Selçukluları devrinde Sivas'da hıristiyan halkın kalabalık bir durumda
görülmesi, bunların herhangi bir baskıya maruz kalmadıklarını ve yukarıda da
belirttiğimiz gibi ticarî canlılıktan yararlandıklarını gösterir. Ayrıca
Sivas'ta toplumda önemini koruyan gayri müslimlerin, aynı zamanda toplum
hareketlerine diğer halkla birlikte iştirak ettikleri de görülmektedir. Nitekim
XIV. yüzyılda Kadı Burhaneddîn aleyhine kurulan ittifakta bir rahibin de yer
almış olması bunun bir göstergesidir. Hıristiyan nüfus içerisinde Ermeni ve
Süryaniler'in, Rumlara göre Türklerle daha iyi anlaştıkları, Danişmendlilerle
olumlu ilişkilere girdikleri, hatta Danişmendli hükümdarı öldüğünde onların da
yas tuttuklarının görülmesi ayrı dinlere mensup oldukları halde bu toplumların
nasıl kaynaştıklarının bir örneği olarak kaydedilebilir.[325]
Mezhep yönünden birlik
gösterememeleri sebebiyle, millî harslarını koruyamamış, Türkleşmiş, hattâ dil
olarak bile Türkçe’yi benimsemiş bir topluluk olan Ermeniler, XIX. yüzyıl
başlarında Millet-i Sâdıka’ adıyla adlandırılıyorlardı. 1856 Islahat
Fermanı’ndan sonra valilik, genel müfettişlik, elçilik, hatta bakanlık
mevkilerine bile getirilmeye başlanmışlardı.
Osmanlı
İmparatorluğu’nun sadık bir tebaası olan Ermeniler’in birden bire asî bir
duruma gelmeleri ve belli bir dönem içerisinde bu durumlarını ısrarla
sürdürmeleri tarihçiyi ve siyaset adamlarını düşündürmelidir. Çünkü, Rusya’nın
ve İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki diğer toplumları ayaklandırdığı
sırada milletler arası ilişkiler yönünden bir Ermeni Meselesi mevcut değildi.
XVIII. yüzyıl sonlarına doğru Polonyalı seyyah Mikoşa, Osmanlı
İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeniler’in durumlarını şöyle tasvir ediyordu:
“1856 Islahat Fermanı’ndan
sonra valilik, genel müfettişlik, elçilik, hatta bakanlık mevkilerine bile
getirilmeye başlanmışlardı. “Ermeniler’e, Türkler
tarafından, herhangi bir milletten daha çok saygı gösterilmektedir. Onlar,
Rumlardan daha geniş bir dinhürriyetine maliktirler.”
Mikoşa, “Ermeniler’in eski âdetlerini tamamıyla
unutmuş olduklarını izah ettikten sonra devam ediyor:“Geçmişte kendilerinin ne
oldukları üzerinde kat’iyyen düşünmüyorlar. Fikir bakımından bir ihtilâl
plânını kavrayabilecek kabiliyette değillerdir. Hatta Osmanlı Devleti’nin
çökeceği günün yaklaşmakta olduğu kendilerine söylendiği zaman bundan memnun
olmadıkları bile görünmektedir.”
Mikoşa’nın bu kanaatini
paylaşan bir Ermeni ileri geleni olan Mıgırdiç Dadyan da, 1867 yılında kaleme
aldığı bir inceleme yazısında Osmanlı rejimine teşekkür etmekte idi. O,
yazısında, “Osmanlı Ermenileri’nin tam
bir hürriyet içinde, sosyal kalkınmalarını Türkler tarafından engellenmeden
dinî kurumlarının asıl geliştirdiklerini şüpheye yer bırakmayan bir şekilde
göstermektedir. Öyle ise Ermenilerin yüzyıllar boyunca Türklerden zulüm
gördükleri, ezildikleri ve himayesiz bırakıldıkları yolundaki iddiaların tarihî
gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bu iddiaların belgelendirilmemiş
oldukları ve zaten belgelendirilmelerine de imkân olmadığı için propaganda
mahsulü iftira ve isnatlar olarak kabul edilmelerinden başka yapılacak bir şey
yoktur.[326]
Ermeniler, Ağrı Dağı
merkez olmak üzere, Kafkasya, İran ve Anadolu coğrafyasında dağınık halde
yaşamış, M.S. 300 tarihinde Hıristiyanlığın Gregoriyan mezhebini kabul etmiş ve
siyasi olarak Roma, Bizans, Pers, Arap, Selçuklu, Safevi, Rus ve Osmanlı
İmparatorluğu hakimiyeti altında, kültürel ve sosyal varlıklarını sürdürmüş bir
kavimdir. Yaşadıkları bu bölgelerde kültürel, sosyal ve iktisadi yönden ciddi
bir varlık göstermişler ve önemli fonksiyonlar icra etmişlerse de, siyasi
yönden yukarıda bahsettiğimiz imparatorlukların himayesinde, gölgesinde,
idaresinde yaşadıkları için, ayrı ve müstakil bir siyasi şahsiyet olma imkanı
bulamamışlardır. Bunda Ermenilerin zanaatkar, sanatkar, tüccar, esnaf olmaları
münasebetiyle, idaresi altında bulundukları imparatorlukların tesis ettikleri
barış ortamından yararlanarak daha fazla ticaret yapmak, daha fazla para
kazanmak için her tarafa dağılmalarının önemli bir rolü olmuştur.[327]
Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması için ileri sürülen
tarihî ve coğrafî delilleri çürütmüş olan ve Ermeniler’in milliyetler
prensibine de dayanamayacaklarını belirten Jean Laurent, dikkat çekici şu
ifadeleri kullanmaktadır:“Asırlardır Ermeniler, Rum (Roma) İmparatorluğu’na
kitle halinde göçüyorlardı. Çünkü, Ermeniler, mizaç itibariyle, diyar diyar
dolaşmak hevesi taşımaktaydılar. Ermeni maceracıları, kendilerine bol para
veren ve servet sağlayan devletin hizmetine girerlerdi. Bu devlet, onların
istedikleri gibi soygun yapmaları ve katliâma girişmelerine izin verdiği sürece
sadakatlerine güvenebilirdi.
Ermeniler tüccar bir toplumdur.
Vatanımız dedikleri yöreden antik çağlardan itibaren göç etmişlerdir. Ermeni
göçünün birinci sebebi, zengin ülkelere yerleşmek, bol para kazanmaktır. Ancak
bu göçün bir de sosyal sebebi vardır. Miras dolayısıyla derebeylik ailede en
büyük erkek çocuğa geçer. Ortanca ve küçüklere mal kalmaz, bunlar göç etmek ve
hayatlarını başka ülkelerde, kendi imkanlarıyla kurmak zorundadırlar.
Ermeniler, tarihte her zaman azınlık olarak yaşamışlardır. "Ermeni
milletinde vatan, millet kavramı yoktur. Ermeniler derebeylik halinde
yaşamışlardır, birbirlerine vatan hissiyle değil, dinleriyle bağlıdırlar, siyasal
bağımsızlık yerine kişisel özgürlüğü tanımışlardır.[328]
Aslında Ermenistan olarak adlandırılan
coğrafî yöre ne Ermenistan adlı politik bir devlet kuruluşuna ne de Ermeni
toplumunun kaderine bağlanabilir.[329]
Sürekli olarak başkalarının
himayesinde yaşamış, tarihleri boyunca "millî vatan"ları olmamış,
itaat ve hizmet ettikleri devletlerin çıkarlarına uygun topraklarda, onlara
sâdık kaldıkları sürece mutlu yaşamış olan Ermeniler; zaman zaman Avrupa
devletleri ile Amerika'nın kışkırtmaları ve zemin hazırlamaları sonucu,
"millî vatan" edinme gayesi gütmüşlerse de, kendilerini destekleyen
devletler, menfaatlerine fayda vermediği an Ermenileri yüz üstü
bıraktıklarından, bu gayelerini de asla gerçekleştirememişlerdir.
Ermenilerin, sonradan, daha çok yine
bu kışkırtıcı devletlerin çıkarlarına hizmet amacını güden yazarlarca yazılan
ve esas itibarıyla ya bir Türk-Ermeni çatışmasından medet uman veya kendi
aralarındaki kuvvet dengelerini lehlerine bozmayı hedefleyen eserlerin
incelenmesi şu neticeyi ortaya çıkaracaktır:
Ermenilerin tâbi oldukları
devletlere karşı hasmâne tutumla başkaldırışları, daima tebeası oldukları
devletle aralarını bozmak isteyen üçüncü bir devletin, bazan da devletler
grubunun müdahalesi sonucu olmuştur. Şüphesiz bu devletler, Ermenileri kışkırtmalarından
sonra istedikleri neticeyi alamadıkları zaman, Ermenileri kendi kaderleriyle
başbaşa bırakmaktan sakınmamışlardır.
Devlet-i Aliyye ile Ermeniler
arasında bu tip kışkırtma ve affetme örnekleri fazlasıyla vardır. Sürekli
olarak birilerinin kendilerini dürtüklemesinden medet uman Ermeniler ile
Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin sâdık teb'a-himayeci devlet münasebetini bozan
İngiltere, Fransa ve Rusya, bu konuda ilk ciddî başlangıcı, Osmanlı Devleti'nin
Tanzimat ve Islâhat Fermanını ilân etmesiyle yapmışlardır.
Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler,
uzun yıllar boyunca eğitim ve ticaret bakımından serbestler ve devlet
hizmetinde yüksek kademelerde görev alıp, hem aralarındaki ihtilâfta, hem
kendilerine zarar verenlere karşı Devlet-i Aliye'nin kanunlarıyla âdilâne
himaye olunurlarken; meselâ Rusya'da yaşayan Ermenilere ait vakıflar, okul ve
dinî müesseseler zorla ele geçirilmekte, Ermeni diliyle eğitim yasaklanmakta ve
din adamlarıyla başarılı iş adamları bile sürgüne gönderilmekteydi.
İşte Osmanlı Devletince askere bile
alınmadıkları hâlde, bütün ticarî çıkarları muhafaza olunan ve bu sayede hemen
hemen hiç külfetsiz büyük maddî servetler, bu arada Devlet-i Aliyye'nin
kendilerine temin ettiği iyi eğitim sonucu yüksek siyasî mevkiler elde eden
Ermenilerin, efendileri olan Osmanlılara isyan etmeleri, daima kendilerini bir
maşa olarak kullanan ve kendi topraklarında, Osmanlı Devleti'nden Ermeniler
adına istedikleri menfaatleri Ermenilere bahşetmeyen bu gibi iki yüzlü
devletlerin "ıslâhat" isteklerini bahane etmeleriyle ortaya
çıkmıştır.
Ermeni meselesinin ortaya çıkışını
hazırlayan âmillerin başında Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika'nın Osmanlı
Devleti'ne ve Ermenilere karşı takip ettikleri siyaset gelmektedir. Devletlerin
uyguladıkları bu siyasetin seyrini hülâsaten tespit etmek yerinde olacaktır:
Çar I. Petro (1862-1725) zamanında
kendisini Avrupa'da nüfuzlu bir devlet hâline getiren Rusya'nın gözü daima
Boğazlarda olmuştur. Balkanlar'a karşı da aşırı sempatisi olan ve bu ülkeleri
ya ele geçirmek veya kendi yönetimine tâbi kılmak isteyen Rusya, bu gaye ile
Balkan ülkelerinde konsolosluklar kurarak onları Osmanlı Devleti'ne karşı
teşkilâtlandırmış, böylece Slav-Ortodoks birliğinin ve halkının hâmisi rolünü
elde etmişti. Bu politikasını tatbik için bölgedeki bütün karışıklıklardan ve
bozulan dengelerden istifadeyi de ihmal etmeyen Rusya, 1806'daki Sırp
İsyanı'nın, 1827'deki Yunan İsyanı'nın ve 1875-1876'daki Bosna-Hersek ile
Bulgar ve Sırp isyanlarının çıkarılmasını temin etmiş ve bunların yayılmasını
körüklemiştir. Şüphesiz bu isyanların sonunda, kışkırttığı bölgeler namına
Osmanlı Devleti'nden toprak da edinmek isteyen Rusya'nın bu siyaseti, diğer
bozguncu devletler İngiltere ve Fransa ile çatıştığı için her zaman başarılı
olmamış, bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti'ne karşı harekete geçmeden evvel,
elde edilebilecek pastayı diğer devletlerle bölüşme siyasetini tatbikata
koymuştur.
Sıcak sulara inmek, Akdeniz ve Orta
Doğu'da hâkim güç olmak emelini, bu kez de Anadolu topraklarını parçalamakla
gerçekleştireceğine inanan Rusya, bu gayeyle Ermenilerin çokluk hâlinde
yaşadığı Erzurum-İskenderun Hattı'nı ele geçirmeye teşebbüs etti. Böylece
Rusya'nın Osmanlı Devleti'ndeki Ermeni kiliseleriyle teması ve Ermeni terör
unsurlarını desteklemesi başlamış oldu.
Doğu Anadolu'ya girişlerini Çar'ın
hizmetine giren Ermenilerin öncülüğünde gerçekleştiren, İran ile savaşlarında
Ermenileri ön saflarında kullanan Rusya, 1828 Türkmençay Anlaşması'yla Doğu
Ermenistan kendisine verilip İran Ermenileri de bu birliğe katılınca, elde
ettiği bu yeni güçle Osmanlı Devleti'ne saldırmıştı. 1829'da yapılan Edirne
Anlaşması'yla Rusya'ya göç eden 40.000 Ermeni, muhtar bir Ermenistan kurmak
isteyince, Osmanlı topraklarında bu isteklerini sözde gerçekleştirmeleri için
hâmilik vazifesini yüklenen Rusya, bunu geri çevirmişti.
Böylece Devlet-i Aliyye'nin sâdık
teb'ası olma vasfını kaybeden Ermeniler; Çarlık Rusya'sında birer köle ve maşa
gibi, çoğu kez de en tabiî haklarına karşı zulümler görerek bu nankörlüklerinin
cezasını çektiler.
Hiçbir zaman bir devlet olamayan;
soykırımı, cinayet ve katliamları dışında millî bir tarihleri bulunmayan ve
dünya medeniyetlerine yalnızca kölelik ruhlarını tanıtabilen Ermenilerin bu
"maşa" vasıflarını hâlâ terkedemedikleri, asırlarca bıkmadan tekrarladıkları
katliamlarını bu kez günümüzde Azerbaycan Türkleri üzerinde yine eski
hâmilerinin kışkırtmalarıyla tatbiklerinden anlaşılmaktadır. Ancak Ermeniler
sonunda pek geç olarak göreceklerdir ki yine kendileri döktükleri insanların
kanları ile başbaşa kalacak; kışkırtıcı hâmileri kendi çıkarlarını tatmin
ettiğinde, Ermenileri susturarak geri çekecektir.
İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne,
bilâhere Ermenilere ilgi duyması; sürekli olarak Rusya'nın İngiliz çıkarlarını
tehdit eder vaziyette güneye sarkması ve güçlü bir Karadeniz devleti olmasıyla
yakından alâkalıdır.
Rusya'nın kendi çıkarlarını tehdit
edecek şekilde gelişmesine mâni olmak gayesiyle İngiltere'nin Osmanlı
Devleti'ni Rusya'ya karşı desteklemesi, 1783 yılından, 1877-1878 Osmanlı-Rus
savaşına kadar sürmüştür.
1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nda
Avustura'yı Rus ittifakından ayıran İngiltere, Fransız İhtilâlinden sonra
Prusya'yı da yanına alarak Rusya'yı sıkıştırmaya başlamasına rağmen,
Fransa-Rusya Savaşlarında Rusya'yı desteklemiştir.
Yunanistan'ın isyanında Osmanlı
Devleti'ne muhalif olan İngiltere'nin bu tutumunu devrin İngiliz Başbakanı
Caning: "İngiltere'nin bu tavrının Rusya ile bağdaşmak olmadığı,
bağımsızlığını kazanacağı muhakkak olan Yunanistan'ın Rusya'ya borçlu olması
yerine, Akdeniz'de kendilerine dost bir devlet olacak olan İngiltere'ye
borçlanmasının daha doğru olacağı" şeklinde değerlendirdi.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali
Paşa'nın başkaldırışına karşı Osmanlı Devleti'ni destekleyen İngiltere, buna
mukabil 1838 yılında "İngiliz Ticaret Anlaşması"nı Sultan II.
Mahmud'a imzalatarak, Devlet-i Aliyye'nin siyasî ve iktisadî cihetten büyük
yara almasına yol açıyordu.
Bu anlaşma ile bir İngiliz açık
pazarı hâline gelen Osmanlı Devleti, Rumlarla Ermenilerin bu fırsattan istifade
ederek güçlenmelerine de mâni olamayacaktı.
İngiltere, 1853'de Rus Çarı II.
Nikola'nın Osmanlı Devleti'ni paylaşma teklifini reddederek Kırım Savaşı'nda
Osmanlıları desteklemiştir. Ancak 1870'li yıllarda değişen Avrupa'nın siyasî
yapısı, İngiltere'yi de değiştirmiş ve İngilizler 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı
sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin Anlaşmalarından sonra, Osmanlı
Devleti'nin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek onu parçalama ve bu
topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma politikasını
benimsemişlerdir.
İngiltere'nin Osmanlılarla ilgili
siyasetinin değişmesindeki önemli bir âmil de, Ermeni meselesinin Avrupa'da,
1880 yılından başlamak üzere, ön plana çıkmasıydı.
Osmanlı Devleti içerisindeki
Katoliklerin koruyuculuğunun Fransa'nın, Ortodoksların koruyuculuğunun ise
Rusya'nın üzerinde bulunması; İngiltere'nin Islâhat Fermanı'na din değiştirme
serbestliğini koydurtarak Protestan Ermenilerinin sayılarının artırılmasını
hedeflemesine yol açmış bulunuyordu. İngiltere bu sayede Protestanlara sahip
çıkma siyaseti güderek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışma imkânı elde
etmiş, takip edilen bu Protestanlık politikası da Ermeni kültürünü öncelikle
ele aldığı için, en ziyade Ermenilerin millî duygularını kışkırtmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda
Rusya'nın, Anadolu'nun bazı şehirlerini işgal ederek buralardaki Ermenileri,
bağımsızlık amacıyla Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtması, Ermeni meselesinin
başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne karşı
tecavüzkâr hareketlerine tek başına koyamayacağını ve kendi çıkarlarını
gözetmeyeceğini gören İngiltere, böylece Ermeni meselesini fiilen kabul etmiş
oldu. Bu yolda ilk adımını da hemen attı ve Osmanlı hükümetini tehdit ederek
Rusya'ya karşı üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs'ı aldı. Bununla birlikte Doğu
Anadolu'daki eyaletlerde yaşayan Hıristiyanların lehine ıslâhat yapması
hususunda Osmanlı Devleti'nden bir de taviz koparan İngiltere, böylece Ermeni
meselesini âdetâ İngiliz meselesi hâline getirdi.
Osmanlı-Rus Savaşı'ndan önce,
Ermenilerin Osmanlı Devleti'nden ayrılmak ve bağımsız bir devlet kurmak gibi
bir niyetleri olmadığı hâlde Ruslar, Ermenilerin herhangi bir isteği olmayışına
rağmen Ayastefanos Anlaşması'na Ermeni meselesini sokuşturmuştur. İngiltere de
Ermenilere sormaya gerek görmeden Kıbrıs Anlaşması'na Ermeni meselesini dahil
etmiştir. İngiltere, bağımsız bir Ermenistan'ı; bunun Rusya'yı zor durumda
bırakacağını ve Osmanlı Devleti'nde ilerlemesine mâni olacağını düşünerek
desteklemiştir.
Kanunî Sultan Süleyman'ın, bir
imtiyaz ve lütuf olarak 1535'de Fransa'ya tanıdığı kapitülasyon ayrıcalığı, iki
ülke arasındaki ilk ciddî ve dostâne ilişkinin başlangıcıdır. Bu ticarî ve
siyasî münasebet, 1740 kapitülasyonları ile genişletilerek devam etmiştir. Buna
mukabil Fransa 1683 tarihli İkinci Viyana Kuşatması sırasında Avusturya'ya
yardım ederek, gerçek bir dost olamayacağını açıkça ortaya koymuştur. Daha
sonra Napoleon Bonapart'ın ilk mağlûbiyetini aldığı Mısır Seferi, bu
ihanetlerinin devamı olmuştur. Ancak Rusya ile savaşları sırasında Osmanlı Devleti'yle
dost görünmeye çalışan Fransa, 1807 tarihinde Rusya ile anlaşınca yeniden
Osmanlı dostluğuna ihanet etmiştir.
1830 yılında Cezayir'i işgal ederek,
hem Osmanlılara; hem de işgal ettiği doprakları tam bir köle devleti
zihniyetiyle yöneterek Cezayirlilere ihanet eden Fransa, Afrika'da
yayılmacılığına devam etmek istemiştir.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın
isyanında, O'nu yalnızca fikren destekleyen Fransa, Kırım Savaşı sırasında ise
Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmiştir.
1870'de Almanya'ya yenildiği için
bir süre siyasî manevra yapma ve diğer devletleri etkileme rolünden mahrum
kalan Fransa, bu arada Berlin
Kongresi'ne katılmasına rağmen burada tesirli olamamıştır. Ancak Cumhuriyetin
yeniden ilânıyla tekrar eski rolünü elde eden Fransa, muhtelif grupların siyasî
mücadelelerini desteklemeye ve onların sığınak merkezi olmaya başlamıştır. Bu
arada Osmanlı Devleti'ndeki Katoliklerin koruyuculuğunu da üzerine almış ve
Kırım Savaşı'na sebep olan Kutsal Yerler Meselesi'nde önemli bir rol oynamıştır.
Almanya'ya karşı mağlûbiyetini
hazmedemeyen Fransa, 1878 Berlin Kongresi'nden Almanya'ya küserek ayrılan Rusya
ile yakınlaşmaya başlamış, İngiltere ile de görüş ayrılıklarını hallettikten
sonra her üç devlet, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına birlikte gayret
sarfetmeye başlamışlardır. Bu bölme ve parçalama planlarında Fransa'nın rolü
bir hayli aktif olmuştur.
1830'dan 1921 yılına kadar,
Orta-Doğu ve Akdeniz'deki dengeyi, Ermeni meselesi gibi sun'î bir hastalık
ortaya atarak muhafazaya çalışan, bu orada Anadolu'nun işgalinin ve bu
topraklarda kendi siyasî nüfuzunun da teminine çalışan Fransa, özellikle
Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından sonra Anadolu'nun işgali sırasında
Ermenilerle ilişkilerini geliştirmiş ve Fransız işgal kuvvetleri, Ermeni milis
ve teşkilâtlarıyla Türk topraklarının işgaline, Türk milletinin katliamına
girişmiş, bu arada milletler arası görüşmelerde Fransızlar Ermenileri büyük
ölçüde desteklemişlerdir.
Nihayet Sevr Anlaşması'ndan ve Türk
İstiklâl Savaşı'nın başarıya ulaşmasından sonra Ermeni-Fransız ilişkileri
giderek azalmaya başlamıştır.
Lozan Anlaşması'ndan sonra Ermeni
meselesini dış politikalarından çıkarmış gibi görünen Fransa, aradan yarım asır
geçmeden 1970'li yılarda tekrar alevlenen Ermeni terör hareketlerinin müdafii
olmuş, Fransız kamu oyu, Türk devlet adamlarının Ermenilerce katledilişleri
karşısında, tek yanlı ve Türk düşmanı tavırlarını sergilemişlerdir.
Netice itibariyle, Rusya-İngiltere
ve Fransa'nın takip ettikleri siyasetin mahsulü olarak ortaya çıkan ve Ermeni
meselesinin de başlangıcı sayılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda yapılan
Ayastefanos Antlaşması'nda, istedikleri bağımsızlık hakkını elde edemeyen
Ermeniler, ancak bununla birlikte 3 Mart 1878 tarihli bu anlaşma ile milletler
arası bir anlaşmaya dahil olma şansını yakaladılar.
Rusya'nın, Ayastefanos Anlaşması'yla
Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarının ve rolünün arttığını anlayan ingiltere,
30 Mayıs 1878'de Londra'da Rusya ile gizli bir anlaşma yapıp Avusturya'nın da
onayını alarak Berlin'e geldi. Almanya'nın da toplanmasında büyük yardımı olan
Berlin Kongresi 13 Haziran-13 Temmuz 1878 tarihleri arasında yapılmış ve
İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya ve Osmanlı Devleti
katılmıştır. Ermeniler, burada da bağımsızlıklarıyla ilgili haklar elde etmeyi
ümit ettikleri hâlde, Ermenilerin Kongre'ye sundukları teklifler dikkate
alınmamış ve Ermeni meselesi İngiltere'ye bırakılmıştır. Kongrenin 61. Maddesi
doğrudan, 62. Maddesi de Osmanlı Devleti'nin yönetimi altında yaşayan
Hıristiyanlara bir takım haklar getirmesi ve Ermenilerin de Hıristiyan olması
bakımından dolaylı olarak Ermenilerle ilgiliydi.
Gerçekten Batılı devletlerin Osmanlı
Devleti'nin iç işlerine karışmak, buradaki kendi çıkarlarını korumak ve
birbirlerine karşı olan dengelerini sağlamak için tercih ettikleri usullerin
başında, Osmanlı yönetimi altında yaşayan Hıristiyan unsurlar namına talep
ettikleri ıslâhat hareketleri gelmekteydi.
Osmanlı Devleti'nin ise ne Berlin
Anlaşması'nın 61. Maddesi'nde istenilen ıslâhatı gerçekleştirmeye niyeti vardı,
ne de bu yoldaki hareketleri gerçekleştiği taktirde, İslâm unsurları olan
Kürtlerle Çerkezlerin devlete başkaldırmaları hâlinde bunu düzeltecek ve
Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma dengesini yeniden kıracak siyasî
otoritesini kullanabilme imkânı mevcuttu. Çünkü bozulan bir dengenin yeniden
düzeltilmemesi, hatta yeni karışıklıkların ihdâs edilerek bunun Osmanlı
Devleti'ndeki çıkarlarına pazarlık unsuru olması için Batılı devletler
birbirleriyle yarış hâlindeydiler. Doğrusu devletin o zamanki malî yapısı ve
sıkça değişikliklere uğrayan güçsüz-istikrarsız hükûmetler, teklif edilen
ıslâhat hareketlerine direnmeyi, alternatif çareler üretmeyi ve iç işlerine
müdahaleye mâni olmayı sağlayamamaktaydı. Ancak 1880-1894 yılları arasındaki
Ermeni isteklerinin ve Batılıların Osmanlı Devleti'nden tatbikini talep
ettikleri Ermeniler lehine ıslâhat hareketlerinin tam olarak takip
edilmeyişinin Osmanlı hükûmetleri için bir şans olduğunu; bunun da büyük ölçüde
Ermeni isteklerini destekleyecek Ermeni terör hareketlerinin azlığına bağlı
olduğunu kabul etmek yerinde olacaktır. Bunun farkına varan Ermeniler,
1894-1896 yılları arasında büyük ölçüde terör hareketlerine girişmişlerdir ki
bunların bir kısım eserde belgeleriyle birlikte yer almıştır.
Devlet-i Aliyye, Ermeniler için çok
önemli olan 20 Ekim 1895 tarihli Islâhat Projesi'ni resmen kabul ederek
İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bildirdi. Bundan memnun olan Batılı devletler, bu
ıslâhat hareketlerini Ermenilerin çokluk nisbetinde bulunduğu diğer yerlerde de
yayma vaadinde bulundular. Ancak ıslâhat projesinin tam olarak tatbik
edilmediğini gören Ermeni komitecileri, Zeytun, Trabzon, Erzurum, Sivas ve
Diyarbakır'da önemli hâdiseler çıkarmaya başladılar. Bu isyanlar Ocak 1896
tarihinde bastırılmıştır.
1896 Aralık ayında siyasî sebeplerle
mahkûm bulunan Ermeniler için umumî bir af çıkartan ve muhtelif iyileştirme
haraketleri yapan Osmanlı Devleti ne Ermenileri, ne de Batılı devletleri hoşnut
edememiştir. Zira Ermeniler tam bağımsız bir devlet kurmadıkları sürece ve Batılı
devletler, esas istedikleri şey olan Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarını tam
olarak gerçekleştiremedikleri takdirde, hiç bir zaman gerçek mânada memun
olamazlardı.
Ermenilerin terör hareketlerini
organize eden Ermeni komitelerinin belli başlıları şunlardır:
Hınçak Komitesi: Kafkasyalı
Ermenilerden Avedis Nazarbek ve eşi Marian Vardaniyan tarafından 1887 yılında
kurulmuş olup, amacı önce Türkiye Ermenistanı'nı kurarak, daha sonra Rusya ve
İran Ermenistanı ile birleşip bağımsız bir Ermenistan tesis etmekti. Ancak bu
komtenin hareketleri Türkiye'de başarısız olunca aralarında ikilik çıkmış ve
Nazarbek taraftarı olanlar Asıl Hınçaklar; diğerleri ise Reformist Hınçaklar veya Veragazmiyal Hınçaklar adını almışlardır. Bu ikinci grubun lideri
de Arpiyar Arpiaryan idi.
Proğramını ve teşkilât nizamnâmesini
1887 tarihinde Ermenice olarak Londra'da bastıran Hınçak Komitesi'ndeki bu
ayrılık üzerine, aralarındaki düşmanlık birbirlerini sokak ortasında öldürmeye
kadar varmıştır.
Hınçakların gayesi Müslümanlarla
Hıristiyanları birbirlerine karşı kışkırtmaktı. Böylece çıkan katliamla ülkeyi
dehşet içerisinde bırakacaklarını umuyorlardı. Kendileri emniyet içinde olan
Hınçaklar, ırkdaşlarını tahrik ederek, rahat hayatlarını büyük bir karmaşaya
itmekten ve devlet ile çatışmaya sokmaktan kaçınmıyorlardı.
Taşnaksutyun Komitesi (Ermeni
İhtilâl Cemiyetleri Birliği): Ermenice federasyon mânasına gelen Taşnaksutyun
Komitesi, çeşitli Ermeni gruplarının bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı için
bu adı almıştır.
1890'da Kafkasya'da kurulan bu
komitenin amacı diğer Ermeni cemiyetlerini birleştirmek ve Türkiye'ye geçen
çetelere yardım etmekti. Komitenin ana prensibi ise, Türklerle Kürtlerin her
görüldüğü yerde vurulmaları; hainlerin, ahdinden dönenlerin ve Ermeni
hafiyelerinin öldürülmeleriydi.
Yayınladıkları bildirilenle
taraftarlarını daha cesur olmaya çağıran Taşnaksutyun Komitesi, zenginlerin ve
din adamlarının kendilerine yeteri kadar ilgi göstermediklerinden yakınarak
papazlar ve tüccarlar aleyhine propagandadan da geri durmuyorlardı.
İlk teşkilâtlarını İstanbul, Van,
Trabzon gibi vilâyetlerde kuran, önemli yerlere Kafkas ve Rus Ermenilerini
yerleştiren bu komitenin propaganda merkezlerinden birisi de Paris idi.
Yayınladıkları her türlü malzemeyle Batı kamu oyunu aldatmakta, bu arada
kendilerine inanmayan ve katılmayan Ermenilere karşı da terör estirmekteydiler.
Gayeleri Türkiye Ermenistanı'nın siyasî ve iktisadî bağımsızlığı olmasına
rağmen, diğer taraftan memlekette mevcut olan komünist eğilimleri koruma ve
kışkırtmaktan da geri durmamaktaydılar.
Bir terör teşkilâtı olarak faaliyet
gösteren Taşnaklar, Osmanlı Bankası baskını ile Sasun'daki 1904 isyanını ve
Yıldız Sarayı Suikastını üstlenmişlerdir.
Hınçak İhtilâl Partisi:
Ermenistan'da ihtilâl hareketlerini yöneten tek Ermeni partisidir. Merkezi
Atina'da olan bu partinin Ermenistan'ın bütün şehirlerinde ve köylerinde,
Ermenilerin bulunduğu yabancı üleklerde şubeleri vardır.
Hınçak İhtilâl Partisi'nin kökü
Rusya'da olduğu gibi, kendisini Rus altını ve zekâsı yönetmektedir. Kendisine
hile yoluyla taraftar kazanmaktan sakınmayan bu parti, yangıncı ve ihtilâlci
olarak tanınmıştır.
Netice itibariyle Ermeni komiteleri
merkezî otoriteden mahrum ve birbirlerinden uzak yerlerde, farklı isimlerle
çalışmaktaydılar. Hepsinin ortak amacı ise, bağımsız bir Ermenistan ütopyası
uğruna, Batı kamu oyunu, kendi ırklarını, efendileri olan Osmanlıları kandırmak
ve önlerine engel olarak kim çıkarsa çıksın hepsini yok etmeyi göze alarak
mücadele etmekti.
Ermenilerin bu ütopyadan hâlâ vaz
geçmedikleri, Batılı devletlerle Amerika ve Rusya'nın hoşgörüsüyle
sürdürdükleri katliamlardan açıkca anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, Büyük
Ermenistan-Küçük Ermenistan dedikleri bölgede yaşayan diğer kavimler
karşısında, siyasi birlik, siyasi güç ve kudret yani "devlet"
oluşturmaya yetecek nüfus potansiyeline, hiçbir zaman sahip olamamışlardır. Bu
durum Ermenilerde, oturdukları yerleri-toprakları vatanlaştırma şuurunun
olmadığını gösterir. Onlar mesleklerini icra etmek, ticaret yapmak ve para
kazanmak için başka kavimlerin kalabalık olduğu yerlere, şehirlere, kasabalara
bazen birkaç aile, bazen küçük bir grup ve bazen de bir mahalle olarak
yerleşmişlerdir. Bu şekilde dağınık yaşamaları onların hayat tarzı ve zenginlik
kaynağı olmuştur. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu'nun genişliği ve yönetiminin de
hoş görüsü Ermenilere bu imkanı fazlasıyla sunmuştur. İstanbul'daki Ermeni
nüfusu, Doğu Anadolu'daki birkaç vilayetteki Ermeni nüfusundan fazla idi.
Ayrıca Bursa, İzmir, Konya, Ankara, Samsun, Trabzon gibi vilayetlerde Ermeni
mahalleleri mevcuttu. Kısaca, Ermenilerin hayat tarzı ve anlayışları, onların,
siyasi varlık ve birlik olmalarını engelleyen en önemli unsur olmuştur.
Bilindiği üzere Balkanlardaki Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar gibi gayri Müslim
kavimlerin nüfusları, belli bir bölgede yoğunlaştığı için, Osmanlı Devleti'ne
isyan etmeleri ve ondan ayrılmaları daha kolay olmuştur. Ermeniler, hak iddia
ettikleri Doğu Anadolu'da altı vilayette (vilayât-ı sitte) nüfus oranının ve
nüfus kesafetinin azlığı yanında, kurmak istedikleri müstakbel Ermenistan'ın
sınırlarını da kesin olarak çizmekte güçlük çekiyorlardı. Zira, geçmişten kalma
tarihi ve siyasi kesin bir sınırları yoktu. Ermeniler, nüfusun yüzde yüzüne
yakınını teşkil ettikleri, beşeri ve kültürel sınırları belli bir coğrafyaya
sahip değildiler. Dolayısıyla, Doğu Anadolu'da ayrılıkçı bir isyanı
destekleyecek ve takviye edecek beşeri ve askeri bir güç de ellerinde
bulundurmuyorlardı. Osmanlı, Rus ve İran devletlerinin tebaası oldukları için
siyasi birlikleri ve güçleri de söz konusu değildi.
Türklerin Ermenilere bu
derece güvenmesi ve idarenin her kademesinde onları görevlendirmesi üzerine; o
zamana kadar İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan kiliselerinin dinen ilgilendiği
Ermeni cemaatine, bu sefer de İngiltere, Rusya ve Fransa hükümetleri doğrudan
doğruya (siyaseten) el atarak, onlarla yakından alakadar olmaya başladılar.
Ermenilere olan bu ilginin bu şekilde birden artması ve siyasileşmesi elbetteki
hayra alamet değildi. Nitekim, XVIII. yüzyıldan beri devam eden dinî alakaya,
1830'lardan sonra siyasi alakanın da eklenmesi üzerine, Rusya, Ortodoks
Ermenilere, Fransa, Katolik Ermenilere el attı. Hindistan'ı fetheden İngiltere
de; Şark Meselesi'nde Fransa'yı dengelemek ve engellemek için Lübnan'da
Dürzilerle, Rusya'yı dengelemek ve güneye inmesini engellemek için de
Anadolu'da Ortodoks olmayan Gregoriyan Ermenilerle,
siyaseten meşgul olmaya başladı.
Osmanlı Ermenilerinin,
yukarıda ifade ettiğimiz gibi birinci handikabı, Müslümanlara göre nüfuslarının
oran ve kesafet itibariyle az olması ve bu az nüfusun da imparatorluğun her
köşesine dağılmış bulunması; ikincisi, anayurt veya anavatan şuurunun yokluğu
ve azlığı sebebiyle hak iddia ettikleri Doğu Anadolu'yu para kazanma gayretiyle
terk etmeleri ve haklı olarak Osmanlı topraklarının her köşesini vatan kabul
etmeleri; üçüncü çıkmazları ise, İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından mezhebî
ve siyasî açıdan Katolik, Ortodoks, Protestan ve Gregoriyan olarak dört kampa
ayrılmaları, yani parçalanmalarıdır. Bu üç büyük devlet her bir Ermeni grubuna
büyük vaatler ve umutlar vererek, onları Osmanlıdan koparmışlar,
Türklere-Müslümanlara karşı düşman etmişlerdir. Ayrıca, Katolik Ermeniler,
Ortodoks Ermeniler, Protestan Ermeniler ve Gregoriyan Ermeniler arasına da
fesat, rekabet ve düşmanlık sokarak, Ermenilerdeki mezhebî ve millî bütünlük ve
dayanışma ruhunu yıkmışlardır.
1819'dan itibaren
ABD'nin, misyonerleri vasıtasıyla Ermenilere el attığını ve onları himaye
ederek umutlandırdığını da unutmamak lazımdır. Bu arada pek çok Ermeni genci
bazen kendi imkanlarıyla, bazen kiliselerin aracılığıyla, bazen de Avrupalı
devletlerin desteğiyle Fransa, İngiltere, İsviçre, Amerika, Rusya, Belçika gibi
ülkelere giderek tahsil görmüşler ve İstanbul'a dönmüşlerdir. İstanbul, sanki
Ermeni kültürünün ve uyanışının merkezi haline gelmişti. Ermeni aydınları,
Avrupa'da çeşitli fikir akımlarının, özellikle romantizmin ve realizmin
etkisinde kalarak, ilericiler (Aydınlıkçılar-Èclaires) ve gericiler
(Karanlıkçılar-Obscurantists) şeklinde iki büyük gruba ayrılmışlardı. Ermeni
toplumu da ikiye bölündü. İngiltere ilericilerin yanında yer aldı. Her iki
tarafın, İstanbul'da yaptıkları salon toplantılarında, milli ve dini meseleler
tartışılıyordu. Bu toplantılarda, zamanla Ermenilerle ilgili meseleler, milli
dava haline getirilmişti. Bu ise, Ermenilerin politize edilmesi anlamına
geliyordu.
Nitekim, Tanzimat
Dönemi'nin getirdiği havadan da istifade ederek 1841, 1847 ve 1853 yıllarında,
Ermeniler kendi cemaat işlerini yönetmek için Meclis (Konsey) teşkil
etmişlerdir. 1860'da Ermeni Milli Anayasası (Sahmanadrouthiun) ortaya çıktı ve
1863'te Bab-ı Ali tarafından, Ermeni Millet Nizamnamesi adı altında kabul
edildi. Bu gelişmelerden ve Avrupa'nın desteğinden cesaret alan Ermeniler,
gizliden gizliye Türk-Ermeni, Müslüman-Hıristiyan düşmanlığını, okullar ve
toplantılar sayesinde Ermeni gençlere ve aydınlara aşılıyorlardı. Ayrıca dini
ve milli teşkilatlarını artırarak Anadolu'da da faaliyete başladılar.
Teşkilatlanma konusunda Katoliklere Fransa, Ortodokslara Rusya ve
Gregoriyanlara da İngiltere yardım ediyordu. Kısaca Ermenilerin Büyük
Devletlere, Büyük Devletlerin de Ermenilere ilgisi artarken, her ikisinin
Osmanlı Devleti'ne karşı tavrı ise dostane olmaktan çıkıyor, hatta hasmane
olmaya kadar varıyordu. 1876, I. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte
Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesi bekleniyordu.
Ancak, 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlıların mağlup olmasını fırsat sayan, Ermeni
Patriği Nerses Varjabedyan'ın, Rusya ile işbirliğine girmesi ve Ayestefanos
Antlaşmasına, Ermeniler lehine 16. maddeyi koydurması hem bardağı taşıran son
damla oldu, hem de Ermenilerin gerçek niyetlerini ortaya koydu. Niyetleri, Şark
Meselesini Anadolu'ya taşımak ve Avrupa'nın yardımıyla Doğu Anadolu'da bir
Ermenistan Devleti kurmaktı. Bu Doğu Anadolu'dan Türklerin atılması manasına
geliyordu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin hoş görmesi beklenemezdi. Ancak,
Ermeni Meselesi artık dünya politikasının ve diplomasisinin gündemine girerek
enternasyonalize edilmişti. Nitekim Berlin Antlaşması'nın 61. maddesiyle Ermeniler
lehine hüküm konulması, Türk-Ermeni ilişkilerini daha da gerginleştirmişti.
Osmanlılar haklı olarak Ermenilere şüphe ile bakmaya başladı. Ermeniler, Berlin
Antlaşmasının 61. maddesiyle teorik olarak elde ettikleri reform isteklerini
uygulamaya geçirmek ve hızlandırmak için, siyasi ve askeri teşkilatlanmaya
başladılar ve bağlı oldukları meşru Osmanlı Devleti aleyhine, Avrupa ile dirsek
temasına geçtiler. Nitekim 1877'de Cenevre'de Marksist eğilimli Hınçak (Çan)
Cemiyeti ile 1890'da Tiflis'te ihtilalci Taşnak Cemiyeti kuruldu. İki cemiyet
arasında hem siyasi fikir ayrılığı hem de ciddi bir rekabet mevcuttu. Bu
onların zaafı olmuş, hiçbir zaman bir birlik ve bütünlük oluşturamamışlardır.
Bu iki cemiyet
taraftarları ve kiliseler, Ermeni cemaatini silahlandırmaya koyuldular. Avrupa
silah, mühimmat ve para yardımı yapıyordu. Nihayet 1891'den itibaren isyan,
şiddet, baskın, suikast metodunu benimseyerek harekete geçtiler. Ancak
Ermeniler, bu metotlarla Anadolu'da Ermenistan Devleti kuramayacaklarını biliyorlardı.
O halde isyanla ve şiddetle ne yapmak istiyorlardı?
Evvela, Müslümanları
Doğu Anadolu'dan kaçırmak ve ermeni nüfus oranını artırmak; ikinci olarak,
Türkleri tahrik ederek, kızdırarak Ermenilere saldırmalarını ve onları
öldürmelerini sağlamak, sonra da Avrupa'ya dönerek "bakın Türkler Ermenileri katlediyorlar, Müslümanlar
Hıristiyanlara saldırıyorlar" diyerek yaygara koparmak ve Avrupa'nın
kendi lehlerine müdahalesini temin etmek; üçüncü olarak Avrupalı devletlere,
Doğu Anadolu'da bir Ermenistan Devleti kurdurmaktı.
Ermenilerin bu
metotlarla da bir yerlere varmaları mümkün değildi. Çünkü kendileri öz
kuvvetleriyle devlet kurabileceklerine inanmıyorlardı. Bu inançsızlık
başarısızlıklarının temel sebebi olmuştur. Ayrıca, şiddetle, suikastlarla,
baskınlarla, çetelerle belki Osmanlı Devleti'ni rahatsız edebilirlerdi, fakat
devlet kuramazlardı ve kuramayacaklardı. Ancak bu devletler tarafından
kullanılacaklardı. Nitekim de öyle oldu. Ermeniler bunu maalesef göremediler.
İngiltere, Fransa ve Rusya I. Dünya Harbi esnasında (1914-1918) aralarında
yaptıkları Osmanlı topraklarını paylaşma projelerinde, Ermenistan devletine yer
vermemişlerdi. Ermeniler bunun da farkına varamadılar. Ermenilerin bu kadar saf
olduğunu gören İngiltere ve Fransa, Milli Mücadele döneminde (1919-1922),
Türklere karşı ermeni kozunu kullanmak için Sevr Antlaşması'yla Doğu Anadolu'yu
Ermenilere ayırmıştı. Ermeniler bunu da ciddiye alarak Fransız saflarında
Adana-Maraş'ta Türklere karşı savaşmışlar, İngilizlerin teşviki ile Doğu
Anadolu'da Türklere yeniden saldırmışlardır.
Buna rağmen 1921 Ankara
Antlaşması'yla, Fransızlar Ermenileri kendi başlarına terk ettiler. 1923 Lozan
Antlaşması'nda İngiltere ve Fransa Ermenilerden ve Ermenistan'dan hiç söz
etmemişlerdir. 1918 yılında İngiltere, artık Ermenilerle işi kalmadığı için
onları ABD'ye ihale etmeye kalkışmıştır. Hatta Başkan Wilson, 14 maddelik kendi
prensipleri çerçevesinde, Ermenilerle ilgilenmek ve onları Amerika'nın mandası
altına alarak himaye etme arzusunu göstermiştir. Ancak İngiltere'nin, petrol
bölgelerini işgal ettikten sonra, Ermenilerin külfetinden kurtulmak için,
onları ABD'ye satmak istediğini anlayınca, Wilson da Ermenileri bırakmıştır.
Zira Wilson, Ermenileri savunmak ve himaye etmek için 200.000 kişilik bir
Amerikan ordusuna ve yılda 276.000 Amerikan dolarına ihtiyaç olduğunu görünce
Ermenileri o da gözden çıkarmıştır. Ermeniler ABD'nin de herhangi bir siyasi ve
ekonomik çıkarı olmadan, kendileri lehine parmağını oynatmayacağını yine de
göremediler. Maalesef bugün de görememektedirler.
24 Temmuz 1923 Lozan
Antlaşması'yla Türk Devleti ve vatanı resmen teşekkül etmiş ve meşruiyet
kazanmıştı. Artık yeni devlet milli ve üniter bir yapıya sahip olmakla da, hem
Osmanlı İmparatorluğuyla şeklen bağını kesmiş hem, de onun meşgul olduğu meselelerle
uğraşmak istememiştir. Bunlardan birisi de Ermeni Meselesi idi. Türk hükümeti
bu meselenin kapanmış olduğuna inanıyor ve hiç üzerinde durmuyordu. Atatürk
döneminde, gerek Ermenistan gerekse diaspora Ermenileri de meselenin küllenmiş
ve tarihe havale edilmiş olduğunu kabullenmeye razı olmuş gibi gözüküyorlardı.
Fakat II. Dünya Harbi'nden sonra iki kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştı.
Komünist-totaliter, kapitalist-liberal bloklar arasındaki rekabet Soğuk Savaş
Dönemi'ni getirmiş ve her iki taraf birbirine karşı, her fırsatı ve her unsuru
kullanıyorlardı. Türkiye, Batı bloğunda yer almakla ve NATO'ya girmekle Doğu
bloğunun hedef tahtası haline gelmişti. Bu sebeple Sovyet Rusya, Türkiye'ye
karşı Ermeni kozunu kullanmayı planladı. 1965 yılında Erivan sokaklarında,
Türkiye aleyhine gösteriler tertip ettirildi. Moskova'nın, Türkiye'ye ve
NATO'ya karşı, Ermenileri kullanma planı hem Ermenistan'ın, hem de diaspora
Ermenilerinin hoşuna gitti. Kısa zamanda Türkiye aleyhine harekete geçtiler ve
ASALA terör örgütünü kurdular. Erivan-Beyrut hattı arasında, her türlü
kaçakçılığı yapan diğer bir şebeke, ASALA'ya para desteği sağlıyordu. Sonuçta
Sovyet dünyasında, Avrupa'da ve Amerika'da anti-Türk bir propaganda başlatıldı.
Ermeniler, seslerini ve isteklerini duyurabilmek ve dünya kamuoyunu etkilemek
için 1973'te Los Angelos'ta, Türk konsolosunu öldürerek, Türkiye'ye ve Türklere
karşı terör hareketi başlattılar. Bu terör Türk temsilciliklerine, Türk
kuruluşlarına ve mallarına karşı 1984'e kadar durmadan devam etti. Avrupa ve
Amerikan kamuoyu, Ermeni teröründen rahatsız olmuyordu. Ortadoğu'da Kafkasya'da
hesabı olan devletler Ermenileri gerektiğinde kullanmak ve kendi yanlarına
çekebilmek için, onlara sempati ile bakıyorlar, Türkleri ise suçlu
buluyorlardı. Ne zamanki Ermeni terörü, Avrupa ve Amerika'ya zarar vermeye
başladı, o vakit ASALA'ya dur emri verdiler ve Türkiye'ye karşı PKK terör
örgütünü devreye soktular. Batılı güçlerin, Türkiye üzerinde Ermeni kozunu
kullanmalarının veya kullanmaya hazır gibi görünmelerinin sebebi, hiç şüphesiz
kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır. Ancak Ermenilerin veya Ermenistan'ın,
Türkiye'den Doğu Anadolu'yu istemeleri, Batı'nın aklına ve mantığına uygun
gelmemektedir. Zira, 1890-1915 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda
yaklaşık 1,5 milyon toplam Ermeni varlığına, Avrupa'nın müdahalesine, desteğine
ve Osmanlı Devleti'nin zayıflığına rağmen bölgenin Türk hakimiyetinde kaldığı
bilinmektedir. Günümüzde ise, Doğu Anadolu'da bir tek Ermeni yokken, bölgeyi
Ermenilerin almasını veya Ermenistan'a ilhakını, hayal bile etmenin imkansız
olduğu ortadadır. Ermenistan’ın, Dağlık Karabağ'ı işgal ve ilhakına da
Avrupalılar yeşil ışık yakmıştır. Doğu Anadolu'da Ermeni kozunun işe
yaramadığını ve yaramayacağını anladıktan sonra, PKK terör örgütü vasıtasıyla
Kürtler devreye sokulmuştur. Çünkü, Doğu Anadolu'da Kürt nüfusunun bulunmasının
Türkiye'ye karşı oynanacak oyunları daha da kolaylaştıracağına inanılmıştır.
Bu inançla, ASALA ve PKK
arasında ciddi bir ittifak sağlanmış, hatta Yunanistan'da bu ittifaka gönüllüce
dahil edilmiştir. Öngörülen plana göre, PKK kullanılarak, önce Doğu Anadolu'nun
Türkiye'den koparılacağı, daha sonra Van ve Van Gölü'nün kuzeyinde kalan
Erzurum-Kars-Iğdır-Ardahan illerinin Ermenilere, Van-Muş-Bingöl hattının
güneyinin Kürtlere verileceği vaat edilmiştir. ASALA ve PKK terör örgütleri bu
planın cazibesi ve hayali ile avunmakta veya avutulmaktadır. Halbuki Batılı
emperyalist güçlerin asıl hedefi Güney Kafkasya-Bakü, Hazar ötesi, Musul-Kerkük
ve Basra Körfezi petrol ve doğalgaz yataklarını, kontrol altında bulundurmak ve
bu hedefe varabilmek için ASALA'yı, PKK'yı, Barzani'yi, Talabani'yi
kullanmaktadırlar. Bugün kesin ve net olarak bu işlem yürürlüğe konulmuş ve
uygulanmaktadır. Bugün dahi, Ermeniler geçmişten ders almamaktadırlar. Geçmişte
bu metotlarla bir yere varamadıkları gibi, günümüzde varmaları da mümkün
değildir.
Birinci Dünya Savaşında
başaramayan Ermeniler, bu defa batılı işbirlikçileriyle sözde soykırım
iddialarıyla, aynı savaşı sürdürmektedirler. Osmanlının en zor zamanlarında
bile bu emellerine ulaşamayan Ermeniler, terörle başaramadıkları gibi
güvendikleri ülkelerin sözde kongre kararlarıyla hiç başaramayacaklardır.
Belki geçmişte Osmanlı
Devleti'ni rahatsız ettikleri gibi, bugünde Türkiye'yi rahatsız edebilirler.
Ama asla başarılı olamazlar. Ermenistan veya Ermenilerin ve bağımsız Kürdistan
devleti hayaliyle yaşayan Barzani ve Talabaninin çıkarı, Türkiye veya Türklerle
dostane ilişkiler içinde bulunmasında yatmaktadır. Hasmane ve düşmanca tavır
her iki tarafa özellikle de Ermenistan'a ve Kürtlere zarar verecektir.
Ermenilerin ve Kürtlerin bunun farkında olması, dolayısıyla emperyalist
devletlerin maşası olmaktan ve Türklerle-Türkiye ile uğraşmaktan vazgeçmeleri
temennimizdir.
Tarihteki yerlerini, kendilerine mahsus ana dillerini
bile dinleri olan Hıristiyanlığı kabullerinden tam 105 yıl sonra icad ederek
alan Ermeniler, varlıklarını Hıristiyanlığın aralarında yayılmasını temin eden
kiliseye, hürriyetlerini ve bugüne ulaşmalarını da Selçuklu ve Osmanlı’ya yani
Türkler’e borçludur.
Gürün ilçesinde yaşayan Ermeni veya
Rum ve başka bir etnik unsurun sahip oldukları hane sayısı hakkında bu havaliye
uğrayan batılı seyyahlar tarafından kasıtlı olarak gayri Müslimlerin nüfus ve
hane sayılarını kasıtlı olarak fazla vermiş oldukları gözlenmektedir. Örneğin; Rahip H. Ğugas İnciciyan, "Dünyanın Dört Kısmının Coğrafyası
Venedik, 1806" Güründen bahsederek şöye iyor: “...bir dağın eteğinde
kurulmuş, Çapanoğlu'nun yönetiminde olan bir kasabası vardır ve içinden bir
dere geçer. Halkı türktür, ermeniler ise 400-500 hanedir. Bunların büyük bir
kısmı ticaretle, özellikle de Trabzon'dan getirip Gürün'de temizleyip
beyazlaştırdıkları, sonra da Adana ve çevre bölgelere gönderdikleri keten
ticaretiyle uğraşırlar. Uzun, dar açılı külah adını verdikleri şapkalar
giyerler. Konuştukları lehçe diğer ermeni lehçelerinden farklı ve olağan
dışıdır, özellikle de telaffuz açısından. Fakat okumayı severler ve eğitim
almaya isteklidirler. Şehirde kiliseleri, şehrin dışında da Kangal yakınlarında
Aziz Greguvar zamanında kurulduğu söylenen büyük bir manastırları vardır.
Gürün'de yetişen elmalar büyük ve lezzetli olur, bu yüzden de çeşitli bölgelere
dağıtılırlar.” Başka bir batılı Parunag
Beyi Feruhyan, 1847 yılı, 1876'da Armaş'ta basılmış "Ermenistan'dan
Babil'e Yolculuk" adlı yazısında şöyle demektedir:
“...Bir saat daha ilerleyerek Mancılık denilen, 50 haneli ve 200
nüfuslu, ermenilerin ikamet ettiği köye girersin. Köy sakinlerinin hepsi de
çiftçi, silahçı ve cesur yürekli ama cahildir. Aziz Toros adında bir manastır
vardır. Burada bölgenin dini önderi ikamet eder. Okul ve kilise de manastırın
içindedir. Bu köye 9 saat kadar uzaklıkta kayalıklı ve dağlık yollardan
ilerleyerek Sıvas iline bağlı olan ve 20 köye sahip Gürün ilçesine ulaşırsın.
Bu köylerin sakinleri türktür ve çiftçidir. Gürün ilçesinde 2000 hane vardır.
Bunlardan 1250'si ortodoks (gregoryen) ermenilere, 90'ı katolik ermenilere,
10'u protestan ermenilere 650'si de Türklere aittir. İlçe sakinleri genelde
fakir fakat misafirperverdirler. Gürün'de 4 ermeni kilisesi vardır. Bunlardan
biri 14 sütun üzerinde inşa edilmiştir ve Meryem Ana'nın adını taşır, diğer üçü
ahşaptır: Aziz Kevork, Aziz Kurtarıcı ve Aziz Sarkis. Katoliklere ait küçük taş
bir bina ve protestanlara ait de bir toplantı yeri (kilise) vardır. Minaresi
olan bir cami ve birkaç küçük mescit de bulunur. 3 tane ermeni, bir tane de
ermeni katolik okulu vardır. Türklere ait bir okul bulunmadığı için eğitimsiz
kalmışlardır. Bir hamam, bir çarşı ve bahçeler vardır. Ermenilerin büyük bir
kısmı tüccar olup, devamlı Halep ve Trabzon'la iş yaparlar.
Türkler marangozluk veya başka zanaatlarla iştigal ederler. Gürün'den
iki ırmak geçer, bir tanesi bir saatlik bir mesafede bulunan bir yerden doğarak
bahçelerin bir kısmını sulayıp, ilçenin içinden geçer ve Darende'ye doğru
gider. Diğeri ise şehrin güney kısmına yarım saat mesafede bulunan bir yerden
doğarak, ilçenin geriye kalan diğer bahçelerini sulayıp birincisiyle birleşir.”
Yukarıda söz konusu yazıda görüldüğü
üzere 1876 da basılan ve 1847 yılında yapıldığı söylenen seyahatten yazar
Gürün’den bahsederken hane sayısını 2000 olarak göstermektedir. Bu sayının 1250
si Gregoryan mezhebine mensup, 90 ı Katolik, 10 protestan olmak üzere
Hristiyanlara ait toplam 1350 hane gösterilirken, Türkler’in 650 haneye sahip oldukları söylenmektedir.
Yani Türkler’in burada azınlık olduğunu söylemek istiyor. Fakat durum yukarıda
yazılanların tam aksine Müslüman nüfus her zaman gayri müslüm nüfustan fazla
olmuştur. Resmi kayıtlar da Türk nüfusun her dönemde daha fazla olduğunu
belirtmektedir.
Evliya Çelebi (1640-1700)
Seyahatname” adlı eserinde: “…Elbistan,
Açtı(Afşin ilçesi olabilir) ve Gürün ilçelerinden sonra Darende ve Ulaş
ilçesini ziyaret ettiğini belirterek Seyahatname adlı eserinde bu ziyaretini
şöyle dile getirmektedir: “Darende ilçesi, Malatya İlinin batısında, Sivas
ilinin güneydoğusunda, Tohma suyunun güney kenarında, denizden
Gürün merkezdeki nüfus ise zamanla
Müslümanların savaşa gitmeleri sebebiyle azalma olmuştur. Ama her hâlûklârda
Gürünj ve havalisinde Müslüman nüfus, gayri müslim nüfusa göre daha fazla
bulunmaktaydı. II. Mahmut döneminde (1808-1839) yapılan ve Osmanlılar’da
yapılan ilk nüfus sayımına göre ve yine bu dönemde meydana getirilmiş bulunan
muhtarlık (köy ve mahalle) sistemine göre Gürün’de 5 adet müslüman ve 5 adet de
gayri müslim mahallesi bulunmaktadır... Bu tarihlerde Gürün, Darende kazasına
bağlı bulunduğu ve 1258/1843 tarihli cizye defterindeki kayıtlara göre 1444
adet cizye mükellefi gösterilirken 1261/1846 tarihli cizye defterinde ise 545
adet gösterilmektedir. Bu rakam o tarihte devlete vergi veren gayri müslimin
adetidir. 1870’li yıllardaki yapılan nüfus sayımına göre Gürün merkez nüfusunun
müslim ve gayri müslimin toplam 3000-3500 arasında olduğu görülmektedir.
Müslüman nüfusun toplam sayısı 4977 iken, buna karşı gayr-ı müslim nüfus sayısı
3757 kişidir. 1870 yılına ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve
beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne
bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri:
1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4-
Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan. Müslüman Mahalleleri: 1-Abdülfettah Ağa
(Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi(Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe
Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir),
4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı),
5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.
“1870 yılına
ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim
mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler
ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar,
2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik,
5-Mahalle-i Tercan.
Müslüman
Mahalleleri: 1-Fettah Ağa (Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi
(Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve
Çarşıbaşı mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık
mahallelerinin büyük bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul
mahalleleridir.
1870-1888 yılları arasında yani 18
yıl içerisinde Hristiyan nüfustan tam 825 kişi artarken, bu sayı Müslümanlardan
Hristiyanların sayısının aksine azalmış bulunmaktadır. Yani müslümanlarda ise
532 kişi azalmıştır. Bunun sebebi ise elbetteki Osmanlı İmparatorluğunun son
dönemlerinde girmiş olduğu savaşlardır. Bilhassa, 1877-1878 yılları arasındaki
Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan Savaşları nedeniyle Müslüman nüfustan seferberlik
ilan edilmesi ve askere alınmalar nedeniyle, Müslüman nüfustan azalma olmuştur.
Bu tarihlerde
Gürün, Darende kazasına bağlı bulunduğu, 1258/1843 tarihli cizye defterindeki
kayıtlara göre; 1444 adet cizye mükellefi gösterilirken, 1261/1846 tarihli
cizye defterinde 545 adet gösterilmektedir. Bu rakam, o tarihte devlete vergi
veren gayri müslimin adetidir. 1870'li yıllardaki yapılan nüfus sayımına göre
Gürün merkezde, müslim ve gayri müslim toplam nüfusun 3000-3500 arasında olduğu
görülmektedir. Türkiye'de nüfus teşkilatı Ekim 1884 yılında "Nüfus-ı
Umumiye" adıyla, Nisan 1887 de "Nüfus-ı Ahali-i İdare-i
Umumiyesi" adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı,
ilk defa "Tahrir-i Nüfus" genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere
(Atik) yazıldı. 1320-1321/1905 yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus
kütükleri tahsis edildi. 1914 yılında "Sicil-i Nüfus Kanunu"
çıkarılarak kütüklerin tutulması, sürekli geçerli olması sağlandı.1890 yılı
resmi rakamlarına göre de Gürün'deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu
toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim
nüfus ise: 5797 kişidir.
1890 yılı resmi rakamlarına göre de
Gürün’deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o
zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir.
1903 yılında ise 6929 erkek ve 6653 kadın olmak üzere toplam 13.582 kişi
Müslüman nüfus bulunmaktadır. Bu rakama köyler de dahildir. Buna karşılık
Gayr-i Müslim nüfus (köylerde pek az olmakla birlikte) 3 Rum erkek, 3330 erkek
Ermeni ve 3579 Ermeni kadın yani toplam 6909 kişi Ermeni nüfus ile, 201 kişisi
erkek ve 199 adedi Katolik olmak üzere 400 kişilik çeşitli Hristiyan mezhebine
bağlı Ermeni ve Rum ile, 249 erkek ve 293 de kadın Protestan bulunuyordu. Bütün
bu nüfusun (gayri müslimlerin) toplamı 7754 kişi gayri müslim olarak bulunmakta
ve bu gayri müslim nüfusun da % 98’i Gürün ılçesi merkezinde yaşamaktaydılar.
Gayri müslim nüfusun müslüman nüfusa göre oranı ise: 1870 yılında 1/2 iken,
1890 yılında 1/4 oranındadır.
1903 yılında ise, 1/2’ye yakın
bulunmaktadır. 1907 yılıkayıtlarına göre: Gürün nüfusu: 12415 erkek, 11746
kadın olmak üzere toplam nüfusu: 24161 kişidir. Bu nüfusun 8070 erkek, 7530
kadın olmaküzere müslüman nüfustur. 3866 erekek, 3715 kadın olmak üzere toplam
7581 Ermeni nüfusu varıdr. Bunlaradan 187 eekek, 192 kadın olmaküzere toplam
379 kişilik nüfus katoliktir. 292 erkek, 309 kadın olmak üzere toplam 601
kişilik nüfus Protestandır.(Nüfus bölümüne bakınız).
Gürün'de
bulunan tarihi eserlerden Şuğul Mahallesindeki kitabeler, Geç Hitit dönemine
aittir. Mağaralar ise; ProtoHititler ve Asurlular döneminden günümüze varlığını
koruyan tarihi kalıntılardır. Gürün ve havalisinde belli bir dönemde,
Bizanslılar'ın çoğu zaman sürgün ettikleri ve kendilerini zorla
Hristiyanlaştırmaya çalıştıkları Ermeniler de yaşamışlardır.
Gürün ilçesi ve havalisinde yaşayan
Ermeniler, Bizanslılar’ın asıl yurtlarından sürerek bu bölgelere sürmüş
oldukları nüfustan ibarettir. Çünkü bu bölgede en çok Bizanslıların sürgün
ettikleri ve kendilerini zorla Hristiyanlaştırmaya çalıştıkları Ermeniler
kalmışlardır. Gürün ve havalisinde Ermeniler’in yaşamış olduğu doğrudur.
Ermeniler ile birlikte Rumlar’ın da bulunduğu nüfuslarının resmi kayıtlardan
anlaşılacağı üzere her zaman Müslüman nüfustan az olarak ve azınlık olarak,
fakat barış ve huzur içerisinde kardeşçesine Türkler ile birlikte burada
yaşamış oldukları da tarihi bir gerçektir.
Çünkü bu bölgede en çok
Bizanslılar’ın sürgün ettikleri ve kendilerini zorla Hristiyanlaştırmaya
çalıştıkları Ermeniler kalmışlardı. Bunların da geçim kaynaklarının şalcılık,
tarımcılık ve birtakım el sanatları olduğunu tarihi kayıtlar göstermektedir.
Gürün’de Mecidi Nişani’na sahip Ermeni piskoposluğu rahipliği mevcuttu. Gürün
ve havalisindeki Ermeni veya Rumların ibadet yerleri olan kiliselerin merkezi
Ortodokslarınki bugün varlığını hala koruyan kilise idi. Katoliklere ait bir
kilise ise bugünkü Çarşıbaşı Mahallesinde bulunmakta idi. Çarşı başındaki
mağaralardan bir girişten 40-
Yakın zamanlara kadar devlet eliyle
korunmuş olan bu kilisenin mülkiyeti özel şahsa geçtikten sonra bakımsızlıktan
harabe haline gelmiştir. Telin’de, Gübün’de Karahisar Köyünde ve Gürün’
merkezde bazı köylerde Ortodoks ve Katolik ve Gregorian mezheplerine mensup
Hıristiyan nüfus yaşamakta ve bunlara ait kilise, manastır ya da şapel
bulunmakta idi. Şuğul mahallesi'nde üç
kilise bulunmaktaydı. Tepecik Köyünde de eski bir evde Geç Roma dönemine
ait bir kilisenin Mozaiki bulunmuştur. Bu
dönemlere ait bir kaç kilise kalıntısından başka hiç bir şey bulunmamaktadır.
Bu dönemlere ait bir kaç kilise
kalıntısından başka hiç bir şey bulunmamaktadır.
XIX.
Yüzyılın başında, Gürün'de Mecidi Nişanı'na sahip Ermeni piskoposluğu rahipliği
mevcuttu. Eskiden Çarşıbaşında, şimdiki çeşmenin hemen üstünde Hristiyan nüfusa
ait bir kilise bulunmaktaydı. Bu piskoposluğun hizmet binası ise, ilçe
merkezinde, bugünkü mağaraların bulunduğu yerdeki kilisedir. Gürün merkezde Hititler ve Asurlar dönemi'ne ait
mağaraların hemen ön kesiminde yer alan kilise bina'nın etrafında kayısı
bahçesi bulunmaktadır. Binanın üst ve dış yapısı oldukça sağlam olarak inşa
edilmiştir.
Eski
binanın yerine, XIX. Yüzyıl başlarında tekrar kilise olarak inşa edilen,
sonraları sırasıyla hapishane, sinema salonu olarak kullanılan taşınamayacak
kadar büyük kesme taşlardan yapılmış,
Doğu-batı
yönünde inşa edilen kilisenin doğu ucunda üç apsis bulunmaktadır. Üç sahından
oluşan ana mekanda orta sahın geniş tutulmuştur. Kuzeydoğu uçta hazırlık odası
denilen bölüm de apsisli olup, buradan bir kapı ile kuzeydeki küçük avluya
çıkılmaktadır. Ana mekanın orta bölümü bir kubbe ile örtülüdür; diğer
kısımlarda çapraz tonozlar kullanılmıştır. Üst örtü ortada ikişer yuvarlak, apsislerin
önündeki sahne kare ve duvar kenarlarında yarı plastik sütunlar üzerine
oturtulmuştur. Zemin taş plaka kaplı iken, sinemaya dönüştürülüşü nedeniyle
yapılan tadilat sırasında beton dökülmüş ve güneydeki mekan diğer iki mekandan,
örülen bir duvar aracılığıyla ayrılmıştır. Bugün kiliseye giriş güneybatı
köşeden sağlanmaktadır. Buradan bir kapıdan da kilisenin batı yönünde,
kuzey-güney istikametinde bir koridora geçilmektedir. Koridorun kuzey ve güney
uçlarındaki mekanlar çapraz tonozla, orta kısmı ise beşik tonozla örtülüdür.
Solda, batı yöndeki bahçeye açılan kemerli girişler sonradan örülerek
kapatılmıştır. Sağda, ana mekana açılan iki pencere ve ortada ana mekana giriş
s ağlayan bir kapı yer alır. Giriş tamamen taş
işçiliğiyle yapılmış, sütunlarda ve pencere kenarlarında sade diyebileceğimiz
süslemeler görülür. Giriş holünde de mum veya heykellerin konduğu nişler ile
bunların önünde çıkmalar da süsleme elemanlarından sayılabilir. Binanın üzeri
sonradan Marsilya kiremitle kapatılmıştır. İç kısımda ise tavan duralitlerle
kaplanmıştır. Gürün
Meryem Ana Kilisesi olarak da bilinen bu kilise, Gürünlü gregoryen Ermenilerin ilk ibadet
yeridir. Meryem Ana kilisesinin yerinde bulunan mağaralar ve yeraltı oyukları
burasının Hıristiyanlarca uzun süre gizli kilise ayinleri yapıldıktan sonra,
kilise inşa ettijkleri anlaşılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Padişah
fermanı çıkarılarak, ahşap kilisenin yerine bugünkü bina yapılmıştır. Meryem
Ana kilisesi şehrin merkezinde, Hıristiayn nüfusun en büyük ibadethanesi idi.
Yapılış tarihi 1810 veya 1815 yılı olduğu sanılmaktadır. Kilise, içinde yönetim
kurulu ve çalışanlara tahsis edilmiş bölümler bulunan, geniş bir dış avluya
sahipti. Birçok mezartaşı ve anıt da vardı. Burada görevli papazları bir
çoğunun kilisenin bahçesine gömüldüğü söylenmektedir. Arka kısım, iç
kısımlardan duvarlarla ayrılmış özel bir mezarlığa sahipti. Kilisenin
giriş kapısı batı kısmında bulunuyordu. Bizim zamanımızda çan kulesi yoktu,
sadece basit demirden bir çana sahipti. Kilisenin içinde üç tane adak masası
bulunuyordu. Bunlar, Meryem Ana, İsa'nın dirilişi ve çarmıha geriliş
sahnelerini içeren ikonalarla süslü olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca 12 havariyi
simgeleyen ikonaların varlığından da bahsedilmektedir. Kilisede bulunan değerli
süslükler ve antika malzemelerin, parşömen bir İncil kitabının Ermeni
tehcirinden kısa bir süre öncesinde Lübnan veya Beyrut’a gönderildiği yaşlılar
tarafından anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre; Meryem Ana kilisesi mülk ve
gelir açısından da zengindi. Kiliseye ait bir çok dükkanları vardı. Tohma
ırmağı kenarındaki geniş tarlalar Meryem Ana Kilisesinin âkâr olarak tahsis
edilmişti. Krikor, Garabet, Mıgırdiç, Aprahamyan, Yakupyan, Manugyan, ismindeki
şahıslar Meryem Ana kilisesinin görevli papazlarıydılar. Çakşur mahallesinde
Surp Pırgiç (Aziz kurtarıcı) Kilisesi bulunuyordu. Bu kilisenin inşa tarihi
1847 yılıdır. Eski kilise binası ahşap idi. 1885 yılında bu kilise yeniden
yapılmıştır. Hatta bu kilisenin yapımında Müslümanlardan da yardım etmek için
çalışanlar da olmuştur. Kilise taş bir binaydı. Dört büyük mermer sütun
üzerinde yükselen kemerler üstünde on iki pencereli büyük bir kubbe
bulunuyordu. Üzerinde de ahşap bir haç yer alıyordu. Büyük duvarlarla çevrili
geniş bir dış avluya sahipti. Bu kilisenin Arabyan Bedros Ağa tarafından
yaptırılmış olduğu söylenmektedir. Bu bina da, Meryem Ana kilisesi gibi
Hıristiyan nüfusa ait okul olarak kullanılıyordu. Bu kilisenin haricinde Ören
mevkiinde Aziz kevork manastırı mevcut idi. Ayrıca Şuğul mahallesinde de ayrı
bir kilise bulunuyordu. Bu kiliseler, Gürün ilçesinde yaşayan Katolik,
Protestan ve Gregorian yani Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan nüfusa ait
ibadethaneler idi.
1800’lü
yılların sonu ve 1900’lü yılların başına kadar çok önemli bir ticaret merkezi
ve kervanların ugrak yeri olan ve bu özelliği dolayısıyla “Küçük Mısır” adı
verilen Güründe her türlü el sanatlarını ve en verimli arazilerini ellerinde
bulunduruyorlardı. Bilhassa da Şal dokumacılığında çok ileri seviyeye
ulaşmışlar ve dünya devletlerine bile ihraç ediyorlar. Şal, Cakar ve Şayak
dokumasıyla meşhur olan Gürün’e İngiltere’deki Ermenilerce parası iplik ve ipek
dokumacılıkla ilgili tüm hammaddeler gönderilmektedir. Ermenilerce 3000 adet
zamanında burada tezgah bulunduğunu rivayet edilmektedir. İngiltere’nin
Manchester’den gönderilen bu ipek iplikler şal, şayak ve cakar olarak Şam ve
Halep’e gönderilirdi. Buradan deniz yolu ile Amerika ve ingiltere’ye
gönderiyorlardı.
Ermeniler’de çok büyük zenginler
vardı. Aramyan, Marahyan gibi zenginler başta Amerika olmak üzere Ingiltere,
Fransa gibi Avrupa Ülkelerinde şirketlere sahiptiler. Gürün’de dokunmakta olan
meşhur Gürün Şali’nin ipek ipliklerini bunlar finanse etmekteydiler. Gürün’de
dokunan şallar, önce Halep ve Şam’a gider, buradan da deniz yoluyla İngiltere,
Fransa gibi ülkelere gönderilirdi. Gürün’e gelip giden kervanların birisi,
Antep ve Halep’e giderken, bir diğeri de Diyarbakır tarafına, üçüncüsü de
Kayseri tarafına giderdi. Dördüncü kervan ise, Sivas üzerinden samsun ve
Trabzon’a giderdi. Ermeniler zamanında pazar yeri, bugünkü Huykesen mevkiinde
kurulurdu.
Ne zamanki Osmanlı’nın hakimiyeti
altındaki azınlıklar, Osmanlının zor durumundan faydalanarak arkadan vurmaya
başladılar. İşte o zaman bu ihanet oyununda Ermeniler de ön sırayı aldılar.
Bunun sonucunda çatışmalar ve suikastler meydana gelmiştir. Bu nedenle Gürün
İlçesinde ekonomik düzey de zayıflamıştı. Bir süre ingilteredeki Ermenilerce
Manchester’den şal dokumacılığı için iplikler gönderilmiş ise de Ermeniler’in
buradan daha sonraları tehcir edilmeleri sebebiyle bunu da göndermemişlerdir.
Bir zamanlar, Gürün’de Esnaflar
Derneğinin önderliğinde yapılmaya çalışılmış ise de bu başarılamamıştır. Kara
Talat, Asım Uzun, Fuat Orhanoğlu gibi şahıslar tarafından yapılan girişimler de
başarısız kalınca, Gürün şalı dokumacılığı kaybolmaya yüz tutmuştur.
XIX. Yüzyılda, Anadolu'da Osmanlı
Devleti vilayetlerinde Ermenilerin meskun olduğu yerlerde ıslahat yapmak
bahanesiyle İngilizler, Ermenileri hükümet aleyhine isyana tahrik ve teşvik
ettiler. Bunun yanı sıra Londra'da ve Osmanlı Devleti'nin bazı vilayetlerinde
komiteler kurdular ve isyanı teşvik edici neşriyatta bulundular. Özellikle
konuyla ilgili yerlere uzmanlar göndererek Ermeni halkının zihnini,
bağımsızlık ve isyan fikriyle zehirlediler, çeşitli bölgelerdeki bozguncu ve
isyancı hareketleri devamlı surette destekleyerek güvenliği ihlal edici
olaylar çıkardılar. Adana'ya gelen yabancı uyruklu görevliler, Ermenileri sözde
bağımsızlıklarını kazanmaları için isyana tahrik ve teşvik ettiler.
İngilizler’in neşriyat ve telkinlerinden yüz bulan Ermeniler, kötü niyetlerini
ve fikirlerini açıklamaya başladılar. Yüzlerce yıldır kendilerine hizmet eden
Osmanlı devletini ve müslüman halkı içten çökertmeye ve arkadan hançerlemeye
başladılar. Osmanlı Devleti içinde azınlıkların üye olduğu Ermenilerin gizli
siyasi teşkilatları vardı. Ermeniler’in Osmanlı Devleti topraklarında kurmuş
oldukları bu komiteler aracılığıyla isyanlar çıkarmaya başlayacaklardı.
Akdeniz'de çıkarı bulunan Rusya, İngiltere ve Fransa görünüşte Ermenileri
desteklediler. Ermeniler’in Osmanlı Devletine yapmış oldukları ihanetin
sonucunda kendi çıkarlarının olacağını iyi bildiklerinden Ermeniler’i kullanmak
istiyorlardı. Devleti yıkmak için devletin çeşitli bölgelerinde isyanlar
çıkarmaya başladılar. Bunun için de en uygun bölgeler olarak devletin idari
bakımdan çok hassas olduğu noktaları tesbit ederek işe buradan başladılar.
Urfa, Maraş, Muş, Bitlis,
Şebinkarahisar ve Zeytun gibi Ermeniler’in yoğun olarak bulundukları ve yerel
hükümetlerin de yetersiz kaldığı bu bölgelerde Rus, İngiliz ve Fransız
konsolosları, bir takım olayları tertip ettirerek desteklemiş oldukları
Ermenileri silahlandırdılar. Kötü emellerini ve fikirlerini gercekleştirmek
için; bir yandan silah ve yangın bombaları temin ettiler. Diğer yandan Osmanlı
topraklarında karışıklık çıkararak önceden planlanan olayları tertip ettiler ve
mahalli hükümete ve Müslüman halka karşı bir takım yalan ve çirkin sözler
söylediler. Ermeniler isyan etmek amacıyla her türlü silahlı ve mühimmatı
Avrupa'dan getirterek gerekli hazırlıkları yaptılar. Adana, Payas, Yumurtalik,
Karataş, Silifke, Taşucu, Mersin ve Iskenderun sahillerinde bulunan Ermeniler
aracılığıyla dağlık bölgedeki Bulanık (Bahce), Zeytun, Maraş, Hacin, Gürün ve
Kayseri taraflarına silah ve mühimmat sevk ettiler.
XIX. yüzyılda devlet yönetiminde meydana gelen otoritesizlik nedeniyle Maraş'ta karışıklıklar
meydana geldi. Maraş sancağına tayin olunan mutasarrıflar idari görevlerini
hakkıyla yapamadılar. Otorite boşluğundan faydalanan yabancılar bu bölgenin
hassas yapısını da bildiklerinden iç karışıklıkların bu bölgeden de
başlatılmasını düşünüyorlardı. Yapılan savaşlar nedeniyle Maraş'ta bulunan
askerin sayısı ister istemez devlet tarafından azaltılmıştı. Maraş bir çok
aşiret ve kabilenin yaşadığı hassas bir bölge idi. Mahalli hükümetin
yetersizliği ve otoritesizliği, bu aşiret ve kabilelerin yasa dışı hareket
etmelerini kolaylaştırmıştı. Aşiret ve kabilelerin eşkıya ile birleşerek köy
ye kasabaları talan etmesi şehir halkının aşırı derecede rahatsız olmasına
sebep oldu.
Özellikle Tacirlü Aşireti ve Zeytun
Ermenileri, Ahmet Paşanın öncülüğünde birleşerek 4 Eylül 1855 de Maraş'i işgal
ettiler. Devlet'e baş kaldırıp şehri işgal edenler ve halkın mal ve canına
zarar verenler, layık oldukları şekilde cezalandırılamadığından, Tacirli
Aşiretinin isyanından rahatsız olan Maraş halkının devlete karşı olan güven ve
bağlılığı zedelenmişti. Bu bölgedeki otorite boşluğunun vukubulması devletin iç
ve dış düşmanlarının işini kolaylaştırmıştı. Aynı yıl içinde Zeytun’da
(Kahraman Maraş’ın Süleymaniye ilçesi) Ermeni Hınçak partisinin öncülüğünden
başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı ve binlerce müslüman
öldürüldü. Ermeniler, seferberliğin ilk günlerinde Türkiye lehinde gösteriler
yaptılar. Askerlik şubelerine giderek silah ve elbiselerini aldıktan sonra
topluca firar etmeye başladılar. Kaçanlar ya düşman tarafına geçiyor, yahut
çete olarak Türk devletine karşı iç isyanlar çıkarıyorlardı. Bu çeteler,
askerlik vazifesini yapmaya giden Müslümanlara saldırıyordu. Bu durum,
Ermenilerin öteden beri tuta geldikleri duruma göre normal sayılabilirdi. İş
bununla da kalmayarak gittikçe önemli bir durum arz etmeye başladı. Müslümanlar
vatanî vazifeleri için büyük bir istekle koşarken, Ermenilerin hemen hepsi kenarda
bucakta saklanmaya, askerlik şubelerinden silah ve elbise alanlar firara ve
çeteler kurarak askere gitmiş Müslümanların geride kalan ana, baba, eş ve
çocuklarına saldırmaya başladılar.
Üç yıl süren bu ayaklanma ve
isyanlarda en azından 50.000 müslüman öldürülmüştür. 1893 de önce kayseri,
Amasya ve Merzifon’da karışıklık çıkardılar ve yüzlerce müslümanı öldürdüler.
1894 de bu kez Yozgat’ta olaylar patlak verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır’daki
köy baskınları ve yakmaları izledi. Anadolu’yu saran Ermeni isyanlarında Taşnak
örgütü en önemli etken olmuştur. Silah ve mühimmat yönünden Avrupalıların
desteğiyle hiç sıkıntı çekmeyen bu örgüt, özellikle Osmanlı devlet
görevlilerini ve ailelerini hedef alarak bunları acımasızca katlediyor,
müslüman köylerine baskınlar düzenliyorlardı. 1895 de çıkan olayları, Trabzon,
Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van’dakiler izledi. Bu durum II.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle de
had safhaya ulaştı. 1908 yılına kadar yoğun bir şekilde devam eden bu isyan ve
ayaklanmalar Padişah II. Abdülhamid, kontrolü tamamen kaybetmiş, insiyatif
Ermeni çetelerin eline geçmiştir. Avrupa basını artık her gün olmasa da oldu
gibi gösteriyor ve Ermeni katliamı haberleri vermektedir. 1915 yılına
gelindiğinde etnik farklılıklar Rusya, Fransa ve İngiltere tarafından iyice
körüklenmiş, Ermeni Taşnak komitasının isyan ve saldırıları başlamıştır.
Çeşitli yerlerde isyanlarda ölenlerin sayıları binlerle ifade edilmeye
başlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya için Hasta adam olarak gördükleri Osmanlı
devletine saldırmanın fırsatını kolluyorlardı.
30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı Devleti ile İtilaf
Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi sonunda; İtalyan, Fransız ve
İngiliz donanmaları İstanbul’a doğru ilerlemektedir. İzzet paşa sadrazamlıktan
çekilmiş, yerine Tevfik Paşa geçmiştir. Mütarekenin 7. Maddesi bahane edilerek
ülkenin çeşitli bölgeleri işgal edilmiştir. Antalya bölgesi Yunanlılar’a: Adana
Mersin. Hatay bölgesi Fransızlar’a; Antep, Urfa, Maraş, Mardin ve Musul
bölgeleri İngilizler’e; bağımsız bir Ermenistan için Sarıkamış, Ardahan. Kars
ve Ağrı Bölgeleri de Ermeniler’e bırakılmak üzere İtilaf Devletleri arasında
anlaşmışlardır. Yine bu anlaşma gereğince boğazlar ortaklaşa yönetilecektir. M.
Kemal Atatürk’ün, Nutuk’ta özet olarak anlatmış olduğu bu durum gerçekleşmiş;
(1) Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşından yenilmiş sayılarak
devletin başşehri İstanbul, Müttefik kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir.
Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir.
Tanzimatla birlikte azınlıkların
daha fazla imtiyazlı hale gelmeleri sebebiyle,
İngiltere başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinin desteklemeleriyle
birlikte hakimiyetleri altında bulundukları Osmanlıyı iç isyanlarla çökertmeyi
amaçlamışlardır. Gürün ve havalisinde iç isyanlar ve sıkıntılar, Ermeniler’in
Müslüman nüfusun askere gitmesi ve şehid olmaları nedeniyle geri dönememeleri
yüzünden güç alan, Gürün ve havalisindeki el sanatlarını ve iktisadi hayatı da
ellerinde bulunduran Ermeniler’in huzursuzluk çıkarmaları daha Yunanistan’ın
kendi bağımsızlığın isteyerek Osmanlı’dan ayrılmak istemesiyle başladı.
Bu dönemde başlayan huzursuzluklar
(1849)günden güne artarak devam etti. Ayestefanos (Yeşilköy) andlaşmasının
imzalandığı 3 Mart 1878 tarihi ile Berlin Kongresi’nin yapıldığı 13 Haziran
1878 tarihleri arasında yani üç ay süre
ile Ermeniler de boş durmamışlardı. Ermeni patriği Nerses Varjebedyan ve önde
gelen Ermeniler, Balkanlar’daki gayri müslim tebaanın bağımsızlık yolundaki
faaliyetlerinnin Doğu Anadolu’da tekrarlanmasını istiyorlardı. 17 Mart 1878
günü patrik nerses, İstanbul İngiliz Büyükelçisi Layard’ı ziyaret etti.
Patriğin bu ziyarette anlattıkları İngiliz Sefiri tarafından rapor halinde
kendi bakanlığına bildirilmiştir. Bu görüşmelerin birinde Patrik Nerses, bir
önceki yıl Osmanlı yönetiminde şikayetçi olmadıklarını, ancak Rus zaferinden sonra durumun
değiştiğini, Ermenistan’da bir Hristiyan yönetimi istediklerini söyledi ve
İngiliz sefiri, “Ermenistan” demekle hangi toprakları kastettiğini sorunca
Patrik Nerses, Van, Sivas ve Diyarbakır ile Kilikya’yı saydı. Sefir bu
bölgelerde Ermeniler’in çoğunlukta olmadıklarını belirtince, patrik, bunu
bildiklerini, ancak Rusya topraklarını genişlettiğinden, Osmanlı-Rus güç
dengesinin değiştiğini, Ermeniler'i’ de kendilerini ve geleceklerini düşünmek
zorunda olduklarını söyledi. Ayrıca, Patrik haklı Ermeni taleplerine kulak
asılmazsa, bu bölgelerin Türk yönetimine karşı topyekün ayaklanıp, Rusya'ya
bağlanacağını ifade etti. Patrikhane bu tür girişimlerini yalnızca İstanbul’da
yürütmüyordu. Ayestefonos Andlaşması’nın Berlin’de düzeltileceğini haberini
alan patrik, kongreye katılacak bütün devletler nezdinde de yoğun faaliyetlerde
bulunuyordu. (21)
İngiltere başta olmak üzere çeşitli
Avrupa ülkelerinin desteklemeleriyle birlikte hakimiyetleri altında
bulundukları Osmanlıya ihanet ederek Ermeniler, isyan ve azgınlıklarını günden
güne artırarak yaşamış oldukları bölgelerdeki Türkleri katletmeye başladılar.
Balkan Savaşları esnasında, özellikle Birinci Dünya Savaşı esnasında daha
fazlalaşmaya başladı.
Gürün Ermenileri de Maraş
bölgesindeki Ermeniler gibi devlete karşı koymak istemişlerdir. Müslümanların
eli silah tutanları savaşa giderek çoğu cephede şehit olmuşlardı. Savaşa
gidenlerin birçoğunun savaşlarda şehit olup gelememeleri, gelenlerin yoksulluk
ve yoksulluk içinde kalıp, işini, gücünü bile kaybetmiş olmaları, gerekli mali
gücü ve desteği de bulunmayan Müslümanlara karşı Ermeniler kin tutmaya
başlamışlardı.
Müslümanları imha etme planlarını
yapmaya ve çevre illerdeki ve ilçelerdeki Ermenilerle sıkı bir ilişkiye girmeye
başladılar. Kendi aralarında da bir komite oluşturmuşlardı.
Bu komitede alınan kararları da
Gürün’e yakın bölgelerdeki diğer Ermeniler’e de gönderdikleri elçiler
vasıtasıyla bildiriyorlardı. Örneğin Maraş’a bağlı Zeytunlu ve Sivas’taki
Ermenilerle çok sıkı bir ilişki içinde oldukları ve yapılan her toplantıda
alınan kararları birbirlerine aynı
tarihlerde bildiriyorlardı. Yurdun çeşitli yerlerinde olduğu gibi, Gürün’deki
Ermenileri sevk ve idare edenlerden bir kısmı yurt dışına gitmişlerdi. Bunlardan
bazıları da Amerika, ingiltere gibi ülkelerde yardım dernekleri kurmuşlardır.
Bu dernekler aracılığıyla yurdun çeşitli bölgelerindeki Ermenilere olduğu gibi,
Gürün İlçesinde bulunan Ermeniler’e yardım gönderiyorlardı. Bu gönderilen
yardımların arasında silahlar ve bombalar da bulunmaktaydı. Bunların Avrupadaki
cemiyetleriyle irtibatları bulunmaktaydı. Bu ilişkilerin tarihi, daha önceki
yıllara kadar dayanmaktadır. Batılı devletler ile ilşkileri hâlen devam
etmekteydi. Örnegin Gürün’e Ermenilere gelen ipekli şal iplikleri vb. gibi
malzemelere Güründeki Ermeniler para vermezler Manchester’deki Ermeniler
tarafindan kurulmuş veyahutta desteklenmiş olan bir fabrika tarafindan Şam ve
Halep’e gönderiliyordu. Buradaki Ermeniler, Şal, Cakar ve Şayak dokuyarak
bunları katır eşek vb. gibi hayvanlarla bu bölgelere gönderiyordu. Burada
mübadele yapıldıktan sonra tekrar Gürün’e geliniyordu. Bu böyle devam ediyordu.
Bu alış veriş ve ticari kervanlar Güründeki Ermeniler’e müreffeh bir hayat
yaşatıyordu. Ayrıca Anadolu’nun her yerinde oldugu gibi el sanatlarını kendi
ellerinde bulundurdukları için çok rahat bir yaşam tarzı sürüyorlardı.
1890 yılı Sivas Salnamelerinde Gürün
Kazası hakkında verilen bilgilerde, Meclis-i
İdare Aza-yı Müntehabe (seçilmiş encümen âzalarından) Kirkor Ağa, Evadik
Ağa’nın yer alması. Mahkeme-i Bidayetde Artin
Ağa’nın, Aza Harig beğ, Bezdik Ağanın bulunması. Meclis-i Belediyeden Ohannes Efendinin Sandık Emini, Karabet Ağanın
Aza olması. Artin Ağanın Sandık Emini, Tercan Ağanın aza olarak görev almış
olması Ermeni azınlığın Gürün ilçesinde de Türkiye’nin diğer yerlerinde olduğu
gibi devletin resmi işlerinde hür ve serbest bir şekilde görev almış
olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Devlet
Arşivlerinde Gayri Müslim Vatandaşlara çok iyi muamele edildiğine dair
arşivlerdeki kayıtlardan bazıları şöyledir:
Gayri Müslimlere çok iyi muamele edildiğine dair belge kayıtları:
Tarih: 30/Ra/1269 (Hicrî) Dosya
No:54 Gömlek No:49 Fon Kodu: HR.MKT.
Gürün kazasında bulunan Ermeni ve
katoliklerden tadil-i vergi ile ilgili verilen karara razı olmayan
Katoliklerin, yeniden yapılacak yazımda yine de razı olmazlarsa, eskiden tayin
edildiği şekilde vergilerini ödemeleri gerekeceği ve zimmetlerinde bulunan
bakayanın tesviye edilmesi.
Tarih: 29/R /1273 (Hicrî) Dosya:
Gürün kazasındaki Katoliklerin vergisinde indirim yapılarak İslam ve
Ermenilerin vergisine zam yapılması anlaşmazlığa yol açtığından haksızlığın
giderilmesi.
Tarih: 10/C /1314 (Hicrî) Dosya:
Vilayat-ı Sitte'de çeşitli kaymakam muavinliklerine gayri müslim tebeanın
atandığı.
Tarih: 10/C /1314 (Hicrî) Dosya: Tebea-i gayri
müslimeden Sökeliyan Süryak Paskal Efendi'nin Gürün, Hristaki Efendi'nin ise
Merzifon Kaymakam Muavinliklerine atandıkları.
Tarih: 04/Ş /1318 (Hicrî) Dosya:
Sivas dâhilinde Gürün kasabasında vâki Protestan kilisesinin tecdîden inşâsına
ruhsat i'tası.
Tarih: 30/Za/1328 (Hicrî) Dosya: Gürün
Kaymakamlığı'ndan, polisliğe talip Haçator Efendi'nin ahvalinin tahkiki ile
ilgili telgrafa cevap verilmesi talebi.
Bütün bunlara rağmen ne askere
alınıyorlar, ne devletin korunması hususunda değil bir çaba göstermek, aksine
devlete ihanet etme çabası içindeydiler. Kendilerini kandırmış olan dış
ülkelerin emrinde çalışıyorlardı. Güründeki Müslüman nüfus da diğer yörelerde
olduğu gibi seferberlik nedeniyle askere ve cepheye gidenlerin yakınları evsiz
barksız, işsiz güçsüz ve iş düzenleri dağılmış bir halde, yoksulluk sınırının
çok altında yaşıyorlardı. Askere gidenlerden Galiçya’ya, Çanakkale, Irak ve
Kafkasya cephelerine gidenlerden kahramanca savaştıktan sonra, birçokları şehit
düşmüşler, çok az bir kısmı yuvasına dönmüşlerdi. Dönenler ise, ailelerinin her
türlü yoksulluk ve sefalet içerisinde kaldığını görmüşlerdir. Vatana ve millete
hizmet edenlerin bu hale gelmiş olması onlar için çok düşündürcü bir durum
olmuştur. Gayi müslim nüfus, yurdun her yerinde olduğu gibi Gürün ve
havalisinde devlete isyan edrek, müslümanlara suikastler düzenliyorlardı.
Müslüman nüfus, bir yandan yoksullukla mücadele ederek cepheye asker göndermeye çalışırken, bir
yandan da içteki hainlerle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı Devletinin de iç isyanlarla
zor durumda kaldığı sırada onu içten vurmaya çalışmışlardır. Yüzyıllardır
ekmeğini yedikleri ve hakimiyetleri altında bulundukları Osmanlının zor
durumlarında onu arkadan vurarak kendilerine her türlü özgürlüğü ve emniyeti
sağlayan bu adil devlete başkaldırmak, onun evlatlarını sırtından hançerlemek
cür’etini maalesef göstermiş olduklarından Gürün’deki gayrimüslim nüfus da aynı
şekilde davranmaya başlamışlardı.
Gürün’deki
Ermeniler’in toplantı yerleri bugünkü Çakşur Mahallesindeki bugünkü caminin
eski yerindeki Ermeni kilisesi idi. Güründeki Ermeniler, bu kilisede toplanıp
müslümanları nasıl imha edeceklerinin planlarını yapıyorlardı. Almış oldukları
önemli kararları Maraş bölgesindeki Zeytunlu Ermenilerine ve Sivas’a
gönderiyorlardı. Güründeki Ermeniler, gizli elçilerle birbirleriyle
haberleşmekteydiler. İşte bu toplantıların birinde, Güründeki müslüman nüfusun
nasıl imha edileceğinin planı, alınan kararlar ve nasıl yapılacağını Sivas’a
giden bir Ermeni ajanının üzerindeki mektup ortaya çıkarmıştı. Rivayete göre,
bu toplantıyı ne zaman yaptıkları ve ne şekilde düşündükleri sonradan Müslüman
olan bir Rum veya Ermeni tarafından gelinerek Askerlik Şubesi Başkanına
açıklanmıştı. Ele geçirilen bu mektuba göre; Müslümanların Cuma namazında
oldukları bir sırada camiilere saldırı düzenleyerek tüm erkeklerin imha
edilmesi planlanmıştı. Bu durumu haber alan Askerlik Şubesi Kumandanı Gürün’de
yeterli asker bulunmadığından ve Müslüman nüfusunda askere gitmiş olmaları
sebebiyle çevre bölgelerden yardım istemiş (Akçadağ, Setrek, Darende vb. gibi
yerlerden) ve bunun üzerine de gönüllü askerler ve halktan bir gurup da gelmeye
başlamışlardı. Bu arada da yöremizde meşhur olan ve kendisi kadın olarak
düşmana karşı vatanı korumak amacıyla Setrek’te kendisi gibi kadınlardan bir
çete oluşturmuş olan “Dal Emine” adındaki kadın bunu duymuş ve Gürün’e
gelmiştir.
Bu arada
Ermeniler’in, Müslümanlara saldıracakları günün kararlaştırılması için yapılan
toplantı esnasında Çakşur Kilisesinde toplantı yapmışlardı. Fakat toplantıdan
sonra durumun Müslümanlarca öğrenilmiş olduğunu anlayınca, bu defa Müslümanlara
saldırmaya başlamışlardı. Ermenilerin elinde mavzer tüfekleri ve diğer silahlar
bulunurken, Müslümanların elinde
çakmaklı ve martini adı verilen çoğu savaşlarda kullanılmış, bozuk silahlar
vardı. Ermenilere silah gücüyle baş edilemeyeceğini anlayan Dal Emine, yanındaki iki oğluyla
birlikte büyük çabalar göstererek Ağ Gölü’nün suyunu teneke borularla Çakşur
Kilisesi’nin içine suyu taşıyarak müslümanlara suikast için toplanmış
Ermeniler’in Silahlarıyla birlikte elle geçirilmesini sağlamıştır. Bunun
üzerine hükümet tarafından başka yerlere sürülmüşlerdir. Yaşlıların
anlattıklarına göre Eskişehirde gelen bir Ermeni Papazın bastonunun içinde
saklayarak getirmiş olduğu gizli belgeleri ve emirleri getirdiği sırada, önce
Ermeni iken sonradan Müslümanlığı kabul etmiş bir Hristiyan tarafından (kadın)
bu suikast olayının ihbarının yapılmasıyla bu papaz ele geçirililerek, zamanın
kaymakamı tarafından yakalatılıyordu.
Bu tarihten
sonra, bu bölgeden Ermeni Tehcir olayı başlamıştır. Ermeniler’den boşaltılan
yerelere 1900’lü yılların başından itibaren, bölgeye özellikle doğudan; Kars,
Ardahan, Erzurum ve v.b. gibi bölgelerden gelen muhacirler
yerleştirilmişlerdir.
ERMENİ SÂKİN OLAN VİLÂYÂT-I ŞÂHÂNEDE ÎK‘ OLUNAN EF‘ÂL
VE HAREKÂT-I CİNÂ’İYYENİN KISMEN VE HULÂSATEN BEYÂNI[330]
VE MAHKEME-İ TEMYÎZ CEZÂ DÂİRESİ KARÂRNÂMELERİNİN KISMEN HULÂSASIDIR (Sivas ve
havalisi)
…………Sivas vilâyeti Ermenilerinden ve erbâb-ı fesâddan olup ef‘âl-i
cinâ’iyyeye cür’et edenler dahi Amasyalı Altunyan Artin tebe‘a-i sâdıkadan
Amasyalı Cemikyan Agop'u komite cânîlerine mahsûs ve acîbü'ş-şekl bir bıçak ile
sûret-i fecî‘ada katl ve Amasyalı Kayayan Artin ve Kazar ve Saçersiyan Karabet
ve Kirkor dahi kâtil-i merkûma mu‘âvenet ve Karahisârlı Karibyan ve hizmetçisi
Kigork ve Karibyan Agop dahi sadâkati meşhûd olan Karabet'i otuz yedi yerinden
cerh ve dudaklarını kat‘ ve itlâf ve Tokad cem‘iyyet-i fesâdiyyesi ru’esâ ve
eşkiyâ ve efrâdından ma‘lûmu'l-esâmî elli sekiz Ermeniden on dört cânî kezâlik
İslâm'a müşâbehet ve isnâd-ı töhmet için Gürcü elbisesiyle müsellehan Ermeni
katoliği cemâ‘atinden Tokadlı Doktor Jozef'i Hükûmet-i Seniyyeye olan
sadâkatine mebnî itlâf ve Tokad civârında Postal'ı vurmakla beraber Tatar
Mehmed Efendi'yi bir sûret-i fecî‘ada katl ve zabtiyelerden Abdullah Çavuş ile
ahâlîden Ahmed'i itlâf ve Amasyalı Cünûn oğlu Ohannes ve Artin oğlu Karabet ve
Kürd oğlu Bogos ve Vartar oğlu Abram ve Serkiz oğlu Artin ve Uzun oğlu Ohannes
ve Çırıl oğlu Agop dahi tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden Zulam oğlu nâm Ermeniyi
efkâr-ı fâsidânelerine kapılmadığından dolayı katl ve Sivaslı Ceşyan Karabet ve Tokadlı Hizabet oğlu Haci Armenak
hükûmet-i mahalliyye me’mûrlarından Arapkirli Kirkor'u katl ve Divan oğlu
Bağdesar ve Keleci oğlu İstefan ve Bekçi oğlu Agop ve Ohan oğlu Küfümolkun ve
Şavrak oğlu Şinork ve Karaman oğlu Varters ve Keşiş torunu oğlu Kirkor dahi
kezâlik arkalarında Gürcü elbisesi bulunduğu ve müsellah oldukları hâlde
tebe‘a-i sâdıkadan Merzifonlu kunduracı Makar'ı ve Kırımlı oğlu Sahak ve Ordulu
Mılıca Niyan'ı katl ve Divrikli Manend oğlu Natan nâm şahsı ve tebe‘a-i
sâdıka-i şâhâneden Tokas'ı cerh ve Serkiz'i katl eyledikleri Badik oğlu Kaspar
ve Sitrak ve Aram ve Pamukçu oğlu Hamparsum dahi Kudüs-i Şerîf'e giden
yolcuların önüne çıkıp bin liralık kadar nakid ve mücevherlerini gasp ve
ta‘kîblerine gönderilen kuvve-i zâbıtadan mülâzım Ömer Ağa ile zabtiye
Hüseyin'i cerh ve Sivaslı Mardırus oğlu
Dikran ve Haçik oğlu Arşak ve Agop oğlu Osep ve Sevgik oğlu Agopcan ve Ağya
oğulları Hamparsum ve Dikran ve Moses oğlu Karnik ve Kalfa Karabet oğlu Palu ve
Malamyan Artin oğlu Sitrak ve Keşiş oğlu Tarus ve Muz oğlu Karabet ve Lilgiyan
diğer Karabet nâm şahıslar dahi kezâlik Gürcü kıyâfetiyle leylen ve müsellehan
Sivas vergi ketebesinden Hacı Mustafa Efendi'nin hânesine duhûl ile kendisini
ve zevcesini ve seksen yaşında bulunan vâlidesini ağır sûretde cerh ve Sivaslı
Kürkcüyan Haci Manuk ve Tatyos oğlu Dikran ve Avakim oğlu Merican ve birâderi
Ohan ve Kaluk oğlu Artin ve Pilik oğlu diğer Artin ve Antran oğlu Markar ve
Külük oğlu Agop ve Tanel oğlu Ohannes ve Deli David oğlu Hayrabet ve Sarıoğlan
oğlu Lusaref ve Agop oğlu Osep nâm şahıslar da kezâlik Gürcü kıyâfetinde ve
müsellah oldukları hâlde leylen Küre karyesinde Keşiş oğlu Hamparsum'un
hânesini basarak merkûmu ağır sûretde cerh ile vefâtına sebeb olmakla beraber
iki yüz elli lirasını gasb ve refîklerinden cerîhadâr olan birini hayyen suya
ilkâ‘ sûretiyle itlâf ve Karahisâr-ı Şarkî ve Suşehri kasabaları sâkinlerinden
ma‘lûmu'l-esâmî otuz sekiz Ermeni kezâ Laz kıyâfetiyle Ezbider karyesi hânedânından Es‘ad Ağa'nın hânesini leylen ve
müsellehan basıp Es‘ad Ağa ile bir nefer hizmetçisini ve Abram nâm kimesneyi
katl ve Aram nâm şahsı da cerh ve Tenos kazâsının Lisanlı karyeli Karagöz oğlu
Fukas ve Gemerek karyeli Kunduracı oğlu
Bünyamin ve Karagöl karyeli Gernç ve Gemerekli Toros oğlu Asadur ve Zarant oğlu
Artin ve Boyacı oğlu Krop ve Toros oğlu Agop dahi Karagöllü Babek kethudâyı
katl kasdıyla darb ve tahvîf ve mal sandığına âid akçeyi diğer mahallerden
ba‘zı eşyâ ve hayvanât gasb ve Karahisârlı Karibyan Hamayak nâm şahıs dahi
tebe‘a-i sâdıkadan Varjabet Karabet'i katl ve Amasyalı Kürd Manuk oğlu Stepan
ve Muhtar papas oğlu Agop ve oğlu Mıgırdıç ve Ejder oğlu Ohannes ve Terzi oğlu
Nişan ve Agopyan Artin ve Canbaz ve Kalost oğlu Karabet ve İpekyan Stepan ve
Boğçacı oğlu Ohannes ve Haçik oğlu Agop ve Ehrun oğlu Karabet ve Kirişçi oğlu
diğer Karabet ve Arakel oğlu Kigork ve Acem oğlu Haçatur ve Ölçekci oğlu Serkiz
ve Dırdır oğlu Kazar'ın oğlu Kigork ve Karebet nâm şahıslar dahi yine tebe‘a-i
sâdıkadan Çömlekci Tatyos'u katl ve Muradyan Haci Kirkor nâm şahıs da mühtedî
Ahmed'i katl ve Hınçakyan Artin ve Keleşyan Artin ve Kigork ve Kesdikyan
Ohannes nâm şahıslar da tebe‘a-i sâdıkadan Amasyalı Gülyan Agop'u katl ve
Ankara vilâyeti dâhilinde ef‘âl-i cinâ’iyyeye cür’et eden Ermenilerden Gürünlü Toros oğlu Strak ve Keskin oğlu ma‘deninden Aban
oğlu Toros nâm-ı diğer Dikran ve Topal oğlu Nazar ve İncirli karyesinden
Kirkız nâm-ı diğer Uşar nâm şahıslar dahi üçyüzdokuz senesinde müfsid-i meşhûr
Moruk nâm-ı diğer Jirayir'in emriyle Makar oğlu karyeli Simon kâhyâyı katl ve
cem‘iyyet-i fesâdiyye re’îsi ve muharrikleri Papasyan Agopyan ve Tekiryan Artin
ve Berberyan Nazar dahi sene-i merkûme Teşrîn-i sânîsinin otuzunda Ermenilerin
Yozgad kilisesinde vukû‘ bulan ictimâ‘ında ahâlî-i İslâmiyye üzerine
bi'd-defe‘ât silâh endaht ve Tabîb Dikran ve Minyan Srop'u ve Elekçi oğlu
Markus nâm şahıslar dahi ahâlî-i İslâmiyyeden Sâlih ve Necib'i katl ve envâ‘-ı
tertîbât-ı cinâ’iyyeye mücâsereti ve ahîren Bitlis'de sûret-i derdesti yukarıda
arz olunan cinâyet şu‘besi a‘zâsından Hamparsum Boyacıyan'ın birâderi olup
tahrîkât-ı fesâdiyye ve cinâ’iyyede karındaşı Hamparsum Boyacıyan'a mu‘âdil ve
Yozgad hâdisesine sebeb-i müstakill olan Haçinli Moruk nâm-ı diğer Jirayir ile
avenesi Keskin ma‘deninden Haci Artin oğlu Varto ve Behrenk karyesinden Manuk ve
Deli oğlu Kirkor ve Köhne-i Kebîr karyesinden Mıgırdıç ve Karayakuboğlu
karyesinden Kirkor nâm şahıslar dahi Ermeni kurâsını geşt ü güzâr ile
Ermeni ahâlîyi tahrîk ve ifsâd ve tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden bulunanları katl
ve i‘dâm ve Talaslı aşçı Parsih oğlu Delut ve Sıfa oğlu Mihran nâm şahıslar
dahi tebe‘a-i sâdıkadan kuyumcu Haci Usta'yı katl ve Gürünlü Zadukyan Toros ve Talaslı aşçı Parsih oğlu Gülbenk ve Bagop
oğlu Panos ve Pezezeli Bogos ve Deli Bedros oğlu Misak ve Keriz Toros oğlu
Mihrican nâm şahıslar dahi müsellah ve Gürcü kıyâfetinde oldukları hâlde
Yozgad'a gitmekte olan ma‘den postasının önüne geçerek ve posta zabtiye ve
sürücüsünü vurarak postada bulunan yüz yetmiş lira ve küsûr mecîdîyi ve Lâleli
Beli'nde Parlası Mahallesi kolcusunun kezâlik önüne geçerek esb ve saat ve
eşyâsını gasb ve Osmancık postasının dahi önüne çıkarak ve posta beygirini
boynundan vurarak nümâyiş icrâ ve yine Gürünlü
Cano ve Çaçam oğlu Agop ve Gemerekli Deli Tenkeş oğlu Artin ve Sarıcuran
oğlu Derbab ve Mosmiyonlu Keşiş oğlu Mıgırdıç nâm şahıslar da kezâlik Gürcü
elbisesini lâbis ve martini tüfengiyle müsellah olarak îkâ‘-ı ihtilâl yolunda
şurada burada geşt ü güzâr ve Boğazlıyan kaymakamı ile Akdağ nâhiyesi
müdîriyyetine teşhîr-i silâha ictisâr ve Gemerek karyeli Ahmal oğlu Hampar nâm
şahıs da bunlara esb ve silâh vermek sûretiyle mu‘âvenete ibtidâr etdikleri
icrâ kılınan muhâkemeleriyle ve Yozgad hâdisesinde mürettib-i fesâd olanlardan
Papasyan Hamparsum nâm şahıs da sâlifü'l-arz müfsid Moruk nâm-ı diğer
Jirayir'in Yozgad havâlîsine vürûdundan evvel Karayakub ve Bebek ve Terzi
karyelerine mahsûsan gidip Ermenileri kiliselere celb ve cem‘ ile “Biz artık
Osmanlı Devleti'nin zîr-i idâresinden çıkarak bundan sonra müstakil olup râhat
edeceğiz. Umûm Ermeniler her tarafta ve hattâ Rusya'da bulunan Ermeni
karındaşlarımız da bizimle ittifâk eyledi. İstanbul'dan emirler alıyorum.
Ermenileri bizim Yozgad sancağımızda ben ittifâk ettiriyorum. Umûm devletler
bize tarafdardır. En ziyâde bize zahîr olan İngiltere Devletidir. Bu uğurda kanımız
dökülsün büsbütün mahv olalım. Boş durmayalım. Bu size söylediğim esrârı
kimseye söylemeyeceğinize yemin ediniz.” diye papaslar vâsıtasıyla ve âyînleri
vechile cümlesine yemin ettirip imzâ altına aldıktan sonra “Yürekli olunuz!
Korkmayınız! Size verilecek emre itâ‘at ediniz, sizden asker taleb olunup
esliha mübâya‘ası-çün para istenilecek veriniz” diye tenbîh ve bu sırra vâkıf
olanlar ve itâ‘at etmeyenler telef ettirilecek yolunda tehdîd ve Moruk nâmında
büyük adam geleceğini ve geldiğinde itâ‘at edilmesini tefhîm ve kilisede
kadınlara da başkaca “Süvârî komiteler gelecek, onlar hânelerinize misâfir
oldukda yiyecek ve yataklarına dikkat ve hürmet ediniz ve ağzınızı pek tutunuz,
kimseye esrâr vermeyiniz.” diye nasîhat eylediği ve mu’ahharan merkûm Moruk
nâm-ı diğer Jirayir dahi Yozgad'a gelerek livâ dâhilindeki kurâ ahâlîsini
tahrîk-i fesâd için dolaştığı sırada Bebek karyesinde Bağdesar Kethudânın
odasına bir gece Ermenileri celb ve cem‘ ile “Ben büyük adamım. Pek büyük
yerlerden elimde emrim vardır, benim geleceğimi Hamparsum Ağa size söyledi
miydi?” Evet cevâbına mukâbil “Korkmayınız! Yürekli olunuz, bir şey olmak
ihtimâli yokdur. Ben ne emredersem emrine itâ‘at ve icrâsına dikkat ediniz.
İngiltere'den size silâhlar gelip tevzî‘ olunacakdır. Hamparsum Ağa'nın size
söylediği esrârı şimdiye kadar kimseye söylemediğinize ve ba‘demâ da olacak
şeyleri ifşâ etmeyeceğinize yemin ediniz.” diye umûma yemin ettirip gittiği ve
esliha-i mezkûrenin mübâya‘ası içün umûm Ermeni karyelerinden akçe ahz ve
tahsîl olunarak merkûm Moruk'a verildiği ve eslihanın vürûdunda bi'l-umûm
Ermenilere tevzî‘ olunup herkes silâhını aldıkdan sonra hükûmete karşı gelip
İslâm köyü basmak ve adam kesmek ve envâ‘-ı cinâyât-ı sâireye cür’et eylemek
mukarrer bulunduğu ve şu tertîbât-ı fesâdiyyenin bozulması re’yinde bulunanlar
ve yâhûd sırrı fâş edenler ile emirlerine itâ‘at etmeyenler i‘dâm edilmekle
beraber Mayıs ayında ortalık karışacağı ve gâyet tertîbli bulunmaları merkûm
Moruk ile avenesinden Lazgi tarafından Ermenilere tenbîh ve tefhîm olunduğu ve
Bebek karyesinden asker nâmıyla tertîb edilmiş olan Ermenilere karye-i
mezkûreli Artin ve Tatyos ve Bedik ve Agop taraflarından birer tüfenk verilerek
ve Yozgad'da Papasyan Kaspar'dan barut ve fişenk getirilerek karyeye me’mûrîn
ve sâir adamlar gelir ise silâhla vurup köye koymamak maksadıyla köyün
etrâfında beklettirildiği ma‘lûmu'l-esâmî Ermenilerin ifâdât-ı mazbûtalarıyla
sâbit olmuş ve Van vilâyeti dâhilinde ef‘âl ve harekât-ı cinâ’iyyeye cür’et
eden Ermenilerden Şataklı Kırato Abraham veled-i Kirkor nâm-ı diğer Kilo ve
Ohan veled-i Kirkor Markermezyan ve Moses veled-i Bedros ve tâcir Malkon oğlu
Markire ve değirmenci Malhas Baduryan nâm şahıslar Şatak'da İslâm öldürmek ve
ifsâdât-ı sâirede bulunmak üzere beynlerinde bir ittihâdnâme tanzîm ile
asâkir-i şâhâne mülâzimlerinden Edhem Efendi'yi katl ve Vanlı Çulha Avadis oğlu
Bağışlayan Karakin ve Makdis Arslan oğlu Cernan Bağdesar ve Trilmezyan Panos ve
çilingir-i diğer Panos ve Manuk ve Avadis ve Bağdesar Attar Nişan ve Haci Hayro
ve Mardiros oğlu bezci Nişan ve fırıncı Artin ve Koruz oğlu Karakin ve Emiroğlu
çilingir Ohannes ve Kenkan Ohannes Davidyan Kigork ve Nero oğlu Dikran ve
Şataklı Vartan oğlu Mesrub nâm şahıslar dahi Kürdlere müşâbehet ve isnâd-ı
töhmet için Kürd elbisesi lâbis oldukları hâlde polis Nuri Efendi ile Kurubaş
karyeli dört Ermeniyi ve hareket-i hâ’inânelerine iştirâk ve muvâfakat
etmediğinden dolayı tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden Çereğanyan Çoç Ağa'yı ve Dir
Manastırı'nda dokuz nefer Kürdü bir sûret-i vahşiyânede katl ve esdikâdan ve
meclis-i idâre a‘zâsından Artin Efendi'yi katl kasdıyla cerh ve iki Ermeni
kızının bikrini izâle ve Natanyan Karabet ve Bartuyan Avadis nâm şahıslar da
komite efrâdı ma‘rifetiyle esdikâdan Terzibaşı oğlu Nişan'ı katl ve Maratuyan
Mıgırdıç oğlu Haret'e katl kasdıyla tüfenk endaht ve Malyemez oğlu Avadis nâm
şahıs dahi vilâyet tercümânlığı hizmetini îfâ eden Varjabet Dikran'a bir def‘a
ve tüccârdan Keşişyan Ohannes Efendi'ye sadâkatından dolayı iki def‘a katl
kasdıyla teşhîr-i silâh ve Vanlı Maktesyan Mıgırdıç ve Vanlı Hoşyan Avadis ve
Ürekli Papas Serkiz ve tâcir Kigork ve Sadmanaslı Karabet Kethudâ ve Ürek
karyeli Bakarna Kethudâ ve Kendirciyan Bedros ve Zertuban Karabet ve Bozbey
oğlu Kirkor ve Minas oğlu Avek ve Kurt oğlu Misak ve Mesrup oğlu Strak ve Vanlı
Natanyan Mikael ve Gro nâm şahıslar sû-i kasd tertîbâtı yolunda müşâvere ve
Boğazkesen karyeli Martıros oğlu Tomo ve çamurcu Osep oğlu Nöbeddar Pator ve
Kazar oğlu Esko ve Bağdo oğlu Nazar ve Sahakkin oğlu Bedros ve Elvenk oğlu
Naharcı Ako ve Keşiş oğlu Mako veled-i Vartan ve Ohannes veled-i Bedros ve
Makdis oğlu Matos ve Melik oğlu Hero ve Sapraduz Bedros ve Bobo oğlu Sahak
veled-i Markire ve Alo oğlu Kelos Riğdo oğlu Haylo ve Niko oğlu Bağdik ve
Mizanlı Vartan oğlu Siyanos ve Elbistanlı Hakverdi oğlu Manuk ve Hezare karyeli
Elvan oğlu Ohannes Kethudâ ve Van'ın Çalıkoğlu Mahallesi'nden Natanyan Rupen ve
Şagooğlu Mahalleli Martıros oğlu David ve Banikoğlu Mahalleli Haçik ve
Boğazkesenli Keşiş oğlu Arşak ve Bogos Kethudâ ve birâderi Niko ve Elbistanlı
Hero ve Şatak'ın Kaçet karyeli Tero ve Çeto nâm şahıslar dahi kezâlik Kürd
elbisesini lâbis bulundukları hâlde Boğazkesen'de Van Tabur Ağası ile müsâdeme
ve zabtiye Ali onbaşıyı katl ve bunlardan Sezo ve Çeto nâm şahıslar Şatak'da
asâkir-i şâhâneden iki neferi ve bir kolcuyu katl ve Haleb vilâyetinde bulunan
ma‘lûmu'l-esâmî Zeytunlular Hükûmet-i Seniyyeye karşı silâh be-dest olarak
i‘lân-ı isyân ve kasden harîk îkâ‘ ve harekât-ı ihtilâliyyelerini dahi ziyâde
tevsî‘ edeceklerine dâir varakalar tertîb ve ilkâ’ ve Ma‘mûretülazîz
vilâyetinde ef‘âl-i cinâ’iyyeye ictisâr eden Ermenilerden ve müfsid-i meşhûr
Şimavon'un rufekâsından Arap Mezil ve Ekmekci Tanil veled-i Hamparsum ve
Bağdesar ve Mardiros veled-i Avadis ve Mafret oğlu İhtiyar veled-i Karabet nâm
şahıslar dinamit güllelerini hâmil ve zâbıta elbisesini lâbis oldukları hâlde
Dersim'e gidip Ekrâdı Hükûmet-i Seniyye aleyhine isyâna tahrîk ve teşvîk ve
merkûmlardan Tanil veled-i Hamparsum bu fi‘lden başka refikleri Arapkirli Bogos
nâm-ı diğer Agapik veled-i Avadis ve Kirkor veled-i Memas ile beraber Arapkir
polis efrâdından Yusuf Efendi'yi sûret-i vahşiyâne ve gaddârânede katl
etmelerinden dolayı sâye-i satvet-vâye-i cenâb-ı hilâfet-penâhîde cânî-i
merkûmûn pek çoğu derdest olunarak hâ’iz olduğu devâir-i adliyyede muhâkemeleri
bi'l-icrâ kısm-ı a‘zamı mahkûm olduğu gibi bir takımının da muhâkeme ve
istintâklarına ve bâ-husûs Merzifon cem‘iyyet-i fesâdiyyesi efrâdından olup
ahâlî-i İslâmiyyeye atf-ı töhmet maksadıyla Laz elbisesini lâbis ve tunçtan
ma‘mûl humbara ve sâir eslihayı ve Ermenileri ithilâle teşvîk yolunda ta‘lîmât
kılıklı bir takım evrâkı hâmil oldukları hâlde derdest olundukları sırada
me’mûrîn-i zâbıtaya adem-i itâ‘at ve teşhîr-i silâh ile me’mûrîn-i
mûmâ-ileyhimden Mehmed Efendi'yi cerhe cür’et etmiş ve buraca icrâ-yı
muhâkemeleri zımnında elbise ve humbara ve sâir silâhlarıyla beraber
Dersa‘âdet'e celbedilmiş olan Merzifonlu bakırcı Kirkor ve Papasyan Dikran ve
dökmeci Ohannes ve Varters ve Yeros ve Hamparsum ve hancı Agop nâm şahısların
Mahkeme-i Cinâyetce muhâkemelerine ve hâl-i firârda bulunanların da
mahallerince taharrî ve ta‘kîblerine devâm olunmakda bulunmuşdur. Zay‘a olarak
izhâr-ı İslâm ile hoca kıyâfetine girip Ermeni fesâd komitesine casusluk eden
Agop ve şerîk-i töhmeti Korgı Kiragos ile sâbık Ermeni Patriği Horen Âşikyan
Efendi'ye sû-i kasda tasaddî eylediği fıkra-i mahsûsasında arz olunan Agop ve
rufekâsının îkâ‘ ettikleri madde-i fesâdiyyede iştirâkleri bulunan Simpat
Davidyan ve Avadis Çilingiryan nâm şahısların fi‘illeri Dersa‘âdet hey’et-i
ittihâmiyyesinde derdest-i tedkîk ve ru’yet bulunmuştur…………. Arapkir
ahâlîsinden ve erbâb-ı mefsedet ve şekâvetten olup mukaddemâ kuttâ‘-ı tarîklik
töhmetiyle hey’et-i ittihâmiyyece bi'l-ittihâm ahz u girifti için
müzekkire verilmiş olan ve vâdî-i firârda bulunarak efrâd ve ahâlîye ara sıra
îsâl-i hasâr eden Taşcı oğlu Mıgırdıç nâm şahıs ahîren dahi ba‘zı rufekâsıyla
Laz elbisesi lâbis ve martin ve pala bıçaklarıyla müsellah oldukları hâlde
Arapkir hânedânından Fazıllızâde Cemal Ağa'nın hânesini leylen basarak akçe
talebiyle efrâd-ı âilesini bir sûret-i vahşiyânede darb ve tehdîde ictisâr
eyledikleri sırada feryâd-ı istimdâd-kârâneyi müte‘âkib etrâfdan yetişilmesi
ile silâhlarını alamayarak firâr etmiş ve zâbıta-i mahalliyece ta‘kîb edilmekde
bulunmuş iken geçen Teşrîn-i sânî'nin yedisinde Divriği taraflarında müsellah
ve Gürcü elbisesini mülebbes olarak tarîk-i şekâvetde gezen Divriğili Palanga oğlu Agop ve Kangal
nâhiyesinin Ağcakale karyesinden Keşiş karındaşı Markos nâm şahıslar dahi
bi'r-rufekâ Arapkir cihetine geçip hânesinde ihtifâ eylediği me’mûrîn-i
ta‘kîbiye tarafından tahkîk kılınmasıyla derdestine teşebbüs edildiği sırada
merkûm kurşun ile zabtiye Mevlüd'ü kolundan cerh etmiş ve polis komiserine dahi
teşhîr-i silâha cür’et eylemiş ise de bi'l-mukâbele derdest olunarak
refîklerinin taharrîsine devâm olunmakda bulunmuşdur.
Adana vilâyeti dâhilinde Haçin
kasabasında Ermeni erbâb-ı mefsedetinden yirmi beş kişiden mürekkeb “Maksad”
nâmıyla bir cem‘iyyet-i fesâdiyye teşkîl olunmuş ve mefsedete müte‘allık ve
komite tarafından müretteb yirmi üç bendi şâmil bir de program elde edilmiş
olmasıyla ……ve bunlar miyânında Haçin Ermeni Mektebi muallimi “Jirayir” nâm-ı
diğer “Mardiros Garip Boyacıyan” ve birâderi “Hamparsum Boyacıyan” ve firârda
bulunmuş olduğu iş‘ârından anlalışmışdır. …..
Hükûmet-i Seniyye aleyhinde îkâ‘-ı
ihtilâl maksadıyla Ermeni cemâ‘atını isyâna tahrîk etmek ve bunlardan asker
yazmak ve asker için esliha almak üzere para toplamak gibi harekât-ı
mefsedet-kârâneye cür’etleri inde'l-muhâkeme sâbit olan ru’esâ-yı erbâb-ı
fesâddan ………..Divriği kazâsı dâhilinde kâ’in Zamara karyesi ahâlîsinden Bota
Bey oğlu Kokas'ın hânesine duhûl ederek Kokas ve zevcesini ağır sûretde cerh
eyledikleri sırada refîki Armudanlı kaçak Serkiz'i bileğinden yaralayarak
vefâtına sebebiyet vermek ve yedinde bulunan evrâk-ı muzırraya nazaran Ermeni
fesedesinden olmak cinâyetiyle ithâm olunan kazâ-i mezkûrda kâ’in Keşan
Mahallesi ahâlîsinden Manaz oğlu Natan veled-i Malko'nun Marsilya'daki
Portakalyan'ın teşebbüsât-ı fesâdiyyesini hâvî neşrettiği ta‘lîmâtı hâmil
olduğu hâlde gammâzlık etti zannıyla Kukas'ı öldürmek üzere gelerek merkûm ile
zevcesini cerh etmek ve Kukas zannıyla refîki Serkiz'i yaralayıp vefâtına sebeb
olmak sûretleriyle ve esbâb-ı sâire ile fesâda cür’eti sâbit olarak kânûn-ı
cezânın elli dördüncü maddesi zeylindeki fıkraya tatbîkan i‘dâmına dâir Sivas
vilâyeti İstînâf Mahkemesi'nden lâhik olan hüküm, Mahkeme-i Temyîz'in 12
Kânûn-ı evvel sene 1308 târih ve üç bin sekiz yüz doksan bir numaralı karârnâmesiyle
tasdîk olunmuşdur.
…………….Ermeniler hâdisesinden dolayı
cinâyetle ithâm olunan eşhâsın Ankara İstînâf Mahkemesi Cezâ Dâiresince icrâ
kılınan muhâkeme-i aliyyelerinde bunlardan Andon Roşdoni ve Cebidelikyan Agop
ve Cevâhirciyan Rupen ve Alacacıyan Karabet ve Dökmeciyan Parsih ve râhib
Daniel ve Tomayan Karabet ve Kayayan Ohannes ve Gerdemiş oğlu Karo ve Agop
Pehlo ve Keçeciyan Misak ve Civanyan Mardiros'un Hükûmet-i Seniyye aleyhinde
îkâ‘-ı şûriş maksad-ı mefsedet-kârânesiyle ve Hınçakyan İhtilâl Komitesi
nâmıyla Merzifon ve Kayseri ve Yozgad ve
Talas ve Gemerek kasabalarında ve mevâkı‘-i sâirede birer komite teşkîl
edip Ermeni cemâ‘atı ezhânını tahdîş eylemek ve posta vurmak ve kat‘-ı tarîk ve
katl-i nüfûs etmek gibi bir takım harekât-ı ihtilâliyyeye ve geçen üçyüzsekiz
senesi Kânûn-ı evvelinin yirmi beşinci gecesi mevâkı‘-i mezkûrede neşr ve
ta‘lîk olunan hezeyannâmeleri tertîb ve neşr eylemek misillü ef‘âle cür’et eden
cem‘iyyet-i fesâdiyyenin ru’esâ ve müşevvikîninden oldukları ve Arzuman oğlu
Ohannes'in Kayserili Çavuş oğlu Mustafa'yı revolver kurşunuyla katl ve itlâf
etmekle beraber sene-i merkûme Eylülünde Merzifon'da toplanan cem‘iyyet-i
fesâdiyyede Kayseri meb‘ûsu sıfatıyla bulunmasına nazaran merkûmun da mefâsid-i
mezkûre erkânından bulunduğu ve Talaslı Yakop oğlu Panos ve aşcı Parsih oğlu
Gülbenk ve Keriz Toros oğlu Mihrican ile
Bedros oğlu Misak ve Gürünlü Toros'un
mârrü'z-zikr fesâd komitesinin icrâ me’mûrlarından olup bunlardan Panos ve
Gülbenk ve Mihrican'ın arabacı Kaltakcı Köse Hüsnü'yü ihnâk eyledikleri ve
merkûm Gülbenk ile Sirope'nin şerîkleri ve ma‘den postasını vurarak posta
sürücüsü İsmail ile posta zabtiyesi Yahya'yı katl eden eşkiyâ çetesinden
bulundukları ve Panos ile Misak'ın Palas memlehası postasının önüne geçerek
Duyûn-ı Umûmiyye kolcusu İzzet'in esb ve silâh ve eşyâsını gasb ettikleri ve
Talaslı Bağdeyan Agop ve Gemerekli vâ‘iz Mardiros ve Merzifonlu Papasyan
Mıgırdıç ve Karagöz oğlu Artin ve Ürekli Vartok oğlu Kaprel ve Gürünlü Karabet'in dahi mefâsid-i
mezkûrenin tevsî‘ ve intişârına çalışmış erkân-ı fesâddan bulundukları ve
Çolakcıyan Agop ve Boyacıyan Stepan ve Keçeciyan Sinekerim ve Ednan oğlu Memas
ve Delvinyan Agop ve Vartanyan Mihran ve kalıpçı Muşo ve Simoh oğlu Artin nâm
şahısların sâ‘î-i bi'l-fesâd oldukları ve Ürekli Serpik kadın ile arabacı
Ohannes ve Karakülah oğlu diğer Ohannes ve Kara Parsih oğlu Daniel ve da‘vâ
vekîli Arsin ve Oğlakcıyan Haçatur ve mekteb hocası Şuraş ve Uzun oğlu Kalost
ve Adaryan Kazaros ve Midil oğlu Serkiz'in dahi erbâb-ı fesâddan bulundukları
sâbit olmasına binâ’en bunlardan Andon Roşdoni ve Cebidelikyan Agop ve
Alacacıyan Karabet ve Dökmeciyan Parsih ve râhib Daniel ve Tomayan Karabet ve
Kayayan Ohannes ve Gerdemiş oğlu Karo ve Agop Pehlo ve Keçeciyan Misak ve
Civanyan Mardiros'un kânûn-ı cezânın elli dördüncü maddesi ilâvesi hükmüne
tatbîkan i‘dâmlarına ve Talaslı Bağdeyan Agop ve Gemerekli vâ‘iz Mardiros ve
Merzifonlu Papasyan Mıgırdıç ve Karagöz oğlu Artin ve Ürekli Vartok oğlu
Kapriel ve Gürünlü Karabet'in ilâve-i
mezkûrenin ikinci fıkrasına tevfîkan on beşer ve Çolakyan Agop ve Boyacıyan
Stepan ve Sinekerim ve Ednan oğlu Memas ve Delvinyan Agop ve Vartanyan Mihran
ve kalıpçı Muşo ve Simon oğlu Artin'in …………ve Serpik kadın ve arabacı Ohannes
ve Karakülah oğlu diğer Ohannes ve Kara Parsih oğlu Daniel ve da‘vâ vekîli
Arsin ve Oğlakcıyan Haçatur ve mekteb hocası Şuraş ve Kalost Uzunoğlu ve
Adaryan Kazaros ve Midil oğlu Serkiz'in …….ve Cevâhirciyan Rupen'in zikr olunan
ve Kürkçü Asayi Kirkor ve Sinan oğlu Arşak ve Kayserili oğlu Avadis ve Abkaryan
Ohannes ve saatcı oğlu Haçatur ve Tin oğlu Bedros ve Con oğlu Sahak ve Ateş
oğlu Mike ve Miçakyan Kirkor ve Köşker oğlu Kazaros ve Nihabetyan Nihabet ve
Bıçakcıoğlu Civan ve Dayı oğlu Arakel ve Kazaros oğlu Kirkor…………..Eğin kazâsında vâkı‘ İç karyesi sâkinlerinden
Malkonyan Haçatur ve oğlu Aleksan ve Armudanlı Kirkor oğlu mekteb muallimi
Keremyan Haçatur ve Eski oğlu Misak veled-i Kigork ve Agop oğlu nâm-ı diğer
Kanar oğlu Demirci Artin ve Çil oğlu makineci Canik Nişan ve Papasyan nâm-ı
diğer Hamalyan Kirkor oğlu Malkon ve Erzincan'da
vâkı‘ Korıcan kazâsına mülhak Armudanlı karyeli Saltanyan Kigork oğlu nâm-ı
diğer Kereski oğlu Sirope ve Hasanova karyeli Keşişyan Rencber Abram ve mezkûr
Armudan karyeli Genç oğlu mültezim Bogos ve Divriği kazâsında vâkî‘ Bendegân karyesi ahâlîsinden Malkonyan Artin
veled-i Agop ve Artin oğlu Hazarus ile firârî Vahan Bekleryan'ın fi‘l-i
mezkûre cür’et eyledikleri sâbit olarak kânûn-ı cezânını elli sekizinci
maddesine tatbîkan merkûmûndan iki Haçatur'un önayak bulunması sebeb-i şiddet
addiyle on ikişer ve diğerlerinin sekizer sene müddetle kal‘a-bend edilmelerine
hükm olunmuş ve hükm-i mezkûr Mahkeme-i Temyîz'in 12 Nisan sene 1310 târihli ve
iki yüz seksen üç numaralı karârnâmesiye tasdîk olunmuşdur.
Karahisâr-ı Şarkî kasabasında Bülbül Mahallesi ahâlîsinden ve erbâb-ı fesâddan Malkon oğlu
Kiropek’ Sikapli
nâm mahalde Gürcü elbisesiyle icrâ-yı fezâyiha cür’eti ve Sivas'ın Hölkelik
Mahallesi'nde kunduracı Tatyos ve Desto oğlu Agop ve Cödgez Hampar ve Kuyumcu
Kirkor'un dahi cem‘iyyet-i fesâdiyye umûrunu idâre ettikleri Sivas Mahkeme-i
İstînâfiyyesince icrâ kılınan muhâkemeleri netîcesinde sâbit olmasına mebnî
bi't-tecrîm bunlardan Kiropek kânûn-ı cezânın elli dördüncü maddesi zeylinin
fıkra-i ahîresine tevfîkan beş sene müddetle kal‘a-bend edilmesine ve Tatyos ve
Agop ve Hampar ve Kirkor'un altmış üçüncü maddeye tatbîkan üçer sene müddetle
küreğe konulmalarına hükm olunmuş ve hükm-i vâkı‘ Mahkeme-i Temyîz'in 27 Nisan
sene 310 târihli ve dört yüz seksen altı numaralı karârnâmesiyle tasdîk
kılınmışdır.
…………..Gemerek karyeli kaşıkçı Bedros veled-i Bogos'un tasmîm olunan
fesâdın icrâsını tehyi’e zımnında polis me’mûru Halil Efendi ile Artin ve papas
Kirkor Efendi'nin hânelerine üç türlü yafta ta‘lîk etmek ve Toros nâmında
birini zabtiyelerin yedinden tahlîs için mektup yazdırmak ve muhtefî oldukları
mahallî hükûmete ihbâr edecek olan Menze'nin katline tasaddî ve Eksabin'e
cebren fi‘l-i şen‘î icrâ eylemek gibi ahvâle cür’eti ve Jerkiyan Bedros ve
Mardiros veled-i Babek ve Artin veled-i Ohannes'in dahi fesâd fi‘ilinin
müştereki oldukları cereyân eden muhâkeme netîcesinde sâbit olduğundan
bunlardan kaşıkçı Bedros'un kânûn-ı cezânın elli sekizinci maddesine tatbîkan
mü’ebbeden ve Bedros'un on beş sene ve Mardiros ve Artin'in üçer sene müddetlerle
kal‘a-bend edilmelerine ve kaşıkçı Bedros ile rufekâsını ihfâ eyleyen Çaka oğlu
Serkiz'in bir sene müddetle haps olunmasına ve Agop ile Kirkor'un berâ’atlarına
Sivas Mahkemesince hükm olunmuş ve hükm-i mezkûr Mahkeme-i Temyîz'in 31 Mayıs
sene 310 târihli ve sekiz yüz yetmiş yedi numaralı karârnâmesiyle tasdîk
olunmuşdur.
Dersim ekrâdını Hükûmet-i Seniyye aleyhine kıyâm ve isyâna tahrîk
zımnında teşekkül eden hey’et-i fesâdiyyeye riyâset eyleyen Ermeni cemâ‘atinden
ve Rusya teba‘asından firârî Şemavun ile refîkleri cinâyetle bi'l-ithâm
Ma‘mûretülazîz
vilâyeti İstînâf Mahkemesince vicâhen ve gıyâben cereyân eden muhâkemeleri
netîcesinde firârî Şemavun ile rufekâsından Arapkir kasabasında vâkı‘ Köseoğlu
Mahallesi ahâlîsinden Ekmekçi Tanil veled-i Hamparsum ve Çaran Mahallesi
ahâlîsinden Agop veled-i Bağdesar ve Mardiros veled-i Maradis ve Mıgırdıç
veled-i Karabet'in âsâyişi ihlâl zımnında beynlerinde ittifâk-ı hafî akd ederek
tasmîm ettikleri fesâdın esbâb-ı icrâ’iyyesini tehyi’e için ba‘zı ef‘âl ve tedâbîre
cür’et ettikleri sâbit olarak bunlardan firârî Şemavun ile Tanil ve Mardiros ve
Mıgırdıç'ın kânûn-ı cezânın elli sekizinci maddesine tatbîkan mü’ebbeden
kal‘a-bend edilmelerine ve Bağdesar oğlu Agop'un târîh-i cürmde on beş yaşını
ikmâl etmemiş mürâhik bulunduğundan kânûn-ı mezkûrun on beşinci maddesine
tevfîkan mü’ebbed kal‘a-bendlik cezâsına bedel beş sene müddetle haps
olunmasına ve Avak ve Simon ve Karabet'in dahi berâ’atlarına dâir sâdır olan
hüküm, Mahkeme-i Temyîz'in 11 Teşrîn-i evvel sene 1310 târihli ve iki bin iki
yüz dört numaralı karârnâmesiyle tasdîk olunmuşdur.
……………Hafik kazâsına tâbi‘ Tuzhisar karyesinde bir cem‘iyyet-i fesâdiyye
teşkîl ve te’sîs eylemelerinden dolayı cinâyetle ithâm olunup Sivas İstînâf
Mahkemesi Cezâ Dâiresince muhâkemeleri icrâ kılınan eşhâsdan karye-i mezkûreli
Papas Asadur'un riyâseti tahtında olmak ve Karagöz oğlu Nişan ve Basmacı oğlu
Ohannes ve Ebras'ın da erkân-ı asliyyesinden bulunmak i‘tibâriyle bir
cem‘iyyet-i fesâdiyye teşkîl ve bu cem‘iyyete mahsûs Varçaton nâmıyla üç parça
ve bir vidadan ibâret mühür tertîb eyledikleri ve Serabyan oğlu Kalost'un da
cem‘iyyet kâtibi ve eşkiyâ re’îsi olup eşkiyâdan Abraham oğlu Serkiz ve Laklak
oğlu Sahak ve Köse oğlu Kirkor ile birlikde ahâlînin ba‘zılarından koyun sirkat
eyledikleri ve ba‘zılarından komite sandığı için para ahz u gasb
ettikleri ve Abraham oğlu Toros ve Toros oğlu Kerm ve Belmek oğlu Avakin'in de
bu ittifâkda dâhil oldukları ve Çeknadır Agop'un da mezkûr cem‘iyyet-i
fesâdiyyeyi Sivas'da idâreye me’mûr olduğu sâbit olduğundan bunlardan Papasyan
Asadur'un ……………..
Cocok kolu denilen fırka-i
fesâdiyyeye duhûle muvâfakat etmemesinden nâşî Sivas'da vâkı‘ Çavuşbaşı Mahalleli Zaralı oğlu Dikran'ın katl kasdıyla
darb olunmasından dolayı ithâm olunan bakkal Haçik'in oğlu Stepan ve Dikran
veled-i bakkal Zegail'in Sivas vilâyeti …………………Rusyalı bir avukat nâmıyla tarîk-i ifsâdâtda dolaşarak bu maksadla
Divriği kazâsına tâbi‘ Zamara karyeli Mısır oğlu Mıgırdıç'a katl kasdıyla
teşhîr-i silâh etmek fi‘linden dolayı ithâm olunan Harput kasabası
mahallâtından Karasofulu Murat oğlu Ohannes veled-i Arakel'in Sivas vilâyeti
……………Ta‘addiyât-ı fesâdiyyeden olarak Gemerek
karyesi ahâlîsinden Ahmal oğlu Hampar'ın hânesini ihrâka tasaddî eyledikleri
cihetle cinâyetle ithâm olunan
karye-i mezkûreli Ayvaz oğlu Kör Rupen ve Bayram oğlu Artin ve Donebet oğlu
Kaspar ve Demirci oğlu Ohannes ve Gürünlü
Artin veled-i Kalost'un Sivas vilâyeti .................Cem‘iyyet-i fesâdiyye erbâbından olmak
cinâyetiyle ithâm olunan Sivas kasabası ahâlîsinden Kasap Nişan oğlu mekteb
muallimi Karabet ve Trabzon Ermeni Mektebi muallimi Agop veled-i Misak'ın Sivas
……..İkâmetgâhında evrâk-ı muzzırra zuhûr etmesinden dolayı cinâyetle ithâm
olunan Koçgiri kazâsının Alakilise
karyeli Hezar oğlu Varjabet Karabet'in Sivas vilâyeti ……………Hânesinde
evrâk-ı fesâdiyye zuhûr etmesinden dolayı cinâyetle ithâm olunan Sivas'ın Oğlançavuş Mahallesi'nden Deli Davidyan Hamparsum'un
…….Sivas'da Örtülü Pınar Mahallesi'nden
ve mekteb muallimlerinden olup, harekât-ı fesâdiyyeye cür’etinden dolayı üç
sene kal‘a-bendlik cezâsına mahkûm bulunan Kapikyan Karabet veled-i Kasap
Nişan'ın Avrupaca neşredilmek üzere mu’ahharan evrâk-ı fesâdiyye dahi tertîb
eylediği ………….Sivas'da bir takım evrâk-ı fesâdiyye ile derdest olunan
Doktor Karakin ve Amasya'nın Dârüsselâm Mahallesi'nden Barunak veled-i Oski ve
Merzifon'un Erzincan Mahallesi'nden arabacı Minas veled-i Stepan ve Amasya'nın
Bâyezid Paşa Mahallesi'nden kalaycı Kalost veled-i Ohan nâm şahısların
………….bunlardan Barunak'ın erbâb-ı fesâddan olduğu sâbit olduğundan,
…………….Ermeni erbâb-ı mefsedetinden olmak töhmetiyle müttehem bulunan Sivas'ın Gemerek karyesinden Bedros
veled-i Haçatur ve Aşcı oğlu Dikici Kirkor veled-i Artin ve Sirop ve Arakel
nâm şahısların ………..Yed ve hânelerinde evrâk-ı fesâdiyye zuhûr etmesi
cinâyetiyle ithâm olunan Sivas'ın
Akdeğirmen Mahallesi'nden Halamyan Kapril veled-i Artin ve karındaşları Misak
ve Agop ile Fişenkciyan Mardiros veled-i Agop'un ………Divriği kasabasında
sâkin Kafkak oğlu mektep hocası Toros veled-i Agop'un çocuklara ta‘lîm ve neşr
etmek üzere bir takım fesâd-âmîz şarkılar kaleme alıp nezdinde alıkoyduğu …………
Sivas
Vilâyeti Polis Ser-komiserliği'nden Alınan 3 Teşrîn-i Sânî Sene 1311 Târih ve
Şifreli Telgrafnâmenin Halli Sûretidir
Dâhil-i vilâyetde mütehaddis Ermeni
vukû‘âtın tafsîlâtı ve telefâtın mikdârı bildirileceği akşamki telgrafımla arz
olunmuşdu. Vukû‘-ı hâl ber-vech-i zîr arz olunur. Şöyle ki: Bundan yirmi gün
mukaddem Bayburd ve Erzincan cihetinden gelen ekrâd ve aşâ’ir, Erzincan
dâhilinde Refâhiye kazâsıyla ba‘zı karyeye ve ahîren Karahisâr-ı Şarkî
sancağıyla mülhakâtı bulunan Suşehri ve Divriği kazâları ve kurâsından
ba‘zılarına tasallut ile gasb-ı eşyâ ve katl-i nüfûsa cür’et eylemelerinden
dolayı, Sivas'dan ve civâr mahallerden gönderilen me’mûrîn-i zâbıta
ma‘rifetiyle ekrâd-ı merkûme bir derece def‘ ve tenkîl edilmiş ise de Haleb
vilâyeti dâhilinde ve vilâyetimizle hem-hudûd bulunan Akçadağ ekrâdı dahi
bundan on beş gün evvel Sivas vilâyeti
mülhakâtından Dârende kazâsına tecâvüzle gasb-ı eşyâ ve katl-i nüfûs ve ihrâk-ı
büyût ettikleri ve oradan Gürün kazâsına giderek ber-vech-i ma‘rûz hâl ve
harekâtda bulundukları ve mahallerinden vukû‘ bulan iş‘ârât üzerine henüz
celbine emir verilmiş olan asâkir-i redîfe bir yandan toplanarak müfrezeler
sevk olunup, def‘-i şûriş ve te’mîn-i âsâyişe uğraşılmakda olup, ancak
vilâyât-ı mütecâvireden şu hâllerin sirâyeti yüzünden ve nefs-i Sivas
Ermenilerinin zâten îkâ‘-ı şûrişe olan inhimâk ve cür’etleri ahâlî-i
İslâmiyyenin galeyânını da‘vet etmekle geçen salı günü dahi nefs-i Sivas'da
çarşıda İslâm ve Hıristiyan beyninde bağteten zuhûr eden arbede bir saat kadar
devâm etmiş ve bu sırada yalnız çarşıda bulunan Ermeni dükkânlarındaki emvâl ve
eşyâ bir takım Kars muhâcirleri ve yerli baldırıçıplakları tarafından yağma
edilmiş ise de bi'l-umûm me’mûrîn tarafından olunan ikdâm ve gayret üzerine
eşyâ-yı mağsûbenin bir mikdârı istirdâd ve şûriş teskîn ettirilerek asâyiş
i‘âde edilmiş olduğu hâlde dünkü perşembe günü dahi Ermeniler tarafından hücûm
vâkı‘ oldu diye çıkan bir şâyi‘a üzerine ufak bir karışıklık ve bir kaç telefât
dahi vukû‘a gelmiş ise de, şâyi‘anın bî-esâs olduğu anlaşılmakla iş basdırılıp
şimdiki hâlde âsâyiş devâm ediyor. Fakat gerek Sivas ve gerek kazâların köylü
ahâlî-i İslâmiyyesi Ermenilerin malını yağma etmek için tecemmu‘ ve hareket
etmekde oldukları anlaşılmağla, merkez-i vilâyet ve mülhakâtca bu
yağma-gerlerin önü alınmak çâresine bakılmaktadır. Karahisâr-ı Şarkî ve
mülhakâtında Ermeniden iki yüz yirmi bir maktûl ve yüz yirmi mecrûh, İslâmdan
dokuz maktûl ve dört mecrûh, otuz dört hâne, bir ağıl, on altı dükkân, bir
mekteb muhterik olmuş ve nefs-i Sivas'da dahi salı günü Ermeniden üç yüz altmış
iki nefer zükûr, altı nefer inâs maktûl ve on iki mecrûh ve İslâmdan beş maktûl
olup, Divriği, Dârende, Gürün
kazâlarında ve Sivas'da perşembe gününün karışıklığındaki telefâtın mikdârı
henüz lâyıkıyla anlaşılamadığından, bu bâbda alınacak ma‘lûmât yine arz
olunacakdır.
Gürün Ermenilerinin İhanetleriyle ilgili devlet arşivleri kayıtlarından
aldığımız vesikaların bazıları şöyledir:
Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya:
Elbistan telgraf hattını kesip Karadut karyesine saldıran Zeytun Ermenilerinin
Elbistan, Darende ve Gürün'e saldıracakları haberinin alındığı.
Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun ve
Hacı Nandırın kazaları Ermenilerinin İslam karyelerini yağmalayıp
Elbistan-Zeytun telgraf hattını kestikleri. Ermenilerin Elbistan, Darende ve
Gürün kazalarını basacaklarının haber alındığı ve lüzumu kadar süvari istihdamı
talebi.
Tarih: 15/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun
Ermenileri'nin çıkardıkları hadiselerin önlenmesi için alınacak tedbirler.
Tarih: 19/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Tebligatta
bulunulduğu halde Erzurum, Trabzon ve Mamuretülaziz vilayetlerinde Gürcü, Kürt
ve Lazların Ermeni karyelerine saldırdıklarından bunlara karşı kuvvet
kullanıldığı. Malatya'ya bağlı Akçadağ ekradının Gürün'e hücum edeceği haberi
üzerine Ermenilerin silahlandığından lüzumlu tedbirlerin alınması.
Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya:
Gürün Hadisesi'nde Müslümanlar'dan ve Ermeniler'den öldürülenlerin miktarı.
Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya:
Gürün'de çıkan karışıklığın uygun bir şekilde teskin edilebilmesi ve askeri
silah kullanmaya mecbur etmemeleri için Ekrada muteberan ve ulema vasıtasıyla
nasihatte bulunması.
Tarih: 24/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin
Gürün kazasına hücum ettikleri ve Ermenilerle çatışmaya girdikleri. Gürün'ün
muhafazası için gerekenin yapılması hususunda kaymakamlık ve binbaşılığa
tebligatta bulunulduğu.
Tarih: 28/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin
Gürün'e saldırılarının önlenmesi için askerî tedbirler alınması. Gürün
Ermenilerinin silahlarını bıraktıkları.
Tarih: 29/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Ermenilerin
fesadı ve tecavüzlerinden bıkan Sivas Müslümanlarının galeyana gelerek
Ermenilere hücum ettikleri, tedbir alınmazsa ecnebi müdahalesinden endişe
edildiği.
Tarih: 21/Ş /1314 (Hicrî) Dosya:
Sivas ve Gürün'de Ermenilerin yaptıklar hücum ve tahrikler.
XIX. Yüzyılda, Anadolu'da Osmanlı
Devleti vilayetlerinde Ermenilerin meskun olduğu yerlerde ıslahat yapmak
bahanesiyle İngilizler, Ermenileri hükümet aleyhine isyana tahrik ve teşvik
ettiler. Bunun yanı sıra Londra'da ve Osmanlı Devleti'nin bazı vilayetlerinde
komiteler kurdular ve isyanı teşvik edici neşriyatta bulundular. Özellikle
konuyla ilgili yerlere uzmanlar göndererek Ermeni halkının zihnini,
bağımsızlık ve isyan fikriyle zehirlediler, çeşitli bölgelerdeki bozguncu ve
isyancı hareketleri devamlı surette destekleyerek güvenliği ihlal edici
olaylar çıkardılar. Adana'ya gelen yabancı uyruklu görevliler, Ermenileri sözde
bağımsızlıklarını kazanmaları için isyana tahrik ve teşvik ettiler.
İngilizler’in neşriyat ve telkinlerinden yüz bulan Ermeniler, kötü niyetlerini
ve fikirlerini açıklamaya başladılar.
Yüzlerce yıldır kendilerine hizmet eden Osmanlı devletini ve müslüman halkı
içten çökertmeye ve arkadan hançerlemeye başladılar. Osmanlı Devleti içinde
azınlıkların üye olduğu Ermenilerin gizli siyasi teşkilatları vardı.
Ermeniler’in Osmanlı Devleti topraklarında kurmuş oldukları bu komiteler
aracılığıyla isyanlar çıkarmaya başlayacaklardı. Akdeniz'de çıkarı bulunan
Rusya, İngiltere ve Fransa görünüşte Ermenileri desteklediler. Ermeniler’in
Osmanlı Devletine yapmış oldukları ihanetin sonucunda kendi çıkarlarının
olacağını iyi bildiklerinden Ermeniler’i kullanmak istiyorlardı. Devleti yıkmak
için devletin çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarmaya başladılar. Bunun için de
en uygun bölgeler olarak devletin idari bakımdan çok hassas olduğu noktaları
tesbit ederek işe buradan başladılar.
Urfa, Maraş, Muş, Bitlis, Şebinkarahisar
ve Zeytun gibi Ermeniler’in yoğun olarak bulundukları ve yerel hükümetlerin de
yetersiz kaldığı bu bölgelerde Rus, İngiliz ve Fransız konsolosları, bir takım
olayları tertip ettirerek desteklemiş oldukları Ermenileri silahlandırdılar.
Kötü emellerini ve fikirlerini gercekleştirmek için; bir yandan silah ve
yangın bombaları temin ettiler. Diğer yandan Osmanlı topraklarında karışıklık
çıkararak önceden planlanan olayları tertip ettiler ve mahalli hükümete ve Müslüman
halka karşı bir takım yalan ve çirkin sözler söylediler. Ermeniler isyan etmek
amacıyla her türlü silahlı ve mühimmatı Avrupa'dan getirterek gerekli
hazırlıkları yaptılar. Adana, Payas, Yumurtalik, Karataş, Silifke, Taşucu,
Mersin ve Iskenderun sahillerinde bulunan Ermeniler aracılığıyla dağlık
bölgedeki Bulanık (Bahce), Zeytun, Maraş, Hacin, Gürün ve Kayseri taraflarına
silah ve mühimmat sevk ettiler.
XIX. yüzyılda devlet yönetiminde meydana gelen otoritesizlik nedeniyle Maraş'ta karışıklıklar
meydana geldi. Maraş sancağına tayin olunan mutasarrıflar idari görevlerini
hakkıyla yapamadılar. Otorite boşluğundan faydalanan yabancılar bu bölgenin
hassas yapısını da bildiklerinden iç karışıklıkların bu bölgeden de
başlatılmasını düşünüyorlardı. Yapılan savaşlar nedeniyle Maraş'ta bulunan
askerin sayısı ister istemez devlet tarafından azaltılmıştı. Maraş bir çok
aşiret ve kabilenin yaşadığı hassas bir bölge idi. Mahalli hükümetin
yetersizliği ve otoritesizliği, bu aşiret ve kabilelerin yasa dışı hareket
etmelerini kolaylaştırmıştı. Aşiret ve kabilelerin eşkıya ile birleşerek köy
ye kasabaları talan etmesi şehir halkının aşırı derecede rahatsız olmasına
sebep oldu. Bilhassa Tacirlü Aşireti ve Zeytun Ermenileri, Ahmet Paşanın
öncülüğünde birleşerek 4 Eylül 1855 de Maraş'i işgal ettiler. Devlet'e baş
kaldırıp şehri işgal edenler ve halkın mal ve canına zarar verenler, layık
oldukları şekilde cezalandırılamadığından, Tacirli Aşiretinin isyanından
rahatsız olan Maraş halkının devlete karşı olan güven ve bağlılığı
zedelenmişti. Bu bölgedeki otorite boşluğunun vukubulması devletin iç ve dış
düşmanlarının işini kolaylaştırmıştı. Aynı yıl içinde Zeytun’da (Kahraman
Maraş’ın Süleymaniye ilçesi) Ermeni Hınçak partisinin öncülüğünden başlatılan
Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı ve binlerce müslüman öldürüldü. Üç yıl
süren bu ayaklanma ve isyanlarda en azından 50.000 müslüman öldürülmüştür. 1893
de önce kayseri, Amasya ve Merzifon’da karışıklık çıkardılar ve yüzlerce
müslümanı öldürdüler. 1894 de bu kez Yozgat’ta olaylar patlak verir. Bunu
Bitlis ve Diyarbakır’daki köy baskınları ve yakmaları izledi. Anadolu’yu saran
Ermeni isyanlarında Taşnak örgütü en önemli etken olmuştur. Silah ve mühimmat
yönünden Avrupalıların desteğiyle hiç sıkıntı çekmeyen bu örgüt, özellikle
Osmanlı devlet görevlilerini ve ailelerini hedef alarak bunları acımasızca
katlediyor, müslüman köylerine baskınlar düzenliyorlardı. 1895 de çıkan
olayları, Trabzon, Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van’dakiler izledi.
Bu durum II. Abdülhamid’in tahttan
indirilmesiyle de had safhaya ulaştı. 1908 yılına kadar yoğun bir şekilde devam
eden bu isyan ve ayaklanmalar Padişah II. Abdülhamid, kontrolü tamamen
kaybetmiş, insiyatif Ermeni çetelerin eline geçmiştir. Avrupa basını artık her
gün olmasa da oldu gibi gösteriyor ve Ermeni katliamı haberleri vermektedir.
1915 yılına gelindiğinde etnik farklılıklar Rusya, Fransa ve İngiltere
tarafından iyice körüklenmiş, Ermeni Taşnak komitasının isyan ve saldırıları
başlamıştır. Çeşitli yerlerde isyanlarda ölenlerin sayıları binlerle ifade
edilmeye başlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya için Hasta adam olarak
gördükleri Osmanlı devletine saldırmanın fırsatını kolluyorlardı.
30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı Devleti ile İtilaf
Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi sonunda; İtalyan, Fransız ve
İngiliz donanmaları İstanbul’a doğru ilerlemektedir. İzzet paşa sadrazamlıktan
çekilmiş, yerine Tevfik Paşa geçmiştir. Mütarekenin 7. Maddesi bahane edilerek
ülkenin çeşitli bölgeleri işgal edilmiştir. Antalya bölgesi Yunanlılar’a: Adana
Mersin. Hatay bölgesi Fransızlar’a; Antep, Urfa, Maraş, Mardin ve Musul
bölgeleri İngilizler’e; bağımsız bir Ermenistan için Sarıkamış, Ardahan. Kars
ve Ağrı Bölgeleri de Ermeniler’e bırakılmak üzere İtilaf Devletleri arasında
anlaşmışlardır. Yine bu anlaşma gereğince boğazlar ortaklaşa yönetilecektir. M.
Kemal Atatürk’ün, Nutuk’ta özet olarak anlatmış olduğu bu durum gerçekleşmiş[331]; Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya
Savaşından yenilmiş sayılarak devletin başşehri İstanbul, Müttefik
kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir. Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı
Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir.
Vatanın ve
milletin kurtuluşu ve bağımsızlığını kazanmasını amaçlayan, Türk İstiklal
mücadelesinin en karanlık günlerinde yürekleri vatan sevgisi ve bağımsızlık
aşkıyla dolu olan bu milletin evlatları gibi; Urfa, Anteb ve Maraş’ın işgali ve
burada cereyan eden olaylar bütün yurtta olduğu gibi 28 Ocak 1920 tarihinde,
Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisliğinin önderliğinde Gürün ilçesinde,
Darende Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Reisliği’nin önderliğinde Darende ilçesinde,
bütün halkın iştirakiyle büyük bir miting yapılmış, ve haksız işgaller protesto
edilerek, teşkil edilen bir tabur Kuva-yı Milliyenin derhal işgal
mıntıkalarından olan Maraş’a sevki kararlaştırılmıştır.
Halka da ilan
edilen protesto telgrafında, “Mütareke ahkamına aykırı olarak işgal altında
bulunan ve devlet-i aliyemizin kıymetli parçalarından varidat-ı umumiyesi bu
derece yekün teşkil eden, Izmir, Bağdat, Adana, Maraş, Urfa ve havalisinin
hamiti mülkiyesi uğrunda ve bu haksızlıklara ez cümle Fransızlarla Ermeni
Fedaileri tarafından Maraş civarında yapılan kıtal ve mezalime son verdirilmek
hususunda...” denildikten sonra, bütün mevcudiyetleriyle Feda-i Can edeceklerini
ahd ve misak eden Darendeliler, bir tabur gönüllü Kuvayi Milliye teşkil
ettirdiklerini ve bu kuvvetin derhal Maraş’a sevk edileceğini, Makam-ı Sadaret
ve İtilaf devletleri temsilcilerine bildirdiklerini ve durumu protesto ettiklerini
bildirmişlerdir. Bu protesto mitingi ve telgrafları Gürün ilçesinde de
yapılarak Gürün merkez ve köylerinde toplanan bir tabur asker gönüllü olarak
kuvayı Milliyeye katılmak ve Maraş’ı müdafaa etmek için gönderilmiştir.[332]
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci
Dünya Savaşına girmesiyle birlikte tüm Anadolu’da olduğu gibi Sivas ile ve Gürün İlçesi’nde de Ulusal
Kurtuluş Savaşına(Milli Mücadele)canla başla katılarak destek verilmiştir.
Gürün İlçesi’nde yaşamakta olan müslüman nüfusu, başta Yemen, Galiçya,
Kafkasya, Irak, Trablusgarp, Osmanlı-Rus savaşına, Türk-Yunan Savaşına, Maraş
Müdafaasına katılmışlardır. Sadece Suçatı kasabasında Maraş müdafaasında
gönüllü olarak 500 kişinin, katılması ve büyük bir kısmının geri dönememsi
Gürün ve havalisinin Milli Mücadelede ne denli güçlü katkıda bulunmuş olmasının
bir göstergesi ve vatan müdafaasında verdikleri mücadelenin bir delilidir. Gürün
İlçesi’ne bağlı bulunan Beypınar Köyünde 90 kişinin katılarak cepheye giden doksan
kişiden sadece altısının geri dönebilmesi, ikisinin kör ve ikisinin de topal
kalması, ilçemiz Gürün ve köylerinin milli mücadeleye nasıl bir katkıda
bulunmuş olduğunu göstermesi bakımından önemli bir sayıdır.
Gürün İlçesi’ne bağlı köylerden
Osmanlı’nın son dönemindeki ve Milli Mücadeledeki tüm savaşlara katılanların
sayısı her köyde en azından 10-15 kişidir. Bu nüfusu az olan köylerdeki
rakamdır. Ama diğer birçok köylerde 100’den fazla kişi katılmıştır. Bunların
çoğu ise geri dönememiştir. Ayrıca Gürün halkı Maraş müdafaasına da hem parasal
yönden ve hem de 500’den fazla bir kuvvet olarak gönüllü milis kuvvetini
kurarak göndermiştir. Gürün İlçesinin her evinde veya her hanesinde Birinci
Dünya savaşı esnasında ve İstiklal harbine katılmış olan en az bir şehit ve bir
gazi bulunmaktadır. Çeşitli savaşlara katılarak İstiklal Madalyası Sahibi Olan
bazı zatların isimleri şöyledir: 1316 doğumlu Ahmet oğlu Nuri Öztürk, 1314
doğumlu Hacı Oğlu Hanifi Taşçı, 1314 doğumlu Mehmet Oğlu Mustafa Sabri Karcı,
1315 doğumlu Abdullah Oğlu İsmail Ecevit, 1315 Mehmet Oğlu Osman Ünlütürk, 1315
Canbek Oğlu Lokman Karabulut gibi daha
bir çok kişi bu madalyayı almışlardır. Bu bilgiler, Gürün Askerlik şubesi
Başkanlığı’ndan alınmıştır. Gürün Askerlik Şubesi Başkanlığı binası 01/01/1982
tarihinde hizmete açılmıştır. Gürün İlçesinde İstiklal Madalyası alanlar sadece
bu kadar değildir. Bir kısmının kayıtları yoktur. Örneğin Gürün eski Belediye
Başkanlarından İsmail Ağazade Şakir Uma İstiklal Madalyası almıştır. Fakat
Gürün Askerlik Şubesinde bir çok İstiklal madalyası sahibinin kayıtları yoktur.
Gübünlü Müftü Mehmet Naci Kuşcu, Erzincanlı Muhacirinden Gürün Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti Reisi Gürün eski Müftüsü (1919-1930 yılları arasında) İsmail
Vehbi/Zihni Oğuz Efendi’nin İstiklal Madalyası bulunmaktaydı. Aldığımız
bilgilere göre Gürün Adliyesi, Kaymakamlığı ve Askerlik Şubesi binalarında
bundan yıllar önce çıkan büyük bir yangın sonucunda kayıtların büyük çoğunluğu
kaybolmuş, bir kısmını da Ankara’ya Genel Kurmay Başkanlığına
gönderilmiştir. Milli Savunma Bakanlığı
resmi kayıtlarına göre[333] Osmanlı-Rus, Osmanlı-Yunan, Trablusgarb,
Balkan, II. Dünya savaşı, İstiklal harbi, Kore ve Kıbrıs Barış Harekâtı ve İç
güvenlikle ilgili olarak Şehitlerimizden bazılarının kayıtları şöyledir:
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Onuncu Kolordu 90.Alay 2.Tabur 3. Bölük erlerinden
Keşçioğullarından Mehmet oğlu Kadir 1311 doğumlu. Kızılören Köyüne kayıtlı 15.09.1915 tarihinde kaleye hücum ederken
Hapalkaya’da şehit.
İstiklal savaşı Garp Cephesinde 3.
Alay 1. Tabur Suçatı Kasabası
nufusuna kayıtlı Keçilioğullarından Süleyman oğlu Abdülkadir, er, 1310 doğumlu.
Sandıklı Hastanesinde şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark (Kafkas) Cephesi Suçatı
Kasabasından Gülosmanoğullarından Bekiroğlu Abdullah, er, 1299 doğumlu.
Sarıkamış Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Davulhüyük
Köyünden Kahvecioğullarından İbrahimoğlu Abdülvehab 95. Alay 2. Tabur 5. Bölük
erlerinden, 1310 doğumlu. 24.03.1916 Çermit Hattında şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 10. Kolordu 90. Alay 2. Tabur 3. Bölük eri. Yolgeçen köyünde Gözüküçükoğullarından
İbrahimoğlu Abidin, 1311 doğumlu. 20.04.1915 tarihinde geceleyin muharebede
şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 10. Kolordu 90. Alay 1. Tabur 3. Bölük erlerinden
1311 doğumlu. Arapoğullarına mensup Seyit oğlu Ahmet. 28.04.1916 tarihinde
Çotan dağında şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Arapoğullarından Seyitoğlu Ahmet 1311 doğumlu Yukarısazcağız köyü nüfusuna kayıtlı.
28.04.1916 tarihinde Çoşan dağında Harp Meydanında şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 9. Kolordu 83. Alay 2. Tabur 8. Bölük
Hulamızoğullarından Süleyman oğlu Ahmed 1299 doğumlu, er. 30.10.1915
Yassıtepe’deki muharebede şehit.
Birinci Dünya
Savaşı esnasında Toprakoğullarına mensup Süleyman oğlu Ahmet, 1293 doğumlu er.
03.11.1915’te şehit.
Birinci Dünya
Savaşı esnasında Miskinoğullarından Hüseyin oğlu Ali 1307 doğumlu.11.05.1915’te
şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi İshakoğullarından 90. Alay 3. Tabur 1. Bölük eri.
İshakoğullarından İsmail oğlu Ali.1304 doğumlu. 21.04.1916 tarihinde Meydan
Harbinde şehit.
Birinci Dünya
Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Molla Ömeroğullarından Ömer oğlu Ali er.1301doğumlu
Karadoruk köyünden Sarıkamış
Muharebesindeşehit.
İstiklal
Savaşı Şark cephesinde Hacıramazanoğullarına mensup Şerif oğlu Ali, er, 1312
doğumlu. Yukarısazcağız köyünden.
Bayburt Hart vakasında
Osmanlı-Rus
Savaşında Hatipoğullarından Mehmet oğlu Ali 1299 doğumlu 1877 Kars cephesinde
Şehit.
İstiklal Savaşında Kürt
Alioğullarından Hakkı oğlu Ali Nebi 1303 doğumlu.15.03.1922 müsademede
Birinci Dünya Savaşı esnasında
Şark(Kafkas)Cephesinde Seriklioğullarından
Serik Bekiroğlu Battal. er, 1310 doğumlu. Beypınar köyü nüfusuna kayıtlı. 29.10.1915 Ardos Muharebesinde
şehit.
Birinci Dünya Savaşında
Bektaşoğullarından Bektaşoğlu Bekir, er, 1304 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 08.12.1914 tarihinde Meydan
Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesinde Mustafa oğlu Bekir piyade er, 1308 doğumlu. 31.09.1916 yılında
Diyarbakır Hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Çanakkale
Cephesi Mustafa oğlu Demir, Piyade er, 1307 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı. 30.02.1915 tarihinde Arıburnu
Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Filistin
Cephesinde Mehmet oğlu Ebu Halil, er,
1309 doğumlu. 20.11.1918 tarihinde Eşkıya Müsademesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesinde Kerimoğullarına mensup Bayramoğlu Ferhat, er, 1307 doğumlu. 1914
yılında Sarıkamış Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Çopuroğullarından Süleyman oğlu Habip, er, 1311 doğumlu. Karadoruk nüfusuna kayıtlı. 14.04.1915
tarihinde kaleye hücum ederken şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Elbistanlıoğullarından Hacımehmet oğlu Hacı, er, 1297 doğumlu. Göbekören köyü nüfusuna kayıtlı.
0.10.1914 tarihinde Sarıkamış’ın Delübey karyesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı sırasında
Keşçioğullarına mensup Halil oğlu Hacı Ali, er, 1311 doğumlu. Kızılburun köyü
nüfusuna kayıtluı. 12.06.1915 tarihinde Müsademede şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Sakalveli oğullarından Abdullah oğlu Hacı Mehmet, çavuş,1300 doğumlu.
28.02.1916 tarihinde Coşan Dağında meydan muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı
Sakallıoğullarından Ebubekir oğlu Hacı Mehmet, er, 1300 doğumlu.
İstiklal Harbi esnasında Şark
Cephesinde Devecioğullarından İsa oğlu Hacı Ömer, er, 1311 doğumlu.26.10.1919
tarihinde Bayburt’ta Hart Vak’ası esnasında şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Körismailoğullarından İsmailoğlu Halil, Çavuş, 1311 Doğumlu. Kaşköy nüfusuna kayıtlı. 15.04.1915
tarihinde Kaleye hücum ederken Hapalkaya’da şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Rıdvanoğullarından Ömer oğlu Halil, çavuş, 1303 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı.
09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepe muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Osmanoğullarından Osman oğlu Halid, er, 1312 doğumlu. Suçatı kasabası nüfusuna kayıtlı.
09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepe muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Süleymanoğullarından Süleyman oğlu Halid, Piyade er, 1285 doğumlu.
00.05.1915 tarihinde Ushan Tortum Nuhurtap Harp hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi İsmailoğullarından İsmailoğlu Hasan, er, 1300 doğumlu. 05.11.1914
tarihinde Altunbulak Muharebesinde şehit.
İstiklal Savaşı esnasında
Keleşçioğullarından İbrahimoğlu Hasan, er, 1309 doğumlu. Eskihamal köyü nüfusuna kayıtlı.16.10.1923 tarihinde Meydan
Harbinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Hasanoğullarından Mehmet Oğlu Hüseyin, er, Karadoruk köyü nüfusuna kayıtlı.01.05.1936 tarihinde Huyekte şehit.
İstiklal Savaşı Garp Cephesi
Hüseyinoğullarından Hasan oğlu Hüseyin, er, 1310 doğumlu. 01.11.1921 Eskişehir
hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Abdullah oğlu İbrahim, er. 30.03.1915 tarihinde Sivri gediğinde şehit.
İç isyanlarda Hekimhanoğullarından
Alki oğlu İbrahim, er, 1316 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 14.04.1925
tarihinde Şeyh Said harekâtında şehit.
Birinci Dünya Savaşı
Hasanoğullarından Mehmet oğlu İsmail sahra topçusu er, 1309 doğumlu. 20.10.1917
tarihinde Eşkıya Müsademesinde şehit.
İstiklal Harbinde Garp Cephesinde
Reisoğullarından Ahmet oğlu İsmail er, 1315 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı.15.09.1921 tarihinde Kavuncu
köyünde şehit.
İstiklal Harbinde Garp Cephesinde
İsmail oğlu Kadir, er, 1314 doğumlu. Suçatı
nüfusuna kayıtlı.03.07.1922 tarihinde sandıklı hastanesinde şehit.
İstiklal Harbinde Caferler
oğullarından Muhsin oğlu Kazım er, 1313 doğumlu. 08.08.1921 tarihinde Ankara
Merkez hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı esnasında
Galiçya Cephesinde Ali oğlu Mehmet, 1308 doğumlu. 00.07.1916 tarihinde şehit.
Birinci Dünya Savaşında
Cabbaroğlularından Hasan oğlu Mehmet, er, 1312 doğumlu. Eskihamal köyünüfusuna kayıtlı. Eşkıya Müsademesinde şehit.
İstiklal Savaşı Garp Cephesinde Hacı
Abdullah oğlu Mehmet Bahri, İhtiyat Teğmeni, 1313 doğumlu. 21.07. 1921
tarihinde Seyit Gazi Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Alipaşa oğullarından Ali oğlu Mehmet Rahmi İhtiyat Yedek Subayı 1314
doğumlu. Antep Harbinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Selimlioğullarından Alki oğlu Mevlüt, er, 1313 doğumlu. 01.05.1916
tarihinde Erdekhacı Sırtlarında şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Hasanoğlu Mevlüt, er, 1298
doğumlu. 01.06.1915 tarihinde Koman Emrat Sırtlarında Süvari ile müsademede
şehit.
Birinci Dünya savaşında
Hocaoğullarından Hacıhasan oğlu Mevlüt Ahmet er, 1298 doğumlu. 11.06.1915
tarihinde şehit.
Kore savaşında Gülpınar sülalesinden
Musa Çavuş,1930 doğumlu. 06.11.1951 tarihinde 2. Tugay şehit.
İstiklal savaşı garp Cephesinde Hakkı oğlu Nebi, er, 1303 doğumlu. 05.09.1921
tarihinde Karşı tepe Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Rıdvanoğullarından Bekir oğlu Osman 1312 doğumlu er. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı.
09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepede şehit.
Birinci Dünya savaşı Çanakkale
Cephesinde Mehmet oğlu Osman, er, 1298 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı. 00.04.1915 tarihinde Kerevizdere
Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya savaşı Irak Cephesinde,
Kozlucaluoğullareından Ali oğlu Ömer, er, 1308 doğumlu. Kızılburun köyü nüfusuna kayıtlı. 09.11.1916 tarihinde Musul
merkez hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Davutoğullarından İsmailoğlu
Remzi, er, 1302 doğumlu.03.05.1916 tarihinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Çanakkale
Cephesinde Mahmutoğlu Salih, er, 1307 doğumlu. Karahisar nüfusuna kayıtlı. Seddülbahir Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi DeliMehmetoğlullarından Mehmet Ali oğlu Süleyman, er, 1303 doğumlu.
16.10.1914 tarihinde Çilhoroz mevkiinde şehit.
İstiklal Harbinde Şark Cephesinde
Tiryakioğullarından Mehmet Mustafa oğlu Şaban, er, 1314 doğumlu. 26.08.1922
tarihinde Malatya revir hastanesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Kelhüseyinoğullarından Bektaş oğlu Şeyho 1304 doğumlu, er. Eskihamal köyü nüfusuna kayıtlı.
00.10.1914 tarihinde Zayiat cetvelinden şehit olduğu tesbit.
Birinci Dünya Harbinde Çanakkale de
Veli oğlu Şükrü Piyade er, 1296 doğumlu. Reşadiye
nüfusuna kayıtlı. 06.03.1915 tarihinde Merkeztepe Muharebesinde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Beyzadeoğullarından Ali oğlu Tacim, er, 1296 doğumlu. Reşadiye nüfusuna kayıtlı. Bozviran
Muharebeisnde şehit.
Birinci Dünya Savaşı Filistin
Cephesinde Said oğlu Veli, er. 00.05.1915 tarihinde Niham Mıntıkatül
Harekâtında şehit.
Birinci Dünya savaşı Filistin
Cephesinde Arap sülalesine mensup Seyid oğlu Veli er, 1307 doğumlu. Yukarısazcağız nüfusuna kayıtlı.
14.05.1915 tarihinde Müsademede şehit.
Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas)
Cephesi Koloğluoğullarından Osman oğlu Yusuf, er, 1307 doğumlu. Sarıca nüfusuna kayıtlı. 1914 tarihinde
Sarıkamış Muharebesinde şehit.
Milli Mücadele’ye katkısını Gürün
İlçesi delegesi olarak Aziziye(Pınarbaşı) Eski Kaymakamı ve Gürün Kazası
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucularından Beypınar’lı Mehmed Malkoç’u ve eski
Gürün Müftüsü Gübünlü Müftü Mehmet Naci’yi, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin
Reisi Eski Gürün Müftüsü Erzincanlı Muhacirinden olan Hacı İsmail Vehbi/Zihni
(Oğuz)Efendi’yi Gürün temsilcileri olarak göndermiş ve alınan tüm kararları da
desteklemiştir.
Gürün delegesi olarak gönderilen bu
iki zatın resmi vesikalarda isimleri bulunamamıştır. Yani Sivas Kongresine
katılan delegelerin isimleri arasında bulunmamaktadırlar. Sivas Kongresi ve
Atatürk’ün Sivas’a gelişiyle birlikte, Sivas Kongresinin yapılmış olduğu tarihe
kadar geçen olayları ve genel durumu incelediğimizde Sivas Kongresine katılan
delegelerin kayıtlarda geçenlerden daha
fazla olduğu anlaşılmaktadır. Konunun daha iyi anlaşılması için o günleri
kısaca gözden geçirmek faydalı olacaktır. Vatanı sevmek kadar onu korumanın ve
dört bir yandan saldıran düşmanlara karşı koymanın(cihad), bir inanç gereği
olduğuna inanmış olan halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş
hareketinin ilk tatbikatçıları ve önderleri olmuşlardır. Bunun tabii neticesi olarak da bulundukları
bölgelerde ilk iş olarak Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetlerinin kurmak, halkı bu kutsal savaşa inandırmakla başlamışlardır.
Vatan sevgisi ve cihadı, bir iman vecibesi olarak benimsemiş halk ve hak
rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları
olmuşlardır. Bu yüzden doğrudan doğruya imanın eseri olan olan “zafer”de en
büyük hisse onlarındır. Kurtuluş Savaşının gayesini halka anlatarak herkesi bu
davaya ve kumandanlara inandırıp harekete geçirebilecek olanlar gerçekten, dini
heyecana önderlik eden ulema ve din adamlarıydı. Bu konuda her türlü maddi ve
manevi fedakarlıkları onlar yapmışlardır. İşte bunun içindir ki; İlçelerde kurulan
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri,
eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat resmi
veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır.
Sivas Kongresine Hoca Raif Efendi(Erzurum
Murahhası), Şeyh Hacı fevzi Efendi(Erzincan Murahhası), Müftü Tevfik
Efendi(Çorum Murahhası)gibi bir çok ulema ve din adamı çevre illerin
temsilcileri olarak katılırken ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin
kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan
Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat bu kutsal savaşta M. Kemal Paşa’nın
yanında yer alarak vatanın kurtarılması konusunda üzerlerine düşen görevleri en
güzel şekilde yapmaya çalışmışlardır. İşte bu kahramanların büyük bir kısmı
resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır. Bu
nedenle İlçelerde kurulan bu cemiyetlerin mensuplarından Sivas kongresine çok
sayıda katılanların olduğundan hiç şüphe yoktur. Sivas Kongresiyle ilgili olarak
yazılmış bir çok eserde bunları görmek ve anlamak mümkündür. Sivas Kongresi’ne
katılanların toplamını olduğundan daha çok olarak göstermelerinin sebebini ve
dayanağını anlamak bu şekilde mümkündür.
“Her ne
kadar etrafta büyük bir kalabalık mevcud idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas
sıfatını haiz değildi. Böyle olmakla birlikte M. Kemal Paşa’nın etrafında
böylece murahhas olmayan pek çok kimse mevcuttu. Bunlar, Sivas içinde ve
ilçelerinde ve çevre illerde bu tarihi heyecana ortak olmak, milli ve haklı bir
davanın kazanılmasında ellerinden gelen çabayı göstermiş milli kahramanlardır.
Önemli olan bu desteğin verilmesi ve bu muhteşem zaferin kazanılmasıdır.
Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler ilmi bir tesbit amacı taşımaktadır. Fiilen
kongreye katılan, geç gelen, gelmeyen ama gönlü Türk Milleti’nin bağımsız
olmasında ve ülkenin işgallerden kurtarılmasında olan bütün insanlarımıza
sadece minnet borcumuzu ifade etmeyi bir borç sayıyoruz.
19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa
Kemal Paşa Samsun’a çıkarak, ülke ve Anadolu insanı ile daha sıkı temaslarda
bulunmak üzere Amasya’ya geçti. Amasya’dan Valilere, Kolordu Komutanlarına 22
Haziran 1919 tarihinde bir genelge göndererek “Vatanın bütünlüğü ve milletin
bağımsızlığının tehilkede olduğunu” belirtiyor, 10 Temmuz 1919 da Erzurum’da
bir kongre toplanacağını, o güne kadar diğer il delegeleri ile de Sivas’a
ulaşabilirse Erzurum Kongresinin delegelerinin de Sivas’ta yapılacak Genel
Kongreye katılmak üzere yola çıkmalarını duyuruyordu. Genelgede yer alan en
önemli hüküm, “Milletin istiklal ve bağımsızlığını yine milletin istek ve
iradesi kurtaracaktır”parolası idi.
Amasya genelgesi, 21/22 haziran 1919
tarihinde Amasya’dan “şifreli” telgraflarla bütübn kolordu ve tümen
komutanlıklarına; birer mektupla da valilik ve müstakil mutasarrıflıklara
gönderildi. Üç madde halinde gönderilen genelgenin altında III. Ordu Müfettişi
ve “Yaver-i Fahr-i Hazreti Şehriyari Mustafa Kemal” imzası vardı. Kazım
Karabekir Paşa ve Konya’daki Ordu Müfettişi Mersinli Cemal Paşanın da onayı
alındı. Genelge müsvedesi, Ali Fuat Paşa(Cebesoy), Rauf Beğ(Orbay), Refet bele,
Mustafa Kemal Paşa ve Onunla birlikte Samsun’a çıkan 18 kişi tarafından
imzalandı. Amasya genelgesinde yer alan Sivas Kongresi’nin toplanması ile
ilgili cümleler şu şekildedir:
“Milletin istiklalini kurtarmak
için, her türlü tesir ve baskıdan uzak bir milli heyetin kurulması
gerekmektedir. Bunun için yazışmalar sonunda, Anadolu’nun en güvenilir yeri
olan Sivas’ta Milli Kongre’nin toplanması kararlaştırılmıştır. Fırka ‘parti’
anlaşmazlıkları gözetilmeden her sancaktan, halkın güvenini kazanmış üç
murahhasın(delege), mümkün olan çabuklukla yola çıkarılması gerekir. Her
ihtimale karşı bunun bir “milli sır” olarak tutulması ve gereken yerlerde
yolculuğun değişik adlarla ve kılıkla yapılması lazımdır. Müdafaa-i Hukukı
Milliye Cemiyetleri ve Belediye başkanlarınca murahhasların seçilmesi ve yola
çıkarılması hakkında, vatanseverlikle yardımcı olmanızı; ve onların adlarıyla
yolculuk tarihlerinin telgrafla bildirilmesini istirham eylerim.”
Mustafa Kemal Paşa, Amasya genelgesini
İstanbul’da bulunan bazı kimselere de gönderdi. Ayrıca bir de genel mektup
yazdı.
25 haziran 1919 tarihine kadar
Amasya’da kalan Mustafa Kemal, 16 Haziran1919 da Amasya’dan hareket ederek,
Tokat’a geldi. 26-27 Haziran gecesi Tokat’ta kalan Mustafa Kemal Paşa Ordu
Müfettişi ünvanı ile Sivas Valisi Reşit Paşa’ya, Sivas’a hareket ettiğine dair
bir telgraf gönderdi. Bir önlem olarak da bu telgrafın gecikmeli olarak
çekilmesini emretti.
Mustafa Kemal Paşa, Amasya-Tokat
üzerinden Sivas’a geleceği günlerde, Harput(Elazığ) Valiliğine atanmış olan
Kurmay Albay Ali Galip Bey, Sivas’a uğrar. Amasya Genelgesi yayınlanmış ve
büyük ses getirmişti. Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in girişimleri ile Mustafa
Kemal’in görevinden alındığı, kendisiyle hiçbir işlem yapılmaması ile ilgili
bildirisi her tarafa ulaşmıştı. Tabi ki Sivas’a da. Ancak Mustafa Kemal’in azil
işi resmen gerçekleşmemiştir.
26 Haziran günü ilgililere bir de
genelge yollayan Ali Kemal, halktan askerler tarafından verilecek emirlere uymamalarını
istiyordu. Aynı gün Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ile Ali Kemal, Kabinenin
milli duygularla yoğrulmuş olan üyeleri tarafından istifaya mecbur edildiler.
Ali Kemal’in Genelgesi 15 ve 20. Kolordu komutanlarının tepkisine sebep oldu:
Memleketin 9 Kolordu ve Üç müfettişlik bölgesine ayrıldığını Müfettişlerin
sadece askeri değil, sivil memurlara da emir verebileceklerini açıkladılar. Bu
tepkiyi dikkate almayan Harbiye Nezareti, 3. ve 15. Kolorduların doğrudan
Harbiye Nezareti ile haberleşeceğini ve Mustafa Kemal Paşa tarafından verilen
telgrafların kabul edilmemesini bildirdi.
Ali Galip, Sivas Valisi Reşit Paşaya
baskı yaparak Mustafa Kemal’i tutuklamasını ister.
Henüz Amasya’da bulunan Mustafa
Kemal Paşa, Sivas’a gönderdiği Sağlık Başkanı İbrahim Tali Beyden yaşanan
gelişmeler hakkında bilgi almaktadır. Tokat’tan Sivas’a varış süresi olan altı
saatin sonunda çekilmek üzere bir telgraf çektirir. Sivas’a yaklaştıkları
sırada Sivas Valisi Reşit Paşanın makamında şu olay yaşanmaktadır:
Mustafa Kemal ile ilgili iki vali
arasında tartışma alevlenmiştir. Bu sırada içeriye Hürriyet ve İtilaf Partisi
Sivas Şube Başkanı Halit Bey ve Belediye Başkanı girer. Ali Galip konu ile
ilgili konuşmayı sürdürünce, Halit Bey: ”Tutuklamazsanız vatan haini
olursunuz.” dedi. Halit Beyin lafını kesen Vali Reşit Paşa: “Bir kelime daha
söylerseniz dışarı çıkarırım.” Diyerek uyardı. Sivas Valisinden yüz bulamayan
bu insanlar konaktan ayrılarak Sivas’ın an kalabalık caddelerine Mustafa
Kemal’in hain,asi,muzır(zararlı) bir adam olduğunu, görevinden
uzaklaştırdığını, yakalanarak İstanbul’a gönderileceğini belirten yaftalar,
bildiri, astılar. Vali konağında tartışma devam ederken Mustafa Kemal’in
telgrafı gelir:
“Şimdi Tokat’tan Sivas’a doğru
hareket olunduğunu ve Zat-ı Devletleri ile şereflenmek imkanının gerçekleşmek
üzere bulunmasından dolayı samimi surette duygulandığını arz eylerim.” III.
Ordu Müfettişi M. Kemal.”
Telgrafı alan Reşit Paşa, Ali
Galip’e uzatarak “Buyrun, okuyun sonra da kalkın tertibat alın, Üçüncü Ordu
Müfettişini yakalayın.” Dedi. Ali Galip ve yanındaki Halit Beyler şaşkınlık
içindedir. Telgraf hareket saatini fark eden Ali Galip: “Geliyorum değil,
gelmiş. Hemen hemen Sivas’a girmiş. Çünkü telgrafın keşide saati üzerinden altı
saat geçmiş!” Bu kaydı fark edememiş olan Reşit Paşa, Mustafa Kemal’in gelmek
üzere olduğunu anladı. Ali Galip‘e dönerek:” Ben Paşayı karşılamaya gideceğim.
İsterseniz siz Halit Beyin temin edeceği kuvvetle kendisini tevfik ediniz.”
Dediğinde, Ali Galip gafletten uyanıyormuş gibi başını kaldırdı: “Onunla
Harput’ta karşılaşsaydık, dediğimi mutlak yapardım. Lakin burada mesuliyet size
aittir!” Diye cevap verdi....
Karşılama hazırlığı için zaman
kazanmak isteyen Vali, olayları kısaca anlattığı İbrahim Tali Beyi, Paşaya
karşı gönderir. Sivas girişindeki Numune Çiftliği’nde Mustafa Kemal ile buluşan
İbrahim Tali Bey, olup bitenleri anlatır. Durumdan şüphelenen Mustafa Kemal
Paşa, hemen şehre girmek istediği bir sırada valinin de buluşma yerine
geldiğini görür. Bir önlem olarak valiyi otomobilinde yanına oturtan Mustafa
Kemal, şehre bu şekilde girer. Vali Reşit Paşa hatıralarında karşılaşma ile
ilgili şu anılarını anlatır:
“...çiftliğin önüne ulaştığım zaman
Paşayı, yanındakilerle birlikte otomobillere binmeye hazır bir vaziyette
buldum. Halbuki geridekilere hazırlanmak, araba,at bulup istikbale çıkmak
fırsatı verebilmek için Paşanın-en az bir saat-çiftlikte kalması lazımdı. Bu
sebeple, hemen otomobilden indim. İnsan kılığına bürünmüş dehadan başka bir şey
olmayan Paşayı candan gelen sevgi ve saygı ile selamladım.
-Hoş geldiniz amma, şehre gitmekte
acele buyuruyorsunuz. İlk kahvemizi burada içmek tenezzülünde bulunmaz mısınız?
-Hayır, hayır. Kahveye lüzum yok.
Hemen hareket edeceğiz. Dedi ve bana kendi otomobilini göstererek ilave etti.
-Siz de yanıma buyurunuz.
-Rauf Beyefendiyi, zatı alinizden
ayırmak istemem. Ben müsaadenizle, kendi otomobilime bineyim.
-Olmaz, yanıma geliniz.
.........
Otomobil şehre doğru hareket edince
ben, -içimi kaplayan neşenin zoruyla–bir şeyler söylemek ve paşayı da söyletmek
arzusuna kapıldım:
-İnşallah yolculuğunuz iyi geçti!
O ruhumu okumak ister gibi, derin
derin yüzüme baktı, en inatçı dimağlarla her sırrı itiraf ettirecek bir sesle
şu cevabı verdi:
-Sen, onu bunu bırak ta, Sivas’ta
yapılan hazırlıkları anlat: Beni tevfik etmek için kaç kişi bulabildin ve
bunları nerede pusuya yatırdın?
-Aman Paşam, bu nasıl söz? demekten
başka bir karşılık bulamayacak kadar şaşırmıştım ve bu ağır bühtanın, töhmetin
ruhuma hissettirdiği eza altında bunalmıştım.
O, ıstırabımı anladı, gözlerinde
beliren bir tebessümle idrakimi şevke getirdikten sonra- ciddiyetini bozmadan-
anlattı:
“Ali Galiple yaptığınız
münakaşalardan haberim var. Fakat beni Numune çiftliğinde alıkoymak için
İbrahim Tali Beyi memur edişinizden, şahsen de aynı teklifte bulunmanızdan
şüphelendim. Ali Galip’in sizi de kendisine uydurmuş olmasına ihtimal vermedim.
Sizi otomobilime alışım da, bu şüphe yüzündedir. Yanımda rehine gibisiniz.
Şayet bir pusu varsa sizin, belki de benden önce, kurban gitmeniz muhakkaktır.”
Gözlerim yaşarıyordu. O,
gülümseyerek ilave etti:
-İhtiyat iyi şeydir. Size de tavsiye
ederim ve bu macerayı unutmamanızı isterim!
Beş dakika sonra, Üçüncü Kolordu
Kumandanlığı dairesi önünde otomobilden iniyorduk ve ben, Paşanın bir zabite şu
emri verdiğini duyuyordum:
-Burada bulunan Harput Valisi Ali
Galiple onun İstanbul’dan beraber getirdiği kimseleri buldurun, buraya getirin!
Atatürk ise şehre girişini ve
izlenimlerini şöyle anlatır:
“Telgraf Sivas’a geldiğinde Mustafa
Kemal Paşa da Sivas’a gelmişti. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Vilayetine girişini
Nutuk’ta şöyle anlatmaktadır: ”Sivas şehrine girerken caddenin iki tarafı büyük
bir kalabalıkla dolmuş, askeri birlikler tören düzeni almış bulunuyordu.
Otomobillerden indik, yürüyerek askeri ve halkı selamladım. Bu manzara Sivas’ın
muhterem halkının ve Sivas’ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne
kadar bağlı ve sevgiyle dolu olduğunu isbat eden canlı bir şahitti....”
Doğruca Kolordu binasına giden
Mustafa Kemal Paşa, Ali Galip ve yardakçılarını getirtir. Ayakta bekleterek
onlara ne yapmak istediğini sert bir üslupla anlatır. Gece görüşme isteyen Ali
Galip: “Elazığ Valiliğini kabul etmekten maksadım, sizin yolunuzda hizmet
etmekti. Sivas’ta direktiflerinizi almak için kalmıştım” sözlerini delillerle
uzun uzun anlattı. Mustafa Kemal “Bizi sabaha kadar oyalamak suretiyle
başardığını da itiraf etmeyelim” diyecektir.
Mustafa Kemal Paşa, 28 Haziran 1919
da Sivas’tan hareket etti. Sıkıntılarla geçen bir haftalık yolculuktan sonra 3
temmuz 1919 günü Erzurum’a ulaştı. Anadolu’ya ayak basışından beri uğradığı
bütün yerlerde olduğu gibi Erzurumda’da coşkun gösterileri ve halkın sevgi
seliyle karşılandı. 15. Kolordu Komutanı İstiklal Harbimizin Değerli Kahramanı
Kazım Karabekir Paşa, “Ben ve Kolordum, hepimiz emrinizdeyiz Paşam”diyerek en
büyük manevi destği vermiştir. [334]
Sivas Kongresi, şark ve garptaki
“Kuva-yı Milliye” çalışmalarını birleştirerek T. B. M. M. Devresine geçişi
sağlayan önemli bir aşamadır. Hakikatte bu iş, “Erzurum Kongresi”nde temin
edilmiş sayılabilirdi. Fakat bu kongrede hakimiyet(insiyatif) M. Kemal Paşa’nın
elinde değildi. Hatta O’nun kongreye dahil edilebilmesi bile mesele olmuştu. Bu
yüzden O, sırf hakimiyet ve idaresinde bir kongre toplayarak “Erzurum
Kongresi’ne nazaran daha kuvvetli bir duruma geçmek istiyordu. İşte Erzurum
Kongresi gibi gaye ve hedefleri açığa kavuşturan bir aşamadan sonra Sivas’ta
yeni bir kongrenin yapılması gerekliydi. [335]
23 Temmuz 1919 da yapılan Erzurum
Kongresine Sivas’tan delege gönderilmiştir. Erzurum Kongresine katılan Sivas
vilayeti delegeleri ise şu zevattan oluşuyrodu:
Mor’alizade Mehmet Fazlullah Sivas-merkez
Mütevellizade Yusuf Ziyaeddin Sivas-merkez
İbrahim Süreyya (Yiğit) Amasya
Mumcanoğlu Mahmut Cemil (Şencan) Şebinkarahisar
Serdarzade Mehmet Mustafa Mesudiye
Hacı Mehmet Sırri (Kaymaz) Reşadiye
Recep (Emekli Yüzbaşı) Zara
Mehmet Rif’at (Arkun) Tokat
Hakkı Bey (Çiftçi) Suşehri
Hüseyin Efendi (Emekli memur) Alucra
23 Temmuz 1919 de Erzurum’da
toplanan kongre 7 Ağustos 1919 da sona
erdi. “Yurdun bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı. İşgalcilere karşı milletin
kendini savunacağı gerekirse geçici bir hükümet kurulacağı, her işte milletin
iradesinin geçerli olduğu manda ve himayenin kabul edilemeyeceği, Meb’uslar
Meclisinin hemen toplanması gerektiği”bir beyanname ile kararlar ve
prensiplerle ilan edildi. (8) Bu kararları uygulamakla görevli bir Heyet-i
Temsiliye seçildi. Dokuz kişilik bu heyetin başına getirilen Mustafa Kemal,
Erzurum Kongresinin dağılmasında sonra bölgede bir müddet daha kalarak heyet-i
temsiliye Başkanı sıfatıyla Doğu vilayetlerindeki cemiyetin teşkilatını yaymak
için gerekli işlerle uğraştı.
Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresine
katılmak üzere 29 Ağustos 1919 da Erzurum’dan ayrıldı. Amasya Tamiminde
belirtildiği üzere Anadolu’nun her yönden güvenli yeri olan Sivas’a doğru yola
çıktı. Erzurum’dan Sivas’a gelişlerini “Nutuk’ta” şöyle dile getirmektedir:
“Nihayet, efendiler! Ağustos içinde her taraftan bir takım temsilcilerin
Sivas’a hareket ettikleri ve bir kısmının Sivas’a gelmeye başladıkları anlaşıldı.
Sivas’a gelen temsilciler tarafından Sivas’a ne vakit hareket edeceğimiz
sorulmaya başlandı. Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Fakat şimdiye kadar
verdiğim bilgilerden anlaşılmıştır ki, Sivas Kongresi’nin amacı Doğu ve batı
Vilayetlerinin ve Trakya’nın. Yani bütün ülkenin birliğini sağlamaktı. Bu
sebeple doğu vilayetlerinin bu kongrede, temsilcileri bulunmak icab ederdi. Bu
vilayetlerden Sivas Kongresi için temsilciler seçtirmeye kalkışmak pratik
olmayan bir fikirdi. Erzurum Kongresi’ni yapan temsilcilerin, Sivas’a
gönderilmesine kalkışmanın da mümkün olmayacağı anlaşılıyordu. Zaten Vilayet-i
Şarkiye Müdafaa-i Hukuk cemiyeti adına, kendi vilayetlerinde yetki almış olan
bu temsilcilerin daha genel bir amaç için yetkileri de yoktu. Bu bakımdan, Erzurum
Kongresi’nin Sivas Kongresi’ne Doğu Vilayetleri adına, bir temsilci heyeti
göndermeye yetkisi olmayacağı da meydandaydı. Yeniden temsilci seçtirmeye
kalkışmak ne kadar pratik değilse, bir takım kurallar çerçevesi içinde sıkışıp
kalmak da o kadar pratik değildi. En basit ve pratik çare, Vilayet-i Şarkiye
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’a götürüp kongreye
katılmasını sağlamaktı. “Nihayet, Heyet-i Temsiliye Üyeleri olarak Erzurum’dan
üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sivas’ta bulduğumuz Bekir Sami Bey ile beş
kişi olduk ve Sivas Kongresine katılan temsilcilerin kartlarını incelemek
gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Heyet-i
Temsiliye mühürü ile mühürledim.
“Heyet-i temsiliyeden:
Mustafa Kemal paşa,
Rauf Bey,
Ulema(Din bilginleri)dan Raif
Efendi,
Erzincan’dan Şeyh Fevzi Efendi,
Bekir Sami Bey,
Yukarıda isimleri yazılı kişiler,
Doğu Anadolu adına, Sivas Kongresinde bulunmak üzere Erzurum Kongresi’nce
vazifelendirilmişlerdir.[336]
29 Ağustos 1919 da Mustafa Kemal ve
arkadaşları Erzurum’dan Sivas’a gelmek üzere yola çıkarlar. Erzincan’dan şeyh
Fevzi Efendi(Baysoy/Fırat)de kafileye katılarak Sivas’a hareket ederler. 2
Eylül 1919 günü tüm yurtta olduğu gibi Sivas’ta da çok önemli bir gün
yaşanmaktadır. Atatürk’ün Sivas’a geldiği gün, çok büyük bir karşılama töreni
düzenlenmiş, şehirde bulunan tüm fayton ve yaylı arabalar bu işe tahsis
edilmişti. O gün Sivas halkı, genciyle, yaşlısıyla, kadını ve erkeğiyle
Erzincan yolu üzerine dökülmüş, çok büyük heyecan ve coşkuyla Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını karşılamak için evlerinden çıkmışlar Kılavuz tepesinde onları
gözlüyorlardı. O zamanki Hürriyet ve İtilaf Partisi mensupları hariç,
memleketin ileri gelenleri bu karşılamaya katılmıştı. Kalabalık halk kitlesi,
şehrin girişinde toplanmış, dört-beş kilometre mesafede çadırlar kurulmuştu.
Sivaslılar, Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa görüyorlardı. Bütün Anadolu
insanları gibi “Sarı Paşa” lakabıyla Çanakkale’deki şöhretinden tanıdıkları
Paşanın, meydana çıkacak, hatta Sivas’a geleceğini ve ülkeyi bu zor durumdan
kurtaracağını biliyorlardı. Evet O’nu Sivas’ta ilk defa 27 haziran 1919 günü
bizzat görmüşlerdi. Ama O’nu daha önceden tanıyorlardı. O tarihlerden evvel
Sivas ve havalisinde tanınan alim ve evliyaların bir çoğu manevi işaretlerle;
Mustafa Kemal Paşa’nın zuhur edeceğini, memleketi ve milleti bu zor durumdan
kurtaracağını haber vermişlerdi. Bunlardan birisi de Sivas ve havalisinde,
büyük bir evliya olarak tanınan Karayün bucağına bağlı Törnüklü Şeyh İbrahim
idi. Şeyh İbrahim 1842 yılında Törnük’te
doğmuş ve 1927 yılında vefat etmiştir. Hakkında bir takım menkıbeler
anlatılmaktadır. İşte Törnüklü Şeyh İbrahim Efendi’nin kerametlerinden biri de
Atatürk’ün geleceğini işaret etmesidir. Bir soru üzerine Şeyh İbrahim Efendi:
“Sarı benizli, çakır gözlü, ismi Kemal adında birisi ortaya çıkacak, bu kişi
büyük bir komutan ve devlet adamıdır. Onun kılıcının hem arkası hem önü
kesecek; yani hem içte, hem dışta etkili olacak. Ona uyun ve yardımcı olun,
verginizi verin” diyordu. Bu yüzden Sivaslılar, Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa
görmüyorlardı. Bütün Anadolu insanları gibi “Sarı Paşa” lakabıyla
Çanakkale’deki şöhretinden tanıdıkları Paşayı, ilk defa 27 haziran 1919 günü
bizzat görmüşlerdi. Sivas caddelerindeki duvarlarda Mustafa Kemal paşa için
“hain, asi, muzır” ifadelerinin yer aldığı bildirilerin asıldığı, tutuklanacağı
söylentilerinin dolaştığı bir sırada, O’nu yine coşku ile karşılamışlar ve
Erzurum Kongresi’ne giderken uğradığı Sivas’ta bir gün misafir etmişlerdi.
Herkes O’nu ve arkadaşlarını karşılamak için büyük heyecanla bekliyordu.
Şehrin en az beş kilometrelik mesafesine
kadar çadırlar kurulmuş her yerde onu bekleyen insanlar vardı. Mustafa Kemal’i
ve beraberindekileri getiren otomobillerin Seyfebeli’nden görülmesi ile Sivas
halkı büyük bir sevinç dalgasına kapılmıştı. Atatürk bu muhteşem kalabalık
dolayısıyla ve günün meseleleri hakkında kısaca görüşmelerden sonra ancak güneş
batarken şehire girebilmiştir. Kılavuz tepesinde karşılanan paşa ve
beraberindekiler, coşkun gösteri ve alkışlarla girdikleri Sivas’ta,
ikametlerine ayrılan Mekteb-i Sultani
binasına geldiler. Mustafa Kemal Paşa, Sivas’a gelmeden önce Müdafa-i Hukuk
Cemiyeti Sivas Şubesini teşkilatlandıran, Sivas Kongresi için yapılan
hazırlıklarla yakından ilgilenen ve sonradan Sivas Milletvekili seçilen Rasim
başara, O’nu şu sözlerle anlatmaktadır: “Mustafa Kemal Paşanın o günkü kıyafeti
hala gözümün önündedir. Haki renkte sivil bir avcı elbisesi, başında kalpak,
göğsünde harp madalyası taşıyordu.” Vali Reşit Paşa, mektebin kapısındaydı.
Paşayı burada karşıladı ve “Hoş geldiniz” diyerek ayrıldı. Bu davranış Mustafa
Kemal paşa’nın dikkatini çekecek ve bu sebeple onun hakkında: “Diplomat Vali,
şehir dışında bizi karşılarsa işine elvermeyecek, mektep kapısına gelmezse bizi
gücendirecek. Ne yapsın” dedi ve ekledi. “Haksız değil. Henüz bizim mi,
İstanbul’un mu ağır basacağını kestiremiyor.”diyecektir. Akşam onurlarına yemek
verilir. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Valisi Reşit paşaya dönerek: “Mösyö Bruno
nerede? Bizi tutuklamak için tertibat almakla mı, yoksa Sivas’ı istila ve işgal
için ordu toplamak ile mi meşgul? Vali Reşit paşa’nın: “Malatya’ya doğru firar
ile meşgul.” Cevabı üzerine Mustafa Kemal’in tılsımlı gözleri heyet
arkadaşlarının üzerinde anlamlı anlamlı dolaşır.
Erzurum Kongresi tamamlanmış, sıra
Amasya Genelgesi ile duyurulmuş olan Sivas’ta toplanacak milli kongreye
gelmiştir. Ancak İstanbul Hükümeti ve İtilaf devletleri, var güçleri ile
kongreyi engellemeye çalışmaktadır. Sivas’ta ortaya çıkan bu nitelikteki
girişimlerden birini Vali Reşit Paşa, hatıralarında şöyle nakleder:
“Sivas’ta Fransızlara ait birtakım
müesseseler vardı. Büyük Harp (1.Dünya Savaşı) sırasında bunlara hükümetçe el
konulmuştu. Fransız Hükümeti şimdi onları teslim almak arzusuna düşmüş ve
müesseselerin sahibi vaziyetinde bulunan Cizvit papazları ile iki üç zabiti
Sivas’a göndermiş, bu zabitler usulen, Vilayet makamını ziyaret ettiler. Ben de
bu ziyareti iadeye gittim. Bir müddetten beri Sivas’a bulunan Jandarma
Müfettişi Binbaşı Mösyö Bruno, işte bu ziyaret sırasında benimle hususi suretle
görüşmek istedi ve başka bir odada Sivas Kongresine temas ederek böyle bir
teşebbüsün hem devlete, hem şahsıma felaket getirebileceğini söyledi. Dahiliye
Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı) de aynı sözü tekrar edip durması sebebiyle
telaşa düşmekten kendimi alıkoymam güçtü. Fakat Mösyö Bruno, ertesi günü beni
görmeğe geldi. Kongrede Fransa aleyhinde kararlar alınmazsa ve kendisine de
müzakere hakkında tarafımdan gerçek ve dürüst olarak bilgi verilirse muhtemel
tehlikelerin önüne geçebileceğini anlattı. Bu sefer telaşım son halde çıktı,
çünkü bu adamın dün doğru fakat bu gün eğri konuştuğuna zahip oldum. O, benim
düşünceme göre Kongrenin toplanmasını temin etmek ve sonra Adana’dan ansızın
gelecek Fransız kuvvetlerine kongre üyelerini tutuklatmak ve Vilayeti işgal
ettirmek istiyordu.”
Vali Reşit Paşa, bu sıkıntısını
Rasim Başara’ya açar. O’nun tavsiyesi ile Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal
Paşaya konuyu iletir. Paşa, göderdiği uzun telgrafla onu yatıştırarak,
kaygılarının yersiz olduğunu anlatır.[337]
Karşılıklı uzun haberleşmelerden ve
Sivas Müdafa-i Hukuk-i Milliye mensuplarının baskılarından sonra Sivas
Kongresi’nin toplanması yaklaşınca gelecek temsilciler ve katılanlar için
hummalı bir hazırlık başladı. Bu hususta Sivas Valisi Reşid Paşa, şu bilgileri
vermektedir:
“Kolordu Kumandanı, Miralay İbrahim
Tali bey, sabık meb’us Rasim Bey, Sivas Müftüsü Abdürrauf, Emir paşa gibi
zatlar, bu hazırlıklarla özellikle ilgileniyorlardı. Bunlardan bir kısmı,
kongre heyetinin emniyet altında çalışmasını sağlamak için son hazırlıklarını
yapmağa uğraşıyorlardı. Müftü Efendi Erzurum yolcularına parlak bir merasimi
yapmak vazifesini almıştı. Cübbesinin eteklerini toplayarak ev ev, dükkan
dükkan dolaşıyordu.[338]
Sivas Valisi Reşid Paşa, daha önce vilayetteki
kuva-yı milliye çalışmaları hakkında izahat isterken de teşkilat mensuplarından
şu cevabı almıştı:
“...o kadar kalabalık değiliz. Fakat
başta müftü olmak üzere ulema takımı hemen hemen hepsi bizimle beraberdir...”[339]
Hakikaten ulema bu faaliyette baş
rolde idi. Nitekim M. Kemal Paşa’nın Erzurum’dan Sivas’a girişinde tüm
kaynaklar “...Hoca Fevzi Efendi, Raif Efendi ve Rauf Bey’le otomobilden
indiler”demektedirler. Kongrenin açıldığı salon Türk Bayraklarıyla
donatılmıştı. Reis kürsüsünün üstünde de “Tuğra-yı Hümayun” bulunuyordu.
Mazhar Müfit Kansu, kitabının 4
Eylül 1919 öğle vakti...”diye başladığı Sivas anıları bölümünde 2 Eylül’ü 3
Eylül’e bağlayan geceyi uyuyarak geçirdiklerini, dinlendiklerini belirttikten
sonra şöyle devam eder: “...dün sabah (3 Eylül 1919 ) erkenden çarşıya ve
Sivas’ı gezmeye çıktı. Bu sabah gezmelerine ve halk ile temaslarıma devam
ettim. Sivas’ta çok elektirikli hava var. Bu elektrikli havayı yapan üç
vaziyettir. Hürriyet ve İtilaf Partisinin ve İstanbul’daki çeşitli muhalefetin
entrikaları ve İstanbul Hükümeti’nin propangandası. Milli Mukavemet ruh ve
fikrin halk geneline hakim oluşu ve Sivas Kongresi’ne Milli İrade’nin
gerçekleşmesi yolunda büyük bir inançla bağlanması. İstanbul’dan gelen bazı
delegelerin bütün kurtuluş ve çare ve önlemlerin ecnebi himayesinde ve Manda
fikrinda aramalarıve bu hususta telkinlere başlamaş olmaları. Bununla beraber,
Sivas Yaylası’nın öz evlatları istisnasız milli iradenin akışı yönünden his ve
fikirlerini belirtmiş bulunuyorlar.
“Görüştüğüm hemen bütün Sivaslılar, en kuvvetli inanç ve iman hissiyle
milli mücadeleye ruh ve bilincine bağlı bulunuyorlar. Bilhassa Şekercizade
İsmail Efendi isminde bir kişi ile tanıştım. Bu kişi, evinde eşyalar getirterek
Mustafa Kemal’in odasına koydurdu. Otelde kalmaları Mustafa Kemal tarafından
uygun görülmediğinden, 20 kadar delegeyi kendi evinde barındırmıştır. Fazla
zengin değildi. Fakat, fedakarlıktan kaçınmayan koyu bir vatanseverdi.
Şekercizade İsmail Efendi beni dükkanına götürdü. Beraber kahve içtik. Dükkanda
daha bir çok Sivaslı tanınmış kimseler vardı. İsmail Efendi beni, fikirlerimi, ileri durum hakkındaki
düşüncelerimizi araştırırken ben de O’nun his, düşünce ve fikirlerinde Sivas
halkının düşünceleri hakkında bir sondaj yapmış oldum.” “Gerek İsmail Efendiyi,
gerek dükkandaki bütün Sivaslıları, fevkalade insaniyetli, vatansever, davaya
ve mücadele azmine ve hazır buldum. İsmail Efendi: “Günlerdir Mustafa Kemal
paşa Hazretlerini bekliyorduk. Erzurum’da hareketleri ve yolda bulundukları
duyulunca, halk sevince boğuldu. Hele ayın ikisinde burada bulunacakları belli
olunca, halkın sevincinin, coşkulu gürültüsünün sonu yoktu. Tabii gördünüz; atı
olan atı ile, Faytonu olan faytonu ile, yaylısı olan yaylısı ile ve ayağına
güvenen ayağıyla kendisini kılavuz tepesine attı. Çarşıdaki dükkanlar
kapandı. Herkes yollara döküldü.
Sivas’ta yapılan büyük karşılama Kemal Paşanın şahsında Milli Mücadeleye ne
büyük ölçüde bağlandılklarını göstermeye yeter bir belirtidir.” Dedi.
“Kamil ismindeki bir başka tüccar da
şunları ilave etti. “Müftü Abdürraif Efendi, Kolordu Komutanı Selahattin ve
Eski Sivas Meb’usu Rasim Beyler de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ve heyetini
karşılamak, konuk etmek hususunda büyük çaba sarfettiler. Gerçekten Hürriyet ve
itilaf’çılar; Mustafa Kemal Paşanın girişimleri bir ittihat ve Terakki
manevrasından ibaretttir.” Diyerek halkın fikirlerini çelmek husunda ellerinden
gelen her türlü gayreti gösterdiler. Başarılı olamadılar. Hatta Emiri paşa,
Hürriyet ve İtilaf’tan uzaklaşarak Paşanın karşılanma törenine koştu. Bekir
Sami Bey’in ikna ve emirlerinden ayrılmadı.”
Lord Kinross ise o günleri kitabında
şöyle anlatıyor; “ Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 da beyaz badanalı klasik bir
lise binasında toplandı. Bahçeye yeni kolordu komutanı Selahattin Bey’in
askerlerinin kullandığı bir tane koruyucu sahra topu yerleştirilmişti.
Toplantılar, taşra teşkilatına göre süslenmiş, uzun ve dikdörtgen biçiminde
sınıfta yapılıyordu. Sivaslılar, döşemeyle duvarları getirdikleri halılarla
süslemişlerdi. Odanın bir ucuna bir kürsü konmuş, tahtanın çatlaklarını örtmek
içinde üzerine bir namaz seccadesi serilmişti. Temsilciler, üstünde mürekkep
okkası koymak için delikler olan yarım düzine kadar kaba okul sıralarına
oturmuşlardı. Mustafa Kemal’e ayrı bir masa verilmiş,m arkasındaki duvara da
üzerinde “Padişahım çok yaşa” yazılı bir halı asılmıştı. Ancak o, bu halıyı,
havı dökülmüş koltuğuna öreterek üzerine oturmayı daha uygun buldu. Bununla
beraber, çoğunlukla öteki üyelerle bir arada oturuyordu. Yanda onun için
hazırlanmış olan yatak odasında geniş bir demir karyola, yaldız taklidi
pirinçten lambalar ve özel toplantılar için birkaç sandalye bulunuyordu.
Yatağın üstünde, fiyonklarla, çiçek motifleriyle ince, ince işlenmiş ipek bir
örtü serili idi. Bu örtüyü, Sivaslı bir genç kız, cehiz sandığından çıkararak,
Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmişti. Kongre üyeleri en çok fasulye, pilavdan
ibaret okul yemeği ile karınlarını doyuruyor
ve şehirdeki evlerde misafir kalıyorlardı. ”Sivas Kongresi delegelerinin
yemeklerini ilk günlerde Sivas belediyesi karşılamıştır. Belediye başkanı
Abdülhak bey de Sivas Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biriydi.
Sadece yemek değil O, bütün konularla da ilgileniyordu. Daha sonra yemekler
lise binasının alt katındaki yemekhaneden pişirilmeye başlanmıştı. Aşçılığı
Osman Efendi yapıyordu. Delegelere her gün iki öğün yemek çıkarıyordu.
Yemekler, üç tabaktan az olmuyordu. Aşçı Osman Efendi, Ulu Önder Atatürk’ün en
çok sevdiği yemeğin kuru fasulye olduğunu söylerdi. Yemeklerin giderleri belli
ölçüde Sivas’ın varlıklı aileleri tarafından karşılanıyordu. Bitlisli Şevki,
Darendeli Osman ve diğerleri gibi zevat karşılıyorlardı.[340]
“Akşamları kahvede domino oynayarak
ya da Kızılırmak üzerindeki Eğri köprüye doğru gezmeye çıkarak vakit
geçiriyorlardı. Sivaslılar burada onlarla konuşup kongreden haber sorarlardı.
Rauf Beye yaklaşıp konuşmak kolay oluyordu. Ancak Mustafa Kemal uzak duruyor,
mümkün olduğunca Kongre binasından çıkmıyordu. Orada yalnız delegelerle ve
şehrin ileri gelenleriyle toplantılar yapıyor; onları inandırmak, aydınlatmak
ve ikna etmekle meşguldü...”demektedir. Lord Kinross’un Mustafa Kemal Paşa’nın
halktan uzak duruşu ile ilgili değerlendirmesi, savaş yıllarının güvenlik
önlemlerinden kaynaklanıyordu. Çünkü O, milli mücadelenin önderiydi. Tedbirli davranmak
durumundaydı. Anadolu, yabancı ajanların kaynaştığı belirli günleri yaşıyordu.
Ancak aşağıdaki hatıra Kinross’u yalanlamaktadır: Kongre günlerinin haberleşme
memurlarından Rıfat Bey, hatıralarını anlatarak bu konuda şöyle demektedir:
“Atatürk, akşamları Rauf Bey yanında olduğu halde Yaldızlı çeşme’ye kadar yaya
olarak halk arasında gezer ve geri lise binasına dönerdi. Telgrafhanemiz ise,
Paşanın en çok girip çıktığı dairelerdendi. Bizim tahta sandalyeler üzerinde
oturmayı çok severdi. Maiyetindeki arkadaşlarıyla şeref verir, saatlerce
kalırdı.” Atatürk Cumhuriyet sonrası da yurt gezilerinde hep halkıyla birlikte
ve iç içe olmuştur. Hem sonra Kinross’un kitabında Atatürk’ün, “Padişahım çok
yaşa” yazılı halıyı altına alarak oturmuş olduğunu söylemesi o günkü şartlarda
yapılması mümkün olmayacak bir hareket olmadığı
gibi; nerede ve ne zaman, nasıl davranılması gerektiğini çok iyi bilen
Mustafa Kemal Paşanın sözde yapmış olduğu bu hareketi, O’nun kişiliği ile de asla
bağdaşır bir durum değildir. Yazarın hayal dünyasının bir ürününden başka bir
şey değildir.[341]
”4 Eylül 1919 gününü Mazhar Müfit
Kansu şöyle anlatıyor; “Kongre; gününde yani Mustafa Kemal’in tayin ettiği ve
her türlü engeli aşarak Sivas’a ulaştığı günün akabinde toplandı. Milli tarihin
büyük Türk Rönesansı, ihtilal ve kurtuluş kongresi, diye anacağı Sivas Kongresi gelecekteki her 4 eylül bir
milli bayram günü olarak kutlansa yeridir. 4 Eylül 1335/1919 hakikaten Türk
tarihinde başlı başına bir dönüm noktası olmuş; milli kurtuluş tarihinin, vatan
bütünlüğü adına temelini Sivas Kongresi teşkil etmiştir. Mustafa Kemal Paşayı
coşkun gösterilerle karşılayan ve bağrına basan Sivas halkı saat 13’ten
itibaren mektebi Sultaniye giden yolları doldurmuştu. Kongre binası tasarlanan
mektebi Sultanin(Kongre Binası) önü mahşer gibiydi. Günün Perşembe oluşu da
ayrıca uğur sayılıyor, namazdan çıkan, çarşıdaki dükkanını kapayan, daireden
ayrılan, işini gücünü bırakan herkes sel halinde bu kalabalığa katılıyordu.
Kongre delegeleri de birer, birer gelerek binaya giriyorlardı. Kongrenin
açılması için tayin edilen saat 14.00 tü. Eski bir deyimle; “ba’dezzeval” saat
14.00 de açılış saatine beş dakika kala, Mustafa Kemal Paşa da kongre mahalline
gelmişlerdi.”[342]
Erzurum Kongresi kararlarının
“mahalli” ifadelerini “millileştiren” Sivas Kongresi kararları da muhteva
bakımından Erzurum Kongresi ile aynıdır. Bu kongrede 4 Eylül 1919’da Sivas’ta
Sivas Lisesi’nde toplanmıştır. Kongreden önceki hazırlık çalışmalarından en
büyük yük, Sivas’ın İstiklal harbimizin kahramanlarından iki büyük din aliminin
omuzunda idi; Hasbi Kadı ve Fazlullah Moral. Hasbi Kadı, Vali Vekiliydi. Aslen
Batumlu olan Hoca Efendi, ihtiyarlığına rağmen belinde çifte silah taşıyor ve
adeta Mustafa Kemal Paşanın özel koruması gibi hareket ediyordu. Sivas Valisi
Reşid Paşa, Kuva-i Milliye çalışmalarıyla, İngilizler’in baskıları karşısında
zorunlu olarak olumsuz bir tavır alan İstanbul Hükümeti yönünden tereddüt
içerisindeydi.[343]
Bu durumda olan Reşit paşa, Sivas için baş gösterebilecek tehlikeler ileri
sürerek, kongrenin orada toplanmasını önlemeye çalıştı. Bunu bilen M. Kemal
Paşa, kendisinin hükümet ve Padişah’a bağlılığını göstermek maksadıyla Şu
telgrafı çekmişti:
Sivas Vilayetine
4 Temmuz 1335/1919
Cülus-i Hümayun-i Cenab-ı Padişahı
münasebet-i celilesiyle Erzurum’da makamat-ı mülkiye ve askeriyenin tebrikatını
kabul ve idrak ile mübahiyim. Bu vesile-i mübeccele ile devlet ve milletin
giriftar olduğu vaziyetten tecelliyat-ı hasenat-ı hasene ile hakas ve encam-ı
mes’ude ile mazhar-u feyz-ü felah olmasını temenni eyleyerek, arz-ı tebrikat
eylerim.
Üçüncü Ordu Müfettişi
Fahri
Yaver-i hazret-i Şehriyari
Mustafa Kemal[344]
21-22 Haziran 1919 da Amasya’da
yayımlanan “genelge” gereği olarak yurt çapında bir çok il ve sancağın
temsilcileri olarak katılırken[345]
ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan
ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir
çok zevat bu kutsal savaşta M. Kemal Paşanın yanında yer alarak vatanın
kurtarılması konusunda üzerlerine düşen görevleri en güzel şekilde yapmak ve
4-12 Eylül 1919 da yapılacak “Büyük Kongreye” katılmak üzere Sivas’a bin bir
zorluk içinde fakat büyük bir heyecanla gelmeye başlamıştı.
Daha ilk gün riyaset meselesinde
kulis başladı. M. Kemal paşa’ya göre bu kulisi Rauf Bey idare ediyordu.[346]
Murahhaslardan bir kısmı İsmail Fazıl Paşa’nın reis olmasını istiyorlardı.
Çünkü oğlu Ali Fuad Paşa (Cebesoy) Ankara’da bulunan “Yirminci Kolordu’nun
kumandanı idi. Babası reis olduğu takdirde O’nun da görüşünün alınması
sağlanabilir düşüncesi hakimdi. Bu konuda bir hayli tartışmadan sonra gizli
reyle seçim yapıldı. M. Kemal Paşa, üç rey müstesna olmak üzere reis seçildi.
M. Kemal Paşa, reis seçildikten
sonra bir açış konuşması yaptı. Bu konuşmada memleketin içinde bulunduğu
şartları izah etti. Ve ilk defa olarak “Hükümet-i Merkeziye” ye yani İstanbul
Hükümetine çatarak konuşmasını şöyle bitirdi:
“Meclis-i Milii’nin henüz
toplanmamış olduğu bir sırada mahsur ve istiklalini kaybetmiş olan Hükümet-i
merkeziye’nin münferit ve gar-i meşru bir kararı veyahud amal-i milliyeye
muhalif bazı tekalif-i hariciyeye inkıyad ve serfüru etmek gibi emrivakilerin
ihtimali zuhuratına karşı Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin ruh-i milliyi
temsilen ve birbirlerini takiben ictimai, muhakkak bir faal-i hayır ve
selamettir. Maruzatım hitam bulurken vatan ve milletin feyz-ü halası gayesine
merbut olan heyetimizin muvaffakun bilhayr olması temenniyatını Barigah-ı
İlahiye refeylerim.”[347]
Sivas Kongresi’ne katılım niçin
beklenenden az olmuştur? Sivas Kongresi, milli mücadele yıllarının tek milli
kongresi olmasına rağmen katılan delege sayısı bakımından dikkat çekicidir.
Yaklaşık 35 delege. Amasya’dan Erzurum’a nihayet Sivas Kongresi açılana kadar
delegelerin seçimi ve Sivas’a gönderilmesi konusunda büyük çaba gösterildi.
Buna rağmen kongreye katılımda görülen yetersizliğin sebeplerini şöyle
özetlememiz mümkündür:
Coğrafi olarak geniş bir alan
kaplayan Doğu Anadolu il ve sancaklarında ayrı ayrı delegeler getirilememiştir.
Çünkü Erzurum Kongresi’ne katılan delegeler bölgesel bir kongre için
yetkilidirler. Zaman darlığı nedeniyle seçilmeleri de mümkün olmayacağı için
Kongre sonunda seçilen temsil Kurulu, bütün doğu illerini temsilen Sivas
Kongresi’ne katılmışlardır.
Sivas vilayeti, Mondros Ateşkes
Antlaşmasının 24. Maddesinde bahsi geçen altı doğu ilinden birisi olarak,
“karışıklık çıktığında işgal edilecek” iller arasındaydı. Bu madde ile
Ermenistan devletine toprak sağlanmak isteniyordu. İstanbul Hükümeti de Mili
Mücadelecilerin karışıklığa sebep olacakları gerekçesiyle kongrenin yapılmasına
karşı çıkıyorlardı.
Kongrenin ilk günü delege sayısı 20
yi geçemedi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki mücadele
arkadaşlarını birer ilin delegesi olarak kongreye kattı. Bir kısmı illerden
gelme, bir kısmı Sivas’ta atanma 20-25 delegenin katılmasıyla Sivas
Kongresi’nin açılışı sağlandı. Kongre sürerken diğer delegeler aralıklı olarak
kongreye katıldılar. Bir kısmı ise
kongre sona erdikten sonra ancak gelebildi.
İstanbul Hükümetinin ve işgal
kuvvetlerinin engellemeleri, aleyhte propogandaları katılımı düşüren etkenlerin
başında gelmektedir. Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşayı, Erzurum
Kongresi’ne katılanları ve işbirliği yapanları “Devlete asi” göstermeye
çalışıyordu. Siavs valis Reşit Paşa, işi idare ediyor, Sivas Kongresi’ne
gelenleri, Padişah Sultan Vahidettin’e, saltanat ve Hilafet’e cidden bağlı ve
içten saygılı olduklarını, şifre ile İstanbul’a bildiriyordu. Gerek yollarda,
gerekse geldikleri yerlerde çeşitli güçlüklerle karşılaşan bu delegeler,
olumsuz propagandaların etkisi altındaydılar.
Sivas Kongresinin ilk günü, ikinci
oturumunda(celsede) bir konuşma yapan Bursa Delegesi Ahmet Nuri Bey, Sivas’a
gelirken çektiği sıkıntıları şöyle dile getirir: “....Ankara’dan buraya
gelirken Ali Fuat paşa Hazretlerinin bendenizi bir asker kıyafetinde göndermeğe
mecbur olmuştu. Ankara gibi teşkilat-ı milliyemizin kuvvetli olduğu bir yerden
bile hükümetin zulmü dolayısıyla kongreye murahhas gelememiştir...”
Sivas artık Anadolu’nun en emin yeri
olmaktan çıkmıştı. Bazı yönlerden tehdit altında bulunuyordu: Fransızların
güneyden, İngilizlerin Samsun üzerinden asker gönderecekleri; Elazığ valiliğine
atanan Ali Galip’in Sivas’ı basarak kongreyi dağıtacağı söylentileri yaygındı.
Mustafa Kemal Paşa artık Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri değildi. O’nun
görevine artık son verilmişti. Hakkında da tutuklama kararı çıkarılmış, sade
bir vatandaştı. Sivas’a geldiğinde Ordu Müfettişi değildi ama, Şarki Anadolu
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesinin Reisi idi. Ordudaki görevinden
istifa etmek zorunda kalarak “sine-i millete” dönmüştü.
Bazı vilayetler ve sancaklar,
Sivas’ın uzak olması nedeniyle gelemeyeceklerini birdirdi. Bir kısmı delege
belirlemesi bile yapmamıştı. İlk gün, değil Anadolu ve Rumeli’yi, yalnız
Anadolu’yu temsil edecek durumda değillerdi. Sivas Kongresi’nde 15 vilayet ve
mutasarrıflık temsil edilmiştir. Rumeli’den delege yoktur. Özellikle Yunan,
Fransız ve İngiliz işgali altındaki bölgelerde delegelerin gelememesi hoş
görülür bir durum olarak dikkati çekmektedir. Bazı yerel Kongreler, Sivas
Kongresi’ni kendileri gibi yerel olarak nitelendirmişlerdi. Erzurum Kongresi’ni
de gerçekleştiren, liderlik kadrosunun Sivas Kongresini de yapacak olması kaygı
yaratmıştır. Çünkü Erzurum Kongresi kararları o günkü şartlarda aşırı
fikirler(!)olarak nitelendirilmiştir. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Sivas
Kongresi’ne katılan delege sayısından istenen hedefe ulaşılamamıştır.
Delegelerin tamamı açılışı günü Sivas’ta değildiler. Aralıklarla gelerek
katıldılar. İlk gün delege sayısı 20 yi geçmiyordu. Bu durum Mustafa Kemal Paşa
beraberindekilerden bazılarını birer ilin delegesi olarak kongreye kattı. Yani
bir kısmı illerden delege olarak gelirken, bir kısmı da Sivas’tan atanmıştır.
Doğu illerinden Sivas’a delege gelmemiştir. Bu durum, bütün Doğu illerini
Heyet-i Temsiliye üyelerini temsil etmesi kararında kaynaklanmıştır. Bu karar,
Amasya Genelgesi’nde mevcuttur. Sivas Kongresinde Sivas Delegesi var mıydı?
Kamuoyunda bu soru sürekli sorulmaktadır. Sivas’ta yapılan bir kongrede
Sivas’tan delege niçin yoktu?Acaba yok muydu? Bu soruların cevaplarını bulmaya
çalışırsak?
Sivas’ta kongre çalışmaları
başlarken Sivaslılar illerinden delege bulunmamasından rahatsız olmuşlardır.
Başkanlığını Sivas Müftüsü Ardurraif Efendi’nin yaptığı Sivas Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetinden birkaç kişinin samiin (dinleyici) sıfatıyla kongreye katılmasını
isterler. İsteklerini bir yazı ile Bekir Sami Bey’e iletirler. Belediye Reisi
Abdulhak imzalı bu yazı, 4 Eylül 1919 günü İkinci Celse görüşmeleri sırasında
genel kurula hitaben okunur. Bu yazı ile ilgili görüşme açılır. Encümende
kimlerin üye olduğu hakkında kongre reisi M. Kemal paşa’dan bilgi isteniyor.
Bunun üzrine M. Kemal Paşa söz istiyor ve bunların kimlerden müteşekkil
bulundukları açıklamak için. Bu arada Fazıl paşa,- Efendim muhtıra okunmazdan
evvel müsaade buyurulursa izhari encümen hakkında biraz malumat arzetmek
isterim: Viyat-ı şarkiyye murahhasları henüz buraya vasıl olmadan bizler
toplanmış ve takriben yirmi beş kişi kadar olmuştuk. Boş durmamak için izhari
bir, encümen teşkil ettik; bu encümenin vazifesi, kongrenin ruzname-i
müzakeratını tertip etmekti. Bu hususta yolda gelirken Hami Beğ ile teati-i
efkar etmiş ve bir takım esasat hazırlamıştık. Hami Beğ, bu esasatı izhari
encümene izah etti; bilmüzakere bunlar kabul edildi ve encümen namına konger
heyeti umumiyesine teklif edilmek üzere bir muhtıra şeklinde kaleme alınmasını
encümen Hami Beğ’e tevdi etti. Hami bey, bunu kaleme alarak muhtırayı vücude
getirdi; Reis Paşa Hazretlerinin bahsettikleri muhtıra işte budur. Ahmet Nuri
Bey-Eğer encümen lüzum görürse, istediği azayı davet edip mütaala
sorabileceğinden, izharı encümenin nokta-i nazarını anlamak icab ederse, orada
bulunanlardan lazım gelenleri davet eder.
Rauf Bey-Bu usül Erzurum Kongresinde
de vardı; hatta kongre azasından arzu edenler encümen müzakeratına iştirak ile
beyan-ı mütalaa da edebilirler; yalnız sahib-i rey olamazlar.
Raif Eefndi-Bendeniz de aynı
fikirdeyim; esasen Erzurumda da böyle olmuştu.
Reis Paşa-Artık heyet-i umumiye’de
müzakere edilip karar verilecek bir şey kalmadı; artık dağılma sırası
gelmiştir. Bidayette sami’i sıfatıyla birkaç kişinin bulunmsı reddilmiş ve
kongrenin hitamında malumat itasına muvafakat buyurulmuştu. Bugün zannederim
Belediyede ictima vardır; oraya haber gönderip eşraf-ı memleketi davet
edebiliriz. Arkadaşlardan müntehab bazı zevat tayin olunmalı ve bunlar umumi
celsede nutuklar irad ederek halkı tenvir etmelidir. Bilahere tensip edilecek
bir mahalde bir dua edilecektir.
Münasiptir sesleri..
Rauf Bey- Yarın Cuma Namazından
sonra halıkn camide toplanacağını haber aldım; o nokta-i nazardan düşünelim.
Fazıl paşa- Konferans verecek
arkadaşlarımız tayin edilmelidir; zat-ı aliniz de bu meyanda bulunmalısınız.
Ahmert bey, Nuri bey, Rauf Bey ve
Vasıf bey Raif bey tayin edilmişlerdir.
Görüşmeler sonunda oturumların gizli
olarak yapılması ara kararla kabul edildi. Bu görüşmelerin de etkisi olacak ve
12 Eylül 1919 günü halka açık bir oturum yapılacaktır. Ayrıca Sivas Ulu
Camii’nde Kongre tarafından belirlenen kişiler halkı aydınlatan konuşmalar
yapacaklardır. Sivas Kongresi 11 Eylül 1919 tarihinde Kongre bildirisini
hazırlayarak çalışmalarını tamamlamıştı. 12 Eylül 1919 da halkın da katıldığı
son oturumda Sivas Kongresinin sona erdiği açıklandı.[348]
Vatan ve milletimizin maruz kaldığı
mezalim ve alam ile ve tamamen aynı gaye ve maksatla vicdan-ı milliden doğan
vatani ve milli cemiyetlerin ittihadından mutahassıl kitle-i umumiye bu kere
“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ünvanıyla tevsim olunmuştur. Bu cemiyet
her türlü fırkacılık cereyanlarından ve ihtirasat-ı şahsiyeden külliyen müberra
ve münezzehtir. Bilcümle müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin aza-y-ı
tabiiyesindendirler.
(10. Madde) Anadolu ve Rumeli
Nüdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 4 Eylül 335 tarihinde Sivas şehrinde in’ikad eden
umumi Kongresi tarafından maksad-ı mukaddesi takip ile teşkilat-ı umumiyeyi
idare için bir Heyet-i temsiliye” intihap edilmiş ve köylerden vilayet
merkezlerine kadar bil cümle teşkilat-ı milliye takviye ve tevhid olunmuştur.
(11 Eylül 335/1919-Umumi Kongre heyeti)
Mustafa Kemal Paşa Anakara’ya
gidiyor:
17 Aralık günü bir genelge ile
Temsil Kurulunun İstanbul’a yakın bir yere gideceği bildirlir. Bu yer
Anakara’dır.
Mustafa Kemal Paşa, Sivas İl
sınırını geçerken Vali Reşit Paşanın şahsında Sivaslılara telgrafla veda eder.
“Vilayetiniz hududnu geçerken
Sivas’ta hakkımızda ibraz buyurmuş olduğunuz mihmannuvazlığa ve kıymettar
muavenetlerine bir kere daha arzı minnettari eylemeği bir vazife addederek
cümleten takdimi ihtiramat eyleriz. Mustafa Kemal.”
“Vilayetiniz hududunu geçerken
Sivas’ta hakkımızda göstermiş olduğunuz misafirperverliğe ve kıymetli
yardımlara bir kere daha hep birlikte minnetlerimizi ve saygılarımızı sunarız.”
[349]
2 Eylül 1919 günü Sivas’a gelen
Mustafa Kemal paşa, 18 Aralık 1919 günü Ankara’ya gitmek üzere böyle uğurlanır.
Sivaslılar, 108 gün süre ile milli mücadeleye merkezlik yapmış olmanın
mutluluğunu yaşar.
Mustafa Kemal paşa, vefatından
yaklaşık bir yıl kadar önce, 13 Kasım 1937 günü Sivas’ı sekizinci ve son defa
ziyaret ederek Sivas Lisesinde derslere girdi. Bu vesile ile kongre salonunu
bir daha gördü. Her gelişinde hatıraları tazeleniyordu. Yanında bulunanlara:
“Burada bir milletin kurtuluşunu
hazırlayan kararlar verildi.” Diyerek, Sivas Kongresi’nin önemini bir
kez daha vurguluyordu.
Kısacası, Sivas ve havalisinde
kongreye katılmak isteyenler hakkında verilen önerge ile ilgili olarak Mustafa
Kemal Paşa, reis sıfatıyla bu önergenin muvafık olup olmadığını sormuştur.
Ancak Kongrede, “güvenlik açısından uygun olmadığı, zaten kongrede Rauf Bey ve
Bekir Sami Bey’in Sivas Temsilcisi olarak kongreye katılmış oldukları
belirtilerek diğerlerini ancak bazı
celselerden dinleyici olarak katılabileceklerini ve kongrenin sonunda da halka
ve bu temsilcilere gerekli bilgiler verileceği, Sivas Ulu Camiinde de
görevlendirilen zevat tarafından konuşma yapılması” kararı çıkar. Özetle;
“Sivas Vilayeti de Erzurum Kongresine katılan doğu illerinden biri olması
sebebiyle delege seçme yoluna gidilmemiştir. Bekir Sami Bey ve Rauf Bey’in
Sivas temsilcileri oldukları ile ilgili bir değerlendirme yapacak olursak;
O yıllarda Sivas vilayeti idare
olarak üç liva, 22 ilçe ve 65 bucaktan oluşuyordu. Amasya, Tokat,
Şarkikarahisar/Şebinkarahisar liva olup mutasarrıflıklardı. Doğrudan validen
emir alırlardı. Sivas ili ise merkez sancaktı. Sivas vilayeti yaklaşık bir
milyon nüfusluydu.
Bekir Sami Bey, Erzurum kongresine
katılmamakla beraber, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Heyet-i
Temsiliye’si üyeliğine seçilmiştir. Bu sıfatla Sivas Kongresi’ne doğu illerini
temsilen katılmıştır. Tokat doğumlu olan Bekir Sami Bey, kayıtlarda Tokat
delegesi olarak geçmektedir. Tokat Sivas’ın bir livası olduğu için Bekir Sami
Bey’in Sivas Kongresi’nde Sivas’ı temsil ettiğine işaret etmiş olabilir. Ancak
Rauf Bey’in Sivas temsilciliğini bu bakış açısıyla açıklamak mümkün değildir.
Sivas Kongresi bütün memleketi
kapsayan milli bir kongre ve yasama hükümlerine uygun bir toplantı sayılamaz. O
zaman vilayet merkezleriyle birlikte 50 tane sancak vardı. Bunlardan 11 tanesi
kongreye 25 delege gönderebildi. 5 kişi de temsil heyeti üyesi idi. Bazı
illerden gelenler de herhangi bir kurul tarafından seçilmemişlerdi. Bazı
kurullarda delegelere imzalı mazbata vermekten çekinmişlerdir. Üyeler arasında
hiçbir il ve ilişkisi olmayan delege gösterilenler de vardı. Sivas Kongresini
bir ihtilal komitesi de sayamayız. Mustafa Kemal Paşa, aşağıdan yukarıya bir
oluşumu sağlamaya çalışıyordu. Salonda 25-30 kadar delege vardı. Sivas
Kongresinin Hakkari Delegesi ve heyeti temsiliye üyesi Mazhar Müfit Kansu’ya
göre; Sivas kongresi delegelerinin sayısı 29 dur. Eskişehir Meb’usu Arif Bey’in
yayınladığı listede bu toplam 31 dir. Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivindeki
listede 33 delege ismi vardır. Vehbi Cem Aşkun’un türlü listeleri karşılaştırıp
inceleyerek tesbit ettiği delegelerin toplamı 34 dür. Sivas kongresine
katılanlar adı geçen eserde 38 kişinin listesi verilmektedir. Sivas Kongresi’ne
katılan delege sayısı kaynaklarda farklı rakamlarla ifade edilmektedir. Delege
sayılarındaki bu farklılığa rağmen kongre tutanaklarına baktığımızda, bizzat
katılan delegeleri belirlemek mümkün olmaktadır. Delegelerin ya konuşmacı
olarak, ya da takrir (önerge) sahibi olarak isimleri geçmektedir. En gerçekçi
tesbitin bu yolla yapılacağı düşüncesindeyiz. Kongreye delege olarak katılmış
olup, tutanaklarda hiçbir şekilde adı geçmeyen de bulunabilir. (Tatlıoğlu Nuri
Bey gibi)İlgili konuda görüş alınmak için belli bir oturuma katılanları da
dikkate almalıyız. (Kolordu Komutanı Selahattin Bey gibi)hata payı da olsa
tutanaklar bu konuda temel kaynak olarak kabul edilmelidir. Sivas Kongresi
tutanaklarını taradığımızda, 33 delegenin bizzat kongreye katıldığı
anlaşılmaktadır.
Sivas Kongresi Tutanaklarına Göre
Delegeler
Mustafa Kemal Paşa Heyet-i
Temsiliye Başkanı
Hüseyin Rauf(Orbay) Heyet-i Temsiliye Üyesi(Sivas)
Bekir Sami(Kunduk) Heyet-i Temsiliye Üyesi(Sivas)
Fevzi Efendi Heyet-i Temsiliye Üyesi(Erzincan)
Raif Efendi Heyet-i Temsiliye Üyesi(Erzurum)
Refet (Bele) Bey Heyet-i Temsiliye Üyesi
(Canik)
Kara Vasıf Bey Antep Delegesi
İsmail Hami(Danişment) Bey İstanbul Delegesi
İsmail Fazıl Paşa (Cebesoy) İstanbul Delegesi
Hikmet(Boran)Bey Askeri Tıbbiye Öğr.
Temsilcisi
Ahmet Nuri Bey Bursa Delegesi
Osman Nuri Bey Bursa Delegesi
Hüseyin Bey (Bayraktarzade) Eskişehir Delegesi
Hüsrev Sami Bey Eskişehir Delegesi
Halil İbrahim Bey Eskişehir Delegesi
Mehmet Şükrü Bey(Koçzade) A.Karahisar Delegesi
Salih Sıtkı Bey A.Karahisar Delegesi
Abdurrahman Tosun Bey Çorum Delegesi
Mehmet Tevfik Bey Çorum Delegesi
İbrahim Süreyya(Yiğit) Alaşehir Delegesi
Macit Bey Alaşehir Delegesi
Mehmet Şükrü Bey Denizli Delegesi
BaşağazadeYusuf Bey Denizli Delegesi
Necip Ali Bey Denizli Delegesi
Hakkı Behiç Bey Denizli Delegesi
Sami Zeki Bey Kastamonu Delegesi
Halit Hami Bey Bor Delegesi
Mustafa Bey NiğdeDelegesi
Yusuf Bahri Bey Yozgat
Delegesi
Osman Remzi Bey Nevşehir Delegesi
Mazhar Müfit (Kansu) Denizli Delegesi
Hasan Efendi ?
Süleyman Bey (Boşnakzade) Samsun Delegesi
Sivas Kongresine katılan delegelerin
tesbitinde; yayımlanmış listelerde yer alanlar, ya da çeşitli sebeplerle
katılmayanlar da katılmış olarak kabul edilmiştir. Yukarıda açıklanan
nedenlerden dolayı Sivas Kongresine katılanların gerçek sayısını bulmak çok
zordur. Bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara rağmen kesin bir sonuca
ulaşılamamıştır. Yayımlanan bir çok eserde kongreye katılan delege listelerinde
adı, ünvanı lakabı, varsa soyadı, katıldığı ili, kongreye katılıp katılmadığı
belirtilmektedir. Ancak bütün bunlar gerçeği tam olarak yansıtamamaktadır.
Örneğin yayımlanan listelerde Çerkes Yusuf Bey’in adına rastlanılmadığı halde
Çerkes Yusuf Beğ’in Sivas Kongresi’ne delege olarak katıldığı Cemal Kutay’ın
“Çerkes Ethem Dosyası” adlı eserinde belirtilmektedir. Ayrıca Kongre binası
önünde çekilen Mustafa Kemal Paşa ve Delegelerin de yer aldığı ünlü fotoğrafta
Yusuf Bey’in bulunması bunu doğrulamaktadır. Sivas Müze Müdürü Hikmet
Denizli’nin Sivas Kongresi delegeleri” adlı yapıtında; tüm yayımlanmış
delegeler listesinde yer alan isimler bir araya
getirilmiş, Çerkes Yusuf Bey’in de dahil edilmesiyle Sivas Kongresine
katılan delege ve Heyet-i Temsiliye
Üyelerinin sayısı 40’a ulaşmakta olduğu belirtilmiştir.
Sivas Kongresi’ne katılanların
hepsinin resimlerini veya kayıtlarını tamamıyla bulmak imkanı yoktur. Çünkü
Kongreye katılanların tümünün resimleri bulunmadığı gibi özellikle resmi
hüviyete sahip olanların haricinde katılmış olanların da kayıtları yoktur.
Heyet-i Temsiliye Üyelerinden bazılarının Sivas Kongresine katılmaları ve
kararlara iştirak etmeleri nedeniyle, her iki ünvanları ve katılıp
katılmadıkları hakkında verilen listeler, Sivas Kongresi ile ilgili yayımlanmış
bir çok eserde belirtilmektedir. Ancak açıklanan bu listeler de tam olarak
kongreye katılanların sayısını tam ve gerçek olarak yansıtamamaktadır. Çünkü bu
eserlerde Sivas Kongresine katılan delegeler ve Temsiliye Üyelerinin tanıtılmasıyla ilgili olarak
çıkarılan yayınlarda da farklılıklar olduğu, Sivas Kongresine katılan delege sayılarının ve isimlerinin birbirini
tutmadığı tesbit edilmiştir.
Hatta bütün çabalara rağmen Heyet-i Temsiliye Üyelerinden bir kısmının fotoğrafı bulunmamaktadır.
Örneğin Heyet-i Temsiliye Üyesi Hacı Musa Efendi’nin fotoğrafı temin edilememiştir.
Sivas Kongresi’ne katılan delegelerin tam listesini bulmak oldukça güçtür. Konu
araştırıldıkça katılanların sayısında farklılıklar olduğu, sayısının gittikçe
arttığı görülmektedir. (27) Her ne kadar etrafta büyük bir kalabalık mevcud
idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas sıfatını haiz değildi. Böyle olmakla
birlikte M. Kemal paşa’nın etrafında böylece murahhas olmayan pek çok kimse
mevcuttu.
Mazhar Müfit Bey, bütün listelerde
“Hakkari delegesi” olarak gösterilmiş, Uluğ İğdemir’in Sivas Kongresi
Tutanakları”adlı eserinde; ikinci oturumda verilen önergede Denizli Delegesi
olarak imza atmıştır.
Mahmut Goloğlu’nun Sivas Kongresi
adlı yapıtında; Mazhar Müfit Kansu Bey’in delegeliği hakkında şöyle bir
açıklama bulunmaktadır: “Eğer Hakkari ile bir ilgisi olsaydı Erzurum
Kongresi’nde Hakkari’yi temsil ederdi. Hakkari o sırada Van iline bağlı bir
liva(sancak)idi. Van ili ise; doğu bölgesinin içindeki altı ilden biriydi.
Erzurum Kongresi’nde delegesi vardı. Sivas Kongresi’nde ise doğu bölgesini
Heyet-i Temsiliye Üyeleri temsil ediyordu. Aynı nedenle, Sivas bile Sivas
Kongresi’ne delege verememiştir. Görüşümüze göre; Mazhar Müfit Bey delegeliğe
atanırken bu özellik gözden kaçmıştır. Ya da ilerideki araştırmalarda
bulunabilecek bir neden vardır. Çünkü kendisi, yayımlanan hatıralarında,
kendini hakkari delegesi olarak gösterdiği halde Yusuf Bey’in düzenlediği özel
listede denizli delegesi olarak gösterilmiş ve kayden yerini imza etmiştir.
Bütün bunlara rağmen olayın gerçeği bulununcaya kadar, Mazhar Müfit Bey’i
Hakkari delegesi olarak kabul edeceğiz. Nitekim, Birinci Büyük Millet meclisine
de Hakkari Milletvekili olarak girmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Atatürk
Arşivindeki, Sivas Kongresine katılan delegeler Listesinde Rauf Orbay Bey
"“Alaşehir delegesi” olarak kayıtlıdır. Uluğ İğdemir’in “Sivas Kongresi
Tutanakları” adlı eserinde tartışmalar sırasında Mustafa Kemal Paşa “...
Sivas halkının burada mümessilleri
mevcuttur: Rauf bey, Bekir Sami Bey.” Dediği tutanaklara geçmiştir.Yani Rauf bey’in Sivas delegesi olduğu da
tartışmalıdır. Yani Sivas İlinde hiçbir kimse delege olarak kongreye katılmamıştır.
Bu demek değildir ki Sivastan hiç kimse kongreye katılmamıştır.......Sivas
halkı tümüyle Sivas Kongresine katılmış ve tüm alınan kararları desteklemiş ve
Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere tüm delegeleri misafir ederek onları
ağırlamak şerefini kazanmıştır.
Lord Kinros, Atatürk, adlı eserinin
291. Sayfasında; “bazı yazarların, Sivas Kongresine katılanların toplamını
olduğundan daha çok ve mesela 99 olarak göstermelerinin sebebini ve dayanağını
anlamak mümkün olmamıştır”demektedir. Halbuki Lord Kinross’un gözden kaçırmış
olduğu bir nokta vardır ki, o da şudur: Bazı illerden gelen delegeler her hangi
bir kurul tarafından seçilmemişlerdi. Bazı kurullar da delegelere imzalı
mazbata vermekten çekinmişlerdir.
Özellikle ilçelerde önceden
kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerince Sivas’a resmen temsilci olarak
gönderilen delegelerin ve diğer yönden katılanların isimleri, ünvanları,
katılıp ya da katılmadıkları yayımlanan listelerde adlarına
rastlanılmamaktadır. Kongrenin yapılacağı Sivas ve ilçelerinde kurulan
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri çok yoğun olarak çalışıyorlardı. Bu cemiyetlerin
çalışmalarını bir çok eserde görmek mümkündür.
Sivas Valisi Reşid Paşa, bu cemiyetlerin yoğun çalışma temposunu
hatıralarında anlatmaktadır. “Kongre öncesinde Sivas Vilayetindeki kuva-yı
milliye çalışmaları hakkında izahat isterken de teşkilat mensuplarından şu
cevabı almıştı: “...o kadar kalabalık değiliz. Fakat başta müftü olmak üzere
ulema takımı hemen hemen hepsi bizimle beraberdir...”
Vatanı sevmek kadar onu korumanın ve
dört bir yandan saldıran düşmanlara karşı koymanın(cihad), bir inanç gereği
olduğuna inanmış olan halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli
kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları ve önderleri olmuşlardır. Bunun tabii neticesi olarak da bulundukları
bölgelerde ilk iş olarak Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetlerinin kurmak, halkı bu kutsal savaşa inandırmakla başlamışlardır.
Vatan sevgisi ve cihadı, bir iman vecibesi olarak benimsemiş halk ve hak
rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları
olmuşlardır. Bu yüzden doğrudan doğruya imanın eseri olan olan “zafer”de en
büyük hisse onlarındır. Kurtuluş Savaşının gayesini halka anlatarak herkesi bu
davaya ve kumandanlara inandırıp harekete geçirebilecek olanlar gerçekten, dini
heyecana önderlik eden ulema ve din adamlarıydı. Bu konuda her türlü maddi ve
manevi fadakarlıkları onlar yapmışlardır.
Sivas Kongresine Hoca Raif
Efendi(Erzurum Murahhası), Şeyh Hacı fevzi Efendi(Erzincan Murahhası), Müftü
tevfik Efendi(Çorum Murahhası)gibi bir çok ulema ve din adamı çevre illerin
temsilcileri olarak katılırken, ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim
erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat bu kutsal savaşta M.
Kemal Paşa’nın yanında yer alarak vatanın kurtarılması konusunda üzerlerine
düşen görevleri en güzel şekilde yapmaya çalışmışlardır. İşte bu kahramanların
büyük bir kısmı resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye
katılmışlardır. Bu nedenle İlçelerde kurulan bu cemiyetlerin mensuplarından
Sivas kongresine çok sayıda katılanların olduğundan hiç şüphe yoktur. Sivas
Kongresiyle ilgili olarak yazılmış bir çok eserde bunları görmek ve anlamak
mümkündür. Sivas Kongresi’ne katılanların toplamını olduğundan daha çok olarak
göstermelerinin sebebini ve dayanağını anlamak bu şekilde mümkündür.

“Her ne kadar etrafta büyük bir kalabalık
mevcud idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas sıfatını haiz değildi. Böyle
olmakla birlikte M. Kemal Paşa’nın etrafında böylece murahhas olmayan pek çok
kimse mevcuttu. Bunlar Sivas içinde ve ilçelerinde ve çevre illerde bu tarihi
heyecana ortak olmak, milli ve haklı bir davanın kazanılmasında destek
verilmesidir. İşte bunun içindir ki;
İlçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri
olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun (Din alimleri)
dan bir çok zevat resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye
katılmışlardır. Sivas Kongresine Gürün İlçesinden murahhas olarak isimleri
kayıtlarda zikredilmese de aynı yukarıda belirtmiş olduğumuz“Çerkes Yusuf
Bey’in(resimlerde yer aldığı halde, kayıtlarda ismine rastlanılmamış) olduğu
gibi, bu kongreye Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi ve Gürün Müftüsü İsmail
Vehbi/Zihni (Oğuz) Efendi, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucu üyelerinden
Beypınarlı Mehmet Beğ (Moğulkoç), Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kurucularından
Gürün Rüştiyesi Müderrislerinden Gübünlü (Gürün eski Müftülerinden) Mehmet Naci
Kuşçu gibi zatlar katılmışlardır. Gürün Müftüsü İsmail Vehbi/Zihni Oğuz ile
Gübünlü Müftü Mehmed Naci Kuşçu Efendi, bilindiği gibi İngilizler’in
baskılarıyla İstanbul Hükümetinin Dürrizade’ye yazdırarak tüm Anadolu’ya teksir
ederek dağıtmış oldukları fetvaya karşı, Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin
öncülüğünde hazırlanmış olan karşı fetvaya imza koyan değerli iki din alimidir.
Bu tarihi fetvaya yazdıktan sonra bu
fetvanın altına imza koyan ve M. Kemal Paşa önderliğindeki istiklal
mücadelesini sonuna kadar destekleyen Milli Kurtuluş Tarihimizin değerli din
alimi kahramanlarımızın adları ve ünvanları aşağıdadır. İşte bu tarihi vesikaya
imzasını koyan Gürünlü iki Din Adamı da bulunmaktadır. Bu iki zatın birisi;
Gürün Kazası Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi, eski Gürün Müftüsü (1919-1930 yılları
arasında) İsmail Vehbi/Zihni (Oğuz) Efendi(1279/M. 1863-02/06/1932)dir.
Hacı İsmail Zihni Efendi, 1919-1930 yılları arasında Gürün Müftülüğü yapmıştır.
Diğeri ise; Gürün Kazası Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetinin kurucularından, Gürün Rüştiyesi ve Numune Mektebi Müderrisi, Gürün
eski Müftüsü Gübünlü Mehmed Naci (Kuşcu)Efendi (1866–1946)dir.

Bunlardan
başka, Beypınarlı Mehmed Moğulkoç ve Gürün eski Belediye Başkanlarından Kafkas
kökenli Kolağası (Yüzbaşı) İsmail Ağazade oğlu Şakir Uma da Sivas Kongresine
katılmışlardır. Şakir Uma ve Mehmed Moğolkoç’a zafer sonrasında İstilklal
madalyası verilmiştir. Sivas Kongresi esnasında Kongre binası önünde çekilen
tarihi resimde Mehmed Beğ, Atatürk’ün hemen arkasında durmaktadır. Mehmet
Moğolkoç, Sivas Kongresine katılan Delegelere verilen yemekte çekilmiş
fotoğrafta da yer almakta ve hem Erzurum Kongresine ve hem de Sivas Kongresine
katılan Yüzbaşı Zaralı Recep Bey ile yan yana oturmuş bir haldedir. Atatürk’ün
hemen arkasında duran (sakallı) kişinin Zaralı Yüzbaşı Recep Efendi olduğu her
ne kadar belirtilmekte ise de bu kişinin Gürünlü Mehmet Moğolkoç Bey’dir. Sivas
Kongresinin yapıldığı binadaki verilen yemekte çekilmiş bir resimde; Gürünlü
Mehmet Beğ ile Yüzbaşı Zaralı Recep Beğ yanyana oturuyor halde resimleri bulunmaktadır.
Sivas Kongresi’ne katılmak için
gelenlerden bir kısmı, kongrenin başlangıcında yetişememişler. Ancak kongrenin
birinci, ikinci günlerinde katılabilmişlerdir. Bir kısmı ancak kongrenin
bitiminden sonra gelebilmişler. Bir kısmı da Sivas’a geldikleri halde kongrenin
tamamına katılmayarak bazı celselerde “herhangi bir konuda görüşleri alınmak
üzere”kongreye katılmışlar. Bu nedenle Sivas Kongresi’ne katıldıkları
belgelerle sabit olduğu halde tutanaklarda isimleri geçmeyen delegeler
bulunduğu gibi, Kongreye fiilen katılmadığı(sonradan geldiği için)veya Sivas’ta
olduğu halde toplantıların tamamına katılmayan(ancak samiin yani dinleyici
olarak) ya da Sivas’a geldiği halde kongreye hiç katılamayan (özellikle Sivas
ve havalisinde, çeşitli sancaklarda ve ilçelerde gelen) delegeler de
bulunmaktadır. Tutanaklarda isimleri geçmeyen ancak katıldıkları belgelerle
sabit olan iki delege şunlardır: Tatlızade Nuri Efendi Kastamonu Delegesi,
Gümişizade Bekir Bey, A.Karahisar Delegesi. Bu durumda Tatlızade Nuri Bey ile
Gümüşizade Bekir Beyi tutanaklarına göre düzenlediğimiz listeye dahil edersek
delege sayısı otuz beşe çıkmaktadır. Kayseri Delegeleri olarak çeşitli
yazarlarca ifade edilen Nuh Naci, Ömer Mümtaz ve Ahmet Hilmi Beyler, Sivas
Kongresi tamamladıktan sonra Sivas’a
gelmişlerdir. Dolayısıyla bu, üç delege Sivas Kongresi’ne fiilen
katılmamışlardır...
Sivas Kongresi ile bütünleşen
fotoğraflar mevcuttur. Bu fotoğrafların birinde Bekir Sami (Kunduk) Bey ayak
ayak üstüne atmış, diğerinde atmamıştır. Bu fotoğrafta yer alan kişilerin
tamamı Sivas Kongresine (toplantıya)katılan delegeler sanılmaktadır. Bu
fotoğraflarda görülen zatlar, Sivas Kongresine katılmak için gelip de
toplantılara katılmayanlar olduğu gibi. Bu fotoğraflarda delege ya da Heyet-i
Temsiliye Üyelerinden bir kısmı bulunmaktadır.Ayrıca bu fotoğraflarda Kongre
oturumlarına katılmamakla birlikte, Kongre için canla başla çalışan Sivas’ın
vbatan sever insanlarından Arap Şeyh, Sivas Kadısı Hasbi Efendi, Mustafa Kemal
Paşa’ nın beraberindeki çalışma arkadaşları ve diğer ziyaretçiler(çeşitli
sancak ve ilçelerin temsilcileri de bulunmaktadır. Yozgat Delegesi Bahri
Tatlıcıoğlu fotoğraf konusu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Sivas
Kongresi azaları adıyla mektep kitaplarında ve bazı tarih sayfalarında görülen grup
halindeki resim Sivas Kongresi’nin hakiki azalarını(yani Kongre celselerinin
tamamına ya da tamamına yakın bölümüne katılanları) tamamen ihtiva
etmemektedir. Bu fotoğrafta kongre ile alakaları olmayan bazı zevat ve bir de
Paşanın bir kısmı maiyet-i erkanı yer almış bulunmaktadır. Sivas Kongreleri
azalarının toplu bir halde fotoğraf aldırmadıklarını sarahaten hatırlamaktayım.
Heyet-i Temsiliye’nin, sonrada grup halinde fotoğraf aldırdığını duydum. Fakat
aslını göremedim. Eserlerinde bu mühim noktanın tebarüz ettirilmesi
faydalı olacaktır, kanaatindeyim.”
Demektedir.
EN BÜYÜK MANEVİ DESTEK FETEVA-YI
ŞERİFE
Anadolu’da başlayan “Milli Kıyam”
İstanbul’daki işgal kuvvetlerini rahatsız ediyordu. Bu yüzden ellerindeki bütün
tazyik unsur ve imkanlarını harekete getirmek suretiyle, İstanbul Hükümeti’ni
sıkıştırıyorlardı. Ta ki; en büyük dini makam olan Şeyhülislam’dan
Ankara’dakileri kötüleyen bir fetva alarak Anadolu’ya dağıtsınlar ve halkın
onlara itimadını sarsınlar. Çünkü müslüman Türk milleti asırların yerleştirdiği
itikad ve an’aneleri icabı Makam-ı Hilafet ve saltanata son derece bağlı ve
her meseleyi dinen izah edilmedikçe
kabul etmeyecek bir hıssiyat içinde bulunuyordu. Her vesile ile belirttik ki
Ankara’da toplanan milli mecliste müftü, vaiz ve müderris gibi din adamları
büyük bir yekum teşkil ettiklerinde halk onların tesiriyle kısa zamanda
Ankara’ya büyük bir teveccüh göstererek bağlanmış ve milli gaye etrafında
birleşmişlerdi. İşte bu birliği parçalamak isteyen düşman kuvvetleri halkın
dini hislerine hitab eden şaşırtıcı vesika ve elde etmek arzusuna kapıldılar.
Bunun için bir taraftan makam-ı Hilafet ve Saltanat’a diğer taraftan da çeşitli
yollardan teziyikte bulunmaya başladılar. İstanbul’daki bütün idaricilerin
halifede olmak üzere tam manasıyla kendi idaresiyle hareket etmek imkanından
mahrup olup işgal kuvvetlerine teslim olmuş durumda idi. Bu yüzden işgal
kuvvetlerinin arzu ve istekleri doğrultusunda mecrubiyet altında bir çok
olumsuz gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlardan biri de, İstanbul’da
Şeyhülislamlık Makamı’nı işgal eden Dürrizade Abdullah Efendi tarafından
Anadolu harekatına girişenlerin katli vacip olduğuna dair verilmiş olan
fetvadır. İngilizler bu fetvayı almak için epey uğraşmışlardır. Bu istekleri
kolay olmamış, Dürrizade’nin selefi olan Haydarizade İbrahim Efendi çetin bir
mukavemetten sonra bu fetvayı vermemek için Şeyhülislamlik Makamı’nı terke
mecbur olmuştur. O’nun yerine bu iş için Dürrizade bulunup getirilmiştir.
Dürrizade de İngilizlerin isteği doğrultusunda metni aşağıda görülen ve bugünkü
Türkçe ile vermiş olduğumuz fetvayı yazmıştır. Tarihimizde bir kara leke olarak
kabul edilen bu “Dürrizade’nin ihaneti” olarak tariha geçen bu fetva bugünkü
Türkçe ile aynen şöyledir:
İSTANBUL
HÜKÜMETİNİN FETVASI (5 Nisan 1920)
“Dünyanın düzeninin
sebebi olan İslam Halifesi(Allah O’nun hilafetini kıyamet gününe kadar
sürdürsün)hazretlerinin idaresi altında bulunan İslam beldelerinde bazı şerir
şahıslar aralarında birleşip kendilerine reisler seçerek padişahın sadık
teb’asını hileler ve tezvirler ile kandırmağa ve yoldan çıkarmaya, padişahın
yüksek emirleri olmadan ahaliden asker toplamaya kalkışıp, görünüşte askeri
iaşe ve techiz bahanesiyle ve gerçekte mal toplama sevdasıyla kutsal şeriata
ve padişahın emirlerine aykırı olarak bir takım salma ve vergiler kesip,
çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mallarını ve eşyalarını yağmalamak ve bu
yoldan Tanrı’nın kullarına zulmede gelmeye ve suçlar işlemeğe, memleketin bazı
köyleri ve bölgelerine hücum ile tahrip, yerle bir etmek, padişahın sadık
teb’alarından nice masum kimseleri katl ve nice masum kanları döktükleri,
müminlerin emiri olan padişah emrinde bulunan bazı dini, askeri ve mülki
memurları kendi başlarına azil ve kendi hempalarını tayin, hilafet merkezi ile
memleketin ulaştırma ve haberleşme yollarını kesmek, devletçe gönderilen
emirlerin yapılmasını yasaklamak, hükümet merkezini diğer bölgelerden ayırmak
suretiyle halifelik otoritesini kırmak ve zayıflatmak maksadıyla yüksek
halifelik makamına ihanet etmek suretiyle imama(padişaha) itaatten dışarı
düşmekle, “Devlet-i Aliye‘nin” nizam ve düzenlerini, memleketin asayişini
bozmak için yalanlar yaymak ile halkı fitneye sevk sebep ve fesada gayret
etmekte oldukları açıklanmış ve gerçekleşmiş olan adı geçen reisleri ile
avaneleri ve onlara bağlı olan kimseler eşkiya mertebesinde bulunup,
dağılmaları hakkında gönderilmiş bulunan yüksek emirlerden sonra hala inat ve
fesatlarında direnirler ise adı geçen kimselerin kötülüklerinden memleketi
temizlemek ve zararlarından halkı kurtarmak vacip olup “Faktülu ellezi tebgi
hatta tefie ila emrillah” ayet-i kerimesi gereğince katilleri ve gerekirse
kitle halinde öldürülmeleri meşru ve farz olur mu? Beyan buyurula.
Cevabı budur:
Gerçeği Tanrı bilir ki, olur. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.
Böylece
padişahın ülkesinde savaş kudretleri bulunan Müslümanların adil halifemiz ve
imamımız Sultan Mehmet Vahideddin Han Hazretlerinin etrafında toplanıp
bunlarla çarpışmak için yapılan davet ve emirlerine koşup, adı geçen eşkıyalar
ile savaşları vacip olur mu? Beyan buyurula.
Cevabı budur:
Gerçeği Tanrı bilir ki, olur. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.
Bu suretle
Halife hazretleri tarafından adı geçen eşkıyalar ile çarpışmak için tayin
olunan askerler çarpışmaktan kaçınır ve firar eylerlerse büyük günaha girip ve
asi olup, dünyada şiddetle cezaya ve ahirette acıklı azaplara hak kazanmış
olurlar mı? Beyan buyurula.
Cevabı budur:
Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından
yazıldı.
Bu suretle
Halife’nin askerlerinden olup da eşkıyaları katledenler gazi ve eşkıyalar
tarafından katlolunanlar şehit ve şefaata nail olurlar mı? Beyan buyurula.
Cevabı budur : Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
tarafından yazıldı.
Bu suretle
eşkıyalar ile muharebe hakkında çıkarılmış olan padişahın emirlerine itaat
etmeyen Müslümanlar asi ve şer’an cezalandırılmaya hak kazanmış olurlar mı?
Beyan buyurula.
Cevabı budur :
Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar.
5 Nisan 1920
Dürri
Zade Es-Seyyid Abdullah
Dürrizade’nin fetvasının eline
geçiren işgal kuvvetleri bunu teksir ederek Anadolu dahilinde dağıttılar. Bu
suretle Milli Mücadele’yi arkadan vurmaya kalkıştılar. Bu tehlikeli durumu
düzeltmenin ehemmiyetini kavramakta gecikmeyen vatansever din adamları, buna
karşılık olarak bir fetva tanzimi için harekete geçtiler. Bunların başında
Ankara Kuvvayı Milliye’sinin Reisi, Ankara Müftüsü Hoca Rifat (Börekçi)Efendi
bulunuyordu.
Bir tek, imzalı “Dürrizade Fetvası”na mukabil, Anadolu’da yaşayan yüz
eli üç müftünün imzasını taşıyan bu yeni “fetva-yı şerif” bütün Anadolu’ya
yayılarak milli birlik ve beraberliğin korunup kurtarılmasında en büyük rolü
oynamıştır. Şöyle ki; esbab-ı mucibe olarak İstanbul mahreçli fetvanın ikrah
yani cebir altında ve düşmanın zoruyla kaleme alınmış olduğu cihetle hiçbir
hükmü bulunmayacağı, bunu mukabil, Anadolu Milli Mücadelesi’ni dinen
bir“Cihad-ı Mukaddes” sayılmak lazım geldiği izhar ve ifade ediliyordu.
Memleketin o buhranlı günlerinde bütün millet muvacehesinde böyle bir fetva
tanzim eden muhterem din adamlarımızın birçoğu zaferden sonra teessüs eden,
yeni zihniyetin haknaşinaslığına uğrayarak hayatlarını sefalet içinde nihayete
erdirmişlerdir. Artık belki de hiçbiri yaşamayan bu din adamlarının hizmetleri
gereği vechile takdir edilmemiş ve bugüne kadar milli mücadelenin tarihini
yazanlar tarafından da bu büyük hizmet hakkıyla belirtilip
değerlendirilmemiştir.
Halbuki eğer bu fetva, böylesine
geniş bir alimler kitlesi tarafından yazılıp imza edilmemiş olsaydı, halkın bu
harekete inandırılması mümkün olmayacaktı ve tabiatıyla zafer de
kazanılmayacaktı. Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran güç, bu fetva ile temin
edilmiştir. Düşman elinde esir Şeyhülislam’ın fetvası Anadolu’da heyecan
uyandırmış iken halkın tereddüd ve heyecanını bu tarihi vesika bertaraf
edebilmiştir. Bu bakımdan “Sarıklı Mücahidler” in imzalarını taşıyan bu şerefli
vesika, vatanın kurtuluşunda bir numaralı amil olmuştur. İşte bu terihe vesika
şudur:
Dünyanın
düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi(Allah onun azametini ve hilafetini kıyamet gününe kadar
uzatsın)hazretlerinin hilafet makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul,
Halifenin rızası hilafına olarak, Müslümanların düşmanları olan hasım devletler
tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları
haksız yere öldürülerek, Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün
istihkamlar, kaleler ve diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri
yürürtme ve Müslüman askerleri techize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye
Nezaretine el konularak, Halife’yi, milletin hakiki faydalarını temin edecek
tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkıyönetim ilanı, Divan-ı harbler
teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırmak
sruretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu
hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş Antep
ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayri müslim
vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve
yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri
takdirde yukarıda açıklandığı gibi hakarete maruz kalan ve esir olan
Müslümanların kurtarılması hususunda mümkün olan gayretlerini sarfetmek bütün
Müslümanlara farz olur mu?
Cevabı budur:
Allah en iyisini bilir, OLUR.(Düşman saldırdığı zaman düşmanla savaşmak herkese
farzdır. Bu durumda kadının kocasının izniyle, kölenin de efendisinin izniyle
savaşması gerekir. “Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde”. Eğer bir Müslüman kadın
doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları
gerekir.”Bahrür-Raik adlı eserde”).
Bu şekilde
Hilafetin meşru haklarını, gasbedilen gücünü geri almak ve tecavüze maruz kalan
memleketleri düşmandan temizlemek için cihad edip savaşan Müslümanlar dinen
baği(devlete isyan etmiş)olurlar mı?
Cevabı budur:
Allah en iyisini bilir. OLMAZLAR. (İsyancı diye gerçek imama itaati haksız
olarak tanımayan Müslüman gruba denir. “Mecmeu’l Enhur adlı eserde”.
Yukarıda
yazıldığı şekilde Hilafetin gasbedilen
haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler
şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı?
Cevabı budur:
Allah en iyisini bilir, OLURLAR.(Şehid şunlardır: Düşman, isyancılar ve yol
kesiciler tarafından öldürülenler veya ellerinde belirli bir işaretle savaş
meydanında bulunanlar, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ı dince öldürülmesi gerekmeyen bir konu
dolayısıyla zulman öldürdüğü takdirde öldürülen, aynı şekilde zımminin de yine
dinen öldürülmesi gerekmeyen bir konu sebebiyle bir başkasını öldürdüğü
takdirde öldürülen şehittir. “Zeyle-i adlı eserde”.
Bu
şekilde cihad edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman
tarafından Müslümanlar arasında silah
kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesad çıkarmış olurlar
mı?
Cevabı budur:
Allah en iyisini bilir, OLURLAR. (Allahü Teala şöyle buyurmuştur: “Fitne adam
öldürmekten dahas kötüdür. “Bundan dolayı da fesadçılar fitneye baş
vurur.”Fethül Kadir adlı eserde.”
Düşman
devletlerinin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile
bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket
etmeleri doğru olur mu?
Cevabı Budur:
Allah en iyisini bilir, OLMAZ. (Zorlama rızayı yok eder! Velvaliceyh adlı
eserde”.
16 Nisan 1920
İMZALAR:
Elmüftü
bimedineti Ankara: Mehmet Rifat(Börekçi)
Vekilimüftü bimedineti Samsun(Samsun
Müfti Vekili): Bahri
Elmüfti bimedineti Kütahya(Kütahya
Müftüsü): Fevzi
Elmüfti bimedineti Sinop: Salih
Elmüfti bimedineti Eskişehir: Mehmet
Salih
Elmüfti bimedineti Gümüşhane: Mehmed
Fehmi
Elmüfti bimedineti Bursa: Ahmed
Hamdi
Elmüfti bimedineti Bilecik: Mehmed
Nuri
Elmüfti bimedineti Ankara: Mehmed
Rifat
Elmüfti bimedineti Denizli: Ahmed
Hulusi
Elmüfti bimedineti Tokat: Elhac Ömer
Elmüfti bimedineti Diyarbekir: Elhac
İbrahim
Elmüfti bimedineti Çerkes: Mustafa
Elmüfti bimedineti Taşköprü: Mehmed
Emin:
Elmüfti bimedineti Ayancık: İsmail
Hakkı
Elmüfti bimedineti İnebol: Ahmed
Hamdi
Elmüfti bimedineti Boyabat: Ahmed
Şükrü
Elmüfti bimedineti Daday: Rüştü
Elmüfti bimedineti Tosya: Bahaeddin
Elmüfti bimedineti Araç: Hasan
Tahsin
Elmüfti bimedineti Tirebolu: Ahmed
Necmeddin
Elmüfti bimedineti Bünyan: İbrahim
Hakkı
Elmüfti bimedineti İnegöl: Fehmi
Elmüfti bimedineti Yenişehir:
Hüseyin Hüsnü
Elmüfti bimedineti Narman: İsmail
Hakkı
Elmüfti bimedineti İspir: Ahmed
Elmüfti bimedineti Akdağ: Mehmed
Edip
Elmüfti bimedineti İskilip:
İsmail
Elmüfti bimedineti Urfa: hasan
Elmüfti bimedineti Hizan: Mustafa
Sırrı
Elmüfti bimedineti Maçka: Kamil
Elmüfti bimedineti Gemlik: Ahmed
Vasfi
Elmüfti bimedineti Mihalıççık:
Abdülgafür
Elmüfti bimedineti Kirmasti: Osman
Elmüfti bimedineti Söğüt: Mustafa
Elmüfti bimedineti Tortum: Elhac
Ali
Elmüfti bimedineti Gümüşhacıköy: Ali
Rıza
Elmüfti bimedineti Merzifon: Vehbi
Elmüfti bimedineti Yusufeli: Ahmed
Elmüfti bimedineti Hınıs: Şeyh
Bahaeddin
Elmüfti bimedineti Bayezıd:
Abdülhadi
Elmüfti bimedineti Diyadin: Ömer
Elmüfti bimedineti Sivrihisar:
Mehmet Ali Niyazi
Elmüfti bimedineti Orhaneli: Yusuf
Ziya
Elmüfti bimedineti Yenice: Ahmed
Elmüfti bimedineti Erbaa: Abdullah
Fehmi
Elmüfti bimedineti Yozgat: Mehmed
Hulusi
Elmüfti bimedineti GÜRÜN: İSMAİL VEHBİ
Elmüfti bimedineti Boğazlayan:
Abdullah
Elmüfti bimedineti Bayburt:
Fahreddin
Elmüfti bimedineti Havza: İsmail
Elmüfti bimedineti Bünyan: Mehmed
Tevfik
Elmüfti bimedineti Siverek: Osman
Elmüfti bimedineti Devrek: İskender
Kazım
Vekiülmüfti bimedineti Çaymane:
Ahmed Vehbi
Elmüfti bimedineti Devrek: Abdullah
Sabri
Elmüfti bimedineti Bozdoğan: Hasan
Tahir
Elmüfti bimedineti Mudanya: Mehmed
Niyazi
Elmüfti bimedineti Simav: Mehmed
Arif
Elmüfti bimedineti Karacasu: Mustafa
Hulusi
Elmüfti bimedineti Kedus: Süleyman
Elmüfti bimedineti Demirci: İbrahim
Hakkı
Elmüfti bimedineti Kayseri: Nuh
Elmüfti bimedineti Maraş: Hacı Mehmed
Elmüfti bimedineti Bahçe: Mehmed
Salim
Elmüfti bimedineti İncesu: Mahmud
Elmüfti bimedineti Bitlis:
Abdülmecid
Elmüfti bimedineti Uşak: Ali
Rıza
Elmüfti bimedineti Eşme: Nazif
Elmüfti bimedineti Diyarbekir
Silvan: Abdurrahman
Elmüfti bimedineti Hizan: Abdülmecid
Elmüfti bimedineti Van: Rıza
Elmüfti bimedineti Acıpayan: Hikmet
Hulusi
Elmüfti bimedineti Baliye: Hüseyin
Müderrisin’den: Abdülaziz
Elmüfti bimedineti Niksar: Mustafa
Fehmi
Müderrisin’den: Hacı Süleyman
Elmüfti bimedineti Çal: Ahmed
İzzet
Çine’de Dumlu Müftüsü: Gümülcüneli
Esad
Elmüfti bimedineti Çine: Ahmed Hadi
Vekilülmüftü bimedineti Yozgat:
Şükrü
Elmüfti bimedineti Viranşehir:
İbrahim
Bu fetvayı tasdik eden diğer
ulemanın isimleri: “Bervechi Bala Feteva-yı şerife şer’i şerife muavfıktır.”
Meclis-i Milli Azasından İsparta
Müfti-i Sabıkı: Hüseyin Hüsnü
Karahiasr-ı Sahip meb’usu, Müderris:
mehmed Şükrü
Sivas Meb’usu Ulemadan: Mustafa Taki
İsparta Meb’usu Ulemadan: Hafız
İbrahim
Elmüfti bimedineti Karahisari Sahip
Meb’usu Ulemadan Nebil:
Elmüfti bimedineti : Silifke meb’usu
Kuzattan: Hacı Ali
Kırşehir Meb’usu ve Müft-i Sabıkı:
Mustafa Fehmi
Bursa Meb’usu Ulemadan: Abdulahad
Servet
Kayseri Meb’usu Müfti-i Sabıkı:
Ahmed Remzi
Kayseri Meb’usu Ulemadan: Mehmed
Alim
Ankara Ulemasından Kocabey Medresesi
Müderrisi: Beynameli Elhac Mustafa
Hacı Bayram Medresesi Müderrisi
Müsevvid: Hacı Süleyman
Molla Büyük Medresesi Müderrisi:
İsmail
Şahabiye Medresesi Müderrisi:
Sadullah
Sariyya Medresesi Müderrisi: Mehmed
Şevki
Haneka Medresesi Müderrisi: Ahmed
Şefik
Zeynel Abidin Medresesi Müderrisi:
Hamza
Yeşil Ahi Medresesi Müderrisi:
Abidin
Sarı Kadı Medresesi Müderrisi:
Abdullah Hilmi
Bayezıt Dersiamlerinden: Rifat
Reisül Kurra: Hüseyin Hilmi
Bursa Ulemasından Reis-ül
Müderrisin: Hacı Yusuf
Bursa Müfti-i Sabıkı ve çelebi
Sultan Medresesi Müderrisi: Ömer Kamil
Murad-ı Sani Medresesi Müderrisi:
Elhac Sadık
Cami-i Kebir Mahallesi Şeyhi: Elhac
Ahmed Efendi
Hüseyin Çelebi Medresesi Müderrisi:
Mehmed Kamil
Havz Paşa Medresesi Müderrisi: Sadık
Mektebi Sultani Ulum-u Diniyye
Muallimi: Celaleddin
Müderrisin’den ve Medrese
Muavinlerinden: Mustafa Rıfat
Kurşunizade Medresesi Müderrisi: Ali
Rıza
Dersiam ve Medrese Muallimlerinden:
Mehmed hayati
Ulemadan: Tayyar
Kazan Ulemasından: Elhac Yahya
Ulemadan: Abdurrahman
Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi
Muallimlerinden: Hafız Mahmud
Dar-ı Mezkur Muallimlerinden: Ahmed
Dersiamden: İlyas
Müderrisin’den Muallim: MEHMED NACİ (KUŞÇU)
Müderrisin’den: Mehmed
Müderrisin’den: Abdülaziz
Müderrisin’den: Abdülaziz
Müderrisin’den Hafız Hüseyin
Müderrisin’den: Ahmed Hamdi
Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi
Muallimlerinden: Elhac Ziya
Müderrisin’den, Muallim: Ahmed Şükrü
Esatize-i Ulemadan ve Meşayıi
Sa’diyeden Erzurumlu: İsmail Hakkı
Bursa Müftüsü Müsevvidi: Ahmed İzzet
Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi
Muallimlerinden: İbrahim Hakkı
Mut Kadı-i Sabıkı: Hoca Mehmed
Hamzabey Medresesi Müderrisi:
Abdurrahman Zühdü
Müderrisin’den: Ahmed Rüşdü
Gümüşhane Ulemasindan: Azmi
Gümüşhane Ulemasından: İmam Mustafa
Cisman Ulemasından: Osman Nuri
Cisman Ulemasından: Osman Şemseddin
Balıkesir kadısı: mehmed Şükrü
Balıkesir Kadı-ı Sabıkı: Alim
Bu fetva ve imzalar, zamanında
“Hakimiyet-i Milliye” gazetesi ile bir çok taşra gazetesinde yayınlanmıştı.
1948 yılı Haziran tarihli ve üç sayılı “Sebilür-reşad Dergisiinden de bu fetva
ve imzalar Latin harfleri ile de yayımlanmıştır.[350]

Osmanlı İmparatorluğunun Birinci
Dünya Savaşından yenilmiş sayılarak Devletin başşehri İstanbul, Müttefik
kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir. Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı
Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir. İsmail Zihni Efendi, işte bu
dönemde Gürün Kazasının devlet tarafından atanmış resmi Müftüsü idi. Bu
muhterem zat, Ruslar’ın doğu bölgelerini işgali sırasında hicret etmek zorunda
kalan ailelerle birlikte ailesiyle birlikte Gürün ilçesine gelerek
Sadıkağa(Pınarönü)mahallesine yerleşmiştir. İsmail Vehbi/Zihni Efendi, çok iyi
medrese eğitimi görmüş olup müderrisliğe kadar yükselmiş, devletten icazetli
olup, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi tarafından 1919 yılı başlarında Gürün
Müftülüğüne atanmıştır. Güründe çok sevilen ve sayılan, zekalı, ileri görüşlü
birisi olduğu için“zihni”, dini ilimlerden de çok ileri seviyede olduğu için de
“Vehbi”lakabıyla anılıyordu. İsmail Zihni Efendi, 1279/1863 yılı Erzincan
doğumlu olup, Davutzade sülalesine mensuptur. Baba adı: Hüseyin, annesinin adı:
Sündüs’tür. Soyadı kanunu ile birlikte “Oğuz” soyadını almıştır.
İsmail Zihni Efendi’nin iki evlidir.
İlk eşinin adı Fatma’dır. Fatma Hanım, 1275/1859 doğumlu olup, baba adı Ahmed,
anne adı Mahbube’dir. İsmail Zihni Efendi’nin ilk eşi Fatma Hanımdan; Hüseyin
Remzi, Abdülkadir Hayri, Mehmed Davut, Zarife adlarında dört çocuğu dünyaya
gelmiştir. Fatma hanım, 03/02/1928(Mezar taşında 1927 yazılıdır)tarihinde 69
yaşında Gürün’de vefat etmiştir. Mezarı Pınarönü mahallesi kabristanında,
İsmail Zihni Efendi’nin kabrinin yanındadır. İsmail Zihni Efendi ikinci
evliliğini 21/02/1334/1918 tarihinde Avunduklar sülalesinden Nafia
hanım(1311/1895-19/04/1964)ile evlenmiştir. Nafia hanım’ın baba adı Mustafa,
anne adı Zöhre’dir. İsmail Zihni Efendi’nin Nafia Hanım ile olan evliliğinden
Fatma isminde bir kızı dünyaya gelmiştir. Hacı İsmail Zihni(Oğuz) Efendi,
1919-1930 yılları arasında Gürün Müftülüğü yapmıştır. İstiklal Savaşı sırasında
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleyi İstanbul
Hükümetinin düzenlemiş olduğu “Dürrizade
Fetvası”na karşılık Anadolu’daki 153
vatan sever müftü gibi kendisi de bu fetvaya karşılık olarak Ankara Müftüsü
Rifat Börekçi tarafından hazırlanan “Milli Mücadeleyi ve Atatürk’ü destekleyen
fetvaya” imza atıp, Gürün ilçesi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurarak reisliğini
üstlenmiş ve Atatürk’ün Sivas’ta yapmış olduğu tarihi Sivas Kongresine katılmıştır.
İsmail Zihni Oğuz Efendi, zafer
sonrasında “İstiklal Madalyası” ile ödüllendirilmiştir. Bu muhterem zat,
02/6/1932 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Pınarönü Mahallesi
mezarlığında medfundur. Mezar taşında
“Müfti Kaza-i Gürün İsmail Zihni Efendi Erzincani
Muhammed Naci Efendi(Kuşçu)
(Gübün/1866-1946)

Baba adı Hüseyin Kuşçu, anne adı
Ayşe Kuşçu’dur. Sivaslı, Nakşibendiyye Tarikatı’na mensub son devrin
velilerinden olan İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin Gürün İlçesi’ne bağlı
köylerindeki vekiliydi. Muhammed Naci Efendi, ilk tahsilini Çayboyu
mahallesinde bulunan mahalle mektebinde yaptı. Daha sonra Darende İlçesine
giderek Somuncu Baba dergahında zamanın en büyük alim ve faziletli kişisi olan
Sofizade Mahmut Darendevi’den ders almaya başladı. Burada eğitimini
tatamlayarak müderris oldu. Gürün Numune mektebinde “Muallimi Ula” yani birinci
öğretmen olarak görev aldı. Müderrisliğe
kadar yükselmiş, uzun bir süre Gürün Numune mektebinde müderrislik yapmıştır.
Gürün eski Müftülerinden olan Mehmed Naci Kuşçu Efendi, Mili Mücadeleyi, Gürün
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alıp, İstiklal
Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleyi
İstanbul Hükümetinin düzenlemiş olduğu “Dürrizade Fetvası”na karşılık
Anadolu’daki 153 vatan sever Din Alimi gibi kendisi de bu fetvaya karşılık
olarak Ankara Müftüsü Rifat Börekçi tarafından hazırlanan “Milli Mücadeleyi ve
Atatürk’ü destekleyen fetvaya” Müderris olarak imza atıp, Gürün ilçesi Müdafaa-i
Hukuk Cemiyetinin kurulmasında faal
olarak görev almış, Atatürk’ün Sivas’ta yapmış olduğu tarihi Sivas Kongresine
katılmıştır.
Mehmed Naci Kuşçu, Cumhuriyetin
kurulmasından sonra“İstiklal Madalyası” ve maaşa bağlanmak suretiyle
ödüllendirilmiştir. Bu muhterem zat, daha sonra Gürün ilçesi müftüsü olarak
atandı. 1930-1940 yılları arasında Gürün Müftüsü olarak görev yaptı. Ömrünün
sonuna kadar çevresine ilim irfan dağıtan Müftü Muhammed Naci Kuşçu Efendi,
1946 yılında, Çayboyu Mahallesinde 80 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Çayboyu Mahallesi mezarlığında medfundur. Manevi yönden Darende’de medfun olan
Şeyh Hamid-i Veli Dergahına bağlı olan Müftü Mehmet Naci Efendi’nin ölümü
üzerine Somuncu Baba’nın ahfadından Merhum Osman Hulusi Ateş Efendi, O’nun
ölümüne duyduğu üzüntüyü dile getirerek “Divan-ı Hulusi” adlı eserinde şöyle
dile getirir:
“Hacı Mahmud fahri oldu zahir ilmine
rehber
Garibullah Hakkı alem-i manada
üstadı
Tavaf et kabe-i ruhuna ey zair selam
eyle
Budur Müftü-i ali-i enam Muhammed Naci”
Eski Gürün Müftüsü Muhammed Naci
Kuşçu Efendi’nin keramet sahibi olduğu söylenmekte ve çevrede bu zata ait bir
takım kerametleri anlatılmaktadır. Çayboyu Mahallesi kabristanında medfundur.[352]


GÜRÜN İLÇESİ’NDE AŞİRETLERİN
(OYMAKLARIN) YERLEŞMESİ (OSMANLILAR’DA AŞİRETLERİ İSKAN
TEŞEBBÜSLERİ)
Osmanlı Devleti, beylikleri kendine
bağlayıp, hakimiyeti sağladıktan sonra, komşu devletlere karşı büyük bir güç
olduğunu kanıtlamasıyla Anadolu’da yeni bir dönem başlamıştır. İslamiyet Dini
de bu dönemde, bir çok din ve dildeki çeşitli etnik kökenli insanlar arasında
hızla yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde tarikatların, İslamiyetin yayılmasında
çok büyük etkisi olmuştur. Anadolu’daki Türk birliğinin sağlanmasında ve Türkmenlerin
iskanında tarikatların, tekke ve zaviyelerin yüklenmiş olduğu fonksiyonları
unutmamak gerekir. Ahilik, Mevlevilik, Yesevilik, Bektaşilik, Nakşibendilik,
Halvetilik, gibi tarikatler yoluyla Hristiyan yüksek tabaka müslüman olmuş,
kırsal kesimde ise göçebe Türkmenler, Türkmen gazileri ve Orta Asya Şaman
geleneğini de sürdüren dervişler etkili olmuşlardır. Bu dönemde Anadolu doğudan
batıya doğru tümüyle islamlaşarak, tüm Anadolu yerleşim birimlerinin eski
isimleri unutulup yerlerini Türkçe isimler almıştır. Böylece Anadolu’da
İslamlaşma ve Türkleşme 400 yıl kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin ilk
devirlerinde batıya doğru olan yerleşme de birçok köylere isimlerini veren, boş
ve ıssız yerlere yerleşen oraları imar ve iskan eden dervişlerle onların faaliyet
merkezi olan tekke ve zaviyelerin bu iç iskan siyasetinde çok büyük görev
üstlenmiş olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekmektedir. Çünkü Osmanlı döneminin
ilk yıllarında birçok köy ve kasabalara isimlerini vermiş olan ve bu bölgelere
yerleşmiş olan derviş veya şeyhlere intisab edenler hemen dervişin bulunduğu
bölgelere giderek yerleşiyor, hemen bunun ardından bu şeyhe mensup kimseler de
bu şeyhin bulunduğu yöreye gelerek iskan ediyorlardı veya devlet erkanının
emirleriyle buralara gönderilerek yerleştiriliyorlardı. Hem böyle ve bu
yörelerde İslam’ın yayılışı gerçekleşiyor ve hem de Türkmen gurupları yurt
ediniyorlardı. İşte bu tür iskanlaşmanın ardından 16. yüzyılın sonlarına kadar
olan zamanda da meydana gelen birçok sosyal çalkantılar sebebiyle daha önceki
yurt edinmiş olduğu yerlerden ayrılarak başka yerlere gitmiş, ya da gitmek
zorunda kalmış olanların ve çeşitli aşiretler ya da beylikler arasındaki
mücadeleler sonucunda ıssız ve harabe haline gelmiş bu yerler 1691 yılında
kapsamlı bir aşiret iskan teşebbüsüyle Türkmen gurupları Anadolu’nun birçok
yerlerine iskan edildiler. İşte bu iskanın ardından, ancak Anadolu’da tamamıyla
bir yerleşik düzene geçiş sağlanmış oldu. İlçemizin de bulunduğu bu bölgeler,
yani Tohma Havzası’ndaki iskanların büyük çoğunluğu da bu iskanlar esnasında
yapılmıştır. Çünkü daha önceleri konar-göçer halde hayat tarzı süren birçok
Türkmen oymakları da mecburen ya bulundukları bir yere veyahut devletin
göstermiş olduğu yörelere iskan etmek zorunda kaldılar.
Anadolu’da birkaç yüzyıllık dönem
içinde, pek çok Türk boyu yerleşerek Türkmenlikten (göçebelikten) çıkmış, tarım
köyleri kurmuştur. Pek çok Türkmen boyu da, kışlaklarını köy edinerek tarıma
başlamış, fakat yazın yaylaya çıkarak göçebe yaşamını bir ölçüde sürdürmüş ve
böylece yarı Türkmen, ya da başka bir deyimle yarı göçebe olmuştur. Yerleşmeler
nedeniyle göçebenin yerleşik düzene geçenlere göre oranının daha az olduğu
açıkça görülmektedir. XVI. yüzyılda belli başlı tam göçebe toplulukları olarak
kışları Halep çevresinde, yazları Uzunyayla ve Sivas’ın güney bölgelerinde ve
Gürün’de geçiren Halep Türkmenleri, Mardin’in güneyinden gelip Erzurum ve
Erzincan’da yaylaya çıkan Boz Ulus ve Amik Ovası ile Çukurova arasında
konaklayan Dulkadirliler’in bir bölümü görülür.
Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden
döndükten sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tahrir yapılmasını emretmiştir. Bu
emir üzerine gerçekleştirilen tahrir defterlerinde(Başbakanlık Osmanlı Arşivi
tahrir defterleri, 915-1007 numaralı sayfaları)bu döneme ait bilgileri bulmak
mümkündür. Bu tahrir defterlerine göre, Bozulus’un da ilk tahriri 1540 yılında
yapılmıştır.
Bu tahrirler yapılırken, Bozulus
aşiretlerine mensup kişilerce kurulan köyler için ya aşiretin adı açıkça
belirtilmiş ya da sadece “Bozulus” kaydı düşülmüştür. Öte yandan, Diyarbakır,
Urfa ve Birecik’e ait diğer tahrir defterlerinde Bozulus’un yerleşme yerlerini;
Dulkadir, Halep ve Bozok’a ait tahrirlerde ise Bozulus’u meydana getiren
aşiretlerin akrabalarını tesbit etmek mümkün olabilmektedir.
Bozulus Türkmenleri, XVII. Yüzyılın
başlarına kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da daha sonra da Orta Anadolu’a
gelmiş ve buradan da Ankara, Aydın, Keskin, Vilayet-i Rum(Sivas ve bağlı
sancakları)ve Karaman bölgelerine dağılmışlardır.
Osmanlı tarihlerinde, mensup olunan
boy, ulus veya etnik kimlik yerine, k,işilerin ön plana çıkması, devlet
hizmetindeki Türkmen Beğlerinin mensup bulundukları aşiretlerin tesbitine imkan
tanımadığı gibi, büyük siyasi olayların etrafında odaklanan tarih yazıcılığı,
konar-göçer Türkmen topluluklarının ictimai vaziyeti ve yaylak-kışlak hayatları
boyunca meydana getirdikleri olaylar hakkında da kayda değer bilgiler
vermememektedir. Osmanlı tarihleri, Safevi Devleti ile Osmanlı Devleti’nin
mücadeleleri esnasında anmakta, Safevi Devleti hizmetindeki Türkmenler için ise
sıklıkla”kızılbaş” tabirini kullanmaktadır. Bundan dolayı, Türkmenler,
tarihlere daha çok sosyal ve iktisadi düzeni tehdit eden düşman unsurlar gibi
yansımıştır. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu esnasında
Osmanoğullarının ataları, konar-göçer
Türkmenler olarak tavsif edilmesi Türkmenliğin yerinilecek bir husus olmadığı,
bilakis yerleşik hayatın temsicileri tarafından da övünülecek bir özellik
olarak mütaala edildiği anlaşılmaktadır.
Akkoyunlu ve Karakoyunlu
devletlerinin temelde Türkmen aşiretlerine dayanması ve bu devletlerin siyasi,
hayatında boy ve oymakların etkili rol oynaması, bu devirde yazılan tarihlere
de yansımaktadır. Bu tarihlerde Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevi Türk
devletlerinin hizmetindeki Türkmenlerin takibini kolaylaştırmaktadır.
Kaşgarlı Mahmut, “Oğuzlar, bir Türk
boyudur. Oğuzlar Türkmendirler. Bunlar 22 bölüktür.” Diyerek Türkmen adını
Oğuzlar’a bağlamaktadır.
Türkmenlerin İslamiyeti kabul eden
Türk zümrelerinin öncüleri olmaları yüzünden bunlara yakın oturan ve İslamiyeti
benimseyen Oğuzlara’da “Türkmen oldu” denilmekte idi. Netice olarak, Türkmen
adı, X. Yüzyılda Ordu şehrinde oturan küçük bir topluluğun adı iken, belki de
müslüman komşularının kendilerine verdikleri tarihi rol sayesinde; XI. Yüzyılda
karluk, Halaç ve Oğuzlar’ı da içine alan siyas,i bir terim olmaya başladı.
Ancak Karluklar ve Halaçlar erken devirlerde bu birlikten ayrıldılar. Bu yüzden
Türkmen adı sadece Oğuzlar’a verildi. Kaşgarlı mahmut XI. Yüzyılda sadece Oğuz
boylarından meydana gelen Türkmen teşekküllerindeni kaydetmekte, hatta onların
da kendi içlerinde”dedelerinin isimlerini alan” irili ufaklı oymaklara
ayrıldığını bildirmektedir. Öte yandan Oğuzlar’ın, XIII. Yüzyıla kadar
kendilerini Türkmen diye isimlendirmemeleri her halde konar-göçer-yerleşik
farkından kaynaklanıyorduve Türkmenler konar-göçer hayatı temsil ediyordu.
Türkmenler’in, Türk ve İslam
dünyasında önemli bir mevki işgal etmeleri Selçuklu Devleti’nin kurulması ile
olmuştur. Selçuklu fetihleriyle birlikte batıya doğru akan Türkmen göçüne
Malazgirt zaferi yeni bir mecra kazandırdı. Bu zaferden sonra AlpArslan ile
mağlup Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında yapılan antlaşma,
Diogenes’in ölümü üzerine bozulunca, Alp Arslan Anadolu’nun fethini emretti.
Türkmenler, Kutalmışoğlu Süleyman Beğ, Mansur, Alp İlek, devlet gibi
kumandanların idaresinde şimdiye kadar ulaşamamış oldukları yerlere kadar
ilerlediler. Anadolu kısa bir sürede Türkmenlerin eline geçti. Geniş yaylalara
ve verimli topraklara sahip olan Anadolu, konar-göçer Türkmenlerin yanısıra,
OrtaAsya’nın yerleşik Türk ahalisi tarafından dolduruldu. Anadolu Selçukluları,
Artukoğulları, Danişmendoğulları, Ahlatşahlar, Mengücekler, Saltuklular gibi
Türkmen beylikleri kurularak Anadolu toprakları yeni Türk ülkesi “Türkiye” haline
getirildi.
Anadolu’ya sevkedilen Türkmenler ise
ya göçebeliği terk etmeyerek uçlarda bu hayatın gereği olarak yaylak-kışlak
hayatlarını devam ettiriyor ya da tedricen yerleşik düzene geçiyorlardı.
Türkmenler’den yerleşik düzene geçerek ziraat ile meşgul olanlar “Türk” diye
isimlendiriliyordu. Böylece Türkmen adı,
Anadolu’da konar-göçerlik ile eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Moğol istilası
sırasında Malatya civarında bulunan Germiyanoğulları daha btıya giderek yurt
tutmuşlardı. Yine Moğolların önünden Anadolu’ya giren büyük bir Çepni bölüğü
Karadeniz bölgesini Türkleştirmişti. DoğuAnadolu’da baba İshak isyanını
çıkmasında önemli rol oynayan Ağaçeriler bu isyan esnasında mühim miktarda
zayiat vermelerine rağmen, bölgedeki varlıklarını halen devam ettiriyorlardı.
Ermenek, Mut ve Anamur bçlgesindeki Karamanoğulları ise, Eşrefoğulları ve
Germiyanoğulları gibi Türkmen grupları yerleşmişlerdi.
Akkoyunlu Devleti’nin idaresindeki
konar-göçer Türkmenleri ve Akkoyunlu hanedanının dayanağı Bayındır Boyunun Doğu
Anadolu’ya gelmesi, muhtemelen Moğol istilası esnasında olmuştur. Karakoyunlu
ulusunu meydana getiren diğer Türkmen gruplarıyla birlikte Moğol-İlhanlı
hakimiyetinde kalmışlardı. Konar-göçer Türkmenlerin yaylakları Erzurum,
Erzincan, Kemah ve Kars'’ kadar uzanan platolardı. Bunlar güz mevsiminin
gelmesiyle birlikte güneye doğru hareketleniyorlar, Memlükler devletiin sınırı
boylarında Urfa, Birecik, mardin, Caber ve Rakka’ya doğru uzanan sahada
kışlıyorlardı. Ancak bunlar, Moğol hakimiyeti esnasında henüz teşkilatlandırılmamış
olup boy ve aşiret reislerinin idaresinde hayatlarını sürdüryorlardı.
İlhanlılar ile Memlüklüler arasındaki sınır bölgede yaylak ve kışlak hayatı
yaşayan Döğerler ise zaman zaman Arap Beni Rebia aşireti ile çatışma halinde
idi.
XIV. Yüzyılın başlarında Moğol
hakimiyetinin çözülmeye başlaması, Anadolu’daki Celayir, Suldus, Uyrat gibi
Moğol aşiretleri arasında çatışmalar doğmasına yol açtı. Bu esnada, Sivas ve
çevresine hakinm olan Eretnalılar ile Mardin ve çevresine hakim olan Artuklular
da çöküş dönemine girmişlerdi. Moğol Aşiretleri arasında meydana gelen
çatışmalarda, Akkoyunlu ve karakoyunlu Türkmenleri de iki rakip kuvvet olarak
yer almaktaydılar. Moğollar, Doğu Anadolu’yu tedricen boşaltarak, Orta Anadolu,
İran ve Azerbaycan’a çekilmeleri üzerine, Diyarbakır ve havalisinde faaliyet
gösteren Akkoyunlu Türkmenleri, Mardin’de hüküm süren Artuklular ile işbirliği
içine girdiler. Bu sayede Diyarbakır bölgesinde bir çok kaleye hakim oldular.Bu
sırada Karakoyunlular, Musul’dan Erzurum’a kadar olan sahayı hakimiyetleri
altına almışlardı. Eratnalılar ise, Erzincan ve Bayburt’u ele geçirmişti.
Karakoyunlular’ın Timur’a karşı
cephe almaları ve başarısız olmaları Akkoyunlular’ın topraklarının
genişletmelerine kolaylık sağladığı gibi önemli göç ve ticaret yolları üzerinde
hakim olmalarına, ekonomik ve beşeri kaynaklardan geniş ölçüde yararlanmalarına
imkan verdi. Bu sırada Bayat ve İnallu aşiretlerinin bir bölümü Akkoyunlu
konfederasyonuna/boylarbirliğine dahil oldu.
Uzun Hasan Bey’in Karakoyunlu devletine
son vermesiyle bu defa yaylakları ele geçiren Akkoyunlular, Erzurum-Diyarbakır
koridorunda göçebe hayvancılık ile uğraşan Türkmenleri siyasi çatılarının
altına alma çalışmalarını tamamlamış oldular. Böylece, Doğu Anadolu’da bulunan
Musullu, Pürnek, Hamza hacılu, Avşar, Bayat, İnallu, Tabanlu, danişmendlü,
Bicanlu, gibi boy ve oymaklar Bayındır boyunun etrafında toplanarak Akkoyunlu
Devleti’ni meydana getirdiler. Karakoyunlular’ın ortadan kalkması ile Alpavut,
Cakirlü, Karamanlu, Sa’dlu gibi oymaklar da Akkoyunlu boylarbirliğine dahil
oldular. Bunlara Dulkadirli, Halep ve isfendiyar bölgesindeki bazı Türkmen
aşiretleri de eklenerek Akkoyunluların insan gücünü artırdılar.
Safeviler, Akkoyunlu devleti’ni
ortadan kaldırırken, Akkoyunlu hanedanına ve halkına karşı korkunç katliamlara
giriştiler. Türkmenler, şarur, Almakulak ve Tebriz’de kıyıma uğradılar.
Katliamdan kurtulabilen bazı aşiret bakiyeleri Safevi devleti içinde “Türkmen
Oymak”’ı meydana getirdiler. Akkoyunlu ileri gelenleri ve tabi aşiretlerin çoğunluğu
Osmanlı devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti tarafından beylere dirlik tahsis
edildi. Aşiretler ise, Osmanlılar’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hakim
olmasından sonra tahrire tabi tutularak, Erzurum, Muş, Bingöl yaylaları ile
Urfa(Ruha)ve Berriye kışlakları kendilerine yurt tayin edilmeküzere Bozulus adı
altında belli bir idari yapıya ve vergi düzenine dahil edildi.
Anadolu’da Osmanlı hakimiyetinin
başlaması ile birlikte Batı Anadolu’daki konar-göçer Türkmenlerin Yürük/Yörük
diye isimlendirildiği görülmektedir. Osmanlı vesikalarında Yörük” toprağı
olmayan”, yani belli bir yerde durmayan “konar-göçer” olarak
nitelendirilmiştir.
Yörükler gibi açıkça konar-göçer
hayatı temsil eden Türkmenler ise vesikalarda bazen “Yörük” bazen de “Yörük
Türkmenleri” gibi isimlerle anılmıştır. Bu cümleden olarak Halep Türkmenleri
için “Yörükan-ı Halep”, Dulkadir Türkmenleri için “Yörükan-ı Maraş”, Bozok
bölgesindeki Türkmenler için ise, “Yörükan-ı Bozok” adı verilmiştir.
Osmanlılarda konar-göçerlikten çıkan Türkmenlere “Türkmenlikten çıktı”,
Yörüklerde, yerleşik hayata geçenlere “Yörüklükten çıktı” deniliyordu.
Osmanlı devleti’nde Türkmenler,
Yörüklerden farklı olarak, merkezi hükümet tarafından; yaylak ve kışlakları ile
göçüp konacakları sahaların sınırları tesbit ve tayin olunarak belirli bir
idari ve mali düzene tabi tutulmakta, kaza veya sancak statüsünde yönetilmekte
idi.Böylece, bir ytandan aşiretlerin yaylak-kışlak güzergahlarının veya idari
teşkilatlarının dışına çıkarak vergi vermekten kaçınmaları önleniyor; diğer yandan,
büyük konar-göçer kitlelerin dağılması engellenerek ordunun ve büyük şehirlerin
temel ihtiyaçları olan hayvan ve hayvani ürünlerin tedarikinde süreklilik elde
ediliyordu. Türkmenler, XVI. Yüzyılın sonlarına kadar umumiyetle Anadolu’nun
doğu yarısında idiler. Ancak, devlet nizamında meydana gelen çözülmeden sonra
yavaş yavaş Anadolu’nun batı bölgelerine gelmeye başladılar.
Anadolu’
da en fazla Türkmen oymağı ihraç eden Dulkadirli ulusu Maraş’tan başka
Diyarbakır, Halep, Bozok, Adana hatta Kütahya ve Aydın’a kadar yayılmıştı.Bu
öühüm teşekülin bir bölümü İfraz-ı Zülkadiriye adıyla Adana bölgesindeydi.
Bozulus, Halep, Yeni il, Danişmendli
kazalarının içinde de Dulkadir ulusuna mensup oldukça fazla cemaat bulunmakta
idi. Bayat, Döğer, Beğdili, Harbendelü, İnallu gibi büyük taifelerden ve
bunlara bağlı irili ufaklı cemaatlerden oluşan Halep Türkmenleri, yazları Yeni
İl’ e yaylağa çıkıyordu. Bundan dolayı Halep Türkmenlerine mensup cemaatlerin
bir bölümü Yeni İl’ e dahil edilmişti.
Sivas’ın güneyinde Divriği,
Şarkışla, Kangal ve Gürün ile çevrelenen sahada bulunan Yeni İl kazası
Türkmenleri, Dulkadir ve Halep Türkmenlerine mensup camaatlerden müteşekkil
idi.Bunlar Nurbanu Sultan’ın Üsküdar’da yaptırdığı caminin evkafının reayası
olduklarından “Üsküdar Türkmeni” diye de anılmışlardır. Dulkadir ve Halep
Türkmenleri’nin yurt tuttuğu bir başka bölge ise Bozok idi. Karaman, Akşehir,
Aksaray, Ankara ve Konya’nın çevrelediği sahada bulunan Atçekenler at
yetiştiriciliğinin yanısıra geniş ölçüde ziraat ile de meşguldular.Atçekenlerin
yayıldıkları sahalar Eskiil, Turgud, ve Bayburd olmak üzere üç idari bölgeye
ayrılmıştı.
Çukurova’daki Türkmenler kısa sürede
yerleşik hayat geçmekle beraber, bilhassa Tarsus havalisinde yoğun olarak
konar- göçer hayatı devam ettirmekteydiler. Tarsus Türkmenleri veya yaygın
olarak bilindiği adıyla Varsaklar; Ulaş, Kuştemir, Kusun, Esenli, Gökçeli,
Elvanlı, Orhan Beğli taifelerinden ve bunlara bağlı cemaatlerden oluşuyordu.
Bunların yanısıra, hemen her sancak
dahilinde konar- göçer hayatı devam ettiren gruplar vardı. Bunlar üzerinde
bulundukları arazinin mali düzenine göre tımar, zeamet, vakıf veya has reyası
idiler. Akkoyunlu Türkmenlerinin bakıyeleri ile Dulkadir Türkmenlerine mensup
bazı cemaatlerden oluşan Bozulus
Türkmenleri Berriyecik(Berriye)kışlağı ile Erzurum yaylaları arasında
konar-göçer hayat tarzını sürdürüyorlardı. Bu türkmen grupları genel olarak
“bozulus”namıyla anılıyordu. Tarihi kayıtlarda bu şekilde geçmektedir. “boz”
sıfatı Osmanlı Devletinin bölgede yeni bir idari yapılanma içine girmiş olması
ile de alakalı olabilir. Çünkü, Diyarbakır’ın ilk idari taksimatında bölgede
bulunan Akkoyunlu Türkmenleri, daha Karakoyunlular zamanında siyasi teşekkül
haline getirilmiş bünyesinde Türkmen oymakları da bulunduran Karaulus aşiretleri
ile birlikte “Aşair ve Ulus” adıyla sancak statüsüne bağlanmıştı. Bu sancak ilk
önce Yadigar Bey’ in tasarrufunda iken muhtemelen 1526’da padişah haslarına
dahil edilmişti. Yaylak ve kışlakları farklı bölgelerde olmakla beraber,
Diyarbakır vilayetine bağlı iki konar-göçer topluluğun birbirine
karıştırılmaması için Türkmenlere, Karaulus’ a nispet olarak “Bozulus” denilmiş
olabileceği akla uygun görünmektedir. Konya bölgesindeki Eski-il adına mukabil
Sivas’ın güneyine Yeni-il adının
teşekkül etmesi bu görüşü destekleyebilir. Sivas’ın güneyinde yaşayan
oymakların genel adı, Osmanlı öncesinde ve Osmanlı yönetiminde Yeni İl’dir. Bu
topluluğun yaşadığı yer bugünkü Kangal, Alacahan, Mancılık, Yellüce(kangal’ın
bir köyü)çevreleriydi. Yellüce dağı Yeni İl Obalarının ünlü yaylalarından
biriydi.
Öte yandan, Akkoyunlu
kaynaklarında Bozulus adına tesadüf
edilmemesi, bu adın Osmanlılar tarafından verildiği kanaatini
kuvvetlendirmektedir. Ulus kelimesi ise halk veya topluluk manasında olup, Türkçe’ deki “ülüş,uluş” kelimesinden
gelmektedir. Ulus deyimi Akkoyunlular tarafından da “İl ve ulus” şeklinde aynı
manalarda kullanılmakta, aşiretler bazen “Döger ulusu”, “Türkmen il ve ulusu”
gibi isimlerle anılmaktaydı.
Osmanlı Devletinin XVII. Yüzyıllarda
uyguladığı zorunlu iskan politikası,
önemli derbend ve menzillerde büyük köyler oluşturmayı amaçlıyordu. Yol
üzerinde bulunan hekimhan, hasan çelebi, Alacahan, kangal, Ulaş kasabaları bu
politikannın ürünüdür. XVIII. Yüzyılda Alacahan’ın iskanı için oymaklarla
devlet arasında büyük sorunlar ve karışıklıklar da yaşanmıştır. 1734 yılında
İran’dan gelen Türkmen oymakları getirilerek buraya yerleştirilmişlerdir.
Osmanlı Devletinde konar-göçer teşekküller sınırları belli bir coğrafyada,
idari ve mali bir hüviyete sahip olarak yaylak ve kışlak hayatı
sürdürmekteydiler. Umumiyetle tımar ve has reayası olan aşiretlere, nüfusuna,
iktisadi durumuna veya sınırları içinde konup-göçtüğü vilayetin idari yapısına
göre sancak ve ya kaza statüsü veriliyor; idareciler tayin edilmek suretiyle hukuki
bir nizama kavuşturuluyordu. Bundan amaç, konar-göçer teşekkülleri denetim
altında tutmak ve bilhassa vergi tahsilinde kolaylıklar sağlamaktı.
Belli bir konar-göçer teşekküllün
içinde yer alan cemaat, nereye giderse gitsin statüsünü değiştiremiyordu.
Bundan dolayı, çeşitli sebeplerden, başka memleketlere giden aşiret mensupları
ya eski aşiretleri içine iade ediliyor veya geri döndürmek mümkün olmazsa
kendisi için tayin edilmiş olan vergiyi, bağlı olduğu kaza dahilinde ödemek
zorunda bırakılıyordu. Böylece konar-göçer
teşekküllerin dağılması önlenmeye çalışılıyordu.
Diyarbakır’ın ilk idari teşkilatında
aşiretlere “Aşair ve Ulus Livası” adı altında hukuki bir statü kazandırılmış
idari ve mali tasarrufu ise Yadigar Bey’e bırakılmıştı. Kısa bir süre sonra
mali idarisi Yadigar Beyden alınarak padişah haslarına dahil edildi.Buna
mukabil sancak statları uzun süre muhafaza edildi.Sancağın idari merkezi olarak
birlikte resmi vazifeler sancak beyi ve kadıdan oluşuyordu.Sancak Bey özellikle
yaylağ çıkışlarda ve kışlağa dönüşlerde ulusun emniyetini sağlamakla görevliydi
ve merkezi hükümet bu vazifesi ihmalinde asla mazaret kabul etmiyordu.
Bozulus’un Orta Anadolu’ya gelmesinden sonra sancak statüsü yerine kaza
düzenine geçildi ve kadı marifetiyle idari edilmeye başlandı. Bilindiği gibi
Kadılar, kaza merkezinde ikamet ederek kazanın adli ve idari işleri ile meşgul
oluyorlardı. Kaza statüsündeki konar-göçer ulusların kadılığına tayin edilen
kişi bu vazifesini aşiretler arasında dolaşarak ita etmekte olduğundan belli bir
merkeze bağlı bulunmuyordu. Bu yüzden yazları idarisinde bulunan aşiretlerin
yaylalarında kışı ise kışlak bölgesine yakın şehirlerde geçiyordu.
İl ve ulus kadıların temel vazifesi
idareleri altında bulunan konar-göçer teşekküllerin her türlü kazai ve idari
işlerini yürütmekti. Bu yüzden merkezi hükümetin gönderdiği hükümlerde kadı ya
da hitap ediliyordu.Kadı, gelirleri noksan gelen aşiretlerin teftişini yapmak
ve fakir düşmüş olan aşiretlerin ödemleri gereken vergi miktarını tahminlere
göre yeniden paylaştırmak, iskan edilmiş aşiretlerin hukuki ve mali haklarının
muhafaza edilmesi hususunda merkezi hükümete arzetmek, aşiretlerin devlet ile
münasebetlerini düzenlemek voyvoda ve kethudalık makamına tayin edilen kişilerin ellerine
verilen berat, emr-i şerif veya teskirilere sicil defterine keydetmek,
eşkiyalık veya türlü sebeplerle aşiret düzenini bozan voyvoda, kethuda veya
aşiret mensuplarını hükümete bildirmek ve gerekli tedbirleri almak gibi
vazifeleri de yerine getiriyordu.
Konar-göçer teşekküllerden padişah
haslarına dahil olanlar mali bakımdan mukataya verilmek suretiyle idare
edildiği zaman başlarınada hükümet tarafından tayin edilen voyvoda bulunuyordu.
Türkmen ağası diye de bilinen voyvodaların temel vazifeleri, kethudaların veya
boy beylerinin miri için tashil ettikleri vergileri hazineye ulaştırılması
olmakla beraber bazı hallerde kendileri de vergi topluyorlardı. Voyvoda bir
yıllık vergi döneminde o yıla ait vergilerin tahsili ve yerine ulaştırılması
macıyla tayin edilmekteydi.Ancak, hükümetin voyvodanın hizmetinden memnun
olması halinde süre yine bir yıllık olmak üzere uzatılıyordu.Bir voyvoda bazen
birden fazla Türkmen mukavatısını uhtesinde bulundurabiliyordu. Voyvodalar,
başka memleketlerden veya teşekküllerden gelerek aşiretler arası karışan cemaatlere
himeye etmeyip, yine eski yere göndermekte
mükelleftiler. Keza, eşkiyalık yapıp aşiretler arasında saklananları da
hükümete bildirmek zorundaydılar.
Voyvoda tahsil edilecek verginin
adeletle dağılımının oluşturmak amacıyla tahrirlerin yenilenmesini
sağlıyordu.Ayrıca, maddi gücünü kaybetmiş veya o yıl ki vergilerinin tamamını
ödeyememiş aşiretlerden vergi indirimi yapılmasını ve durumlarının yeniden
tespitinin merkezi hükümete bildiriyordu. Bu suretle, dağılmaya başlayan
aşiretlerin yeniden toparlama imkanı elde ettiği gibi vergi dairesini dışına
çıkmış olan, aşiret mensuplarını eski yere gönderme yetkisine sahip oluyordu.
Voyvodalar aynı zamanda iskan edilmiş aşiretleride eğer Bozulus voyvodalığına
da bağlılığı devam ediyorsa haklarının muhafazası ve başkalrı tarafından
yapılacak her türlü müdehalanin önlenmesini üzerine alıyorlardı.
Cemaatler, belli bir bölgede, hukuki nizam içinde
hareket ediyor olmaları sebebiyle belli bir iç düzene ve devlete olan
yükümlülüklerini düzenleyecek teşkilat yapısına sahip idi. Aşiretlerin idari bakımdan birleşmeleri ile boy meydana
geliyordu. Burada birinci derecede görevli “Boy Beyi “idi Bozulus’ un Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da bulunduğu esnada boy beyliği vazifesine tesadüf
edilmemekle birlikte bu vazifenin kethudalar tarafından yerine getirildiği
anlaşılmaktadır. Öte yandan aşiretler arasında herhangi bir vazifeyi
üstlenmemiş “bey” unvanını taşıyan kişiler görülmektedir. Bu husus, onların
Akkoyunlu Devletinin hizmetinde bulundukları esnada aristokrat zümreyi meydana
getirmiş olmalıdır.
Boy Beyleri, aşiret ihtiyarları
kethudalar ve voyvodaların beylik vazifesini yerine getirmeye müktedir. Olduğu
yolundaki kanaatları açıkladıktan sonra padişah beratiyle ile vazifeye tayin
edilirlerdi. Bu nedenle Bey ilk devletin halk üzerindeki kontrolün kalkmasını
bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor bilakis merkezi hükümetin dağınık topluluklar
üzerindeki kontrolünün bütün gücüyle mütessir olduğu dönemlerde aşiretleri
ileri gelenlerinin önerileri ve kanaatları dikkate alınarak “beyliğe tayin”
yapılıyordu. Boy Beyliği babadan oğula geçebilirlerdi. Ancak, bu hali vuku
bulması için kişinin “layık ve müstehak” olduğunun aşiret ileri gelenleri ve
kethudalar tarafından onaylanması gerekiyordu. Bundan sonra padişahın beratını
gerektiriyordu. Bu durum kişinin idari görevinin merkezi hükümet tarafından
tanınmasında başka, merkezciliğin tabii bir sonucuydu. Beyliğin babadan oğula
geçmesi bey seçiminde geleneklerin yer yer ön plana çıktığını
göstermekteydiler.
Prof. Ömer Lütfi Barkan, vergi kayıtlarına
dayanarak 1520-1535 ve 1570-1580 dönemlerindeki vergi ödeyen yerleşik İslam ve
göçebe hanelerinin sayısını hesaplar, göçebe ve yerleşik oranı hakkında bir
fikir verir. 1520-1535 döneminde Anadolu’da 388.397 hane yerleşik ıslam ve
77.268 aile vardır. Yerleşik düzene geçenlerin göçebe durumda olanlara oranı %
16,29’dur. 1570-1580 döneminde yerleşik ıslam hane sayısı 535.495 iken göçebe
hane sayısı ise, 116.219’dur. Oran ise % 17,28’dir. Rumeli’de ise, XVI. yüzyıl
başlarında 156.565 yerleşik ıslam hanesine karşı 37.435 göçebe hane vardır.
Oran % 19.3 tür. 832.707 hane Hristiyan ve yerleşik düzende olan nüfusu da
hesaba katılırsa, Rumeli’de yerleşik göçebe oranı % 3,6 gibi önemsiz bir orana
düşer. Anadolu’daki yer adlarının Türkmen boy adlarının birçoğunu taşıması
Anadolu’ya Türkmen yerleşmesinin en önemli kanıtlarından biridir...
Osmanlı Toplumunu oluşturan
unsurlardan birisi, ilk bakışta Osmanlıyı meydana getiren insanların aşiretler,
yahut konar göçer halde yaşamakta olan halk kesimidir. Yaşadıkları hayat
tarzına göre mevsimden yaylak ve kışlak bölgelere birbirinden bazen çok uzakta
bulunmaktaydılar. Çünkü iktisadi hüviyetleri itibariyle hayvancılıkla meşgul
olan aşiretler biraz da sürülerine otlak bulmak amacıyla zamanlarının mühim bir
kısmını değişik yerlerde geçirmek zorunda kalıyorlardı. Bunda da sahip
oldukları at, koyun, keçi, katır ve deveden ibaret sürülerini otlak ve su
bulmak kadar, onlara bağlı hayatlarını idame ettirmek endişesi de elbetteki
saklıdır. Bilindiği gibi Osmanlılar’ın menşeinin Oğuzlar’ın Kayı boyu olduğu
malumdur. Bundan başka aşiretlerin bir kısmı topraklarına kattığı Anadolu
Beyliklerinden Karamanoğulları, Dulkadirliler, ısfendiyaroğulları,
Candaroğulları, Eratnalılar gibi beyliklerin oymak ve mensubu oldukları
aşiretlere mensupturlar.
Bunların bir kısmı da Akkoyunlu
Devleti’nden tevarüs eden Osmanlılar bunlardan türlü yollardan istifade
ediyorlardı. Osmanlılar, yerleşik halk ile konar-göçer halk arasında bir
bütünlük meydana getirmeye çalışmışlardır. Osmanlı kanunlarında konar-göçerlik
Türkmen” tabiri ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Fırat nehrine karışan
Belih (Tohma Suyu) nehri kenarına ve Sivas bölgesinden Rakka’ya kadar olan
bölgelere Türkmen oymaklarından ısküdar’daki Valide Sultan Evkafı hassına tabii
Beydili ve diğer oymaklardan güneyden Arap aşiretlerinin istilalarını önlemek
maksadıyla 1693 yılında iskan kanunlarına göre Sivas, Erzurum ve Kemah
bölgelerine 80.000 çadır halk yerleştirilmiştir. Bunlar arasında Darende’ye
tabi tımar reayasında sofular ve eski Darende sakinlerinden Şeyhoğulları
malikanesi olan Dedeşlü Türkmenleri yerleştirilmiştir. Bunlar yazın Tohma
Havzasında yaylamakta kış aylarında da Halep taraflarına inmekteydiler.
Türkiye’deki bu iskan siyaseti bir bakıma genişleme siyasetinin aksine içi
dönük yerleştirme siyasetidir. Tarihte devletler çok çeşitli yol sistemleri
oluşturmuşlardır. Cengiz Han Devleti’nde “yam”, Arap devletlerinde “berid”,
Safevilerde “çaparhane” adını taşıyordu. Bu örgütlenmeler Osmanlı devleti
zamanında “menzil” adını almıştır. Menzil: haberin bir an önce istenilen yere
ulaştırılması için kurulan konaklama noktalarıydı. Osmanlı İmparatorluğundaki
menzil örgütü İlhanlılar’daki “Ulak” teşkilatına benziyordu. Ulaklara ait
Osmanlı yasalarında bir takım hükümler vardı. Örneğin haberiyerine ulaştırmakla
görevli ulak’a haberi götürmek için gerekli araç gereç, yiyecek ve içecek olmak
üzere tüm ihtiyaç ve istediklerinin sağlanması hakkına sahip bulunmaktaydılar.
Daha sonraki yıllarda meydana gelen bir takım olumsuzluklar ve şikayetler
üzerine, Kanuni Sultan Süleyman zamanında ulakların eline “inam hükmü” adı
verilen bir yetki belgesi verilmesi karara bağlanmıştır.
Menziller ordunun ihtiyaçlarının
karşılanmasında da kullanılıyordu. Sefer zamanında ordu için gerekli mal, eşya
ve hizmetlerin sağlanmasında ve yerine getirilmesinde menzillere önemli
görevler yüklenmişti. Mwnziller hem ticari hemde askeri amaçla kullanılıyordu.
Menzili “menzil Emini” adı verilen kişi yönetiyordu. Menziilin harcamaları ise,
menzilin bulunduğu yöre halkından toplanan paralarla karşılanmaktaydı. Menzile
para ödemekle yükümlü kişilere “menzilkeş” adı veriliyordu. Menzilkeşlere bazı
vergilerden muafiyet tanınmaktaydı. Bazı menzillerin finansmanı için bir yada
birden fazla köy “ocaklık” olarak belirleniyordu.
Ulaşımı sağlayan bir başka ulaşım
teşkilatı ise, “derbent” teşkilatıdır. Osmanlı İmparatorluğunda XV. Yüzyıldan
itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Farsça’da “der” geçit, “bend” ise tutmak
anlamındadır. Derbendler, genellikle yolların kavşak noktaları ve merkezi
yerlerde, tehlike arz eden geçitlerde görev yapıyordu. Derbend yerine “belen”
adı da verilmektedir. “Bel” kökünden gelen bu kelime; bir vadiden başka bir
vadiye giden geçit anlamındadır ve Çağatay Türkçesinde yer almaktadır.
Drebendleri menzillerden ayıran en önemli fark, menzillerin haberleşme ve
konaklama için, derbendlerin ise yol güvenliği için kurulmuş olmasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde
Sivas-Malatya yolu;
Üsküdar-Gebze-İznik-Bolu-Tosya-Merzifon-Tokat-Sivas-Hasançelebi-Malatya-harput-Diyarbakır-Musul-Bağdat
güzergahını takip ediyordu. Osmanlı Padişahı IV. Murad, bağdat seferi esnasında
(muhtemelen dönerken) bu güzergahtan geçmiştir. Bu seferin öyküsünü anlatan
menzilmname, yollardaki menzilleleri kısa bilgilerle tanıtmaktadır. Burada
anlatılanlara göre 1639 da, ordunun konakladığı menziller, Malatya-Sivas
arasındaki güzergahta şu yerler bulunmaktadır. Malatya-Hasan
Badrık-Hekimhan-Hasançelebi-Alacahan-Kangal-Tecer (Ulaş)-Tuzlu-Selçuk
Hanı-Sivas’tır. 1639 tarihlerinde Kangal büyük bir kasaba idi. Hasançelebi,
Hasanbadruk, Alaca han gibi yerler daha küçük yerleşim birmleriydiler. 1639
yılında Sivas-Malatya yolunu izleyerek badrak Bağdat’tan İstanbul’a dönen
Osmanlı ordusu bu tarihten 16 yıl sonra 1655 yılında, ayaklanan Bitlis Han’ın
üzerine gönderilern melek Ahmed Paşa komutasındaki orduda Sivas-Malatya yolunu
izlemişti. Bu esnada ünlü seyyah Evliya çelebi de bulunuyordu. 1655 yılı mart ayının sonlarında
Sivas’tan Malatya’ya doğru yola çıkan ordunun uğradığı yerler ve yolundurumu
şöyleydi: Sivas-Ulaş: Eğriköprü’den geçilip 7 saatte Ulaş’a varılmıştı. Türkmen
Ağası yönetiminde olan Ulaş kasabası’nda cami, han ve dükkanlar vardı.
Ulaş-Sultan Hasan: Şiddetli kar fırtınasında binbir güçlükle geçilen bu yolda,
dikili taşlar ve çam ağaçları vardı. Türkmen Ağaları bu taş ve çamları
yolcuların yolunu yitirmemeleri için dikmişlerdi. Sultan Hasan bilindiği gibi
Akkoyunlu beyi Uzun hasan’ın yaylak yeri idi. Sultan Hasan-Kangal: Bu yol ancak
yedi saatte alınabilmişti. 16 yıl önce büyük bir köy olarak tanımlanan Kangal,
kaaba halini almıştır. Türkmen Ağası yönetimindeki Kangal’da han, cami, birkaç
dükkan vardı. Kangal ve çevresi can güvenliğinin olmadığı korkunç bir yerdi.
Kangal-Alacahan: Alacahan menzilinde, süslü taşlarla örülmüş küçük bir han
vardı. (Bu han halen varlığını
sürdürmektedir) Bu menzil Türkmen Ağası yönetimindeydi. Yol üzerinde çok
gerekli küçük bir handı. Alacahan-Hasançelebi: kar fırtınasında güçlükle
Hasançelebi menziline ulaşılmıştı. Hasançelebi 300 hanelik bir köydü. Köyde
cami ve han vardı. Halkı Türkmenlerden oluşmaktaydı. Hasançelebi-Hekimhan:
hasan çelebi’den yola çıkan ordu şiddetli rüzgarda Çökeç köyüne sığınmak
zorunda kalmıştı. 100 haneli bir köy olan Çökeç’te Türkmenler yaşamaktaydılar.
Hekim Hanı-Hasan Badruk: Bu yol 7 saatte alınmıştı. Hasan Badruk menzili,
Sivas-Malatya güzergahının sınırındaydı. 200 haneli bir köydü. Köyde bir han ve
kubbeli bir camisi vardı. Ordunun geleceğini haber alan şahsevenlerden oluşan
halk dağlara kaçmıştı. Hasan Badruk’tan sonra
Malatya’ya varılmıştı.
IV. Murat zamanından itibaren de Osmanlılarda
zorunlu yerleştirme ve iskan politikalarına başlanılmıştır. Osmanlıların bu
iskan politikasının da iki ana nedeni vardır: 1-Yıldız yerleştirme sistemi
uygulaması, 2-Arap yayılmacılığına karşı önlem alınması gayesiyle.
Yıldız sistemine göre iskanlaştırma:
Bu sisteme göre, herhangi bir köy eğer Türkmen köyü ise ona akraba olanlar
değil, bilakis akraba olmayan bir başka Türkmen boyu o köye yerleştirilerek
böylece Türkmen boyları Anadolu’nun çeşitli bölgelerine serpiştirilmek
suretiyle yerleştirimişlerdir. Böylece köyler arasındaki aşiret bağlarının
çözümlenerek devletin aşiretten devlete ulaşmasını (Devlet olma aşamasına)
geçme politikasını sürdürmüştür. Böylece Türkmen halkın homojenleştirilerek
millet olma ve aşiretten devlete ulaşmasının sağlanması hedeflenmiştir. Bunun
da iki amacı vardır:
1-Böylece Osmanlı’ya kimse başkaldıramayacaktır ve iç isyanlar böylece
önlenmiş olacaktır.
2-Halkın homojen bir yapıya
kavuşturularak aşiretten millet ve devlet haline gelme çabasıdır. 1876 yılında
da Fırka-i Islahiye (zorunlu göç olayı) vardı. Türkmen aşiretlerinin birçoğu
yazları Orta Anadolu’da kış aylarında da Suriye çöllerinden, Antakya ovasından,
Lazkiye Limanına kadar olan havalide yaşıyorlardı. Böylece havalide konar-göçer
bir vaziyette ve başıboş olarak bazı zaman da devlete isyan bile eden Türkmen
boylarının Anadolu’nun çeşitli yerlerine iskan edilerek bir sorunun
çözülmesinin sağlanması hedeflenmiştir. Osmanlılar’da bir diğer iskan etme
sistemi (yerleşme planı)de derbent ve geçitler vasıtası ile tatbik edilmekte
olanıdır. Askeri ve ticari yolların korunması ve yolların muhafazası ile
beraber halkın emniyetini sağlamak için köprücü, derbendçi vb. gibi geri hizmet
sınıfıları mevcuttu. Derbendçi tayin edilmiş olanlar, gördükleri hizmetler
karşılığında Avarız-ı divani ve Örf-i Tekaliften muaf tutulmuşlardı.
Derbendçiler ve köprücüler genelde toprağını kaybetmiş köylülerden ve
konar-göçer oymak mensuplarından seçiliyor ve derbentlere yerleştirilmek
suretiyle iskan meselesi de çözülmüş oluyordu. Böylece her derbent mahallinde
az zaman sonra birer iskan yeri doğarak köy haline geliyordu. Osmanlı
ımparatorluğu 1691 yılı baharından itibaren konar-göçer oymaklar harab yerlere
yerleştirildiler. Örneğin Sivas eyaletinde Alacahan ve Ulaş isimli yerlerdeki
bölgelerde hiç kimse bulunmadığından buralara tamamen sahipsiz ve boş
arazilerdi. 28 Temmuz 1723 de verilen bir kararla bu bölgelere de konar-göçer
(Türkmen) halk yerleştirilmek suretiyle buraları yerleşim alanları haline
getirilmiş oldu. Vergi kayıtlarına göre, XVI. yüzyıl başında vergi ödeyen
hanelerin % 92’si Müslüman, ancak % 7.9’u Hristiyandır. Öte yandan göçebe
olarak Türkmenler giderek yerleşik düzene geçmeye başlamıştır. 1520-1535
yılları arasında Anadolu’daki Müslüman nüfusun ancak % 16.29’u göçebe
halindedir. 1691 yılındaki kapsamlı bir göçebe yerleştirme siyaseti
izlenmiştir. Bunun sonucu olarak da göçebe nüfus daha azalır duruma gelmiştir.
Bu dönemlerde de Osmanlı kanunlarında konar-göçerlik Türkmenlik” tabiri ile
eşanlamlı kullanılmış olduğu gibi Anadolu’daki Yörükler için Aşiret” tabiri
kullanılmaktadır. ıktisadi faaliyetleri yaylak kışlak hareketlerine tabi
konar-göçer hayat tarzında yaşıyanların ve tedrici de olsa kışlak ve
yaylaklarındaki otlaklarında iptidai çiftçilik yapanlara bu ad verilmekteydi.
Esasen Osmanlı döneminde Anadolu Türk Aşiretlerinin o zamanki durumlarını
kısaca tahlil ettiğimizde Yörük ve Türkmen adlarıyla başlıca iki guruba
ayrıldıklarını ve genellikle Orta Anadolu’da bulunanlara ve Batı Anadolu’da
bulunan aşiretlerin Yörük, Doğu ve Güney Anadolu Bölgeleri’nde yaşayan boy ve
oymakların ise; Türkmen adıyla anılmış olduğunu görürüz. Yörüklerin diğer
Türkmen guruplarına göre ziraate daha çabuk uymak kabiliyetince olup
diğerlerine göre daha süratle yerleşik hayata geçebiliyorlardı. Anadolu’da
konar-göçer aileler bir diğer deyimle Aşiretler(oymaklar)her ihtiyaçlarını
kendileri üretiyorlardı. Gömleğinden çuvalına kadar her şeyini kendi dokur;
umumiyetle kendi kendine yeten aşiret içinde kapalı bir iktisadi hayat sürerlerdi.
Sahip oldukları hayvanlarda çeşitli şekilde istifade ettikleri gibi çobanlık ve
diğer muhtelif mesleklerle de uğraşmaktaydılar. Osmanlı ımparatorluğunda
1520-1535 ve 1570-1580 dönemleri de dahil olmak üzere daha sonra yapılan 1691
ve 1694 yıllarındaki iskan siyasetinden sonra eyaletlerin yeniden teşekkülü ve
yeni bir yerleşim siyasetinin uygulamaları sebebiyledir ki Osmanlı
ımparatorluğunun teşkili tarihi göçebe Türk Oymaklarının boş toprak bularak
yayılma ihtiyacını doğurduğu bir askeri istila olup bu kalabalık nüfusun yer ve
yurt değiştirmesi ve yeni ülkelerde yurt edinme tarihi olarak kabul
edilmektedir. Oğuz boylarından bir çoğu bu dönemde Sivas ve havalisine
yerleştirilmişti. Örneğin XVI. Yüzyıl kayıtlarına göre Sivas sancağında bir çok
yerin adı Bayındır’dır. Bayındır ise Oğuz boyunun sadece birisinin adıdır.
Bayındır boyunun vilayetlere göre dağılışı çok önemlidir. Çünkü bu dağılış Doğu
Anadolu’dan başlayarak Batı Anadolu’ya kadar devam etmiştir. Keza Samsun,
Ankara, Konya, Antalya, Bolu, Burdur, Çankırı, Çorum, Aydın, Kastamonu, Elaziz,
Diyarbakır, Amasya, Malatya, Maraş, Sivas, Erzurum, Bursa, Denizli, Seyhan vb.
gibi vilayetler bu kabildendir. Kınık Boyu, Sivas Vilayeti’nde Aralık Evi adlı
bir yerde yaşadıkları görülüyor. XVI. Yüzyıl kayıtlarına göre Sivas sancağında
sekiz tane yerin adı da Kınık geçmektedir. Kınık boyunun vilayetlere dağılımı
da çok önemlidir. Çünkü Anadolu’da 81 yerin ismi Kınık geçmektedir. Kütahya,
Malatya, Sivas, Antalya, Ankara vb. gibi bölgelere yerleşmişlerdir. XVII. Yüzyıl kayıtlarına göre, Sivas
sancağında sekiz ve Sultanönü sancağında iki yerin adı Kayı’dır. Yine Oğuz
boylarından Eymür Oymağına mensup aşiretler Kayseri, Malatya, Sivas, Kütahya,
Ankara, Aydın, Bolu, Bursa, Yozgat, Samsun, Ordu, Sinop, Tokat vb. gibi illerde
de bu boylar yerleşmişlerdi. XVI. yüzyıl kayıtlarında Sivas sancağında yedi,
Malatya sancağında da bir yerin adı Eymür’dür. Oğuzların bir başka boyu olan
Çavundurlar ise; Manisa, Muğla, Antalya, Kütahya, Çankırı, Isparta, Amasya,
Kastamonu, Konya, Sivas ve Ankara vb. gibi illere yerleşmişlerdir. XVI. Yüzyıl
kayıtlarına göre üç yerin adı Sivasta Çavundur idi. Oğuzlar’ın Kızık Boyu,
Malatya, Maraş, Sivas, Kayseri, Balıkesir gibi yerlere yerleşmişlerdi. XVI.
Yüzyıl kayıtlarında Malatya sancağında bir Sivas sancağında ise iki yerin adı
Kızık idi. Oğuzlar’ın Iğdirler ve Dodurga Türkmenleri de Sivas bölgesine
yerleşen Oğuz boylarındandırlar. Beydili Hafik de, Salur ve Bayat
Yıldızeli’nde, Yüreğir Malatya, Maraş ve Sivas ta, Çepniler Gemerek de
Karluklar Hafik de yerleşmişlerdi. (2)
XVI. Yüzyıl sonlarında meydana gelen
ictimai buhranlar Anadolu, Rumeli ve Suriye’de binlerce köyün boşalmasına ve
harap olmasına neden olmuştu. Bunun içinde harap köylerin bir an evvel iskan
edilmesi için zaman zaman devletin otoritesine uymadıkları gibi yerleşik düzene
geçmiş olan halk ile de anlaşmayan ve çoğu kez zarar veren konar göçer
ailelerin büyük çoğunluğu devlet tarafından re’sen böyle boş yerelere iskan
edildiler.
Örneğin Güney Anadolu ve Suriye
bölgesindeki yerleştirme, oymak oymak yapılır. Boy ve oymaklar beylerine en verimli yerlerden geniş arazi verilir.
Özellikle de Urfa’nın güneyindeki Rakka, en belalı boy ve oymakların sürüldüğü
bir cezalandırılma bölgesi olur. Yerleşikliği bırakıp kaçan ve soygun yapan
oymaklar Rakka’ya sürülür. Beğdili boyu burada erir. Ama birçok boy ve oymak
kaçmayı başarır. Örneğin bir kısım Çepni oymakları Rakka’dan iki kez kaçmayı
başarırlar, sonunda Ege bölgesinde yerleşik düzene geçerler. Zamantı Çayı kenarında (Bugünkü
Hurman Çayının üst kısımlarından Pınarbaşına kadar olan yerlere ve buraya yakın
yerlere) rahat durmadıkları ve kovgun yaparak yani komşu oymak ve köylülerin
hayvanlarını süren ve bazen de kervanları soyan Halep Türkmenlerinden olan
Avşarlar, 1703’de Rakka’ya sürülürler. Kaçarlar, yakalanıp tekrar sürülürler
(1712), fakat burada yine kaçarlar. 1730’da yine buraya sürülürler. Fakat yine
dönmeyi başarırlar. Soygunculuk ve yağmalarını sürdürürler. 1742’de Avşar ileri
gelenlerinin çoğunun idamı kararlaştırılır, ama sonuç değişmez.
XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında
devlet iyice zayıfladığından Avşarlar Kayseri-Malatya-Elbistan yolunun
denetimini ele geçirirler, postaları ve kervanları soyarlar. XVI. Yüzyılın
sonlarında meydana gelen ictimai buhranlar (Celali isyanları ve Saruca Sekban”
teşkilatının yapmış olduğu talanlar gibi rahatsızlıklar) Anadolu’da ve
Suriye’de hatta Rumeli’de bile birçok köyün boşalmasına ve harap olmasına yol
açmış ve birçok yerleşik düzene geçmiş olanların tekrar konar-göçer hayat
tarzına geçmelerine sebep olmuştur. Osmanlı ımparatorluğunun temelini teşkil
eden çiftçi halkın ve topraklarının bu şekilde harap olması iktisadi buhranlar
serisinin sonucu olarak kabul edilebilir. Bu şekilde birçok köylerini bırakmak
zorunda kalmış çiftçiler, topraklarını bırakarak bir diğer köy veya şehire
yerleşmek zorunda kalmışlar veyahutta bazı oymak ve boyların yaptığı gibi
Saruca Sekban guruplarına katılarak kendilerinin uğramış oldukları muamelelere
başkalarını maruz bırakmışlardır. Osmanlı ımparatorluğunun böyle bir olumsuz
duruma mutlaka son vermek mecburiyeti vardı. Çünkü devletin temeli tarım
ekonomisine dayanıyordu. Ekonominin düzelmesi ise temelli ve kalıcı bir iç
iskan siyasetinin gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilirdi. İşte 1691 yılındaki
iskan siyaseti ve daha sonraki iskanların temelinde hep bu sorunlar
yatmaktaydı.
İl veya Ulus ismi altında
guruplandırılan konar-göçer halk sırasıyla Boy (Aşiret), Oymak (Cemaat), Oba
(Mahalle) bölümlerine ayrılmıştır. Boy ve oymakların başında bir bey (Araplarda
şeyh) bulunuyordu. Boy veya aşireti teşkil eden gurupların başında bulunan
Kethüda veya ihtiyarların bir şahsı boy beyi kabul edecekleri hakkında görüşüp
anlaşmaları üzerine, hükümet tarafından da o şahsın tayin edildiğine dair
hükümet tarafından Tayin Beraatı” verilirdi. Kethüdaları da boy beyleri
tarafından tayin edilmekteydi. Bunların idari tarzları ve uygulanan hukuku
nizam ise; konar-göçer halk üzerinde bulundukları toprakların ayrıldığı şekle
göre, Tımar, Zeamet ve Has Reayası diye bölümlendirilmekteydiler. Yörükler, umumiyetle
timar ve has reayası, Türkmenler ise, has reayası idiler.
Yine II. Türkmenler’i ısküdardaki
Valide Sultan Evkafının (Vakıflarının) reayası sayılmaktaydılar. Bu sebepten
kayıtlarda bazen ısküdar Türkmeni veya Üsküdarevi” şeklinde geçmektedir. Sivas’ın
güneyinde bugünkü Kangal kazasında da bulunduğu bölgeleri kaplıyordu. Yellüce,
Mancınık, Alacahan vb. gibi yerler Yeni-İl’in bulunduğu bölgelerdi. (18)
Halep’ten gelen Türkmenleri de aynı evkafın
mukataasına (Vakıfların ait olduğu bölgesine) da idiler. Sivas taraflarına
yaylaya çıkmakta ve orada Dulkadirli teşekküllleri ile beraber Yeni-ıl meydana
getirmektedirler. Halep Türkmenleri ve Yeni-ıl Hasları tabi bulunan oymaklar
yazın Arapkir, Canik (Samsun), Divriği (Darende divriğine, Gürün’de Darende’ye
bağlıydı.) Çorum, Amasya ve Sivas sancaklarında yaylayıp, kışın Şam
taraflarında konup göçerek kışlık yaparlardı. Dulkadirli Ulusu geniş bir sahaya
yayılmıştı. Maraş ve Elbistan bölgelerinde (Bugünkü Gürün ilçesine bagli
bulunan Yolgeçen, Beypınar, Akdere gibi köyler o tarihlerde Elbistan’a bağlı
bulunmaktaydı.) başka Kars-ı Dulkadiriye (Kadirli Kozan) bölgelerinde ve
kuzeyde Bozok ve Sivas bölgelerinde yurt tutmuşlardı. Dulkadiriye’den sayılan
bu yerler(bu guruplar)1695 yılı kayıtlarına göre Sultan’a has tayin olmuştu.
XVI. Yüzyıl sonlarında Eyalet-i Rum (Sivas) Eyaletinde 3021 tımar
bulunmaktaydı. (3)
1143/1730 tarihli bir tezkirenin
beyanında da anlaşıldığı gibi Sivas o zaman mutasarrıflık (Mütesellimlik) ve
Darende de Sivas’a bağlı bulunan Divriği sancağının bir kazası Gürün (ilçesi)
bu tarihlerde Darende’ye bağlı bulunan bir köy konumundadır. (Bakınız harita:
37. )
1236/1821 tarihli Arıza ve fermanlarda
anlaşıldığı gibi Sivas Valisi vezir Asgar Paşa ve Darende kazası müdürü ise
Osman Bey isminde bir zattır. 1262/1846 tarihinde (I. Abdülmecid zamanında)
Sivas Valisine gönderdiği bir hüküm suretinde belirtildiği gibi Gürün, Darende
kazasına bağlı bir nahiye konumunda ve buranın müdürü de Abdülfettah Ağa
isminde bir zattır. Bu tarihi belgeye göre Darende’de medfun bulunan Somuncu
Baba’nın evlatlarının elinde bulunduğu vakıflara ait bulunan Suçatı, Yuva,
Bağlıçay, Ayvalı yerlerin gelirlerini Gürün Nahiye Müdürü Abdülfettah Ağa,’nın
1261-1262/1844-45 yıllarına ait gelirlerine el koyarak vermemesi ve kendisinin
toplaması üzerine padişaha dilekçe ile başvuran Somunca Baba’nın evlatları ve
dönemin Darende Müftüsü (Kadı) tarafından payitahta dilekçe vermiş
olduklarindan bahsetmekte ve bu şikayet üzerinede padişah bu durumun düzeltilmesi için Sivas Valisi’ne
bu konuyla ilgili bir ferman göndermiştir. Bu fermanda da açıkça anlaşıldığı
gibi bu tarihlerde Gürün Nahiye konumunda ve Darende kazasına bağlı
bulunmaktadır.
İşte bu dönemlerde, Osmanlı
Devleti’nin imparatorluk olmaya başladığı tarihlerde göçebe Türkmenlerin yerleşik
düzene geçtigi ya da devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutulduğu dönem
olmuştur. Bu tarihlerde kişin güney bölgelerine yazın da Tohma Havzasına
gelerek koyunlarını otlatmakta olan Türkmenlerin sayısı oldukça fazladır.
Aslında Gürün ve havalisine ilk yerleşme obalar halinde değilde sayıları
sınırlı ölçüde kalmış olan aileler yerleştirilmişlerdi. Daha Osmanlı Devletinin
kurucusu Osman Bey’in babası olan Orhan
Bey, torununun (Osman’ın en küçük oğlunu) Cimri hadisesinden sonra Selçuklu
Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in hizmetine vermişti. (1264-1283) Keyhüsrev de bu
çocuğa Kahta tarafında Yığnık mıntıkasını tımar olarak vermişti. İşte bu zatın
çocukları olan Halil, Bayat ve Ahmed Beyler bu bölgelerde ve Malatya
havalisinde aşiret beyleri olarak bulunuyor ve hüküm sürüyorlardı. Hicri 798’de
yani Miladi 16 Ekim 1395-4 Ekim 1396 arasında Memlüklü Sultanı Berkük ölünce
Yıldırım Han Malatya bölgelerine hücum ederek bu bölgeleri tümden ele geçirdi.
Darendeyi ve buraya bağlı yerleri ve Besni’yi de aldı. Sonra geri Bursa’ya
döndü. İşte bu sıralarda da akrabaları olan insanlarla bu bölgelerde
karşılaşmıştı.
Daha önceden de Hicri 730 tarihinde
(Miladi: 1326 yılında) Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği zamanlarda bu savaşa
katılan Darende, Niğde ve Kayseri ahalisinden, Darende ahalisinin bir kısmını
Bursa’ya yerleştirmiş olduğu gibi 46 hanelik Türkmen gurubunun da 6 hanesini
Gürün’e ve 40 hanesini de Darende kalesine yerleştirmiş ve 700 haneye ulaşan
Darende kalesini de yeniden tamir ettirmişti. Rivayetlere göre Battal Gazi
Rumlardan iki önemli askeri yakalayarak Malatya’ya götürürken bugünkü Bahçeiçi
köyünde(Tıhmın)bunları bir ağaca bağlar kendisi de ikindi namazını kılmaya
durur. Bu arada bu iki Rum bağlarını çözerek kaçarlar. Ve namazını bitiren
Battal Gazi bunları aramaya başlar ve yolda bu bölgede yaşayan Müslümanlardan
bir rivayete göre de burada yaşayan Rumlar’dan bu iki kişinin ne tarafa
gittiğini sorar adamlar ise Tahminen” şu tarafa gitti diyerek Gürün tarafını
gösterirler.
İşte bu tarihten sonra Tıhmın köyünün
adı Tahminen” sözünün değişikliğe uğrayarak Tıhmın”a dönüşmesinden meydana
gelmiştir. Yine rivayetlerde Battal Gazi şimdi halkın bir takım çabut vb. gibi
şeyleri bağlayarak ziyaret vb. gibi saydığı bir çınar (aslında bu ağaç meşe
ağacıdır) ağacı bulunmaktadır. Güya bu ağacı Battal Gazi kuru bir dal iken
veyahutta elinde bulunan asasını dikmiş ve olduğu kesinlik kazanmış olur. Çünkü
1830’lu yıllarda bile Gürün’ün ve yöresinin köyleri de dahil olmak üzere büyük
bir ormanlık bölge olduğunu yaşlı insanlar anlatmaktadırlar ve Güründeki
evlerin ve köylerdeki meskenlerin hep bu ağaçların kesilerek damlara atılmış
olduğu da bir gerçektir. Adından da anlaşılacağı üzere Hezanlı dağı mevkiinde
bol miktarda ardıç ağaçlar bulunduğunu keza yine yaşlılar anlatmaktadırlar.
Güründen köylerine, örneğin Karadoruk köyüne veya Telin’den Böğrüdelik köyüne
geceleyin gitmek çok zor olurdu. Yabani hayvanların (kurt, arslan ve çakal, ayı
gibi) saldırısından korkulmakta olduğunu yaşlı insanlar bizzat anlatmışlardır.
Hal böyle olunca bu çınar ağacının tarihini Battal Gazi zamanına kadar götürmek
imkansızdır. Battal Gazi ile ilgili bir rivayet ise bugünkü Gübün (Çayboyu)
köyündeki mağaraların birinden girerek Burçevi Mahallesinde bulunan eski tarihi
Burçevi mevkiine giderek bu bölgelerde Rumları kıtal ettiği rivayetidir. Bugün
halk arasında dolaşan bu rivayetin doğru olması ihtimaldir.
Çünkü çarşı başındaki mağaralardan
bir girişten 40-
1929 yılı Sivas il yıllığında verilen bilgilerde de belirtildiği gibi.
Sivas vilayeti topraklarında çıkan nüfusun yerine genel savaş sonrasında Şark
ve Garbdan birçok muhacir ve mülteci nüfus gelerek yerleşmiştir. Güründe göç
eden Ermeniler’den kalan yerelere 1900’lü yılların başından itibaren, bölgeye
özellikle doğudan; Kars, Ardahan, Erzurum ve v.b. gibi bölgelerden gelen
muhacirler yerleştirilmişlerdir. Bu nüfusun en çoğunu ise şarktan gelenler
oluşturuyordu. Bu göçler ve mübadele çerçevesinde 1929 yılı itibariyle Gürün
ilçesinde yerleştirilen muhacir ve mültecilere verilen toprak miktarı ve
mübadil nüfusun miktarı ise şöyledir:
2641 dekarlık toprak verilmiş olup, 191 hane yerleştirilmiştir. Ve bunlardan
434 tanesi şark muhaciri ve mülteci nüfusudur ve yı iç isyanlarla çökertmeyi
amaçlamışlardır. Göbekören Nahiyesinin de 30 tane köyü vardır. 1929 yılı resmi
rakamlarına göre kentte 817 hanede 2301 tanesi kadın ve 2299’u da erkek olmak
üzere merkezde 4600 nüfus vardır. Bu nüfusun da 150 tanesi san’atkardır. 68
tanesi tüccar ve diğerleri de çiftçidir. Kentte 21 tane manifatura, 16
tuhafiye, 31 tane bakkaliye ve 100 adet de muhtelif dükkan mevcuttur. Kentte 10
tane temiz içme suyu bulunmaktadır ve aynı zamanda da kentte bir otel ve 7 adet
de han mevcuttur.
1929 yılında Gürün ilçe Bayı Nurettin Özelçi’dir. Belediye Başkanı (Şarbay)
Şakir Uma’dır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye’nin her yerinde oldugu
gibi ilçemiz Güründe nüfus konusunda çok büyük değişiklikler olmuştur. Bir
kısım nüfus bu bölgeden ayrılırken bir kısmı da devlet tarafından Gürün ve
havalisine iskan edilmiştir. Gerek Gürün merkezde ve gerekse köylerde yaşayan
Ermeni veya Rum nüfustan büyük bir çoğunluğu iran, Suriye, Ermenistan, istanbul
gibi bölgelere göçerken, Rum azınlıklar genelde, izmir ve istanbul gibi
şehirlere gitmişlerdir. Bunların yanısıra buradaki etnik azınlıklar, devletler
arası mübadeleye tabi tutulmuşlardır. Gerek Birinci Dünya Savaşından
(1914-1920) önce ve sonra karşılıklı mübadele edilmişlerdir. Bu nüfusların
yerine Kafkaslardan, Kars, Ardahan, eleşkirt vb. gibi doğu bölgelerinden gelen
muhacir nüfus yerleştirilmiştir. Gürün İlçesinde Ermeniler’den boşalan yerlere,
1924 yılında Yunanistan ile yapılan mübadele sonucunda getirilen soydaşlarımız
ile 1951-1956 yıllarında Bulgaristandan zorunlu göçe tabi tutulan
soydaşlarımızdan büyük bir bölümü Gürün merkezine yerleştirilmişlerdir.
Örneğin, 1924 yılında Yunanistan’ın Selanik şehrine bağlı Kayalar İlçesinin
Katransa Nahiyesinin Gramatik Köyünden getirilen, Osmanlı Devleti tarafından
Yunanistan’a iskan edilen Karamanoğullarına mensup sülalelerden soyadları;
Uzmay, Vardar, Portlakkaya, Sülçe, Bölükbaşı, Arinç, Uçarcı, Çelik, gibi ailelerden 70-80 hane yerleştirilmiştir.
Bu mübadele sonucundan Gürüne gelerek yerleşenlerden sadece birkaçıdırlar.
Bunlar, istanbul-Samsun yoluyla Tokat’a getirilmişlerdir.
Bu muhacir nüfusun bir kismı Tokat
ve havalisine iskan edilirken, bir kısmı da Gürün ilçesine getirilerek
yerleştirilmişlerdir. Bununla birlikte, Ermeni ve Rumlardan Hristiyan sonradan
Müslüman olup burada yaşamına devam ederek ömrünün sonuna kadar devlete bağlı
olan ve burada vefat eden insanlar da bulunmaktaydılar.
Yaşlıların anlattıklarına göre örneğin, semercilikle uğraşan Ovanis Osman,
kahvecilik yapan Şakir, terzi Şükrü, kemancı Osep vb. gibi insanlar aslında
Ermeni ve Rum kökenli idiler. Fakat buradan ayrılmadılar. Yaşlıların anlattıklarına göre; Tohma Çayı
bundan yıllar öncesinde bugünkü mağaraların dibinde akıyormuş. Güründe her
taraf yemyeşil bir saha imiş. Fakat aradan geçen süreç içerisinde, ağaçlar
israf edilip kesilince, her taraf çıplak hale gelmiştir. Tohma Suyunun yatağı
bu çıplak yerlerden yağmur sularının getirmiş olduğu çakıl ve kumlarla bugünkü
akmış olduğu yere kadar yatağını kaydırmıştır.
Rivayete göre Gürünlüler, Tohma
Irmağının kuzey kısmını kışlık, güney kesimlerini de yazlık olarak
kullanmaktaydılar. Telin’in ismi, Hitiçe bir kelime olup, “Dalin” sözünden
alınmıştır. Dalin ismi Hititçe’de “Tepe önü” anlamına gelmektedir.
Günümüzde, Gürün ve havalisinin eski
devirlere ait yer isimlerin büyük çoğunluğu unutulmuştur. Halk arasındaki
rivayetlere göre; Gürün’e Ermeni ve
Rumlar’ın değişik isimler verdiği belirtilmektedir. Rumlar, Gürün bölgesine batı dillerindeki Green (Yeşil)
diyorlardı. Ermeniler de Kürin-Karin ismindeki çok zengin birisinden dolayı bu
ismi vermişlerdir. Tarihi kaynaklarda, Gürün İlçesinin Hititler dönemindeki
ismi, Tegarama, Asur kaynaklarında Tilgarimmu’dur. Ermeni vekayinamecisi Şark
Teksiya, Gürün İlçesinin eski isminin
Arabisios olduğunu belirtmektedir. Bir başkka rivayet ise, buraya Müslüman
olarak sadece üç kişi gelmişler. Buradaki mağaralarda Yaşamaya başlamışlardı.
Buraya herhangi bir yabancı geleceği sırada korktukları için ikisi saklanır,
üçüncüyü de gözcü koyuyorlardı. Gözcü olan kişi, bir tehlikeli durum olmadığını
anlayınca arkadaşlarına “Görünün, görünün!” diye bağırırmış. İşte bu yüzden bu
kelime, günümüze değişime uğrayarak Gürün olarak gelmiştir. Nasıl ki Gürün’ün
ismi hakkında olduğu gibi, diğer konularda da birtakım halk rivayetleri
bulunmaktadır. Gürün ve havalisinde müslümanlığın nasıl yayılmış olduğu
konusunda da çok çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerin başında
buraya Müslümanlığın ilk olarak Battal Gazi ile birlikte gelen ve derviş
gazilerden olan kimselerce getirilmiş olduğu anlatılmaktadır. Bilindiği gibi,
Hz. Ömer devrinde, Halid Bin Velid’in komutasındaki orduyla Ubeyde Bin
Cerrah’ın başkomutanı olduğu seferde, hicretin 20. Yılında, Maraş, Elbistan
(yine Miladi: 720 yılında)ve bu beldelere yakın tüm bölgeler ele geçirilmiştir.
Tranada (Darende) Kalesi ve şehri fethedilmiştir. Bu esnada Darende Sengbar
(Zengibar)kalesinde üç mücahid şehid düşmüştür. Bu kişiler, bugün Hu Dede adı
verilen yerde gömülüdürler. Bu mücahidlerden Abdurrahman Gazi’nin türbesi
(Medişeyh) yani Medine’li Şeyh’in türbesi Karşıyaka Köyündedir. Kendisi
Medine’li olup tabiindendir. Türbesi bu köyün
Ancak Gürün ve havalisinde meydana
gelen savaşlarda şehit düşmüş olan kişilere ait mezarların nerede olduğunun
bilinmemesi, unutulmuş olmaları ihtimaline dayanmaktadır.
Gürün ve havalisinde ziyaret yeri
olarak kabul edilen birçok yer veya mezarın bunlara ait olması ihtimal
dahilindedir. Örneğin Tıhmın (Bahçeci) Köyünün içme suyunun çıkmış olduğu yere
Yusuf Dede isminde bir gazi eren gelerek yerleştikten sonra buradaki suyun
kaynamağa başladığı rivayeti bulunmaktadır. Buraya bu bölgenin insanı yağmur
duasına çıktıkları gibi çocuğu olmayan kadınlar ve birtakım adakta veya dilekte
bulunmak isteyenler de burasını ziyaret etmektedirler. Gürün’ün en meşhur yeri
olan ziyaret mevkiinde de savaş esnasında şehit düşmüş olanların mezarlarının
bulunduğu rivayeti bulunduğu gibi Güneş Kındıralık (Börklü Köyü) arasında da
aynı şekilde bir ziyaret yeri bulunduğu gibi yine Börklü-Beypınarı arasında da
böyle bir ziyaret yeri bulunmaktadır. Böyle birçok yerlerde savaşta şehit
düşenlere ait olduğu söylenen mezarlar bulunmaktadır. İşte yukarıda misal
olarak verilen yerler böyle buraya ilk olarak gelen ve savaşta şehit olanların
mezarları bulunabileceği gibi bunun böyle olmayabileceği de ihtimal
dahilindedir. Bütün bunların yanı sıra halk arasında çok sık olarak ve hemen
hemen herkes tarafından da kabul edilen bir rivayet vardır ki Gürün ve
havalisine Müslümanlığın ilk yayılmasını sağlayan ve Medine’den gelerek bu
bölgelerde ıslamı yayan Şeyh Yahya ve Şeyh Kasım isimlerinde iki zat
anlatılmaktadır. Yine Şeyh Mustafa adında bir kimseden de bahsedilmektedir.
Bunların daha Emeviler ve Abbasiler döneminde gelmiş oldukları söylenmektedir.
Fakat bu konuda rivayetlerden başka resmi olarak hiçbir kayıta rastlayamadık.
Ancak bu isimlerle anılan fakat tarih olarak 1224-1226 (Miladi: 1810-1808)
yıllarında Gürün’e gelerek burada kalmış ve bugünkü Ulu Camiiyi ve Meydan
Camiilerin yaptıran zatlardan bahsedilmektedir ve camiilerdeki taş kitabelerde
de aynı kayıtların bulunduğu gözönünde tutulursa ıslamın yayılması konusunda bu
isimlerdeki zatların çabalarının olduğu açıklık kazanmış olmaktadır.
Rivayetlere dayanan görüşlere göre bu bölgelere gelerek yerleşen nüfus bu
insanlardır ve bunlarla gelen diğer ıslam Mücahidleridir. Bugün gerek Gürün
ilçe merkezinde ve gerekse Suçatı Kasabasında yaşayanlardan daha Abbasiler
zamanındaki Malatya Valisi Ömer’in (ki mezarı bugün eski Malatya diye bilinen
mevkiindedir) soyundan gelmiş olduklarının rivayeti doğru olarak kabul edilirse
daha o zamanlara kadar Gürün ve yöresinin Müslümanlarca iskan edilmeye
başlanmış olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Bir başka iskan edilmeye başlamış
olduğu devir ise Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bahsettiği gibi Osmanlı
Devletinin kurucusu Osman Bey’in babası Orhan Bey’in Bursa’nın fethine katılan
Türkmenlerden altı hanesini Gürün’e ve kırk hanesini de Darende’ye yerleştirdi”
diye bahsetmiş olduğu iskan edilme hadisesiyle başlamış olmaktadır.
Bu iki iskan etme olayından başka
bir de Osmanlı ımparatorluğunun 1691 yılında teşebbüs ettiği ve bunda da %
100’e yakın bir başarı sağladığı Aşiretleri iskan teşebbüsü” ile meydana gelen
yerleşme durumudur ki, Gürün ilçesinde ve havalisinde yaşayan insanlar ve
bunlardan daha öncekiler (yaklaşık üç yüz senedir) de bu en son iskan
teşebbüsüyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinden ve bilhassa da Doğu ve Güneydoğu
bölgeleri ile Suriye bölgelerinden gelerek veya bizzat devlet tarafından
getirilerek iskan edilmişlerdir. Yani bu bölgelerde yaşamakta olan insanlar
Osmanlı’nın en son uyguladığı iskan teşebbüsüyle bu bölgelere yerleştirilen
Türkmen gurupları veya oymaklarına mensupturlar. Şu halde ilçemiz Gürün ve
havalisindeki iskan edilme olayini üç grup halinde siniflandirmak mümkündür:
1-Müslüman Araplar zamanında veya
ilk Türkmen akınlarının yapıldığı dönemde iskan edilenler ki, bunların sayıları
oldukça azdır. Resmi olarak kayıtlarını bulmak imkanı yoktur. Tamamıyla
rivayetlere dayanmaktadır.
2-Osman
Bey’in babası Orhan Bey’in zamanında bizzat Orhan Bey tarafından Gürün’e
yerleştirilen sayıları belli haneler ki, bunların da sayıları çok azdır.
3-XVI. yüzyılın ortalarında ve
sonlarında konar-göçer bir hayat tarzında yaşarlarken devlet tarafından
veyahutta kendi istekleriyle devletin göstermiş olduğu bir yere veyahutta
kendilerinin daha önceden hayvanlarını otlatmaya gitmiş oldukları yerlerde
yerleşik düzene geçmiş olan, Anadolu’nun değişik yerlerinde ve değişik
zamanlarda gelerek bu bölgelere yerleşen, devlet tarafından burasının
fethedilmesi için görevlendirilen Selçuklu beyleri hüküm sürmekteydiler.
Selçuklu beylerinden Kutalmışoğlu Süleyman bizzat Alparslan tarafından
Anadolu’nun daha batı kesimlerinin fethedilmesi için görevlendirilirken,
Kutalmışoğlu’nunşen Türkmen Oymaklarına mensup insanlar. Bugün yöremizde
yaşayanların büyük bir çoğunluğu bu son gurupta olanlar
oluşturmaktadırlar. Anadolu’daki yer
adlarının Türkmen boylarının adlarını taşıması, Türk yerleşmesinin kanıtı
sayıldığı gibi aynı zamanda günümüzde bile eski Türk toplumu arasında konuşulmakta
olan ve Türkmen guruplarının özelliklerini günümüz Türk insanına kadar taşıyan
kelime, söz veya deyimlerin de aynı şekilde kullanılmış olması ve aynı
anlamları taşıması da Türkmen boy ve oymaklarının günümüz Türk insanıyla olan
bağlantılarının bir delilini teşkil eder. Örneğin günümüzde kullanılan pek çok
yerleşim alanının veya mevki ile kışlık ya da yazlık yaylak isimlerinin aynı
şekilde kullanılmış olması bu aradaki bağlantıyı daha da kuvvetlendirmektedir.
Keza atasözleri veyahutta kelime veya deyimler bilhassa da örf ve adetler,
gelenekler de ayrı birer delilleri teşkil etmektedirler. Yöremizde kullanılan
Koru” veya Koruk” sözcükleri ile Koyak” sözcüğü Tohma havzasında oldukça sık ve
fazla kullanılan kelimelerden birisidir. Ber” veya Berci” ya da Sürü” veyahutta
Yılkı” ve yine Sürek” gibi hayvancılıkla ilgili kelime veya isimler XVI. ve
XVII. yüzyılda hatta daha evvelki Türkmen oymaklarının ortaklaşa kullanmış
olduğu sözcüklerdir.
Keza, Şuğul, Suçatı, Çayboyu, Çat,
Bük gibi en fazla kullanılan ortak isimler de eski Türkmen kelimelerinin
günümüze kadar ulaşmış olanıdır. Yine yöremizde Düz ve otlak yerlere eskiden
beri Yayla veya yaylaka” veyahutta Yazı adı verildiği gibi çeşitli atlı
oyunların yapıldığı geniş yerlere de Yarış yeri” adı verilmektedir. Ağıl”
kelimesi ise; yaylalardan hayvanların barınaklarına verilen isim olduğu gibi
Hayma” ismi de hayvanlara kışın yedirilmek üzere yığılan kurumuş ota verilen
isimdir. Ot ve Saman konulan çuvallara günümüzde Harar” denildiği gibi bugün
Adana ve Hatay’daki Karakeçililerde de aynı isimler verilmekte ve
kullanılmaktadır. Bu yöremiz insanıyla o bölgede yaşayan insanların aynı
Türkmen guruplarının birer devamı olduklarının da bir delilidir. Karakeçililer,
oturmuş bir şekilde duran ve hiçbirşey yapmayan kimselere “Lök” derlermiş.
Günümüzde bile Gürün’de ve yörelerinde böyle oturanlara Lök gibi oturuyor”
denmektedir. Lök ise günümüzdeki Güney Türkmenlerinin deveye verdikleri isim
olduğu gibi yöremizde de aynı anlamda kullanılmaktadır. Ve bu bölgelerde
yerleşik düzene geçmiş olan insanların bu Türkmen oymaklarıyla aynı boy veya
oymaklardan gelmiş olduklarına da kanıttır. Günümüzde hala mevcut bulunan ve
evlenecek kızın babasına oğlan tarafından verilen paraya aynı Karakeçililerden
denildiği gibi “Galın” denmesi bu birlikteliği ve benzerliği isbat etmektedir.
Bütün bu ve buna benzer kelimelerin yanısıra birr de birbirine yakın olan ilçe
merkezlerinde veya vilayetlerdeki yerleşim birimlerinin hemen hemen aynı
isimlerle kullanılmış olması da çok dikkat çekicidir.
Örneğin sonu Hüyük”le biten yerleşim
alanlarının bulunması ya da, Beypınar, Akpınar, Belpınar, Yarışyeri, düzlüğü
vb. gibi isimlerin bulunması da ayrı bir özelliktir. örneğin,
Tersahan(Tersakan): Bu adın da Oğuz boyundan Dirsehan’a ait olduğu çok açıktır.
Günümüzde Darende ilçesine bağlı Konaktepe köyünün eski ismi de Tersahan’dır.
Keza Başören köyü de Darende’nin
Konaktepe köyüne 5 km. uzaklıktadır. Gürün ilçesinin Başören köyü bulunduğu
gibi bu köyümüze yakınlıktadır. Gürün ilçesinin Başören köyü bulunduğu gibi bu
köyümüze yakın olan Tersahan adında da bir köyü bulunmaktadır. Bütün bunlar ve
yer kaplamaması için örnek olarak veremediğimiz böyle birçok misaller Güneydeki
Türkmen guruplarıyla günümüzdeki yöre insanlarımızın birbirleriyle olan
yakınlığını isbat etmeye kafi gelmektedir. Bunun yanısıra da örf ve adetleri ve
gelenekleri de katarsak bu birliktelik ve aynılık gün ışığı gibi ortaya
çıkmaktadır. Tarihi belgeler başta olmak üzere halk arasında nesilden nesile
aktarılarak mensub olunan boy veya oymağın nerede ve nasıl gelmiş olduğu
rivayet olarak da günümüze kadar bir gelenek olarak sürdürülmüş hangi oymağın
nerede ve nasıl gelmiş olduğu dededen toruna silsile yoluyla aktarılmış
bulunmaktadır. Biz de gerek tarihi belgelerde bulabildiğimiz ve gerekse halk arasındaki
rivayetlerden doğru olanları da bir yanlışlık olmasın diye tarihi belgelerle de
kıyaslayarak Gürün ve yöresinde yaşayan insanların nereden nasıl gelmiş
olduklarını yazmaya çalıştık. Eskiden üçgen şeklindeki tarlalara kulak adı
verilirdi.
Günümüzde, Gürün havalisindeki tüm
yerleşim birimlerinde böyle yerlere aynı isim verilmektedir. Ayrıca sürülmeyen
ve eskimiş tarlalara veyahutta yeni sürülmüş bu çeşit tarlalarada “Bor” adı
verilmektedir. Güneydeki Karakeçililer/Yörükler mutfak eşyalarına sofraaltı,
sele, sini, sahan, çomça, aşgana vb gibi şeyler demektedirler. Oysaki günümüzde
bile yöremiz insanının bu eşyalara vermiş oldukları isimler de aynıdır. Gürün
ve havalisinde dilsiz olanlara lal veya lallik denmesinin nedeni bu deyimin
Karakeçililer tarafindan da aynı şekilde kullanılmış olmasından
kaynaklanmaktadır. Yine ölen kimse için öldüğü ilk günde mezarının başında ateş
yakmak veya ölen kimsenin hemen ardından yemek vermek de Karakeçililer’in
adetlerindendir. Bugün “kazma takırtısı” adı altında Suçatı Kasabası’nda böyle
bir adetin devam ettirilmiş olması, karakeçililer ile yöremiz insanı arasındaki
ilişkinin bir delilini teşkil eder. Yöremizde oldukça sık kullanılan “Oğlunla
ordu ol, kızınla komşu ol” vb. gibi deyimler” hala yörükler arasında sıkça kullanılan
deyimler arasında bulunmaktadır. Yine bir kısım Türkmen boy veya oymaklarının
başlarına “Börk” veya “Külah” giymiş olduklarını tarihi kaynaklar
belirtmektedirler.
Bugün Gürün ilçesinin
Börklü(Kındıralık köyü) ve külahlı köyünün bulunması, buralarda yaşayan
insanların eskiden börk ve külah denen şapkayı giyinmiş olduklarının söylenmiş
olması, bu yörükler ve Karakeçililer ve diğer Türkmen oymakları ile
bağlantıları olduğunun bir delilidir. Çünkü günümüzdeki çocuk oyunlarımızda
bile “ya şunda ya bunda, keçe külah başında” gibi tekerlemelerin hala dilimizde
geçerliliğini korumuş olması bunu doğrulamaktadır...
Bilindiği gibi Külah-Börk-Taç eski
şamanist Türklerin Kam ve şamanlarının özel dini giysilerinin olmadığı yerde
külah ve börk onun yerini tutmakta olduğuna inanılmaktaydı. Şamanist Türklerin
Yurak ve Samoyed inançlarına göre bunlar güçlerinin büyük bir bölümünün bu
külahların içinde gizli olduğuna inanılmaktaydı.
Bugün Türkiye kızılbaşlığında baş
giyiminin manası ve yeri çok önemlidir. Buna külah denilir ve kızıl börk veya
taç dendiği de oluyor. Mürşidin başında taç yok ise erkan yapılmaz” sözü bundan
dolayıdır. Yine kesilen bir kurbanın kanının toprağa damlatılmamasına çalışmak
ve bir çukur kazarak ona hürmet etmek, yesevilik demevcuttur.Ve yine ölen kimse
için öldüğü günün ilk gününde mezarının başında ateş yakmak veya ölen kişinin
hemen ardından “ölü aşı” veya “can aşı” ya da “can etmek” gibi ölünün ruhu
adına düzenlenen adet ve gelenekler, Can etmek” vb. gibi isimlerle anılan
ölünün ruhu için düzenlenen yemekleri vermek, bunun için kurban kesmek (Bamsı
Beyrek karısına üç ayda varmaz isem öldüğümü bilgil, aygır atım boğazlayup ölü
aşum vergil”demektedir. Kabristanda yemek vererek kalan kısmın, Kurda kuşa yem
olsun” mezarın üstüne dökmek ve ölen insanın ardından onun iyiliklerini sayarak
ağıtçılar tutarak bir nevi yuğ yapma adetleri, ölünün ardından kırkıncı,
elliikinci gecelerinde yine böyle şölenler düzenlemek, ölünün yasını tutmak
için onun atının kuyruğunu kesmek, kara elbiseler giymek gibi adet ve
geleneklerin hala yöremiz insanının örf ve adetlerinden bir kısmını oluşturması
Gürün insanının Türkmen boylarıyla nasıl bir şekilde bağlı olduklarının bir
delilidir.
Keza, Bugün Gürün ilçesinin hemen
hemen her yöresinde gerek şölenlerde ve gerekse yas günlerinde bilhassa da eski
dönemlerde mezar başına götürerek orada yenilen Kömbe yemeğinin halen yapılmış
olması, eski Karakeçili gerek alevi ve gerekse sünni Yörükleriyle günümüz Gürün
insanının arasındaki bağlantıyı sağlayan kültürel birlikteliktir.
Keza ninelerimizden aldığımız
alkış(Hayır dualar), eski Türkmenlerdeki(Kazak-Kırgız)Baksa’larının dualarına
benzemiş olması, Kıpçak kelimesinin ağaç kovuğu anlamına gelmesi, yöremizde
Bekleyi bekleyi kabaağaç oldum” veya Ben ağaç kovuğundan mı çıktım?” Gibi
deyimler ile Türklerin Ağaçtan Türeme Destanı”nın varlığı ve aynı manas destanı
ve diğer destanlarda da olduğu gibi Türk insanının binlerce yıldır benliğinin
derinliklerinde nesilden nesile taşıyarak getirmiş olduğu öz kültürünün günümüz
insanının kültürüne nasıl taşınmış olduğunun ve hala yöremiz Gürün’de de
yaşıyor olduğunun bir delilidir ve isbatıdır.
Çünkü Gürün İlçesi’nin Tersahan
köyü’nde ve Tıhmın(Bahçeiçi)Köyü’nde ve Konakpınar Köyü’nde bulunan ve yaşları
tahminen beşyüz senelik ardıç ve diğer ağaçların bulunması ve bunların
ziyaretyeri olarak kabul edilmesi bunu göstermektedir.
Osmanlı İmpoaratorluğu döneminde
Gürün ilçesi ve köylerine iskan edilen ve bugün nesilleri devam etmekte olan
insanlar(oymaklar)ın sayıları sınırlı ölçüdedir. Bu oymakların gelmiş oldukları
bölgeler de bellidir. Gürün ilçesi ve köylerine gelerek yerleşen oymaklar;
Ankara (Haymana), Adana, Malatya (Akçadağ, Hekimhan, Darende, Kürecik, Arapkir,
Yamadağı, Zaviye, Dirican), Sivas(Zara, Hafik, Kangal, Ulaş, Sarkışla), Maraş(Elbistan,
Afşin, Lorşin, Tanır, Pazarcık,) Tunceli (Munzur), Antakya (Kırıkhan),
Erzurum(Bala), Çorum(Sungurlu), Kars, Erzincan(Kemah), Rize, Adana(Islahiye),
Tokat(Zile), Ağrı(Eleşkirt), Konya, Kırşehir, Yozgat(Boğazlayan, Yerköy),
Gaziantep(Gani), Suriye(Hama, Humus, Halep), Kayseri(Sarız, Pınarbaşı,
Sarıoğlan), Edirne, Mısır, Halep, Diyarbakır, Azerbaaycan ve Kafkasya,
Çeçenistan bölgelerinden gelerek bu bölgelere yerleşmişlerdir. Yunanistan ve
Bulgaristan’dan gelerek yerleşenler de vardır. Gürün ilçesi ve köylerine
gelerek yerleşen oymakların(aşiretlerin) yerleşmiş oldukları köyler ve yerleşim
yerleri şöyledir: Antakya/Hatay Kırıkhan bölgesinden gelenler, Sarıca,
Kaynarca, Göbekören köylerine yerleşmişlerdir. Adana ve Kozan bölgesinden
gelenler, Akdere, Yukarısazcağız, Dürmepınar, Yolgeçen, Güllübucak, Karadoruk
köylerine yerleşmişlerdir. Adana ve Islahiye bölgesinden gelenler
(Eskibektaşlı, Gürün merkez, Dayakpınar, Dürmepınar, köylerine yerleşmişlerdir.
Malatya Darende, Aşudu, irisuluk, Şeref/Ayvalı bölgesinden gelenler; Bahçeiçi,
Kızılören, Suçatı Kasabası, Dayakpınar, Başkaragöz, Ayranca, Çatkara, Yazyurdu,
Davulhüyük, Kavak, Eskihamal, Yeşildere, Koyunlukoca, Dırışlar, Köy ve
mezralarına yerleşmişlerdir. Malatya Dirican bölgesinden gelenler; Diricanlı(Şakşakpınar-Kayalar)ve
Eskihamal köylerine yerleşmişlerdir. Malatya Darende-Zaviye’den gelenler,
Eskihamal ve mezralarına yerleşmiştir. Malatya ili Yama Dağı bölgesinden
gelenler: Eskihamal ve diğer mezralarına yerleşmişlerdir. Malatya Arapkir’den
gelenler; Karaören ve Güldede köylerine yerleştiler. Malatya hekimhan
bölgesinden gelenler, Başören, Kızılören ve Suçatı bölgesine yerleşmişlerdir.
Malatya Akçadağ’dan gelenler; Akdere, Göbekören, Kavak, Gelloş(Koyunlu),
Sularbaşı, Konakpınar ve Suçatı Kasabasına yerleşmişlerdir. Malatya
Setrek/Ulupınar’dan gelenler; Yukarı Sazcağız, Beypınar köylerine
yerleşmişlerdir. Sivas Zara’dan gelenler; Güldede Karaören köyü ve Gürün
Merkeze yerleşmişlerdir. Sivas Ulaş-Karasar’dan gelenler; Gelloş, Diricanli
köylerine yerleşmişlerdir. Sivas Şarkışla’dan gelenler; Beypınar, Kervanmağara
köylerine yerleşmişlerdir. Sivas Kangal’dan gelenler; Böğrüdelik, Kervanmağara,
Suçatı bölgelerine yerleşmişlerdir. Yılanhüyük köyüne yerleşmişlerdir. Tokat
Zile’den gelenler; Güldede ve Suçatı bölgelerine yerleşmişlerdir. Maraş
Elbistan’tan gelenler; Suçatı, Deveçayırı, Karapinar, Karakuyu, Kavak,
Yolgeçen, Yelken, Beypınar, Külahlı, Yazyurdu, Göbekören, Kaynarca ve Yaylacık
köylerine yerleşmiştir. Maraş Tanır’dan gelenler; Beypınar, Göbekören, Kaynarca,
Yelken, incesu, Karakuyu, Kavak ve Yuva köylerine yerleşmişlerdir. Maraş Lorşin
ve Afşin’den gelenler Beypınar ve Yazyurdu bölgesine yerleşmişlerdir. Maraş
Pazarcık’dan gelenler; Camiliyurt, Kaynarca, Karakuyu, Kavak, Yelken, Külahlı,
Agaçlı, mahken köylerine yerleşmişlerdir. Erzincan Kemah’dan gelenler; Gürün
Merkez ve Davulhöyük köyüne yerleşmiştir. Erzurum Bala’dan gelenler; Kaynarca
ve Davulhöyük köyüne yerleşmişlerdir. Kars bölgesinden gelenler, Beypınar,
Davulhöyük gibi köylere yerleşmişlerdir. Çorum Sungurlu’dan gelenler;
Davulhöyük köyüne yerleşmişlerdir. Tunceli Munzur bölgesinden gelenler;
Camiliyurt ve Gürün’e yerleşmişlerdir. Ankara Haymana’dan gelenler; Akdere,
İncesu, Beypınar, Suçatı ve Eskihamal, Kızılpınar, Kızılburun köylerine yerleşmişlerdir.
Diyarbakır’dan gelenler Fatma Derviş ve Gürün’e yerleşmişlerdir. Gaziantep’ten
gelenler Fatma Derviş ve Yukarisazcagiz köylerine yerleşmişlerdir. Ağrı
Eleşkirt’ten gelenler; Gürün, Beypınar, Karahisar köylerine ve Gürün Merkeze
yerleşmişlerdir. Erzurum’dan gelenler; Karahisar, Yolgeçen ve Suçatı’ya
yerleşmişlerdir. Konya’dan gelenler; Gelloş/Koyunlu köyüne yerleşmişlerdir.
Kırşehir’den gelenler; Kızılören, Gelloş köylerine yerleşmişlerdir. Yozgat
Boğazlayan’dan gelenler; Yazyurdu bölgesine yerleştiler.Yozgat Yerköy’den
gelenler; Gelloş, Yazyurdu köylerine yerleşmişlerdir. Kayseri Sarız’dan
gelenleri Yazyurdu bölgesine yerleşmişlerdir. Kayseri Pınarbaşı’dan gelenler;
Çevirme, Beypınar köylerine yerleştiler. Edirne’den gelenler; Yolgeçen ve Karapınar
köylerine yerleşmişlerdir. Rize ve Samsun’dan gelenler; Suçatı kasabasına
yerleşmişlerdir. Çeçenistan’dan gelenler, Maraşlı/Erdoğan köyüne
yerleşmişlerdir. Kafkasya/Azerbaycan’dan gelenler; Osman Dede, Hüyüklüyurt,
Kürkçü, Yenibektaşlı köylerine yerleşmişlerdir. Mısır, Suriye, Halep, Bağdat ve
Mekke bölgesinden gelenler Gürün ilçe merkezine ve bazı köylerine
yerleşmişlerdir.Yunanistan ve Bulgaristan’dan gelenler; Gürün merkez ve bazı
köylerine yerleşmişlerdir.[353]
ARZAVA: Bugün ki Antalya ve
havalisindeki krallığın adıdır.
ANKUWA: (Ankyra) Bugünkü Ankara
AMASTRA: Amasya
ALAŞÜA: Kibris
ARANZAH: Dicle Nehri
ARZANI: (Aratzani) Murat Suyu (Küçük
ve Büyük Ermenistan’ın eski adıdır.)
ARZAŞKUM: Urartu Devletine bagli bir
yer adi.
ARAPKHA: Kerkük
AMİSOS: Samsun
AKAMPSİS: çoruh Nehri
ARSENİAS: Doğu Fırat Vadisine verilu
Murat Suyunun bulunduğu yer.
ARZENEN: Yukarı Dicle Vadisi
ANTİOKHİYE: Antakya (Hatay) Şehri
ARZEN: Erzurum
ARPASSUS: Arpa çayı
ARARAT: Ağrı Dağı
KARUM: Asur’lu ticaret erbabının Hitit
Devleti sınırları içerisinde serbetçe dolaşım hakkına sahip bulundukları
yerleşim alanlarına verilen adıdır. Şemsettin Günal Yakın Şark C. II. sayfa:
67)
WABRUM-WABARTUM-UBRUM: “Misafir
anlamına gelen bu kelime Asurlu tüccarların sahip oldukları malları taşırken
satmak için bıraktıkları depolara verilen isimdir. (a.g.e.)
KAPADOKYA (KATPATUKYA): “Güzel Atlar
Ülkesi” anlamına gelmektedir. (Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Yakın
Şark, Sayfa: 67, 4, 2 Belleten C. 10. Sayı: 39 Sayfa: 413)
HATTUŞAŞ: Hitit Devletinin başkenti.
Bugünkü Bogazköy-çorum, “-Aşşa” eliyle hissetilmiş ve Hititlerin Başkenti
anlamina geliyor.
KANEŞ: Kayseri’nin eski yerinde
kurulmuş bir yerleşim alanidir.
MAZAKA: Bugünkü Kayserinin eski bir
ismidir.
KUŞŞAR: Eski bir Hitit şehri olan
Kuşşar, bugünkü Alacahüyük’ün yerindeydi.
TİLİMRA: “URA”, “kuyu” anlamına
gelmektedir. Veya bol suyu bulunan yer anlamına gelmektedir. Hitit kralı
Telepihu’nun isminden de türetilmiş bir şehir ismi olduğu tarihi kaynaklarca
belirtilmektedir ve yine Hitit kralı I. Subbilulilima’nın zamanında Hezanlı
Dağında bulunan 100’e yakın kuyuyu Mitanni kralına ve ordusuna karşı kapatmış
olduğu bu bol kuyuların bulunduğu yer dolayısıyla Gürün ve havalisine bu ismin
verilmiş olabileceği de tahmin edilmektedir. Bakınız Hitit kralı I. Subbilulima
zamanına)
MELİDDU-MİLİDİA-MELİTEN: Bugünkü
Malatya’dır.
SAMOSAT- SÜMEYSAT: Bugünkü Samsat
ilçesidir.
KARGAMIŞ: Bugünkü Cerablus’tur.
KOKUSÜS: Bugünkü Göksun ilçesi.
MARKASİ: Bugünkü “Maraş” ilidir.
Güvercin anlamına gelir. (Besim Atalay)
HUBİSNA: Eti metinlerinde
karşılaşılan “Hubişna-Hubisna ve Abzisna şehir adlarındaki “-UŞNA” ekiyle
yapılmış olduğu ve Asur kaynaklarında geçen “HUBUŞNA” ile aynı olduğu
anlaşılmaktadır. Hubişna şehri ise, klasik çağda KYBİSTRA olarak bilinen Ereğli
ile eşitlendiğini tarihi kaynaklar. (Bakınız Belleten, C.10, Sayı: 39. Sayfa:
392)
LUŞNA: Forrer, bu şehrin bugünkü
Emirgazi oldugunu iddia etmektedir. (a.g.e)
URU-HAKPİŞŞA (Hakpis): Bugünkü
Boğazlayan (Yozgat) bölgeleriyle eşitlenmektedir.
SARİŞŞA: Sivas’a bağlı Altınyayla
ilçesinin Kuşaklı’da bulunan 1994 yılında Alman Arkeoloji Uzmanları tarafından
yaplan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan Hitit şehri.
SARİŞŞİNA: Bugünkü Sarız ilçesidir.
Hitit ve Kapadokya metinlerinde İahrişşa, Şamuha ve Hurama şehirleriyle
birlikte zikredilmektedir. Sözü edilen bu üç şehirde Kizvatna ülkesine ait
bulunuyordu. (Belleten, C. 10. Sayfa: 308)
ASIR/ASUR: çivi yazılı tabletlerde
“Asur” adı “Asir” veya “Asür” gibi iki şekilde yazılı görülmektedir. Asur hem
şehir ve hemde bu şehirde tapınılan mabut (İlah) un adı idi.
Bazı tarihçiler Asur ismini Sami bir
asla ait olduğunu ve Amuriler’in mabudu sayılan Asera veya Asrat ile ilgili
olduğunu göstermeğe çalışmışlarsa da en son inceleme ve araştırmalar Asir veya
Asur kelimelerinin ve Sami asıllı bir kelime olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece
de Asur veya Asir kelimelerini ARİ-SEN (Türkçe’de “İSRAMAK” beslemek, korumak,
himaye etmek” anlamına gelmektedir.) Adında Mitaniler’e mahsus isimlerden
olduğu ortaya çıkarılmıştır. (Elam ve Mezapotamya, Şems. Gün. Sayfa: 543,
544)AKAT KRALLIĞI (M.Ö. 2725-2543)
Öteden beri Samilerden olduğu iddia
edilen Akad Krallığı, Sinaar Bölgesini ilk yerleşenleri olan Ön Sümerler ve
Sümerlerle sonraları buralara gelmiş olduklarını gördüğümüz Sami’leri karışmasından
doğmuş melez bir yapıdaki kavimdir. Bu imparatorluğa adını veren (AGDE) şehri
adında (AK-ADA) NI değişmesiyle meydana geldiği sanılıyor. Sinear Bölgesinin
yukarı kısımlarına bu adı verilmekteydi. (Elam ve Mezapotamya Sayfa: 293, 540,
546. M. Şemsettin GÜNALTAY)
HİTİTLER/HATTİLER/ETİLER: Hititler
veya Etiler olarak tarihe geçmiş olan bu kavmin adı Tevrat’ta “HET” diye
geçmektedir. Etiler’e Asurlular, “Hatti” diyorlardı. Mısırlılar ise, “Hayta
(Haytas) adını vermekteydiler. Bilindiği gibi Mısırlılar, Subariler ve
Mitanniler’in ataları olan ve onlardan önce gelerek Ön Asya’ya yerleşmiş olan
Ön Sümerler ve Sümerler’e “Asya’lı anlamına gelen “SETTİ” adını vermekteydiler.
İngiliz müellifi Kunder ise,
Hititler (Hattiler) “Millet-i Müttehide3 yani “Birleşmiş Milletler” anlamına
gelmektedir, demektedir. Bu da anadolu’ya kendilerinden önce gelmiş olan
toplumlarla karışıp kaynaşmalarıyla birlikte Anadolu’da büyük bir imparatorluk
kurmuş olduklarından bu ismi almış olduklarını belirtmektedir. Orta Anadolu’ya,
Kapadokya’ya (Katpatukya) gelerek yerleşmiş olan bu kavmin Orta Asya’dan
Anadolu’ya gelmişler ve buraya HATA adını vermişlerdir. “Hata” ise, çin’in
kuzeyindeki ülkelere, Türkler tarafından verilen bir isimdir. Hititler “HATA
TÜRKLERİNDEN olup Anadolu’da 23 krallık halinde yaşamışlardır. Maraşta bulunan
bir kadın başı heykeli (Etrüsük) veya bugünkü “Türkmen kadını başına” benzemesi
de bunun bir kanıtıdır.
Katpatukya (Kapadokya) isminin
anlamı ise “Güzel atlar ülkesi” dir. (Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Besim Atalay,
Sayı: 8, 9 Elam ve Mezapotamya, Şemsettin Günaltay Sayfa: 286, Arif Koçak,
Sayfa:
SÜMERLER: Ön Asya’lıların Şana’ar
(Sinear) dedikleri Fırat ile Dicle’nin aşağı kısımları arasındaki bölgelerin
aşağı kısımlarının güney kısmına Akadlar tarafından verilen “Sümer” adından
almıştır. “Sinear” kelimesinin değişikliğe uğrayarak Sümer şekline de dönüşmüş
olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Akadlar’ın “Sümer” dedikleri bölgeye
Sümerler’in kendileri “ENGİ” diyorlardı. İşte bu bölgede oturan Brekisefal tipi
insanlara Sümerler adı verilmektedir.
M.Ö. 7. yüzyıldan kurulup M.S. 5.
yüzyıla kadar devam etmiş olan Kengeres Devleti”ni kurmuş olan Yenisey boyundan
TAGAR adı verilen kültürü yaratan yüksek tekerlekli kağnıları ile meşhur olan
“Tölis Türkleri” ile bunların yakınlıkları bulunmaktadır. Tölis Türklerinin
kurmuş olduğu Kengeres Devletinin Taşkent ve Buhara gibi yerler sadece beş
eyaletinden birisiydi. (Elam ve Mezapotamya, Sayfa: 198 Türk Devletleri Tarihi,
Adnan Müderrisoğlu, Sayfa: 22, 23)
BREKİSEFAL: “Asyatikler’in bugüne
kadar bulunan kafataslarının Brekisefal yapısı ve malum olan dillerininin
iltisaki oluşu, dinlerinin de Orta Asya ve Sümerler gibi tabiat kuvvetlerinin
takdis etme esasına dayalı olması ve nihayet hepsinin de mabud (ilah) “Teşup”
ile Mabude (ilahe) “Hepat (Hititlerde tanrı ve tanrıçanın karşılığıdır) nın
ortak olması, kökenlerinin Türkistan olduğunu ve bunlarla Sümerler arasında soy
bağlarının olduğunu doğrulamaktadır. (Elam ve Mezapotamya, Sayfa: 111, 114, 66,
67. Cenup Doğu, Kadri Perk. 30, 32)
CALYCADNUS: Göksu Nehri
CYDNUS: Tarsus çayı
KİNZA: Kadeş şehri
WAHŞUŞANA: Incesu-Ürgüp arasinda
kurulmuş bir Hitit şehri.
RUŞAHINILIA: Toprakkale
GUGUNA: Hoşap çayi
HADİTU: Bugün Gürün ilçesinin
güneydoğusundaki Arslantaş (Günpınar) mevkiinin Hititçedeki adıdır.
LUKKA: Likya Bölgesi
URA: Mersin’in batısında bir yer.
NAHİTA: Niğde
NAİRİ ÜLKESİ: Urartular’ın yaşadığı
bölgenin adı.
HERMOS: Gediz Nehri
MELAS: Manavgat
NEOSEZARE: Niksar
NİSLANİ: Lübnan
LİPURNA: Kapadokya metinlerinde
geçen “Urna” ekiyle türetilmiş bir şehir adı.
HURAMA: Tarihi kaynaklara göre
Kizvatna’nın diğer adıdır. Bu görüş Göthze’nindir. Ve Tegarama’nın
güneyindedir. Fakat tarihi kaynaklara göre iki tane HURAMA şehri vardır. Bu iki
Hurama şehri de Malatya’ya yakın olduğu kesindir. Hurama ismi Hitit
metinlerinde “Hurma” şeklinde yazılmaktadır. Tarihi kaynaklar Hurama, Luhuzati
ve Razama şehirlerinin birbirine yakın olduğu belirtilmektedir. “Ma” ekiyle
türetilmiş eski bir Hitit şehridir.
Şarişşa (Sarız) ve Şamuha şehirlerine yakın bulunmaktadır. (Belleten C.
10 Sayı: 59, Sayfa: 389)
ULAMA: Neneşe ile Puruşhanda
(Kayseri) arasinda ve ayni yol üzerinde bulundugu söylenen bir Hitit şehridir.
(Belleten C. 10 Sayfa: 413)
VATTARU: “Vattar (Su) anlamına
gelmektedir. Ve “Uşna” ekiyle türetilmiş bir isimdir ve şehirden çok bir ülke
adı olduğu da belirtilmektedir. “Bol suyu veya kuyusu” bulunan yer veya ülke
anlamındadır.
PURUSHANDA: Bugünkü Kayseri’nin eski
yerinde kurulmuş bir şehirdi.
NESİ (NEŞAŞ-NİSSA-NENAŞŞA):
Adlarıyla eşitlenebilen bu şehrin Ankara’nın güneybatısındaki Gavurkale’nin 150
km. doğusunda bulunan Murathüyük adı verilen yerin eski yerinde kurulmuş bir
Hitit şehriydi. (Belleten, 10 Sayfa:
)
KİZVATNA: Seyhan’ın batısında bir
kısım sahayı çukurova ve Ceyhan’ın kuzeydoğusunda dar bir şerit halinde uzanan
bölgenin adıdır. Ayrıca Kizvatna, Arzava adındaki bölgenin diğer bir adıdır.
(Belleten. Cilt: 2)
ARZAVA: Bugünkü Antalya ve havalisi
ile eşitlenen bu bölge Hitit Krali I. Murşil zamaninda M.Ö. 1806 yilinda Hitit
Devletine baglanmişti. Bu bölgede tarihin aydinlanmaya başladigi devir (tarih)
olarak kabul edilen M.Ö. 4000’li yillarda “Arzavalar” adindaki bir topluluk bu
bölgede yaşiyorlardi.
KİZVATNA KRALLIÚI (ÜLKESİ): Daha
önceleri Seyhan ile Ceyhan arasındaki bölgeye verilen bir addır. M.Ö. 4000’li
yıllarda bu bölgede Kizvatnalılar adındaki bir topluluk yaşamaktaydılar. İşte
adını bu topluluklardan almış olan bu bölgede bir krallık kurulmuştu. Kizvatna
Krallığı tarihe bir küçük krallık olarak çıktığı zamanlarda sınırları; kuzeyde
Tahtalı Dağlarında, Tohma Vadileri ve Gürün İlçesinin de içinde bulunduğu büyük
sahayı kaplıyordu. Bu krallık Hitit Kralı I. Murşil zamanında Hitit Devletine
tamamen bağlanmış ve yeni bir toprak düzenlemesiyle de bu bölgelere yakın olan
yerel krallık alandan Tabal, Gurgum, Komana vb. gibi krallıklar da bu krallığa
bağlanmış ve bu tarihlerde de Gürün ilçesi de bu krallığın sınırları içine
dahil edilmiştir.
PURUŞ-HANDA: (Buruşhanta) -”ANTA”
eki ile türetilmiş bir şehir ismidir. Bu şehir ismi “Puruşhatum” diye de
metinlerde nakledilmektedir. Bugünkü Kayseri ilinin eski yerinde kurulmuş olan
Kaneş Sitesi, bugünkü Kültepe Bölgesine verilen isimdir. Zamaninin en büyük
ticaret merkezlerinden birisiydi. (Bakiniz Yakin Şark. Şemsettin Günaltay,
Cilt: 2 Sayfa: 67)
DESTROST: Aksu
DAİANİ ÜLKESİ:
DATAŞŞA (DATTAŞ): Aşşa ekiyle
yapilmiş bir şehir adidir. çünkü Hitit metinlerinde ayrica görülen ve bir
Profoluvi Tanrisi saydigimiz Tarhund ile bir Luvi Tanrisi olan Datta’ya AŞŞA
eklenmek suretiyle meydana getirilen Datta (a)şşa ve Tarhund-aşşa şehir
adlarinda ve Pitaşşa’da bu ek dogrudan dogruya (-aşşa) şekilni muhafaza etmiş
bulunmaktadir. Ayni tarihte Hitit metinlerinde görülen Malliaş Nehir adlarindan
aşşa eklenmek suretiyle bir Malli-aşşa şehir ismide yapilmi
oluyor.
Böylece Kültepe metinlerinde ve yine
Hitit metinlerinde birkaç şehir adiyla temsil edilen bu çok eski -aşşa eki
Güney ve Güneybati Anadolu’da, Yunanistan, Hint, Avrupalilardan önceki halkta
(-ss) şeklinde hususiyetli yer adlari görülmektedir. (Belleten Cilt. 10 Sayi:
39 Sayfa: 389, 390)
Dattaşa’nin yerinin metinlerinden
edilen intibalara göre G. Anadolu’da olacagi umumiytle kabul edilmiştir.
Nitekim Garstang’da Hitit, metinlerini göre, hem bir memleket hem de bir şehir
olan Dattaş çayi, “Huli” Irmagi memleketi, aşagi memleket, Tyuna, Hubişna ve
Aksaray Sultan Han arasinda olacagini düşündügü Ulama ile daima bir arada
geçmiştir. Dolayisiyla Konya Ovasina ve daha yakin olan Şugla çayi Havzasina
yerleştirilmektedir. (A.g.e. sayfa: 389)
HAHHUM: Götnze’ye göre, Hahhum Harana,
Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia (Lavazantiya) şehirlerinin Kizilirmak ile
Firat Nehri arasinda aranmasi gerektigini söylemektedir. (Belleten, C. 10.
Sayi: 39 Sayfa: 398)
Hahhum, Sivas’ın güneyinde, Divrik
yakınlarında olduğu kesindir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 411) Luhuzatia
(Lavazantiya) ise, Kizvatna’nın bir diğer adıdır. Bazı belgelere göre de,
Malatya’ya yakın bir şehirdir. Keza, Hurama, ve Şamuha şehirlerinin de bu
bölgelerde olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Tegarama bölgesi Gürün ilçesi
olduğuna göre, Timelkia da Darende ilçesi olduğu tarihi kaynaklarca belirtilmiş
olduğuna göre Hahhum ve Şahhum şehirlerinin bu bölgelerden uzak olmadığı
kesindir.
HAŞŞU(M): Şehirinin de bu bölgelerde
oldugu kesindir.
WATTARUŞNA: “-Uşna” ekiyle türetilmiş
bir isimdir. Forrer, “Wattarua” şehir adinin Hitit metinlerindeki “Wattaru” (su
yeri kelimesinin lokatif hali oldugunu ve “WATER” (su) kelimesinden türetilmiş
olabilecegini Etice’ye yabanci oldugundan bu kelimenin Etiler’in diline
Hint-Avrupa asilli bir dilden geçmiş olabilecegini “Wattarua” şehrinin, Arzava
(Antalya bölgesi) hududunda bulunmasi sebebiyle de Luvi”ce (Göksu ve Içel) den
alinmiş olabilecegini ileri sürmektedir. Yine Forrer’e göre, “Wattaruşna”
isminin birçok kuyu veya kuyularin bulundugu bölgelerde anlamina geldigi için
bu ismin Hititler döneminde birden çok yerlere yani bu özellikleri bulunan
yerlere veya yerleşim birimlerine isim olarak verilmiş olabilecegini de
belirtmektedir. çünkü Kapadokya ve Hitit metinlerinde geçen Uru-Wattar-Uşna
(Vattaruşna) gibi, “-Uşna” ekiyle türetilmiş birçok şehir ismi geçmektedir.
Purşna, Luşna, Dankuşna vb. gibi
LAVAZANTIYA/LUHUZATİA: Gerek babası
“Pentip Şarrı” ve gerekse “Pudu, Hepa” Harri kökenli bir isimdir. LAVAZANTİYA
kentinin yeri kesin belli değildir. Ancak “Pudu-Hepa” bir yerde (bir bölgede)
“Kizavatna Ülkesinin kızı” bir başka bölgedeki ise “Kumani Ülkesinin kızı”
olarak geçmektedir. Kizavatna ülkesinin ise Seyhan ve Ceyhan arasındaki tüm
bölgeler ile Torosların Tahtalı Dağlarına kadar uzanan sahanın genelindedir.
Metinlerde anlaşıldığına göre Lazavantiya veya Luhuzatia isimlerinin yerine de
yani bir şehir adı olarakta Kizavanta kullanılmaktadır. Kummani ise (Romalılar
dönemindeki Commana) kaynaklarda Tilgarimunun (Girnun) güneyde olduğu tarihi kaynaklarda
belirtilmektedir. Her iki yerde Luhuzatiya Lavazantiya, Kizavatna ve Kummani
aynı ülkenin sınırları içinde bulunmaktaydı.
İdem babanın ve hemde kızının
oldukları Tanrı ise Lavazantiya İştar’ı ya da Hurrice adıyla ŞAUŞGA olarak
bilinen Tanrıça’dır. Bütün bunları Fidu-Hepa’nın Hurri kökeni açıkça
vurgulanmaktadır. (An. Uy. Tarihi Cilt: , Sayfa: 49) (Daha geniş bilgi için
Gürün’ün adları bölümüne bakınız.)
Kraliçe Pedu-Hepa’nın bulunan
mühründe şöyle yazılı bulunmaktadır. “Hatti ülkesinin prensi yeryüzü efendisi,
Arinmanin Güneş Tanrıçasının gözdesi Tanrıçanın hizmetkarı, Kizavatna ülkesinin
kızı Pedu-Hepa’nın mührü” Buda kraliçe Heppa’nın memleketi hakkında bilgi
vermektedir.
III. Hattuşuliyeli’ye
ait bir mühürde “Arinna kentinin Güneş Tanriçasi’nin ve Şamuha kentinin
iştarinin gözdesi Hatti suli” diye yazmaktadir böylece “iştari’i” Hurrice’de
GAVUŞGA’nin ŞAMUHADA kullandigi belirlenmiş olmaktadir. (An. Uy. Tarihi. Cilt:
1 Sayfa: 49)
LAVA ANTİYA: “Luhuzatıya” diye de
tarihi kaynaklarda adı geçen bölge bazı tarihi kaynakları göre “KİZVATNA”NIN
adıdır. Fakat bazı belgelere göre ise bir şehirdir. Malatya’ya yakın bir
bölgedir. “-Anta” ekiyle türetilmiş bir kelimedir.
a)Hitit metinlerinde “Urşu” ve
Kargamiş şehirleriyle beraber adi geçen ve Kapadokya metinlerinde “HURAMA”
şehirleri ile beraber adi geçmekte olan Luhuzatia Lavaz Ontiya şehrinin
(bölgesinin) Malatya havarisinde olmasi beklenen HURAMA’lar (iki tane oldugu
biliniyor) dan birisine çok yakin oldugu ve dolayisiyla onunda bu mintikadan
uzakta olmayacagi kesindir.
b)Anadolu’da bulunan tabletlerden
veya metinlerde geçen Tanrı adlarından bazıları Hurri kökenli kelimelerden
oluşmaktadır. Yani Hurri’lere aittir. Bunların başında Hepa kelimesi
gelmektedir. Hepat Hurri Tanrıçasıdır. Arina şehrinin tanrıçasına hitaben
yazılmış bir duadır (ki dua şöyledir bütün ülkenin kraliçesi efendim Arinna’nın
Güneş Tanrıçası Hatti ülkesinde Arinna’nın Güneş Tanrıçasına adını alırsın,
sedir ülkesinde (Suriye’nin kuzey kısımlara ve Toroslar’ın tümü ve kuzey
kısımlarını içine alan bölgelerde ise HEPAT adını taşırsın) Hiti Güneş
Tanrıçasını Arinna ile eşitlenmektedir. Yani Hitit ülkesinde Fırtına Tanrısı
olan TARU (Ünvanı kraldır) Fırtına Tanrısının oğlu ise TELİPUNU’dur. Hiti
ülkesinin güney bölgelerinde ve güney komşularında TEŞUP olarak tanımakta bu ad
ile anlaşılmaktadır. Güneş Tanrıçası olan Hitit Tanrıçası olan “Arinna ise yine
bu bölgede (Suriye ve güney Hitit bölgesinde) HEPAT olarak anılmaktadır. Bu
Tanrıça ise Hurri tesirinin ve nüfusunun, hakimiyetinin hüküm sürmüş olduğu Şa
Muha (Sumuha) Kommani (Kummani) Hurma (Hurama) Uda, Una, Wasudavanda
(Wosudavanda), Abzisna (Hubişna), Kataba, Sulupaşa vb. gibi Hitit ülkenin doğu
ve güneydoğu bölgelerinde kutlanmakta ve anılmaktaydı. Hitit kralı III.
Hattişulinin ise kudretli kraliçe PUDU-HEPA’nın Hepat kültü içinde meşhur
şehirlerinden biri olan Kummani’li (Kummani) olması ve o zamanlardan önce veya
bu şehrin Lavazantiya diye de anılmış olması (Kraliçe Pudu-Hepa’nın babası o
zamanlar Lavazantiya şehrinin kralı bulunuyordu.)
PİSİLYA: Burdur, Isparta, Denizli
dolayları, batıda Akçay, Acıgöl’ün kuzeyi, Burdur, Eğridir ve Beyşehir
göllerinin güneyinden, güneybatıda Söğütlü Gölü ve Antalya’nın kuzeyinde kalan
bölgedir.
PUNT: Seyhan ile Ceyhan Nehirleri
arasındaki bölgeler ile kuzeyde Tahtalı Dağlarına kadar uzanan sahanın adıdır.
(Yakın Şark. C.I Sayfa: 111, 128)
PAFLAGONYA: Batı Karadeniz Bölgesi;
Sinop, Zonguldak, Samsun vb. gibi bölgeler.
KİLİKYA: Mersin, Tarsus, Adana vb.
gibi bölgeler ile Göksu Nehrinin kıyılarıdır.
İZORYA: Antalya, Isparta
bölgeleridir.
LİKEONYA: Bugünkü Konya ve Karaman
bölgeleridir.
KARYA: Muğla ve havalisindeki
yerlerin adıdır.
LİDYA: İzmir bölgesi ve Gediz Irmağı
vadilerine verilen addır.
KÜÇÜK KAPADOKYA: Tuz Gölü ile
Kızılırmak arasındaki havalinin adıdır.
GÜNEY KAPADOKYA: Kızılırmak Nehrinin
güneyinde kalan bölgeler ile Seyhan ve Ceyhan Nehirlerine kadar olan sahanın
adıdır. Tohma Havzasının büyük bir bölümü Tahtalı Dağları da bu bölgenin
içinden kaldığı gibi Uzunyaylada bu bölgenin sınırları içindedir. Kayseri,
Niğde ve Nevşehir bölgeleri de aşağı veya güney Kapadokya’nın içinde
sayılmaktadır.
COMANA(Kumana)/KUMMUH: Tarihi
kaynaklarda birden fazla Kummuh ve Kumana Krallığından bahsedilmiş olması
tarihi kaynaklardaki bilgilerin çeşitli olmasından ileri gelmektedir. Ayrıca da
yaptığımız araştırmalarda da birden fazla Kummuh ve Kumana şehrinin veya
Krallığının bulunmuş olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Tespit etmiş olduğumuz dört
Kummuh (Kumana) Krallıkları ise şunlardır: Bunlardan birincisi: Pont ülkesinin
(krallığının) tek başına devlet olduğu zamanlarda (M.Ö. 322’de Mitridat
zamanında) Zile/TOKAT (o zamanki ismi Gaziura) ın kuzeydoğusunda 25 km
mesafelik bir yerde bulunan “Comana” şehri bulunmaktadır.
İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve
daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah ilçesinin havalisine
kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah bölgesidir. Bu
ülke genelde tarihi kaynaklarda “Kummuh/Kutmuhi adıyla zikredilmektedir.
Üçüncü ise; Kargamış Krallığı ile
komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve “Kommagene” adıyla bilinen
krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığına bağlı olarak
(Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde
Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kaadokya ve Malatya arasında kalan
uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin ve
kralının isimdir. Selevkoslar’a bağlı bulunan bu yöre halkı M.Ö. 162 yılına
doğru isyan ederek bağımsızlığını ilan eden bu bölgenin kralı Ibantiokhos, Roma
generali Lucullus’a boyun eğmek zorunda kalmıştır. Aynı adla dört tane kral (I.
II. III. IV. Artiokhos) hüküm sürmüştür. Nemrut Dağındaki kral mezarları bu
krallara aittir. (Adıyaman ili Kahta ilçesi yakınındadır) III. Antiokhos’un
ölümünden sonra M.S. 17 yılında Kommagene ülkesi, Roma’nın bir eyaleti haline
getirilmiştir. (Malatya Tarihi Sayfa: 37, 38)
Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri
ili (Mazaka) ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi) nun
güneyinde tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir
şehir ve ülke adıdır. Tabal Krallığına bağlı bulunduğunu tarihi kaynaklar
belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre buranın halkını da Muşkiler ile
Tibareni (Tabal) lar oluşturmaktaydı. çoğu tarihi kaynaklarında COMAN-KOMANA-KUMANA-KUMMUH
gibi isimlerle de anılmıştır. Bu krallık yani Kumana ülkesi eskiden Tilgarimmu
(Gürün) bölgesinin de içinde bulunduğu Hititler zamanında Şamuha, Hurama,
Tilgarimmu, vb. gibi bölgeleri de içine alan Gurgum Krallığı ile komşu olan ve
Kayseri’ye kadar uzanan bir Kumana Krallığından (Kummuh) bahsetmektedirler. Bu
ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan Asur Kralı bu kralın yerine
Meliddu Krlaı Tarhunazi’yi getirmiştir. İşte Tilgarimmu (Gürün) ilçesinin
sınırları içinde bulunduğu bu krallık Tabal Krallığına bağlı bulunan küçük bir
prenslik halinde idi. (An. Uy. Tarihi-Malatya Tarihi, Yakın Şark. Belleten,
Yurt Ansiklopedisi)
ŞAMUHA (Şamuha): Mazaka (Kayseri)
ile Tilimra (Tilgarimmu) yani bugünkü Gürün ilçesi arasinda kurulmuş olan bir
Hitit şehridir. (Yakin Şar. C. 2, Sayfa: 67) tarihi kaynaklarda görülen odur
ki, Şamuha şehri iki tanedir. Birincisi, yukarida belirtilen yer, ikincisi ise,
Malatyaya yakin bir bölgede Malatya’nin güneybatisinda (Doganşehir Havalisinde
veya buraya yakin bir bölgedeydi.)
HURAMA: Eldeki bilgilere ve tarihi
kaynaklara göre, Kizvatna’nın diğer adıdır ve Tilgarimmu bugünkü Gürün
ilçesinin güneyinde bulunan bir Hitit şehri idi. (Belleten. C. 10. Sayı: 39.
Sayfa: 392) Hurama Hitit metinlerinde HURMA şeklinde yazılmaktadır. “-Ma”
ekiyle türetilmiş bir isimdir. Hurama ismi de aynı. “TEGARA-MA” ve “ULAMA” gibi
“HU-RA-MA” gibi (çift “M” harfiyle) yazılmaktadır. Anlaşıldığına göre,
birbirine çok yakın olması icab eden birisi SALAHŞUA, diğeri de “Luhuzatia”
istikametinde olan iki Hurama şehri bulunmaktadır. (Belleten, C. 10, Sayı: 39,
Sayfa: 394)
TİLİMRA: “-URA” ekiyle türetilmiş
bir Proto-Hititçe isimdir. Ve bir şehir ismidir. Tilimra şehir adı “TİLİ-UR
(A)-UMAN” şahıs adıyla köküyle aynı olmalıdır. “Ura”nın bir ek değil, fakat bir
cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia edilmektedir.
Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte,
kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve
“Te”nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan
TELEPİNU’nunca gözönüne alınmasıyla yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır.
Tilimra şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra” şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve
(Kayseri) şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen Gürün ve
havalisinde) tahmin edilmektedir. Birçok kuyuların ve bol suyun bulunduğu şehir
anlamına da gelmektedir. Gürün ilçesinin bu özelliğinden ve Mezanlı
Bölgesindeki kuyuların bulunduğu da gözönünde bulundurulursa Tilimranın Gürün
olması daha da kuvvetlenmiş olmaktadır. (Belleten, C. I. Sayfa: 393)
TİMELKİA: Kapadokya metinlerinde
oldukça adı sık geçen ve Hitit metinlerinde adı geçen Timilkia adı Tuhpia
adıyla birlikte geçmektedir. Hitit kaynaklarında Tamalki-Taşhania-Zalpa sırası
arasında görülen ve bu şehir adları da “-Nia” eklerinden türetilerek yapılmış
olup, bulundukları yerlere göre de doğudan batıya doğru dizilmiş oldukları
söylenebilir. TİNTUNA ve Zaraşşina şehirleri de “-Nia” ekiyle türetilmişlerdir.
TİMELKİA şehrinin SİVAS-MALATYA arasıda olması kuvvetle muhtemel olup, buna
mukabil ZALPA şehrinin Kırşehir civarında aranması kesin gözükmektedir.
(Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398)
PİTURA(Pitara): Hitit Kralı II.
Murşil ( ) ile Kizvatna Kralı
Şunaşşra arasındaki antlaşmada Pitura şehri umumiyetle çukurovayı ve doğusunu
kapladığı söylenen Kizvatna’nın bir hudut şehri olarak zikredilmektedir. Bu
sebepple de bugün Elbistan civarında aranması lazım geldiği söylenebilir.
(Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 394).
SUBARİLER: Sümer-Akad metinlerinde
öğrendiğimize göre; “Subaru”, bu kavmin dilinde “Irmaklar arası” anlamına
gelmektedir. İki kelimeden oluşan “SUB-ARU” lafzı Türkçe’de aynı anlama yani
“Su arası” anlamına gelmektedir. “SUB” Eski Türklerde “SU” anlamına geldiği gibi,
“ARU” kelimesi de bugünkü “ARA” diye teleffuz ettiğimiz kelimenin aslıdır.
M.Ö. 3000’li yılların başlarındaki
göçler esnasında Hubur-Fırat bölgesine gelerek yerleşmiş olan Ön Asya’lı
Brekıseıaller gurubuna giren ve Etiler ile de aynı ırktan olan insan guruplarına
verilmiş olan isimdir. Bu yerleşmiş oldukları bölgeye de “SUBARTU” adını
vermişlerdir. (Yakın Şark, Şemsettin Günaltay Sayfa: 283. Cilt: II Cenup Doğu,
Kadri Perk, Sayfa: 31, 33)
HURRİLER: M.Ö. 3000’li yılların
başındaki göçler esnasında, Habur Fırat bölgesine gelerek yerleşmiş olan Ön
Asya’lı Brekisefaller gurubundan olan Subariller ve Hititler ile aynı soydan
olduğu belirtilen kavmin adıdır. (Cen. D. 30)
ELAMLAR: İran’ın güneybatısındaki
Türkiye’nin güney ve güneydoğusundan İran’ın Zağros Dağlarından Dicle Nehri
arasındaki bölgeye eskiden Yunanlılar, “Elimais” adını verdikleri gibi,
İbraniler ve Akadlar da “ELAMTU” yani “Yüksek Memleketler” adını
vermekteydiler. M. 3500-3000’li yıllar arasında bu bölgelerde yaşayan Orta Asya
kökenli kavmi verilen bir isimdir. (Elam ve Mezapotamya, Şemsettin Günaltay,
Sayfa: 8, 9) (Yakın Şark C. 3 Sayfa: 130)
GOTİLER/GUTİLER: Başlangıcı belli
olmayan yani bilinmeyen bir tarihlerden beri Zağros Dağlarının yüksek
mıntıkalarında yaşamış olan Ön Sümerler ve Sümer ile yakınlığı bulunan insan
guruplarına verilmiş olan addır. Sami ırktan olan Akad’lar, Sinear bölgesine
hakim oldukları sırada karşılarında bulundukları en büyük rakiplerinden biri de
Gotiler idi. (Elam ve Mez. Sayı: 316)
KASSİTLER: Tarihi belli olmayan
zamanlarda büyük ihtimalle Sümerler veya Ön Sümerler ve Etilerle beraber Orta
Asya’dan gelerek Elamlar’ın yukarısında İran’ın dağlık mıntıkasında yurt
tutmuşlardı. Bu kavmin adı “Kassu/Kassit/Kosse” isimleriyle de anılmaktadır.
Akadça bu ismin “Hem Ma’bud’un ve hem de o Ma’buda tapan halkın ismi” olarak
kullanılmıştır. Kassitler kendileri ile TÜRK ismini ilk defa tarihe
tanıttırmışlardır. Kassitler “Turgü” isminde (mabudilahları) vardı. Etiler ile
Mitanniler’in “Tarku” veya “Tarhu” adıyla aynıdır. Kassitler Hititler ve
Mitanniler ile aynı ırktandırlar. (El. Mez. 525)
SAMİLER: Tevrat’ın bilinen ananesine
göre “Nuh Tufanı”ndan sonra Nuh’un üç oğlundan biri olan Sam’dan türemiş olan
insan topluluklarına verilen isimdir. Samiler, pek çok dağılmış ve muhtelif
etnik guruplarla karışmış olduklarından Halis Sami tip bulunması mümkün
değildir.
Arap yarımadasından ilk defa Sin’a
(San’a) mıntıkasına doğru çıkmış olan Sami Kabileler, M.Ö. 4000’li yılların
sonunda rastlanmış olduğunu Eski Mısır tarihi vesikaları belirtmektedirler.
Sümerler’e ait tabletlerde de Samiler’in bu tarihlerde Fırat Nehrinin batı
kıyılarında, Irak ve Suriye’nin arasındaki çölde dolaşmaya başladıklarını
göstermektedir. (Elam ve Mez. Sayfa: 282, 283)
Samiler; Akdeniz Dolikisefalleri
tipinden olan ırka mensupturlar. İbn-i Haldun bunları Arab’ı Müsta’rabe
(Araplaşmış Arap) adını vermektedir. Samiler, Mezapotamya’ya geldiklerinde
burada kendilerinden çok önceleri gelerek yerleşmiş ve ileri bir medeniyete
sahip olan Ön Sümerler’i ve Sümerlerle karşılaşmışlardı. Bu dönemde kuzeyde
ise, Toroslar bölgesinde Mitanniler ve Kapadokya bölgesinde ise Hititler
bulunmaktaydı. (Yakın Şark, C. I Sayfa: 198)
LUVİLER: Alanya’nın kuzeyinden Göksu
Nehri kollarının da kuzeyini içine alan daha kuzeydeki Karaman bugünkü
Mersin’i, kuzeydoğuda Kapadokya’ya ulaşan ve Seyhan Nehri arasına yerleşen
boyun adıdır. Taş-Eli ve Toros Kilikyasına yerleşmişlerdir.
FRYGYA: Afyon, Denizli, Uşak,
Kütahya, Eskişehir vilayetleri ve civarlarina verilen bir isimdir. Frygler ile
Muskiler’in ayni soydan olduklari ve Taballar Gaşgalar ve Tegaramalar ile de
yakin soy baglari bulundugunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Fryg Devleti
adinda bir devlet kurulmuştur. (Yakin Şark. C. IV. Sayfa: 22, 26, 261 ve diger
eserler)
TUKURNA: “Urna” ekiyle türetilmiş
Kappadokya’da bulunan bir şehrin adidir. “Urna” ölü külünün konuldugu kabin
adidir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 390)
TİLİMRA: 1- “Ura” ekiyle türetilmiş
bir yer adıdır.
2-“Proto-Hititçe” kuyu anlamına
geldiği ifade edilmektedir.
3-Tilimra şehir adi TILI-UR (A)-UMAN
şahis adi köküyle aynidir.
4-Hitit metinlerindeki Tiliuraş
şehri adinda buluyoruz. çünkü Hititçe’de şahis adlari dolayisiyla “U” veyahutta
“V” ile “M”nin degişmeye ugradigini biliyoruz. O halde “Tilimra” ile
“Tiliuraş”in ayni oldugu anlaşilmaktadir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 393)
5-Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın
doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha
şehirleriyle birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları
anlaşılmaktadır. Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki
bu yol kral yoludur) önce Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya)
Tilimra’ya, bir diğer yolda güneydoğuya Malatya civarında aranması uygun olan
Hurama’ya gidiyordu. Eldeki kaynaklara göre Hurama şehri, Kizvatna’nın, diğer
adı olduğuna göre ve Luhuzatia ve Razama şehirlerinin ve Malatya’nın
yakınlarında ve Tegarama’nın güneyinde olduğuna göre Tilimra’nın Tilgarimmu
diye bilinen bugünkü Gürün İlçesi’nin olduğu anlaşılmaktadır.
Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha,
Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerinin yerinin Yukari Kizilirmak ile Yukari
Firat arasindaki sahada (yani Firat Nehrinin kollari olan bugünkü Tohma
Vadisinde) lazim geldiginin kanaatini belirtmiş olmasi bu görüşümüzü
dogrulamaktadir. (Belletne. C. 10. Sayfa: 398)
TEGARAMA: Hititçe’de “MA” ekiyle
türetilmiş bir yer adidir. Tarihi kaynaklarinin büyük çogunlugu bu yerin
bugünkü Gürün ilçesi oldugunu belirtmektedirler.
TEGARAMA: Bu şehir adi ile kökü
bakimindan mukayese edilebilecek TIKARA ve “TIKARAŞU” şahis adlarinin “MA”
ekiyle türetilmiş bir yer adi oldugudur.
TEGARAMA: Genelde Tegarama, Hurama,
Ulama, şeklinde gördügümüz bu yer adindan sonrakisinin Hitit metinlerindeki
Hurumma ve Ulumma diye yazilmiş oldugu da görülmektedir ki bu da “Tegarama”
isminin Hititçe’deki “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adi oldugu ortaya
çikmaktadir.
TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya,
hem de Hitit kaynaklarında defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit
metinlerinde TAGARAMA şeklinde
yazılmaktadır. Hitit metinlerine göre ISUWA hududunda ve Azzi ile münasebeti
bulunan bölgenin adı olabileceğini Göthz, “Kizvatna” isimli esinde
belirtmektedir.
TEGARAMA ismi, Asur kaynaklarında
“TİLGARİMMU” şeklinde geçen bu şehrin genellikle GÜRÜN İLçESİ olduğu kabul
edilmektedir. Bu bilgilere göre:
A)Kapadokya belgelerinde TEGARAMA,
B)Hitit metinlerinde TAGARAMA,
C)Asur kaynaklarında da TİLGARİMMU
diye geçmektedir. (Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411)
TUŞPA: Bugünkü VAN bölgesidir.
TREPEZİUS: Bugünkü Trabzon
TERMEDON: Samsun’daki Terme çayıdır.
TUNİF: Kadeş şehrinin kuzeyinde
bulunan eski bir şehir adıdır.
TOMİSA: Fırat Nehrinin doğu
yakasında Malatya’dan az aşağısında Ermeni kralı Tigran’ın ilk kalesinin
bulunduğu şehir.
TİGRİS: Dicle Nehridir.
TARON: Muş ili.
TARONİTİD: Van Gölünün batısını
teşkil edip, Dicle Nehri ile sulanan bölge. Taronitid bölgesindeki şehir ve
kasabalardan Toros eteğinde Muş, Dicle havzasında bir vadi başında Bid-Liz
(Bugünkü Bitlis) Van Gölü kenarında Khlatın (Bugünkü Ahlat ilçesi) bugüne kadar
adlarını korumuştur. Bölgeyi Artaksiadllar Kralı Artaksias ele geçirmişti.
KYRUS: Kur Nehri
KHABORUS: Habur Nehri
KOLKİT: Kelkit çayı
KMAŞK: Şam Şehri
KERASONT: Giresun
KARSARUA: (Gaziura): Tokat veya
bugünkü Aksaray bölgesidir. (Belleten. C. 10. Sayfa0 395)
KUMAHA: Bugünkü Temah şehri
KİŞŞİA: Boğazlayan-Gemerek bölgesi
havallisindeydi.
KUMMANU: Hurri çevresinde yakın olan
Hurama, Şamuha vb. gibi şehirlerle sınırlı olan bölgedir.
2-Göthzenin tespit ettiğine göre,
bir ülke değil, şehir olarak Kizvatnanın diğer bir adıdır.
3-Tegarama’nın güneyinde bulunan bir
şehir adı veya site devletinin adıdır. (Belleten. C. 10. Sayfa: 392)
GURGUM: (Gamgum): Bugünkü Maraş ve
havalisi
ORONT: Asi Nehri
HUBİSNA: Klasik çağda Kbystra (Konya
Ereğlisi) dir. Tyna-Tuvana ile aynıdır.
PYRAMUS: Ceyhan Nehridir.
SARUS: Seyhan Nehri
TARS: Tarsus
ZEBİRİUM: Mersinin eski yerinde
kurulmuş bir şehir.
ZENA: Hititçe’de yaz mevsimi
demektir.
ZARAŞŞINA: Bugünkü Zara ilçesi
URİHİMAŞMAŞ: Maraş-antep arasındaki
bölgedir.
SARİŞŞA: Şamuha ile Hurama arasında
kalan bir şehir veya bugünkü Sarız ilçesi.
ŞAMUHA: Garstang’a göre Firat
kenarinda eski bir şehirdir.
HALPA: Bugünkü Halep şehridir.
HANİGALBAT: Mitanni kelimesinin
Asurcasıdırb.
MAMİSTRA (Misisi) Bugünkü Adana ve
havalisidir.
SEZARE: Bugünkü Kayseri’nin Roma
İmparatorluğu Tiberius’un verdiği isimdir.
TURHUMİT: İki yerde olduğu tahmin
edilmektedir: 1- Darende ilçesidir. 2- Tokat Sivas arasındadır.
URŞU (OSREON): Bugünkü Urfa
şehridir.
TİMELKİA: Bugünkü Darende ilçesidir.
EKBATAN: Hemedan şehridir.
NİSİBİS: Nizip ilçesi.
HAMAT: Hama şehridir.
ZELA: Zile ilçesidir.
İRİS: Yeşilırmak
ARKHALEİS: Aksaray
LİKEONYA (İKEONYUM): Konya ili
HALYS: Kızılırmak
BALYS: Kızılırmak
KUBAKİB: Tohma Suyu
RAS-ŞAMRA: (Ugarit) Bugünkü Lazkiye
(Lübnan)nin kuzeyindeki bir şehir.
GANGRA: çankırı
KHURRİ: Bugünkü Urfa’nın yerinde
olduğu tahmin ediliyor.
RESUL AYN: Vaşşuganni
HERAKLEİA: Karadeniz Ereğlisi
TRYPOLİS: Trablus Şam
PTEOLEMAİS: Akka Şehridir
TAVİON: Yozgat
SEBASTOPOLİS (SEBESTEİA): Sivas
PİTURA: Kizvatna’nın bir sınır şehri
olup Elbistan’a yakın bir şehirdir.
HARRANA: Harran şehri
UŞHANIA: Incesu-Ürgüp arasindaki bir
yer.
ULAMA: Aksaray Sultanhanı’ın
güneyindeydi. Ve bu şehrinde KİZUVATNA ÜLKESİ SINIRLARI içinde bulunması ve
Malatya genç Hitit Prensliğine yakın olduğu ve Hepat Kültün’de M.Ö. 1000
yıllarında yaşadığı bilindiğine göre ve çivi yazısı Hititçesine’de “Boşama kabı
(ibrik gibi her şey) kapı” anlamına geldiğine göre Kara Höyükte (Elbistan’da
Malatya’ya Gürün’e kadar giden yolların 10 km kuzeyindedir) geçen şehir adının
yazısındaki “La (hu), Ma-ta-n-di ismi LAVAZANTİYA ülke adından sonra üç şehirde
isminin görüldüğüne göre “URA-ME-NA-İ” ismiyle ve bunların birincisinden
“LE-KA-RA-MAURU” olarak geçmektedir. Bu ise Boğazköy metinlerinden ise ve
bugünkü Gürün ise Bertuttan Tegorama veya Teporama şehri kastedilmektedir. M.Ö.
1000 yıllarında Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin eşi “Pudu-Hepa” (Hepat Kültü)
babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı bulunuyordu. “Boşaltma Kabı”
anlamına gelen ve çivi yazısında “La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya”
(Luh-Azatia yerinde kullanılmaktaydı. Buna göre Gürün’ün bulunduğu bu şehir
devletinin adı “Lavazantiya” idi ki bu bilgilere göre Lavazantiya ile bugünkü
Gürün ilçesinin kastedilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. (Daha geniş bilgi için
Gürün ilçesinin adları bölümüne bakınız.) (Belleten, C. X. Sayı: 39. Sayfa:
386. Belleten, C. XV. Sayfalar: 323- 333)
Selçuklular zamanında Sivas şehrinin
ismi Dar’ül Ala (Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül
Pehlivaniyye), Erzincan (Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir, Amasya (Darul İzz,
İzzet ve Şeref Şehri), Tokat (Durannusret), Ankara (Darul Hısn) yani müstahkem
belde, Aksaray (Darüz zafer) (Darür ribat) (Darülciha) Bayburt (Darül celal)
yani “ululuk” şehri anlamına gelmektedir.
1-Belleten 1. 2. 3. 5. 7. 10. 12. 14. 15. Ciltleri.
2-Anadolu Uygarlıkları tarihi Ansiklopedisi, C: 1. 2. 3.
4. Görsel Yayınları
3-Ord. Prof. Dr. M. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark, Ciltler: I.
II.
5-Ömer Rıza
Doğrul, Asr-ı Saadet tarihi, C: I. II. III. IV.
6-Kitab-ı
Mukaddes, Tevrat, Tekvin Bölümü-Osmanlıca Nüshası.
7-Çeviren:
Zakir Kadiri Ugan, Fütuhul Büldan, Belazuri, I. II. Cilt.
8-Ord. Prof.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I. II. Ciltleri,
9-Oruç Beğ
Tarihi, Tercüman 1001 Temel Eser, 1972 Baskısı.
10-Enver Ziya
Karal, Osmanlı Tarihi,
11-Melih Salih
San., Doğu Anadolu ve Muş’un İzahlı Kronolojik Tarihi,
12-Yrd. Doç.
Dr. Hamza Gündoğdu, Dulkadirli Beyliği Mimarisi,
13-Prof. Dr.
Refet Yinanç, Dulkadirli Beyliği,
14-Prof. Dr.
Yaşar Yücel- Ali sevim, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar,
15-Mehmet Ali
Cengiz, Tohma Havzası.
16-Yurt
Ansiklopedisi, Sivas Maddesi.
17-Kemal
Doğan, Malazgirt Zaferi ve Doğuanadolu’nun Türkleşmesi,
18-Seyahatname,
Evliya çelebi.
19- Claude
Chan, çeviri: Yıldız Moran, Osmanlılar’dan Önce Anadolu’da Türkler,
20-Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa:
389
22- Prof. Dr.
Osman Turan.Selçuklular Zamanında Türkiye,
23- M. Zeki
Pakalın Osmanlı Tarihi Deyimleri Sözlüğü, 1946.
24-Revak Dergisi, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü 9. Hafta
Özel Armağanı.
25-Yurt
Ansiklopedisi,
26- Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası,
27-
Prof. Faruk Sümer, Yabanlu Pazarı,
28- Prof. A. Müderrisoğlu-Prof. Şükrü Kaya, Türk
Devletleri Tarihi.
29- Prof. Dr. Resat İzburak Yer Bilimleri,
30-Prof. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş,
Cilt: V. VI. VII. VIII.
34- H. Doğanay, Türkiye yerleşme Coğrafyası, Giriş ders
notları.
35- İ. Atalay,
Toprak Coğrafyası, (1980) Ders Notları.
36- A. Tanoğlu:
Nüfus ve yerleşme, İst. Ün. Ed. Fak. Co. Enst. Yay.
37- Yrd. Doç.
Dr. Kemal Göde, Sultan Alaeddin Ertana, Kültür Bakanlığı/1115.
40-Temel
Britanicca, Cilt: III. VII.
46- Necdet
Sevinç, Osmanlılarda Sosyal ve Ekonomik Düzen,
47-Mevlüt
Oğuz, Malatya Tarihi,
48-Sıtkı
Yazıcıoğlu, Darende Tarihi,
49-Prof. Ahmet
Akgündüz, Somuncu Baba, Sayfa: 97, 98, 100
50-Profösörler
Ali Sevinç-Yaşar Yücel, Fetih Türkiye Tarihi,
51-Bozok
Tahrir Defteri Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi. No: 30, 31
52-Kars-ı
Maraş Tahrir Defteri Tapu ve Kadastro Genel Müd. Arşivi. No: 168
53-Malatya
Tahrir Defteri Başbakanlık Arşivi. No: 408-Tapu ve Kadastro Genel Müd. Arşivi
No:142 Hazırlayan: Refet Yinanç-M. Eli Büyük
54-Sivas
(Eyalet-i Rum) İcmal Defteri. Başbakanlık Arşivi No: 15
55-Başbakanlık
Osmanlı Arşiv Tapu Tedarir Defteri. No: 156 Sayfa: 238.
56-Malatya
Evkaf ve Emlak Defteri (937/1530 tarihlidir) Sayfa: 236, 250.
57-Ankara Tapu
ve Kadastro “Kuyud-u Kadime Arşivi” No: 153. VRK 70/B’deki Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Mustafa
Nihat Ozon, Sayfa: 153-155
İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa:
482-483.
Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk
Milletinin Tarihi, Türk Devletleri Tarihi
Cenup Doğu, Kadri Perk. sayfa:
31-33.
Eti Tarihi, Dr. Aren Engin, An. Uy.
Tarihi, C: 1. Sayfa:101.
Kadri Perk, Cenup Doğu. Sayfa: 30-
32.
Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkler,
sayfa: 41.
Prof. Faruk Sümer, Çukurova Tarihi
ve Dair, Sayfa: 15. 34.
Anadolu Beylikleri Hakkındaki
Araştırmalar. Prof. Ali Sevim, Yaşar Yücel.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi
C. X. Sayfa: 230.
Milli Mücadelede Kayseri Şehri.
Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlılarda
Derbent Teşkilatı - Sayfa: 107.
Hilmi Göktürk, Anadolu’da Oğuz
Boyları.
Prof. Faruk Sümer, Oğuz Boyları Ait
Teşeküller.
Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C.
I.
Claude Chane, Anadoluda Türkler,
Kemal Doğan, Türkiye Tarihi
Beylikleri,
Zuhuri Danışman, Osmanlı İmp. Tarihi
- Cilt V.
Dr. Vahit Çabuk, Solakzade Tarihi
Cilt II. Sayfa: 56.
Kanunname- i Ali Osmani (Defteri
Haka-i Emiri Ayni Ali Efendi. Sene 1018/1602)
Hadiye Tuncer, Osmanlı Devleti Arazi
Kanunları - Sayfa: 20. 100. 101.
Doç. Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlı
İmp. Derbend Teşkilatı.
58-Ermeni Sorunu’nun Doğuşu, Kı
Young Lee, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, sayfa: 75.
59- Başbakanlık Osmanlı
Arşivi(BOA)nde bulunan Tapu-Tahrir defterleri(TD)ve Evkaf ve Emlak
Defterlerinde özellikle Darende ve Gürün İlçeleri hakkında bilgi veren kayıtlar şunlardır:
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Maliyeden Müdevver Defter no: 9895, Hicri 1143/Miladi: 1727 yılına
ait Elbistan ve bağlı köylere ait bilgileri havi kayıtlar.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515
yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları
mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535
yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını
havi defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait
Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman
Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun
ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri
1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı
Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 1019 ve tarihsiz Divriği
Sancağındaki nahiyelerle Darende Kalesi muhafızlarının tımarlarını havi
bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 95, tarihsiz Sivas ve Amasya,
Kırşehir, Bayburt, kemah, Divriği livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyen
mücmel defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni,
Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 252, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Divriği Livasının nüfus ve hasılatını havi mufassal defter
kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 256, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Divriği Livasına ait haslarını ve kura ve mezari ve mahsülatını havi
defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539
yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan
Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride
mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir
defteri ve kanunnameleri havi.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait
Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı
ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 786 ve hicri 1065/Miladi: 1649
yılına ait Ankara, Sivas, Amasya, Çorum ve Arapgir, Divriği, Canik gibi
livaları zeamet ve tımarları ve sairesinde 1065/1649 kandiye muhasaratında
isbat-ı vücut edenlerin yoklama defteri
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 843 ve 1105/1689 yılına ait
Sivas, Bozok, Amasya, Çorum, Canik, Divriği, Arapgir Livalarının eshabı
tımarının yoklama defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 852 ve hicri 1107/1186 tarihli,
1036 sıra nolu ve tarihsiz Divriği Livasına tımarlarını havi defterler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger,
kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve
emlakin tahrir defteri kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni,
Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 257, Hicri 954/Miladi:1538
yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 323, Hicri 965/Miladi:1549
yılına ait Malatya Livasının nahiyelerinde bulunan evkaf ve emlaki havi defter
kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 324, Hicri 967/Miladi:1551
yılına ait Malatya Livasına ait padişah haslarını mübeyyin defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554
yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile
Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin
muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait
Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı
ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri
1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı
Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 997, Hicri tarihsiz Malatya
Livasının köylerinin hasılatını ve tımarlarının havi mufassal defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515
yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları
mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518
yılına ait Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533
yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri 966/Miladi:1550
yılına ait Vilayet-i Rum(Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı Bekir, Van,
Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535
yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını
havi defter.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i
Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman
Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun
ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri 947/Miladi:1531
yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad ve Yörükan
Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal defter
müsveddelerindeki kayıtlar.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri
1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı
Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri 1221/Miladi: 1805
yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve tımarların yoklamasını
havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 15, II. Mehmet Dönemine ait Vilayet-i
Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen
nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları
ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının
mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 79, hicri: 926/Miladi: 1510 yılına
ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin
kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has
zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak
ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 85, I. Selim zamanına ait Vilayet-i
Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen
nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları
ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının
mübeyyin icmal defteri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 95 de kayıtlı fakat tarihsiz olan
Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, Kemah, Divriği Livalarındaki zeamet ve
tımarları mübeyyin mücmel defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539
yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan
Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride
mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir
defteri ve kanunnameleri havi.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554
yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile
Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin muhafızlarına
ait, tımarların icmal defterleri.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 9879 sıra no ve hicri 1250/Miladi: 1834
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafına bağlı Yeni İl hasları ve Halep
Türkmenleri mukataat mallarının kaydını gösteren bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 12345 sıra no ve hicri 1260/Miladi: 1844
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı Mukataatından Sivas’ın Gürün,
Aşudu, Kangal ve Tenos nahiyeleri mahsulatından cerre-horan ve diğer
vazifelilere ayrıca; Haremeyn-i Muhteremeyne bağlı Gelikiras mukataası
mahsülünden de Sivastaki Alaaddin cami cüzhan, duaguğ ve cerre-horan’a ait
olunan erzak kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 15238 sıra no ve hicri 1270/Miladi: 1854
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafından kangal, Aşudu, Gürün ve Tenos kazaları
Evkaf Müdürü Osman mehdi Efendi tarafından vukubulan ferağ, intikal ve mahlulat
temessükü ile harc ve muaccelenin miktarını gösteren 4adet varaktan ibaret
bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataatından olan Yeni İl hasları
ve Türkmenleri mukatat muhasebe kayıtları.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14534 sıra no ve hicri 1267/Miladi: 1851
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve
Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve
mezraların mutasarrıflarına verilen hınta ve sairenin karşılığı olarak
mutasarrıflardan alınan senet kayıtları ve ayrıca Karadoruk, Yılanhüyük,
Kızılveran, Beypınar gibi köylerdeki
evkaf ve emlake ait senet kayıtları....
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14139 sıra no ve hicri 1266/Miladi: 1850
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve
Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve
mezraların isimleri hakkındaki bilgiler.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf III. Ve
IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852
tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl hasları
ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i mukataası kaleminden olup Sivas Sancağı Aşudi,
Kangal, Gürün ve Tonus nahiyelerindeki bazı kimselerde bulunan kura ve
mezralardan i’ta edilen zehair-i mütenevvi’anın miktarını gösterir senet
kayıtları....
Şimdi siz
nereden bileceksiniz
Gürün Gürün çağrıldığını
Tilgarimonun
Bin dallı şalın nakışlarında
Benim işçi ellerim
....Tilgarimo kentinde olurum
aslımı sorarsanız?
Bir yanı Kızılırmak
Bir yanı Fırat
........................
Hasan Hüseyin Korkmazgil
TİLGARİMO
(tarih öncesi çağlarda Gürün)
Destan destan yaşamak
Yaşamak duya duya
Doya doya yaşatmak
Bu toprağı
Onuruyla geçmişi
Umutlu geleceği
Gününü gün etmeyi...
Yaşam, onur, yücelik
Atılan tohumların,
Boy veren filizleri.
Bu topraklar,
Domur domur insanlık,
Kutsal, saygın, uygarlık.
Bu topraklar,
mevsim mevsim güzellik,
ince ince mozaik.
Lagaş’tan, Kargamiş’a,
İvriz’den, Alaca’ya,
Halpa’dan, Hattuşaş’a.
Bu topraklar, dünyalara örneklik.
Binlerce yıl, Hitit Hitit kazılmış,
Dizilmiş tablet tablet.
İon, Lidya, Frygya,
Domur domur serüven,
Yaşanmiş sevgi seli.
Okunmuş ayet ayet,
Yazılmış dize dize,
Kizzuwatna Ülkesi’nin,
Büyük kralı,
Buyruk üstüne buyruk,
Yollamış ulakları,
Halpa, Meliddu, Nahrina, Arzava,
Toplansın Tilgarimo Kentinde.
Almışlar buyrukları,
Önemliydi toplantı.
............................
Güç gösterisiydi imparatorluğun.
Hazırlıklar tamam,
Tilgarimo Kentinde.
Her yuvada mutluluk,
Barış sevgi yüreklerde,
Evlerde tabletler, kabartmalar.
Gelişmiş dilleri, uygar, mutlu
kentleri,
Göz alıcı yaşamı...
Tanrıların gölgesinde gelişen
Görkemli uç kentiydi.
...............
Tilgarimo kentinin yaşlilar kurulu
da
Ev sahibi olarak almışlardı yerini,
Burçevinin saray salonlarında.
Yaşlilar kurulunun en yaşli baş
üyesi,
Sarayın efendisi,
Saygınca sesleniyor:
“Divan Toplandı”diye...
Bütün soylular, krallar,
Prensler, prensesler,
Toplanmışlar onurlu Tilgarimo
kentinde,
Paylaşmişlardi halkinin onurunu,
Sevgisini de.
Kararlar alınacak önemli etkin,
Gönenci sağlanacak ülkenin,
Tilgarimo’nun da güvenci.
Divan üyeleri,
Kurultaydakiler,
Sivri külahlarıyla,
Hazırdılar.
Şölenler hazirlanmiş,
Onuruna konukların.
Yakın oymak erleri,gelmişleri hizmet
için.
Taşlihöyük, Bozhöyük, Davulhöyük,
Yılanöyük, Hüyüklüyurt erleri,
başkanları.
Görkemli barışçı Tilgarimo Kenti’ne,
Yıllar yılı, barışa, sürdürülen
mutluluğa,
Teşekkür ettiler.
Höyükler kurulu,
Kurullarının başkanı mutluydu.
Getirdikleri öneri, ilginçti.
Bu ilginç öneri
Tilgarimo kentiyle ilgiliydi.
Anadolu Birliğinin,
En önemli kalesi,
Geçit vermez üssüydü.
.................................
En görkemli günlerini yaşiyordu,
Varsıl, mutlu Tilgarimo.
Törenler hazır, konuklar onuruna,
Hizmet yarşina girdiler.
Şölen yagli balli, görkemli.
Tilgarimo bağlarından,
Dionysos şarabini andiran
Bal damlası içkiler,
Yemyeşil bahçelerde.
...............................
Sedir sedir ormanlar,
Gölgeler iç açıcı,
İnsanlar oylum oylum,
Eğlenceler iç içe
Kayısılar dallarda,
Meyvesi bahçelerin,
Elmalar misket, kayısı, üzüm.
Ceviz ağaçlarının gürlüğü,
Çocuklar vişne dallarinda,
Coşkuyu yaşiyorlar.
Ninelerin usul usul anlattıkları
Destanlarla büyüyorlar
Ayva, erik, şeftali
Bu güzellik,
Orman gürlüğüyle beslenen,
Ağaç deniziyle görkemli,
Kalesi, koyağı, kenti,
İnsanı, hayvanı haşatıyla,Burası
Hitit’in uç beyliği,
Görkemli Tilgarimo kalesiydi.
.......................................
Orman içi obalar,
Mutlu insan yığınları.
Tatlı sazanları Tohma’nın
Dizilmiş titrer sögüt dallarinda
Akdere’nine coşkusu.
Göğdeli’nin bolluğunu yansıtan
Ceyhan ceyhan uzayan alabalıklar.
.....................................
Zeki Büyüktanır
TİLGARİMO
(Bugünkü Gürün’e)
Böyle vahşileşir mi,
insan denlen varlık?
Ya da doğaya bu düşmanlık.
Neden arttı çağımızda,
kel keloş dag,
Göl, taş, kaya ve kum,
ne kurt ne kuzu.
Ağaç denizlerinden eser kalmamış,
Susmuş kuş civiltilari.
Küçülmüş bahçeler
Gölgeler belirsiz.
Bağlar yok olmuş
Ormanın tatlı esintisi
Sel uğultusuna kesmiş
Aç açık insan, birbirini yiyen,
Toplumlardan oluşan
Acınası bir dünyada,
Esen dağ yelleri,
Koyak esintiriyle,
Bu çıplak dağlarda,
Yığın yığın, yılgınlıklar,
Tedirgin hüzünler yaşaniyor.
O günkü, bolluktan, varsıllıktan,
Görkemli yuvalarda yaşananlardan,
Ağaç denizlerinden oluşan bolluk,
Yakılmış, yıkılmış, yok edilmiş
Karanlık içindeki köylerin,
İşsizlik, yokluk içinde
Kalmış tezek artığı yaşam,
Buna da yaşam denirse,
Yok demektir bir anlamı yaşamın.
Doğanlar viyak viyak,
Büyüyenler suskun,
Göç yollarının dengesizliğinde,
Dağılıyordu güxel Anadolu’mdan
Uzak gurbet ellere
Kervak kervan yokluğa dur demeye
Boşalan köyler, birer kerpiç yigini
Önce ver elini taşi topragi,
Para saçan bolluğa.
Altına kesen İstanbul’a...
Burası da yetmedi, ülke dışına,
Düşman eline, Almanyalara,
El açmaya, ter dökmeye, sömürülmeye.
Varsıl Anadolu’m can çekişiyor.
Tilgarimo düşünüyor
Eski en varlıklı günlerini
Görkemli esenliğini:
“bana yaraşir miydi
bu umutsuz, bu acınası yaşam,
bu zorluk bir kara sevda gibi,
eğnime çullanan yokluk.”
Zeki Büyüktanır.
VE DER Kİ:
Tabletlerden arta kalan kırıklar,
Can kuşu hep kutsaldi,
Can uşu hep kutsaldi,
İnsan kutsal,
Doğa ve yaratıklar.
Der ki,
Dilin gücü ustalar,
Konuşma hep kutsaldi,
Söz kutsaldı,
Sözcükler, tanrılar’dan kalan.
Der ki,
Ozanları ülkemin, yaşlıları,
Saygı değer insanı,
Saz hep kutsaldı,
Tel tel parmaklar kutsal.
Der ki, bilgeleri ülkemin,
Bilim hep kutsaldı.
Tabletler, yazılı kaya, taşlara kazılan,
Bilgiler kutsal.
..................
Tilgarimo binlerce yıl,
Aktı Tohma Tohma,
Yeşerdi dal dal,
Yaşadi çag çag.
Sonunda insanın dinmeyen hırsının,
Acımasızlığının,
Bencil yapısının kurbanı oldu.
Gürün Gürün akan Tohma,
Cılızlaşmış, kurudu kuruyacak,
Taşli derelerin sellerle saldigi
kayalar,
İnsanlara öğüt oldu,
Uyardı mı dersiniz,
Yunus Yunus esriyerek
Burası Anadolu
On bin yıllık birikim
Savaşlar, savaşimlatr,
Yokluk, kıtlık kıyımlar,
Bolluk, gönenç günleri,
Uygarlığın doruğu.
Serüvenler, mutluluklar...
Tohma Çayı da gördü bütün bunları
Umutları, mutlulukları, acıları,
Ağrıları, sızıları, ayrılıkları.
Zeki Büyüktanır
|
1- |
Paleolitik-Mezolotik-Neolotik
Çağlarda (M. Ö: 6000-4000) |
Tegarama Bölgesinde |
Tegarammalar’ın egemenliği altında |
Togarmah/Tegarma Tegarammalar’ın Eğemenliğinde |
|
2- |
Geç Kalkolotik Çağlarda (M.Ö:4000-3000) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Proto Hitit Beylikleri
Hakimiyetinde |
Togarmah/Tegarma Tegarammalar yaşamaktaydılar |
|
3- |
Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö:
3000-2000) |
Kummuh Krallığı Sınırları içinde |
ProtoHititler/ÖnHititler (Nesililer) |
Döneminde(Eski Tunç Devri |
|
4- |
Hattiİmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler Orta ve Son Tunç Devri: M. Ö:
2000-1600 |
Kummuh Krallığı içinde |
Hatti İmparatorluğu’na bağlı
Kizwatna Krallığı’ının hakimiyeti altında bulunan Tabal Krallığı sınırları
içinde |
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler’in Eğemenliğinde |
|
A |
I.Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )- |
Tabal Krallığı sınırları içinde |
Nesi Devleti’ne bağlı |
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler’in Eğemenliğinde |
|
B |
I.Murşili zamanında (M. Ö:
1836-1806 ) |
- Kizwatna Krallığı sınırları
içinde |
Hatti İmparatorluğu’na bağlı |
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler’in Eğemenliğinde |
|
C |
Telepinu - Ammuna – Tudhalia II.
zamanında (M. Ö: 1806-1600) |
Kizwatna Krallığı sınırları içinde |
Hatti İmparatorluğu’na bağlı |
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler’in Eğemenliğinde |
|
5- |
Mitanniler Devleti Zamanında (M.
Ö: 1600-1380/1378) |
Kizvatna Krallığı sınırları içinde |
(Mitanniler’in desteklediği
Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında) |
Mitanniler Devleti Zamanında |
|
6- |
Geç Hitit
Devleti(Hattiler)Zamanında(M.Ö: 1380/1378-1282 ) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti (Hattiler) |
GeçHititDevleti (Hattiler) |
|
A |
I. Subbilulima Dönemi (M. Ö:
1380/1378-1346) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti
(Hattiler) |
GeçHititDevleti (Hattiler) |
|
B |
II.Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
GeçHititDevleti (Hattiler) |
|
C |
Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
GeçHititDevleti (Hattiler) |
|
7- |
GeçHitit Beylikleri Döneminde (M.
Ö: 1282-1260) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Beylikleri Döneminde |
GeçHitit Beylikleri
hakimiyetinde |
|
8- |
Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Asurlar İmparatorluğu’na bağlı |
Asur İmparatorluğu Eğemenliğinde |
|
9 |
Geç Hitit Beylikleri Döneminde Tabal Krallığı Sınırları içinde (M. Ö: 1232-1115) |
Tabal Krallığına bağlı Kummuh
Krallığı Sınırları içinde |
Tabal Krallığı Hakimiyetinde |
Geç Hitit Beylikleri Dönemi |
|
10- |
GeçHititBeylikleri Zamanında
(M.Ö:1232-1115) |
Gurgum Krallığı sınırları içinde |
GurgumKrallığı sınırları içinde |
GeçHitit Beylikleri
hakimiyetinde |
|
11 |
Kargamış Krallığı içinde (M. Ö:
1115-1100/1093) |
Kummuh Krallığı’nın sınırları
içinde |
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı’na bağlı |
GeçHitit Beylikleri
Hakimiyetinde
(Kargamış) |
|
12 |
Meliddu Krallığı içinde (M. Ö:
1115-853) |
Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde |
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı’na bağlı |
GeçHitit Beylikleri
Hakimiyetinde
(Meliddu) |
|
13 |
Asurlular döneminde (M. Ö: 853-807/804 ) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Asur İmparatorluğu’na bağlı
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altında |
Asur İmparatorluğu Eğemenliğinde |
|
14 |
Urartular Zamanında (M. Ö:
807/804-743) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Urartular’a bağlı Meliddu
Krallığı’nın hakimiyetinde |
Urartular Devleti |
|
15 |
Asurlar zamanında (M. Ö:
743-695) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Meliddu Krallığı’na bağlı |
Asur İmparatorluğu |
|
A |
(M. Ö: 743-722) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Asur İmp. Bağlı Meliddu
Krallığı’nın hakimiyetinde |
Asur İmparatorluğu |
|
B |
(M. Ö: 722- 715/713) |
Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde |
(Meliddu Kummuh Krallığı’na
bağlıdır.) |
Asur İmparatorluğu |
|
C |
(M. Ö: 713-705) |
Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) |
- |
- |
|
D |
(M. Ö: 705-695) |
Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) |
(Hidi adındaki bir kral
yönetiminde) |
- |
|
16 |
Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö:
695-690) |
(Ayrı bir prenslik olarak) Frygler Devleti egemenliğinde |
Frygler Devleti egemenliğinde |
Frygler/Muşkiler |
|
17 |
Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675) |
Gürinian prensliği Özerk Bölge |
Asur İmparatorluğu |
Asur İmparatorluğu |
|
18 |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö:
675-612) |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
|
19 |
Medler/Matalar Zamanında (M. Ö:
612-522) |
Kilikya Satraplığı sınırları
içinde |
Medler/Matalar Zamanında |
Medler/Matalar Hakimiyetinde |
|
20 |
Persler Zamanında (M. Ö:
522-322) |
Kapadokya Satraplığı sınırları
içinde. |
Persler Zamanında |
Pers İmparatorluğu hakimiyetinde |
|
21 |
Romalılar Döneminde (M. Ö:
322-301) |
Kapadokya Satraplığı Sınırları
içinde. |
Roma İmparatorluğu |
Roma İmparatorluğu |
|
22 |
Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö:
301-66) |
Kapadokya Bağımsız Krallığı
sınırları içinde |
Kapadokya Bağımsız Krallığı |
Kapadokya Bağımsız Krallığı |
|
23 |
Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S:
14) |
Kapodokya Satraplığı |
Romalılar Döneminde |
Roma İmparatorluğu |
|
24 |
Partlar Döneminde (M. S. 14-55) |
Kapodokya Satraplığı |
Partlar Devleti’ne bağlı |
Partlar Dönemi |
|
25 |
Romalılar Zamanında (M. S: 55-260) |
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya
Satraplığı içinde |
Roma İmparatorluğu’na bağlı Galatya Eyaleti |
Roma İmparatorluğu |
|
26 |
Sasaniler Zamanında (M.S: 260-298) |
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya
Satraplığı içinde |
Sasaniler Devleti’ne bağlı Galatya
Eyaleti |
Sasaniler Devleti |
|
27 |
Romalılar Zamanında (M.S. 298-395) |
Yukarı Kilikya Theması içinde |
Roma İmparatorluğu’na bağlı Kilikya
Eyaleti |
Roma İmparatorluğu |
|
28 |
Doğu Roma
İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640) |
Armenikion Eyaleti/Sebesteia
Theması içinde |
Doğu Roma İmparatorluğu’na
bağlı ArmenikionEyaleti’nin Sebesteia Theması içinde |
Doğu Roma İmparatorluğu |
|
29 |
Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S:
640-656) |
Avasım ve Süğur Bölgesi |
Müslüman(Arap)lar Zamanında |
Müslüman(Arap)lar |
|
30 |
Bizanslılar Zamanında (II) (M. S: 656-659) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı |
Bizans İmparatorluğu |
|
31 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(I) (M. S: 659-670) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında |
Emeviler devleti |
|
32 |
Bizanslılar Zamanında (III) (M.S:
670-692) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
33 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(II) (M. S: 692-695) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında |
Emeviler devleti |
|
34 |
Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S:
695-705) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
35 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(III) (M. S:705-715) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında |
Emeviler devleti |
|
36 |
Bizanslılar Zamanında (V) (M. S: 715-715) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
37 |
Müslümanlar (Emeviler)
Zamanında (M. S: 715-745) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında |
Emeviler devleti |
|
38 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
745-762) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
39 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 762-775) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında |
Abbasiler Devleti |
|
40 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:775-782) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
41 |
Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında
(M. S: 782-809) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında |
Abbasiler Devleti |
|
42 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
809-830) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
43 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 830-834) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında |
Abbasiler Devleti |
|
44 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
834-836) |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
45 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 836-838) |
Avasım ve Süğur |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında |
Abbasiler Devleti |
|
46 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
838-1057/1058 |
Sebesteia Theması |
Bizans İmparatorluğu |
Bizans İmparatorluğu |
|
47 |
Büyük Selçuklu Devletizamanında
(M. S:1057/1058-1080 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
Darende ve havalisi Büyük Selçuklu devleti’nin
Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı |
BüyükSelçuklu Devleti |
|
48 |
Danişmendliler Devletizamanında (M.
S: 1080-1165 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
Sivas Bölgesi Danişmendliler
Beyliği’nin hakimiyeti altındadır |
Danişmendliler Beyliği |
|
49 |
Anadolu Selçuklu Devletizamanında
(M. S: 1165-1318 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
Darende ve havalisi Anadolu Selçuklu devleti’nin
Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı |
Anadolu Selçuklu Devleti |
|
50 |
İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M.
S: 1318-1328 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
İlhanlılar Devleti (Moğol İmparatorluğu) |
İlhanlılar Devleti (Moğol İmparatorluğu) |
|
51 |
Ertana Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1328-1336 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
Ertanalılar Devleti’nine Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı |
Ertanalılar Devleti |
|
52 |
MemlüklerDevleti Zamanında (I) (M.
S: 1336-1338 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. |
Memlükler Devleti |
Memlükler Devleti |
|
53 |
EratnalılarDevleti Zamanında (II)
(1338-1338 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti’ne bağlı Olan Sivas’a bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
54 |
Dulkadir Beyliği Zamanında(I)
(1338-1339) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende Bölgesi Dulkadirliler’e
bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
55 |
MemlüklerDevleti Zamanında (II)
(1339-1340) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Memlüklü Devleti |
Memlüklü Devleti |
|
56 |
Dulkadirli Beyiği Zamanında (II)
(M.S: 1340-1341) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende Dulkadirliler Beyliği’ne bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
57 |
Ertanalılar Zamanında (III) (M. S: 1341-1345) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Eratnalılar
Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
58 |
DulkadirliBeyliği Zamanında (III)
(M. S: 1345-1350) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
Dulkadirliler Beyliği |
|
59 |
59-Eratnalılar Devleti Zamanında
(IV) (M. S: 1350-1360) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Eratnalılar
Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
60 |
Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV)
(M. S: 1360-1381 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
Dulkadirliler Beyliği |
|
61 |
Kadı Burhaneddin Devleti Zamanı (1381-1398) |
Gürün, köy konumunda ve Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Kadı
Burhaneddin Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır. |
Kadı Burhaneddin Devleti |
|
62 |
Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1398-1401) |
Gürün, köy konumunda ve Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Osmanlı
Devleti’nine hakimiyetindeki, Sivas’a bağlıdır. |
Osmanlı Devleti |
|
63 |
Memlükler Devleti Zamanında (III)
(M. S: 1401-1402) |
Gürün Köyü’nün bir kısmı
Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır. |
Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise,
Memlükler Devleti’ne bağlı olan Sivas’a bağlıdır. |
Memlükler Devleti |
|
64 |
Dulkadirli Beyliği Zamanında
(V) (M. S: 1402-1516) |
Gürün Köyü’nün bir kısmı
Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır. |
Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise,
Dulkadirliler Beyliği’ne bağlı olan Sivas’a
bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
65 |
Osmanlı İmp. Zamanında (II) (M. S:
1516-1923) |
Gürün Nahiyesi, Darende İlçesi’ne
bağlıdır. |
Darende İlçesi, Eyalet-i
Rum(Sivas)’a bağlı Divriği Sancağı’na bağlıdır. |
Osmanlı İmparatorluğu |
DARENDE VE GÜRÜN İLÇELERİ TARİH KRONOLOJİSİ
LİSTESİ
Dönemi Gürün İlçesi Darende İlçesi Bağlı olduğu Devlet
|
1- |
Paleolitik-Mezolotik-Neolotik
Çağlarda (M. Ö: 6000-4000) |
Tegarama Bölgesinde |
Tegarammalar’ın egemenliği altında |
Tegarammalar’ın egemenliği altında |
|
2- |
Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö:
4000-3000) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Proto Hitit Beylikleri
Hakimiyetinde |
|
3- |
Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000) |
Kummuh Krallığı Sınırları içinde |
Ön Hititler’e bağlı Meliddu Krallığı Sınırları içinde |
ProtoHititler/Ön Hititler (Nesililer) |
|
4- |
Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski
Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri) (M. Ö: 2000-1600) |
Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan
Tabal Krallığı sınırları Kummuh Krallığı içinde |
Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Meliddu Krallığı sınırları İçinde |
Hattiİmparatorluğu Döneminde (eski
Hattiler Nesili’ler |
|
A |
I.Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )- |
Tabal Krallığı sınırları içinde |
Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Meliddu Krallığı sınırları İçinde |
Nesi Devleti |
|
B |
I.Murşili zamanında (M. Ö:
1836-1806 ) |
Kizwatna Krallığı sınırları içinde |
Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Meliddu Krallığı sınırları İçinde |
Hatti İmparatorluğu |
|
C- |
Telepinu - Ammuna – Tudhalia II.
zamanında (M. Ö: 1806-1600) |
Kizwatna Krallığı sınırları içinde |
Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Meliddu Krallığı sınırları İçinde |
Hatti İmparatorluğu |
|
5- |
Mitanniler Devleti Zamanında (M.
Ö: 1600-1380/1378) |
(Mitanniler’in desteklediği
Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)Kizvatna Krallığı sınırları içinde |
(Mitanniler’in desteklediği
Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında) Meliddu Krallığı içinde |
Mitanniler Devleti |
|
6- |
Geç Hitit
Devleti(Hattiler)Zamanında(M.Ö: 1380/1378-1282 ) |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
Geç Hitit Devleti(Hattiler)
Meliddu Krallığı içinde |
Geç Hitit Devleti (Hattiler) |
|
A |
I. Subbilulima Dönemi (M. Ö:
1380/1378-1346) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler)
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
|
B |
II.Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler)
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
|
C |
Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler)
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Devleti(Hattiler) |
|
7- |
GeçHitit Beylikleri Döneminde (M.
Ö: 1282-1260) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
GeçHitit Beylikleri Döneminde
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
GeçHitit Beylikleri |
|
8- |
Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232) |
Kummuh Krallığı sınırları içinde |
Asurlar Devleti Meliddu Krallığı
sınırları içinde |
Asurlar Devleti |
|
9- |
GeçHititBeylikleri Zamanında
(M.Ö:1232-1115) |
Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde |
GeçHitit Beylikleri Döneminde
Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Geç Hitit Beylikleri |
|
10 |
Kargamış Krallığı içinde (M. Ö:
1115-1100/1093) |
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde |
Kargamış Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde |
Kargamış Krallığı |
|
11 |
Meliddu Krallığı içinde (M. Ö:
1115-853) |
Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti
altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde |
Geç Hitit Beylikleri Döneminde,
Meliddu Krallığı’nın sınırları
içinde |
Meliddu Krallığı |
|
12 |
Asurlular döneminde (M. Ö: 853-807/804 ) |
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde |
Asur İmp. Bağlı bulunan Meliddu
Krallığı sınırları içinde |
Asurlar |
|
13 |
Urartular Zamanında (M. Ö:
807/804-743) |
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde |
Urartular Devleti Meliddu Krallığı
sınırları içinde |
Urartular |
|
14 |
Asurlular zamanında (M. Ö:
743-695) |
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde |
Asurlar’n işgali altındaki Meliddu Krallığı sınırları içinde |
Asurlar |
|
A |
(M. Ö: 743-722) |
Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh
Krallığı sınırları içinde |
Meliddu Krallığı’na bağlı |
Asurlular |
|
B |
(M. Ö: 722- 715/713) |
Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde |
Kummuh Krallığı’ına bağlı Meliddu
Krallığı’nın sınırları içinde. |
Asurlar |
|
C |
(M. Ö: 713-705) |
Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) |
Meliddu Krallığı |
Asurlar |
|
D |
(M. Ö: 705-695) |
Gürinian Prensliği (Özerk Bölge)
(Hidi adındaki bir kral yönetiminde) |
Meliddu Krallığı |
Asurlar |
|
15 |
Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö:
695-690) |
(Ayrı bir prenslik olarak) Frygler Devleti egemenliğinde |
Meliddu Krallığı’nın sınırları
içinde |
Frygler/Muşkiler |
|
16 |
Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675) |
Gürinian prensliği Özerk Bölge |
Meliddu Krallığı’nın sınırları
içinde |
Asurlar Devleti. |
|
17 |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö:
675-612) |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
Kimmer/İskit-Saka Türkleri |
|
18 |
Medler/Matalar Zamanında (M. Ö:
612-522) |
Medler/Matalar Zamanında Kilikya
Satraplığı sınırları içinde |
Kilikya Satraplığı sınırları
içinde Medler/Matalar Zamanında |
Medler/Matalar Zamanında |
|
19 |
Persler Zamanında (M. Ö:
522-322) |
Persler Zamanında Kapadokya
Satraplığı sınırları içinde. |
Kapadokya Satraplığı sınırları
içinde. Persler Zamanında |
Persler Zamanında |
|
20 |
Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301) |
Roma İmparatorluğu Kapadokya
Satraplığı Sınırları içinde. |
Roma İmparatorluğu’na bağlı
Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde |
Romalılar Döneminde |
|
21 |
Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö:
301-93) |
Kapadokya Bağımsız Krallığı
Kapadokya Bağımsız Krallığı sınırları içinde |
Kapadokya Bağımsız Krallığı |
Kapadokya Bağımsız Krallığı
Döneminde |
|
22 |
Ermeniler Zamanında (M. Ö: 93-66) |
I. II. Ermenistan Bölgesinde
kalıyordu |
II. ve III. Ermenistan Bölgesinde
kalıyordu |
Ermeniler Zamanında |
|
23 |
Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S:
14) |
Romalılar Döneminde Kapodokya
Satraplığı |
Ermenistan Satraplığı’na bağlı
Meliten Eyaleti |
Romalılar Döneminde |
|
24 |
Partlar Döneminde (M. S. 14-55) |
Partlar Dönemi KapodokyaSatraplığı |
Ermenistan Satraplığı’na bağlı
Meliten Eyaleti |
Partlar Döneminde |
|
25 |
Romalılar Zamanında (M. S: 55-260) |
Galatya Eyaletinin Kapadokya
Satraplığına bağlı Küçük Ermenistan Bölgesinde |
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya
Satraplığının MeliteneTheması içinde |
Romalılar Zamanında |
|
26 |
Sasaniler Zamanında (M.S: 260-298) |
Galatya Eyaletinin Kapadokya
Satraplığına bağlı Küçük Ermenistan Bölgesinde |
Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya
Satraplığının MeliteneTheması içinde |
Sasaniler Zamanında |
|
27 |
Romalılar Zamanında (M.S. 298-395) |
Kilikya Eyaleti Yukarı Kilikya
Theması içinde |
Yukarı Kilikya Theması içinde
Kilikya Eyaleti |
Roma İmparatorluğu |
|
28 |
Doğu Roma
İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640) |
Doğu Roma İmparatorluğu’na
bağlı Armenikion Eyaleti’nin Sebesteia
Theması içinde |
Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlı
olan Armenikion Eyaleti’nine Meliten Theması içinde |
Doğu Roma
İmparatorluğu(Bizanslılar) |
|
29 |
Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S:
640-656) |
Müslüman(Arap)lar Zamanında Avasım
ve Süğur Bölgesinde |
Müslüman(Arap)lar Zamanında Avasım
ve Süğur Bölgesinde |
Müslüman(Arap)lar |
|
30 |
Bizanslılar Zamanında (II) (M. S: 656-659) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
ArmenikionEyaleti’nin Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu
ArmenikionEyaleti’nin Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
31 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(I) (M. S: 659-670) |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Emeviler devleti |
|
32 |
Bizanslılar Zamanında (III) (M.S:
670-692) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
33 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(II) (M. S: 692-695) |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Emeviler devleti |
|
34 |
Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S:
695-705) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
35 |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
(III) (M. S:705-715) |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Emeviler devleti |
|
36 |
Bizanslılar Zamanında (V) (M. S: 715-715) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
37 |
Müslümanlar (Emeviler)
Zamanında (M. S: 715-745) |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar (Emeviler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Emeviler devleti |
|
38 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
745-762) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
39 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 762-775) |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar(Abbasiler) Devleti
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Abbasiler Devleti |
|
40 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:775-782) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
41 |
Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında
(M. S: 782-809) |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar(Abbasiler) Devleti
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Abbasiler Devleti |
|
42 |
Bizanslılar Zamanında (M. S: 809-830) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
43 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 830-834) |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar(Abbasiler) Devleti
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Abbasiler Devleti |
|
44 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
834-836) |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
45 |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
(M. S: 836-838) |
Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Müslümanlar(Abbasiler) Devleti
Avasım ve Süğur Bölgesinde |
Abbasiler Devleti |
|
46 |
Bizanslılar Zamanında (M. S:
838-1057/1058 |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu’na bağlı
Sebesteia Theması içinde |
Bizans İmparatorluğu |
|
47 |
BüyükSelçuklu Devletizamanında (M.
S:1057/1058-1080 |
Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır Darende ve havalisi Büyük Selçuklu devleti’nin Eğemenliği
altındaki Sivas’a bağlı |
Darende ve havalisi Büyük Selçuklu devleti’nin
Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır. |
BüyükSelçuklu Devleti |
|
48 |
Danişmendliler Devletizamanında
(M. S: 1080-1165 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. Darende ve havalisi DanişmendlilerBeyliği’nin hakimiyeti altındaki
Sivas’a bağlıdır. |
Darende ve havalisi Danişmendliler Beyliği’nin hakimiyeti
altındaki Sivas’a bağlıdır. Sivas Bölgesi Danişmendliler Beyliği’nin
hakimiyeti altındadır |
Danişmendliler Beyliği |
|
49 |
Anadolu Selçuklu Devletizamanında
(M. S: 1165-1318 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. Darende ve havalisi Anadolu Selçuklu devleti’nin Eğemenliği
altındaki Sivas’a bağlıdır. |
Darende ve havalisi Anadolu Selçuklu Devleti’nin
Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır. |
Anadolu Selçuklu Devleti |
|
50 |
İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M.
S: 1318-1328 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi, Sivas’a
bağlıdır. Sivas ve havalisi İlhanlılar Devleti’nin (Moğol İmparatorluğu) Anadolu Umum Valiliği’ne Bağlıdır. |
İlhanlılar Devleti (Moğol İmparatorluğu) |
|
51 |
Ertana Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1328-1336 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende,ErtanalılarDevleti’nin
Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır. Ertanalılar Devleti’nine Eğemenliği
altındaki Sivas’a bağlı |
Ertanalılar Devleti |
|
52 |
MemlüklerDevleti Zamanında (I) (M.
S: 1336-1338 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. Darende ise, Memlükler Devleti’ne bağlıdır. |
Darende ve Havalisi, Memlükler Devleti’nin Behisni Valiliği’ne bağlı |
Memlükler Devleti |
|
53 |
EratnalılarDevleti Zamanında (II)
(1338-1338 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. Darende, Eratnalılar Devleti’nin merkezi Olan Sivas’a bağlıdır. |
Darende ve Havalisi, Sivas
Eratnalılar Devleti’nin merkezi olan Sivas’a
bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
54 |
Dulkadir Beyliği Zamanında(I)
(1338-1339) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. Darende Bölgesi Dulkadirliler’e bağlıdır. |
Darende’yi Dulkadirliler ele
geçirerek Memlükler’e bağlı Şam
Valiliği’ne teslim ediyorlar Şam Valiliği ise Memlükler’e bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
55 |
MemlüklerDevleti Zamanında (II)
(1339-1340) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve Havalisi, Darende ise,
Memlüklü Devleti’ne bağlıdır. |
Memlüklü Devleti |
|
56 |
Dulkadirli Beyiği Zamanında (II)
(M.S: 1340-1341) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende Dulkadirliler Beyliği’ne bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
57 |
Ertanalılar Zamanında (III) (M. S: 1341-1345) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Eratnalılar
Devleti’nin merkezi olan Sivas’a bağlıdır Sivas ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne
bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
58 |
DulkadirliBeyliği Zamanında (III)
(M. S: 1345-1350) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ise, Dulkadirliler Beyliği’ne bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
59 |
59-Eratnalılar Devleti Zamanında
(IV) (M. S: 1350-1360) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Eratnalılar
Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır. Sivas ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne
bağlıdır. |
Eratnalılar Devleti |
|
60 |
Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV)
(M. S: 1360-1381 |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ise, Dulkadirliler Beyliği eğemenliğindedir. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
61 |
Kadı Burhaneddin DevletiZamanında
(1381-1398) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır.. |
Darende ve havalisi Kadı
Burhaneddin Devleti’nine merkezi olan Sivas’a bağlıdır Sivas ise Kadı
Burhaneddin Devleti’nin merkezidir. |
Kadı Burhaneddin Devleti |
|
62 |
Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M.
S: 1398-1401) |
Gürün ve havalisi Darende’ye
bağlıdır. |
Darende ve havalisi Osmanlı
Devleti’nin hakimiyetindeki, Sivas’a bağlıdır. Sivas, Osmanlı Devleti’ne
bağlıdır. |
Osmanlı Devleti |
|
63 |
Memlükler Devleti Zamanında (III)
(M. S: 1401-1402) |
Gürün Köyü’nün bir kısmı
Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır. Gürün’ün bağlı olduğu
Darende ise, Memlükler Devleti’nin hakimiyetindeki Sivas’a bağlıdır. |
Darende, Memlükler Devleti’nin
elinde bulunan Sivas’a bağlıdır. |
Memlükler Devleti |
|
64 |
Dulkadirli Beyliği Zamanında
(V) (M. S: 1402-1516) |
Gürün, köy konumunda ve Darende’ye
bağlıdır. Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise,
DulkadirlilerBeyliği’nineğemenliğinde, Sivas’a bağlıdır. |
Darende , Dulkadirliler Beyliği’ne bağlıdır. |
Dulkadirliler Beyliği |
|
65 |
Osmanlıİmp. Zamanında (II) (M. S:
1516-1923) |
Gürün Nahiyesi, Darende İlçesi’ne
bağlıdır. Darende İlçesi, Eyalet-i Rum(Sivas)’a bağlı Divriği Sancağı’na
bağlıdır. |
Darende İlçesi, Divriği Sancağı’na
bağlıdır. Divriği Sancağı, ise, Eyalet-i Rum(Sivas)’a bağlıdır. |
Osmanlı İmparatorluğu |

[1]Tarih öncesi çağlarda
Sivas'a farklı dönemlerde hakim olan devletler, şehre kendilerine özgü
değişikisimlervermişlerdir.Bunlar;Talaura,Talavra,Tavra,Talaurs,Talkaramauru,TalauraKarana,Diapolis,Suppas/Şuppiaş,Sebasip,Sipas/Sipaş,Kabeira/Kabira/Kebires,Megalopolis,Diopolis/Diospolis/Diyospolis/Diyapolis,Seas,Sebas/Sebast,Sebaste/Sebesteia,Sebestia,Sevast/Sevaste,
Danişmend İli, Darü’l Âla, Eyaleti Rum,
, Eyalet-i Rumiye-i Sügra, Eyaleti
Sivas.
[2]Kitabeler: Selçuklu devri
Sivas kitabeleri konusunda ilk çalışma, Max Van Berchem ile Halil Edhem'in
birlikte hazırladıkları “Corpus inscriptionum Arabicarum” adlı çalışmadır. Bu
çalışmanın üçüncü cildinde Sivas şehrine ait kitabeler, tanıtma yazıları ile
birlikte XX. yüzyılın başındaki durumları itibariyle verilmiştir. Halil
Edhem'in bu çalışmadan sonra tek basma yaptığı "Kayseriyye Şehri"
adlı çalışma, Selçuklu, Eratna ve Kadı Burhaneddin devri Sivas'ının bilhassa
siyasî tarihi münasebetleriyle ilgili önemli bir eserdir. Eserde Kayseri'nin
kitabeleri de tesbit edilmiştir. Sivas Kitabeleri konusunda önemli
olan diğer bir çalışmayı İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın eserlerinde görüyoruz;
İlk olarak İsmail Hakkı-Rıdvan Nafiz ortak çalışması olan "Sivas
Şehri" adlı çalışmada hem Türkiye Selçukluları devri, hem de Osmanlı
devrine ait Sivas kitabelerinin yeni tesbit edilenleri ile birlikte 1928 tarihi
itibariyle mevcut yapışı belirlenmiştir. Selçuklu devri Sivas kitabeleri hakkında çalışma yapan diğer
bir kişi de Zeki Oral'dır. Onun "Anadolu'da ilhanî Devri Vesikaları,
Temirtaş Noyan Zamanında Yapılmış Eserler ve Kitabeleri" ve "Yeni
Bulunan Kitabeler", adlı çalışmalarında Moğol devri Sivas kitabeleri
hakkında ismail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Sivas Şehri" adlı çalışmasında
tam tesbit edilemeyen bazı kitabeler vuzuha kavuşturulmuştur.
[3] Sikkeler: Sivas'ın Danişmendi devri
siyasî tarihinin bazı noktalarını, Sivas'ta Danişmendli devrinde hakimiyet
süren meliklerin isimlerini ve meliklik sürelerini bu katalogdan öğrenmek
mümkündür. Türkiye Selçukluları devrine geldiğimizde nümizmatik konusunda en
önemli eser, İsmail Galib Bey'in Türkiye Selçukluları sikkelerim' belirttiği
katalogudur.
[4] Vakfiyeler: Bu gün Selçuklu devri
vakfiyeleri, mecmu' defterler halinde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde
korunmaktadır. Bu vakfiyelerin asılları, Arapça olup M. Altay Köymen'in ifade
ettiği gibi Cumhuriyet devrinde yapılmış olan Türkçe çevirileri, Bu Arapça
nüshalarla karşılaştırılarak kullanılabilir. Fakat Arapça metinleri görmeden
Türkçe tercümelerini kullanmak birçok hatayı beraberinde getirmektedir. Nitekim
vakfiyelerde yanlış okunup, yanlış tercüme edilen birçok ismin daha farklı
okunması gerektiği Arapça vakfiye nüshalarının Osmanlı Tahrir defterleri ile
karşılaştırılmasından anlaşılıyor. Selçuklu devri Sivas'ının sosyo-ekonomik ve
siyasî tarihi açısından en önemli vakfiye, şüphesiz Sahip Ata tarafından
Sivas'taki Gök Medrese için 1280 tarihinde düzenlenen vakfiyedir. Osman Turan'ın ifadesi ile sadece Gök Medrese
için değil,bütün Selçuklu devri Sivas tarihi için en önemli vesika durumunda
olan bu vakfiye,Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunup Sadi Bayram ve
Ahmet Hamdi Karabacak tarafından yayınlanmıştır.Türkiye Selçukluları devri ile
ilgili önemli bir vakfiye de I. İzzeddin Keykavus'un1218 tarihli Sivas
Darüş-şifası Vakfiyesi'dir. Bu vakfiye 1218 tarihi itibariyle Sivas'ın
sosyo-ekonomik durumunu ve şehirleşmede geldiği düzeyi ortaya
koymaktadır.Vakfiye nüshası, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunmaktadır.
Sivas Abdülvahhab Gazi Külliyesi için yapılan vakfiye ise, 1325 tarihli
Şerefüddin Ahmed b. Çakırhan Vakfiyesi'dir. Bu vakfiye, yayınlanmamış olup
Sivas kültürü için önemli bir belge niteliğindedir. 1333 tarihli Ahî Emir
Vakfiyesi de Sivas tarihi ve kültürü açısından önem arzetmektedir. Bu vakfiye
kaydının bir nüshası, Merih Baran tarafından bulunup yayınlanmıştır. Bu
vakfiyeden Sivas'ın 1333 tarihindeki sosyo-ekonomik durumuna ilişkin önemli
bilgiler bulduğumuz gibi yeni gelişen Tokmakkapı Mahallesi'nin fizikî durumu
hakkında da bilgi sahibi olmamız mümkün olmaktadır. Sivas vakıfları hakkında
vakıf kayıtlarına dayanılarak hazırlanmış bir defter de Tapu Kadastro Kuyüd-ı
Kadîme Arşivi'nde Defter-i Evkaf-ı Rum arasında bulunmaktadır. Bu defter,
Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunmayan Sivas vakıfları hakkında -Ulu
Cami Vakfı, Yağı-basan Medresesi Vakfı, Şeyh Erzurum?Vakfı gibi vakfiye
suretlerini ihtiva etmektedir.
[5] Osmanlı
Tahrir Defterleri: Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan Osmanlı Tahrir
defterleri, Osmanlı şehirlerinin sosyoekonomik yapısını belirlemede önemli rol
oynamaktadır. "Nefs-i Sivas"ın Osmanlı devrinde ilk tahririnin
yapıldığı 1454 nolu tahrir defterinde Sivas'ın sosyal yapısı ve mahallelerinin
tesbit edilerek Sivas'ın Selçuklu devri fizikî yapısı da belirlenebilir,
Selçuklu dönemine ait kayıtları bulunamayan Selçuklu vakıflarının Osmanlılar
devrindeki sayılarına rastlamak mümkün olur. Örneğin, Şeyh Erzurumî Zaviyesi,
Selçuklu ve beylikler devri kayıtlarında rastlamak mümkün olmayıp, sadece
önemli bir şahsiyet olarak tesbit edilmiştir. Halbuki 2 nolu Tahrir defterinden
Şeyh Erzurum' 'Sivas'ta bir zaviyesinin bulunduğu anlaşılıyor.
Selçuklu devri Sivas 'vakıfları ile
ilgili olarak bu döneme ait 14 ve 287 nolu tahrir defterlerim kullandık Tapu
Kadastro Arşivi'nde bulunan 14 numaralı Sivas Mufassal Defter' "Sivas'ın
tahririne, yine Sivas'taki Selçuklu eserlerine ve mahallelerine ait bil
bulundurmaktadır.
[6] Vekayinameler:
Konumuzla ilgili vekayiname ya da kronik adlı kaynaklar da Sivas hakkında bilgi
ihtiva ederler. Bu vekayinameler arasında Ermeni vekayinamelerinden istifade
ettiğimiz iki tane vekayiname vardır: Bunlardan birincisi, Urfa'lı Mateos'un
vekayinamesidir. Bu eser, 952 yılından1136 yılma kadarki hadiseleri ihtiva
eder. Bu vekayiname, verdiği tutarlı bilgiler yanında Türklerin Sivas'a gelişi
ile ilgili diğer kaynaklarda geçmeyen bilgileri de içinde bulundurması ile daha
da önem taşır.
Farsça vekayinameler
arasında tezimiz ile ilgili en önemli vekayiname, İbn-i Bibî'nin eseridir. Bu
eser, Türkiye Selçukluları tarihinde I.Gıyaseddin Keyhüsrev devrinden II.
Gıyaseddin Mesud devrine kadarki hadiseleri anlatır. Bunun bir özeti, Muhtasar
Selçukname adı ile tanınmış olup Houtsma tarafından 1902'deyayınlanmış ve M.
Nuri Gençosman tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.
Sivas ile ilgili bilgiler
veren diğer bir Farsça vekayiname, Kerimüddin Mahmud el-Aksarayî'nin kaleme
aldığı Müsameretü'l- Ahbar ve Müsayeretü'l-Ahyar” adlı eserdir. Bu vekayiname,
Anadolu'da Selçuklu hakimiyeti ile başlar. Timurtaş Noyan'ın Anadolu valiliği
devri siyasî hadiseleri ile sona erer. Bu eser, Moğol devrinde Sivas'ın siyasî
ve iktisadî hayatındaki değişmeleri anlatması açısından çok önemli bir yere
sahiptir. Farsça vekayinameler arasında kullandığımız bir başka vekayiname,
Anonim Selçukname'dir. XIII. yüzyıl Sivas tarihi için önemli bir kaynak olan bu
eser, Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayınlanmıştır. Aziz b. Erdeşir
el-Esterabadî'nin kaleme aldığı Farsça vekayiname olan Bezmü Rezm adlı eser,
hem vekayiname, hem de Kadı Burhaneddin'in biyografisi durumundadır. Arapça vekayinamelerden kullandığımız
diğer bir kaynak ise Makrizî'ninKitabu's-Sülük adlı eseridir. Makrizî'nin Mısır
Memluk tarihi ile ilgili bu eseri, XIII.yüzyılın ikinci yansı ve XIV. yüzyıl
Sivas tarihi için önemli bir kaynaktır. Arapça vekayinameler arasında en son
belirteceğimiz eser, İbn-i Devadar'ın vekayinamesidir. XIV. yüzyıla kadar gelen
Mısır tarihinin açıklandığı eserin VIII. ve IX. ciltleri, Moğol devri Sivas
tarihi açısından önemlidir.
[8] Destanlar: Destanlar, tarihî olaylar hakkında şifahî rivayetlere
dayanan ve halk arasında söylenegelen kahramanlık eserleri olarak ifade edilebilir.
Bu eserler, iyi bir tahkik ve tahlile tabi tutulduğunda tarih kaynağı olarak
kullanılabilir. Çünkü tarih olayların içinde bulundururlar. Sivas'ın Türkler
tarafından ilk alınışı ve Danişmendlilerle ilgili olarak o devirden gelen bir
destan, Danişmendname'dir. Danişmendname, XI. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış
Danişmend Ahmed Gazi'nin kahramanlıklarını hikaye eder.
[9]Araştırmalar:
Türkiye'de XX. yüzyılın basından itibaren
Türkiye Selçuklu şehirleri tetkik edilmeye başlanılmış, bu çalışmalar, Türkiye
Selçuklu şehir tarihi ve şehir mimarîsi açısından bir çığır açmıştır. Bu
yöndeki çalışmalara kısaca değinecek olursak:Amasyalı Hüseyin Hüsameddin'in
Amasya Tarihi ve Halil Edhem'in Kayseriyye Şehri adlı çalışmaları, ilk ciddi
çalışmalardır. Bu eserler, ilgili şehirlerin tarihi ve mimarî gelişimin!
verirken sosyo-ekonomik gelişmelerin! Ortaya koymamışlar, arşiv kaynaklarının
çözümlenmesinden ziyade, tarih kaynaklarının derlenmesi şeklinde meydana
gelmişlerdir. Bu çalışmalar, İsmail Hakkı ve Rıdvan Nafizin ortaklaşa olarak
1928 tarihinde yazdıkları Sivas Şehri
adlı eserle devam etmiştir Bu çalışmada da Türkiye Selçuklu arşiv kaynakları
kullanılmamış, Sivas'ın sosyo-ekonomik durumu belirlenmemiş,eser, Sivas'ı
Selçuklu ve Osmanlı devirleri ile bir bütün olarak ele almıştır. Biz ise
Sivas'ın sadece Selçuklu ve Beylikler devirlerinin yapışım belirlemeye
çalıştık. Tuncer Baykara'nın Türkiye Selçukluları Devri'nde Konya adlı
çalışması, bu çalışmamızda örnek çalışma durumundadır. Selçuklu devri Sivas
şehrinin fizikî yapısı ile ilgili önemli bir çalışma, Albert Gabriel'in
Monuments Turcs d'Anatolie adlı eseridir. Gabriel, bu eserinde Sivas'ın surları
ve fizikî mekanları ile ilgili bir deneme çalışması yapmıştır. Bu eserde yalnız
bu çalışmanın yapıldığı tarihte bilinen fizikî yapılar konu olmuştur. Fakat
arşiv çalışmasına dayanmadığı için fizikî yapının tamamı belirlenmemiştir.
Sivas'ın Selçuklu ve Beylikler devri mimarî eserleri ile ilgili temel olarak
kullandığımız eser, Oktay Aslanapa'nın Anadolu'da İlk Türk Mimarisi adlı
çalışmasıdır. Oktay Aslanapa yakın tarihte basılan bu eserinde Sivas'ın mimarî
eserleriyle ilgili doyurucu bilgi vermiştir. Bu eserde mimarî yapılardaki sanat
özellikleri de ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Sivas'ın siyasî tarihi ile
ilgili kullandığımız çok önemli bir çalışma Osman Turan'ın Selçuklular
Zamanında Türkiye Tarihi adlı çalışmasıdır. Bu eser, 1050-1300 tarihleri
arasında Sivas'taki siyasî gelişmeler ile ilgili bütün kaynakların incelenmesi
sonucu yazılmış ve Sivas tarihi ile ilgili temel çalışma durumundadır.
[10] Uçan Atlar
Ülkesi
[11]Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve
Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Edebiyat Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi,
Sayfa:1-3.), 1985.
[12] Yukarı Kızılırmak Havzası
Tunç Çağları ve Demirçağ Yerleşim Tarihi, Belleten LXII/234. 1998 (1999), 299-390, Sivas ili 1998 Yüzey
Araştırması, XVII. Araştırma Sonuçları
Toplantısı 2, 1999 (2000), S. 17:
Orta Anadolu'nun ….. Demirçağ Küllür ve Yerleşim Dokusu, 1998 Yılı Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Konferansları, Ankara '99 85 v d ay.
T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü 18. Araştırma Sonuçları Toplantısı
Sivas ilinin tarihi kültür dokusunun belirlenmesi ve
arkeolojik kalıntıları-rıın koruma altına alınması amacıyla eski yerleşim
yerleri ve mezarlıkların belgelenmesine yönelik yüzey araştırmalarının
beşincisi, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izniyle 30.6.1997 ile
9.8.1997 tarihleri arasında Yıldızeli, Şarkışla, Merkez, Ulaş ve Hafik
ilçelerine bağlı bölgede gerçekleştirilmiştir'. * A.Tuba ÖKSE, Hacettepe Üniversitesi,
Arkeoloji Bölümü, Beytepe, ANKARA. (l) 1997 y ili araştırmaları Hacettepe
Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. A. Tuba Ökse ile Kültür
Bakanlığı temsilcisi olarak Sivas Müzesi'nden katılan Arkeolog Enver Akgün'den
oluşan ekip tarafından yürütülmüştür. Bu araştırmanın gerçekleştirilmesindeki
Kuşaklı kazısı başkanı Prof. Dr. Andreas Müller-Karpe, Arkeolog Ahmet Görmüş ve
arkeologlar Musa Törnük, Mehmet Alkan ve Enver Akgün olmak üzere, Sivas Müzesi
çalışanları da katılmışlardır.
[14] Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve
Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Ed. Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi,
Sayfa:1-3.), 1985.
[15] J.G. Anderson, A Journey of Exploration in Pontus,
Bruxelles, 1903, s.39:
Franz Cumonte, Voyage dans le Pont, Paris, 1906, s.
215:
[16]Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve
Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Ede.Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi,
Sayfa:1-3.), 1985.
[17]“Tu-Ma-na”, Tu-Ma-za”, Asurca’da
“fışkırtmak, coşkun bir şeklide akmak” anlamındadır. Sümercede de
“Tunatta/Tunattak” “hem akmak, hem akıtmak anlamlarına gelmektedir. Li-Lı
ekleri “O” anlamına gelir. Tu’ime(n), Akadça “Tu’amu’ya tekabül etmektedir. Bu
Arapça’da Tau’am, İbranice “To’am, Aramice’de “Tu’am” tali formu şeklinde
geçer. “E-i-bi-it tu-i-me-e” ikizler evi. Anlamına gelmektedir. ”Tu-mena-uru:
İki şehir anlamına gelmektedir. “Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden
yapılan içkinin adıdır. “Tud” Sümerce yontma
heykel anlamındadır. Uş’am (daha sonraki devirlerde “Uşşu”)= Bir evin temeli,
bir şehrin yeri anlamına gelmektedir. “E-i-bi—it tu-i-me-e” ikizler evi,
anlamına gelmektedir. “Tu-mena-uru: İki şehir anlamınba gelmektedir.
“Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden yapılan bir içkinin adıdır. “U-sa—zi-iz
Ebi-tum ri-mu-um su-umsu”=diktim (Tanrının ev(i) bir yabani boğadır. “E-tum
la-ma-su-um su-um-sasi-gu-ru-um”= Ev bir koruma perisidir, bir (peri) saray.
Hitit sanatında görüldüğü üzere boğa en büyük tanrı olan gök tanrısının simgesi
idi.
[18] (Belleten
Cilt: XIII. Sayı: 50, Belleten Cilt: XI. Sayı: 43, Belleten Cilt: XI. Sayı:
390-398, Dr. Sedat ALP, Hititoloji Doçenti)
[19] “Ura”nın
bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de “kuyu” manasına
geldiği de iddia edilmektedir.
[20] An.Uy.Tar.C:1.Sayfa:33.
[21] Osmnalıca-Farsça Sözlük
[22] Kerim Yund, "Sivas Adı ve
Ötesi", Sivas Folkloru Dergisi, 11, 1973, s.4;
Hüseyin Hüsameddin,Amasya Tarihi, istanbul 1332, C:2, s.121;
Orhan Bayrak, Türkiye Tarihî Yerler Kılavuzu, istanbul
[23] Tarihi kaynaklarda, Hititler’in
Boğa, arslan vb. Gibi hayvanlar kutsal saydıkları ve bunları koruyucu olarak
telakki ettikleri belirtilmektedir. Çivi yazılı metinlerde, Etiler’de bir
kralın ölümünden sonra “o tanrı oldu.”demiş oldukları belirtilmektedir. Bu
nedele Hititler’de ölmüş olan krallara, tanrılara saygı gösterildiği gibi Saygı
gösterilirdi. Hititler’deki Hepat kültü, Hurriler’in Teşup’unu temsil
etmektedir. Boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Bu
nedenle boğa, bu tanrıyı temsil etmekteydi. Asur Kralı İrişium zamanında mabed kapılarına
“Lamassu”(Yabani boğa veya inek) şekillerinin dikildiğini
belirtmektedirler.
[24] Altınyayla
ilçesinde bir mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol
üst kısmında stilize dağ silsilelerinin
üzerinde tüm güzelliğiyle bir geyik resmi yer
almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı
görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa
Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların
koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği
kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla
tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel,
Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde
bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.
[26] John
Masefield, The Travels of Marco Polo, London 1939, s.31.
Şar Teksiyer, Küçük Asya, (Türkçe Trc. Ali Suad), istanbul
H. 1340, III, 19;
[27] William,
M. Ramsey, Küçük Asya'nın Tarihî Coğrafyası, sayfa:360-361, çeviren, Mihri
Bektaş, 1939,
[28] Besim
Darkot,"Sivas", s.570; Vehbi Cem Aşkun, "Sivas'ın Tarihçesi
III", s.6,
Kerim Yund, "Sivas ve Ötesi III", Sivas Folkloru
Dergisi, 12, 1974, s.4;
Necdet Buluz, "Sivas Adı", Sivas Folkloru dergisi,
14, 1974, s.7;
[29] Semavi
Eyice, "Elaiussa, Sebaste (Ayaş) yakınında Akkale" VIII. Türk Tarih
Kongresi Bildirileri, Ankara 1981, s.865-866
[30]W. Ramsey (Mihri Bektaş) Anadolu’nun
Tarihi Coğrafyası, sayfa:28.29.51.56.58.288-301.) BatysRhyax=Soğukçermik
(Sayfa:79.241.293-294.)
[31] Reşideddin
Fazlullah, Mukatebat-ı Reşidi, (Nşr. Bahadır Muhammed Şefî), Lahor 1947,
s.156-159.
[32] W. Ramsey, Çev.Mihri Bektaş, Küçük
Asya’nın tarihi Coğrafyası, sayfa: 493.
[33]Strabon,
Coğrafya,İng.Çeviren: Adnan Pekman, İst. Ün.ED.Fak.Yayınları No:1437. İstanbul
Basımevi 1969)
[34]Mustafa Akdağ, l, 92-93.
Yaşar Yücel, Anadolu
Beylikleri Hakkında Araştırmalar, l, 2. Baskı, Ankara 1988, s.4-5.
İ. H. Uzunçarşılı,
"Eratna Devleti", s.165.
İbn-i Batuta,
Seyahatname, l, 251, 325, 328.
Mustafa Akdağ, l, 86.
300-301.
Kemal Göde, a.g.e.,
s.143.
Yaşar Yücel, a.g.e, s.53.
[35]Bezm-ü Rezm, s.240;
Türkçe Çevirisi, s.226.277.
Tayyib Gökbilgin,
"XV.ve XVI. Asırlarda Eyalet-i Rum", Vakıflar Der, 6, istanbul
1965,s.51.
Halil İnalcık,
"Murad II", I.A, VIII, 598.
Ahmet Refik, Anadolu'da
Türk Aşiretleri, 2 Baskı, istanbul 1989, s.69.
[37] Besim Darkot, "Sivas, s.570). 2
Abü'l-Farac, l., 158.
W.M.Ramsay, Anadolu'nun Tarihî Coğrafyası, (Türkçe Trc.
Mihri Pektaş), istanbul 1960, s.298.349.
Gregory Abü'l-Farac, Abü'l-Farac Tarihi, (Türkçe
Trc. Ömer Rıza Coğrul), Ankara
Mücrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi, Anadolu'nun Fethi l,
(Selçuklular Devri) istanbul 1944, s.30-181.
[38] Mehmet Zılli bin Derviş III. Cilt,
sayfa: 1314. Evliya Çelebi seyahatnamesi, sayfa: 105.
[39] Adnan
Mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas, sayfa: 32, İstanbul, 2001.
[40] Evliya Çelebi Seyaharnamesi. c.3. s.
105., Tarih-i TuhfetüI-Garib (Bursa Orhan Gazi Kütüphanesindeki nüsha).
[41] Mehmet Zıllioğlu, Evliya Çelebi
seyahatnamesi, sayfa: 849.
[42] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle
Sivas (Macarius seyahatnamesi), sayfa: 46-47.)
[43] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle
Sivas (Simeon Seyahatnamesi), sayfa: 20-21.
[44] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle
Sivas (Simeon seyahatnamesi), sayfa:22.
[45] Adnan Mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas, sayfa:
22, İstanbul, 2001.
[46] Urfalı Matheus, Vekâyiinâme, Ed-Dulaurıer
[47] Ord. Prof. M. Şemseddin Günaltay,
Yakın şark, C.II. Sayfa: 27.
[48] Polonyalı Simeon Seyahatnamesi5
Hırand D. Andresyan Seyyahın Sivas'a geldiği yıl: 1610
Ed. Dulaurıer.
[49] İsmail Hakkı, Rıdvan Nafiz, Sivas
Şehri, sayfa: 185-186.
[50] Bu kayıdlara göre Selçuklu hanedanı
sultanlarının 1318 yılına kadar Konya tahtını muhafaza ettiğini ve Timürtaş
Noyan tarafından şehzadelerin dağıtılması üzerine Türkiye Selçuklularının
inkıraz bulduğunu, son sultanın II. Mes'ud değil V. Kılıç Arslan olduğunu kabul
etmek gerekmektedir.Türkiye Selçukluları devleti, böylece, 243 yıl (1075-1318)
yaşamıştır.Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, sayfa: 580-583.608.
[51]Melik
Gazi Oğlu Muhammed Gazi (529/1134-537/1142)529/1134 yılında hükümdar oldu. Key: büyük
hükümdar, padişah, eski Acem şahlıklarında ikinci tabakada bulunanların
adlarının başına getirilir.[51]
II. Keyhüsrev’in[51]
kızları Selçuk Hatun ve Gürci Hatun, Mevlâna’ya müntesib idiler.[51] II. Keyhusrew (Amasya'da vahşî hayvan ısırmasından
öldüğünde Konya'da Künbedhane'ye gömüldü. 1243 Kösedağı hezimeti onun
zamanındadır.) Zevceleri: Şarqî Karahisar Meliki Mengücekoğlu Muzafferi'd-Din
Mehmet Beyin kızı Fülane Hatun’dur. İkinci eşi ise, Haleb Eyyubî sultanı
Melikü'l-'Azîz’in kızı Gaaziyye Hatun’dur. Bu hanım ile 1238 yılında
evlenmiştir. II. Keyhüsrev’in üçüncü eşi Fülane Hatun (dul kalınca Vezîr
Şemsüddîn Isfahanî ile evlenmiştir.) Fülane hatun’un Hıristiyan olan kardeşleri
Kir Haya ve Kir Kedid, Selçuklu kumandanlarıdır. Kyr (Kyrios) Efendi, bey,
anlamındadır.[51] İzzeddin
Keykavus’un dayıları olan Kir Haye ve Kir Kedid Hristiyan idiler.[51]
Kir Haya'nın kızı ile Vezîr Fahrüddîn Ali'nin oğlu Tacüddîn evlenmiştir. Melik
Dawud Selçuqî ile Gürcistan kraliçesi Rosudan'ın kızı olan Thamara Gürcî Hatun
ise, Selçuklu Melikesi olup, II.
Keykubad ile Gürcî Hatun'un annesidir.
Selçuklu
Hükümdarı Gıyaseddin keyhüsrev ne kadar devlet yönetiminde liyakatsiz idi ise,
onu tahta çıkarıp oyuncak haline getiren saadettin Köpek de o derece keskin,
fakat entrikacı ve tehlikeli bir zekaya sahip idi. Sultanın bu
kifayetsizliğinden faydalanan Saadettin köpek, devletin yönetimindeki mühim
insanları rakip gördüğünden birer birer çeşitli entrikalarla ortadan
kaldırtmıştır. Gıyaseddin keyhüsrev, devlet adamlarının birer birer ortadan
kalkması, sıranın kendisine geleceğini (Sa’dettin Köpek, Gıyaseddin Keyhüsrev’i
boğarak kendisi sultan olmak istiyordu.) anlayınca, devlet için tehlikeli olan
bu kişiyi ortadan kaldırmak için Sivas Sübaşısı Hüsameddin karaca’yı görevlendirmişti.
Hüsameddin karaca, sultanın bulunduğu Kubad-abad’a gelerek bu mühim mes’elenin
hallinde büyük rol oynadı. Saadettin Köpek, sarayda verilen ziyafette bayraktar
(emir-i âlem) Togan kılıcı ile Saadettin’i parçaladı. Bu olaydan sonra Vincent
de Beauvais Saadettin’in Keyhüsrev’i boğarak sultan olmak istediğini, fakat
Mergedac adlı bir hristiyanın buna mani olarak saadettin Köpek’i öldürüp yerine
geçtiğini söylemekle İbn Bibi’yi, çağdaş bir müellif olarak, teyid eder. Bu
mergedac, Gıyaseddin keyhüsrev’in kayın biraderi ve II.İzzeddin Keykavus’un Rum
dayıları ve onun zamanında beğlerbeği makamına getirilen Kir Kedid ve Kir
Hâye’den biri (Kir Kedid) olmalıdır.[51] Sultan II.İzzeddin keykavus, kardeşi Kılıç-Arslan
ile yaptığı taht mücadelesinde dayıları olan Kir Kedid ile Kir Haye’den askeri
alanda faydalanmıştır.[51] Sultan II.
İzzeddin Keykavus’un İstanbul’da Bizans İmparatorunu öldürüp Bizans tahtını ele
geçirme teşebbüsüne girişmek üzereyken bu suikastı sultanın dayısı olan Kir
Kedid tarafından ihbar edilmişti.[51]
Sultan
II.İzzeddin Keykavus, Moğollar karşısında tahjtını ve Türkiye’yi terk edip önce
İstanbul’a varmış; bilahare de Hülagu’nun baskısı ile Bizns’ta hapsedilmiş,
nihayet Sultan Baybars ve Bereke han’ın ittifakları üzerine Altun-Ordu’nun
Balşkanlara gönderdiği bir ordu saysesinde kurtulmuştu. Sultan İzzeddin
Altun-Ordu’nun payitahtı saray şehrine gidip Han’ın kendisine Kırım’da ikta
verdiği Suğdak ve Solhad şehirlerinde ailesi ve bir kısım erkanı ile yaşadı.
Selçuklu sultanının burada yanında Gıyaseddin Mes’ud, Rükneddin Kılıç Arslan,
Rükneddin Geyümers, Alaeddin Siyavuş (diğer adı Cimri) ve Feramuz adlı oğulları
bulunuyordu. Kroniklerin eksik verdiği bu evlatlarından birisinin Geyümers
olduğunu, son zamanlarda meydana koyduğumuz, takrirul menasib adlı resmi
vesikalar göstermiştir.[51] Filhakika
H.688/M.1289 tarihli bir vesika onun Kayseri zaimi (valisi) olarak tayin
edildiğini belirtmekte ve sultanın beş oğlu bulunduğu anlaşılmıştır. Fakat
bunlardan başka II.İzzeddin keykavus’un İstanbul’da çocuk olarak kalan bir
başka oğlundan da Pachymeres bahseder. Filhakika bu Bizans müellifine göre
Keykavus, hapse atıldığı ve Kırım’a gittiği zaman İstanbul’da çok küçük yaşta
bir oğlu kalmış; Bizanslılar’ın yukarıda belirttiğimiz üzere, bir takım
Selçuklu beğlerini zorla hristiyan yapar veya öldürürken bu şehzadeyi de
Hristiyan terbiyesinde yetiştirmişler ve ona Melik Konstantin adını
vermişlerdi. Bizanslıların bu Selçuklu Şehzadesine ve oğullarına, Selanik
civarında Karaferiya’yı dirlik olarak verdikleri ve Yıldırım bayezıd’ın burada
evlatları ile karşılaştığı rivayeti Osmanlı kaynaklarına kadar geçmiştir.[51]
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Rıdvan Nafız Edgüer, Sivas Şehri,
sayfa: 34-36.
[52] Belleten, cilt: 10, sayfa: 393
Belleten, cilt: 10, sayfa: 4113-An. Uy. Tarihi. Cilt: 1
Sayfa: 49.
Belleten, Cilt: XV. Sayfa: 176-177
Belleten, Cilt: XV. Sayfa: 191-197
Belleten, C. 10. Sayfa: 393. 398.
Ord. Prof.Şemsettin Günaltay,Yakın Şark II.Anadolu,Sayfa:
150-151.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.
Belleten, cilt: 10, sayfa: 398
Belleten, cilt: 10, sayfa: 393.
[53] Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası,
Sayfa: 110.
Belleten, C. I. Sayfa:
Prof. Şükrü Kaya,I. Müderrisoglu,Türk Dev. Tarihi, sayfa:
22-23.
[54] Ömer Rıza Doğrul, Abül Ferec Tarihi
Dibacesi, sayfa: 9.
Belleten. C. 10. Sayfa: 392.
[55] Mevlüt Oğuz, Malatya Tarihi Sayfa:
37.38.
Sıtkı Yazıcıoğlu - Darende’nin Kısa Tarihi, sayfa: 21.
Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, sayfa: 4
Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletinin Tarihi,
[56] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.
Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290.
291.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.
Belleten. C. 10. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.
Sıtkı Karaca, Darende Kısa Tarihi, sayfa: 20.
Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155
İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.
M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110. 162.
Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu
Yay. 1965 - Tarama Sözlüğü, 2. cilt, sayfa: 804 - Osmanlı Tarihi Deyimler
Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.
[57]Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın
Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.
An. Uyg.Tar. C. 1. sayfa: 64-65.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu,
Sayfa: 174. Sayfa: 227.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu,
Sayfa: 90.
An. Uy. Tar. Cilt:1. Sayfa: 31.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 390-398.
Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390. 406-409.
Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.
[58] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın
Şark, Cilt: I, sayfa: 111.128.
Rehber Ansiklopedisi, cilt: 8, sayfa: 210.
Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Sayfa: 16. 22. 30. 36-37. 51. 79-80. Tübitak
yayınları. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Sayfa: 16. 22. 30. 36-37. 51. 79-80. Tübitak
yayınları.
[59] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın
Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.
An. Uyg.Tar. C. 1. sayfa: 64-65.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu,
Sayfa: 174. Sayfa: 227.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu,
Sayfa: 90.
An. Uy. Tar. Cilt:1. Sayfa: 31.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 390-398.
Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390. 406-409.
Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.
[60] Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa:
389
Türk Ansiklopedisi, cilt: 21, sayfa: 238. Kapadokya maddesi,
Belazuri, Fütuhül Büldan,
Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası sayfa: 4.
Sıtkı Yazıcıoğlu, Darende Tarihi.
Belleten, C. I. Sayfa:
Prof. Şükrü Kaya - I. Müderrisoglu.
Türk Devletleri Tarihi, sayfa: 22-23.
[61] Malatya Tarihi Sayfa: 37.38.
Sıtkı Yazıcıoğlu - Darende’nin Kısa Tarihi, sayfa: 21.
Selçuklular Zamanında Türkiye, Osman Turan, sayfa: 4
Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletinin Tarihi, Türk
Devletleri Tarihi
Yurt Ansiklopedisi, Sivas Maddesi, sayfa: 6851.
[62] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.
Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290. 291.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.
Belleten. C. 10. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.
Sıtkı Karaca, Darende Tarihi, sayfa: 20.
Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155
İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.
M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110.162.
Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu Yay.
1965
Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay,Yakın Şark, cilt: 4, sayfa:
22, 25, 26 ve cilt: 1, sayfa: 111.
[63] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın
Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.
An. Uyg.Tar. C. 1. Sayfa: 31. sayfa: 64-65.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu,
Sayfa: 90. 174. Sayfa: 227.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 390-398.
Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390.
Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406-409.
Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 265-267.
Şarl Teksiyan, Asia Mintary,
Refet Yinaç, Dulkadir Beyliği, sayfa: 129.
[64]Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.
Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290.
291.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.
Belleten. C. 10. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.
Sıtkı Karaca, Darende Tarihi, sayfa: 20.
Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155
İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.
M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110.162.
Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu Yay.
1965
Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay,Yakın Şark, cilt: 4, sayfa:
22, 25, 26 ve cilt: 1, sayfa: 111.
[65] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın
Şark, Cilt: I, sayfa: 111, 128.
Rehber Ansiklopedisi, cilt: 8, sayfa: 210.
[66] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.
Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275-291.
Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.
Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.
Belleten. C. 10. Sayfa: 398.
Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.Sıtkı karaca, sayfa: 20.
Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155
İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.
Osman Turan, Selçuklular zamanında Türkiye, Sayfa: 124. 127.
203.
M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa:67.110. 162.
Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793. 804. Türk Dil Kurumu
Yay. 1965
Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.
[67] Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa:
389
Türk Ansiklopedisi, cilt: 21, sayfa: 238. Kapadokya maddesi,
Belazuri, Fütuhul Büldan.
Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 4. 110.
Sıtkı Yazıcıoğlu, Darende Tarihi, sayfa: 3
Belleten, C. I. Sayfa:
Prof. Şükrü Kaya,I. Müderrisoğlu,Türk Devletleri Tarihi,
sayfa: 22-23.
[68] Ömer Rıza Doğrul, Ab