BÜTÜN YÖNLERİYLE GÜRÜN İLÇESİ (I)

TARİHİ VE COĞRAFYASI

 

 

 

 

 

Mehmet Ali Öz

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ISBN: 975-94121-?-?

 

 

 

 

 

Yazılım ve Baskı : ...... Matbaası- Sivas

 

 

Basıldığı yıl Eylül 2002

 


 

 

 

 

 

 

 

Bu yapıtın tamamı ya da bir kısmı 5846 Sayılı Yasanın  Hükümlerine göre; bu kitabı yayımlayan yazarın izni olmadan  elektronik, mekanik, fotokopi ya da her hangi bir kayıt sistemiyle çoğaltılamaz, yayınlanamaz, depolanamaz. Yapıtın tüm hakları saklıdır ve Araştırmacı Yazar Mehmet Ali ÖZ’e aittir.

 

 

 

 


İçindekiler 4

Önsöz. 4

Gürün İlçesi (Coğrafi Durum) 8

Gürün İlçesi (Coğrafi Durum) 9

Sivas İli Tarihi 12

Sivas Adının Menşei 35

Tarih Öncesi Çağlardan Günümüze Gürün İlçesi’nin Adları 54

Gürün İlçesi Tarihi Kronolojisi 88

Gürün İlçesi Tarihi 91

Tarih Öncesi Çağlarda. 91

(Paleolitik-Mezolotik)Çağlarda (M. Ö:   6000-4000) Gürün İlçesi 91

Geç Kalkolotik Çağlarda. 112

(Eski  Tunç Devri- M. Ö: 4000-3000) Gürün İlçesi 112

Protohititler/Önhititler Zamanında Gürün İlçesi 114

Geç Hititler/Eski Hattiler (Nesililer)Zamanında. 119

Orta Ve Son Tunç Devri: M. Ö: 2000- 1900/1180) Gürün İlçesi 119

Mitanniler Zamanında (M. Ö: 1600- 1380/1378) Gürün İlçesi 129

Geç Hitit Devleti’nin Son Dönemlerinde (M. Ö: 1380/1378- 1260) 132

Geç Hitit Beylikleri Döneminde Gürün İlçesi (M. Ö: 1282-1260) 136

Asurlar Zamanında Gürün İlçesi (1260-1232) 138

Asurlular Zamanında (M. Ö: 1260-1232) 138

Geç Hitit Beylikleri Döneminde Gürün İlçesi 142

Geç Hitit Beylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115) 142

Geç Hitit Beylikleri (Tabal Krallığı) (M. Ö: 1232- M. Ö: 1115) 146

Geç Hitit Beylikleri Döneminde (Gurgum Krallığı Zamanında) 150

Hatti Beylikleri (Geç Hitit Beylikleri)Kargamış Krallıgı 153

Geç Hitit Beylikleri Çağı Meliddu Krallığı (M. Ö: 1115-M. Ö: 853) 155

Asurlular Zamanında (M. Ö: 853- 807/804) Gürün İlçesi 158

Urartular Zamanında (M. Ö: 807/804- 743) Gürün İlçesi 160

Asurlular Zamanında (M. Ö: 743- 695) Gürün İlçesi 161

Frygler (Muşkıler) Zamanında Gürün Ilçesı (M. Ö: 695- 690) 164

Asurlar Zamanında Gürün İlçesi (M. Ö. 690-675) 165

Kimmer- İskit/Saka Türkleri Zamanında Gürün (M. Ö: 675- 612) 165

Medler/Matalar (Persler) Zamanında Gürün İlçesi 166

Persler Zamanında (M. Ö: 522-322) Gürün İlçesi 168

Romalılar Zamanında Gürün İlçesi 171

Kapadokya Bağımsız Krallığı Zamanında Gürün İlçesi 173

Romalılar Zamanında (M. Ö: 66- M. S: 14) Gürün İlçesi 184

Partlar Döneminde Gürün İlçesi(M. S: 14-M. S: 55 Yılları ) 185

Romalılar Zamanında Gürün İlçesi(M. S: 55-260 Yılları ) 185

Sasaniler Döneminde Gürün İlçesi (M. S: 260-298 ) 187

Romalılar Zamanında Gürün İlçesi(M. S: 298-395 Yılları 188

Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu (I)(M. S: 395- 640) Gürün 190

Müslüman(Arap)Lar  Zamanında  Gürün İlçesi 193

Bizanslılar Zamanında  (II) (M. S: 656-659)Sebesteia Theması 198

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (I) (M. S: 659-670)……..……………199.

Bizanslılar Zamanında (III) (M.S: 670-692) Sebesteia 200

Müslüman Araplar Emeviler Dönemi  (II)(M. S: 692-695 ) 201

Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi  (M. S: 695 -705)  (Iv) 201

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (III)  (M. S:705-715) 203

Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi (M. S:715-715 ) (V) 205

Müslüman Araplar Emeviler Dönemi  (IV)(M. S: 715-745) 205

Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi (M. S: 745-762)   (VI) 207

41-Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi (M. S: 775-782)   (VII) 215

42-Müslüman Araplar(Abbasiler) (II) (M. S: 782-809) 216

43-Bizanslılar Döneminde Gürün İlçesi  (VIII)(M. S:  809-830) 218

44-Abbasiler Döneminde Gürün İlçesi (M. S: 830-834  )   (III) 219

45-Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi (M. S: 834- 836 ) (IX) 221

46-Müslümanlar Zamanında Abbasiler (IV)(M.S:836-838) 221

47-Bizanslılar Zamanında Gürün İlçesi (M. S: 838- 1057/1058 ) 222

48-Büyük Selçuklu Devleti Zamanında (1057/1058-1080) 223

49-Danişmendliler Devleti Zamanında(M.S. 1080-1165) 232

50-Anadolu Selçuklu Devleti Zamanında(M.S. 1165-1318) 244

51-İlhanlılar Zamanında (Moğollar Dönemi)(M. S: 1318-1328) 249

52-Eratna Devleti Zamanında  (I)(1328-1336) 252

Dulkadirli Beyliği 253

53-Memlüklüler Zamanında Gürün İlçesi (I) (M. S: 1336-1338) 258

54-Eratnalılar Zamanında Gürün İlçesi (II) (1338-1338) 259

55-Dulkadirliler Zamanında Gürün İlçesi (I)(M. S: 1338- 1339  ) 260

56-Memlükler Zamanında Gürün İlçesi (II) (1339-1340) 261

57-Dulkadirliler Zamanında Gürün İlçesi     (II)(M. S:1340- 1341) 262

58-Eratna Devleti Zamanında Gürün İlçesi  (III)(M. S: 1341-1345) 262

59-Dulkadirli Beyliği Zamanında Gürün İlçesi(1345-1350) (Iıı) 264

60-Eratna Beyliği Zamanında (IV)(M. S: 1350-1360) 265

61-Dulkadirli Beyliği Zamanında Gürün İlçesi  (IV)(1360-1381) 266

62-Kadı Burhaneddin Devleti (1381-1398 Yılları Arasında) 267

63-Osmanlı Devleti Zamanında Gürün  (I)(M. S: 1398/1399- 1401) 275

64-Memlükler Zamanında Gürün İlçesi (III 277

65-Dulkadirliler Zamanında Gürün İlçesi   (V)(M. S: 1402-1516) 281

66-Osmanlı İmparatorluğu  (II) zamanında Gürün (1516-1923) 288

Osmanlı Devlet Arşivlerinde Gürün İlçesiyle İlgili Belgeler-Kayıtlar: 312

Güründe Yaşayan Ermeniler Ve Gayri Müslimler 321

Ermeni Sâkin Olan Vilâyât-I Şâhânede Îkâ‘ Olunan Ef‘al Cinâ’iyye. 372

Kurtuluş Savaşı Sırasında Gürün İlçesi 386

İsmail Vehbi/Zihni Oğuz Efendi(Müftü/1279/1863-02/06/1932) 430

Cumhuriyet Dönemi Şehitlerimiz. 433

Gürün İlçesi’nde Aşiretlerin (Oymakların) Yerleşmesi 434

Yer Adları: 463

Kaynakça. 478

Gürün İlçesi Kronolojik Tarihi Tablosu. 491

Tarihi Yerler Haritası 510

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

Tarihi olayların meydana gelişi esnasında en önemli faktörlerden birisi fiziki şartlar, diğerleri ise coğrafik ve klimatik özelliklerdir. Bu nedenle Tarih, insan topluluklarının yaşayışlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini yer ve zaman göstererek anlatma sanatı olduğu kadar üzerinde yaşanılan coğrafyanın da incelenmesi ve araştırılması demektir.

 Güzel yurdumuz Anadolu’yu binlerce yıldan beri Türkler gibi  birçok ulus yurt edinmiş, kültürlerini yansıtan belgeleri yaşadıkları alanlarda bırakarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Anadolu medeniyetlerini kuran toplumlardan günümüze ulaşan yazılı ve yazısız tüm belgeler, bu uluslara ait her türlü olayı bize aktarmaktadır.

 İnsan, biyolojisiyle, düşünceleriyle ve kültürüyle, kısacası yaşamıyla doğduğu toprakların ürünüdür. Öyle bir toprakta doğmuşuz ki, topraktan  tarih fışkırıyor. O kadar çok uygarlık birikmiş ki, birbiri üstüne. Birbiri üzerine yığılan kültürlerden günümüze kadar ulaşan belgeler, Anadolu uygarlıklarının günümüze ulaşan birikimleri, Anadolu’nun dünkü değerleridir. Anadolu’nun dünkü değerleri, bugünkü kültürümüzü çok büyük ölçüde etkilemiştir. Geleceğin en iyi şekilde yönlendirilmesi, geçmişin çok iyi bilinmesiyle mümkündür. Geçmişten geleceğe, bir köprü durumundaki bu bilgi ve belgelerin bulunarak, bilinmesi insanlık tarihi açısından çok önemlidir.

 Bir bölgenin tarihinin, coğrafyasının ve kültürel yapısının, tüm özellikleriyle en başta o yörede yaşayanlarca bilinmesi; sosyal ve kültürel gelişimin bir göstergesi olduğu kadar, aynı zamanda kültürel turizmin de önemli bir şartıdır. Kültür turizminin tüm olanaklarına sahip olmasa da Gürün İlçesi, tarihi ve kültürel zenginliği yoğun olan bir beldedir. Gürün İlçesi, içinde bulunmuş olduğu coğrafyası, Doğu Anadolu ile Batı Anadolu’yu birbirine bağlayan, Mezopotamya ile Anadolu’yu birleştiren(Kayseri-Malatya)tarihi ticaret ve kervan yolunun üzerinde bulunması nedeniyle, tarihin her döneminde çok önemli bir konuma sahip olmuştur. Bu özelliği sebebiyle Anadolu’da medeniyet kurmuş bir çok ulusun hakimiyeti altında kalmıştır. Günümüzde ise, bu öneminden çok şey kaybetmiştir. Gürün ilçesi, kaderine terkedilmiş bir halde ve küçük bir taşra kasabası görünümündedir.

Coğrafyanın insan kaderi üzerinde önemli rol oynamış olduğu bir gerçektir. İklim, insanoğlunun alın yazısını çizen etkili ve esrarlı bir kuvvettir. Tabiat bir çok imkanlar sunar. Onlar arasında seçim yapmak insana düşer. İnsanlar, coğrafyanın kendilerine bahşettiği imkanları kullanabildikleri ölçüde başarılı olurlar. Gürün ilçesinin coğrafik yapısı, iklimsel şartları, geri kalmışlığı, ihtiyaçlara ve beklentilerine cevap verememesi nedeniyle insanlarımızın büyük bir kısmı terk-i diyar etmişlerdir. İnsanımız, ister istemez “doğdukları yerden ziyade, doymuş oldukları yerleri” tercih etmek zorunda kalmışlardır. Bugün biz Gürünlüler olarak, büyük bir çoğunluğumuz, doğduğumuz yerlerin çok uzağında, yaşıyoruz. Bunun sebebi,  bölgemizin geri kalmışlığıdır. Gürün İlçesi nüfusunun, belki de Beş-On katı, Gürün dışında, başta ilimiz Sivas olmak üzere Kayseri, Malatya, Maraş, Gaziantep, Adana, Hatay, Mersin, Antalya, Konya, Eskişehir, Bursa, Balıkesir, Aydın, Isparta, Çanakkale, İzmir, İstanbul, Bolu, Düzce, İzmit, Ankara, Çorum, Karabük, Zonguldak, Samsun  şehirlerindedir. Büyük şehirler, maddi ve kültürel üretimin yoğun ve komplike bir şekilde yapıldığı, bu oranla da insan ilişkilerinin bir o kadar karmaşıklaştığı mekanlardır. Bir çok sebeplerle, büyük şehirlerdeki yoğun yaşam tarzı, insanları ister istemez yalnızlık duygusuna itmekte, kökünden sökülüp uzaklara atılmış bir bitki konumunda görmesine neden olmaktadır.

Unutmayalım ki, hepimiz bir ağacın dallarıyız. Aynı gövdeye aynı köke bağlıyız. Acaba hangimiz, büyük şehirlerde yaşarken köyümüzün kıraç tarlasında veya dağlarında güneşe doğru öğle sıcağının yakıcılığını yüreğimizin bir yerlerinde hissetmiyoruz. Acaba hangimiz, o tozlu yolların üzerinde, şehirli çocukların alışık olmadıkları oyunları izlerken çocukluk yıllarına dönerek Gürün’e ait oyunları hatırlamıyoruz. Acaba hangimiz, köyümüzün yeşeren ağaçların gölgesinde oturmayı, kızaran kirazları, kabuğu kavlayan cevizleri, sararan kayısıları dalından kopararak yemeyi özlemedik...

Aynı yörede yaşayan, aynı kültürel değerleri taşıyan insanların, büyük şehirlerdeki tüm olumsuzluklara rağmen, sosyal yönleriyle bir bütünlüğü sağlayarak kendisine ait olan otantik özellikleri yaşayan insanların bir araya gelerek problemlerine ortak çözüm arayıp, sevinçlerini paylaşması, biz Gürünlülerin hayat düzeylerinin yükselmesinde önemli bir unsurdur. 2000’li  yıllarda, aynı yöre insanlarının sosyal- kültürel yönleriyle birlikte, haklarının kazanılmasında ve sorunların çözülmesinde en etkili faktörün iletişim olduğu unutulmamalıdır. Gürün İlçesi, kültürel etkinliklere sırtını dönmüş bir taşra kasabası görünümünden kurtulmalıdır. Gürünlülerin sorunlarını anlatarak, problemlerinin çözülmesi konusunda birlikte hareket ettirecek etkinliklere sahip olması gerekmektedir.

Gürün İlçesi, kimimizin doğup büyüdüğü, kimimizin uzak yerlerde de olsak büyük bir özlemini duyduğu ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, hasretimizdir.” Gürün ilçesi bizim memleketimizdir. Her türlü faydalı ve hayırlı hizmete layık olan yine Gürün İlçesidir. Atalarımız, “Vatan sevgisi imandandır” demek suretiyle, bu güzel duyguyu net bir şekilde ifade etmişlerdir. Hazreti Peygamberimiz (s.a.v.) de kendi yurdunu çok seviyordu. Kendi memleketleri olan Mekke ve Medine için “Ya Rabbi Mekke’mizi sevdir, Medine’mizi sevdir” diye dua etmişlerdir. İnsanın yaratılışı gereği, doğmuş olduğu toprağın bir parçası oluşu nedeniyle, ona kuvvetli bir bağlılığı vardır. Sadece bağlı olmak yetmiyor, o memlekete sahip çıkmak da gerekiyor. Yöremizin kültürel değerlerine sahip çıkma sorumluluğu hepimize aittir. Bizler, bizden öncekilerden devraldığımız güzel olguları geliştirerek, bizden sonrakilere taşımakla yükümlüyüz.  Bu nedenle yaşadığımız yerin tarihi zenginlikleri ve kültürel değerlerinin sorumluluğunu üstlenerek evrensel değerlere taşınmasını sağlamak hepimizin görevidir.

Biz Gürünlüler olarak her şeyden önce kendi aramızdaki iletişimi sağlamak ve sosyal bağlarımızı kuvvetlendirmek zorundayız. Bunun sağlanması da ancak; bizi bize yaklaştıran, bizi bizlere tanıtan ve anlatan etkin bir yayın organıyla mümkündür. Gürün İlçesi’nin tarihi ve coğrafyası hakkında detaylı bir araştırma yapılmamıştır.

Eğer bir toplum henüz kendisiyle (geçmişi) ilgili olan her türlü bilgi ve belgeyi başkalarından alarak hazır bulmaya çalışıyor, bunları kendi çabasıyla bir araya getiremiyorsa; söz konusu o toplum, henüz tarihi çağa ulaşmış sayılmaz. Halen tarih öncesi çağlarda yaşıyor demektir.

Biz, bu hareket noktasından yola çıkarak, üzerinde yaşamış olduğumuz topraklarda, tarih öncesi çağlardan günümüze kadar yaşayan ulusların, kurmuş oldukları medeniyetleri ve hangi tarihi olayların meydana geldiğini araştırarak, Gürün İlçesi’nin tarih ve coğrafyasını ortaya çıkarmaya çalıştık.

Bizler, bizden öncekilerden devraldığımız güzel olguları geliştirerek, bizden sonrakilere taşımakla yükümlüyüz. Her şeyden önce biz Gürünlüler olarak her şeyden önce kendi aramızdaki iletişimi sağlamak ve sosyal bağlarımızı kuvvetlendirmek zorundayız. Bunun sağlanması da ancak bizi bize yaklaştıran, bizi bizlere tanıtan ve anlatan etkin bir yayın organına sahip olmakla mümkündür.

 Gürünlülerin etkin olabilmesi için; problemlerini, düşüncelerini yansıtacak  ve birlikte hareket ettirecek etkinliklere sahip olmamız gerekmektedir. Gürün İlçesi’nin kültürel etkinliklere sırtını dönmüş  bir taşra kasabası görünümünden kurtulmalıdır.

Bu nedenle, ilçemiz Gürün’ü sorunlarıyla birlikte detaylı olarak anlatan bir kitabın zor da olsa mutlaka yazılması şarttı. Biz de bunu yapmaya çalıştık. İletişim çağında yaşıyoruz, fakat biz Gürünlüler'in kendi aralarında iletişimi yok gibi. İlçemiz Gürün’ü bütün yönleriyle anlatan bu kitap, özlediğimiz iletişimin kurulmasını sağlayacaktır...

Bu kitabın yazılması amacı; hemşehrilerimiz arasında iletişimin sağlanarak güçlü bir dostluğun kurulması, Gürünlüler arasındaki birlik ve beraberliğin kuvvetlendirilmesidir. “Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi kitabı”, bu onurlu görevi yerine getirmek için hazırlanmıştır. Kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerimizin hatırlanmasının, Gürün ilçesi kültürü ve tarihinin tanıtılmasının, yeni nesillere aktarılmasının, insanlarımızın bütünleşmesini sağlayacağına; Tohma vadisini yurt tutmuş olan insanımızın Gürün tarihi ve coğrafyasını, kültürel özellikleriyle birlikte, otantik güzelliklerini benimseyerek okuyup belleklerindeki bilgilerini tazeleyeceklerine inanıyorum. Biz hepimiz, Gürünlüler olarak, doğduğumuz yerleri, kalbimizin bir köşesinde halen aynı sıcaklıkla hissetmiyor muyuz. O halde bu kitap, siz değerli hemşehrilerimizin sıcak yuvasında, aile kitaplığınızın bir köşesinde yer alarak elinizin altında her zaman bulundurabileceğiniz bir kültür elçisi olacaktır.

Gürün İlçesi’nin bugüne kadar tarih ve coğrafyası hakkında hemen hiç bir çalışma yapılmamıştır. 1960 yılında merhum Nazım Moğolkoç tarafından küçük bir broşür Gürün İlçesi’ni tanıtmak için çıkarılmıştır. Biz bu konudaki eksikliğin bir nebze de olsa giderilmesi, aynı zamanda İlçemizin tanıtılması için bu çalışmayı yapmış bulunuyoruz. Böylece, bizden sonra gelecek nesillerin hayal fidanlarının Yeşil Gürün’ümüzde, burada yetişmesinin sağlanması konusunda küçük de olsa bir adım atmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerimizin, Gürün kültürü ve tarihinin tanıtılması, yeni nesillere aktarılması, insanlarımızın bütünleşmesini sağlayacağına, yeşil vadide yurt tutmuş olan insanımızın Gürün tarih ve coğrafyasını, kültürel özellikleriyle birlikte, otantik güzelliklerini de benimseyerek okuyup belleklerindeki bilgilerini tazeleyeceklerine inanıyorum. Çalışma ve gayret bizden, takdir ve lütuf Allahü Teala (c. c. ) dandır. Eksikliklerin mutlaka olduğuna inanıyorum. Bunların düzeltilmesi için katkılarınızı bekliyorum.

Bize bu çalışmamızda yardımcı olan herkese, Kaynak Kişilere, Arkadaşım Mehmet Gökçe’ye, Mustafa ve Hamdi Erişkin’e, İstanbul Büyükşehir Eski Belediye Başkanı Prof. Dr. Nurettin Sözen’e, Malatya İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Mustafa Önder’e yardımlarından dolayı teşekkür ederim.

Mehmet Ali ÖZ

15 Mart 2000

Gürün

 

 

 


 
 

GÜRÜN İLÇESİ (COĞRAFİ DURUM)

 


Gürün İlçesi, Greenwich başlangıç Meridyenine göre, 37-46’20”-38-04’31” Doğu boylamları ve Ekvator’a göre 38-43’05”-38-58’28’’ Kuzey enlemleri arasında yer almaktadır. İç Anadolu Bölgesi’nde bulunan Sivas İli’ne bağlı olan Gürün İlçesi, Doğu Anadolu Bölgesi ile İç Anadolu bölgesi arasında bir geçiş merkezidir. Tohma Havzası’nın da en önemli mevkiinde bulunmaktadır.

Tohma Havzası ise bilindiği gibi, Doğu Anadolu ile Orta Anadolu’yu birbirinden ayıran, bir başka deyimle Karadeniz ile Akdeniz havzalarını, Hint Okyanusu meyillerini ayıran yüksek ve devamlı bir sırtın doğuda Fırat’a doğru alçalarak serilen bir yüzüdür.

Doğal bir Türkiye haritası üzerinde dikkatli bir inceleme yapıldığı takdirde, Tohma Havzası’nın kuzey tarafı Divriği, Kangal ve Gürün ilçesi arasında kalan kısımlar sanki bir doğal çizgi ile ayrılmış gibidir. Bu çizgi batıya kıvrılarak Gürün İlçesi’nin Ziyaret Mevkii’nde (Rakım: 2000)sanki Uzun Yayla’yı ayırmış gibi daha güneye doğru Hezanlı Dağı’ndan Kurudere ve kapaklı sırtlarından Saksağan Boğazı’na, Yenice köyü (Darende)’nün arka sırtlarından daha güneye, Saksağan Boğazı’na, bu derenin sırtlarına kadar sanki özel olarak çizilmiş(çekilmiş)bir çizgi gibi uzanır gider. İşte tam bu tepe noktasına düşen yağmur ve kar damlaları(suları)aynı noktadan ikiye ayrılır. Kuzey tarafından, sırttan kuzeye geçen sular derelerde toplanarak Kızılırmak yoluyla Karadeniz’e ulaşırlar.

Batıdan ayrılan sular, Göğdeli Yaylası’ndan Büyük ve Küçük Tahtalı Dağları’nın batı kısmından doğmuş olan sular da (Zamantı/Samantı), Ceyhan ve Seyhan ırmaklarının kollarını (kaynaklarını) oluştururlar. İşte bu akarsulardan toplanan sular da Akdeniz’e ulaşırlar. Daha sonra da hem Akdeniz ve hem de Karadeniz suları Atlas Okyanusu’nda birleşirler.

Tohma Havzası’nda güneye ve doğuya doğru ayrılan bu su damlacıkları yine dereciklerde toplanarak Tohma ve onun kollarını oluşturur ve Malatya bölgesinde Fırat Irmağı’na kavuşarak, Fırat yoluyla da Hint Okyanusu’na ulaşırlar. Bu nedenle ilçemiz Gürün, coğrafik konumu itibariyle bu iki Okyanus’un sularının taksim edilerek ikiye bölündüğü noktayı temsil etmektedir. Gürün İlçesi, böyle önemli bir noktada bulunmaktadır.

Çünkü bu ayrışma noktasından öbür tarafa kayan bir damla, bir okyanusa (Atlas Okyanusu’na) diğer tarafa kaymış olan bir damla ise bir başka okyanusa (Hint Okyanusu’na) karışmaktadır. Bu önemli konumu dolayısıyla İlçemiz Gürün ve havalisi, bu iki büyük okyanusun sularının ayrışma noktasını temsil etmektedir.

1870 yılına ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan.

Müslüman Mahalleleri: 1-Fettah Ağa (Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi (Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.

Türkiye’de nüfus teşkilatı Ekim 1884 yılında “Nüfus-ı Umumiye” adıyla, Nisan 1887 de “Nüfus-ı Ahali-i İdare-i Umumiyesi” adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı, ilk defa “Tahrir-i Nüfus” genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere(Atik)yazıldı. 1320-1321(1905)yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus kütükleri tahsis edildi. 1914 yılında “Sicil-i Nüfus Kanunu” çıkarılarak kütüklerin tutulması, sürekli geçerli olması sağlandı. 1890 yılı resmi rakamlarına göre de Gürün’deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir.

Gürün İlçesi’nin 1929 yılı Sivas Bülteni’ndeki verilen bilgilere göre yüzölçümü: 2400 kilometre karedir. Nüfusu ise; genel toplam olarak 21776’dır. Bu tarihlerde ilçe merkez bucağındandan başka iki nahiyesi mevcut olup, birisi Karatoruk, diğeri ise Göbekören Nahiyesi’dir. Karatoruk Nahiyesi’ne bağlı 15 köy bulunurken, Göbekören Nahiyesi’nin 30 tane köyü bulunmaktadır. Gürün merkez bucağına bağlı köy sayısı 1929 yılı itibariyle 8 tanedir. 1929 yılına kadar köy sayısı 27 olan Gürün İlçesi’nin, 1929 yılında, Çiçekyurt ve Tekerahma Köylerinde de köy kanunun uygulanmaya başlamasıyla birlikte toplam köy sayısı 45’e çıkarılmıştır. 1994 Yılı itibariyle Gürün İlçesi’nin alanı 2797 kilometrekaredir. Gürün İlçesi’nin kuzeyinde Sivas İli’ne bağlı bulunan Kangal İlçesi, doğusunda Malatya İli’ne bağlı Darende İlçesi, güneyinde Maraş İli’ne bağlı Afşin ve Elbistan ilçeleri, batısında Kayseri İli’ne bağlı Pınarbaşı ve Sarız İlçesi bulunmaktadır.

Gürün İlçesi, Sivas İli’ne bağlı bulunmaktadır. 129 kilometre uzaklıktadır. Gürün İlçesi Kangal İlçesine 72, Ulaş İlçesine 94, Şarkışla İlçesine 160, Pınarbaşı İlçesine 95, Elbistan ilçesine 113, Afşin İlçesine 140, Sarız İlçesine 127, Kayseri İline 195, Malatya İline 132, Elazığ İline 231, Gaziantep İline 326, Mardin İline 468, Van İline 693, Ağrı İline 737, Samsun İline 458, Adana İline 336, Mersin İline 407, Muğla İline 1087, Antalya İline 805, İzmir iline 1069, Bursa İline 872, Ankara İline 496, Karabük İline 706, Bolu İline 679, İstanbul İline 934 kilometre uzaklıktadır.

 İlçe merkez bucağı dahil, Konakpınar ve Yazyurdu Nahiyeleri olmak üzere bucak sayısı üçtür. Gürün Merkez Bucağı’na ve diğer nahiyelere bağlı bulunan tüm köylerin sayısı 1994 yılı itibariyle 64 dür. 1994 yılında Çipil Köyü Kangal İlçesi’ne, Gerdekmağara Köyü yakın olması nedeniyle Sarız İlçesi’ne bağlanmıştır. Böylece 1994 yılında Gürün ilçesi Sarız ilçesi’yle de komşu olmuştur. 1994 yılı itibariyle Gürün İlçesi’ne bağlı bulunan köyler sayısı 62’dir. Bu köylerden 23 tanesi ilçe merkezine bağlıdır. Konakpınar Nahiyesi’ne bağlı olan köy sayısı 13’tür. Yazyurdu Nahiyesi’ne bağlı bulunan köylerin sayısı ise 26’dır. Gürün İlçesi’nin 1994 yılı itibariyle mahalle sayısı 13’dür. Gürün İlçesi’ne bağlı bulunan köyler sırasıyla şunlardır:

Gürün Merkez Bucağı’na bağlı bulunan köyler:

Ağaçlı (Mihganlı/Mahken) Köyü, Ayvalı (Şeref), Bahçeiçi (Temhin/Tıhmın/Bağçecik), Bağlıçay (Alacamezra/Alacamezar), Davulhöyük, Eskihamal (Keşoğlu), İncesu, Kalederesi, Karahisar, Karakuyu, Kaşköy, Kavak (Dede Havağı/Dede Hoca), Kılıçdoğan (Körmustolar), Kızılburun, Kızılören (Kızılveran), Külahlı, Suçatı Kasabası (Tanıl/Telin), Sularbaşı (Aşağı Sazcağız), Tepecik, Yelken, Yeşildere (Hamalçayı), Çamlıca (Yukarı Sazcağız), Yuva(Yıva/Yave) köyleridir.

Konakpınar Nahiyesi’ne bağlı olan köyler:

Konakpınar Merkez Bucağı, Böğrüdelik, Çevirme (Behram), Dayakpınar, Dürmepınar (Ziyve), Eskibektaşlı (Celikan), Gökçeyazı (Otlukilise), Karadoruk, Karaören, Mağara (Kervanmağara), Reşadiye (Gavurören), Sarıca(Sarucalar), Yılanhöyük köyleridir.

Yazyurdu Nahiyesi’ne bağlı bulunan köyler ise şunlardır:

Yazyurdu (Celikanlıyurdu), Akdere, Akpınar, Başören, Beypınar, Bozhöyük, Camiliyurt, Çiçekyurdu, Deveçayırı, Erdoğan (Maraşlı), Göbekören, Güldede, Güllübucak, Güneş, Hüyüklüyurt, Karapınar, Kaynarca, Kındıralık (Börklü), Koyunlu (Gelloş), Kürkçü, Osmandede (Kötüköy), Şakşakpınarı (Diricanlı), Yaylacık, Yeni Bektaşlı, Yolgeçen (Tekrahma) köyleridir.

Gürün İlçesi’nin (2002 yılı itibariyle) mahalleleri:

Şuğul (Ihsaniye), (Sümüklü), Yoncalık, Burçevi (Salihli), Karayar (Hamidiye), Karatepe (Ihsaniye) ve Fazlıağa), Yassıcatepe (Emin Bey),  Işıtan (Aksu ve Çakşur), Kurultay (Fettahağa), Kirazlık (Emin Bey), Pınarönü (Sadıkağa), Ketençayırı (Fettahağa), Yeni Mahalle, Çayboyu (Gübün) mahalleleri.

 

SİVAS İLİ TARİHİ

 

İç Anadolu Bölgesi’nde bulunan Sivas İli, Doğu Anadolu Bölgesinin batı kesiminde kalır ve İç Anadolu bölgesinin doğu kısmında, Kızılırmak vadisinin başlangıcında yer alır. Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna doğru Erzincan ve Malatya yaylalarına yaklaşırken yükseklik artar. Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan Yukarı Kapadokia kalabalık bir bölge olarak bu bölgede yer almaktadır. Sahip olduğu geniş otlaklar, at yetiştirmedeki ünüyle Kapadokya, tarihte yer almaktadır. “güzel atlar ülkesi” anlamına gelmektedir. “Kızılırmak” nehri, tarih öncesi çağlarda Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi isimlerle anılmıştır.

Sivas şehri ismini, hakimiyeti altında bulunduğu ulusların dini ve mitolojik dünyasıyla ilgili inançlara ait unsurlardan almıştır.[1]

Sivas, Anadolu'nun en eski ve önemli şehirlerinden biridir. Sivas ve havalisinde bazı mıntıkalarda tarih öncesi çağlara ait tümülüs, hüyük, mağara duvar sanatına ait resim ve heykeller ve çeşitli insan ve hayvan heykelleri bulunmuştur. Bunlar Sivas ve havalisinin geçmişi hakkında çok önemli ölçüde bilgiler vermekte ve kaynaklık etmektedirler. Bunların yanısıra Sivas tarihiyle ilgili olarak antik çağlar, Roma ve Bizans dönemine  ışık tutacak kaynakların başlıcası Kitabeler[2], Sikkeler[3], Vakfiyeler[4], Osmanlı Tahrir Defterleri[5], Vekayinameler[6], Seyahatnameler ve Coğrafya Eserleri[7], Destanlar[8] ve çeşitli araştırmalardır[9].

Tarihçi Herodot, Halys ırmağının (Kızılırmak) Kavsi içinde yer alan Anadolu’nun büyük bir bölümünü içine alan bölgeye, Perslerin “Katpatukya”[10] adını verdiklerini anlatır.

Strabon’un M.S 18-19. yıllarında yazdığı Geographika (Coğrafya) isimli eserinde, Kapodokya’nın o dönemdeki idari taskimatı, bölgenin coğrafyası, dini, tarihi ve ekonomik yapısıyla ilgili bilgileri vermektedir. Sivas ve havalisinin tarih boyunca içinde yer aldığı “Kappodakia” nın sınırlarını şöyle çizer:

Büyük Kapodokya’nın konumu: Batı’dan Halys (Kızılırmak) Nehri’ni Tatta gölü (Tuz Gölü); Güney’den Toros Dağları; kuzeyden Karadeniz ile çevrilidir: Doğu sınırları ise Malatya’nın doğusuna kadar uzanır. “Kapadokia” ise, Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna kadar (Erzincan ve Malatya yaylalarına doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği artan Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının Sivas’ı içine alan ve sayısız istilalara uğrayan kısmı, Doğu Anadolu’nun değişik zamanlardaki bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya katılmış ve Roma İmparatorluğu’nun son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci Armenia adı altında bir vilayet olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında Hattuşaş, Piterya (Boğazköy), Mazaka (Kayseri) etrafında kurulan Hitit İmparatorluğu daha sonraları genişleyerek Asurlar’ın Pont (Kyzouadna), Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan (Kaskhaı) ve Büyük Kilikya (Arzania) adlarını verdikleri sahalar da Kappodakia’nın sınırları içinde bulunuyordu. Tarihin başlangıcında, Anadolu’nun ilk büyük devleti, Büyük hatti Krallığı burada kurulmuştur. Hitit Uygarlığının ilk merkezi olan Kayseri (Kaneş/Kültepe/Caesarea/Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu uygarlığın hüküm sürdüğü bölgeler arasında yer almaktaydı. ProtoHititler’in başkenti Hattuşaş’tır. “Kızılırmak” nehrinin bu dönemdeki adı, “Hulaş/Huliaş/Halys/Balys’dir. Hitit Krallığının başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kuzeye doğru Harşana (Amasya), Harsanusiye (harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim gibi şehirleri, kuzeybatıya dogru Tumana, Ulama, Turhumit, Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri, doğuya doğru ise; Sarişşina, Komana, Lahuzatiya, Razama, Hurama, Şamuha (Büyük ihtimalle Şarkışla ilçesidir), Sarissa (Altınyayla/Kuşaklı), Talaura/Talavra (Sivas), Tepriche (Divriği), Zaraşşina (Zara), Pakhuwa (Kangal), Tilgarimmu (Gürün), Timelkia(Darende), Milidia (Malatya) gibi şehirleri bulunmaktaydı. Sivas ve havalisi, ProtoHititler döneminde Yukarı Kapadokya (KUR-uru-UGU=Yukarı memleket) bölgesinin sınırları içinde kalıyordu.

Sivas ve havalisi,  Kaskhaı bölgesinde kalıyordu. Sivas ili, bu tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Hitit Uygarlığının ilk merkezi olan Kayseri (Kaneş/Kültepe/Caesarea/Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu uygarlığın hüküm sürdüğü bölgeler arasında yer almaktaydı. Burası bir taraftan Koküsos (Göksun), diğer taraftan Tilgarimmu (Gürün ilçesi) ya kadar uzanıyordu. Kapodokya (Kapodakia) adı ile ilk idari sistemi Persler kurmuştur. Küçükasya'da batıda Kızılrmak (Halys) tan doğuda Fırat'a, güneyde Toroslardan kuzeyde Karadeniz'e kadar uzayan geniş bölgeye Ahamenişler devrinde Kapadokya adı verilmiştir. Ahamenişler zamanında Kızılırmak ile Fırat Nehri arasındaki memleketin ortak adıydı. Kapadokya iki satraplığa ayrılmıştı: Büyük Kapadokya ve Pontos kapadokyası. Pontos Kapadokyası ormanlıktı ve maden bakımından zengindi. Birinci kısmın merkezi Mazaka=Kayseri, belli başlı şehirleri de Nitika=Niğde, Nysa=Nevşehir, Maraş, Kırşehir ve Güney Komana idi. Sivas yöresi ise Temisir, dini ve ticari bir merkez olan Kuzey Komana (Kömenek) ikinci bölüme dahil edildi. Kral Mitridat Evpator zamanında Kapadokya'nın en önemli şehirleri: Amasya, Laodike, Komana, Kabira, Gaziura, Timolisa, Talaura idi.

“Kapadokia”, Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna kadar (Erzincan ve Malatya yaylalarına doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği artan Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının Sivas’ı içine alan ve sayısız istilalara uğrayan kısmı, Doğu Anadolu’nun değişik zamanlardaki bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya katılmış ve Roma İmparatorluğu’nun son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci Armenia adı altında bir vilayet olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında Hattuşaş, Piterya (Boğazköy), Mazaka (Kayseri) etrafında kurulan Hitit İmparatorluğu daha sonraları genişleyerek Asurlar’ın Pont (Kyzouadna), Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan (Kaskhaı)ve Büyük Kilikya (Arzania) adlarını verdikleri sahalar da Kappodakia’nın sınırları içinde bulunuyordu. Sivas ve havalisi,  Kaskhaı bölgesinde kalıyordu. Sivas ili, bu tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Sivas ili, bu tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Sivas ve havalisi, coğrafyası itibariyle, tarihi Kapodakya Bölgesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kappodakia tarihi, Sivas ve havalisinin tarihi hakkında detaylı bilgileri ihtiva etmektedir. Sivas ve havalisi tarihini ortaya çıkarmak için Kapodakya tarihinin büyük ölçüde incelenmesi gerekmektedir.

Sivas, Kapadokya (Katpatukya:Güzel Atlar Ülkesi) Satraplığı'nın sınırlar içinde yer alıyordu. Güneyinde Kilikya Satraplığı, kuzeyinde Pontos (Karadeniz) Kapadokyası Satraplığı vardı. Halkı, hayvancılık ve tarımla uğraşan Kapadokya, ticari ulaşım açısından, Asur ve Geç Hitit Devletleri döneminden beri önemini koruyan Mastyaszaka (Kayseri) Kenti'ne bağımlıydı. Tilgarimmu (Gürün), bir başka önemli kentli. ÎÖ:1200'deki Frig istilasıyla doğuya sürülmüş olan Hitit balkının kalıntıları, ayrıca yerel halk sayılan Muşkiler (Moskoi), Tabeller(Tibaren) ve Kataonlar yörede bir arada yaşıyorlardı. Yeşil ırmak çevresinde ise Levko Suri olarak anılan topluluklar vardı. Persler, ilkin, yerel beylerin ve toprak sahiplerinin ellerindeki toprakları satın aldılar. Ardından, bunları Pers kökenli asker soylulara ve rahiplere sattılar. Böylelikle, küçük toprak isletmeleri ortadan kalktığı gibi, büyük topraklar da bütünüyle Pers kökenli kişilerin eline geçti. Persler, bir yandan yerel halkın dinsel inanışına karışmaz görünüyor, öbür yandan da kendi ateşe tapma geleneklerim yaymaya çalışıyorlardı. Halk üzerinde baskı kurabilecek yerel rahiplere mülkiyet hakkı tanıyarak,onları kendi yanlarına çekiyorlardı. Sivas, Pers din ve kültürünün yoğunlaştığı yörelerden biriydi. Bu dönemde Kızılırmak üzerinde kurulan köprüler, kuzey ve güney kentlerini birbirlerine yaklaştırmada büyük rol oynadı.imparatorun posta katarları Sivas vadileri arasından Mazaka'ya (Kayseri) kolayca gidebiliyordu.

Kapodakia eyaletinin sınırları Persler döneminde ve daha sonraları zaman zaman  değişiklikler yaşamıştır. Pers İmparotorluğunun sonuna doğru Kapodakia eyaleti (Satraplığı) iki satraplığa ayrılmıştır. Bunlar: 1-Büyük Kapodakia veya Toros yakınındaki Kappodokia ve kuzeydeki. 2-Kappadokia Pontika (Karadeniz Kappadokiası): Sivas ve havalisi, Büyük Kappadokia sınırları içinde yer almaktadır. Fakat zaman zaman da karadeniz kappodakia sınırları içinde de kalmıştır. Hatti devletinin başkenti Hattuşaş burada geriye çekilmiş Boğazköy (Pteria) da bulunuyordu. Bu bölgede Hattiler’e ait  çok kıymetli eserleri ihtiva eden harabeler vardır.

Sivas İli, tarihi çağlardan günümüze Anadolu’nun ortasında büyük ve önemli bir şehir olma özelliğini her zaman korumuştur. Sivas İli, Anadolu’da kurulan bir çok devletin  önemli kültür merkezlerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda bir çok devlete başkentlik yapmıştır.

Sivas İli, Doğu Anadolu ile Batı Anadolu’yu birbirine bağlayan, Mezopotamya ile Anadolu’yu birleştiren (Sivas-Malatya)tarihi ticaret ve kervan yolu üzerinde bulunması nedeniyle, önemli konuma sahip bir yerleşim yeridir. Bu nedenle, Anadolu’da medeniyet kurmuş bir çok ulusun hakimiyeti altında kalmıştır.

Sivas, Anadolu'nun en eski ve önemli şehirlerinden biridir. Sivas ve havalisinde bazı mıntıkalarda tarih öncesi çağlara ait tümülüs, hüyük, mağara duvar sanatına ait resim ve heykeller ve çeşitli insan ve hayvan heykelleri bulunmuştur. Kazı ve araştırmalarda elegeçen buluntular, yörede ilk yerleşimin Neolitik Çağ'a (M.Ö. 8000-5500) uzandığını gösterir.

Sivas'ın ilk kurulduğu Yer Bugün il merkezinin bulunduğu yerin, şehrin ilk kuruluş ve yeri bölgesi olup olmadığı hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Yapılan kazı ve araştırmalarda ele geçen buluntulara göre, şehrin ilk yerleşim olarak kayda değer iki görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birisi, şehr yerleşim yeri, bugünkü şehir merkezinin doğusunda ve 8 km uzaklıktaki Kızıl kavraz köyü bölgesi olduğu söylenmektedir. Diğer bir görüş ise yine Kızılırmak kenarındaki Hanyazı bölgesidir. Kızılırmak'ın su taşkınlıklarından korunmak için halkın bu bölgeyi terkederek, bugünkü kalenin bulunduğu bol yerleştikleri sanılmaktadır. Sivas şehrinin kuruluş yeri ve tarihi bilinmemektedir. Şehrin ilk kuruluş yerinin Sivas'ın 16 km. doğusunda Kızıl Gavras Köyü'nde olduğu şeklindeki bir bilgi1 doğrulanamamakta, bu kuruluş mevkiinin bugünkü Sivas şehir merkezinde olduğu hususu, daha doğru bir görüş olarak kabul edilmektedir.2 Bu yöredeki kazılarda bulunan eşyalar, Sivas şehrinin varlığının taş ve bronz çağlarına kadar uzandığım göstermektedir. Yine bu kazılara göre Sivas'ın Hitit hakimiyeti altında bulunduğu anlaşılıyor. Bu sebeple Sivas'ın tarihî gelişiminin Roma devri öncesinde Protohititlere kadar uzandığı söylenebilir.34 Gerek şehir merkezinde ve gerekse yakın yörelerde, ilçelerde ve bağlı köylerde rastlanan buluntulardan, ilk çağlarda buralarda yerleşim merkezterinin kurulmuş olduğuna dair bir çok kalıntılara rastlanmaktadır.

Sivas'ın bugünkü sınırları içerisinde yer alan Hafik Gölü, Pılır Höyüğü, Zara Tödürge Gölü kıyısındaki Tepecik Höyüğü ile Kangal ilçesi Çukur Tarla ve Kavak nahiyesi Höyük değirmeninde Prehistorik buluntular elde edilmiştir. Yıldızeli Argaz Höyük ve çevresinde Kalkolitik çağ (maden taş devri M.Ö. 5000-3500) ile Tunç Devri (M.Ö. 3000-1500) buluntuları elde edilmiştir. Merkez Tatlıcak Köyü ile Uzuntepe Köyündeki Höyükler, Divriği Maltepe Köyünde bulunan höyük ve Gürün Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Anadolu'da devlet kurdukları bilinen ilk millet Hititlerdir. Hititler, doğudan gelerek Anadolu'ya yerleşmiş olan Ari ırklardan biri idi.

Sivas'ın yazılı tarihi M.Ö. 2000 li yıllardan öncedir. Sivas’ın tarihi, Hititler’den önce gelen, fakat bu kavimle aynı olan kimi kaynaklarca Prtotohititler olarak adlandırılan Ön Hititler ile başlamaktadır. Tarihi kayıtlara göre Orta Asya kökenli oldukları ileri sürülen Ön Sümerler (Subarlar) ve Sümerler, Neolitik çağda Fırat'ın yukarı kısımlarına kadar hakim olmuşlardı. Anadolu'ya gelen Proto Hititler île birlikte Hititler'in kurduğu ilk büyük devlet ve medeniyete öncülük etti. Sümer împaratorluğu'nun yıkılışından bir süre sonra Orta Anadolu'da Hitit Devleti teşekküle başladı. Hititler'den daha önceki tarihlerden başlamak üzere Doğu ve Güneydoğu bölgesi, bilinen ilk tarihi itibariyle, güneyden gelen Sami asıllı kütlelerin akınlanna maruz kaldığı gibi, Hititler zamanında da Keldani kavimlerinden oluşan bazı koloniler varlıklarını devam ettirdiler. Ancak bunların varlığı devamlı bir hakimiyet tesisiyle neticelenmedi.

M.Ö. 2. bin başlarına tarihlenebilen bir sap delikli balta, Hi­tit İmparatorluk çağına tarihlenen dört kol­cuklu balta ile M.Ö. 2. bin sonlarına ait Luristan kökenli merasim baltası, Şarkışla definesinde olduğu gibi, yörenin M.Ö. 2. bin madenciliğindeki yerini bir kez daha ortaya koymaktadır. Yörenin Hitit İmparatorluk çağına ait önemli merkezleri bulunduğuna işaret eden, Hitit devle­tinde önemli bir mevki olan sâkîliğe yüksel­miş bir sahsa aittir. Sivas'ın Kelkit vadisinin geçtiği ku­zey yörelerinden getirilmiş olan bir grup mahmuzlu tunç oku cu da M.Ö. 6.-7. yüzyıllarda bu yörenin yüzey Karadeniz step kavimlerine de ev sahipliği yapmış olabileceğini ortaya koymaktadır.

Sivas yöresinin kültürel geçmişine ilişkin araştırmaların sınırlı sayıda olmaları­na karşın yörenin Neolitik dönemlerden iti­baren iskan edildiği ve bazı dönemlerde si­yasi açıdan önem kazandığı anlaşılmakta­dır. Coğrafi yapısı gereği Sivas yöresi Orta Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz böl­geleri arasında yer alması nedeniyle, üç coğrafyanın geçiş bölgesi konumunda bu­lunmaktadır. Doğuda Yukan Fırat havzası­na kadar uzanan ve Yukan Kızılırmak hav­zasını kapsayan Sivas ili, arkeoloji literatü­ründe "Doğu Kapadokya" olarak da ad­landırılmaktadır. İlin kuzey bölümünden geçen Kelkit vadisi de İç Karadeniz Bölge­sine girer.

Hafik ilçesi Sofular Köyünün Kuzey tarafındaki Zölük Mevkiindeki  Gavurtepesi olarak bilinen tepenin üzerinde Zölük mevkiindeki yerleşim yeridir.Üzerinde bulunduğu tepenin kuzey ve batı kısımları dik yamaçlı olup yerleşim güney ve güneydoğu ile tepe kısmındadır. Yüzeyden toplanan  el yapımı ,perdahlı, astarlı basit ağızlı kaideli özellikteki ve formdaki seramikten yerleşimin Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı’na ait olduğu anlaşılmaktadır..

Gürün ilçesi Göbekören Köyünün kuzeyinde olup köy evlerine yakındır.Yaklaşık  9 m. Yüksekliğinde ve 2 kademeli olarak 100 m. civarında bir uzunluğa sahiptir. M.Ö. 3.2.1. bin ve daha sonra Ortaçağa kadar uzanan bir dönemde iskan görmüştür.

Sarıca Köyünün yaklaşık 5 km. Kuzeybatısında yeralan Külhöyük 9m. Yükseklikte ve büyük ölçekli bir höyüktür. Etrafı tarım arazileri ile çevrilidir. KülHöyük 3000-1000. yıllarında ve Helenistik, Roma ve Bizans devirlerinde iskan görmüştür.

Yukarı  Sazcağız (Çamlıca) Köyü Aratma Tepesinde bulunan 22 M. Taban çapında olan tümülüs irili ufaklı taşların yığılması ile meydana getirilmiştir.

Yılanhöyük Köyü içerisinde, köy evlerinin kuzeybatısındadır.Yuvarlak tabanlı olup konik şekilde yaklaşık 15 m. Yükselmektedir. Üst kısmın kuzey tarafından önemli ölçüde toprak alınarak tahribat yapılmıştır. M.Ö:3000-2000 ve Helenistik – Roma dönemlerinde iskan görmüştür.

Taşlı hüyük Köy yerleşiminin doğusunda kayalıklı doğal tepe üzerinde taş höyük (Küçük çaplı bir höyüktür. Yanında bir su kaynağı mevcuttur) M.Ö. 3000 yıllarında ve Orta Çağda  iskan yerleridir.

Yazyurdu Bucak merkezinde yer alan evlerin doğusundaki tümülüs, Gürün- Kayseri Karayolunun batısında doğal bir tepe üzerindedir. Bizans döneminde yerleşim görmüştür.

Yenibektaşlı köyünün 2,5 Km.kuzeydoğusunda Kürkçü köyüne giden yolun hemen kenarındadır. Kale, etrafı tarım arazileri ile çevrili doğal bir tepe üzerindedir. Tepe üzerinde kale mimarisine ait temel kalıntıları izlenebilmektedir. Roma ve Orta çağ dönemlerinde iskan görmüştür.

Beypınarı köyünün güneybatısındaki doğal kayalıklı tepe üzerinde kurulmuştur. M.Ö. 2000 li yıllarda ve Orta Çağda iskan görmüştür.

 

Kervanmağara köyündeki Kaya Mağaraları ve Höyük, Mağara Köyüne giden yolun batısındadır. Köyün 200 M. Kadar güneyinde yoldan itibaren dik olarak yükselen 20-25 M.Ö. yükseklikteki kayalığın güneydoğu kısmındadır. Kayalar oyularak yapılan yerleşmenin dışında ayrıca höyük yerleşimi de vardır. M.Ö. 3000 ve Roma döneminde iskan görmüştür.

İncesu Höyüğü: Köyünün doğusunda Gürün-Kayseri asfaltına dik olarak uzanan doğal bir tepe üzerindedir.Güneyde alçalan tepe kuzey uçta daha yüksek olup üzeri düzdür. Ortaçağda iskan görmüştür.

Höyüklüyurt Köyünün içerisinde yaklaşık 20 m. Yükseklikte kayalık bir doğal tepe üzerindedir.Küçük çaplıdır.Kuzey kısmı tamamen kayalıktır. Geniş ovaya hakim olan bu kayalığın eteklerinde yerleşim kurulmuştur.Ortaçağda iskan görmüştür.

Davulhöyük yassı bir doğal kayalık üzerinde ve kayalığın kuzey ucunda yer almaktadır. Höyüğün bulunduğu tepenin doğusunda Davulhöyük köyü mevcut olup diğer kesimlerinde tarımsal arazi mera ve hali arazi yeralır. Helenistik ve Roma çağında iskan görmüştür.

Göbekören Köyü kalesi, Köyün kuzeyinde olup köy evlerine yakındır.Yaklaşık  9 m. Yüksekliğinde ve 2 kademeli olarak 100 m. civarında bir uzunluğa sahiptir. M.Ö. 3.2.1. bin ve daha sonra Ortaçağa kadar uzanan bir dönemde iskan görmüştür.

Böğrüdelik köyünde Sivas Gürün asfaltının 200 m batısında köyün 3 Km. güneyinde yeralan höyük, Tahribat yoktur.

Altınyayla ilçesi Başören köyünün doğu yönünde kuşaklı mezrasının kuzeyinde yeralan höyük, Çevresini oluşturan surdan dolayı kuşaklı olarak isimlendirilmiş büyük bir yerleşim yeridir. 1993 yılından itibaren ilmi kazılar devam etmektedir.Kazılar sonucu höyüğün Hitit İmpatorluk döneminde ve 1. binde iskan gördüğü ortaya çıkmıştır.

Altınyayla ilçesi Başören köyünün 2 km. Batısında bölüşük deresinin oluşturduğu derenin kenarında yer alan Külhüyük, Etrafı tarım arazisi ile çevrilidir.Yaklaşık 10x 50 m. .boyutlarında olup geç Kalkolitik , E.T.Ç. ve Geç Tunç çağı ve Helenistik dönemde iskan görmüştür.

Altınyayla ilçesinin Başören köyü Akkuzulu mezrası ve halen arkeolojik kazıların sürdüğü kuşaklı höyüğünün güneyinde, Hitit barajı ve Açıkhava tapınağı yer almaktadır. mezra yaklaşık 1,5 Km. uzaklıktadır. Kuşaklı höyüğünün içme suyunun karşılandığı ve dinsel ayinlerin yapıldığı bir alandır.Güney kısmı kayalık ve dik yamaçlardan oluşan bir düzlükte taşlarla set yapılarak gölet oluşturulmuştur.Göletin batı tarafında Hitit  yazılı metinlerinde geçen  “Huwaşi Taşı” nın bulunduğu tapınma alanının mimari öğeleri , kuzeyde suyun tahliye edildiği taştan örülen kanallar , doğu ve batı yönde bazı mimari kalıntıların izleri görülür.Kuşaklı Hitit Kral’ının burada bazı dini törenlere katıldığı Hitit Yazılı metinlerinden anlaşılmaktadır.

Gün, sadece bugün değildir. Bugünün dünü vardır; yarını da olacaktır. Zaman denilen mevhum, üç gündür. Dün, bugün ve yarın. Dünün değerleri, bugünün birikimleridir. Gelecek, ancak geçmişin ölçüleri üzerinden şekillendirilebilir. Geçmişin kriterleri geleceğin karizmasını doğuracaktır.

İlimiz Altınyayla ilçesi Başören Köyünde bulunan ve Kuşaklı Örenyeri olarak Bilinen "Sarissa" şehri dünya tarihinde 4 Büyük İmparatorluk kuran Hititlerin önemli şehirlerinden biridir. Dünyanın devletler arası ilk antlaşması  olan ve Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş Savaşı ( M.Ö. 1285 ) sonucu yapılan antlaşmada Sarissa'nın Fırtına Tanrısının şahitliğinden söz edilmektedir. M.Ö. 1500 ve 1400’lü yıllarda önemli bir yerleşim merkezi olan ve Hitit Krallarının Başkentleri Boğazköyden gelerek yazlık çalışmalarını yürüttükleri Kuşaklı Yerleşimi, yurdumuzda tablet buluntusu veren 5. merkezdir. Hitit yazılı metni olan tabletlerin 6. merkezi de ilimiz Yıldızeli ilçesi Kayalıpınar Köyündeki " Harabe" ören yeridir.

1650 metre yüksekliğinde bulunan Sarissa şehri 1950 adımlık sur kalıntıları ile önemli bir yerleşim yeridir. Şehre giriş, sur üzerinde bulunan 4 kapıdan sağlanmaktadır. 1993 yılında Sivas Müze Müdürlüğü adına başlatılan arkeolojik kazılar 1994 yılından itibaren Almanya Marburg Üniversitesi adına Prof. Dr. Andreas Müller KARPE Başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmektedir. 10 yıldır yapılan kazılarda şimdiye kadar bilinen en büyük Hitit Tapınaklarından C binası ile Kralın Sarayı ve şehrin güney ve kuzeybatı sur kapıları ortaya çıkarılmıştır. C Binasında restorasyon çalışmalarına başlanmıştır. Şehrin kuzeybatı sur kapısı altında yer alan savunma ve sulama arnaçiı Hitit Barajı duvarlarının açığa çıkarılması ve şehrin tepe noktasında yer alan türnülüsteki kazılar 2003 yılında yapılmış durumdadır. 10 yıldır yapılan kazılarda ele geçen Hitit İmparatorluk dönemi Kültür Varlıkları Müze Müdürlüğümüzde koruma altına alınmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan Çiftbaşh Boğanın (Adakkabı-Riton) bir örneği de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunmaktadır.

Sarissa şehrinin içme ve kullanma suyunu sağlayan ve Büyük İmparatorluk döneminde (M.Ö.1500-1400) yapılmış olan Suppjtassu Gölü(Gölgediği) şehrin yaklaşık 2 Km güneyindeki Kulmaç Dağları eteğinde yer almakta olup, Hitit Krallarının Başkentleri olan Çorum ilindeki Boğazköyden buraya geldiklerinde yapmış oldukları dini seremonilerde ve Fırtına Tanrısı ile özleşmiş kutsal bir alandır. Hitit yazılı metinlerinde geçen kutsal Huvaşi Taşı' da bu alanda yer almaktadır.       

Sivas şehir merkezinden hava limanına giden yol üzerinde jipsli doğal tepe üzerinde yer alan Huykesenhüyüğü, Çelebiler Köyü’nün  doğusundadır.Höyüğün doğu yönünde kaçak kazıcılar tarafından bir yarma açılmıştır. Küçük çaplı bir höyük olup E.T.1 .Bin ,Helenistik ,Roma ve Ortaçağ’da iskan görmüştür.

Sivas merkez Tatlıcak Köyü’nün 3.km batısında yer almakta ve yaklaşık 25 m.yüksekliğindeki Tatlıcak höyüğü, Doğusunda Kovalıdere batısından ise Hanönü Dereleri akmaktadır. Etrafı tarım arazileri ile çevrili höyüğün, güney ve doğu kısımlarından çok miktarda toprak alınmıştır. Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan görmüştür.

Sivas, Merkez,Tuzlahan Köyü’nün kuzeybatısındaki Tuzla Deresi’nin kenarında yer alan Kültepe höyüğü Ali Ağ tepesi mevkiindedir. uUaşım; Tuzlahan Köyü’nün içinden , kenarında bulunduğu Tuzla Deresi takip edilerek sağlanmaktadır.Yerleşim yeri konum olarak yüksek bir alandaki doğal tepenin güney, batı ve tepe kısmındadır.Höyük küçük çaplı olup, yüzeyde yapılan inceleme ve toplanan “Maltepe Boyalısı” seramikten yerleşimin E. T. Ç. ve son evresi olan E.T.Ç. II’den III’e geçişi gösteren dönemde olduğu anlaşılmaktadır.Höyük üzerinde küçük çapta kaçak  kazı olduğu tespit edilmiştir.Yerleşimin üzerinde kurulduğu tepenin doğu yamacı kenarında bulunduğu dereye dik yamaçlıdır.

Sivas Merkez Doğanca Köyü hudutların dahilindedir. Kale boynu tepesi  üzerindeki tümülüs ve yerleşim yeri üç tarafı (Güney, Kuzey, Doğu) dik yamaçlı olmakla savunma amaçlı kullanıma elverişlidir.Kale boynu yerleşim yerinin E.T.çağında iskan görmesi doğu yöndeki ovanın tarım arazisi olması, Roma veya Ortaçağda ise kale konumunun olması üzerinde kurulduğu tepenin savunmaya uygun bir toporafya göstermesindendir.

Sivas Merkez Sivas- Kayseri Karayolunun güneyinde 100 m.mesafedeki hüyük, Köy yolu sapağının 100.m. batısında yaklaşık 10.m.yükseklikte olup,etrafı tarım arazileri ile çevrilidir.Eski Tunç devrinde iskan görmüştür.

Sivas Merkez Karapınar köyü hüyüğü, Eski Sivas- Kayseri yolu güzergahı üzerinde Deretarla mevkiindedir.12 m.yüksekliğinde  küçük bir höyüktür.Kuzey  yamaçta pur kayalar vardır.Çevresi tarım arazisi ve çayırlarla çevrilidir.Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan görmüştür.

Sivas Merkez  Karapınar köyünün Eski Sivas- Kayseri yolu güzergahı üzerinde , Deretarla mevkiinde yolun 50.m kuzeyinde yer aan hüyük Tepe doğal oluşum neticesi olup doğu-batı  istikametinde uzanır.Kuzey yamaç dik ve pur kayalıktır. Diğer kesimleride meyilli olarak alçalır, araziye karışır. Kuzeyinde Kirişoğlu Deresi ve Küçük Eyrek Höyüğü bulunur.seramik buluntularına göre eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan görmüştür.

Sivas Merkez Karalar Köyü’nün 2 km.doğusunda yer alır.Ulaşım ham bir yol ile sağlanır.Dört yönden dik olarak yükselen bir tepe üzerinde yine dik olarak yükselen kayalıklardan oluşur.Etrafındaki tüm bölgeye hakim vaziyettedir.Ana yerleşme bu kayalık kısımda ve doğu yöndedir.Savunması kolaydır.Yüzey buluntularına göre Hitit ve Hitit öncesi yerleşim gözlenmektedir.

Karayün Bucak merkezinin 500 m. Kadar güneyinde yeralır. Höyüğün güneyinde su kaynağı güney batısında stabilize köy yolu , kuzey yönde arazi yolu , doğu yönde ise çayırlık arazi mevcuttur.Yaklaşık 20x200 m. Ebatlarında olup,kuzey kısmında toprak alımı , batı kısmında yol yapımı nedeniyle tahribat vardır.M.Ö. 3.-2.-1.- binde iskan görmüştür.

Sivas Merkez Yakupoğlan Köyünün güney- doğusunda köyün kuş uçumu 1 km.batı eteklerinde Yıldız Deresi geçiyor.Kuzeybatısında köyden sonra Yıldız Dağı yükseliyor.Doğal tepe dik yamaçlı tepenin en üst kısmı kayalık, kayalığın kuzey kısmında kazı ve geniş tahribat var. Teraslar halinde inen yamaçlarda kayalıktan başlayarak yerleşim izleri görülüyor.Konum olarak Kayalı Göl Vadisine hakimdir.Yüzeyden toplanan seramik parçaları itibariyle Kalkolitik, E.T.Ç.1.Bin = Roma dönemlerinde iskan gördüğü anlaşılmıştır.

Ulaş ilçesi Kovalı Köyü’ne  yaklaşık 1,5- 2 km. kuzeyinde Ali (Ağ) Tepesi mevkiinde doğal tepe üzerinde bir höyük yerleşimidir. Üzerinde kurulduğu doğal tepelik kuzey-güney ve doğu yönde dik yamaçlı olup, güneybatı yönü küçük bir eğimle düz bir alana açılmaktadır. Yüzeyden toplanan seramikten iskanın M.Ö. III. Binde olduğu anlaşılmaktadır.

Sivas şehir merkezinden hava limanına giden yol üzerinde jipsli doğal tepe üzerinde yer alan Huykesen hüyüğü, Çelebiler Köyü’nün  doğusundadır.Höyüğün doğu yönünde kaçak kazıcılar tarafından bir yarma açılmıştır. Küçük çaplı bir höyük olup Eski Tunç Çağı.1 .Bin ,Helenistik ,Roma ve Ortaçağ’da iskan görmüştür.

Sivas Merkez Tatlıcak Köyü’nün 3.km batısında yer almakta ve yaklaşık 25 m.yüksekliğindedir. Doğusunda Kovalıdere batısından ise Hanönü Dereleri akmaktadır .Etrafı tarım arazileri ile çevrili höyüğün, güney ve doğu kısımlarından çok miktarda toprak alınmıştır. Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan görmüştür.

Sivas Merkez Tuzlahan Köyü’nün kuzeybatısındaki Tuzla Deresi’nin kanarında yer almakta olup ulaşım; Tuzlahan Köyü’nün içinden , kenarında bulunduğu Tuzla Deresi takip edilerek sağlanmaktadır.Yerleşim yeri konum olarak yüksek bir alandaki doğal tepenin güney, batı ve tepe kısmındadır.Höyük küçük çaplı olup, yüzeyde yapılan inceleme ve toplanan “Maltepe Boyalısı” seramikten yerleşimin E. T. Ç. ve son evresi olan E.T.Ç. II’den III’e geçişi gösteren dönemde olduğu anlaşılmaktadır.Höyük üzerinde küçük çapta kaçak  kazı olduğu tespit edilmiştir.Yerleşimin üzerinde kurulduğu tepenin doğu yamacı kenarında bulunduğu dereye dik yamaçlıdır.

Sivas Merkez (Seyfik) Doğanca Köyü hudutların dahilindedir. Kale boynu tepesi  üzerindeki hüyük ve yerleşim yeri üç tarafı (Güney, Kuzey, Doğu) dik yamaçlı olmakla savunma amaçlı kullanıma elverişlidir.Kale boynu yerleşim yerinin E.T.çağında iskan görmesi doğu yöndeki ovanın tarım arazisi olması, Roma veya Ortaçağda ise kale konumunun olması üzerinde kurulduğu tepenin savunmaya uygun bir toporafya göstermesindendir.

Sivas Merkez Karapınar köyü Küçükeyrek Hüyüğü, Eski Sivas- Kayseri yolu güzergahı üzerinde Deretarla mevkiindedir.12 m.yüksekliğinde  küçük bir höyüktür.Kuzey  yamaçta pur kayalar vardır.Çevresi tarım arazisi ve çayırlarla çevrilidir.Eski Tunç ve Hitit dönemlerinde iskan görmüştür.

Sivas Merkez Kabasakal köyü Hüyüğü, Höyük Kabasakal Köyünün 1.km Kuzey doğunda Kavlak Deresinin aktığı ve küçük bir vadi oluşturduğu alanda uzanan tabi kayalalıklar üzerinde bulunmaktadır.Batısı  höyükten daha yüksek ve dik jips kayalıklarla kaplıdır.Höyük yanına kadar ulaşım mevcuttur.Kuzey bat yönde   toprak alınarak tahribat yapılmıştır.3.-2.-1. Bin Helenistik  ve Klasik devirde iskan görmüştür.

Argas Höyük Yıldızeli ilçesinin yaklaşık 3 km. batısında, Artova (Tokat) nın devamı olan geniş düzlükte, Ağıllar köyü yanında yer alır. Kuzeyde Çekerek suyu, güneyde Kızılırmak ile çevrilen bölge, sahip olduğu konumu itibariyle  büyük yerleşim alanı özelliğine sahip bulunmaktadır. BU yüzden bölge Antik dönemlerde yerleşme alanı olarak kullanılmıştır. Sivas-Samsun kervan yolunun üzerinde yer alması da bunda öenmli bir etkendir. Argsa höyük, yaklaşık 10 metre yükseklikte, 150-200 metre genişlikte büyük bir alanı kaplamaktadır. Argas höyükteki yerleşim alanının Antik çağlara eşitlenmesi bölgenin bu çağlarda yerleşmelere sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Höyük ve çevresinde rastlanan seramik parçalarından yapılan analiz ve incelemelerden bölgenin Kalkolotik çağdan itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmış olduğu anlaşılmıştır.

Antik dönemde bu bölge “Pala” olarak adlandırılmakta ve Durmitta ve Ellurya dağları arasında (bugünkü Hanzir dağı ile Yıldızeli) arasında yer almaktadır.

Pala isimine, I.Hattuşuli’nin “Komutanlar Listesi” ve Murşili’nin anallerinde (yıllık) rastlamaktayız. Bölge, I. Attuşuli zamanında Büyük hatti Krallığına bağlı bulunuyordu.

Argas Höyükte bulunan ve Milattan Önce Frig 200 lü yıllarda, Avrupa ve Balkanlar üzerinden elen kavimlerin göçleriyle Anadolu’yu istila eden kavimlerin izlerini taşıyan seramik parçalarına astlanmaktadır.

Argas höyük yakınında yer alan, Kayapınar, Maltepe, Maşathöyük, Bolus (Aktepe) gibi yerler de bu dönemde yerleşim alanları olmuşlardır.

Bölge, M.Ö: VII.Yüzyıllarda doğudan gelen  be Kızılırmak havzalarına akınlar düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara yerleşim alanı olarak sahne olduğu burada rastlananmıştır.

Argas höyükte rastlanan pişmiş topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere sahip bulunmaktadır. Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı yerleşimlerinin genellikle küçük boyutlu oldukları, Orta ve Geç Tunç çağlarında yerleşimlerin büyüdüğü belirlenmiştir.[11]

Kalkolitik Çağda sadece plato kenarlarına, Eski Tunç Çağında ise plato kenarlarına ve ovalara; Orta Tunç Çağında yamaçlara ve vadilere, Geç Tunç Çağında genellikle platoların orta sekilerine; Demir Çağında çoğunlukla yamaçlara, kısmen de ovalara; Helenistik, Roma ve Bizans çağlannda ise çoğunlukla vadilerin orta ve alt sekilerine, kısmen de stratejik tepelere yerleşilmiştir. Kızılırmak'ın Şarkışla kesimindeki vadi alt seki, yamaçlardaki .2-3 teraslı orta sekiler ve plato kenarlarındaki üst sekilerden oluşmaktadır. Üst sekilerde Kalkolitik, 4 Demir Çağı, 8 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi; orta sekilerde 3 Demir Çağı, 3 Orta Tunç Çağı ve 29 Helenistik-Roma-Bizans yerleşimi; orta sekilerin alt kesimleri ile alt sekilerin üst yamaçlarındaki 20 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi saptanmıştır. Bu durum Kızılırmak'ın orta sekilerinin MÖ. 4. binyil ve öncesinde yerleşime müsait olmadığım, bu kesimlerde MÖ. 2. binyildan itibaren, alt sekilerde ise Helenistik Çağdan itibaren yerleşildiğini göstermektedir: Onbir köyde gerçekleştirilen sosyal antropolojik araştırmalar, günümüzde hızla değişime uğrayan otantik köy yaşantısının tespitini hedeflemiştir. Köylerin konumları, bulundukları yükselti, nüfus, köyün tarım alanının genişliği, geçim kaynaklarına ağırlık verilen yön (tarım ya da hayvancılık), beslenme alışkanlıkları, üretimde kullanılan eski ve modern yöntemler, aletler, mimarî unsurlar v.b. bilgiler alınarak, köylerin ekonomisi, materyal kültür kalıntıları ve yerleşim örüntüsüne ilişkin sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır. [12]Boyunbaba Tepesi (Tekke): Buğdayören'in 3 km. güneyinde, Kıldır'ın 1 doğusunda Helenistik ve Roma tepe yerleşimidir. Kalkolitik Çağda sadece plato kenarlarına, Eski Tunç Çağında ise plato kenarlarına ve ovalara; Orta Tunç Çağında yamaçlara ve vadilere, Geç Tunç Çağında genellikle plato­ların orta sekilerine; Demir Çağında çoğunlukla yamaçlara, kısmen de ovalaras; Hele­nistik, Roma ve Bizans çağlarında ise çoğunlukla vadilerin orta ve alt sekilerine, kıs­men de stratejik tepelere yerleşilmiştir.

Kızılırmak'ın Şarkışla kesimindeki vadi alt seki, yamaçlardaki 2-3 teraslı orta sekiler ve plato kenarlarındaki üst sekilerden oluşmaktadır. (Çizim: 4). Üst sekilerde 13 Kalkolitik, 4 Demir Çağı, 8 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi; orta sekilerde 3 Demir Çağı, 3 Orta Tunç Çağı ve 29 Helenistik-Roma-Bizans yerleşimi; orta sekilerin alt ke­simleri ile alt sekilerin üst yamaçlarındaki 20 Helenistik, Roma ve Bizans yerleşimi sap­tanmıştır. Bu durum Kızılırmak'ın orta sekilerinin MÖ. 4. bin yıl ve öncesinde yerleşime müsait olmadığını, bu kesimlerde MÖ. 2. bin yildan itibaren, alt sekilerde ise Helenistik Çağdan itibaren yerleşildiğini göstermektedir:

Yıldızeli ilçesi ve köylerinde gerçekleştirilen sosyal antropolojik araştırmalar, günümüzde hızla değişime uğrayan otantik köy yaşantısının tespitini hedeflemiştir. Köylerin konumları, bulundukları yükselti, nüfus, köyün tarım alanının genişliği, geçim kaynaklarına ağırlık verilen yön (tarım ya da hayvancılık), beslenme alışkanlıkları, üretimde kullanılan eski ve modern yöntemler, aletler, mimarî unsurlar v.b. bilgiler alınarak, köylerin ekonomisi, materyal kültür kalıntıları ve yerleşim örüntüsüne ilişkin sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır[13].

Ağır­lık noktasını Kızılırmak'ın kuzeyindeki, Kadıraközü Vadisi ile Yıldız Irmağı arasında kalan bölümün oluşturduğu yüzey araştırmalarız sırasında talî vadiler ile plato kenarları yoğun olarak taranmış ve aşağıda dökümü verilen (Bakınız: Harita)3 toplam 108 höyük, kale, düz yerleşim, mezar, mezarlık ve tümülüs be­lirlenmiştir. Bu yıl incelenen merkezlerle birlikte, 1992 yılından itibaren sürdü­rülen yüzey araştırmaları sırasında incelenen toplam merkez sayışı 328'e ulaşmıştır.

Sivas ve çevresi ile ilgili yazılan kitaplarda, İlçenin Kalkolitik Devir’den itibaren, Eski Tunç, Orta Tunç, Hitit, Frig, Med ve Pers dönemleri, Makedonya Krallığı ve Hellenistik dönem, Roma, Bizans, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı döneminden günümüze kadar uzanan bir tarih sürecinde Orta ve Doğu Anadolu’nun bir geçiş bölgesi olarak sürekli iskana tabi olduğu anlaşılmaktadır. Argas Höyük Yıldızeli ilçesinin yaklaşık 3 km. batısında, Artova (Tokat) nın devamı olan geniş düzlükte, Ağıllar köyü yanında yer alır. Kuzeyde Çekerek suyu, güneyde Kızılırmak ile çevrilen bölge, sahip olduğu konumu itibariyle  büyük yerleşim alanı özelliğine sahip bulunmaktadır. BU yüzden bölge Antik dönemlerde yerleşme alanı olarak kullanılmıştır. Sivas-Samsun kervan yolunun üzerinde yer alması da bunda öenmli bir etkendir. Argsa höyük, yaklaşık 10 metre yükseklikte, 150-200 metre genişlikte büyük bir alanı kaplamaktadır. Argas höyükteki yerleşim alanının Antik çağlara eşitlenmesi bölgenin bu çağlarda yerleşmelere sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Höyük ve çevresinde rastlanan seramik parçalarından yapılan analiz ve incelemelerden bölgenin Kalkolotik çağdan itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmış olduğu anlaşılmıştır. Antik dönemde bu bölge “Pala” olarak adlandırılmakta ve Durmitta ve Ellurya dağları arasında (bugünkü Hanzir dağı ile Yıldızeli) arasında yer almaktadır.Pala isimine, I.Hattuşuli’nin “Komutanlar Listesi” ve Murşili’nin anellerinde (yıllık) rastlamaktayız. Bölge, I. Attuşuli zamanında Büyük hatti Krallığına bağlı bulunuyordu.

Argas Höyükte bulunan ve Milattan Önce Frig 200 lü yıllarda, Avrupa ve Balkanlar üzerinden elen kavimlerin göçleriyle Anadolu’yu istila eden kavimlerin izlerini taşıyan seramik parçalarına astlanmaktadır.

Argas höyük yakınında yer alan, kayapınar, Maltepe, Maşathöyük, Bolus (Aktepe) gibi yerler de bu dönemde yerleşim alanları olmuşlardır.

Bölge, M.Ö: VII.Yüzyıllarda doğudan gelen  be Kızılırmak havzalarına akınlar düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara yerleşim alanı olarak sahne olduğu burada rastlananmıştır.

Argas höyükte rastlanan pişmiş topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere sahip bulunmaktadır.[14]

Yıldızeli, antik dönemde bugünkü yerleşim verinin yakınlarında Siera" adıyla kurulan bir yerleşim birimidir.141 Antik dönemde ve özellik­le Orta Çağ savaşları sırasında, şehir stratejik konumu itibarıyla büyük öneme sahiptir; stratejik konumu, anayollar kavşağında olmasındandır. Yıldızeli’ni de içine alan Sivas bölgesinin tarihine ışık tutacak olan arkeolojik çalışmalar 1927 yılından  itibaren başlamıştır. İlçemiz sınırları içerisinde tespit edilmiş ve halen tespitleri devam eden birçok yerleşim yeri mevcuttur.

Bu çalışmalar genelde yüzey araştırmaları ve tespit şeklinde olsa da, buluntular bölgenin tarihi hakkında önemli ipuçları vermektedir. İlçemiz Şeyhhalil Belde’si, Buğdaycık Tepe Yerleşimi, Menteşe Höyüğü, Kayalıpınar Höyüğü v.s. Kalkolitik Devir’de (Bakırtaş)   (M.Ö.4500) iskan görmüştür. Yı1dıze1i’nin Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinin bir geçiş noktası olması, elverişli tarım arazileri, akarsuları ve ticaret yolları üzerinde yer alması sebebi ile ilkçağlardan itibaren bir iskan bölgesi olmuştur. [15]

Bölge, M.Ö: VII.Yüzyıllarda doğudan gelen  be Kızılırmak havzalarına akınlar düzenleyen Kimmer-İskit grupların bir ara yerleşim alanı olarak sahne olduğu burada rastlanmıştır.

Argas höyükte rastlanan pişmiş topraktan yapılmış kapların hepsi de çarktan şekillendirilmiş, kırmızı topraktan yapılmışlardır. Bu kapların üzerleri astarlı ve perdahlıdır. Argas höyük seramiklerinde de diğer Frig yerleşim alanlarından rastlanan özelliklere sahip bulunmaktadır.[16] Yıldızeli ilçesi Bakırcıoğlu köyü mermerocakları, Ilıca köyü kaplıcaları, Navruz köyü mermer ocakları, Yoklaya köyü kevgirbaba ziayareti bu döneme ait izleri taşmaktadırlar…

 

Sivas Adının menşei

 

Sivas şehri, Selçuklulardan önceki devirde ilkçağda kurulmuş olduğundan Sivas şehrinin adı da tarih boyunca değişikliklere uğrayarak Selçuklular devrindeki kaynaklarda Sîvas şeklinde son biçimini almıştır Bu isim, günümüzde ise Sivas ya da Sivas şeklinde kullanılıyor. ilkçağda Sivas ismine kaynaklık eden tarihi gelişmeler hakkında çeşitli görüşler mevcuttur: Tarih öncesi çağlarda Sivas'a farklı dönemlerde hakim olan devletler, şehre kendilerine özgü değişik isimler vermişlerdir. Bunlar; Talaura, Talavra, Tavra, Talaurs, Talkaramauru, Talaura-Karana, Diapolis, Suppas/Şuppiaş, Sebasip,Sipas/Sipaş, Kabeira/Kabira/Kebires, Megalopolis, Diopolis/Diospolis/Diyospolis/Diyapolis,Se-as,Sebas/Sebast, Sebaste/Sebesteia,Sebestia, Sevast/Sevaste, Danişmend İli, Darü’l Âla, Eyaleti Rum, , Eyalet-i Rumiye-i Sügra, Eyaleti Sivas. Sivas adının kaynağı, Hititler dönemine kadar uzanmaktadır. Kimi kaynaklara göre, kentin eski adları, Talaura, Megalopolis ve Karama idi.

Sivas şehrinin  ProtoHititler dönemdeki ismi, Talaura-Karama dır. Sivas İli’nin en eski isimlerinden birisidir. Sivas’ın kuzeyine, bir saat mesafede, yüksek platoyu derinliğine kesen Tavra deresinde dev bir yapının duvarları gibi görünen kayalara bir dizi yüksek hücreler kazılmıştır. Bunlar antik çağlara ait tarihi kalıntılardır ve Sivas şehrinin ilk kurulduğu yerin tarih öncesi çağlardan günümüze ulaşmış kalıntılarıdır. Tavra veya Sivas ilinin bilinen en eski isimlerinden birisi olan “Talaura/Talavra” adı “Tarhuili-, Tarhaula, Tal-Kara-ma-URU” isimleriyle yakından ilgili olmalıdır.[17]

Hititler’de kutsanan ve Hitit ülkesinin hemen hemen her yerinde bilinen Fırtına Tanrısı TARU’nun adı olan bu kelime İvriz kabartmalarında da “boluk ve bereket tanrısı” olarak betimlenmektedir. Kültepe metinlerinde özellikle de şahıs adlarında –ala, -ili, -ula- gibi sona eren adlar örneğin Şiunala, Tarhuala gibi adlar, yerleşim yerlerine isim olarak verilmiştir. Çünkü; “Tar-ah-hu-u-ua-as” cümlesi “yüksek yer, yüksek makam, kralın sarayının bulunduğu yer” anlamlarına gelmektedir.”Ar-h(a-li-e) ise, “memleket” anlamındadır. “Tar-h(a-li-e)” kelimesi de “Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer” anlamındadır. “Tarhuili-”, kudretli, kuvvetli anlamına gelmektedir. Tanrı adı olan “Tarhu” veya “Taruh” ismi, “yenmek” anlamına gelen “tarhu” veya “tarh” kelimelerinden türetilmiştir. Tarih öncesi çağlarda Sivas şehrinin ismi olarak belirtilen “Talaura” adı yukarıda belirtilen “Tar-h(a-li-e)” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir ve aynı anlamı taşımaktadır. O halde Sivas şehrinin bir ismi olan Talaura adı “Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer veya şehir anlamına gelmektedir.

Sivas İli’nin bilinen en eski isimlerinden birisi de Talaura-Karama’dır. Talaura; Kralın sarayının bulunduğu yüksek yer veya şehir anlamına gelmektedir. Talaura-Karama veya Talkarama’nın asli Hititçe’de, TEL-KUR-URU-UGU-MA’dır. Tel/Tal(yüksek), KUR(memleket), Uru(şehir), “ma” ise Prolohititçe de bir ektir. “Auri-İas-İssa” Hititçe’deki “Auri” kelimesi, “Au-“ (bakmak) fiilinden türetilmiştir. “Auri-“, sınıra yakın gözetleme yeri, veya garnizon “Auri-İas-İssa” (Gözetleme yeri) olarak kullanılan yer veya yüksek yer anlamına gelmektedir.[18]

“Auri-“ yi “kale, müstahkem kale veya mevki anlamındadır. “Auri-iala”, müstahkem mevki, askeri anlamındadır. Yani “Yüksek Ülke, Yüksek Şehir” anlamına gelen bu bu isim, Hititçe’de “-ma” ekiyle türetilmiş bir şehir adıdır. TİLİMRA: “-URA” ekiyle türetilmiş Proto-Hititçe bir kelimedir ve bir şehir ismidir. Tilimra şehir adı “TİLİ-UR (A)-UMAN” şahıs adı veya köküyle aynı olmalıdır.[19] Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve “Ti’nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU ismini de göz önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır. Tilimra Şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri) Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu tahmin edilmektedir. Sivas şehrinin  ProtoHititler dönemindeki ismi, Talaura-Karama dır.

Hitit imparatorluk döneminde kral adları eski devlet zamanında başa geçenlere göre daha çok Hititli’dir. Bunlara örnek olarak Şuppilulima/Suppilulima ismi gösterilebilir. Bu adı Şuppi- “saf”, temiz” , (luli-), “kaynak” ve ethnikon eki olan “-uma” biçiminde analiz ederek “saf kaynak-lı” olarak anlamlandırmak olasıdır.[20] Hattu-şa-lı anlamına gelen Hattuşuli de yine bunlardan birisidir. Hitit krallarından Hititçe adlar yanında ikinci bir Hurrice ad daha taşımaktaydılar. Şuppi/Suppi kelimesi ile “ias-issa” ekleriyle birleştiğinde “Suppi-ias/Suppi-issa= Suppias/Suppissa= Sipas/Sipaş “saf kaynaklı yer “ anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Farsça’da da yer alan “Sipas” kelimesi; “Şükür” anlamına gelmektedir. Sipar-dâr=Şükretme, Sipâsdârlık: Şükretmek manasınadır.[21]

Sivas bölgesinde M.Ö.2000 yıllarında yerleşen Hitit Kavmi “Sibasip” veya “Sebasiyet” adlı kavminin bu isminden dolayı sivas şehrine Sibasip veya Seebasiyet adı verildiği daha sonraki dönemde Rumlar şehre Sebasteia adını vermişlerdir.[22]

Sivas şehrinin ismi, bir çok araştırmacıya göre; “Sipas” kelimesinden gelmektedir. Sipas: Şükür, Sipardâr: Şükretmek, Sipâsdârlık: Şükretmek anlamlarına gelir.

Sivas şehrinin ilk kurulduğu dönemlerde, bugünkü şehir merkezinin bulunduğu yerde, büyük çınar ağaçlarının altında, “üç adet su gözesi” (kaynağı) bulunmaktaydı. Bu gözelerden bir tanesi "Allah'a hamd ve şükür etmeyi, ikincisi "Ana-baba’ya saygı"yı, üçüncüsü de "küçüklere sevgi"yi temsil ediyordu. Bölgede  yaşayan insanlar, zamanla bu özelliklerini, erdem ve faziletleri koruyamayıp yitirince, bu üç su gözesi de kurur, şehrin isminin de "üç göz" anlamına gelen "Sipas" tan kaynaklandığı ve zamanla bugünkü kullandığı biçim olan "Sivas"a dönüştüğü ileri sürülmektedir. Sipas kelimesi zamanla halk dilinde değişerek Sivas olmuştur. Sipaş ismi, “şükran, minnet ve şefkat anlamlarına gelmektedir

Anadoluda Kaneş, Kültepe gibi yerlerde bulunan Asurca metinlerde geçen Anadolulu şahıs adlarındaki “ala, ili, ula” biçimindeki takıların Hattice “al, il, ul”eklerinin Hitit diline uygulanmış şeklidir. Hititçede İspant=gece, İspatula=otel, gece kalınacak yer. İshiul=Anlaşma demektir. Anitta metninde geçen “Şiuşummi”, yani “bizim tanrımız” anlamına gelen sözcük yani “Şiu” kelimesi, Kaniş’teki bir tanrının adıdır. Kapadokya Tabletlerinde, Anitta metni olarak bilinen belgelerin birinde “.....Bir zaman önce Zalpa Kralı Uhna tanrımız Şiu (Yani onun yontusunu) Neşa’dan Zalpa’ya kaçırmıştı. Fakat ben, Büyük Kral Anitta, bizim Tanrımız Şiu’yu, Zalpa’dan Neşa’ya geri getirdim. Zalpa Kralı Huzziya’yı ise canlı olarak Neşa’ya getirdim. Hattuşa kenti açlıktan kırılınca tanrım Şiu, onu taht tanrıçası Halmaşuit’e teslim etti; ve ben bir gecede onu güçle aldım ve kentin yerine yabani otlar ektin. Bundan sonra kim kral olur da Hattuşa’yı yeniden iskan ederse, o, gökyüzünün fırtına tanrısının lanetine uğrasın...” Bundan sonra Anitta, Neşa kentini sağlamlaştırdığını orada tanrısı Şiu, gökyüzünün fırtına tanrısı ve taht tanrıçası Halmaşuit için tapınaklar yaptırdığını, seferlerinden elde ettiği ganimet ile bunları donattığını, ayrıca arslanlar, yaban domuzları, Leoparlar ve dağ keçileri gibi 120 vahşi hayvan getirerek, bir hayvanat bahçesi kurdurduğunu anlatmaktadır.[23]

Kültepe metinlerinde özellikle de şahıs adlarında –ala-, -ili-, -ula- gibi sona eren adlar örneğin Şiuanala, Tarhuala gibi. Şiu, bir Hitit tanrısı adıdır. “Şiu”, kelime olarak “ışıldamak, parlamak” anlamına geldiği gibi, tanrı anlamında da kullanılmıştır. Şiuşşu ya da Şiuaşşa ismi de, Malli-aşşa, Haggamişşa, Şarişşa[24] şehir adları gibi; “-aşşa-uşşa” eki ile meydana gelmiş Hattice bir isimdir. “Şiu-uşşa” kelimesinin Hititler döneminde kutsanan “Şiu”(tanrı anlamındadır) ile bir ilişkisinin olduğunu gösterir. Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25, Sivas iline 60 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri olan Şarişşa[25] şehir adı ile Şiuşşu veya Şiaşşa şehir adları hem yapı bakımından hem de fonetik açıdan birbirine uyuşmaktadırlar.

Hitit kaynaklarına ve Hitit dil yapı özelliklerine dayanan tahminlere göre,”Şiuşşu” veya “Şiuaşşa/Şiaşşa”, “Tanrının şehri” anlamına gelmektedir. Sivas şehri isminin, Romalılar dönemindeki bir isminin de “Dio-polis” yani “Tanrı şehri” anlamında olduğu göz önüne alınacak olursa; “Sivas” isminin “Şiu-uşşu” (Şiuşşu) kelimesinden türetilmiş olması da kuvvetli bir ihtimal olarak ortaya çıkmış olmaktadır.

Anadolu'daki Pers egemenliğinden sonra kurulan şehir devletlerinin zamanla Roma İmparatorluğuna bağlanması sonucu, önemli yol kavşağı üzerinde bulunan şimdiki şehir merkezinin iskan edildiği ve “Sebasteia” adını aldığı görülmekte veya ilin isminin Roma İmparatoru Aguste tarafından şehre Yunanca’da şehir manasına gelen "Sebasteia" adının verildiği ve yine Selçuklular zamanında “üç değirmen” anlamına gelen "Sebast" kelimesinden geldiği rivayet edilmektedir.

Sivas şehri, M.Ö. X. asırda Asur himayesinde bulunan Amasya'daki Pontus valilerine bağlı bir şehir iken, M.Ö. 547 tarihinde Pers Kralı Kyros'un Lidya Kralı Kroisos'u Kızılırmak kenarında yenmesi ile iki asra yakın bir süre için Pers topraklarına katılmış oldu.5 Kyros'un Sivas'ı aldıktan sonra yine Pontus valilerinin yönetimi altında bıraktığı görülüyor. 6 Sivas, bu süre içinde, bir ara Kapadokya krallarının yönetimine geçmişse de tekrar vasal Pontuslular tarafından geri alınmıştır.

Sivas bölgesi de onun topraklarına katıldı. Yunanlılar'ın Kapadokya'nın Doğu Karadeniz tarafındaki bu kısınma verdikleri "Pontus" adı ise Yunanca'da kelime anlamı itibariyle"deniz", coğrafi terim olarak "deniz kenanna yakın ülke" anlamına gelmekte idi. Kapadokya adı ise, Ahamanişler (Iran/Pers) devrinde batıda Kızılırmak'dan doğuda Fırat'a, güneyde Toroslar'dan kuzeyde Karadeniz'e kadar uzayan geniş bölgeye verilen ad idi. Bu ad coğrafi birlikten ziyade mülki ve idari bir bölgeyi ifade etmekteydi. Kraldan sonra Pön krallığına sırasıyla I. Mitndat (Mühürdad), II. Barzan, II., III., IV. ve V.Mitridat, II. Farnak, VI., VII. Mitridat ve III. Farnak hüküm sürdü. Makedonyalı İskender'in istilası esnasında Pontus hükümdarı olan II. Mitridat istiklalini kaybetti. Daha sonra krallıktekrar istiklalim kazandı. III. Farnak'ın, Rum saldırılarına karşı direnememesi sonucunda Pontus Krallığı, hicretten önce 669 (M.Ö.27)'de yıkıldı. Pont krallanndan VI. Mitridat, Kapadokya'nın tümünü ele geçirmek için büyük mücadelelere girişti.

Milattan önce 1. Yüzyılda Romalı komutan ve devlet adamı Pompeius'un Sebasteia'ya Diospolis adını verdiği biliniyor. Sivas yöresi ise, kimi Antik Çağ yazarlarınca Pontus Polemoniakus, kimilerine göre de Kapadokya sınırları içinde kabul edilmekteydi.

Romalılardan önce Sivas'ın bulunduğu yerde "Kabîra" adında bir kale mevcut iken, daha sonra aynı isimle anılan bir şehir kurulmuştur. Yeni kurulan bu şehri zabteden Roma komutanı “Tanrı şehri” anlamına gelen “Diapolis” adını vermişti. Tarihi bir rivayete göre Pont kralı Palemon'un dul zevcesi bu şehri Roma imparatoru Augustos'un şerefine imar ederek "Sebasteia" adını vermiştir. Bizans tarihçisi Ostrogorsky ve Ermeni Tarihçi Urfalı Matheiu ise, "Sebasteia" olarak anılır.

Bazı araştırmacılara göre Sivas, ismini Komana şehrindeki “Kibele” adlı bir mabedden alır. İlk defa konulan Kebires adı, Pontus Kralı Mithridates'ı yenen Roma Komutanı Pompei tarafından Diyospolis'e çevrilmiştir.[26] Diospolis, “Tanrı şehri” anlamına gelmektedir.

Sivas’ta, pek eski zamanlarda “Kabira” nâmıyla ünlü ve “Menkarnak” ismindeki ilâheye mahsus bir tapınak bulunuyordu. Ancak şehir o dönemde, şimdiki Sivas'ın 8 kilometre kadar uzağında bulunanve Kızıl Gavraz köyünün yerinde idi. Sivas'ın ismi Roma himâyesinde bulunan Theodosius adı hâkim tarafından Kayser Augustus'un namına nispetle tesmiye eylediği “Sebasia” isminden gelmektedir. Bu isim Augustus'un Rumca karşılığıdır. Bizans İmparatorlarından Justinianus Şehrin kalesiyle surlarını inşa ve tamir etmiştir.

Sebaste (Sivas) diğer adıyla Cabira, Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi.  Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer) kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu. Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya saldırdı. Mithridate’ı hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine ele geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Sivas, Kilise’nin dinsel merkezlerinden biriydi. (9)

Roma­lılarla Pontus kiralı Mithradat'in muharebeleri dolayısıyle Pontusü Bithynia'ya bağlıyan yol muvakkat bir ehemmiyet kesbetmiştir. idari olarak Pontus Kapadokyasi'nın esas Kapadokya île bazen birleşip bazen de ayrılması idi ."Pön" kelımesinin anlamı hakkında bilgi veren bazı kayıtlara göre, bölgede daha önce bulunan Türk asıllı kavimler tarafından Sivas ve çevresine "Hun, Huniye" adı verilmişti. Hun milletine işaret eden bu kelime. Yunanlılar (Rumlar) tarafından değiş tirilerek "Pön" adı ile kullanılmaya başlandı. Pontus adı da bu kelimeden üretildi. Trabzon ve çevresinde hüküm sürmüş olan Pontus Devleti adını bu kelimeden aldı. Bu devlet, en geniş sınırlarına ulaştığı imparatorlukları Trapezus ve Pharnakia'ya kadar uzanmıştı. 

Sebaste (Sivas) diğer adıyla Cabira, Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi.  Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer) kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu. Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya saldırdı. Mithridate’ı hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine ele geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Sivas, Kilise’nin dinsel merkezlerinden biriydi. (9)

Bizanslıların zamanında Sebasteia bir vilayet, VIII. Yüzyıldan itibaren bir thema merkezi olduğu gibi Kapadokya’da kurulan üç metropolidlikten birinin de merkezi idi. Sivas’ın ilk kalesi-Kabeira’nın Sivas olduğu kabul edilirse- Kabeira’dır. Niksar’ın eski adının Kabira olduğu bazı tarihçilerce kabul edildiğinden, biz bu konuda kesin bir yargıya varamamaktayız. (18.) Şimdiki Sivas şehrinin eski Sebasteia’ın yerini koruduğu sanılmaktadır. Asıl Sebasteia’ın, Sivas’ın üç saat doğusunda, Kızılırmak civarında, Boğaz köprüsünün öte tarafındaki (Goraz) köyü civarında olduğu söyleniyorsa da orada Bizans eserleri kalıntısından başka bir şey görülmemektedir. Yeni araştırmaların sonuçlarına bakarak Sebasteia’ı. Şimdiki Sivas’ın yeri olarak kabul etmek gerekmektedir. (14.) Sebaste diğer adıyla Cabira, Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi.  Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer) kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu. Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya saldırdı. Mithridate’ı hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine ele geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Asivas, Kilise’nin dinsel merkezlerinden biriydi. Bazı eserlere göre Romalılar’dan önce Sivas’ın bulunduğu yerde Kabeira adında bir kale bulunuyorken, daha sonraları aynı adı taşıyan bir şehir meydana gelmeye başlamış, VI. Mithridates bir saray yaparak burayı onurlandırmış, Pompeius da Mithridates’i yenilgiye uğratıp bu yörede Roma eğemenliğini kesin bir biçimde kurduktan sonra şehre Diopolis veya Diospolis (Tanrı Şehri) adını vermiştir.

Sivas şehri, Roma eğemenliğine girdikten sonra ”tanrı şehri” anlamına gelen “Diopolis veya Diospolis (Tanrı şehri)” ismini almıştır. Roma İmparatorluğunun Selevkoslar hanedanı (M.Ö: 312-64) Hükümdarlarından olan I.  Antiokhos (M. Ö: 292-280) dan sonra tahta II. Antiokhos geçmiştir. II. Antiokhos (M. Ö: 261-247), amcasının kızı Loadike ile 253 yılında boşandıktan sonra aynı yıl içinde Mısır Kralı II. Pledemaios’un kızı Berenike ile evlenmiş ve “Theos” (tanrı) ünvanını almıştır. Sivas şehrinin Theos (tanrı)+Polis (şehir)= “Tanrı şehri” ünvanıyla anılması büyük ihtimalle bu döneme ait olmalıdır.

Sivas, Roma Komutanı Pompeus (arafından şehir yapışı içinde M.Ö. 63 yılında Megalopolis adı ile kurulmuştu.1 Galatia Eyaleti'nin Kapadokya yönündeki sınır şehri olan bu Megalopofis'e daha sonra Colopene ve Cominese bölgeleri de eklenmişti. Commana eskiden Polemoniakos denilen Pontos’dan alındı. İkinci Armenia denilen ikinci bölgeye Sebesteia şehri de dahil edildi. Başka şehirler bunu takip etti. Zella (Hellenopontus’dan alındı. Ve bir de Berisa, Armenia Tertia (Üçüncü Armenia) ikinci Armenia’nın eşi idi. Armenia Quarte (Dördüncü Armenia), Tzophanene, balabitene bölgelerini ve muhtelif kabileleleri ihtiva ediyordu. Martyropolis şehri ile Khatharizaon kalesi de buna dahildir.[27]

Sivas, Roma Komutanı Pompeus (arafından şehir yapısı içinde M.Ö. 63 yılında Megalopolis adı ile kurulmuştu.1 Galatia Eyaleti'nin Kapadokya yönündeki sınır şehri olan bu Megalopofis'e daha sonra Colopene ve Cominese bölgeleri de eklenmişti. Antoinus zamanında Galat Tetrart soyundan gelen Ateporix adlı krala bırakılan Megalopolis"in M.S.64 yılında Sebasteia adıyla Galatia Eyaleti şehirleri arasında yer alıncaya kadar şehir yapısında nasıl bir değişikliğe uğradığı tam belirlenememektedir.2

Roma Kralı Augustus(M.Ö.43-MS.14), Pontus ve Ermenia bölgelerini' ilk defa ele geçirdiğinde Pontus bölgesinin Pontus Kralı Polemo'nun elinde kalmasına izin verdi. Armenia bölgesini ise doğrudan Roma hakimiyeti altına aldı. Bu devirde Sivas, Ponlfuların elinde kaldı. Sivas hakimi Pontus Kralı Polemo'dan(öl.M.Ö. 14) sonra hanımı Pontus Kraliçesi Pythodoris, onun yerine geçti ve Archelaus ile evlenip Sivas'ı yönetmeye devam etti. Sivas, bundan sonra Roma hakimiyetine geçti.3 Miladın başlangıcı zamanına ait Sivas'ta ele geçen sikkelerden Sivas'ın bu tarihlerde Roma idaresine geçtiği anlaşılıyor.4 Octavianus, Augustus (Ulu) adını aldı. Polemon Miladi takvimin ilk yıllarında  Rusya'yı ziyaret ettiği sırada öldü. Bundan sonra krallığı, Amasya ile Yukarı Kızılırmak taraflarının Galatya'ya bağlanmasıyla büyük ölçüde küçülmüştü. Ancak geri kalan Karadenzi kıyıları ile Lykos (Kelkit) vadisini, anlaşıldığı kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan karısı Pythodoris, yönetmeyi sürdürdü. Onun başkenti Lykos kıyısındaki Kabeira (Niksar) idi. Pythodoris, Augustus onuruna adını Sebaste (Augusta'nın Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentte en büyük oğlunun yardımıyla küçük krallığını yönetti. Sebesteia, eski Yunancada Augustus şehri demektir. I Ocak M. Ö. 27 de Agrippa ile yedinci defa consullüğe seçilen ve bu görevi her yıl aralıksız M.Ö. 23'e kadar devam eden Octavianus, aynı ayın 13 ünde meslekdaşı ile birlikte bütün yetkilerini Senato ve halka bıraktıklarını ve artık özel yaşantılarına dönmek istediklerini bildirdiler. Ancak, Octavianus'un bu hareketi Senato'yu çok duygulandırmıştı; kendisine duydukları şükranı ifade etmek üzere üç gün sonra ona  “kutsal” anlamına gelen “Augustus”,  Grekçe “Sebastos” adını  verdiler. Ayrıca, Sivas'a yakın Sulusaray'a Bizans devrinde Sebastopolis adı verilmesi, bu ismin Anadolu'da birbirine yakın şehirler için yaygın olarak kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir.[28] Aynı isimlendirmeyi Niksar şehrinde de görüyoruz. Niksar, ilk önce Sebaste diye anılırken daha sonra Neocaesarea ve en son olarak da Niksar adını almıştır. Sebasteia adında başka şehirlere Anadolu'da Silifke yakınında Ayaş Sebaste'sinde rastlandığı gibi Suriye'de Nablus Sebastia'sında da rastlanır.[29] Ankara iline Sebaste ismi verilmiş ise de tutulmamıştır.[30]

Sivas adının “üç su gözesi” veya “üç değirmen” anlamına gelen “se as” kelimesinden türemiş olduğu da rivayetler arasındadır.

İkinci görüşe göre, Sivas ismi, Sis adından geliyor. Sebasteia, Küçük Ermenistan'ın başşehri Sis'in eski ismi ile birlikte kullanılıyordu. I. Leon'un kurduğu modern Sis şehri, Grekçe ismini korudu ve Roma devrinde Massis, Messis veya Massissa diye adlandırıldı. Mes-sis adı, Mopsuestia'nın kısaltılması ile oluşmuş ve Bizans devrinde Sebastos halini almıştır.[31]

Bunlardan üçünde CEBACTH okunmaktadır. Diğerlerinde ise birinde EBATHNQ, öbüründe MHT ve CEBACTHMHTPOnA yazılı­dır. Sestini, bu ilk üç sikkeden ikisinin Galatia'dan gelmiş olduğunu söylüyor. Chaudoir ise, sikkelerin kaffesinin Sebaste'ye (şimdiki Sivas'a) ait olduğunu kabul etmiş­tir. Sivas'ın eski adı Sepao??tT olmayıp Sepaorela idi ve Paphiagonia'da bulunmuyordu. Ya Sestini, son sikkeyi yanlış okumuştur ve kaffesi Galatia'daki Sebaste'ye (Ankyra'ya) aittir; ve yahut Phrygia'daki Sebaste'ye aittir. Veyahut, başka bir ihtimalle, meçhul bir Sebaste'nin Paphiagonia'da bulunmuş olması gerekir.[32]

Sivas şehri, Pont Kraliçesi Pythodoris'ten sonra Roma Kralı Augustus tarafından kurulan Roma hakimiyeti devrinde M.S. 64 yılında Galatla Eyaleti'ne bağlandı ve Sebasteia adıyla yeni baştan kuruldu.5 Sivas, Roma imparatorluk Dönemi'nin başlarında Sebasteia adıyla anılmaktaydı. Bu ad, bir rivayetlere göre, Pontos Kralı Polemonos'un karışı Pitodoris'ce verilmiş ve Roma imparatoru Augustus'a ithaf edilmiştir. Sebastos, Augustus'un ünvanlarından biridir. Pompeius tarafından bir şehir haline getirilen ve Diospolis olarak adlandırılan Kabeira'ya gelince, Pythodoris sonradan burayı imar ederek ismini Sebaste olarak değiştirmiştir.[33]

Romalılar, Pont krallığını egemenlikleri altına aldıkları zaman, şehrin yönetimini Pont Krallığında bırakmışlardı. "Sebast" ismi, Pontus Kralı Polemon'un karısı Pitodoris, kocasının ölümünden sonra Roma İmparatorluğu himayesine girip, çağdaşı Roma kralı Ogüst'ün ismine nisbetle; Roma Kralı Augustus'un sevgisini kazanmak ve ona bir şük­ran ve sadakat ifadesi olmak üzere Yunanca'da “Ogüst şehri anlamına gelen Augusta" adını”  kelimesinin sıfatı Sebast olarak “Sebasteia” adını koymuştur.1 Sebast ismi, zamanla "Sivas"a dönüşmüştür. Dolayısıyla Sivas şehrine Romalılar devrinde Sebasteia deniliyordu.2 Bu isim, Sivas için Roma komutanı Pompei tarafından da kullanılmış ve büyük bir şejhir olması nedeniyle “Sebasteia Megalopolis” denmiştir.3 

Sivas ve havalisi Taberi ve İbnü’l Kesir’e göre; Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşmüşlerdi.  Halk arasında anlatılan rivayetlerde Abdülvehhab Gazi, Sivas’ta şehid olmuştur. VIII. yüzyılda yaşamıştır. Asıl adı Abdülvehhab bin Buht-üs-Sünevî’dir. Arap asıllı bir mücahiddir. Peygamberimizin sancaktarı ve Battal Gazi’nin silah arkadaşıdır. Ahmet Turan Gazi ile birlikte şehit olduğu, akarsuyun cesedini şimdiki mevkie getirdiği, bir rüya sonrası yerinin tespit edildiği anlatılır. Türbesi Yukarıtekke mevkiindedir. Sivas’tan başka İznik, Elazığ’ın Kale köyü, Bayburt, Akşehir gibi beldelerde kabir veya makamları vardır.

Danişmend-name’ye göre bu dönemde; Kızılırmak’ın ismi Alis’dir. Türkler, uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını vermeden önce bu nehri eski ismiyle (Alis) anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile Türkler’in kullanmış oldukları dildeki bazı kurallar örneğin her ikisinin de sondan ek alması gibi, birbirlerine benzerlik içinde idi. Bu dönemde, Kızıl-ırmak için Alis adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri) gibi nehir ve şehir (veya bölge) adları Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları isimler olması oldukça dikkat çekicidir. I. Keykavus’un bir Hristiyan emirine ait olup, Kayseri mahkemesinde tanzim edilen bir vakfıyede ve vezir Fahreddin Ali’nin Sivas Vakfıyesinde de bu nehir kadim “Alis” adıyla geçmektedir.

XIII-XIV. Asır vakayı-namelerinde ve vesikalarında bu ırmağa Sivas suyu (Ab-ı Sivas) denilir. Kızıl-ırmak adı Dulkadir Oğlullarına ait vakfıyelerde geçer. Tarih öncesi çağlardan beri Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi isimler alan bu ırmağa, “Kızılırmak” ismini Göçebe Türkmenlerin verdiği anlaşılmaktadır. Türkler’in “yastuk” adı verdikleri “Baliş” basılmamış yastık biçiminde altun ve gümüş külçelere deniliyordu. İranlılar, Moğollar’dan önce bu “Baliş” para ölçüsünü bilmiyor ve onlar zamanında Türkçe “yastuk” olan bu kelime ile tercüme edilerek kullanılıyordu.

Al: Kırmızı, “al çuha, al yanak, Al at, allı pullu” gibi. Al(i): Yüce, “Al-i Osman=Yüce Osmanlı gibi. A’lül ala: Pek yüksek, pek yüce anlamında. İş: İnsanın çalışarak yaptığı şeye iş adı verilir. Ancak “iş” kelimesinin bundan başka anlamları da vardır. Eski Türkçe’de iş, “su” demektir. İşeme=İşemek fiili, işe-mek=su dökmek, su dökülmek, işet-mek=su döktürmek demektir. İsik/İşik=Çukurlu, çukurluk, engebelik; “Issık göl”, çukur göl anlamındadır. İbn-i Fadlan X. Yüzyılda Barshan Türklerinin Isık Gölü kutsadıklarını belirtmektedir. İrtiş ırmağı, Kimmer ve Kıpçak Türklerince kutsal bilinmekte ve saygı görmekteydi. Al=Kırmızı, İş=Su anlamlarına gelir. Al-iş=Kızılırmak manasına da kullanılmış olması muhtemeldir. Zara ilçesi yakınlarında bulunan Kösedağ’ın eski adı “Alakuh” idi. “ala” eski Türkçede “kırmızı” , “kuh” veya “kah” ise yine Eski Türkçe’de “yüksek yer, dağ”  anlamına gelmektedir. (Sivas Şehri, Ridvan Nafız, İ.Hakkı, ayfa: 63.) Sivas şehrinin Selçuklu kaynaklarında geçen lakabı "el-Mahrusa"dır. Bu kayda ibn-i Bibî'de ve Mirsadü'l-İbad'da rastlanıyor. "Mahrusa", Sinop Kitabeleri'nde iskan yerinin korunmuş, güvenlikli olduğunu bildiren bir ifade olarak geçer. Bu bilgilerden Osmanlı Devleti'nde büyük şehirler için kullanılan mahrusa deyiminin Selçuklu devrinde Sivas için de kullanıldığı görülüyor. Selçuklular devrinde Sivas'ın ünvanı “Daru'l-ala"dır. Sivas için Konya ve Kayseri için kullanılan "darü'l-mülk" unvanı yerine sadece yücelik beldesi manasına "daru'l-a'la" ünvanına sahip olması, sultanların uzun süre Sivas'ta otursalar bile gerçekte devlet merkezini Konya kabul etmelerinden kaynaklandığı düşünülebilir. Sivas Vilayeti için Selçukluların son devrinden itibaren idarî bakımdan tekrar kullanılmaya başlanan “Danişmendiye Vilayeti” ismi, başlangıçta Tokat ile Sivas arasında bir yerleşim bölgesinin adı iken XIV. yüzyıldan itibaren Sivas yöresi için kullanılmaya başlanıldı. Nitekim, XIV. yüzyılın ilk dönemine ait kaynaklarda Müsâmeratü’l-Ahbar, Anonim Selçuknâme gibi eserlerde Sivas bölgesi, Danimendiye bölgesi olarak gösterilirken XIV.yüzyıl coğrafyacılarından Ebü'l-Fida ve Kazvinî gibi müelliflerin eserlerinde Rum mülküne bağlı bir şehir olarak gösterilmektedir.

Bu farklılık, İlhanlılar zamanında bütün Anadolu'nun tek bir isimle "Mülk-i Rum" diye adlandırılmasından ileri geldiği tahmin edilebilir. Çurmağun Noyan'ın 1232 tarihindeki Anadolu'ya yaptığı ilk Moğol seferinden itibaren Anadolu, Moğol Devleti'ne bağlı "İl" yani vilayet durumuna inmiştir. işte bu yeni ilin ismi de "Rum Valiliği"dir.

Kadı Burhaneddin devrinde Danişmendiye bölgesinde Selçuklu dönemi idarî yapılanmasına geri dönülmüştür. Bu idarî yapılanma içinde Sivas şehri, Amasya Emiri Hacı Şad Geldi'nin ifadesi ile Rum ülkesinin darü'l-mülkü, yani başkenti statüsünü taşıyordu. Kadı Burhaneddin zamanında Sivas şehrinin unvanı "Darü'l-İkbal" idi.[34]

Bu sırada Sivas'ın Selçuklular için Konya şehrinin gördüğü işi gördüğü söylenebilir. Bölgeye Osmanlılar hakim olduktan sonra Rum Eyaleti'nin çekirdeği olan Sivas, Tokat, Amasya mıntıkaları, coğrafî ıstılah olarak "iklim-i Rum"un bu tarihlerde Anadolu'yu ifade etmesinden dolayı ayrı bir ifade ile "Rumiye-yi Suğra" diye adlandırıldı. Bu kuruluş devrinde Sivas Vilayeti, Osmanlıların şark hudut vilayet statüsü taşımıştır. Osmanlı Devleti devrinde Rum Eyaleti, Sivas'taki beylerbeyler merkezine bağlı olarak Sivas (Paşa Sancağı), Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir sancaklarından oluşuyordu.[35]

Tarihi kaynaklarda kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül pehlivaniyye), Erzincan (Darün nasr) “yardıma mazhar şehir”, Amasya (Darül İzz) İzzet ve şeref şehri, Tokat (Darün nusret), Ankara (Darül Hısn) müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer/Darür ribat/ Darül cihat), Bayburt ( Darül celal) ululuk şehri, anlamına gelmektedir. Arapça Nehrul ahmer (Kızılırmak), Nehrul azrak (Göksu), nehrul esved (Kara su), anlamına gelmektedir. Selçuklular Sivas bölgesine yerleştikten sonra bu bölgeye “Danişmend ili” adını vermişlerdir. Sivas bölgesi, Danişmendli idarî yapısından Osmanlı Devleti idarî yapısına uzanan Türk hakimiyeti devrinde aynı şekilde "Rum bölgesi", "Vilayet-i Rum" ve "Danişmend ili" gibi adlarla anılmıştır.[36]

Sultan Alaaddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi” anlamına gelen “Darül âlâ idi. Sivas ili ile ilgili bir çok tarihi hadise Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi’ye yazdırılan “Eğlence ve Savaş” anlamına gelen “Bezm-ü rezm” adlı eserinden kayıtlıdır.

Sivas şehri, Selçuklulardan önceki devirde ilkçağda kurulmuş olduğundan Sivas şehrinin adı da tarih boyunca değişikliklere uğrayarak Selçuklular devrindeki kaynaklarda Sîvas şeklinde son biçimini almıştır Bu isim, günümüzde ise Sıvas ya da Sivas şeklinde kullanılıyor.

Selçuklular zamanında  Arapça ve Farsça dili yoğun olarak kullanılmış olduğu için bu dönemde şehir ve bölge isimleri bu dillere göre verilmiştir. Örneğin; Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala (Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül Pehlivaniyye), Erzincan (Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir, Amasya (Darul İzz, İzzet ve Şeref Şehri), Tokat (Durannusret), Ankara (Darul Hısn) yani müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer) (Darür ribat) (Darülciha) Bayburt (Darül celal) yani “ululuk” şehri anlamına gelmektedir. Arapçada Nehrul-ahmer (Kızıl-ırmak), Nehrul-azrak (Göksu), Nehrul esved(Karasu) anlamlarına  gelmektedir. Selçuklular bu bölgeye yerleştikten sonra Sivas ve havalisi, ne “Danişmendli-Danişmend ili” adını vermişleri. Sultan Alaaddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi “Yücelik Beldesi” anlamına gelen “Darül-ala” idi. Sivas ile ilgili bir çok önemli olay Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi’ye yazdırılan “eğlence ve savaş” anlamına gelen “bezm-ü rezm” adlı kitaptan kayıtlıdır. Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala (Yüce şehir, Ulu şehir, Yücelik şehri) idi. 

Sivas şehir isminin (Twasti/Tvasti) Yani (Sivastika) adıyla da yakından ilgili olmalıdır.. Hintliler’in (Veda) lar denilen mukaddes kitaplarına göre kız oğlan kız (maya) gebe kalmış, (Ağni) yi yani Ateşi doğurmuştur. Ateşin yer yüzündeki babası (Twasti/Tvasti) dir. Yani (Sivastika) dır. Bu (Sivastika) ilk insanların ateş yakmak için kullandıkları aletin şeklidir. Ateş iki değneğin birbirine sürtülmesi suretiyle keşfedilmiştir. İşte o sürtülen değneklerin sürtülüş halindeki şekline Sivastika  deniliyor. Çünkü Bundan binlerce yıl öncesinden ilk insanlar yıldızlara, güneşe, aya, atalarının ruhlarına sonra bu ruhların yeryüzünde mekan tuttuklarını sandıkları yüce dağlara (örneğin Altaylar gibi), büyük kayalıklara, karanlık ormanlıklara; ulu ağaçlara, su kaynaklarına tapınıyorlardı. O dönemde atalarımızın üç tanrılı dinleri vardı. Bu tanrılara (Gün Han), Ot Han, Gök Han adları veriliyordu. Gün Han (Güneş) Ot(d) Han (Ateş), Gök Han da (Gökyüzü) ve hava idi. Orta Asya’da Hindistan’a inen ve batıya göç eden atalarımız, kendilerine ait bu inanç sistemlerini de götürerek oralarda yaymaya başlamışlardır. Fakat tanrılar değiştikçe adlarını da değiştirmişlerdir.

Sivas şehrinin Bizans devrine ait bazı kaynaklarda “Sivastia” şeklinde geçtiği gibi4 bazı kaynaklarda da Sebasteia5, geç Bizans devrinde ise “Sebastos” olarak zikredilmektedir. Nitekim Marco Polo, Selçuklular devrinde geldiği Sivas ismini “Sebastoz” şeklinde kullanmıştır. Bu isim, Selçuklular tarafından “Sevaste” ya da “Sivaste” şekline dönüştürülmüş olduğu görülmektedir. 1218 tarihli I.İzzeddin Keykavus'un Sivas Darüşşifası Vakfiyesi'nde, Sivas'ta Sivastos'un bahçesinden3 bahsedilmesi, Bizanslılardan geçen bu ismin o devirde gayr-i müslimler tarafından insan ismi olarak da kullanıldığım ve Sivas'a Selçukluların ilk devrinde büyük bir ihtimalle Sivastos denildiğini ortaya koyuyor.

Sivas ismi hakkında İslam kaynaklarına bakacak olursak; bu İslam kaynaklarının Selçuklu devri öncesine ait bazılarında Sivas için “Sebastiya” adı kullanılmış iken Battalname'yi esas alan eserlerde ise mamur şehir manasında “Mamuriye” adı kullanılmıştır.[37] Sivas ismi hakkında İslam kaynaktarına bakacak olursak; bu İslam kaynaklarının Selçuklu devri öncesine ait bazılarında Sivas için Sebastiya adı kullanılmış iken1 Battalname'yi esas alan eserlerde ise mamur şehir manasında Mamuriye adı kullanılmıştır.2 Türkiye Selçukluları devrinde yazılmış İslam kaynaklarında ise, Sivas adı bu günkü şekline yakın, Sîvas şeklinde kullanılmaya başlanılmıştır.4 Türkiye Selçukluları devrinde yazılmış İslam kaynaklarında ise, Sivas adı bu günkü şekline yakın, Sîvas şeklinde kullanılmaya başlanılmıştır.

Evliya Çelebi seyahatnâme’de “Darü'l-alay kahne abad yani Sivas Kalesi'nin yapılışından bahsederek şöyle demektedir: “Hazret-i Zekeriyya zamanında Maraş Kayser'i Cimcime, Maraş'ı kurmuştur. Bunun diğer kardeşi de Sivas'ı inşa etmiştir.”

Evliya Çelebi, “Seyahatnâme“ adlı meşhur eserinde“ Sivas ve havalisinden bahsederek şunları söylemektedir: “Surp Nişan Kilisesi: Sivas’ın kuzeyinde yer alan dağlara Seyb-i nişan ve Toz asar dağları denir.[38] Seyb-i Nişan sözcüğünün aslı "Aziz Haç" anlamındaki "Surp Nişan" olmalıdır.[39] A.Vahab Gâzi hazretlerinin bulunduğu tekkenin kuzey tarafında ve dağ eteğinde Surb Nişan kilisesi yanında Keyürmers Şah kabri vardır.[40] Anlatılanlara göre; Keyümers her zaman tekkesinde bir saat Allah’a yalvarırdı. Düşmanları fırsat bulup, başına bir taş vurarak öldürmüşlerdir. O taş, Surb-Nişan kilisesi’nde halen durmaktadır. Surb-Nişan denilen adam Keyümers’in üçüncü dedesidir. Suhayb-ı Rum denilen Abdülvahab Gazi hazretleri de Surb Nişan soyundandır. Sivas’ta daha önce büyük zat ve evliyalar yatmakta ise de bildiklerimiz bunlardandır.[41]

Evliya Çelebi her ne kadar yukarıdaki bilgileri verirken Surp Nişan Kilisesinin kuzeyinde yer alır demekte ise de, Sivas Müzesi Arkeologlarından sayın Musa Törnük, sayın Mehmet Aklan ve sayın Erdal Çetindağ’ın bize vermiş oldukları bilgilere göre; Evliya Çelebi’nin o günkü şartlarda Sivas havalisinin dağları ve Kızılırmak’ın kaynaklarıyla olan bilgilerinden az da olsa bir takım eksiklikler olması nedeniyle Surp Nişan kilisesi’nin ve Tus-asar (Tuzhisar) mevkiinin yerini tam olarak tarif edememiştir. Tuzhisar bölgesi bugün Hafik ilçesinin güney kesiminde yer alan Küpecik ve Tuzhisar köylerinin bulunduğu yerdir. Bu iki köy yakın zamanlara kadar birleşik bir köy iken 1962 yılında muhtarlık olarak ayrılmıştır. Evliya Çelebi’nin bahsettiği Toz-asar dağları ve Surp Nişan kilisesi burada bulunmaktadır.

Sivas’ı gezen seyyahlardan Simeon, ve Macarius Seyahatnamelerinde “Hristiyanların St. George adına yapılmış yüksek kuıbbeli taş bir kiliseleri vardır.[42] Şehirde Surp Asduadzadzin ve Surp Sarkis adlarını taşıyan iki ermeni kilisesi vardır.[43] Şehrin dışında Kral Senekerim’in yaptırmış olduğu Surp Nişan (Aziz Haç) manastırı vardır.[44] Diyerek âdeta bu görüşü kitabında doğrulamaktadır.

Burada hem kilise hem de bir manastır (okul) bulunuyordu. Burada ayrıca Karabaş Kilisesi adıyla bir başka kilise daha bulunmaktadır. Halk arasında Karabaş’ın kabri olarak adlandırılan bir mezar daha bulunmaktadır. “Keyümers” ismi, halk arasında “karabaş” olarak değişime uğramış olmalıdır. Ayrıca burada Ermeni katolikosu Bedros’un mezarı vardır. Mezarda kutsal emanetler olarak vasıflandırılan hristiyanlarca kutsal olarak kabul edilen relikler mevcuttur. Aynı zamanda bir Ermeni olan tarihçi urfalı Matheus, vekayinâmesi’nde şunları yazmaktadır: “Anadolu'ya ilk Selçuklu akınının yapıldığı 1016 yılında, Türk akınlarına karşı koyamayacağını anlayan Ermeni Kralı Senekerim, Bizans Kralı II. Basil'e başvurarak, ikamet ettikleri Vaspurakan eyaletini, kendileri için daha güvenli bir yö­re olarak gördükleri Sivas ile takas etmek istemişti. Böylece Ermeniler, Vaspurakan eyaletini Bizans imparatoru II. Basil'e vererek kendileri de 1021 yılında Ani' bölgesinden Van Gölü civarına inen Ermeni­ler, buradan da Sivas havalisine gelerek yerleşmişlerdir. O tarihten beri Sivas ve havalisinde yaşayan Ermeniler’e ait[45] Şehirden yaklaşık 2 km. uzaklıkta bir tepenin üzerinde Surp Nişan (kutsal haç) manastırı bulunur.

Aynı yılda (Türkler’in Sivas bölgesine akın ettiği tarihlerde) Ermeni milletinin başı ve mukaddes Kilisenin müdafii olan Ermeni katolikosu senyör Bedros öldü. O, 42 yıl katolikosluk makamının başında kaldıktan sonra atalarına katıldı. Katolikos Bedros, ölmezden evvel faziletli bir adam olup iyi bir nam kazanmış bulunan hemşirezadesi Haçik'i kendisine halef tayin etmişti Katolikos Bedros, bir çok insanın iştirak ettiği büyük cenaze töreniyle Sivas Şehrindeki Surp Nişan manastırına defnedildi.[46]

Hıristiyanlık ananelerine göre havarilerden Paulus ile Bernaba Kıbrıs adasından Perga şehrine gelerek halk arasında hıristiyanlığı yaymışlardır.[47] Hristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa’nın havarilerinden olan bu iki zat Anadolu’da bir çok şehri  başta Antakya olmak üzere dolaşarak İncil’i tebliğe ve Hristiyanlığı yaymamaya çalışmışlardır. Bilindiği gibi Sivas surlarının  altı kapısı vardır. Sivas surlarına ait kapılardan birisinin ismi “Palas” kapısıdır. Palas kapısının ismini, havari Paulus’tan almış olması kuvvetle muhtemeldir. Çok yaygın bir halk efsanesine göre; Surp Nişan manastırının mihraplı bölümlerinden biri Havari Thaddee tarafından ya­pılmıştır. Kral Senekerim, mihrabı onarıp güzelleştirmiş ve orada tapınması kendisine haz verirmiş. Buna delil olarak, küçük kilise ile Kral'ın sarayının irtibatlı olduğu ve koro yerine açılan gizli bir duvar kapısı gösterilebilir. Kuruluşu Havari Thaddee'ye mal edilen manastırla ilgili efsane yaklaşık 1800 yıldır yapının mevcut olduğunun delilidir. Zaten bir yazıt da buna tanıklık etmektedir. Bu kilisede tahta üzerine yapılmış oldukça kaba re­simler vardır. Kilisenin duvarları iki metreye varan kalınlıkta ve çok sağ­lamdır.  Bu manastır, kral Senekerim tarafından inşa edilmiş ve Varak'ta hıfzedilmiş olan kerametli haçın parçası oraya yerleştirilmiştir. Kral Senekerim'in altın ve gümüşten tahtı, asası, çok nadide silah­ları, kıymetli taşlarla süslenmiş eğeri ve koşum takımı ve çok kıymetli di­ğer eşyalarının bulunduğu hazinesi bu manastırın mahzeninde saklı olduğu söylenmektedir. Fakat, hiç bir şey bu söylentiyi doğrulayacak durumda değildir.[48] Tavra Deresinde eskiden gayri Müslimlere ait Mezarlık bulunuyordu.  Keyümers Şah, II. İzzeddin Keykavus’un oğlu olup, kardeşi Mes’ud’a karşı Kastamonu ve yöresinde 691/1292 yılında ayaklanan Rükneddin Kılıç Arslan olmalıdır.[49] Görüşünü savunur ve aşağıdaki bilgileri verir.

Burada gömülü olan Keyümers'in Selçuklu şehzadeler Keyümers olması muhtemeldir. Tarihi Tuhfetü'larib (Bursa Orhan Gazi Kütüphanesindeki nüsha). Bu Keyümers, II. izzeddin Keykavus'un oğlu olup kardeşi Mes'ud'a karşı Kastamonu ve havalisini H.691/1292 yılında ayaklanan Rükneddin Kılıç Arslan olmalıdır. Bu da Uç beyliklerinde bazı şehzadelerin bir müddet daha yaşadığına dair kaydı teyid ve tavzih eder. Anonim Selçukname de: «Sultan Alaeddin bin Süleymanşah bin Melik Rükneddin bin Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev bin Alaeddin Keykubad'ın 1365 Birinci teşrin (765 Muharrem) senesinde Şehîd olduğunu söyler. Bu ifade hanedan mensubu şehzadelerin, sultan değil fakat şehzade olarak, bu tarihe kadar mevcud bulunduklarını meydana kor. Bununla IV. Kılıç Arslan'ın III. Sultan Keyhüsrev'den başka Süleyman şah adlı bir oğlunun daha olduğu anlaşılmaktadır.[50]

Le Baue'nın Bizans tarihçilerinden naklettiğine göre, Jean Müslüman olarak Süleyman adını almış ve hatta Selçuklu ailesinden biriyle de evlenmiştir. Selçuknâmelerde Emin Komnenos adıyla bilinen kişi bu Süleyman'ın torunlarında birisidir. [51] Sonradan Süleyman adını alan Bizans İmparatoru Jean Kommenos, Melik Gazi Oğlu Muhammed Gazi (529/1134-537/1142)529/1134 döneminde hükümdar idi.

Da’rül- alay kahne abad yani Sivas Kalesinin yapısı: Hazreti Zekeriyya zamanında Maraş Kayser’i Cimcime, Maraş’ı kurmuştur. Bunun diğer kardeşi de Sivas’ı kurmuştur. Bazı tarihçiler, bunu Şah Kiyomers’in kurduğunu yazarlar. Bazıları ise, Dahhak-ı Mari’nin olduğunu söylerler. Kiyomers, Sivas’ta medfundur. Bunun zamanında Sivas’ta ekilmedik toprak kalmazmış! Ta Kızılırmak kenarına kadar şenlendirilirmiş. Sebaste (Sivas) diğer adıyla Cabira, Roma İmparatorluğu döneminde Pontus Krallığının ikinci önemli kenti idi.  Eskiden Cabira denilişinin nedeni bölgeye karakterini veren tapınış şeklindendir. Sivas, güneyden Karabel (Ulaş-Tecer) kuzeyden Çamlıbel ile bölünmüş olan bir alanın tam ortasında yer alır. Apian’a göre: Mithridate, bir de kale yaptırdığı kenti kışlık olarak kullanıyordu. Lucullus, Amius’tan Murena’ya gitmeden önce Cabira’ya (Sivas) saldırdı. Mithridate’ı hezimete uğrattı. Lucullus kente girdi ve pek çok hazine elşe geçirdi. Cabira ismini Sebaste olarak değiştirdi. Daha sonra, Pliny o ismi Sevaste diye yazacak ve o tarihten sonra bu isim pek az değişikliğe uğrayacaktır. Bizans döneminde Asivas, Kilise’nin dinsel merkezlerinden biriydi.

M. Ö : 6000-4000’li yıllarda Anadolu’nun Kapadokya Bölgesine gelerek yerleşen ve burada Anadolu’nun ilk büyük devletini kuran ProtoHititler’in başkenti Hattuşaş’tır. Başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kuzeybatıya dogru Tumana, Ulama, Turhumit, Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri, doguya dogru ise; Sarişşina, Komana, Lahuzatiya, Razama, Hurama, Şamuha, Talaura (Sivas), Tepriche (Divriği), Pakhuwa (Kangal), Tilgarimmu (Gürün), Timelkia (Darende), Milidia (Malatya) gibi şehirleri bulunmaktaydı.  

 

 

TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE GÜRÜN İLÇESİ’NİN ADLARI VE NE ANLAMLARA GELDİKLERİ

 

Tarihi kaynaklarda, değişik isimlerde zikredilen coğrafi isimleri, bugünkü modern yer isimleriyle karşılaştırıp şimdiki yerlerini bularak tesbit etmek, sonra da dağ, nehir ve şehirleri tarihi, kronolojik bir çerçeve içerisinde, ait oldukları mevkiilere yerleştirebilmek için bir takım çalışmalar yapılmıştır. Yer adlarının etimolojik-filolojik bir çerçeveye oturtulmaları gibi daha bir çok önemli kıstasların yapıldığı bu çalışmalara Lokalizasyon adı verilmektedir. Anadolu’da bulunan bugünkü yerleşim birimlerinin tarih öncesi çağlarda almış oldukları isimlerin ortaya çıkarılması konusunda bu çalışmaların çok büyük yardımı olmaktadır. Bir başka deyimle, bu yerleşim alanlarının isimlerinin neler olduğu bu çalışmalara dayanmaktadır.

Yazılı belgelerde geçen coğrafi adların nasıl, neden ve ne şekilde zikredildikleri, hangi sefer ya da yolculuk esnasında, yol güzergahında bulunan, konaklama merkezlerine ait yer adlarının birbiriyle mukayesesi  yapılarak, klasik çağlardaki yerleri tesbit edilmektedir.

Tarihi kaynaklarda, değişik isimlerde zikredilen eski yerleşim birimlerinin hangi bölge veya mıntıkaya tekabül ettikleri konusunda yapılan çalışmalar doğrultusunda eski uluslar hakkında önemli ip uçları elde edilmektedir. Elde edilen bu yeni arkeolojik ve filolojik bulgularla, göç eden eski çağ kavimlerinin ana yurtlarıyla olan bağlantıları sağlandığı gibi, bu ulusların yaşadıkları eski ülke ve şehir yerleriyle bunların isimleri tesbit edilmektedir. Tesbit edilen bu isimler bu bölgelerin tarihinin incelenmesinde ve araştırılmasında, önemli ölçüde yardımcı olmaktadır.

Doğu Anadolu Bölgesi ile İç Anadolu bölgesi arasında bir geçiş merkezi olan Tohma Havzası’nın batı kesiminde yer alarak önemli bir bölümünü oluşturan Gürün İlçesi, tarih öncesi çağlardan günümüze çeşitli ulusların eğemenliği altında kalmıştır. Bu nedenle Gürün İlçesi, tarihin çeşitli dönemlerinde değişik isimlere sahip bir belde olmuştur. Biz bu çalışmamızda Gürün İlçesi’nin tarihi çağlardan günümüze  kadar almış olduğu isimleri çeşitli kaynaklardan araştırarak ortaya çıkarmaya çalıştık

Anadolu’nun ilk tarihi çağında halkların sınıflara ayrılması konusunda bize, çağdan çağa ve eski kavimlerden yeni göçen, veya fehederek buralara yerleşmek maksadıyla gelen uluslara geçen yer adlarından çok, sayı itibariyle de kat kat fazla olan şahıs adları faydalı olmaktadır. Tahlilleri mümkün olan yer adları ise, diğer kelime malzemesinden karşılaşılan kelime ek veya köklerini havi oldukça, onların incelenmesiyle varılan hükümleri teyid ederek yürünen yolun varılan neticenin sıhhatini tayine yaramaktadır. Böylece, bir kaçı bugüne kadar yaşamakta devam etmiş olan şehir adlarının tahlili yapılmakta ve ait oldukları dil ve kavimlere nisbetleri tayin edilmekte, eskilikleri ve kuruldukları çağ hakkında bir fikir edinilebilmektedir.

Anadolu’nun eski yer adlarından bir kısmı çeşitli nedenlerle, Akad, Sümer, Babil, Hurri, Hitit ve Asur kaynaklarından öğrenilmektedir. Bu kaynakların başında bu toplumların her türlü sosyal yaşamına ait bilgileri veren kültler ve tabletler gelmektedir. Bu tarihi tabletlerin içinde dinsel yaşama ait olan belgeler çok büyük yer tutmaktadır. Bu nedenle yer yer Anadolu’da yaşamış tarih öncesi kavimlerin dini yaşantılarından da bahsetmek gerekmektedir. Bu konuda Hititler’e ait olan belgeler geniş yer tutmaktadır.

Boğazköy yakınındaki yazılıkaya kutsal alanındaki kabartmalarda ve tasvirlerde görülen tanrı ve tanrıça heykelleri, Hitit Devleti’nin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır. Anadolu’da Hurri kökenli, Asur ve Sümerler’e ait tanrı veya tanrıça heykelleri dahi yer almaktadır.

Anadolu’nun ilk yazılı kaynaklarını teşkil eden ve ilim aleminde Kapadokya metinleri adı verilen Asurca belgeler arasında Anadolu yerlilerine ait olanları bulunduğu gibi, bütün bu Asurca metinlerden yerli halka ait bir takım kelime malzemesinin tesbiti de mümkün olmaktadır.

Yerli tanrı, şahıs ve yer adlarıyle yerli dillere has cins isimlerden ibaret olan bu kelime malzemesinin topluca filolojik tahlili, bu kelime grupları arasındaki bağlılıkların tesbiti çağdaş, daha eski ve daha yeni Anadolu ve Mezapotamya kaynaklarındaki bu cinsten malzeme ile karşılaştırılması suretiyle yerli dil ve kavimlerin daha detaylı incelenmesine büyük ölçüde yardımcı olmaktadır.

Hititler’in iki yazı sistemi vardır. Birisi Mezopotamya’dan aldıkları, Asurlu tüccarların getirdikleri “çivi yazısı”, diğeri kendilerinin icadı muhtemel “hiyeroglif yazısı”dır. Filoloji çalışmalarının verdiği sonuçlara göre Anadolu’da  Hitit Uygarlığı döneminde  başlıca üç Hind-Avrupa dili konuşulyordu. Bunlar Nesi, Luvi ve pala dilleri idi.  Boğazköy metinleri Nesi diliyle yazılmıştır. Nesi dili başkent Neşa/Kültepe bölgesinde konuşuluyordu. Luvi dili Güneyanadolu’da Lykia’dan Adana’ya uzanan ve Arzava ile Kizvatna bölgelerinde konuşuluyordu. Pala dili Paflagonya bölgesinde,  yani Kızılırmak ile Sakarya arasındaki bölgelerde konuşuluyordu.

Anadolu Tarihinin ilk yazılı belgelerinden Hitit çivi yazılı Boğazköy kaynaklarında, küçükasya coğrafyası için pek bol malzeme vardır. Yıllıklar, antlaşmalar, kanunlar, dini metinler gibi tarihi metinler içerisinde pek çok memleket, şehir, nehir ve dağ ve akarsu adları sayılır, sınırlar çizilir, fakat bu isimler izahsız bir indexten öteye geçmez. Yapılan bu çalışmalarla, bir çoğu irtibatsız kelime gibi sanılan tarihsel malzemeler tarihin bilinmeyen safhalarına ışık tutmakta olan birer belge niteliğine sahip hale gelmektedirler.

Çoğu Kayseri yakınındaki Kültepe(Eski Kaneş)de çıkmış olan ve Kapadokya metinleri  denen Asurlu tüccarlara ait çeşitli alım, satım mukaveleleriyle ticaret mümessillerinin oturdukları büyük pazarlar, tüccarların kervanlarıyla takip ettikleri yollar ve uğradıkları şehir ve kasabalar hakkında bizi daha çok aydınlatan ticari mektuplarda sık sık rastladığımız yer adlarının büyük bir kısmının tekrarlandığı metinler, daha sonraki zamanlarda başlayan ve uzun bir devreyi kaplayan Hitit kaynaklarıdır.

Anadolu’nun eski yer adlarından bir kısmı muhtelif sebeplerle Akad, yeni Sümer, Babil, Mari, Nuzi, sonraki Asur kaynaklarında da kendini göstermektedir. Bu yer adlarından bir kısmı, Kapadokya şahıs adlarından bir kısmında görülen “-uman(veya -umna nisbet edatı), -ahşu, -şar, -ala, -ara, -aşu, -anta, -kuni, -apra veya -ipra’dan ibaret  eklerden bir veya bir kaçı ile birleşen başlıca api-, hapi-, nim- veya niv-, parvav-, şalli-, şiuni-, şiupi-, vs.” gibi köklerinin teşkil ettiği, tarihçilerin “Protoluvi” adını verdikleri gruptaki bazı kelime kök ve eklerini ihtiva ettikleri için, bu gruba girerler.

Yer adlarının geri kalanından büyük bir kısmı da, ihtiva ettikleri ek ve kökler bakımından, şahıs adlarının diğer kısmında müşahede edilen “-ilka, -na, -at, -e, -a, -va, -ia,, -si, -sia, -lia, -ria, -ar, -an, -lati, -pa, -ş’den mürekkeb eklerden bir veya birkaçıyla birleşen başlıca “ala-, asu-, habu-, hatu-, ia-, kul-, malla-, nika-, şuli-, tarma-, tepu-, tuhuşi-, vaşh-“ gibi köklerinin teşkil ettiği, protoHitit adını verdiğimiz ikinci gruba girerler.

Filolojik tahlilden doğan bu iki grupta toplanmakta olan yer adlarının bağlı oldukları coğrafi sahalar özellikle, Anadolu’nun iki ayrı bölgesine düştüğü görülmekte ve Protoluvi adı verilen gruba bağlananlar metinlere göre daha çok güney ve güneybatı Anadolu’ya; ProtoHitit adı verilen guruba bağlananlar ise, kaba çizgilerle de olsa, orta ve orta doğu Anadolu’ya bağlanabilmektedirler.[52]

Boğazköy metinlerinde elde edilen bilgiler, Hitit dini kültürünün, çok çeşitli ulusların kültür birleşiminden oluşmuş çok tanrılı bir devlet dini olduğunu ortaya çıkarmıştır. “Binbir tanrı ülkesi “olarak adlandırılan Anadolu’da, Hititler’e ait çok sayıda kutsanmakta olan tanrı ve tanrıça heykeli bulunmakta idi. Bunların başında da Hitit ülkesinin hemen hemen  her yerinde bilinen ve kutsanan fırtına tanrısı olarak bilinen(Hititçe’deki adı)”Taru”adını taşımaktaydı. Taru’nun bir ünvanı da Kral’dır. Tarımla uğraşan, bolluk ve bereket ile ilgili tanrının adı Telepinu’dur. O’nun eşinin adı Hatepinu’dur.[53] Hititlerde birer kral adı olan Tuthaliya, Arnuvanda ve Ammuna, özünde Hatti kökenli dağ adlarıdırlar. Yine Hitit kralı olan Hattuşuli kolayca anlaşılacağı gibi “Hatti” kökünden gelmektedir. Hattuş, Hitit başkenti Hattuşa’nın Hatticesidir. Hititler bu köke Hind-Avrupa dillerine öz birer nöminatif eki olan “a” ya da “aş” ilave ederek onu Hattuşa ya da Hattuşaş şekline sokmuşlardır. Hattuşuli sözcüğü ise Hattuş’lu anlamına gelmektedir. Sedat Alp’in saptadığı üzere Hitiçedeki “ili, ala, ula “suffixleri de, Hatticedeki “il, ul, al” eklerinde gelmektedir.

Anadoluda Kaneş-Kültepe gibi yerlerde bulunan Asuca metinlerde geçen Anadolulu şahıs adlarındaki “ala, ili, ula” biçimindeki takıların, Hattice “al, il, ul” eklerinin Hitit diline uygulanmış şeklidir. Hititçede İspant=gece, İspatalu= otel, gece kalınacak yer. İshiul=Anlaşma, demektir. Anitta  metninde geçen “Şiuşummi”, yani “bizim tanrımız” anlamına gelen sözcük yani “Şiu” kelimesi, Kaniş’teki bir tanrının adıdır.

 

III. Hattuşuli’ye ait bir mühürde “Arinna kentinin Güneş Tanrıçası’nın ve Şamuha kenti İştar’ının gözdesi Hattişuli” diye yazmaktadır. Böylece Hititçe’de kutsanmakta olan Iştar’ın, (Hurrice’de Gavuşga) Şamuha Kenti’nde de kutsanmakta olduğu belirtilmiş olmaktadır. (3)Tarihi tabletlerde, hem babasının ve hem de kızının oldukları belirtilen tanrı ise, Lavazantiya İştar’ı ya da Hurrice adıyla Şauşga olarak bilinen Tanrıçadır. Bütün bunlar, ‘Pudu-Hepa’nın Hurri kökenli olduğunu açıkça vurgulamaktadır.[54]

Kayseri’nin 61 km. güneydoğusundaki kaya kabartması III. Hattuşuli’ye aittir. Yine Kayseri’nin kuzeydoğusundaki Fıraktin kayalıklarındaki kabartmada ise Kral Hattuşuli ve Karısı Puduhepa’nın adları bulunmaktadır. Bu anıt Kral ve Kraliçeyi dinsel bir töreni icra ederken göstermektedir. Kraliçenin adının yanısıra “Kizzuwatna’nın Kızı” sözleri de, Kraliçenin kökenini göstermiş olmaktadır.[55]

İkinci Murşili’nin yıllıklarında Kargamış Kralı(I. Subilulima’nın kardeşi)Şarrikuşuh’un Kumani/Comana kentinin tanrıçası Hepat’ın bir bayramını kutlamak için Hatti Kralı olan yeğeni II. Murşili ile buluştuğu sırada(Kizzuwatna’da buluşmuştu)hastalanarak ölmüş olduğundan bahsedilmektedir.[56]

Kummani kenti ise, Kizzuwatna’nın kuzeyinde Kayseri ile Malatya arasında bulunan bir şehirdir. Gürün İlçesi, o dönemde bu kent krallığının sınırları içinde bulunuyordu. Bugünkü Hurman Çayı’nın kaynaklarının bulunduğu bölgeyi kapsamaktaydı. Beypınar Köyü’nün Kamışlı Dere mevkiinin, en yüksek tepesinde bulunan ve yöre halkı tarafında da “Kız oğlan heykeli” olarak adlandırılan bu heykeller gerek fıraktin kaya kabartmalarında ve gerekse yazılı kaya kabartmalarındaki kral Hattuşuli ve kraliçe Puduhepa’nın tasvirlerine benzerlik göstermektedir. İşte bu çağlarda M.Ö: 1500-1400 yılları arasında Hititler’in hakimiyeti altında bulunan Gürün İlçesi, bu tarihlerde Hurriler’in siyasi nüfuzları altında bulunuyordu.

Hitit Tabletlerinde, M. Ö: 1500-1200 yılları arasında Hepat teşkil edilmiş şahıs adları sık sık görüldüğü halde bundan evvelki tarihlerde görülmemekte ve rastlanılmamaktadır. M. Ö: 1000 yıllarına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan Hepat tasviri mevcuttur. Hepat tasviri, tarihi henüz tam olarak belirtilememiş bir Malatya Kralı tarafından(tarihlendirme için bk. Bossert: Zur Chronologie der Skulpturen von Malatya, felsefe Arkivi II,  1947, res. 16)vakfedilmiş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Bu Tanrıça’ya ait Hitit hiyeroglif yazıtı şöyledir: “Dhi-pa-tu URU-me-na-li (=şehre ait olan Hepatu, şehirli Hepatu). Bu şehirle hangi kentin kastedildiğini, kabartmanın arka yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız; buradaki şehir adı “Tu-ma-n-aURU “ suretinde okunmaktadır.[57]

Hepat kültünün, M. Ö: II. Ve I. Bin yıllarında, Geç Hitit Prenslikleri zamanında Malatya ve havalisinde yaşadığını kutsanmakta olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Malatya kralı Sulumal’ın kendilerine libasyon yaptığı fırtına tanrıları iki şehre göre adlandırılmaktadır. Bunlardan birisi Malatya şehrinin fırtına tanrısıdır. Diğeri de yine Malatya prensliğine yakın ve Malatya prensliğine bağlı olan bir bölgede Karahöyük’te bulunmaktadır. Karahöyük ise; Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların 10 km. kuzeyindedir. Yani Gürün’ün güney ve günlanındaki kabartmalarda ve tasvirlerde görülmekte olan tanrılar, Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır. Boğazköy’de bulunan inanışlar ve dinsel yaşamı anlatan tabletlerden anlaşıldığına göre Hitit dini kültürünün, bize çeşitli ulusları Karahöyük yazıtının sahibi, yazıtın ilk satırının sonunda olup “Arma-si-da” adını taşımaktadır. Anlamı ise; “Ay tanrısının adamı” manasına gelmekte ve Hurrice olmayıp Hititçe’dir. Hiyeroğlif Hititçesindeki “Ta”, Çivi yazısının tarihçesindeki “Za”ya tekabül ettiğinden dolayı, Boğazköy Metinlerinde öyle bir ülke veya şehir aramalıyız ki, sonu “-z(n)ti” ile son bulsun.[58]

Göthze, III. Hattuşuli’nin eşi, kudretli kraliçe Puduhepa’nın, Hepat Kültü içerisinde meşhur şehirlerden biri olan Kummani (Comana)’li olması (Kraliçe Puduhepa’nın babası o zamanlar Lavazantiya Şehri’nin kralıydı) bu şehrin de Kizzuwatna Ülkesi sınırları içinde ve Malatya Geç-Hitit prensligi’ne yakın olan Hurri tesiri, nüfuz ve hakimiyetinin altında kalan Şamuha (Şumuha), Hurma (Hurama), Lavazantiya şehrinin Kummanni şehrinden pek uzak olmadığı ortaya kesinlikle çıkmış olur. Bölgelerinde, bu tanrı çiftinin diğer kültlerinin de bulunması ünlü şarkiyatçı Göthze’nin de belirtmiş oldugu gibi, Karahöyük yazıtının onuncu satırındaki “Lawazantiya” ülke adından sonra üç şehir isminin görüldügüne göre; URU-mena-li “ismiyle ve bunlardan birincisini “Le-ka-ra-mauru” olarak okumaktayız(krş. res. 2. son satır) Bu şehirle, Boğazköy metinlerinde geçen ve Forrer, Götze, Garstang ve başkaları tarafindan, bugünkü Gürün İlçesi ile bir tutulan TAGARAMA veya TEGARAMA Şehri kastedilmektedir. TİLGARİMMU şeklinde olan, Asurca şeklinin gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir “T/L”sadası ile başlamakta, yani ihtimalki TLEGARAMA ismini taşımakta idi. Tevrat’ta aynı yer adı bize, “Togarma” suretinde intikal etmektedir.

Bütün bunlar da gösteriyor ki; Hepat Kültü, Malatya, Karahöyük ve Gürün de dahil olmak üzere bütün bu yörelerde Lavazantiye şehrinin(ülkesinin)fırtına tanrısı olarak kabul ediliyordu. Kısacası III. Hattuşuli’nin hem kayınpederi ve hem de eşi olan Puduhepa(hepat)sonraları Malatya’ya ait olan ve Malatya’’dan uzak olmayan bir bölgede kutsanmaktaydı. Kraliçe Puduhepa tanrıça Hepat’ı ifade etmekteydi. III. Hattuşuli ve eşinin M. Ö: 2000-1000 yılları arasında yaşamış oldugunu bildiğimize göre, bu tarihler arasında Gürün İlçesi’nin o zamanki adının yukarıda belirtilmiş olduğu gibi, TEGARAMA-TİLGARİMMU” olarak biliniyordu.[59]

Asur belgelerinde “Tabal Ülkesi” hakkında bilgi verilen bilgi, Kayseri bölgesinde Geç Hitit Devri’ne ait bir çok anıtların bulunmasıyla da desteklenmiştir. Geç Hitit Beylikleri Dönemin’de  Tuanuva şehri, Tabal Ülkesinin merkezini teşkil ediyordu. Geç Hitit Devletleri döneminin en güzel san’at abidelerinden birisi olan “İvriz Kaya Anıtı” da bu yöre içerisinde bulunmaktadır. İvriz Kabartması M. Ö: VIII. Yüzyılın geç safhasına aittir. Toros Dağları’na yaslanmış İvriz Köyü’ndeki küçük bir derenin yanındaki kayanın yüzüne oyulmuştur. Tanrı fiGürünün yüksekliği 4.20 M. dir. Kral figürü ise, 2.40 metredir. Sahnede Kral Uarpalaua ritüel duruşta, Hitit dua jestinde  ayakta durmaktadır. Tanrı “TARUH-“ veya “TARHU-” ise burada bolluk, bereket veya bitkilerin tanrısı gibi tasvir edilmiştir.

Hitit Devleti’nin M.Ö: 1200’lerde yıkılışından M.Ö: 700’lere kadar olan döneme “Geç Hitit Beylikleri Dönemi” adı verilmektedir. Basit olarak, sınırları kuzeyden Kızılırmak, güneyden Çukurova, batıda Karaman dolaylarını içine alan bölgeye zaman zaman Asurlular hakim olmuştur. Geç Hitit şehir Devletleri’nin yerlerini ya da sınırlarının tesbiti her zaman için güçlükle belirlenmiştir. Çünkü bu şehirler hakkında bize en iyi bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.,

Asur belgelerinde Van Yöresine “Nairi memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”. Onun güneydoğusunda Anti-toroslar’ın başladığı dağlık bölgeye “Hilakku”, daha güneye Kilikya’ya kadar uzanan sahaya ise “Que” diyorlardı. Bu büyük bölgelerin içinde şüphesiz belirli şehirler vardır.

Örneğin; III. Salmanassar zamanında, Tabal’da 24 küçük krallık bulunuyordu. Bu krallıklar bir çeşit konfederasyon oluşturup, o şekilde idare ediliyorlardı. Bu konfederasyona bağlı şehirlerin hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Anadolu’daki şehir devletlerinden en batıda bulunan “Tabal Memleketi” idi. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre, bu memleket doğudan Milidia(Malatya), güneyden “Hilakku”(Kilikya)ile sınır komşusuydu. Hitit Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul edilmektedir. Şüphesiz ki, bu sınırlar zamana göre değişiyordu. Örneğin, Asur Kralı Sanherip zamanında Tabal’ın doğu sınırı “Tilgarimmu”(Gürün) şehrine kadar uzanıyordu. Asur belgelerinde Tabal bazen de “Bit Burutas” ismi eşanlamda kullanılıyordu. Hitit Hiyeroglifi anıtlarda bu memlekete “Parmeta” (klasik çağda Bareta)deniliyordu

Anadolu’da bulunan tabletlerden veya metinlerde geçen Tanrı adlarından bazıları Hurri kökenli kelimelerden oluşmaktadır. Yani Hurri’lere aittir. Bunların başında “Hepa” kelimesi gelmektedir. Hepat, Hurri Tanrıçasıdır. Arinna Şehri’nin tanrıçası’na hitaben yazılmış bir dua’da şöyle denilmektedir; “Ülkenin kraliçesi efendim Arinna’nın Güneş Tanrıçası, Hatti Ülkesi’nde Arinna’nın Güneş Tanrıçasının adını alırsın, Sedir Ülkesinde(Suriye’nin kuzey kısımları ve Toroslar’ın tümü ve kuzey kısımlarını içine alan bölgelerde ise “Hepat” adını taşırsın) Hitit Güneş Tanrıçası Arinna ile eşitlenmektedir. Yani Hitit Ülkesi’nde Fırtına Tanrısı olan TARU(ünvanı kraldır) Fırtına Tanrısının oğlu ise Telepinu’dur. Hitit Ülkesi’nin güney bölgelerinde ve güney komşularında “Teşup” olarak tanınmakta, bu ad ile anılmaktadır. Güneş Tanrıçası olan Hitit Tanrıçası olan “Arinna ise, yine bu bölgede(Suriye ve güney Hitit bölgesinde)”Hepat” olarak anılmaktadır. Bu Tanrıça ise, Hurri tesiri, nüfuz ve hakimiyetinin hüküm sürdüğü Şamuha(Şumuha), Kommani/Kummani, Hurma/Hurama, Uda, Una, Wasudavanda, Abzisna/Hubişna, Kataba gibi, Hitit Ülkesi’nin doğu ve güney bölgelerinde kutsanmaktaydı.

Hitit Kralı III. Hattuşuli’nin eşi ise, kudretli Kraliçe Pudu-Hepa’nın, Hepat Kültü içinde meşhur şehirlerinden biri olan Kummani’li (Kummani) olması ve bu şehrin daha önceki dönemlerde Lavazantiya diye anılmış olması,  (M. Ö: 1000 yıllarında Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin eşi “Pudu-Hepa” (Hepat Kültü) babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı bulunuyordu. “Boşaltma Kabı” anlamına gelen ve çivi yazısında “La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya (Luh-Azatia) yerine kullanılmaktaydı.) Kraliçe Pudu-Hepa’nın bulunan mühründe şöyle yazılı bulunmaktadır. “Hatti Ülkesi’nin prensi yeryüzü efendisi, Arinnanın Güneş Tanrıçası’nın gözdesi, Tanrıçanın hizmetkarı, Kizzuvatna Ülkesi’nin kızı Pudu-Hepa’nın Mührü” Bu da kraliçe Hepat’ın memleketi hakkında bize bilgi vermektedir. Hepat kültünün, M. Ö: II. Ve I. Bin yıllarında, Geç Hitit Prenslikleri zamanında Malatya ve havalisinde yaşadığını kutsanmakta olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.

Hitit hiyeroglif metinlerinde, Malatya Kralı Sulumal’ın kendilerine libasyon yaptığı fırtına tanrıları iki şehre göre isim almaktadırlar: Bunlardan birisi, Malatya Şehri’nin fırtına tanrısıdır. İkincisi ise; ideografik yazılışı “kap” şeklinde olan ve daha sonraki yazıtta “da-de-di” gibi fonetik komplementle yazılan bir şehrin Fırtına Tanrısıdır. Fırtına Tanrısının Malatya Prensliği’nde, Malatya’dan başka, bilhassa meşhur bir kült yeri daha vardır. Aynı şehir adının, Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre kuzeyinde yer alan Karahöyük’de ve  karahöyük’ün beş kilometre güneyinde yer alan, sahibi bir Malatya Kralı olan Izgın Hitit Hiyeroglif yazıtında yer alan, Boğazköy metinlerinde  zikredilen,  sonu “-za(n)ti” ile son bulan Malatya Krallığı sınırları içinde kalan Lavazantiya şehridir. “Pudu-Hepa” (Hepat Kültü) babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı bulunuyordu. “Boşaltma Kabı” anlamına gelen ve çivi yazısında “La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya (Luh-Azatia) yerinde kullanılmaktaydı.

Kizvatna Ülkesi sınırları içinde bulunması ve Malatya Geç Hitit Prensliğine yakın olduğu ve Hepat Kültün’de M. Ö: 1000 yıllarında yaşadığı bilindiğine göre ve çivi yazısı Hititçesin’de “Boşaltma kabı (ibrik gibi her şey) kapısı anlamına geldiğine göre Kara Höyük (Elbistan’da Malatya’ya Gürün’e kadar giden yolların 10 km kuzeyindedir) yazıtında ismi zikredilen “La (hu), Wa-ta-n-di ismi, “Lawazantiya” ülke adından sonra üç şehir isminin görüldüğüne göre, “URA-ME-NA-İ” ismiyle ve bunların birincisinden “LE-KA-RA-MAURU” olarak geçmektedir. Bu ise Boğazköy metinlerinde adı geçen ve Forrer, Göthze, Garstang ve diğerlerine göre, bugünkü Gürün ile bir tutulan “Tagarama” veya “Tegarama” şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir “-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal Tlegarama ismini taşımakta idi. Tevrattan ayni yer bize Togarma şeklinde intikal etmektedir.

M. Ö: 1000 yıllarında Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin eşi  M. Ö: I. Bin yılına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan hepat tasviri mevcuttur. Hepat tasviri, tarihi henüz tam olarak belirtilememiş bir Malatya Kralı tarafından (tarihlendirme için bk. Bossert: Zur Chronologie der Skulpturen von Malatya, felsefe Arkivi II,  1947, res. 16)vakfedilmiştir. Tanrıçaya ait Hitit hiyeroglif yazıtı şöyledir: “Dhi-pa-tu URU-me-na-li (=şehre ait olan Hepatu, şehirli Hepatu). Bu şehirle hangi kentin kastedildiğini, kabartmanın arka yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız; buradaki şehir adı “Tu-ma-n-aURU “ suretinde okunmaktadır.

Şu halde M. Ö: 1000’li yıllara ait oldugu tahmin edilen Darende menşeli oturan Hepat (tanrıça-kralın eşi) tasvirinin tarihi kaynaklarda Malatya Kralı tarafindan vakfedilmiş oldugu belirtilmektedir. Tanrıçaya ait Hitit hiyeroglif yazıtta yer alan “DHI-PA-TU-URU-mena-li”(şehirli Hepatu/şehre ait hepatu)cümlesi yer almaktadir. Yazıtın arkasında ise; “TU-MA-N-A-URU” cümlesiyle bu kültün hangi şehre ait olduğu belirtilmektedir.

Darende’li olan Malatya Kralı’nın  tanrıça Hepat’ın tasvirini hediye etmiş olduğu şehrin adının  “TU-MA-N-A-URU” olduğunu bildirmektedir.  Hititçe hiyeroglif yazısında “U” sadası “A”ya dönüşmekte, “H” harfi de kaybolmaktadır. Çivi yazıtında (Hititçe’de) “Lahhu/Lahhuva”(Boşaltma kabı) anlamına gelip “Lahu(wa)=su boşaltmak, “Lahhuwa” (Boşaltma kabı veya ibriğe benzer şey) anlamına gelmektedir.  “Su boşaltmak” fiilinden müştaktır. Malatya’daki  Karatepe kazılarındaki “ziyafet sahnesi” kabartmasında kralın arkasında  bulunan  küçük bir masa üzerinde  yayvan bir tepsinin içinde  tasvir edilmiştir. Yelpaze sallayan  bir şahıs şarap yahut  temizlenme suyunu ihtiva eden  bu kaplardan  birinin kulpunu(ibriğe benzeyen  su kabı)tutmaktadır.

Boğazköy metinlerinde  “Arummas Lahhu” (su ibriği)tabiri  “Lahhu” kabının vücut temizliği, yani vücudun baş kısmının temizliği için kullanıldığını göstermektedir. O halde Malatya Kralı’nın vakfetmiş olduğu tanrıça Hepat tasvirinde zikredilen “DHİ-PA-TU -URU-ME-NA-Lİ”cümlesinin anlamıyla birlikte “Arummas Lahhu” kelimesinin anlamıyla birlikte düşünüldüğü zaman “içinde su geçen şehre ait olan Hepat”n bulunduğu şehrin boşaltma kabına veya ibriğe benzetilmiş olduğu ortaya çıkar. Ayrıca bu kültün bugünkü Darende şehrinde kutsandığı belirtilmiş olduğuna göre yazıtın arka kısmında belirtilen “TU-MA-N-A-URU” şeklinde zikredilen şehrin  hepat kültünün bulunduğu bu şehir yani bugünkü Darende olduğu ortaya çıkmış olur. “Tu-Ma-na”, Tu-Ma-za”, Asurca’da “fışkırtmak, coşkun bir şeklide akmak” anlamındadır. Sümercede de “Tunatta/Tunattak” “hem akmak, hem akıtmak anlamlarına gelmektedir.

Li-Lı ekleri “O” anlamına gelir. Tu’ime(n), Akadça “Tu’amu’ya tekabül etmektedir. Bu Arapça’da Tau’am, İbranice “To’am, Aramice’de “Tu’am” tali formu şeklinde geçer. “E-i-bi-it tu-i-me-e” ikizler evi. Anlamına gelmektedir. ”Tu-mena-uru: İki şehir anlamına gelmektedir. “Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden yapılan içkinin adıdır.  “Tud” Sümerce yontma heykel anlamındadır.

Bu şehir adının Gürün İlçesi olduğunu tahmin ediyorduk. Ancak yapmış olduğumuz daha sonraki araştırmalarımızda “Tu-ma-n-a-“uru” ismiyle zikredilen bu şehrin kesinlikle bugünkü Darende  İlçesi olduğu kanaatine vardık. Çünkü, tarihi kayıtlarda zikredilerek M. Ö: 1000’li yıllara ait olduğu tahmin edilen Darende menşeli oturan Hepat (tanrıça-kralın eşi) tasvirinin, Tanrıçaya ait  Hitit hiyeroglif yazıtta yer alan “DHİ-PA-TU-URU-mena-li” (şehirli Hepatu/şehre ait hepatu)cümlesiyle Malatya kralı Sulumal tarafından vakfedilmiş olduğu açıklanarak yazıtın arkasında da bu şehrin isminin “TU-MA-N-A-URU”  olduğu belirtilmektedir. TUMANA-URU şehrinin ise, bütün bu bilgilere göre Gürün İlçesi değil, Darende İlçesi olduğu kesinlikle ortaya çıkmış olmaktadır. Çünkü bu tarihlerde Darende İlçesi, Geç Hitit Beylikleri döneminde, kesinlikle Malatya Prensliği’nin egemenliğinde bulunuyordu.

Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha şehirleriyle birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları anlaşılmaktadr. Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki bu yol kral yoludur) ince Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya) Tilimra’ya, bir diğer yolda (güney doğuya) Malatya civarında aranması uygun olan Hurama’ya gidiyordu. Fakat anlaşıldığına göre birbirine çok yakın Tilimra’nın, büyük ihtimalle bugünkü Darende İlçesi’nin olması daha kuvvetli bir ihtimaldir. Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerinin yerinin Yukarı Kızılırmak ile Yukarı Fırat arasındaki sahada (yani Fırat Nehrinin kolları olan bugünkü Tohma Vadisinde) lazım geldiğinin kanaatini belirtmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Çünkü Şarişşa, Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehridir. Altınyayla ilçesinde bir mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol üst kısmında stilize  dağ silsilelerinin üzerinde tüm güzelliğiyle bir geyik resmi yer  almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel, Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.

ProtoHititçe’de TİLİ-UR(A)-UMAN” (Tilimra  şeklinde de okunabilmektedir)”kuyu” anlamına geldiği gibi, içinde bol suyun bulunduğu şehir” anlamına da gelmektedir. TİLİMRA: Ura ekiyle türetilmiş bir yer adıdır. Proto-Hititçe kuyu anlamına geldiği ifade edilmektedir. Tilimra şehir adı TİLİ-UR (A)-UMAN şahıs adı köküyle aynıdır. Hitit metinlerindeki “Tiliuraş” şehri adında buluyoruz. çünkü Hititçe’de şahıs adları dolayIsIyla “U” veyahutta “V” ile ‘M’nin değişmeye uğradığını biliyoruz. O halde “Tilimra” ile “Tiliuraş’ın” aynı olduğu anlaşılmaktadır.[60]

Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha şehirleriyle birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları anlaşılmaktadır. Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki bu yol kral yoludur) önce Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya) Tilimra’ya, bir diğer yol, (güneydoğuya) Malatya civarında aranması uygun olan Hurama’ya gidiyordu. Fakat anlaşıldığına göre, birbirine çok yakın olması icabeden ve birisi, Salahşua, diğeri de Luhuzatia istikametinde bulunan iki ayrı Hurama vardı.

Eldeki kaynaklara göre; Hurama şehri, Kizvatna’nın, diğer adı olduguna göre, Luhuzatia ve Razama şehirlerinin, Malatya’nın yakınlarında ve Tegarama’nın güneyinde olduguna göre Tilimra’nin, büyük ihtimalle  Tilgarimmu Şehri, yani (bugünkü)Gürün Ilçesi olabileceği gibi, Darende Ilçesi olması daha kuvvetli bir ihtimaldir. Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerinin yerinin Yukarı Kızılırmak ile Yukarı Fırat arasındaki sahada(yani Fırat Nehri’nin kolları olan bugünkü Tohma Vadisi’nde) aranması lazım geldiği kanaatini belirtmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

TİLİMRA: “-URA” ekiyle türetilmiş bir Proto-Hititçe isimdir. Bir şehir ismidir. Tilimra şehir adı “TİLİ-UR (A)-UMAN” şahıs adı veya köküyle aynı olmalıdır. “Ura”nın bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia edilmektedir. Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve “Ti’nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU ismini de göz önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır. Tilimra Şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri) Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen Gürün ve havalisinde) tahmin edilmektedir. Bir çok kuyuların ve bol suyun bulunduğu şehir anlamına da gelmektedir. Gürün ilçesi’nin bu özelliğinden ve Hezanlı Bölgesindeki kuyuların bulunduğunu da gözönünde bulundurarak Tilimra’nın Gürün olduğu kanaatini taşıyorduk. Fakat  aynı özelliklerin ve Darende Sengbar kalesi’nin ve burada bulunan “gavur hamamı” olarak bilinen yerleri de göz önünde bulunduracak olursa; Tilimra şehir isminin, bugünkü Darende İlçesi veya Sivas vilayeti olması daha da kuvvetli bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır.

Hititler’in kuzey ve kuzeybatı sınırları üzerinde (Amasya’dan Sinop’a kadar olan bölgede) oturan Gaşgalar, “yukarı ülkeyi” basmak, Nerik kentini yağmalamak için tetikte bulunuyorlardı. Kral III. Hattuşuli’nin başka düşmanlarla savaştığı, karakolların azaldığı zamanlarda, Gaşkalar’ın çeştli akınlarla, Hattuşaş kapılarına kadar indikleri, başkenti bile sindirdikleri görülmüştü.

“Aşağı Ülke” de Arzava bölgesinden gelecek akınlara karşı daima savunmaya hazır bulunmak lazımdı.. Kuzey Suriye Bölgesi’nde, Mısır kuvvetlerinin Nuhaşşe ve Kinza’ya (Kadeş) saldıracakları, Asur ordularının  Fırat’ı aşarak Hitit Ülkesi’ne saldıracaklarını daima göz önünde bulunduran III. Hattuşuli, Gaşgaları, ülke hudutlarında uzak tutmaları, şehre girmelerini yasaklamalarını, girenlerin ise, hemen yakalanarak hapise atmak, Gaşgalarla ilişkilerini kesmeleri için TİLİURA halkına kesin olarak yasaklamıştı.[61]

Gaşkalar, Hitit Krallığı’nın sınırlarını daima tehdit ediyorlardı. Çünkü  öteden beri  Hattiler’in  düşmanı olan kuzeydeki Gaşgalar’ın hemen her firsat bulduklarında Hitit ülkesi’nin özellikle de güney ve dogu bölgelerine saldırmaktaydılar. Hitit Devleti’nin özellikle de sınır kentlerinde stratejik yönden çok büyük önem taşımaları nedeniyle casusluk yapmalarından korkulduğundan dolayı,  tek bir Gaşkalı’nın dahi Tiliura kentine girmesi yasaklanmıştı.[62]

Hititlerin savaşma nedenleri arasında Gaşkalar’ın düşmanca tutumlarının özel yeri vardır. Gaşkalar, sürekli saldrılar sonucu Hitit Ülkesi’nin özellikle kuzey bölgelerini ekonomik açıdan zayıflatmalarının yanında Nerik, Hurama ve Şamuha gibi Hititler’ce cok önemli dinsel  merkezi yerleri işgal altında tutuyor, buralarda bulunan tapınaklarda degerli eşyaları yağmalıyorlardı. Dinsel görevleri yerine getirememek ve Gaşkalar’ı  denetim altına alamamak, Hititler’ce onur kırıcı bir olaydı. Bu durum sürekli savaş nedenini oluşturmaktaydı. Arnuwanda ve Aşnumikal döneminde Kral ve kraliçenin Tanrılara nasıl yalvardıkları, yapılan ayinleri anlatan belgede Tanrıların desteğini sağlamak için dua edilmesini anlatan belgede, bu ayinin düşman ülkesinin sınır şehrinde Güneş Tanrıçası ve Fırtına Tanrısına, Telipinu ve Durmitta Kenti’nin diğer tanrı ve tanrıçaları ile Tanrı Zithariya’ya kubanlar sunulmuş olduğu belirtilmektedir.

Tilimra’nın  TC 10 mektubuna göre, Kuşşar ve Şamuha’nın doğu tarafında olacağı anlaşılıyor. Çünkü burada Kuşşar ve Şamuha’ya gidilmediği takdirde Tilimra’ya geçilmesi ve sonra da Hurama’ya esirenin gönderilmesi tenbih ediliyor ki, Hurama Eti metinlerinde daima Mitanni, Halap, ve Nuhaşşe  işleri ile münasebetiyle ve Şamuha ile birlikte zikredilmektedir.

TİLİ-UR(A)-UMAN”: ProtoHititçe’de TİLİ-UR(A)-UMAN”(Tilimra)şeklinde de okunabilmektedir)” kuyu” anlamına geldiği gibi, içinde “bol suyun bulunduğu şehir” anlamına da gelmektedir. TİLİMRA: “Ura” ekiyle türetilmiş bir yer adıdır. Proto-Hititçe “kuyu” anlamına geldiği ifade edilmektedir. Tilimra şehir adı TİLİ-UR (A)-UMAN şahıs adı veya köküyle aynıdır. Hitit metinlerindeki “Tiliuraş” şehri adında buluyoruz. çünkü Hititçe’de şahıs adları dolayısıyla “U” veyahutta “V” ile ‘M’nin değişmeye uğradığını biliyoruz. O halde “Tilimra” ile “Tiliuraş’ın” aynı olduğu anlaşılmaktadır. “Ura”nın bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia edilmektedir. Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve “Ti’nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU isminin de göz önünde bulundurulursa, yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır. Tilimra Şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra”şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri) Şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen Gürün ve havalisinde) tahmin edilmektedir. Bir çok kuyuların ve bol suyun bulunduğu şehir anlamına da gelmektedir. Darende Sengbar kalesi’nin ve burada bulunan “gavur hamamı” olarak bilinen yerler de göz önünde bulundurulacak olursa  Tilimra’nın Darende İlçesi olması daha da kuvvetlenmiş olmaktadır.  Tarihi kaynaklarda, III. Hattuşuli’nin Gaşka Mıntıkası’da sınır  şehri veya bu bölgeye komşu olan Tiliura şehri halkıyla  bir anlaşma yaptığı  belirtilmektedir. Bu anlaşmanın birinci sütununda şunlar bulunmaktadır:  “......_ URU Ti -li -u - ra - as URU -as - İŞ. Tu UD. Kam Ha -an -ti -li

an-na-al-li-us-ma-kan  ku-i-e-a  LU. MEŞ(URU Ti-li-u-ra)

na-as Egır-pa I. NA URU  T(i-li-u-ra  a-se-sa-nu-nu-un)”  Tiliura Şehri (Hatti Kralı Hantili’nin gününden beri boştu. Babam Murşili, onu tekrar inşa etti. Onu silahla yendiği Namraları (savaş sırasında esir edilenler veya devlet için çalışan resmi görevliler)iskan etti. Sonradan çiftçi olan Tiliura’nın eski sakinlerini geri getirdim ve onları tekrar Tiliura’ya yerleştirdim.”[63]

Kapadokya metinlerine, Boğazköy, kültepe ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak kullanılmaktadır.

1-“Arzaua”: Örneğin tarihi kayıtlarda Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyor: 1- Bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), 2- Küçük bir devletin ya da ülkenin adı. 3- Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini içine almakta ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız Arzaua şeklinde yazılmaktadır

2-Hem bölge veya ülke hem de bir şehir ismi olarak tarihi kaynaklarda zikredilen cografi yer adlarindan birisi de Comana/omana/Kummani ismidir.

Tarihi kaynaklarda zikredilen Kummani ismi: 1- KUMMANU: Hurri çevresinde yakin olan Hurama, Şamuha vb. gibi şehirlerle sınırlı olan bölgedir. 2-Göthze’nin tespit ettiğine göre, bir ülke degil, şehir olarak Kizvatna’nın diger bir adıdır. 3-Tegarama’nın güneyinde bulunan bir şehir adı veya site devletinin adıdır.[64]

COMANA(Kumana)/KUMMUH: Tarihi kaynaklarda birden fazla Kummuh ve Kumana Krallığından bahsedilmiş olması tarihi kaynaklardaki bilgilerin çeşitli olmasından ileri gelmektedir. Tarihi kaynaklarda zikredilen dört Kummuh (Kumana) Krallıkları ise şunlardır: Bunlardan birincisi: Pont Ülkesi’nin (krallığının) tek başına devlet olduğu M. S: 322 yıllarında Zile/TOKAT (o zamanki ismi Gaziura)nın kuzeydoğusunda 25 km. mesafelik bir yerde bulunan Comana şehridir.

İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah ilçesi’nin havalisine kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah bölgesidir. Bu ülke genelde tarihi kaynaklarda Kummuh/Kutmuhi adıyla zikredilmektedir.

Üçüncüsü ise; Kargamış Krallığı ile komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve Kommagene adıyla bilinen krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığına bağlı olarak (Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kapadokya ve Malatya arasında kalan uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin ve krallığının ismidir.[65]

Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri ili (Mazaka) ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu, yani bugünkü Gürün ilçesi’nin güneyinde, tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir şehir veya ülke adıdır. Tabal Krallığı’na bağlı bulunduğunu, Muşkiler ile Tibarenler bu bölgenin halkı olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler.

Tarihi kaynaklarda COMAN-KOMANA-KUMANA-KUMMUH gibi isimlerle de anılmıştır. Bu krallık yani Kumana ülkesi eskiden Tilgarimmu(Gürün)bölgesinin de içinde bulunduğu Hititler zamanında Şamuha, Hurama, Tilgarimmu gibi bölgeleri de içine alan Gurgum Krallığı ile komşu olan ve Kayseri’ye kadar uzanan bir Kumana Krallığından (Kummuh) bahsetmektedirler. Bu ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan Asur Kralı bu kralın yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir. Tilgarimmu(Gürün)ilçesi’nin sınırları içinde bulunduğu bu krallık Tabal Krallığına bağlı bulunan küçük bir prenslik halinde idi.[66]

WATTARUŞNA: “-Uşna” ekiyle türetilmiş Protoluvice bir isimdir. Forrer, “Wattarua” şehir adinin Hitit metinlerindeki “Wattaru” (“su yeri” kelimesinin lokatif hali oldugunu ve “WATER” (su) kelimesinden türetilmiş olabilecegini Etice’ye yabanci oldugundan bu kelimenin Etiler’in diline Hint-Avrupa asilli bir dilden geçmiş olabilecegini “Wattarua” şehrinin, Arzava (Antalya bölgesi) hududunda bulunmasi sebebiyle de Luvi’ce(Göksu ve İçel)den alınmış olabileceğini ileri sürmektedir. Yine Forrer’e göre, “Wattaruşna” isminin bir çok kuyu veya kuyuların bulundugu bölgeler” anlamına geldigi için, bu ismin Hititler döneminde, birden çok yerlere yani bu özellikleri bulunan yerlere veya yerleşim birimlerine isim olarak verilmiş olabilecegini de belirtmektedir. Çünkü,  Kapadokya ve Hitit metinlerinde geçen Uru-Wattar-Uşna(Vattaruşna)gibi, “-Uşna” ekiyle türetilmiş bir çok şehir ismi geçmektedir. Purşna, Luşna, Dankuşna gibi. Pur-uşna örneğinde oldugu gibi Taru-uşna veya Taruh-uşna şeklinde olmuştur

5-TEGARAMA: Hititçe’de “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adıdır. Tarihi kaynakların büyük çogunluğu bu yerin bugünkü Gürün ilçesi oldugunu belirtmektedirler.

TEGARAMA: Bu şehir adı ile kökü bakımından mukayese edilebilecek TİKARA ve “TİKARAŞU” şahıs adlarının “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adı olduğudur. TEGARAMA: Genel olarak; Tegarama, Hurama, Ulama, şeklinde gördügümüz bu yer adından sonrakisinin Hitit metinlerindeki Hurumma ve Ulumma diye yazılmış olduğu da görülmektedir ki, bu da “Tegarama” isminin Hititçe’deki “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adı oldugu ortaya çıkmaktadır. TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya, hem de Hitit kaynaklarinda defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit metinlerinde TAGARAMA  şeklinde yazılmaktadır. Hitit metinlerine göre ISUWA hududunda ve Azzi ile münasebeti bulunan bölgenin adı olabilecegini Göthze, Kizvatna isimli eserinde belirtmektedir. TEGARAMA ismi, Asur kaynaklarında “TİLGARİMMU” şeklinde geçen bu şehrin genellikle GÜRÜN İLÇESİ oldugu kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre: Kapadokya belgelerinde TEGARAMA, Hitit metinlerinde TAGARAMA, Asur kaynaklarında TİLGARİMMU diye geçmektedir.[67]

Tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000 yıllarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden yaşamakta olan insan gruplarından birisi olan ve Tevrat’ta Nuh Peygamber’in oğullarından Yafes’in torunlarından oldukları belirtilen TOGARMALAR/TEGARAMMALAR, tarihin bilinmeyen zamanlarından gelerek Malatya ile Maraş bölgelerine yerleşmişler, başta Gürün İlçesi olmak üzere Darende gibi bölgelerde bir takım yerleşim merkezleri kurarak bu şehirlerin coğrafi konumlarına göre veya kendi isimlerini vererek yaşamaya başlamışlardır.

Tarihi kaynaklarda Tegarammalar’ın Malatya ve Maraş ve Kayseri’ye kadar uzanan bölgelerde yaşamış oldukları beliirtilmektedir. Bu nedenle bu bölgelerin ismi de Tegaramma bölgesi olarak adlandırılmaktadır. Asur kaynaklarında Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde Tagarama, Hitit belgelerinde Tegarama olarak zikredilen  şehrin bugünkü Gürün İlçesi belirtilmektedir. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığı gibi Garstang’a göre; Tilgarimmu ismi bir şehrin(Gürün İlçesi’nin)ismi olduğu gibi, Malatya’dan Kayseri’ye, yine Kayseri’den Maraş’a kadar olan tüm bu bölgenin ismi de TEGARAMMA BÖLGESİ olarak zikredilmekteydi. dolayısıyla Darende İlçesi de tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yıllarda Tegaramma Bölgesinin içinde yer almaktaydı. Bir başka deyimle Tegaramma ismi, bir şehir adı olarak bugünkü Gürün İlçesi’nin ismi olduğu gibi, aynı zamanda Malatya ve Maraş arasındaki (Darende ve havalisi de dahil olmak üzere) tüm bölgelerin de genel adı olarak kullanılmaktaydı. Tarih öncesi çağlarda, M. Ö: 6000-4000’li yıllarda, ProtoHititler zamanında, Gürün İlçesi’nin ismi TEGARAMA/TAGARAMA’dır. Divriği İlçesi’nin adı “TEPRİCHE”, Darende İlçesi’nin ismi ise, TİMELKİA/TİMELKEİA’dır.

Tarihi kaynaklarda, Hititler’in Boğa, arslan vb. Gibi hayvanlar kutsal saydıkları ve bunları koruyucu olarak telakki ettikleri belirtilmektedir. Çivi yazılı metinlerde, Etiler’de bir kralın ölümünden sonra “o tanrı oldu.”demiş oldukları belirtilmektedir. Bu nedele Hititler’de ölmüş olan krallara, tanrılara saygı gösterildiği gibi Saygı gösterilirdi. Hititler’deki Hepat kültü, Hurriler’in Teşup’unu temsil etmektedir. Boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Bu nedenle boğa, bu tanrıyı temsil etmekteydi. Asur Kralı  İrişium zamanunda mabed kapılarına “Lamassu”(Yabani boğa veya inek)şekillerinin dikildiğini belirtmektedirler. 

Asurca’da “Rimu, Rimu(m)”formülü kullanmaktadır ki, “koruyucu, muhafız” anlamlarına gelmektedir. M. Ö: 1000 yıllarından itibaren “rimu”(Yabani boğa)resimleri saray ve mabedlerin kaplılarında en fazla bulunan apotropeik tiplerdir. Yani bunlar “koruyucu” olarak telakki edilmektelerdi. Dolayısıyla “Rimu” , Asur Mabedi’nine  adı olarak “koruyucu” ünvanına sahip bulunmaktadır. “rimu” ismi sadece bir şehir bekçisi değil, “gururlu bir cenkçi”yi ifade etmektedir. Dolayısıyla “rimu” bir şehrin enlil’i yani koruyucu tanrı veya perisidir. Hitit sanatında görüldüğü üzere  boğa en büyük  tanrı olan  gök tanrısının simgesi idi.  Güneş kurslarının ortasında duran boğa, geyik ve arslan çeşidi hayvanlar şüphesiz ki, Theriomorf(hayvan biçimli) tanrıların sembolleri idiler.  İnsanoğlu ilkönceleri  gökten düşen meteorlara(Huwaşi, Baitylos)ve daha başka fetişler, daha sonra da  güçlü olan  ya da  öyle sandıkları  hayvanlara tapmıştır. Alacahüyük alemlerinde görülen güneş kurslarında görülen hayvan resimleri bunu temsil etmektedirler. Hititlerde boğa, göktanrısını temsil etmektedir. Hititlerde rastlanılan ve adlarına Serri ve Hurri denilen ikiz boğalar da kutsal sayılmaktaydılar.

Hititler’de gerek Arslanlar ve sfenksler, gerekse bu kabartmalar, kent kapılarında içeri girebilecek kötülükleri korkutmak ve kenti korumak amacı ile kapılara konmuş figürlerdir. Batı kesiminde İlçe merkezine on beş Kilometrelik mesafede bulunan Aşudu(Günpınarı)Köyü’nün üzerindeki geniş düzlükte yer almaktadır. Meşhur Arslantaşlar da burada bulunmaktadır.

Arslantaşlar ve Kuruderedeki tarihi kalıntılar. Malatya’da bir orthostat üstünde tanrı, boğaların çektigi bir arabaya bindirilmiş olarak tasvir edilmektedir. Yine arslan’da fırtına tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle de fırtına tanrısı arslan suretinde tasvir edilmiştir. Babil’de kutsanmakta olan tanrı İştar’ın kapısında arslanların bulunması bu inanışla ilgilidir. Klasik dönemde Anadolu’da kutsanan ana tanrı veya kybele’si arslan şeklinde tasvir edilmektedir. Darende’de bulunan arslantaşlar mevkiinde bulunan arslanlar da bu döneme ait inanışlardan dolayı meydana getirilmiş etrükslerdir.[68]

Bütün bu bilgilerin yanı sıra , tarihi çağlardan günümüze değin gelmiş olan tümülüs ve höyüklere  Türkistan’da “Kurgan”, İran’da “Tepe”, Anadoluda “Höyük” Suriye ve Mezopotamya kültlerinde de “Tel” adı verilmiş olduğuna göre ve Babilcede, Ğar “Mağara” manasına geldiğine göre, Hititçe çivi yazısında, Arumma “Su”, (Arumma lahhu = Su ibriği), ismini ifade etmiş olduğunu göz önünde bulundurursak, Süryanice TEL ve Yine Babilce de ĞAR, Hititçe’de de Arimmu, kelimeleriyle türetilmiş olan TEL-GAR-RİMMU isimleriyle türetilmiş olan bir kelime ortaya çıkmış olmaktadır. Bu da bugünkü Gürün İlçesi’nin coğrafik konumunu anlatan bir ifade ortaya çıkmış olur. Yani “yüksek mağaraların bulunduğu su yeri” anlamına gelmiş olur. Asurca’da “Rimu, Rimu(m)” formülü kullanıldığı da göz önünde bulundurulak bir anlam vermek gerekirse; “Tel=yüksek yer, “Gar=Mağara, “Rimu” veya rimmu=“koruyucu, muhafız” anlamlarına geldiğine göre, “korunaklı yüksek mağaralar, anlamına da gelmektedir.

Bütün bunların yanısıra TEGARAMA, Hititçe’de “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi olduğu tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrıca TEGARAMA şehir adı ile kökü bakımından mukayese edilebilecek TİKARA ve TİKARUŞU şahıs adlarının bulunması bazı şehir adlarının “MA” ekiyle bitmiş olmaları bu ismin yani TEGARAMA’nın Tikaruşu veya TİKARA şahıs isimlerinden “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi olduğu ortaya çıkmaktadır.

TEGARAMA, hem Hitit ve hem de Kapadokya kaynaklarında oldukça sık rastlanmakta olan şehir adıdır. Hitit metinlerinde TEGARAMA şeklinde yazılmış olduğunu Götze, “Kizvatna” adlı eserinde belirtmiş. Isuwa Krallığı ve Azzi Ülkesi ile münasebeti bulunan bu bölgenin umumiyetle GÜRÜN İLÇESİ olduğunu kesinlikle kabul etmektedir. O halde bütün bu bilgilere dayanarak, yukarıda anlatılan yerlerde ilçemiz Gürün’ün ifade edilmiş olduğu açıktır. Asur kaynaklarında TİLGARUMMU, Hitit kaynaklarında TAGARAMA, Kapadokya belgelerinde TEGARAMA olarak geçmektedir.[69]

Yukarıda görüldüğü gibi GÜRÜN İLÇESİ tarihini, tarihi çağlardan günümüze kadar almış olduğu isimleri ve bu isimlerin ne anlamlara gelmiş olduğunu bütünüyle tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Tarihi kaynaklarda geçen, tarihi belgelerin ışığı altında ortaya çıkan Gürün İlçesi’nine tarihi süreç içerisinde almış olduğu isimler şunlardır:

1-TAGARMA ismini M.Ö. 7. yüzyılda Kengeres devletini kuran ve Yenisey Irmağı boylarında TAGAR adı verilen kültürü meydana getirerek kurmuş olan Türkler’in Kıpçak boyundan olan insanlardan almış olabileceği de çok muhtemel görünmektedir. Çünkü Kıpçaklar(Kumanlar)da Türk boyundandırlar. Kıpçak Türkleri batıda “Kuman” adıyla tanınmaktaydılar. Kumanlar, bugünkü Kazan çevresinde yaşayan Kazan Tatarlarının dedeleri olan Kuman-Kıpçak Türkleri M. Ö: VII. yüzyılda kurmuşlardır. Kengeres devleti de Kanglı-Kıpçak ve Peçenek Türk boylarını içine alan bir devletti. Bu topluluğun içinde Karluk ve Oğuz Türkleri de vardır. Kengeres Devleti M. Ö: VII. yüzyılda TAGAR adı verilen kültürü meydana getirmiştir. Bu kültürü meydana getiren bu topluluk yüksek tekerlekleri bulunan kağnıları ile tanınmış olan ve Tölis Türkleri olarak bilinenlerce kurulmuştur. Bu devlet M. Ö: II. yüzyılda kurulan bu devlet, M. S: V. yüzyılda yıkılmıştır. Bu ülkenin sınırlarını; Keş, Kuşanye, Taşkent, Buhara ve Harizm’den ibaret beş eyalet oluşturuyordu. Bu devletin dini, Gök Tanrı inancı idi. Yazı olarak, Göktürk Alfabesi’ni kullanmaktaydılar. Kıpçak-Kuman Türkleri, iki yoldan Anadolu’ya gelmiştir.

1-Gürcistan üzerinden gelen Hristiyan Kumanlar, Doğu Anadolu ve Karadeniz’e yerleştiler. 2-Bizanslılar’ın Balkanlar’dan getirdiği bunlardan bir kısmı Doğu Anadolu, Trabzon, Rize ve Artvin bölgelerine yerleştirmişlerdi. Bulgar Türkleri de Kuman Türkleri’nden meydana gelmiştir. (20)

Gürün İlçesi, ismini, bu Türk kavminde almış olması ihtimali vardır. TAGAR isminin, Ma ekiyle birleşerek TAGAR-MA şeklini almış olması da muhtemel görünmektedir. TAGARMA isminin değişime uğrayarak TOHMA kelimesinin meydana gelmiş olması da muhtemeldir. Ömer Rıza Doğrul, Abdül Ferec Tarihi’nin başlangıcında Yunanlılar’’ın MERES, Arapların ise KUBAKİB Irmağı adını verdikleri bu ırmağa Türkler’in TUHMA (Tohma) suyu adını vermiş olduklarını belirtmektedir. Tohma Suyu’na her ulus değişik bir ad vermiştir.[70]

Türkler’in TOHMA demesi Oğuzlar’ın bir boyunun Orta Asya’da TOKMAK vadisi bölgesinde ve özellikle de TOKMAK şehrinde yaşayan bir takım Türk boyunun bu bölgeden Anadoluya, sonradan geldikleri zaman bu Oğuz boylarından birisinin TOHMA ismini, Orta Asya’daki TOKMAK VADİSİNE benzeterek bu ismi vermiş olduğu da kuvvetle muhtemeldir. (22)

2-TOHMA ismi Bizanslılar’ın THEMA(Eyalet, sancak)anlamlarına gelen kelimelerinden de zamanla değişerek gelmiş olması da muhtemeldir. Çünkü Bizanslılar’ın ülkeyi bir çok sancak veya eyalete bölmüş oldukları ve bu eyaletlerden birisi de içinde Gürün’ün de görübulunduğu ve Tohma Havzasını içine alan THEMA bölgesiydi. İşte bu sebepten dolayı bu ismi almış olabileceği de çok muhtemeldir.

3-ÇAKŞUR (ÇAHŞUR): (Çağşir, Çağşur, Çahşur, Çahşir): Üst donu, şalvar, pantolon olarak adlandirabilecegimiz eski bir giysi adildügü UzunyaylaÇuhadan yapılırdı. Kadınlara mahsus olan ağızlıkları ve uçkurlukları sırma kaytanlarla süslenirdi. Lügat-i Ebüz Ziya da bunun için “ince kumaşlı, meste merbut dar şalvar” izahı vardır. Günümüzde bile hala bu isimle anılan(Çakşur)adında bir mahallesi bulunan Gürün Ilçesi’de eskiden şalcılık ve buna benzer dokumacılık ön planda tutuldugu için bu ismi almıştır.[71]

4-TUĞURMA (TOĞARMA): Nuh Peygamberin üç oğlundan biri olan YAFES’in oğullarından ĞAMER’in de üç oğlundan birisinin adı da TUĞURMA veya TOĞARMA idi. Tevrat, Kitab-ı Mukaddes, Tekvin bölümünün bir, iki ve üçüncü ayetleri. Hz. Nuh A.S.’ın oğullarından ve torunlarından bir kısmı Nuh Tufanından sonra gelerek bu bölgeye yerleşmişlerdi. İşte bizim bu bölgelere de bunlar gelerek yaşamış oldukları için kendi isimlerini vermişlerdir. Zaten İbranice’de bu bölgenin adı TOĞARMA olarak zikredilmektedir. Tevrat, Tekvin Bölümü dördüncü ayetinde; Muskiler (Frygler)ile Taballar’ın (bunlar da Yafes’in oğullarındandırlar) Kaşkalar’ın birbiriyle bağlantıları vardır ve aynı soydan gelmektedirler. Asur Belgelerinde Muşkiler ile Taballar’ın ve Kaşkalar’ın birbirleriyle bağlantılı olduklarını göstermesi bunu doğrulamaktadır.

Tarihin başlangıcında gelerek bu bölgelere(Anadolu’nun)yerleşenlerin yine Tevrat’ta adı zikredilen TOĞARMALAR (TEGARAMMALAR) ile yakınlıkları vardır. Tegarammalar ile Tabal ve Muşkiler Nuh’un üç oğlu Yafes’ten birleşmektedirler. O halde Asur kaynaklarında TİLGARİMMU diye geçen ve o devirlerde de Muşkiler’in doğu sınırını oluşturan bölgenin yani GÜRÜN’ün eski ismini TUĞURMA(TOĞARMA)-(TEĞARAMMA)buraya ilk göçlerle gelmiş olan bu insanlardan almış olabilecekleri de çok kesin bir şekilde ortaya çıkmış olmaktadır.[72]

Tarihin aydınlanmaya başladığı ilk devirlerde Anadolu’ya gelerek yerleşmiş oldukları bölgeler ve bu insan toplulukları şunlardır: Gümüşhane Bayburt havalisine ISUWALAR Kapadokya(Güzel atlar ülkesi anlamına geliyor)havalisine Hititler, Kilikya bölgesine LUVİLER, Malatya, Maraş bölgelerine ve Gürün havalisine de TOĞARMALAR/TEGARAMMALAR gelerek yerleşmişlerdir. İşte ilçemiz Gürün’ün ismi bu ilk yerleşen kavimlerden gelmektedir. (Bakınız resim: )

5-THORMA (TOHARMA): Orta-Asya’dan M. Ö: 165 yıllarında Hunlar’ın baskısı ile dağılan ve daha sonra da Kafkaslardan Anadolu’ya gelerek Fırat’a ilk defa gelerek Tohma havzasına yerleşmiş olan SAKA-İSKİT kökenli (Kimmer-İskit), TOHAR (THOR)lardan almış olabileceği ve TOHARMA-TOĞARMA şeklindeki bir ses değişimiyle bu adı almış olabileceği çok muhtemeldir. Hatta TOHMA Suyu’nun da ismini bu kavimden (buraya gelerek yerleşmiş olmalarından dolayı) almış olabileceği çok muhtemeldir. Çünkü bu kavim Orta Asya’dan M. Ö: VIII. Yüzyıllarında ayrılmışlar, Kafkaslara gelmişlerdir. M. Ö: 715 yılında da Kafkaslardan inerek Anadolu’ya, Fırat’ın batı kısımlarına, Tohma Havzası’na yerleşmişlerdir.[73]

6-AL-THİRMA (Av-Geerm): Müslüman seyyah-Herevi, Türk-Bizans hudutlarını belirtirken bu bölgelere AV-GERM (Ilıca) AL THİRMA (Hamam) denildiğini, sıcak sularının başka yerde bulunmadığını, hastaların tedavi için oraya geldiklerini belirtmektedir. Belki de AL THİRMA kelimesi yıllar boyunca söylene, söylene veya harf ya da ses değişimiyle TOHORMA veya TOĞORMA ya da TAĞARMA şeklinde de değişmesi çok muhtemeldir. Ayrıca TOHMA keelimesinin de bu kelimenin değişimiyle ortaya çıkmış olması çok muhtemeldir. Belki akla şöyle bir soru gelebilir? Gürün veya Tohma bölgesinde böyle bir sıcak su (Ilıca, Kaplıca) bulunan yer bulunmamaktadır. Denilebilir, ama Kangal ilçesinin buraya yakınlığı ve Tohma’nın bir kolunun da bu bölgeden doğmuş olmasını gözönünde bulundurur isek bunun doğru olabileceğini kabul etmek mümkündür. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda vardır.

Şöyle ki: Belazuri’nin “Fütuhul Büldan”(Beldelerin Fethi) adlı eserinde (Toronda) DARENDE ilçesinden bahsederken “Ömer Bin Abdülaziz (r. a.) TARANDA (Darende) ahalisini, arzları hilafına olarak oradan nakletti. Ömer’in sonraları buradan nakletmesi düşman karşısında bulundukları içindir. Onları esirgemesinden ileri gelmişti. Bunlar birşey bırakmadan neleri varsa götürdüler. Sirke ve zeytin yağı küplerini kırdılar. Ömer Bin Abdülaziz onları Malatya’ya indirdi, demektedir. Tohma Havzası adlı eserin sahibi de bizzat Darende’nin çok yaşlı insanlarından bu bölgede zeytin ağacının yetiştirilmiş olduğunu duyduğunu belirtmekte ve eserinde Darende bölgesinde zeytin ağacının yetiştirilmiş olduğunu belirtmektedir. Bugün her ne kadar yetiştirilmiyorsa da o gün yetiştirilmiş olabileceği çok muhtemeldir. Bugün yetişmiyor diye onu inkar etmemiz mümkün de değildir. Çünkü, Gürün İlçesi de dahil olmak üzere Tohma Suyunun kaynağını oluşturan Tahtalı Dağları’ndan Darende’ye kadar olan sahada yabani incir ve badem ağaçlarına rastlamak mümkündür. Aynı bunun gibi bugün GÜRÜN bölgesinde ılıca veya kaplıca bulunmadığı için önceden de böyle bir şeyin bulunmadığını söylemek de mümkün değildir. Bu sebepledir ki AL-THİRMA adının en azından TOHMA olarak değişmiş olabileceği çok muhtemeldir. Tabii ki bunun yanısıra da AL- THİRMA’nın TOĞARMA veya TAĞARMA ya da TAĞARAMA olarak değişebileceği de çok muhtemeldir. AL-THİRMA ismi Darende de olabilir. Çünkü Somuncu Baba’da böyle bir su vardır. [74]LE-KA-RA-MAURU: Hatti Kralı 3. Hattuşuli’nin eşi, kudretli kraliçe PUDUHEPA’nın(HEPAT kültü)babası LAVANTİYA şehrinin(ülkesinin)kralı bulunuyordu. M.Ö.: 1000 yıllarında yaşadığı bilinmektedir. ÇİVİ YAZISI HİTİTÇE’sinde de “BOŞALTMA KABI”(İbrik gibi bir şey)anlamına gelen “LA-(HU)-WA-TA-N-Dİ” ismi LAVAZANTİYA (Luh-Azatia) yerinde kullanılmaktaydı. Buna göre Gürün’ün bulunduğu bu şehir devletinin adı LAVAZANTİYA idi ki, bu da “Boşaltma kabı” anlamına gelmekteydi(Hititçe’nin Çivi yazısına göre)bu bölgede de Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin Eşi PUDUHEPA’nın babası hüküm sürmekteydi. Buna göre Gürün İlçesi’nin o zamanki adı:

7-LE-KA-RA-MAURU’dur. (Boşaltma kabı, anlamına gelmektedir.)

8-LAVAZANTİYA’dır. (Boşaltma kabı, anlamına gelmektedir).

9-DHİ-pa-tu URU-Me-Na-li (Şehre ait olan HEPATU (Tanrıça), şehirli Hepatu anlamlarına gelmektedir. Bu kraliçenin yaşadığı şehrin adı ise bu yazıtın arka yüzünden belirtilmektedir ki bu da “TU-MA-N-A-URU” diye zikredilmektedir. Bu şehir Gürün İlçesi olabileceği gibi, Darende İlçesi’nin de olması ihtimali çok büyüktür. Hitit tabletlerinde M.Ö. 1500-1400 yılları arasında bu bölgede yaşayan Hititler, Hurriler’in siyasi nüfuzları altındaydı ki, Hepat Kültü de zaten Hurrriler’e aittir.)O halde Gürün İlçesi’nin bir başka ismi de;

10-TU-MA-N-A-URU’dur. Malatya Kralı(Kral Sulumal)vakfetmiş olduğu tanrıça Hepat tasvirinde bu tasviri hangi şehre hediye ederek vakfettiğini bu kültte belirtmekte ve bu tasvirde de adı zikredilen “DHİ-PA-TU URU-ME-NA-Lİ” cümlesinin “İçinden su geçen şehir” anlamına geldiği ve bu şehrin tanrıçasının da HEPAT olduğunu açıklamaktadır. . M.Ö.: 1000 yılına ait Darende menşeli yalnız bir tane oturan HEPAT tasviri mevcuttur. Bunun tarihi kesin olarak tesbit edilememiştir. Bu Hepat tasvirinin bir Malatya kralı tarlı tarafından vakfedilmiş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Bu şehir adının Darende İlçesi olması ihtimali de çok yüksektir.

11-ARUMMAS LAHHU: “Tu-ma-n-a-uru” cümlesi ise Hiyeroğlif Hititçesinde “U” sadası “A” ya dönüşmekte ve “H” harfi de kaybolmakdadır. Çivi yazısında (Hititçesinde) “LAHHU” (Lahhuwa) “Boşaltma kabı” anlamına gelip “LAHU(WA): “Su boşaltmak fiilinden müştaktır” Malatya’daki Karatepe kazılarındaki “Ziyafet sahnesi” kabartmasında kralın arkasında bulunan küçük bir masa üzerinde yayvan bir tepsi içinde tasvir edilmiştir. Yelpaze sallayan bir şahıs şarap veya yıkanma suyunu ihtiva eden bu kaplardan birinin kulpunu (bugünkü ibriğe benzer bir su kabıdır) tutmaktadır. Boğazköy metinlerinde arrummas lahhu(su ibriği)tabiri “LAHHU” kabının vücut temizliği, yani vücudun dış kısmının temizliği için kullanıldığını göstermektedir.

12-TEL-GAR-RİMMU/TİLGARIMMU: Tarihin en eski devirlerinden kalan tümülüslere büyüklere Türkistan’ olduğuna Luhuzatia ve Razama şehirlerinin Malatya’nın yakınlarında ve TEGARAMA’nın güneyinde olduğuna göre TİLGARİMMU olarak bilinen Gürün İlçesi olduğu anlaşılmaktadır. Götze, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerlerinin, Babilce ĞAR, Hititçe de RİMMU kelimeleriyle türetilmiş olan “TEL-ĞAR-RİMMU” isimleriyle türetilmiş bir isim veya kelime olduğunu ortaya çıkarmaktadır.  Böylece, Gürün İlçesi’nin coğrafik konumunu anlatan bir ifade ortaya çıkmış olur” yani Tilgarimmu ismi, “Yüksek Mağaraların Bulunduğu Su Yeri” anlamına gelmiş olur. Ya da yukarıda ifade edildiği gibi,”korunaklı yüksek mağaralar” anlamına gelmektedir. Bu isim aynı zamanda “togarmalar’ın yaşadığı yer” anlamına da gelmektedir. Togarma ise; bilindiği gibi Nuh peygamberin soyundan gelen ve Tevratta isimleri zikredilen topluluklardır.

13-TEGARAMA: Hititçede “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi oldugu tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrica TEGARAMA, şehir adiyla kökü bakimindan mukayese edilebilecek TIKARA ve TIKARUŞU şahıs isminin, yani TEGARAMA’nin TİKARUŞU veya TIKARA şahıs isimlerinden “MA” ekiyle türetilmiş bir şehir ismi oldugu ortaya çikmaktadır.

14-TAGARAMA: Asur kaynaklarında TİLGARİMMU, Hitit kaynaklarında TAGARAMA, Kapadokya belgelerinde de TEGARAMA olarak geçmektedir. Bilhassa da TEGARAMA şehir adı hem Hitit ve hem de Kapadokya kaynaklarında oldukça sık geçmektedir ve şehir adı olarak zikredilmektedir. Hitit metinlerinde de TAĞARAMA şeklinde buranın yazılmış olduğunu Götze “Kivwatna” adlı eserinde belirtmektedir.

15-TEKOMARA: Hitit Kralı Suppilulima, M. Ö: 1395-1355 yıllarında Hurri Devletini kendisine katmak için seferler düzenlemiştir. Bu seferler esnasında Kayseri Kültepe’den TEKOMARA (GÜRÜN), TARANTO (Darende), MELİT (Malatya) dan geçerek gitmiştir ve Mitanni Krallığına son vermiştir.[75] Görüldüğü üzere birçok tarihi eser ve kaynaklarda, Gürün İlçesi isminin TEKOMARA olduğu belirtilmektedir. Şu halde ilçemiz Gürün’ün bir ismi de TEKOMARA’dır.

16-TEGAMASA: Kayseri Kültepe’den başlayarak, Gürün (TEGAMASA), Darende (TARANTO), Melit (Malatya), Samsat (Sümeysat) üzerinden URŞU (Urfa) ya varan, buradan da ikiye ayrilarak Cerablus (Bugünkü Kargamış) ve HALPA (Halep)ya digerinden de Nusaybin üzerinden Asur ve Babil’e giden bu yola “Kral Yolu” adıyla bilinmektedir. Hitit krallarının Anadolu’nun güneyindeki devletlerle savaşmak için bu yol üzerinden gittikleri, hatta Hitit Imparatoru Suppilulima’nın bu yoldan geçerek aşağı Fırat boylarına indiği, dolayısıyla Malatya civarındaki Fırat Nehri’ni geçtiği tarihi kaynaklarca belirtilmektedir.[76] Görüldüğü gibi tarihi kaynakların bazılarında ise, ilçemiz Gürün’ün ismi TEGAMASA olarak zikredilmektedir.

17-TALAURA-KARAMA: Bilindiği gibi Sivas İli’nin eski isimlerinden birisidir. Sivas’ın eski isimlerinden birisi de Megalopolis, Sebesteia isimleridir. Bu isimlerden önceki ismi ise tarihi kaynaklarca TALAURA-KARAMA’dır.[77] Gürün İlçesi’nin, Sivas’a yakınlığı veya bugün olduğu gibi bu bölgeye bağlı olması sebebiyle veyahutta TALAURA-KARAMA isminin zamanla değişime uğramasıyla, ilçemiz adının TALAURA-KARAMA’dan TALKARAMA veya Telgarama vb. gibi değişime uğraması da çok muhtemeldir. TİLGARİMMU ismi, bu iki ismin birleştirilmesinden oluşmuş olabilmesi hiç de tarihi kaynaklara aykırı değildir...

18-GAURANİA-GURİANİA-GÜNZİANİ-GÜRİNİAN: Klasik dönemde Gürün’ün adı GAURANİA’dır. Asur krallığı 2. Sargon zamanında M. Ö: 800’lü yıllara ait Asur tabletlerinde Tabal Krallığı çok önemli bir mevkiye sahipti. Başta  II. Sargon’un damadı Ambaris bulunmaktaydı. Asur Kralı II. Sargon damadı olan Tabal kralını devirerek yerine yine Asurlu olan bir kralı yerine geçirdi. M. Ö: 713 yılında. Tabal Krallığı Gurgum Krallığı (Maraş’ta)ile Maldi (Meliddu-Malatya)Krallığı arasında ve Comana Krallığı (Kayseri ile Malatya arasında)bulunmaktaydı. Asur Kralı II. Sargon önce Tabal Kralını kendisine bağladı. Sonra da Malatya Krallığı ile Tabal krallığı arasında krallığını sürdüren GÜNZİANİ’nin Muskiler (Frgler)ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle bu kralı ihanetle suçlamış, bu kralı yerinden alarak yerine Meliddu (Malatya)Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir. Bununla birlikte kral Günziani sürgüne gönderildiği gibi ahalisi de sürgüne gönderilmiştir. Daha önceleri Tabal Krallığına bağlanmış olan Kral GÜNZİANİ’nin ülkesi olan TEGARAMA bölgesi M. Ö: 711 yılında Tabal ve Comana krallığı ile birlikte Meliddu Krallığına bağlanmış, daha sonra da Kummuh Krallığına ilhak edilmiştir. İşte halkıyla beraber sürgüne gönderilmiş olan Kral GÜNZİAN’ın ismi TEGARAMA bölgesine isim olarak verilmiş GÜNZİANİ ismi de GÜRÜN-GÜRİNİAN-GURİANİA-GAURANİA gibi değişikliklere uğramıştır. Dolayasıyla Gürün ilçesinin bir ismi de bu kraldan gelmektedir.[78]

19-ARABİSİOS(*): Ermeni tarihçisi Şarl Teksiyan “Asia Minustar (Küçük Asya)adlı eserinde GÜRÜN İlçesinin isminin ARABİSİOS olduğunu belirtmektedir. İbn. Bibi’nin Vekayinamesi’nde; Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında (Selçuklular) Maraş ve havalisinin çok imar edilmiş olduğunu yazar, o bölgeye ait abidelerden en mühimi eski devirde ARABİSOS ve ERBİSUS (Elbistan)veya EFSUS (Afşin) ve bugün Afşin denilen kasabada inşa olunan imar yerleri teşkil eder. Filhakika efsanevi Ashab-ı Kehf mağarasının burada bulunduğundan ve halk tarafından buraları oldukça sık ziyaret edilmektedir.” denilmektedir. Dülkadir Beyliğinde de Elbistan’da Alaüddevle tarafından yapılan Hatuniye Camiisinin vakıfları arasında da Gürün Köyü’nün sayılması ve 168 nolu vergi numarasıyla kayıtlı bulunmuş olması Gürün İlçesi’nin o zamanlardaki adının ARABİSİOS olduğunu daha da kuvvetlendirmektedir. Gürün ve havalisi, bazı dönemlerde Maraş bölgesinde hüküm süren bölgesel krallıkların egemenliğinde kalmış olduğu için bu bölgelere dahil edildiğinden bu isimle anılmış olması mümkündür. Ancak bir çok tarihi kaynakta Arabisios’un Eski Maraş bölgesi olduğu belirtilmektedir.[79]

20-ABRUL: Gürün “Nisan” anlamına gelen, “Abrul Hatitçe”den gelmiştir. Bazı kaynaklarda ise “YEŞİL” anlamına gelir.[80]

21-GÜR-ÜN: Gürün kelimesi iki heceden oluşan bir kelimedir. Bu iki heceyi de ayrı ayrı incelersek ortaya aşagıdaki anlamlar çıkmaktadır: Türkçe’de, Gür” ve “Gürün” kelimelerinin eş anlamlısı olarak “bol ve bereketli, artan şey, verimli, bol, çok gibi“ kelimeler kullanılmaktadır. Gürün ve havalisinde topraktan biten veya çıkan oldukça kuvvetli bir ekin veya çayır çimene ya da sebze veya meyveye GÜRLEŞTI veyahutta GÖĞERDI (Güverdi) denilir. Bir kimsenin de sesinin çok kuvvetli oldugunu anlatmak için de GÜR sıfatını ekleyerek söyler GÜRSESLI denilir. Yani GÜR kelimesi çok kuvvetli, oldukça bol anlamlarına gelir. Diğer hecesi olan “ÜN” eki ise “Nam, şan, şeref, oldukça meşhur” anlamlarına gelir ki, bu iki kelimenin birleştirilerek söylenmesi ise, yani GÜR-ÜN denilmesiyle de ünü çok, meşhur olan veya ünü her yerde söylenen anlamina gelir. Gürün Ilçesi de gerek şalları, elması ve yeşilliğiyle Yeşil Gürün adıyla nam salmıştır.

22-GÜR-İN: Gür kelimesi yukarıda da görüldüğü gibi “çok kuvvetli, oldukça bol olan anlamlarına gelmektedir. “İN” hecesi ise hem “İNMEK”ten emir olarak “İN” anlamına geldiği gibi, Gürün ve havalisinde küçük sığınaklara, ancak hayvanın bile zor sığdığı barınaklara “İN” adı verilir ve devamlı kullanılır. Gürün bölgesinde de Gerek Gürün ilçe merkezinde veyahutta Çayboyu mahallesindeki mağaraların da çokluğu ve bu oldukça bol sığınakların bulunması itibariyle bu isim yani ve bu oldukça bol sığınakların bulunması itibariyle bu isim, yani GÜR-İN isminin verilmiş olabileceği de düşünülebilir. Tabii ki zamanla bu isim GÜRÜN olarak değişerek gelmiş olabilir. Çünkü Gürün’den güney doğuya doğru olan bölgelerdeki yerleşim birimlerinin isimlerinin çoğu doğuya doğru olan bölgelerdeki yerleşim birimlerinin isimlerinin çoğu da nun da sonları “IN” veya “İN” veyahutta “ÜN-UN” şeklinde bitmektedir ki bunların da kendilerine göre bir takım anlamları ve manalarının olduğu kesindir. Bu anlamlar hem tarihi yönden olduğu gibi coğrafik yapısından dolayı da bu isimlerin verilmiş olduğu kesindir. Ancak hangi kavmin bu isimleri vermiş olduğu konusu tartışılabilir... Mesela Gürün ilçesinden Darende’ye doğru gitmiş olsak hepsinin de sonlarının İN-IN-ÜN-UN ekleriyle biten yerleşim birimleri olduğunu çok açık bir şekilde görebilmekteyiz; Gürün, Gübün (Çayboyu),  Telin (Suçatı), Tıhmın(Bahçeiçi), Avgun(Ögün), Mahgen(Mihganlı) gibi...

23-GRÜN kelimesi Almanca’dan “Yeşil” anlamına gelmektedir. “GRÜNE” kelimesi ise “Koyu yeşil” anlamindadir. Keza İngilizce’de GREEN kelimesi aynı anlama gelmektedir. Çayır ve çimeni, kısacası yeşili ve meyveliğ bol olan yer anlamına gelmektedir. “Belki de Avrupa kökenli kavimlerce Gürün Ilçesini bol yeşilligi ve bol suyu bulunmasi sebebiyle bu isim verilmiştir. Yani Yeşilibol bölge anlamina gelen veya bunu anlatmak için bu bölgeye GRÜN-GREEN diye isim vermişler ve daha sonra da zamanla bu isim GÜRÜN şekline dönüşmüş olmasi da kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu bölgede Romalılar, Bizanslılar, Ermeniler ve Rumlar bu bölgede uzun bir süre yaşamışlar ve bu bölgelere kendi dillerince bir takım isimler vermişlerdir. Bu dönemlerde Gürün İlçesinin ismi Green veya Grün olarak bilinirken, Gürün ilçesine en yakın  ilçe olan Darende bu uluslarca Tıryandafil olarak isimlendirilmiştir. Bizanslar zamanında Ermeniler ve Rumlar tarafından TIRYANDAFİL ismi verilmiştir. Bugünkü Darende İlçesi’ne, kimisi Tarende, kimisi Terende, kimisi Toronda kimisi de Darande demişlerdir. Terende ismi, Tırmanda’nın galatı olup iki bin yıl önce Rumlar bu şehire, Türkçesi “otuz yapraklı gül” anlamına gelen TIYANDAFİL ismini vermişlerdir.[81]

Bize göre; “Tıryandafil” otuz yapraklı gül değil, otuz yapraklı gül anlamına geldiği gibi, oyuz yapraklı yonca anlamına da gelmektir. İngilizcede;  Three: üç, Trio: üçlü, üç kişilik grup, Thirty: otuz demektir. İngilizcede; Three (üç) +and (ve) +Foil (yaprak)= Üç yapraklı demektir.  Thirty (otuz) +foil (yaprak)= otuz yapraklı demektir. Tree (ağaç) +and (ve) +Foil (yaprak)=”Ağaçlı ve çok yapraklı bitkilerin yetiştiği yer”anlamına gelmektedir. İngilizcede “Trefoil” yonca anlamına gelmektedir. Otuz yapraklı yonca anlamına da gelmektedir. Bilindiği gibi Yunan veya Rumca, İngilizceye çok yakındırlar. Rumca ve Yunanca’da sayılar; Mono (bir), Dio (iki), Tri (üç), Tetra (dört), Penta (beş), Trianta (Otuz)....diye söylenmektedir. Dolayısıyla; Trianta (otuz)+Foil (yaprak)=Otuz yapraklı demektir. Romen dilinde; Treizeci= Otuz, Flori= Çiçek demektir. Bu iki kelimenin birleşimiyle, “otuz yaptaklı gül” anlamına gelmektedir. Trandafilis= Bir tane yaprak anlamındadır. Tıryandafil= Çok yapraklı demektir. Trandafiri ise, Romen dilinde “daha çok yapraklı” anlamına gelmektedir. Darende İlçesinin tarihiçağlardan günümüze almış olduğu isimleri “İslam Öncesi Çağlardan Günümüze Darende tarihinden Kesitler” adlı eserimizde bütün varyantlarıyla geniş bir şekilde anlatmış bulunuyoruz. Daha geniş bilgi için bu esere faydalanılabilir.

Bütün bu isimlerin yanı sıra halk arasında söylenen ve nesilden nesile rivayet edilen “Gürün”, “Görün”, “Görünün”, “Kürün” gibi isimleri de vardır.

Yukarıda görüldüğü gibi GÜRÜN İLÇESİ tarihini, tarihi çağlardan günümüze kadar almış olduğu isimleri ve bu isimlerin ne anlamlara gelmiş olduğunu bütünüyle tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Tarihi kaynaklarda geçen, tarihi belgelerin ışığı altında ortaya çıkan Gürün İlçesi’nine tarihi süreç içerisinde almış olduğu isimler şunlardır:

 

01-Tili-ura(Darende ilçesi de olabilir)

02-Tili-ur(a)-uman(Darende ilçesi de olabilir)

03-Tilimra(Darende ilçesi de olabilir )

04-Tiliuraş(Darende ilçesi de olabilir )

05-Tikara-Ma

08-Tikaraşu-ma

09-Timelkeia/Timelkia(Darende ilçesi de olabilir)

10-Tagarama

11-Tagarma

12-Tegarama

13-Tegaramma

14-Togar(am)ma/Tuğurma-Toğarma

15-Thorma/Toharma

16-Al-Thirma (Av-Geerm)

17-Thema/Tohma

18-Tokma-Dokma/Tohma

19-Le-ka-ra-mauru

20-Çakşur/Çahşur/Çağşir/Çahşir

21-Le-ka-ra-ma-uru

22-Lavazantiya

23-DHİ-pa-tu URU-Me-Na-li (Darende ilçesi de olabilir)

24-Tu-ma-n-a-uru (Darende ilçesi de olabilir)

25-Arummas Lahhu

26-Wattaruşna

27-Tel-Gar-Rimmu

28-Tilgarimmu

29-Tekomara/Tegorama

30-Tegamasa

31-Talaura-Karama/Talkarama (Sivas iline verilen isim)

32-Gaurania-Guriania-Günziani-Gürinian

33-Arabisios

34-Abrul

35-Gür-ün: Ünü ve şöhreti yüksek olan, meşhur olan anlamındadır.

36-Gür-in: Büyük mağara, yüksek mağaralar anlamında kullanılmıştır.

37-Grün: Almanca “yeşil” anlamına gelmektedir.

38-Green: İngilizce “yeşil” anlamına gelmektedir.

39-Görün (Gelin,bu yerin güzelliğini gözlerinizle GÖRÜN.)

40-Görünün(kişinin saklandığı yerden çıkarak görünmesi için; Görün, Görünün şeklinde)

41-Kürün (İçinde su bulunan betondan veya diğer araçlardan yapılan derin şekilde su kabına verilen isimdir.) Gürün ilçesinin dar ve derin bir coğrafik yapıda olması nedeniyle bu ismin verilmiş olması düşünülmektedir.

42-Gürün

 

 

 

 

 

 

 


GÜRÜN İLÇESİ TARİHİ KRONOLOJİSİ

 

1-Tarih Öncesi (Paleolitik-Mezolotik) Çağlarda Gürün İlçesi(M. Ö: 6000-4000)

                           Tegarammalar’ın egemenliği altında.

2 - Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö: 4000-3000)Gürün İlçesi.

                           Kummuh Krallığı sınırları içinde.                  

3-ProtoHititler (Ön Hititler) Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)

                           Kummuh Krallığı Sınırları içinde       

4-Hatti İmparatorluğu Döneminde (eski Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri)

Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan Tabal Krallığı sınırları içinde

(M. Ö: 2000-1600) Kummuh Krallığı içinde     

A-Nesi Devleti’ne bağlı Tabal Krallığı sınırları içinde

       I. Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )                      

B-Hatti İmparatorluğu’na bağlı  Kizwatna Krallığı sınırları içinde

       I. Murşili zamanında (M. Ö: 1836-1806 )

C-Hatti İmparatorluğu’na bağlı  Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Telepinu - Ammuna - Tudhalia II. zamanında (M. Ö: 1806-1600)

5-Mitanniler Devleti Zamanında (M. Ö: 1600-1380/1378)

      Kizvatna Krallığı sınırları içinde (Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)                      

6-Geç Hitit Devleti(Hattiler)Zamanında (M. Ö: 1380/1378-1282 )             A-I. Subbilulima Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde

      B-II. Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)

          Kummuh Krallığı sınırları içinde

      C-Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde                                                7-Geç Hitit Beylikleri Döneminde (M. Ö: 1282-1260)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde

8-Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde

9-Geç Hitit Beylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115)

          Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde  10-Geç Hitit Beylikleri Zamanında Gürün İlçesi (M.Ö:1232-1115)

          Tabal Krallığı sınırları içinde       

11-Geç Hitit Beylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115)

          Gurgum Krallığı sınırları içinde   

12-Kargamış Krallığı içinde (M. Ö: 1115-1100/1093)

          Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde.

13-Meliddu Krallığı içinde (M. Ö: 1115-853)

     Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın    sınırları içinde.

14-Asurlular döneminde (M. Ö: 853-807/804 )

        Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde.           

15-Urartular Zamanında (M. Ö: 807/804-743)

       Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

16-Asurlular zamanında (M. Ö: 743-695)

       A-Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde(M. Ö: 743-722)

       B-Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde.(M. Ö: 722- 715/713)

           (Meliddu Kummuh Krallığı’na bağlıdır.)

       C-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M. Ö: 713-705)

       D-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M. Ö: 705-695)

            (Hidi adındaki bir kral yönetiminde)

17-Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö: 695-690)

      (Ayrı bir prenslik olarak)

18-Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)                                  

19-Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö: 675-612)

20-Medler/Matalar Zamanında (M. Ö: 612-522)

      Kilikya Satraplığı sınırları içinde.

21-Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)

     Kapadokya Satraplığı sınırları içinde.                     

22-Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301)

      Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.                    

23-Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö: 301-93)

        Kapadokya Bağımsız Krallığı sınırları içinde                   

24-Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S: 14)

25-Partlar Döneminde (M. S. 14-55)

  26-Romalılar Zamanında (M. S: 55-260)

      Kapadokya Eyaleti(Sebesteia Theması)              

27-Sasaniler Zamanında (M. S: 260-298)

     Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığı içinde

28-Romalılar Zamanında (M.S. 298-395)

     Yukarı Kilikya Eyaleti içinde

29-Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640)

      Armenikion Eyaleti/Sebesteia Theması içinde

30-Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S: 640-656)

      Avasım ve Süğur Bölgesi

31-Bizanslılar Zamanında  (II) (M. S: 656-659)

      Sebesteia Theması

32-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (I) (M. S: 659-670)

      Avasım ve Süğur

33-Bizanslılar Zamanında (III) (M.S: 670-692)

34-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (II) (M. S: 692-695)

35-Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S: 695-705)

36-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (III)  (M. S:705-715)

37-Bizanslılar Zamanında (V)  (M. S: 715-715)

38-Müslümanlar (Emeviler) Zamanında  (M. S: 715-745)

39-Bizanslılar Zamanında (VI) (M. S: 745-762)

40-Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 762-775)

41-Bizanslılar Zamanında  (VII) (M. S:775-782)

42-Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında (M. S: 782-809)

43-Bizanslılar Zamanında (VIII) (M. S: 809-830)

44-Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 830-834)

45-Bizanslılar Zamanında (IX) (M. S: 834-836)

46Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 836-838)

47-Bizanslılar Zamanında (X) (M. S: 838-1057/1058)

48-Büyük Selçuklu Devleti zamanında (M. S:1057/1058-1080

49-Danişmendliler Devleti zamanında (M. S: 1080-1165

50-Anadolu Selçuklu Devleti zamanında (M. S: 1165-1318)

51-İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M. S: 1318-1328

52-Ertana Devleti Zamanında (I) (M. S: 1328-1336)

53-Memlükler Devleti Zamanında (I) (M. S: 1336-1338)

54-Eratnalılar Devleti Zamanında (II) (1338-1338)

55-Dulkadirliler Beyliği Zamanında(I) (1338-1339)

56-Memlükler Devleti Zamanında (II) (1339-1340)

57-Dulkadirli Beyiği Zamanında (II) (M.S: 1340-1341)

58-Ertanalılar Zamanında (III) (M. S: 1341-1345)

59-DulkadirliBeyliği Zamanında (III) (M. S: 1345-1350)

60-Eratnalılar Devleti Zamanında (IV) (M. S: 1350-1360)

61-Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV) (M. S: 1360-1381)

62-Kadı Burhaneddin Devleti Zamanında (1381-1398)

63-Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M. S: 1398-1401)

64-Memlükler Devleti Zamanında (III) (M. S: 1401-1402)

65-Dulkadirli Beyliği Zamanında (V)  (M. S: 1402-1516)

66-Osmanlı İmparatorluğu Zamanında (II) (M. S: 1516-1923)

67-Milli Kurtuluş Savaşı Sırasında Gürün İlçesi

 

 

 


GÜRÜN İLÇESİ TARİHİ

 

                                       Tarih Öncesi Çağlarda

                            (Paleolitik-Mezolotik)Çağlarda

                                      (M. Ö:   6000-4000 Yıllarında)

                                               Gürün İlçesi

         

Tarih Öncesi(Paleolitik-Mezolotik)Çağlarda Gürün İlçesi(M. Ö: 6000-4000)

                           Tegarammalar’ın egemenliği altında.

Tarih, insan topluluklarının yaşayışlarını birbirleriyle olan ilişkilerini, kurmuş oldukları medeniyetleri yer ve zaman göstererek anlatma san’atıdır. Tarih, insanların nerede ne zaman ve nasıl yaşadıkları sorularına cevap verdiği gibi, aynı zamanda insanların yaşamış oldukları bölgeler hakkında da detaylı bilgiler vermektedir. Bu nedenle tarih, geçmiş zamanların incelenmesi olduğu kadar, üzerinde yaşanılan coğrafyanın da incelenmesi ve araştırılması demektir.[82]

         Tarihi kaynaklara göre, Asya ile Avrupa arasında bir köprü niteliğine sahip olan Küçük Asya adı verilen Anadolu ile Mezopotamya, yeryüzünde kara parçalarının oluşmaya başladığı “Arkeen” adı verilen ilk dört devrenin üçüncü döneminin sonlarına doğru meydana gelmiştir. Bu dönemde Anadolu’daki yüksek platolar iyice belirlenir bir halde ortaya çıkmışlar. Doğuanadolu’nun bugünkü görünümü ve yüksek platosu, Kafkas bölgesiyle bu dönemde Asya ile birleşik bir hale gelmiştir. Batıanadolu ile Doğu ve Güneydoğuanadolu’yu birbirine bağlayan tarihi çağlardan günümüze kadar stratejik önemini korumuş olan, Toros sistemi içinde, dışdoğu Toroslar, kuzeyde ve iç doğu Toroslar arasında kuzey-kuzeybatı, batı ve güney yönlerinden çevrili içerisi sularla yarılmış olan Uzunyayla’dan başlayarak Malatya’ya kadar uzanan Tohma Vadisi ile, Konya ve Anadolu yaylasını Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a, Sivas ile Samsun’u, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan yolların ana kavşağı olan adına  tarihte “KilikyaKapıları” denilen bölge,  bu dönemde meydana gelmiştir.[83]

   İnsanoğlunun Anadolu’daki en eski yerleş­meleri Paleolitik Çağın yani Yontma Taş denen Eski Taş Dönemi’nin başlarına değin uzanır. Bu dönemde insanlar mesken olarak mağaraları, kayaaltı sığınaklarını ya da açık havada, dal, çalı çırpı ve hayvan postlarından yaptıkları çok ilkel barınakları kullanıyolardı. Sürekli oturulmayan bu barınaklar, besin kaynaklarının konumuyla ilgili olarak kolaylık­la değiştirmekteydi. Üretim konusunda hiç bir bilgisi olmayan, bu yüzden geçimini avcılıkla sağlayan ilk insanlar günlük yaşantılarını, doğada kolaylıkla bulunabilen iri çakıl taşlarından kaba aletler yaparak kolaylaştırmaya çalışıyorlardı.

Aletlerindeki teknolojik gelişime göre bu uzun dönem Altpaleolitik, Orta Paleolitik ve Üst Paleolitik olmak üzere üç ana bölüme ayrılmaktadır. Bu dönemde meydana gelen coğrafik ve hidrografik değişiklikler, demografik değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Yeryüzünde meydana gelen klimatik  değişiklikler, insan hayatını olumsuz yönden etkilemiş olduğu için insanlar bu ilk devirlerde sık sık yer değiştirmek zorunda kalmışlardır. Tarihi kaynaklara ve yapılan en son ilmi araştırmalara göre, yeryüzünde ilk yerleşim alanları Arabistan ile bu bölgeye yakın alanlar olmuştur. Bu nedenle yeryüzündeki ilk göçler de bu bölgelerden meydana gelmiştir. İklimin değişmesi ve ırmakların kurumasıyla bu bölgede yaşayan insanlar kendilerine daha iyi yurtlar bulmak için kafileler halinde göç gelerek başta Ortaasya ve Anadolu olmak üzere dünyanın değişik bölgelerine giderek yerleşmişlerdir.[84]

   Tarihi kesin olarak bilinmeyen, yeryüzünde meydana gelen bu ilk göçlerden sonra da tarihin belirli dönemlerinde (yaklaşık olarak her bin yılda) yeryüzünde çok çeşitli göçler meydana gelmiştir. Tarihi kaynaklara göre yeryüzünde bilinen en yakın göçlerden birisi M. Ö: 6000-5000 yıllarında olmuştur.[85]

Bu tarihten  sonra da M. Ö: 5000-4000 yıllarında da bir büyük göç olayı yaşanmıştır. Tarihin aydınlanmaya başladığı bu ilk dönemlerde meydana gelen göçlerin en kuvvetlisi ve en devamlı olanı da, Önasya ve Mezapotamya’ya olmuştur. Bu göçler, Mezapotamya’nın kuzey bölgelerinden  Anadolu’ya kadar uzanmıştır.[86]

Tarihi kaynaklara göre, M. Ö: 6000-5000’li yıllarda Zağros Dağları’ndan Anadolu içlerine, Lübnan havalisi’ne, Filistin topraklarına kadar bu ilk göçlerle Önasya’ya gelerek yerleşenlere Önsümerler adı verilmektedir. M. Ö: 5000-4000’li yıllarda, yani Önsümerler’den sonra gelerek Önsümerler’in yerleşmiş oldukları yerlerde yurt tutmuş olanlara da Sümerler  adı verilmektedir. Yapılan en son inceleme ve araştırmalarda Önsümerler ile Sümerler’in kökenleri itibariyle aynı oldukları ve  Brekisefal tip “Alpen ırka” mensup oldukları anlaşılmıştır. Önsümerler ile Sümerler arasındaki  farkları, Önsümerler’in Önasya’ya daha önceden gelmiş olmalarıdır.

Kuzey Suriye’de Etiler/Hititler ile aynı ırktan olan Önasya tarihinde önemli roller üstlenen ve Mitanniler ile bunlara yakın olan boylar Antakya’ya kadar olan sahada otururyorlardı. Kuzey Mezopotamya’da  Hurriler ve Subariler, Zağros Dağları eteklerinde Kassitler, Urfa, Halep ve Antakya taraflarında Mitanniler, Anadolu’da (Kapadokya Bölgesinde) Hattiler, Malatya ve Maraş havalisinde Tegarammalar/Togarmalar ilk göçlerle gelerek  bu bölgelere yerleşmiş olan Önsümerler’dendirler. Önsümerler’den sonra gelerek genelde Aşağı Mezapotamya’da, Huzistan Bölgesi’de  yurt tutmuş olan Ela’mlar ile, Ela’mlar’n kuzeyindeki dağlık kesimde yerleşen Lü’lübiler ve Gutiler’e de Sümerler adı verilmektedir. Tarihi devirlerin başlarında Önasya’da görülen, yukarıda bahsedilen Kavimler ile Mısır’n ikinci neolotik medeniyetini kuranlar, Akadlar, Asurlular, Hiksüsler, Ara’miler gibi daha bir çok kavimler, İbraniler ile Önasya’dan gelen Brekisefal tipi insanlarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde yerleşerek kendi medeniyetlerini kurmuşlar, yerleşmiş oldukları bölgelere ve kurmuş oldukları şehirlere  kendi dillerine göre bir takım isimler vermişlerdir

Tarihin aydınlanmaya başladığı zamanlarda (M. Ö: 5000-4000) Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde oturdukları görülen ve ilk yurtlarını sık sık değiştiren boyların Anadolu’ya bu ilk göçlerle gelmiş olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre Anadolu’nun çeşitli bögelerinde yurt tutmuş olan insan grupları ise şunlardır: Gümüşhane ve Bayburt Havalisinde Isuwalar, Punt Bölgesinde Kizzuwatnalar, Kapadokya Bölgesinde Hattiler/Hitirler, Küçük Kapadokya’da Saplitler, Paflagonya’da Gaşgalar, Kilikya’da Luwiler, Izorya’da Arzawalar, Likeonya’da Luggalar, Karya’da Ahizzalar, Lidya’da Asuwalar,  bu ilk göçlerle gelip yerleşen insan topluluklarıdır .[87]

Anadolu’da yaşayan bu topluluklar, tarih öncesi çağların yani prehistorik devir adı verilen paleolitik, önpaleolitik, ve son paleolitik devirlerin tümünü de yaşayarak insanlık tarihinin ikinci çağı olan Neolitik Çağa, daha sonra da Mezolotik ve Kalkolitik Çağa ulaşmışlardır.

Bugün Çin, Sus, Ano ve Mezapotamya’da bulunan tarih öncesi çağlara ait alet ve eşyalar ile her türlü kalıntıların Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan kalıntılarla aynı olması ve aynı  tarihi taşıması, bu alet ve eşyaları kullanmış olan insanların tarafından Önasya’dan çeşitli göçlerle bu bölgelere getirilmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Tarih öncesi çağlardan günümüze kadar gelmiş olan bu kalıntılar, kurulan medeniyetlerin birbiri üzerine yığılmış birer kültür örnekleridir. Günümüzde yapılan en son ilmi araştırmalarda elde edilen bulgular, Anadolu’da insanlık tarihinin her dönemine ait yaşantının sürdürülmüş olduğunu doğrulayarak isnat etmektedir. Bakır ve Altın Anadolu’da M. Ö: 6000 yılında, Ela’m ve Mezapotamya’da M. Ö: 5000, Mısır’da M. Ö: 5000, Girit’te M. Ö: 3000, Batı Avrupa’da ise; M. Ö: 2000’li yıllarda görülmektedir. Bu tarihlerin ise, Brekisefal (Önasya tipi)ler’in Yakın Şark’a girdiği tarihlerle uyuşmakta olduğunu tüm tarihi kaynaklar kabul etmektedirler. Anadolu’da bulunan altın ve bakırın bu ilk göçlerle getirilmiş olduğu kesindir.[88]

Tarih öncesi çağlarda ait olan kalıntılardan birisi de enkaz tepecikleridir. Bunlara Türkistan’da kurgan, İran’da tepe, Mezapotamya ve Suriye’de Tel, Anadolu’da ise Hüyük/Höyük adı verilmektedir.

Anadolu’da tarih öncesi çağlardan günümüze kadar çok sayıda toplumlar yaşayarak bir çok medeniyetler kurmuş oldukları için insanlık tarihi bakımından Anadolu, önemli bir konuma sahiptir. Çünkü Anadolu’nun tarihi açıdan önemi, Mezapotamya’dan  hemen sonra gelmektedir. İnsanlık medeniyetinin beşiği sayılan Mezapotamya ile Anadolu arasındaki en önemli nokta ise, Kapadokya medeniyetinin kurulmuş olduğu OrtaAnadolu; Kayseri’den Adıyaman’a kadar olan bölgeler olmuştur. Bir başka ifadeyle; Uzunyayla’dan başlayarak Fırat’a kadar uzanan Tohma Suyu ve havzasının kaplamış olduğu sahalardır. Çünkü Tohma Havzası, Konya ve Anadolu yaylasını  Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a, Sivas ile Samsun’u, Karadeniz  ile Akdeniz’i birbirine bağlayan  yolların ana kavşağına  “Kilikya Kapıları” denilmektedir.

Orta Anadolu ile Güneyanadolu’yu birleştiren iki  anayolun varlığı  öteden beri bilinmekteydi. Anadolu ve Mezopotamya  arasındaki irtibatı  sağlayan bu iki yol da Tohma Havzası’nda  geçiyordu. Batı’dan doğuya doğru  Anadolu’yu baştan başa geçen bu iki ticaret yolunun birisi,  Kapodakya’nın (Hititler’in)başkenti Hattuşaş’tan Kaneş, Şamuha ve Hurama şehirlerinden geçerek Tilgarimmu’ya (bugünkü Gürün Ilçesi) ulaşır. Buradan da Timelkia (Bugünkü Darende Ilçesi), Meliddu (Malatya), Sümeysat, üzerinden Osreon (Urfa)’a varıyordu. Buradan batıdan Kargamış ve Halpa’ya,  doğuda Nusaybin üzerinden Asur ve Babil olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı.

Anadolu-Mezopotamya  ticaret ve kervan  yolunun birisi  Asur kaynaklarına göre; Mazaka’(Kayseri) dan gelen tarihi bu yol, Tilgarimmu’dan geçerek güney istikametinde uzayarak Elbistan’a gelir, buradan Kokusüs’a (Göksun İlçesi)ulaşan yol ile birleşerek   Markasi’ye (Maraş Ili) ulaşırdı. Gülek Boğazı’ndan geçerek Amanos eteklerinden Mezopotamya ülkelerine giderdi. Her iki yolda güvenlik bakımından Tohma Havzası’ndan geçmekteydi.[89]

Anadolu ile Mezapotamya arasındaki irtibatı sağlayan  ticaret ve kervan yolunun geçmiş olduğu bölgelerde bir takım tarihi kalıntılar ve belgeler bulunmuş olduğu gibi, bu yolun hangi bölge ve şehirlerde geçmiş olduğu da tarihi tabletlerde belirtilmektedir. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu bölgelerden birisi de Karatepe’dir. Bazı kaynaklarda Kizzuwatna Ülkesi’nde, bazı kaynaklarda ise Meliddu (Malatya) Ülkesi’nde gösterilen Karatepe (Karahüyük), Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyindedir.

Bu bölgede yapılan kazılarda ve yapılan araştırmalarda Geç-Roma döneminden itibaren tarih öncesi çağların, paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzanan bir takım kalıntılar, kaleler, kaya kabartmaları ve çivi yazılı tabletler bulunmuştur. Karatepe yazıtının onuncu satırında Lavazantiya şehir adından sonra zikredilen üç şehirden birisi “URA-ME-NA-İ” diğeri de “LE-KA-RA-MAURU” olarak okunan kilişe resmin ikinci son satırı ve Boğazköy metinlerinde yabancı uzmanlardan Forrer, Göthze, Garstang ve diğerlerine göre, bugünkü Gürün ilçesi ile bir tutulan Tagarama veya Tegarama şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir “-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal Tlegarama ismini taşımakta idi. Tevrattan aynı yer bize Togarma şeklinde intikal etmektedir.[90]

“Toğarma’’ ise, Tevrat’ta  Nuh tarafından sonra Nuh (A. S.)’un  Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlundan Yafes’in torununun ismidir. Tarihi kaynakların ve Tevrat’ın  belirttiğine göre Nuh Tufanı’ndan  sonra insanlık alemi Hz. Nuh’un oğulları  Sam, Ham ve Yafes’ten türemişlerdir.

Tarihi kaynaklarda verilen bilgilere göre, Ön Asya’ya gelerek  yerleşmiş olan ve kendilerine Ön Sümerler adı verilen Taballar, Muşkiler, Togarmalar/Tegarammalar, Medler, bütün bu kavimlerin menşei birdir. Hepsi de Nuh’un üç oğlundan türemişlerdir. Bu uluslar, ilk göçlerle  Anadolu’nun çeşitli  bölgelerine gelerek  yerleşmiş olan  insan gruplarıdırlar.[91]

Tarihi kaynaklara göre, Zağros eteklerinden kuzeye   yayılmış olan Brekisefal insan gruplarından ayrılan  boylar, kuzeyde Kars ve Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu’yu Kızılırmak ve Yeşilırmak Havzaları  ile yine bu bölgenin güneyinde kalan güney Kapodakya, Toroslar ve Kilikya bölgeleri ve Tohma vadileri boyunca, Fırat ve Dicle ırmakları arasında yurt tutmuşlardı.[92] Bu ilk göçlerle gelen  uluslar yerleşmiş  oldukları  bu bölgelerde  kendi site devletlerini kurmuşlar. Bu kurulan şehir ve site devletlerine bulundukları bölgenin coğrafik özelliklerine göre  kendi lisanlarınca bir takım  isimler vermişlerdir.[93]

Yapılan en son inceleme ve araştırmalarda Önsümerler ile Sümerler’in kökenleri itibariyle aynı oldukları ve  Brekisefal tip “Alpen ırka” mensup oldukları anlaşılmıştır. Önsümerler ile Sümerler arasındaki  farkları, Önsümerler’in Önasya’ya daha önceden gelmiş olmalarıdır.

Kuzey Suriye’de Etiler/Hititler ile aynı ırktan olan Önasya tarihinde önemli roller üstlenen ve Mitanniler ile bunlara yakın olan boylar Antakya’ya kadar olan sahada otururyorlardı. Kuzey Mezopotamya’da  Hurriler ve Subariler, Zağros Dağları eteklerinde Kassitler, Urfa, Halep ve Antakya taraflarında Mitanniler, Anadolu’da (Kapadokya Bölgesinde) Hattiler, Malatya ve Maraş havalisinde Tegarammalar/Togarmalar ilk göçlerle gelerek  bu bölgelere yerleşmiş olan Önsümerler’dendirler. Önsümerler’den sonra gelerek genelde Aşağı Mezapotamya’da, Huzistan Bölgesi’de  yurt tutmuş olan Ela’mlar ile, Ela’mlar’n kuzeyindeki dağlık kesimde yerleşen Lü’lübiler ve Gutiler’e de Sümerler adı verilmektedir. Tarihi devirlerin başlarında Önasya’da görülen, yukarıda bahsedilen Kavimler ile Mısır’n ikinci neolotik medeniyetini kuranlar, Akadlar, Asurlular, Hiksüsler, Ara’miler gibi daha bir çok kavimler, İbraniler ile Önasya’dan gelen Brekisefal tipi insanlarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde yerleşerek kendi medeniyetlerini kurmuşlar, yerleşmiş oldukları bölgelere ve kurmuş oldukları şehirlere  kendi dillerine göre bir takım isimler vermişlerdir.

Tarihin aydınlanmaya başladığı zamanlarda (M. Ö: 5000-4000) Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde oturdukları görülen ve ilk yurtlarını sık sık değiştiren boyların Anadolu’ya bu ilk göçlerle gelmiş olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre Anadolu’nun çeşitli bögelerinde yurt tutmuş olan insan grupları ise şunlardır:

Gümüşhane ve Bayburt Havalisinde Isuwalar, Punt Bölgesinde Kizzuwatnalar, Kapadokya Bölgesinde Hattiler/Hitirler, Küçük Kapadokya’da Saplitler, Paflagonya’da Gaşgalar, Kilikya’da Luwiler, Izorya’da Arzawalar, Likeonya’da Luggalar, Karya’da Ahizzalar, Lidya’da Asuwalar,  bu ilk göçlerle gelip yerleşen insan topluluklarıdır.[94]

Anadolu’da yaşayan bu topluluklar, tarih öncesi çağların yani prehistorik devir adı verilen paleolitik, önpaleolitik, ve son paleolitik devirlerin tümünü de yaşayarak insanlık tarihinin ikinci çağı olan Neolitik Çağa, daha sonra da Mezolotik ve Kalkolitik Çağa ulaşmışlardır.

Bugün Çin, Sus, Ano ve Mezapotamya’da bulunan tarih öncesi çağlara ait alet ve eşyalar ile her türlü kalıntıların Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan kalıntılarla aynı olması ve aynı  tarihi taşıması, bu alet ve eşyaları kullanmış olan insanların tarafından Önasya’dan çeşitli göçlerle bu bölgelere getirilmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Tarih öncesi çağlardan günümüze kadar gelmiş olan bu kalıntılar, kurulan medeniyetlerin birbiri üzerine yığılmış birer kültür örnekleridir. Günümüzde yapılan en son ilmi araştırmalarda elde edilen bulgular, Anadolu’da insanlık tarihinin her dönemine ait yaşantının sürdürülmüş olduğunu doğrulayarak isnat etmektedir. Bakır ve Altın Anadolu’da M. Ö: 6000 yılında, Ela’m ve Mezapotamya’da M. Ö: 5000, Mısır’da M. Ö: 5000, Girit’te M. Ö: 3000, Batı Avrupa’da ise; M. Ö: 2000’li yıllarda görülmektedir. Bu tarihlerin ise, Brekisefal (Önasya tipi)ler’in Yakın Şark’a girdiği tarihlerle uyuşmakta olduğunu tüm tarihi kaynaklar kabul etmektedirler. Anadolu’da bulunan altın ve bakırın bu ilk göçlerle getirilmiş olduğu kesindir.

Tarih öncesi çağlarda ait olan kalıntılardan birisi de enkaz tepecikleridir. Bunlara Türkistan’da kurgan, İran’da tepe, Mezapotamya ve Suriye’de Tel, Anadolu’da ise Hüyük/Höyük adı verilmektedir.

Anadolu’da tarih öncesi çağlardan günümüze kadar çok sayıda toplumlar yaşayarak bir çok medeniyetler kurmuş oldukları için insanlık tarihi bakımından Anadolu, önemli bir konuma sahiptir. Çünkü Anadolu’nun tarihi açıdan önemi, Mezapotamya’dan  hemen sonra gelmektedir. İnsanlık medeniyetinin beşiği sayılan Mezapotamya ile Anadolu arasındaki en önemli nokta ise, Kapadokya medeniyetinin kurulmuş olduğu OrtaAnadolu; Kayseri’den Adıyaman’a kadar olan bölgeler olmuştur. Bir başka ifadeyle; Uzunyayla’dan başlayarak Fırat’a kadar uzanan Tohma Suyu ve havzasının kaplamış olduğu sahalardır. Çünkü Tohma Havzası, Konya ve Anadolu yaylasını  Antalya’ya, Erzurum’u Trabzon’a, Sivas ile Samsun’u, Karadeniz  ile Akdeniz’i birbirine bağlayan  yolların ana kavşağına  “Kilikya Kapıları” denilmektedir.

Orta Anadolu ile Güneyanadolu’yu birleştiren iki  anayolun varlığı  öteden beri bilinmekteydi. Anadolu ve Mezopotamya  arasındaki irtibatı  sağlayan bu iki yol da Tohma Havzası’nda  geçiyordu. Batı’dan doğuya doğru  Anadolu’yu baştan başa geçen bu iki ticaret yolunun birisi,  Kapodakya’nın (Hititler’in)başkenti Hattuşaş’tan Kaneş, Şamuha ve Hurama şehirlerinden geçerek Tilgarimmu’ya (bugünkü Gürün Ilçesi) ulaşır. Buradan da Timelkia (Bugünkü Darende Ilçesi), Meliddu (Malatya), Sümeysat, üzerinden Osreon (Urfa)’a varıyordu. Buradan batıdan Kargamış ve Halpa’ya,  doğuda Nusaybin üzerinden Asur ve Babil olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı.

Anadolu-Mezopotamya  ticaret ve kervan  yolunun birisi  Asur kaynaklarına göre; Mazaka’(Kayseri) dan gelen tarihi bu yol, Tilgarimmu’dan geçerek güney istikametinde uzayarak Elbistan’a gelir, buradan Kokusüs’a (Göksun İlçesi)ulaşan yol ile birleşerek   Markasi’ye (Maraş Ili) ulaşırdı. Gülek Boğazı’ndan geçerek Amanos eteklerinden Mezopotamya ülkelerine giderdi. Her iki yolda güvenlik bakımından Tohma Havzası’ndan geçmekteydi.

Anadolu ile Mezapotamya arasındaki irtibatı sağlayan  ticaret ve kervan yolunun geçmiş olduğu bölgelerde bir takım tarihi kalıntılar ve belgeler bulunmuş olduğu gibi, bu yolun hangi bölge ve şehirlerde geçmiş olduğu da tarihi tabletlerde belirtilmektedir. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu bölgelerden birisi de Karatepe’dir. Bazı kaynaklarda Kizzuwatna Ülkesi’nde, bazı kaynaklarda ise Meliddu (Malatya) Ülkesi’nde gösterilen Karatepe (Karahüyük), Elbistan’dan Malatya ve Gürün’e giden yolların on kilometre kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyindedir.

Bu bölgede yapılan kazılarda ve yapılan araştırmalarda Geç-Roma döneminden itibaren tarih öncesi çağların, paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzanan bir takım kalıntılar, kaleler, kaya kabartmaları ve çivi yazılı tabletler bulunmuştur. Karatepe yazıtının onuncu satırında Lavazantiya şehir adından sonra zikredilen üç şehirden birisi “URA-ME-NA-İ” diğeri de “LE-KA-RA-MAURU” olarak okunan kilişe resmin ikinci son satırı ve Boğazköy metinlerinde yabancı uzmanlardan Forrer, Göthze, Garstang ve diğerlerine göre, bugünkü Gürün ilçesi ile bir tutulan Tagarama veya Tegarama şehri kastedilmektedir. Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine göre, bu yer adı kendine has bir “-t/l” sadası ile başlamakta, yani ihtimal Tlegarama ismini taşımakta idi. Tevrattan aynı yer bize Togarma şeklinde intikal etmektedir.[95]

“Toğarma’’ ise, Tevrat’ta  Nuh tarafından sonra Nuh (A. S.)’un  Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlundan Yafes’in torununun ismidir. Tarihi kaynakların ve Tevrat’ın  belirttiğine göre Nuh Tufanı’ndan  sonra insanlık alemi Hz. Nuh’un oğulları  Sam, Ham ve Yafes’ten türemişlerdir.[96]

Tarihi kaynaklarda verilen bilgilere göre, Ön Asya’ya gelerek yerleşmiş olan ve kendilerine Ön Sümerler adı verilen Taballar, Muşkiler, Togarmalar/Tegarammalar, Medler, bütün bu kavimlerin menşei birdir. Hepsi de Nuh’un üç oğlundan türemişlerdir. Bu uluslar, ilk göçlerle  Anadolu’nun çeşitli  bölgelerine gelerek  yerleşmiş olan  insan gruplarıdırlar.[97]

Tarihi kaynaklara göre, Zağros eteklerinden kuzeye   yayılmış olan Brekisefal insan gruplarından ayrılan  boylar, kuzeyde Kars ve Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu’yu Kızılırmak ve Yeşilırmak Havzaları  ile yine bu bölgenin güneyinde kalan güney Kapodakya, Toroslar ve Kilikya bölgeleri ve Tohma vadileri boyunca, Fırat ve Dicle ırmakları arasında yurt tutmuşlardı. Bu ilk göçlerle gelen  uluslar yerleşmiş  oldukları  bu bölgelerde  kendi site devletlerini kurmuşlar. Bu kurulan şehir ve site devletlerine bulundukları bölgenin coğrafik özelliklerine göre  kendi lisanlarınca bir takım  isimler vermişlerdir.[98]

Tarihi kaynaklarda, Muşkiler ile Tibarenler, Asur kaynaklarında Kapodakya’nın Güneydoğusunda Kilikya’ya kadar uzunanan sahalarda oturdukları  belirtilmektedir. Ayrıca bu kaynaklarda verilen bilgilere göre, Erciyes eteklerindeki Mazaka’yı (Kayseri) ve Toroslardaki Comana/Komana’yı Taballar’ın ve Muşkiler’in kurmuş oldukları belirtilmektedir. Bu dönemde, Anadolu’nun Kapodakya bölgesinde Hattiler yaşamaktaydılar. Hattiler’in yaşamış oldugu bölgelerin doğusunda ve güneyinde Taballar ve Muşkiler yaşarken, bunların güney ve dogu sınırlarını teşkil eden Gürün ve havalisinde de tegarammalar yaşamaktaydı.

İşte tarihin aydınlanmağa başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000 yıllarında Anadulu’nun çeşitli bölgelerinde yaşayan Önsümerler’den olan Tegarammalar/Toğarmalar, tarihin bilinmeyen zamanlarında gelerek  yerleşmişlerdir. Bu nedenle Tohma Vadisi’nin içinde yer alan Gürün ve Darende İlçeleri de dahil olmak üzere, Malatya ve Maraş arasındaki bölgeler, tarihi kaynaklarda bu isimle “Tegaramma” olarak zikredilmektedir.

Tegaramma ismi, tarihi kaynaklarda bir şehir adı olarak (Gürün İlçesi’nin) zikredildigi gibi aynı zamanda, birden fazla şehrin içinde bulundugu bölgenin (Tohma Havzası dahil olmak üzere) Malatya’dan Maraş’a kadar olan tüm bölgelerin de ismi olarak belirtilmektedir.

Kapadokya metinlerine, Boğazköy, kültepe ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi(bir yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak kullanılmaktadır.

1-“Arzaua”: Örneğin tarihi kayıtlarda Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyordu: 1- Bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), 2-Küçük bir devletin ya da ülkenin adı. 3- Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini içine almakta ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız “Arzaua” şeklinde yazılmaktadır.

2-Hem bölge veya ülke hem de bir şehir ismi olarak tarihi kaynaklarda zikredilen cografi yer adlarindan birisi de Comana/omana/Kummani ismidir. Tarihi kaynaklarda zikredilen Kummani ismi: 1- KUMMANU: Hurri çevresinde yakin olan Hurama, Şamuha gibi şehirlerle sinirli olan bölgedir. 2-Göthze’nin tespit ettigine göre, bir ülke değil, şehir olarak Kizvatna’nın diğer bir adıdır. 3-Tegarama’nın güneyinde bulunan bir şehir adı veya site devletinin adıdır.[99]

İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah İlçesi’nin havalisine kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah bölgesidir. Bu ülke genelde tarihi kaynaklarda Kummuh/Kutmuhi adıyla zikredilmektedir.

Üçüncüsü ise; Kargamış Krallığı ile komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve Kommagene adıyla bilinen krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığı’na bağlı olarak (Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kapadokya ve Malatya arasında kalan uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin ve krallığının ismidir.[100]

Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri İli (Mazaka)ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi)nin güneyinde tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir şehir ve ülke adıdır. Tilgarimmu (Gürün)İlçesi’nin sınırları içinde bulunduğu bu krallık, Tabal Krallığına bağlı bulunan küçük bir prenslik halinde idi.[101]

Tabal Krallığı’na bağlı bulunduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre buranın halkını da Muşkiler ile Tibarenler (Taballar) oluşturmaktaydı. Tarihi kaynaklarda Comana/Komana/Kummuh gibi isimlerle anılmıştır. Hititler zamanında Şamuha, Hurama, Tilgarimmu gibi bölgeleri de içine alan Gurgum Krallığı ile komşu olan ve Kayseri’ye kadar uzanan bu ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan Asur Kralı bu kralın yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiştir.

TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya, hem de Hitit kaynaklarında defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit metinlerinde TAGARAMA  şeklinde yazılmaktadır. Hitit metinlerine göre Isuwa hududunda ve Azzi ile münasebeti bulunan bölgenin adı olabileceğini Göthze, Kizvatna isimli eserinde belirtmektedir. TEGARAMA ismi, Asur kaynaklarında “TİLGARİMMU” şeklinde geçen bu şehrin genellikle GÜRÜN İLÇESİ olduğu kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre: Kapadokya belgelerinde TEGARAMA, B) Hitit metinlerinde TAGARAMA, C) Asur kaynaklarında da TİLGARİMMU diye geçmektedir. Tegaramma ismi, bir şehir adı oldugu gibi Tohma vadisini içine alan saha ile birlikte Malatya’dan maraş’a kadar olan tüm bölgenin de adı olmuştur.[102]

Tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen; M. Ö: 4000 yıllarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden yaşamakta olan insan gruplarından birisi olan ve Tevratta Nuh Peygamber’in oğullarından Yafes’in torunlarından oldukları belirtilen TOGARMALAR/TEGARAMMALAR, tarihin bilinmeyen zamanlarından gelerek Malatya ile Maraş bölgelerine yerleşmişler, başta Gürün İlçesi olmak üzere Darende gibi bölgelerde bir takım yerleşim merkezleri kurarak bu şehirlerin coğrafi konumlarına göre veya kendi isimlerini vererek yaşamaya başlamışlardır.

Tarihi kaynaklarda Tegarammalar’n Malatya ve Maraş ve Kayseri’ye kadar uzanan bölgelerde yaşamış oldukları beliirtilmektedir. Bu nedenle bu bölgelerin ismi de Tegaramma bölgesi olarak adlandırlmaktadır. Asur kaynaklarında Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde Tagarama, Hitit belgelerinde Tegarama olarak zikredilen  şehrin bugünkü Gürün İlçesi belirtilmektedir. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığı gibi Garstang’a göre; Tilgarimmu ismi bir şehrin(Gürün İlçesi’nin)ismi olduğu gibi, Malatya’dan Kayseri’ye, yine Kayseri’den Maraş’a kadar olan tüm bu bölgenin ismi de TEGARAMMA BÖLGESİ olarak zikredilmekteydi.[103]

Dolayısıyla Darende İlçesi de tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yıllarda Tegaramma Bölgesinin içinde yer almaktaydı. Bir başka deyimle Tegaramma ismi, bir şehir adı olarak bugünkü Gürün İlçesi’nin ismi olduğu gibi, aynı zamanda Malatya ve Maraş arasındaki (Darende ve havalisi de dahil olmak üzere)tüm bölgelerin de genel adı olarak kullanılmaktaydı. Tarih öncesi çağlarda, M. Ö: 6000-4000’li yıllarda, ProtoHititler zamanında,  Gürün İlçesi’nin ismi Asur belgelerinde Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde Tagarama, Hitit metinlerinde Tegarama olarak zikredilirken, Divriği İlçesi’nin adı “TEPRİCHE”, Darende İlçesi’nin ismi ise, TİMELKİA/TİMELKEİA, Tilimra/Tiliuraş, Tahantariye, Taronidite gibi isimlerle zikredilmektedir. [104]Tarihi kaynakların vermiş oldukları bilgilere göre, Hz. Nuh’un oğulları’ndan Yafes’in üç oğlundan birisinin adı Tuğurma/Toğarma’dır. Bu isim bize Hitit Kaynaklarında TEGARAMA, Kapadokya metinlerinde  TAGARAMA, Asur kaynaklarında ise TİLGARİMMU olarak intikal etmektedir. Tilgarimmu ise, bugünkü Gürün İlçesi’dir.

İşte tarihin aydınlanmaya başladığı dönem olarak kabul edilen M. Ö: 4000’li yılların başında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşamakta olan insan guruplarından birisi olan Tegarammalar/Togarmalar’da ilçemiz Gürün ve havalisine tarihin bilinmeyen zamanlarında (büyük ihtimalle Tevrat’taki bilgilere göre Nuh tufanından sonra) gelerek yerleşmişler Malatya ve Maraş bölgelerinde de hüküm sürmüşler Tohma Vadileri boyunca bu bölgeleri yurt tutmuşlardır. İlçemiz Gürün ve havalisine yerleşmiş olan bu guruplar kendi isimler olan Togarma’yı bu bölgeye isim olarak vermişlerdir. Aynı zamanda Asur kaynaklarına göre ve Hitit metinlerinde de anlaşıldığı üzere ilçemiz Gürün’e Yüksek mağaraların bulunduğu su yeri “veyahutta” Yüksek mağaraların yanında geçmekte olan su” anlamına gelen “Tilgarimmu” ismi verilmiştir. Bu ismi Gürün ilçesi’nin tarihi kaynaklarda verilen bilgilere göre ilk isimlerinden birisi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu isimler bize çeşitli tarihi kaynaklarda ve tabletlerde çeşitli şekillerde intikal etmektedir.

Asur kaynaklarında Tilgarimmu, Kapadokya metinlerinde TAGARAMA, Hitit kaynaklarında TEGARAMA olarak zikredilen bu bölgenin bugünkü GÜRÜN İLÇESİ olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[105] Aynı zamanda da yine bu tarihi kaynaklara göre bu bölgenin ilk yerleşenlerinin de Malatya ve Maraş havalisinde hüküm sürmekte olan Tegrammalar/Togarmalar olduğu da kesin olarak ifade edilmektedirler. Tarihi kaynakların vermiş olduğu bilgilere göre Hz. Nuh’un oğullarından Yafes’in üç oğlundan birisinin adı Tuğurma/Toğarma’dır. Togarma ise, Maraş ile Malatya arasındaki bölgelere ilk göçlerle gelerek yerleşen TAGARAMMALAR/TOGARMALAR’ın atasıdır. Tarihi kaynaklara göre Tegarammalar, Ön Sümerler’e mensupturlar.[106]

Hitit kaynaklarında TEGARAMA, Kapadokya metinlerinde TAGARAMA, Asur kaynaklarında ise Tilgarimmu olarak intikal eden bu bölge, M.Ö. 6000-4000’li yıllarda buraya gelerek yerleşen ilk boylardan Nuh’un torunlarından TOĞARMA/TEGARMALAR’ın yaşamış oldukları ilk yerlerdir. Bu isim aynı zamanda Gürün İlçesi’nin de ilk adıdır. Dolayısıyla, TOGARMA veya TEGARAMA ismi, Toğarma/Teğarammalar’ın yaşadığı şehir anlamına geldiği gibi. Tarihi kaynaklara göre: Tarihi çağlardan günümüze değin gelmiş olan tümülüs ve höyüklere  Türkistan’da “Kurgan”, İran’da “Tepe”, Anadoluda “Höyük” Suriye ve Mezopotamya kültlerinde de “Tel” adı verilmiş olduğuna göre ve Babilcede, Ğar “Mağara” manasına geldiğine göre, Hititçe çivi yazısında, Arumma “Su”, (Arumma lahhu = Su ibriği), ismini ifade etmiş olduğunu göz önünde bulundurursak, Süryanice TEL ve Yine Babilce de ĞAR, Hititçe’de de Arimmu, kelimeleriyle türetilmiş olan TEL-GAR-RİMMU isimleriyle türetilmiş olan bir kelime ortaya çıkmış olmaktadır. Bu da bugünkü Gürün İlçesi’nin coğrafik konumunu anlatan bir ifade ortaya çıkmış olur. Yani “yüksek mağaraların bulunduğu su yeri” anlamına gelmiş olur. Asurca’da “Rimu, Rimu(m)” formülü kullanıldığı da göz önünde bulundurulak bir anlam vermek gerekirse; “Tel=yüksek yer, “Gar=Mağara, “Rimu” veya rimmu=“koruyucu, muhafız” anlamlarına geldiğine göre, “korunaklı yüksek mağaralar, anlamına da gelmektedir.

Hititler’in ismi Tevratta geçmektedir. Bu Ulusun soyunun Hz. Nuh peygamberin torunu Tubal/Tabal’e kadar dayandığını yazmaktadır. Hatta  Eski Ahit’te Hz. Süleyman Peygamberin Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları ve atları olan “Hitit Krallarından” söz edilmektedir. “Kapadokia” ise, Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna kadar (Erzincan ve Malatya yaylalarına doğru) uzanan ve gittikçe yüksekliği artan Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan bölgenin adıdır. Kızılırmak Havzasının Sivas’ı içine alan ve sayısız istilalara uğrayan kısmı da, Doğu Anadolu’nun değişik zamanlardaki bölünmelerinde bazen Pontos, bazen de Kapadokya’ya katılmış ve Roma İmparatorluğu’nun son teşkilatında, Pontika Diyosez’in Birinci Armenia adı altında bir vilayet olmuştur. Anadolu’nun merkezi yaylasında Hattuşaş, Piterya (Boğazköy), Mazaka (Kayseri) etrafında kurulan Hitit İmparatorluğu daha sonraları genişleyerek Asurlar’ın Pont (Kyzouadna), Ermenistan (Harre), Küçük Ermenistan (Kaskhaı) ve Büyük Kilikya (Arzania) adlarını verdikleri sahaları da sınırları içine almış, daha sonra Suriye’ye uzanmış ve değişik ırklara mensup milletlerden oluşan yeni bir konfederasyon meydana getirmiştir. Sivas ve havalisi Kaskhaı bölgesinde kalıyordu. Burası bir taraftan Koküsos (Göksun), diğer taraftan Tilgarimmu (Gürün ilçesi) ya kadar uzanıyordu.

Tarihin başlangıcında, Anadolu’nun ilk büyük devleti, Büyük Hatti Krallığı burada kurulmuştur. Hatti devletinin başkenti hattuşaş burada geriye çekilmiş Boğazköy (Pteria)da bulunuyordu. Bu bölgede Hattiler’e ait  çok kıymetli eserleri ihtiva eden harabeler vardır. Sivas ili, bu tarihi bölgede (Doğu Kapadokya) yer almaktaydı. Hitit Uygarlığının ilk merkezi olan Kayseri (Kaneş/ Kültepe/ Caesarea/ Mazaka) ye yakın olması sebebiyle bu uygarlığın hüküm sürdüğü bölgeler arasında yer almaktaydı.

Kapadokya metinlerine, Boğazköy, kültepe ve diğer tarihi belgelerde bir takım yer adları hem bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak kullanılmaktadır. Geç Hitit Şehir Devletleri’nin yerlerini ya da sınırlarını tesbit her zaman güçlük çıkarmıştır. Çünkü bu şehirler hakkında bize en iyi bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.

Asur belgelerinde Van Yöresine “Nairi memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”. Onun güneydoğusunda Anti-toroslar’ın başladığı dağlık bölgeye “Hilakku”, daha güneye Kilikya’ya kadar uzanan sahaya ise “Que” diyorlardı. Bu büyük bölgelerin içinde şüphesiz belirli şehirler vardır. Örneğin; III. Salmanassar zamanında Tabal’da 24 küçük krallık bulunuyordu. Bu krallıklar bir çeşit konfederasyon oluşturup, o şekilde idare ediliyorlardı.

Bu konfederasyona bağlı şehirlerin hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Anadolu’daki şehir devletlerinden en batıda bulunan “Tabal Memleketi” idi. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre bu memleket doğudan Milid (Malatya), güneyden “Hilakku” (Kilikya) ile sınır komşusuydu. Hitit Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul edilmektedir. Şüphesiz ki, bu sınırlar zamana göre değişiyordu. Örneğin Asur Kralı Sanherip zamanında Tabal’ın doğu sınırı Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi) şehrine kadar uzanıyordu. Asur belgelerinde Tabal bazen de “Bit Burutas” ismi eşanlamda kullanılıyordu. Hitit Hiyeroglifi anıtlarda bu memlekete “Parmeta” (klasik çağda Bareta)deniliyordu.

Tabal’ın, diğer Geç Hitit Devletleri’ne göre, Anadolu tarihi içinde önemli bir yeri vardır. Daha güneyde olan devletlerin genel olarak sürekli Asur’un etki alanı içine girmesine karşılık, Tabal Frygler’in komşusu olmak yüzünden daha çok onlardan etkilenmiştir. İvriz kabartmasında görülen giysi ve başlık biçimi Fryg özelliklerini yansıtmaktadır. Erzincan yakınındaki Urartu Devleti’nin belkide en batı yerleşme noktası olan Altıntepe’deki bazı küp parçaları üzerinde, Urartular tarafından kullanıldığı Van Bölgesindeki buluntularla da doğrulanmış olan bazı ölçü terimlerinin Luwi hiyeroglifleri ile yazılmış olması, Tabal’ın Urartu’dan da Fryg kadar etkilenmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Tabal’ın Kayseri’nin güneyi ve doğu bölgelerine yayılmış durumdaydı. Bölgenin büyüklüğü, III. Salmanassar zamanında burada 20 kadar ufak prensliğin bulunduğundan anlamak mümkündür. Gerçekten de adı geçen Asur Kralı, İ. Ö: 837 yılında Tabal’e yaptığı seferde, Tabal Kralı Tuatte’yi (Sivas İli Gürün ilçesi Şuğul Mevkiinde, ilçeye 2 km.lik mesafede bulunan  kitabede zikredilen Tuşratte olabilir), kentinde kuşattığını ve oğlu Kikki’nin haraç vermeyi kabul etmesi üzerine, bu bölgede bulunan 20 krallığın kendi egemenliğine girdiğini bildirmektedir. Urartu Krallarından Argişti;nin de İ Ö: 785 yılında batıya doğru ilerlediği ve Tuate soyunun ülkesine girdiği van kalesi yazıtlarında okunmaktadır. Asur Kralı Tiglatpileser’e haraç veren krallar arasında şu adlar sayılmaktadır: Tabal Kralı Waşşurme, Tunna Kralı Uşhitti, Tuhana Kralı Urballai, İştunda Kralı Tuhamme. Bunlardan Waşşurme, haraç ödemeyi daha sonra reddettiğinden, Asur orduları Tabal’e girmiş ve onu tahttan uzaklaştırarak, yerine Hulli adında birini getirmişlerdir. Bu kralın sonunun ne olduğu bilinmemekle beraber, oğlu Ambaris’in, daha önce değindiğimiz gibi, II. Sargon’un kızı ile evlendiği bilinmektedir. Ambaris’in eğemenliği altında bulunan bölgeden II. Sargon dönemine tarihlenen yazıtlarda Bit-Burutaş olarak söz edilmektedir.[107]

Tabal krallığı ile Milidia Krallığının sınır/komşu ve Asur’a karşı müttefik olduğu tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır. Fırat boylarıyla Kuzey Suriye’deki Hatti krallıklarından başka, Anadolu platosundaki Tuhana (Tyana) memleketine kadar bütün Hattiler Asur hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Hatti Prensliklerinin siyaseten Asur hakimiyeti altına girdikleri bu dönemde Asur kültür ve sanatının da Hattiler üzerinde tesir etmeye başlamış olduğu, kazılarda bulunan eserlerden anlaşılmaktadır. Kargamış, Sakçagözü ve Zincirli’de IX. Yüzyılın ikinci yarısına ait kabartmalarda Asur sanatının izleri  açıkça görülmektedir.

Asur kitabelerinde, Kargamış ve Malatya Kralları gibi kendilerini metbu tanıyan Hatti prenslerine ait bazı şehirlerin yakıldığı, bazılarının da büsbütün ellerinden alındığı yolundaki kayıtlar, ve yüklenilen ağır vergilerin Hattiler’e ne kadar insafsızca davranıldığını göstermektedir. Zağroslardaki Kişin’den Murat Suyu üzerindeki Palu’ya kadar uzayan alana hükmeden ve buralarda bir çok kitabeler bırakan Urartu Kralı Menuas, yakın şarkta Asur baskısının kalkmasından faydalanarak Meliddu bölgesini kendi hakimiyeti altına almış, (M. Ö: 804) siyasi ve askeri nüfuzunu genişletmişti. Oğlu ve halefi Argistis zamanında bu nüfuzun daha ziyade yayıldığı, bir kitabesinde Maraş doğusundaki Kummuh ve Malatya batısındaki Tabal Prensliklerini kendi ülkesi içinde saymış olmasından tüm bu bölgeleri de ele geçirdiği anlaşılmaktadır.

Anadolu’daki şehir devletlerinden en batıda bulunan “Tabal Memleketi” idi. Asur belgelerinde Van Yöresine “Nairi memleketleri”, Kayseri yöresine “Tab’al”adı veriliyordu. III. Salmanassar zamanında Tabal’da 24 küçük krallık bulunuyordu.

Bu krallıklar bir çeşit konfederasyon oluşturup, o şekilde idare ediliyorlardı. Bu konfederasyona bağlı şehirlerin hepsini bilmiyorsak da bir çoğunun isimlerini tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Asur çivi yazılı belgelerinden öğrendiğimize göre bu memleket doğudan Milid (Malatya), güneyden “Hilakku”(Kilikya)ile sınır komşusuydu. Hitit Hiyeroglif anıtlarında Tabal Devleti’nin Frigya ile sınır olduğu kabul edilmektedir. Tabal krallığı ile Milidia Krallığının sınır/komşu ve Asur’a karşı müttefik olduğu tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır. Şüphesiz ki, bu sınırlar zamana göre değişiyordu. Bölgenin büyüklüğü, III. Salmanassar zamanında burada 24 adet ufak prensliğin bulunduğundan anlamak mümkündür. Sivas ve havalisi bu dönemde ProtoHititler’in eğemenliğinde (Tabal Krallığının sınırları içinde) bulunuyordu. Asur belgelerinde “Tabal Ülkesi” hakkında bilgi verilen bilgi, Kayseri bölgesinde Geç Hitit Devri’ne ait bir çok anıtların bulunmasıyla da desteklenmiştir. Geç Hitit Beylikleri Dönemin’de  Tuanuva şehri, Tabal Ülkesinin merkezini teşkil ediyordu. Geç Hitit Devletleri döneminin en güzel san’at abidelerinden birisi olan “İvriz kaya Anıtı” da bu yöre içerisinde bulunmaktadır. İvriz Kabartması M. Ö: VIII. Yüzyılın geç safhasına aittir. Toros Dağları’na yaslanmış İvriz Köyü’ndeki küçük bir derenin yanındaki kayanın yüzüne oyulmuştur. Tanrı figürünün yüksekliği 4.20 M. dir. Kral figürü ise, 2.40 metredir. Sahnede Kral Uarpalaua ritüel duruşta, Hitit dua jestinde  ayakta durmaktadır. Hititler’de kutsanan ve Hitit ülkesinin hemen hemen  her yerinde bilinen  Fırtına Tanrısı TARU’nun adı olan bu kelime İvriz kabartmalarında da “bolluk ve bereket tanrısı veya bitkilerin tanrısı gibi tasvir edilmiştir.   “Tarhuili-“, kudretli, kuvvetli anlamına gelmektedir. Tanrı adı olan “Tarhu” veya “Taruh” ismi, “yenmek” anlamına gelen “tarhu” veya “tarh” kelimelerinden türetilmiştir. “Taruh”, İbranice’de “kanun, kanun koyucu” anlamlarına gelmektedir.

Kapadokya Metinlerinde, bir takım yer adları hem bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), hem Küçük bir devletin ya da ülkenin adı, veyahutta o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki ülkenin tüm şehirlerini içine alan birliğin adı olarak kullanılmaktadır. Geç Hitit Şehir Devletleri’nin yerlerini ya da sınırlarını tesbit her zaman güçlük çıkarmıştır. Çünkü bu şehirler hakkında bize en iyi bilgiyi veren Asur çivi yazılı belgeleri, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi isimlerden tamamen farklı ülke ve şehir adları vermektedir.

1-“Arzaua”: Örneğin tarihi kayıtlarda Coğrafi bir isim olarak “Arzaua” kelimesi üç anlamda kullanılıyor: 1- Bir şehir ismi (bir yerleşme merkezi), 2- Küçük bir devletin ya da ülkenin adı. 3- Genellikle Genellikle o küçük devletin önderlik ettiği, belli şehirlerden oluşan, “gevşek federasyon” görünümündeki birliğin tüm ülkelerini içine almakta ve Arzauva Ülkeleri diye, hatta bazen yalnız Arzaua şeklinde yazılmaktadır

2-Metinlerde geçen “aşağı memleket” anlamına gelen (KUR –uru- SAPLİTİ) ise tıpkı “yukarı memleket” anlamına gelen (KUR- uru- UGU)gibi coğrafi terimdir. Hitit yer adlarını yerleştirmekte bu terimlerin sınırladığı sahaları tesbit etmekte yarar vardır. Bundan da anlaşılıyor ki, Kızılırmak’ın çizdiği büyük kavisin güneyine Hititler “Aşağı memleket”, bizzat kavis içerisindeki kısma da “yukarı memleket” adını veriyorlardı. Kilikya, bugünkü Çukurova bölgesi aşağı memlekette bulunmaktaydı. Buna benzer Anadolu’da bir çok bölge “aşağı memleket” ve “yukarı memleket” olarak tarif edilerek bir çok bölgeler böyle açıklanmaktadır. Tarihi kayıtlarda bazı yerleşim yerlerinin ismi birbirine yakın olmayan türde birbirinden çok farklı isimlerle, değişik  şekillerde isimlerle anılmaktadır. Bunun nedeni ise, çeşitli dönemlerde o bölgenin coğrafi yapısı, dinsel kültürü veya dilinin özelliğinden dolayı meydana gelmektedir.

Örneğin tarih öncesi çağlarda Orta Anadolu’da yer alan tarihi yerleşim birimlerinden Hubişna-Tuanua beraberliğinin, daha sonra klasik çağda Kybstra-Tyana şekline dönüştüğü isbatlanmıştır. Aynı bunun gibi Sivas ve havalisi ProtoHititler döneminde Yukarı Kapadokya (KUR-uru-UGU=Yukarı memleket)bölgesinin sınırları içinde kalıyordu.

Hattiler’in yaşamış oldugu bölgelerin doğusunda ve güneyinde Taballar ve Muşkiler yaşarken, bunların güney ve dogu sınırlarını teşkil eden Gürün ve havalisinde de tegarammalar yaşamaktaydı.

 

GEÇ KALKOLOTİK ÇAĞLARDA

(Eski  Tunç Devri- M. Ö: 4000-3000)

GÜRÜN İLÇESİ

Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö: 4000-3000)Gürün İlçesi.

                           Kummuh Krallığı sınırları içinde.                  

M. Ö: 4000-3000’li yıllarda Anadolu’da kökenleri itibariyle Önasya’lı oldukları tarihi kaynaklarca belirtilen uluslar yaşamaktaydılar. İlk göçlerle gelerek Anadolu’ya yerleşmiş olan Önsümerler’e mensup bu topluluklar, yerleşmiş oldukları yerlerde kendi site devletlerini kurmuşlardır. Bu şehir devletleri kurulmuş oldukları bölgelerin coğrafik özelliklerine veya  bu devletleri kurmuş olan  kralların isimleriyle anılmaya başlamıştır.

Tarihi kaynaklarda, Tabal, Kummuh, Que,  Hilakku,  Gurgum, Kargamış, Meliddu vb. Gibi isimlerle anılan bölgesel krallıklar, batıda Tuz gölünden Akdeniz’e kadar, Kuzey sınırları ise, batıdan doğuya tuz gölünden Kızılırmak ve Yeşilırmak havzasından itibaren Malatya’dan güneyde Kargamış’a kadar, buradan da Tohma Vadileri  ve Toros Dağları ile bu bölgenin yüksek platoları ve Uzunyayla ile ve Kızılırmak’ın güneyinden Toroslar’a antitoros’un kuzey ve batısından yine Tuz gölüne kadar olan sahada hüküm sürmekteydiler

Mısırlılar Anadolu’da yaşayan bu topluluklara Asya’lı anlamına gelen “Setti” adını verirken, Asurlular, “birleşmiş milletler” anlamına gelen “Hattiler/Hititler adını vermekteydiler.  Kapadokya’da bulunan ve sayıları 15000’e varan tabletlerden anlaşıldığına göre tarihin bilinmeyen dönenmlerinde Anadolu’ya gelerek yerleşen ve ilk site devletlerini kurmuş olan  topluluklara “ÖnHititler” anlamına gelen “ProtoHititler”adı verilmektedir. ProtoHititler’in, Anadolu’nun yerli halkı olmadıkları kesindir. Ancak ne zaman gelmiş oldukları kesin olarak bilinememektedir.

Tarihi kaynaklara göre, M. Ö: 4000-3000 yılları arasında Anadolu’da henüz tamamen siyasi bir birlik kurulup tam bir devlet kurulamamıştı. Daha önceleri Hititler’in Anadolu’da tam olarak bir siyasi nüfuzları yoktur. Tam bir merkezi otorite mevcut değildir. Bu nedenle her site devleti kendi bağımsızlığını korumakta ve herkes bağımsız bir devlet gibi davranmaktaydı.[108]

Kuzey Suriye ve Irak bölgesinde Ganhar ve Malgu Prenslikleri bulunuyordu. Ganhar Prensliğinin başkenti Erbil,  Malgu Prensliği’nin başkenti ise, Ninova idi. Daha güneyde,  Ortadoğu’nun süper gücü durumunda bulunan Asurlular,  bulunuyordu.

Tarihi kaynaklarda kendilerine protoHititler adı verilen ÖnHititler, Kapadokya Bölgesinde, Muşkiler ve Taballar güney Kapadokya ve Toroslar’n kuzeyinde Comana ve Mazaka vb.gibi bölgelerde, Hurriler, Habur-Fırat arasındaki bölgelerde, Subariler/Subartular, Osreon adı verilen(bugünkü Urfa ve havalisi)bölgede yaşamaktaydılar.

Daha önceleri birer küçük şehir devleti iken sonradan bu şehir devletleri bir araya gelerek kendi aralarinda bir ittifak oluşturarak siyasi bir konfederasyon oluşturmuşlardir. ProtoHititler’in siyasi teşekkülleri en eski Türk kurullarına benzemekteydi. Anadolu’nun Kapadokya Bölgesi’nde yaşamakta olan ProtoHititler’in başkenti Hattuşaş’tır.

Başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kuzeybatıya dogru Tumana, Ulama, Turhumit, Tuhiya, Tuvanuva, Hakmişşa, Zalpa gibi şehirleri, doguya dogru ise; Sarişşina, Komana, Lahuzatiya, Razama, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri), Hahhum, Şahhum, Hurama, Şamuha, Tilgarimmu, Timelkia, Milidia gibi şehirleri bulunmaktaydı.[109]

M. Ö: XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Hititler’in en büyük ticaret merkezi olan kaniş(Kültepe)ve Asurlar ticaret amaciyla gelip giderlerdi. Buraya gelmek için iki önemli yol vardi. Birincisi Külek Bogazi güzergahiyla Kaniş’e(bugünk Kayseri)kadar uzanan yoldur. Bu yol uzun oldugu için genellikle ikinci yol tercih edilirdi. Mezapotamya’dan Kaniş’e ulaşan bu ikinci yol, Uras(Urfa), Melit(Malatya), Tilmika(Darende), Tegorama(Gürün)ve Pınarbaşı  yoluyla Kaneş’e gidiyordu.

Asur Koloniler’i çağında bu bölgelerde bulunan “Karum” ve “Wabartum” teşkilatları Asurlu tüccarların ticaret  işleri ile bunlara ait davalara bakıyorlardı. Bu dönemlerde Tilgarimmu olarak bilinen Gürün İlçesi, Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde bulunurken, Timelkia ve Taronidite olarak bilinen bugünkü Darende Ilçesi, Milidia (Malatya) Krallığı’nın sınırları içinde[110]  bulunuyordu.[111]

 

 

 

PROTOHİTİTLER/ÖNHİTİTLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

 

                               (Eski  Tunç Devri- M. Ö: 3000-2000) ProtoHititler (Ön Hititler)Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)

                           Kummuh Krallığı Sınırları içinde       

            Tarihin aydınlanmaya başladığı dönemlerde(M. Ö: 4000)Anadolu’da görülen ve en önemli stratejik konumuna sahip bölgelerinden birisi olan Kapadokya bölgesine yerleşmiş olan Hititler’e Asurlular Hatti/Hati adını verirlerken, Mısırlılar, “Haytas” adını vermekteydiler. Tarihi kaynaklar brekisefal ve dilleri bitişken (agglutinant) olan kavme yani tarih öncesi çağlardan önce gelerek Anadolu’ya yerleşen Hititler ile daha sonradan bu bölgeye M. Ö : 3000’li yıllarda gelerek yerleşen Hititler’e Ön Hititler anlamına gelen “Proto Hititler” adını vermektedirler.[112]

Hititler’in ismi Tevratta geçmektedir. Bu Ulusun soyunun Hz. Nuh peygamberin torunu Tubal/Tabal’e kadar dayandığını yazmaktadır. Hatta  Eski Ahit’te Hz. Süleyman Peygamberin Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları ve atları olan “Hitit Krallarından” söz edilmektedir. Kızılırmak nehrinin (Halys) doğusuna doğru Erzincan ve Malatya yaylalarına yaklaşırken yükseklik artar. Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan Kapadokia kalabalık bir bölge olarak burada yer alıyor. Kayseri (Caesarea-Mazaka) sönmüş bir yanardağ olan Ercyes Dağının(Argaios) silüetinin altındadır. Yanardağdan kalan topraklar en çok bağcılığa elverişlidir; ayrıca bölgenin sahip olduğu geniş otlaklar, at yetiştirmekteki ünüyle tarihte yer almaktadır. Kapadokya, “güzel atlar ülkesi” anlamına gelmektedir.

Önceleri, Anadolu’nun Kapadokya/Katpatukya bölgesinde yaşamakta olan Proto Hititler’in başkenti Hattuşaş’tır. Başlıca şehirleri ise, Kuşşar, Kaneş, Puruşhanda olmak üzere Kapadokya’dan kkuzeybatıya dogru Turhumit, Tuniyya, Tuwanuva, Zalpa v. b. gibi şehirleri bulunmaktaydi. Daha önceleri birer küçük şehir devleti iken sonradan bu şehir devletleri bir araya gelerek kendi aralarinda bir ittifak oluşturarak siyasi bir birlik oluşturdular. Proto Hititler’in siyasal teşekkülleri en eski Türk kurallarına benzemekteydi.[113]

Daha önceleri, Hititler’in Anadolu’da tam olarak bir siyasi nüfuzları ve etkinlikleri yoktur. Asur kolonileri çağında (M.Ö: 3000-2000) siyasal otoriteleri giderek artmış ve tüm Anadolu’yu içine alabilecek bir imparatorluk kurmuşlardır.

Asur kolonileri çağında, (M.Ö: 3000-2000) Asur İmparatorluğuna karşı ittifak oluşturan ve bölgesel krallıkları kendi siyasi nüfuzu altına almış olan Hititler’in(Proto Hititler)hüküm sürmüş olduğu bölgelerin bir başka ifadeyle merkezi Kapadokya hükümetinin sınırları ise; Tuz gölünden Akdeniz’e kadar çekilecek bir çizgi bu bölgenin batı sınırlarını oluşturur, kuzey sınırı ise; yine Tuz Gölü’nden Kızılırmak ve Yeşilırmak havzasından itibaren doğuda Malatya’ya güneyde Kargamış’a kadar uzanmakta ve Toros Dağları ile bu bölgenin yüksek platoları da dahil olmak üzere Uzun Yayla ve Tohma Vadilerinin tümünü içine almaktaydı.

Gürün ilçesinin de içerisinde bulunduğu Malatya ve Maraş bölgesinin tamamında hüküm sürmekte olan Tegarammalar’da merkezi otorite olarak Kapadokya’da hüküm sürmekte olan Hittiler’in siyasi nüfuzu altına girmiş bulunmaktaydı. Özellikle de Asur İmparatorluğu’nun yayılmacılığı karşısında direnebilmek için bölgesel krallıklar arasında büyük bir ittifak oluşturulmaya başlamıştı. Ve bu ittifakın öncülüğünü de Kapadokya’da hüküm sürmekte olan Hattiler yapmaktaydılar. Bu nedenle de ProtoHititler’in Anadolu da bulunan diğer bölgesel krallıklar üzerinde siyasi nüfuzları veya etkinlikleri artmaya başlamıştır.

M. Ö: 3000’li yılların başından itibaren Anadolu’da  güçlü bir ittifak halindeki ProtoHititler bulunmaktaydı. Önceleri Anadolu’daki bölgesel krallıkları siyasi nüfuzları altına almak suretiyle tarih sahnesine çıkmış olan Hititler’i Anadolu’daki ilk ittifakları Asur kralı Naramsin’e karşı(M. Ö: 2645-2607)olmuştur. İşte bu ittifaklardan Asur kaynakları oldukça geniş bir şekilde bahsetmektedirler.

M. Ö : 4000’li yılların sonu ile M.Ö. 3000’li yılların başında Anadolu’da çeşitli bölgelerde kendi küçük site devletlerini kurmuş olan bu uluslar Hititler, Tegarammalar, Kizzuwatnalar, Gasgaslar, Luviler gibi bölgesel krallıklar kendi müstakil krallıkları içerisinde bağımsız bir şekilde yaşamaya başlamışlardı.

“Asur ticaret kolonileri çağında”(M. Ö: 3000-2000) Anadolu’da gevşek bir siyasi yapıya sahip bulunmaktaydı. Tam bir merkezi otorite mevcut değildi. Henüz tamamen siyasi bir birlik kurulup tam bir otoriter devlet kurulamamıştı. Her şehir devleti kendi bağımsızlığını korumakta ve herkes müstakil bir devlet gibi davranmaktaydı.[114]

Gerek bu bölgede ve gerekse Kızılırmak’ın güneyinde Toroslar’a, Anti Toros’un kuzey ve batısında yerleşerek yurt tutmuş olan Tabal, Gurgum, Kummuh, Kargamış, Milakko, Meliddu vb. gibi bölgesel krallıklar, Asur kolonileri çağında genişleme siyasetlerinin birbirlerine ters düşmesi nedeniyle bunlar arasında sert mücadeleler olmakla birlikte, zaman zaman da çıkarlarını korumak maksadıyla aralarında ittifaklar oluşturulmaktaydı.

M. Ö: 3000’li yılların başında Mezapotamya’da süper bir güç olarak ortaya çıkmış olan Asurlular, Anadolu’daki bu krallıkları kendi hegemonyası altına almak için çeşitli tarihlerde Anadolu’ya seferler düzenlemişlerdir. Bu seferler neticesinde, tarihler M. Ö: 3000’li yılların sonlarını gösterirken Anadolu’da bulunan bölgesel krallıklar, Asurlular’ın kolonisi durumundaydılar. Tarihi kaynaklarda, bu dönem “Asur ticaret kolonileri çağı” olarak zikredilmektedir.

Anadolu’nun el değmemiş tabii zenginliklerine ve verimli topraklarına, diğer ülkeler gibi zamanının süper gücü olan Asurlular da göz dikmişlerdi. Çünkü Anadolu, Mezapotamya için bulunmaz bir hammadde deposu durumundaydı. Bu nedenle Asurlular, bu dönemde kuzey Suriye’de ve Anadolu’da bulunan bölge krallıkları üzerinde  egemen olmaya çalışıyor,  zaman zaman Anadolu içlerine kadar seferler düzenliyorlardı. Anadolu’nun en önemli stratejik bölgelerinden birisine gelerek yerleşen Hititler, bu saldırılara karşı zamanla Anadolu’daki şehir devletleri ile zaman zaman ittiffaklar kurdular. Anadolu’da kurulmuş olan bölgesel krallıklar kendilerine saldıran Asurlular’a karşı kurmuş oldukları bu ittifakdan dolayı, Anadolu’daki bu krallıklara “Birleşmiş Milletler” anlamına gelen “Hattiler”deniliyordu.

Daha sonra bu devletlerin üzerindeki etkinliklerini artırarak bu krallıkları egemenlikleri altına almayı başarmışlardır. Asur kolonileri çağında (M. Ö: 3000-2000) siyasal otoriteleri giderek artmış ve tüm Anadolu’yu içine alabilecek bir imparatorluk kurmuşlardır. M. Ö: 3000’li yılların başından itibaren Anadolu’da  güçlü bir ittifak halindeki ProtoHititler bulunmaktaydı.

Anadolu’daki bölgesel krallıkları siyasi nüfuzları altına almak suretiyle tarih sahnesine çıkmış olan Hititler’in Anadolu’daki ilk ittifakları Asur Kralı naramsin’e karşı (M. Ö: 2645-2607) olmuştur. Asur kaynakları bu ittifaklardan geniş bir şekilde bahsetmektedirler.

Anadolu’daki topluluklar henüz tam bir devlet teşekkülü haline gelmeden Mezapotamya’da bir imparatorluk  kurmuş olan Akad Kralı sargon(M. Ö: 3000-2645), Anadolu’nun güneydoğu sınırlarına kadar bir sefer düzenlemiş, bu seferler Akad Kralı II. Sargon zamanında da devam etmiştir. Hitit Ülkesi’nde bulunan Asurlu tüccarlar (Wabartumlar) Asur kralı’ndan yardım istemişler. Bunun üzerine Akad Krali II. Sargon düzenlemiş oldugu  seferlerle Puruşhanda (Kayseri) ya kadar gelmiş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.

Kültepe metinlerinde “mama Kralı Anum Hirbi’den Kaneş Kralı Warşama’ya yazılmış olan  bir mektupta bu durum açıkça belirtilmektedir. Çünkü bu belgede Asur Kolonileri Çağında, Anadolu’da küçük bölge krallıklarını eğemenliği altına alan bölgesel krallıkların varlığından bahsedilmektedir. Bu tarihi belgelerde, isimleri belirtilen krallıklar, ProtoHititler’in kurmuş oldukları krallıklardan oluşmaktadır. Bu krallkklar arasında bazen çok şiddetli mücadeleler meydana gelmiştir. Bu krallıklar arasında zaman zaman Anadolu’ya saldıran Asurlular’a karşı kendi aralarında bir takım ittifaklar olmuştur. Hititler’in Anadolu’daki ilk ittifaklar, Asur Kralı Naramsin’e karşı (M. Ö: 2645-2607) olmuştur. Asur kaynakları, bu ittifaklardan geniş bir şekilde  bahsetmektedirler.

Tarihi kaynaklara göre; Tarihin aydınlanmaya başladığı M. Ö: 4000’li yıllarda, Anadolu’daki uluslarca kurulan, “Asur Kolonileri çağında”, Asur Kralı Naramsin’e karşı ittifak oluşturan ve Kapadokya’daki ProtoHititler’in öncülüğünde hareket eden 17 Anadolu krallığının isimleri şöyledir:

1-Hattina Krallığı: Antakya ve kuzey bölgelerinde bulunmaktaydı.

2-Kargamış Krallığı: Kuzey Fırat geçidi üzerinde bulunan bugünkü Cerablus Bölgesinde.

3-Sam’al Karallığı: Bugünkü Zincirli Bölgesinde.

4-Hilakku Krallığı: Toroslar ve Adana’nın kuzey bölgelerinde

5-Que Krallığı: Adana ve havalisinde. Asurlular, Kilikya ile Toroslar arasındaki bölgeye Kizzuwatna diyorlardı.

6-Mazaka Krallığı: Bugünkü Kayseri ve havalisinde.

7-Tabal Krallığı: Kayseri, Nevşehir ve Ürgüp bölgelerinde.

8-Gurgum Krallığı: Maraş ve Gaziantep bölgesinde.

9-Milidia Krallığı: Bugünkü Malatya İli ve havalisinde bulunuyordu. Darende İlçesi bu dönemde Milidia/Malatya Krallığının sınırları içinde bulunuyordu.

10-Kummuh Krallığı: Toroslar ile Seyhan ve Ceyhan ırmaklarının kaynakları lie Tilgarimmu (bugünkü Gürün İlçesi)havalisinde bulunuyordu. Kummuh/Kummani krallığı: TILGARIMMU (Bugünkü Gürün ilçesi ve havalisinde ve Malatya’ya yakın bölgelerde hüküm sürmekteydi. Gürün ilçesi M. Ö: 2645 yılında, yani M. Ö: 3000-2000’li yıllar arasında Kummuh Krallığı’nın içinde bulunmaktaydı.[115]

Kummuh Krallığı ise, yukarıda da belirtildiği gibi Kapadokya’da hüküm sürmekte olan Proto Hitit (Ön Hitit)ler’e bağlı bulunmaktaydı ve bunlarla ittifak halindeydi.[116]

Asur ticaret kolonileri çağında, kuzey ve güney Mezapotamya ile Anadolu arasındaki siyasi ve askeri ve ekonomik ilişkilerin kurulmasına yardım eden en önemli ticaret ve kervan yolu, kuzey Fırat ve Dicle vadisinden geçiyordu. Bu yol üzerinde, Hahhum, Şamuha, Tagamasa gibi şehirler bulunmaktaydı. Bunlar gerek büyüklük ve gerekse zenginlikleriyle merkezi bir konumda olmaları itibarıyle aynı derecede öneme sahip değillerdi. Bu yolun ticaret merkezi olmak üzere en büyük ve en zengini Kayseri yakınlarındaki Kaneş şehri idi.[117] Yukarıda adı geçmekte olan TAGAMASA şehri bugünkü GÜRÜN İLÇESİ’dir.[118]

M. Ö: 3000-2000’li yıllarda Kummuh/Kummani Krallığı sınırları içinde kalıyordu. Yine aynı dönemde Şamuha, Hurama, Tilgarimmu, Meliddu gibi bölgeleri de içine alarak Kaneş’e kadar uzanan ve Maraş bölgesindeki Gurgum Krallığı ile komşu olduğu söylenen Kummuh krallığı bu tarihlerde Proto Hititler’e bağlı bulunmaktaydı. Dolayısıyla Kummuh Krallığı sınırları içinde bulunan Gürün İlçesi, bağlı bulunduğu Kummuh krallığıyla birlikte M. Ö : 3000-2000’li yıllarda Proto Hititler’in hakimiyeti altında bulunmaktaydı. Hititler’in bölgedeki egemenliği bu tarihlerden sonra da devam edecektir.[119]

 

 

GEÇ HİTİTLER/ESKİ HATTİLER (Nesililer)ZAMANINDA

ORTA VE SON TUNÇ DEVRİ: M. Ö: 2000- 1900/1180)

GÜRÜN İLÇESİ

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri) Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan Tabal Krallığı sınırları içinde

(M. Ö: 2000-1600) Kummuh Krallığı içinde                

 

A-Nesi Devleti’ne bağlı Tabal Krallığı sınırları içinde

I. Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )-                

B-Hatti İmparatorluğu’na bağlı  Kizwatna Krallığı sınırları içinde

I. Murşili zamanında(M. Ö: 1836-1806 )

C-Hatti İmparatorluğu’na bağlı  Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Telepinu - Ammuna - Tudhalia II. zamanında(M. Ö: 1806-1600)

     Anadolu’da Milattan önceki devirlerde yaklaşık her bin yılda bir başka göç meydana gelmiştir. M.Ö. 3000’li yılların sonu ile M.Ö. 2000’li yılların başında Ön Asya’dan gelerek Anadolu’ya yerleşmiş olan toplumlarla ayn soydan oldukları tarihi kaynaklarca belirtilen insan gurupları Anadolu’ya gelmeden önce İran’ın kuzeyinde (Zagros Dağları) ile Mezapotamya’nın batı bölgelerinde bir süre kalarak buradaki uluslardan büyük bir olasılıkla çivi yazısını da öğrendikten sonra bu birikimleriyle birlikte, M. Ö: 2000’li yılların başında Anadolu’ya Proto Hititler’in yaşamış oldukları Kapadokya’nın Nesi bölgesine yerleşen bu gruplar Proto Hititler ile karışıp kaynaşarak birbirlerine ve Proto Hititler’e rakip bir takım prenslikler kurmuşlar. Sonra da tüm Anadolu’yu içine alacak şekilde büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. M. Ö: 2000’li yılların başında kurulan bu imparatorluğa Geç Hitit Devleti adını vermişlerdir.

M. Ö : 3000’li yılların sonu ile M. Ö: 2000’li yılların başında, tarihi kaynaklarca İran’ın Zağros dağları eteklerinde ve Mezapotamya’da yaşayan ProtoHititler ile aynı soydan oldukları belirtilen insan grupları, ProtoHititler’in yaşadıkları bölgelere, özellikle de Kızılırmağın büyük kavisi içinde yer alan bölgeye kafileler halinde gelip yerleşerek Anadolu’nun bu kadim halkıyla karışıp kaynaşarak birbirlerine ve ProtoHititler’e rakip bir takım bölgesel krallıklar kurmuşlardır. Anadolu’ya sonradan gelerek Nesi bölgesinde yerleşen Geç Hititler, Anadolu’ya tamamen egemenlikleri altına almadan önce bir takım bölgesi krallıklar kurmuşlardı.

M.Ö: 2000’li yılların başında, Kapadokya’nın “Nesi Bölgesi”ne gelerek yerleşen, önce küçük beylikler, daha sonra da büyük bir imparatorluk olarak tarih sahnesine çıkan  Geç Hititler’e tarihte “Nesililer” adı verilmektedir. Külttepe’de bulunan tabletlere göre Geç Hititler ise; komşu devletleri içinde söz sahibi olmaları sonra da bunları teker teker egemenlikleri altına almaya başlamaları, Kral Pitnana zamanında meydana gelmiştir. Geç Hititler ve Proto Hititler’in birbirleriyle karışıp kaynaşmaları ve büyük bir imparatorluk olarak tarih sahnesine çıkmaları, Kral I. Hattuşuli zamanında meydana gelmiştir. Anadolu’da ilk siyasi birliği sağlayan Kral Anittaş ile birinci Hattuşuli arasında, tam 12 tane Hitit kralı gelmiştir. Kral Anittaş ile I. Hattuşuli aynı hanedana mensuptur.[120]

Tarihi belgelere göre; Nesililer’in kurmuş oldukları ilk şehir devleti Kuşşar’dır. Takriben M. Ö: 2000-1950 yılları arasında bu şehir devletinin başında, Pithanaş adında bir kral  bulunuyordu. Nesi bölgesine  yerleşen Hititler’in  kurmuş oldukları  şehir devletlerinden  bazıları şunlardır:

A) NESİ DEVLETİ: M. Ö: 2000’li yılların başında Kapodokya’ya  sonradan gelerek yerleşmiş  olan Hititler’ce  kurulmuştur. Bu krallığın başında ise Pithanaş adında  bir Kral vardır.

B) Anittaş Krallığı: Nesi Devleti’ni kurmuş  olan  Pithanaş’ın oğlu Anittaş tarafından kurulmuştur. Kral Anittaş, çevresinde  bulunan krallıkları  bir araya getirmeye çalışarak Anadolu’da  ilk Hitit birliğini  sağlayan kral olarak  bilinmektedir.

C) Zalpa Krallığı: Zalpa şehri’nin yeri henüz tam olarak  tesbit edilememiştir. Kral Anittaş’a  ait tablletlerde,  bu şehrin kralı  Huzziwa’yı yendikten sonra topraklarını  kendi ülkesine kattığı belirtilmektedir. Bu belgeye göre Zalpa Krallığı’nın başkenti, Zalpa şehridir.

D) Arinna Krallığı: Kültepe’de bulunan tabletlerde, Geç Hititler’in komşu şehir devletlerine egemen olması, Kral Pithana zamanında olmuştur. Bu kraldan sonra yerine oğlu, “Rabi Similtim(Merdiven Büyügü)ünvanına sahip Kral Anittaş geçmiştir.

Kral Anittaş, babasının ölümüyle birlikte isyan eden başta Zalpa Krallıgı olmak üzere bir çok  ülke üzerine sefer düzenleyerek bu ülkeleri ele geçirmiş. Kral Huzziva’nın daha önce başkent Nesaş’tan götürmüş olduğu tanrı yortusunu ele geçirerek ülkesine getirmiştir. Tarihi tabletlerde bu seferler “hangi ülke ayaklandıysa, tanrı Şiu’nun yardımıyla yendim” diye belirtilmektedir. Kral Anittaş zamanında kurulan sınırları, Karadeniz’den Ak Deniz’e kadar uzanan bu devlet tarihe Geç Hitit Devleti olarak geçmiştir.[121]

Geç Hitit Devleti’nin esas kurucusu sayılan I. Hattuşuli, (M. Ö : 1900-1836 Hitit Devleti’nin tahtına çıkar çıkmaz, ülkesinin sınırlarını geliştirmek amacıyla, seferlerini ilk olarak Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’nin batı kesimlerine düzenlemiştir. Hitit Kralı’nın yapmış olduğu bu seferler, Hitit belgelerinde şu şekilde anlatılmaktadır:

“Fırat Irmağını benden önce hiç kimse geçmemişti. Ben büyük kral onu yaya olarak ilk ben geçtim. Ardımdan da ordularım yaya olarak geçtiler. Akad’lı Sargon da onu geçip Hahhu(m)ordusunu yenmişti. Hahhu(m)’ya o kötülük yapmamıştı. Ama ben Hahhu(m) Kralını ve Şahhu(m) Krallarını yendim. Kentlerini ateşe verdim. Hahhu(m)Kralı’nı Yök Arabasına koştum.” demektedir.

Bu metinde açıkça görüldüğü gibi, Hitit genişleme siyaseti, öncelikle Hitit Devleti’nin güney ve güneydoğu bölgesine, Tohma Vadilerinin tamamından, Fırat’a kadar uzanan saha ve Suriye’nin kuzey kesimleridir. Tarihi kaynaklara göre; Hahhu(m), Şahhu(m), Hurama, Şamuha, Tegarama ve Timelkia gibi şehirlerin Kızılırmak ile Fırat Nehri arasında aranması gerektiğini belirtmektedirler. Şarişşa kenti(Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehridir). Altınyayla ilçesinde bir mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol üst kısmında stilize  dağ silsilelerinin üzerinde tüm güzelliğiyle bir geyik resmi yer  almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel, Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.

Tegarama, bugünkü Gürün İlçesi’dir. Timelkia şehri ise, bugünkü Darende İlçesi’dir.[122]

O halde Hitit Devleti’nin Kralı I. Hattuşuli, ordusuyla önce bu bölgeleri ülkesine katmıştır. Zaten hemen hemen her konuda Hitit Devleti’nin(Proto Hititler’in)nüfuzu altında bulunan bu bölgeler, I. Hattuşuli zamanında tamamen Geç Hitit Devleti’nin egemenliği altına girmiştir.

 Bu metinde açıkça belirtildiği gibi, Hitit Kralı I. Hattuşuli’nin, ülke sınırlarını genişletme siyaseti, öncelikle Hitit Devleti’nin güneyinde bulunan ülkelerin topraklarına, Anadolu ile Mezapotamya’yı birbirine bağlayan Seyhan ve Ceyhan Irmakları’nın kaynakları ile Tohma Vadileri’nin bulunduğu bölgelerden (Gürün ve Darende İlçeleri’nin bulunduğu) Fırat’a kadar uzanan saha ve Suriye’nin kuzey kesimleridir.[123]

Tarihi kaynaklara göre; Hahhu(m), bazı Hitit metinlerinde Hurama  olarak zikredilen şehrin adıdır. Şahhu(m) ise, yine Hitit metinlerinde Şamuha olarak zikredilen şehirdir. Bazı tarihi kaynaklar, Hahhum (Hurama), Şahhum (Şamuha) gibi şehirlerin Sivas’ın güneyinde veya Divriği’ye yakın oldukları belirtilirken, bazı Tarihi kaynaklar da, Hahhum, Şahhum(veya Hurama, Şamuha), Tegarama, ve Timelkia  gibi şehirlerin Kızılırmak ile Fırat Nehirleri arasında aranması gerektiğini belirtmektedirler. Ki, bu görüşü Şarişşa (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri)kentinin bulunmuş olması doğrulamaktadır. Tegarama bugünkü Gürün İlçesi, Timelkia şehri ise, bugünkü Darende İlçesi’dir. O halde, Hitit Kralı I. Hattuşuli, ordusuyla ilk olarak bu bölgeleri ülkesine katmıştır.

Hattuşuli’(Tabarna)nin zamanına ait bir tablette, “....kalemiz olursa o zaman bütün ülkeler Hattuşaş’a boyun eğer, kralın sarayı bir kayanın üzerinde kurulur. Düşmanınki ise, kum üzerine inşa edilmiştir.” Şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Bu ibareyle(sanki)o dönemdeki ismi Timelkia olan, bugünkü Darende İlçesi tarif ve tasvir edilmektedir. Bilindigi gibi Darende’nin eski isimlerinden birisi “Sengbar”dır. Sengbar, “taş kale” demektir. Tohma Vadileri boyunca bu tarife en güzel ve en çok uyan kale, Sengbar kalesi’dir.

Hititler’e ait bir başka metinde ise, Fırtına tanrısı ile İlluyanka’nın Kişkiluşşa Kenti’nde birbirleriyle savaştıklarında, İlliyunka’nın Fırtına tanrısını yenmişti. Fırtına tanrısı, bütün tanrılara yalvardı. Bunun üzerine tanrıça İnara bir ziyafet düzenledi. Her şeyi bolca hazırlamıştı. Hupaşiya  ile bir tuzak kurup, İlliyunka’yı “ziyafet veriyorum”diyerek O’nu ziyafete çağırdı. İlliyunka çocuklarıyla yukarı geldiler, yediler, içtiler. Bütün testileri bitirdiler. Öyle sarhoş oldular ki, kendi mağaralarına inemediler. Hupaşi’ye gelerek İlliyunka’yı bağladı. Sonra fırtına tanrısı geldi ve İlliyunka’yı öldürdü; diğer tanrılar da onun yanında idiler. İnara, Tarukka Ülkesi’nde, kayaların üstüne bir ev yaptırdı.....” Denilmektedir. Bu metinde sözü edilen mağaralar ve kayalar üzerinde inşa edilen yerin bugünkü Zengibar kalesi’nin, Tarukka Şehri’nin de bugünkü Darende İlçesi’nin olması kuvvetle muhtemeldir.

Hattuşuli’nin zamaninda Geç Hitit Devleti’nin sınırlarını; Batıda Tuz Gölü’nden Ak deniz’e kadar olan saha bu devletin batı sınırlarını,  Kuzeyde yine tuz gölünden Malatya’ya,  buradan da, Kargamış’a kadar  olan bölge oluşturuyordu. Bu dönemde, Elbistan’ın kuzeyinde, Malatya’nın batısında, Kayseri bölgesinde Gürün ve havalisini içine alan güçlü bir Tabal Krallığı bulunmaktaydı. Asur Kaynaklarına göre; Kayseri dolaylarında Tabal, Gürün ve Darende İlçeleri’nin dahil olduğu Malatya dolaylarında Kummuh, Maraş bölgesinde ise; Gurgum Prenslikleri bulunuyordu. Bütün bu bölgeler, Kapadokya’dan kuzey Suriye’ye kadar olan tüm sahalar, Geç Hitit Devleti’nin hakimiyeti altına girmiş bulunuyordu.

Hattuşuli’nin başarılarından bahseden tabletlerde Hitit Kralı’nın bu seferleriyle Fırat’ın batı kesimlerinden kuzey Suriye’ye kadar olan tüm bölgeler ele geçirilerek Hitit Devleti’nine egemenligi altına girmiş oldugu belirtildigine göre; Tohma Vadilerinin önemli bir  bölümünü oluşturan Darende ve Gürün Ilçeleri’nin bu tarihlerde Geç Hitit Devleti’nin hakimiyeti altına girmiş oldugu kesin olarak ortaya çıkmış olmaktadır.

Hitit Devleti’ne ait tarihi tabletlere göre I. Hattuşuli’den sonra yerine oglu I. Murşili geçmiştir. (M. Ö: 1836-1806)Geç Hitit Devleti’nin yeni kralı Büyük kral ünvanıyla tahta geçtikten sonra başkenti Nesaş’tan ProtoHititler’in başkenti olan Hattuşaş’a taşıdı. İmparatorluğun adını “Hattiler” olarak değiştirdikten sonra, babasının bırakmış olduğu yerden seferlerine devam etti. I. Murşili, babasının yolunu izleyerek aynı yoldan Fırat’ı geçerek önce Halpa Prensliği’ni sonra Kargamış Krallığı’nı ele geçirdi. Fırat yolu tamamen Hitit ordularına açılmış bulunuyordu.

Bu yol onları, dönemin on büyük şehirleri olan Harran, Asur, Mari vb. gibi, üzerinden Hammurabi İmparatorluğu’nun başkenti olan Babil’e götürecekti. Çünkü kuzey Suriye’nin fethi I. Murşili’ye Mezapotamya’nın fethinin yollarını açmıştı. Hatti ordusunun bu seferine aynı soydan olan Subariler ve Mitanniler de katılmışlardı.

Bu dönemde, Akad Krallıgı’nın son varisi olan Hammurabi Hanedanı’nın son hükümdarı, Şamsuditina(M. Ö: 1836- 1806) ise, doğunun bir çok ülkesini yağmalayarak ülkesini zenginleştirmek istiyordu. Bu amaçla 1806 yılında, Babil üzerine bir sefer düzenleyerek Akad Kralı Şamsuditina’yı yenerek imparatorluguna son verdi. Bu seferle birlikte Hatti Imparatorlugu’nun sınırları Babil’e kadar genişletilmiş oluyordu.

Geç Hitit Devleti’nin en parlak dönemi I. Murşili zamanıydı. Bu dönemde muhtelif etnik zümrelerden oluşan Anadolu halkı, Büyük Hitit İmparatorluğu’nun hegemonyası altında eşit konfederasyon meydana getirmiş ve birbirleriyle karışıp kaynaşmaları sağlanmıştır. Gittikçe kuvvetlenen bu konfederasyon; nihayet Kizvatna, Hurri, Gasga, Arzava ve Kilikya bölgeleri ile Çukurova bölgesi, Küçük Asya’nın büyük bir kısmı, başkent Hattuşaş’a bağlamıştır. Hitit Kralı I. Murşili’nin zamanında, Anadolu’daki Hitit Beylikleri’nin tamamı bir konfederasyon şeklinde bu kralın hakimiyeti altında toplanmıştır. Hatti İmparatorluğu’nu meydana getirmiş olan bu konfederasyona üye olan bölgesel Hitit krallıkları ve hüküm sürdükleri yerler ise şunlardı:

1-Arzava Krallığı: Antalya ve havalisi ile eşitlenebilen bu bölge de hüküm sürüyordu.

2-Gaşka/Kaşka krallığı: Karadeniz bölgesinde ve Kastamonu havalisinde idi.

3-Kilikya Krallığı: Bugünkü Adana ve Çukurova bölgesinde hüküm sürüyordu.

4-Hurriler, M. Ö: 3000’li yıllarda başlayan göçlerle Habur-Fırat arasına yerleşen Mitanniler devleti, bu dönemde Hitit İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiştir.

5-Kargamış Krallığı: Kargamış bölgesinde hüküm sürüyordu. M. Ö: 1806 yılında Hitit İmparatorluğu’nun hakimiyetine girmiştir .

6-Halpa Krallığı: Halep ve havalisinde hüküm sürüyordu. 1806 yılında I. Mursili’nin egemenliği altına girmiştir.

7-Kizvatna Krallığı: Seyhan ve Ceyhan ırmakları arasındaki bölgeden, Toroslar’dan itibaren Tahtalı Dağları’na kadar olan sahada hüküm sürmekteydi. Kizvatna Krallığı’nı, M. Ö : 4000’li yılların başından itibaren burada yaşayan topluluklar kurmuşlardı. M. Ö: 1806 yılında, Geç Hitit Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. I. Murşili zamanında, Hitit Ükesi’nin sınırları oldukça genişlemiş oldugundan yeni toprak düzenlemesi yapıldı. Bu düzenlemeye göre; bölgedeki küçük prenslikler bölgesel krallıklara baglanmış, bölgesel krallıklar da siyasi yönden Geç Hitit Devleti’ne bağlı bulunmaktaydı. I. Murşili zamanında yapılan bu düzenlemeyle, Tohma Vadilerinde, Kayseri, Malatya ve Maraş gibi bölgelerde hüküm sürmekte olan Tabal, Gurgum, Kummuh, Meliddu gibi krallıklar Kizvatna Krallığı’na bağlanmıştır. Kizwatna Krallığı ise; Hitit İmparatorluğu’na bağlıydı. Bu tarihlerde Gürün Ilçesi, (o zamanki ismi Tilgarummu)ve havalisi, Kizvatna Krallıgı’na bağlı Kummuh Krallıgı’nın sınırları içinde bulunurken, Darende İlçesi de siyasi yönden Kizvatna Krallıgı’na bağlı olan Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde bulunmaktaydı.[124]  I. Murşili’nin M. Ö: 1806 yılında ölmesi üzerine, yerine oğlu Telepinu geçti. Bu dönemde Hitit Ülkesi’nde siyasi karışıklıklar, taht mücadeleleri baş gösterdi. Bu karışıklıklar kral II. Tudhaliya zamanında da devam ederek, tam üç yüz yıl sürdü. Bu müddet içerisinde, devlet içerisinde meydana gelen iç karışıklıklar ve ordunun güçsüz kalması nedeniyle, hiç bir başarı elde edilemedi. Siyasi otoritenin boşluğundan faydalanmak isteyen, devlete bağlı bölgesel krallıklar, bağlarını gevşetmeye başladılar. Özellikle, Seyhan ve Ceyhan Nehirleri arasından Tahtalı Dağları’na kadar olan sahada ve Gürün havalısinde hüküm süren Kizvatna Krallıgı, Hitit Devleti içerisinde oldukça söz sahibi olan bir krallık haline geldi. Hatta yapılan bir anlaşmayla da Kizvatna Kralı’nın, Hitit kralı ile aynı konumda oldugu kabul edildi. Yapılan bu anlaşma, Hitit Devleti’nin bu tarihlerde, bölge krallıkları üzerindeki etkisinin oldukça azalmış olduğunu göstermektedir.

Hititit Ülkesi’nde meydana gelen siyasi istikrarsızlıklar, devletin kültürel yönden zayıflamasına da neden olmuştur. Çünkü Hitit Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, M. Ö: 1600’lü yılların başında Hurri kökenli prenslerin kurmuş olduğu Mitanniler, bu dönemde tarih  sahnesine yeni bir devlet olarak çıkmıştır. Bu tarihlerde, Hitit Devleti’nin zayıflamasının aksine Mitanni Devleti güçlenmeye başlamış, Geç Hitit Devleti’nin tam otoritesini sağlayamadığı bölgelerde, özellikle Hitit Ülkesi’nin doğu sınırlarını oluşturan Fırat’ın batı bölgelerinde (Tohma Vadisi bölgesinde) etkin olmaya başlamıştır. Mitanniler, Hitit Ülkesi’ni hem siyasi, hem de kültürel yönden tamamıyla etkilemeye başlamıştır. Kral adlarının Hititçe olmasına karşılık kraliçe adlarının Hurri (Mitanni) kökenli olması, hatta tapınaklarda bile Hurri-Mitani tanrılarına tapınılmaya başlanılmış olması, bu dönemde Mitanniler’in Hitit Ülkesini ne denli etkilemiş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Mitanniler, Hitit Ülkesini hem siyasi ve hem de kültürel yönde etkilemiş oldugu gibi aynı zamanda Hitit İmparatorluğu ile Mısır (Asur) lılar arasında üçüncü bir güç olarak ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla, Asurlular ile Hititler arasında bir tampon devlet konumuna gelmişlerdi. Hitit Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, M. Ö: 1600 yılında kurulmuş olduğu bölgeye (Kapadokya)ya doğru geri çekilirken Mitanniler de güneydoğudan Fırat’ın batı bölgelerine (Tohma Vadisi)doğru genişlemeye başlamışlardı. Böylece doğuda hüküm sürmekte olan Mitanniler’in genişleme siyaseti, Hitit Ülkesi’ni kültürel yönden etki ve nüfuzu altına alırken, diğer yönden devlete isyan eden bölgesel krallıklara ve diğer komşu ülkelere destek vererek Hitit Ülkesi’ne saldırmaları için teşvik ediyordu. Çünkü Mitanniler, yıllardan beri kültürel yönden etkisi altına aldığı Hitit Ülkesi’ni tamamen ele geçirmek için fırsat kolluyordu. Darende ve Gürün havalisi, bu tarihlerde Mitanniler’in kültürel etkinliği altına girmiştir. Bağlı bulunduğu Geç Hitit Devleti’nin Kral ve Kraliçelerin isimleri bile, Hurri-Mitanni kelimelerden oluşmaya, Hurri- Mitanni tanrıçalarına tapınılmaya başlanıldığı dönem olmuştur. Bu dönemde bilinen ve meşhur olan tanrıça Hepat idi. Tanrıça Hepat’ın kültü, Gürün ve Darende İlçeleri’nin bulunduğu havalide, bu dönemde kutsanmaya başlanmıştır. 

Hitit Devleti bu dönemde zayıflarken, Mitanniler güçleniyordu. Hitit Devleti’nde baş gösteren iç karışıklıklar, devletin zayıflamasıyla bölgesel krallıkların siyasi bağlılıklarını gevşetmelerine neden olduğu gibi, ülkenin toprak kaybetmesine de neden olmuştur. Özellikle, ülkenin otoriteyi sağlayamadığı doğu ve güney bölgelerindeki birçok kentin elden çıkmasına neden olmuştur. Devlete bağlı bölgesel krallıklar, kültürel yönden bağlı olmalarına rağmen, siyasal yönden tamamen bağlı değillerdi. Çünkü Hitit kralı I. Murşili’nin ölümünden sonra ülkede çıkan iç karışıklıklar nedeniyle, merkezi otoritenin boşluğundan faydalanan bölgesel krallıklar, Hitit Devleti’nden ayrılarak kendi başlarına hareket etmeye başlamışlardı. Özellikle Kizvatna Krallığı bu dönemde, Hitit Devleti ile Mitanniler arasında tampon bir devlet statüsüne gelmiş bulunuyordu.[125]

M. Ö: XVI. Yüzyıla girildiğinde, Hitit Devleti’ne bağlı bulunan bölgesel krallıklar, birer birer ayrılmış olduğu gibi, ülkenin doğu bölgeleri de Hitit Devleti’nin hakimiyetinden çıkmış bulunuyordu.[126] 

İncesu köyü'nün üstünde bulunan kale ile, Osmandede köyünün kuzeybatısında ve Kayseri-Malatya yolunun hemen solundaki tepenin üstünde bulunan kale kalıntısında,  Yukarısazcağız Köyü'nden, köyün şuğul denilen kayalıklarda bulunan iz ve işaretler ile,  Kalederesi Köyünden, Vezirhöyüğü adı verilen yerdeki höyük ve buradaki kalede bulunan oyulmuş taşlar, Sularbaşı Köyündeki Deppo baba mevkiinin 200 metre doğusundaki örenyeri ile, Sazcağız suyunun çıkış yerindeki  mağaralarda, Suçatı Kasabası'ndaki; Kalaycık, Elmalı, Sarıkaya, Gazören, Sancı Çubuğu, Karaağıl, Fertik mevkiilerinde bulunan maden eritme yerleri, çeşitli kuyular, mağaralar, su sarnıçları, seramik ve bulunan diğer malzemeler, Orta Tunç Çağı'na tarihlenen kırmızı, parlak ve astarlı seramik kaplara oldukça sık rastlanılmaktadır. Bütün bu tarihi kalıntılar, Gürün ve Havalisi'nin bu dönemde Orta Anadolu ile aynı tarihsel yaşamı ve kültürel gelişimi paylaştığını göstermektedir.

 

MİTANNİLER ZAMANINDA (M. Ö: 1600- 1380/1378) GÜRÜN İLÇESİ

Mitanniler Devleti Zamanında (M. Ö: 1600-1380/1378)

Kizvatna Krallığı sınırları içinde (Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)                

M.Ö. XV. Yüzyıla girildiğinde, Hitit Devleti’ne bağlı bulunan bölgesel krallıklar birer birer ayrıldığı gibi, komşu olduğu tüm ülkeler, Hitit Ülkesi’ni ele geçirmek için saldırmaya başladılar. Güneydoğuda Mitanniler, kuzeydoğuda ve doğuda Isuwalar, kuzeyde Gaşkalar ve güneybatıdaki Arzavalılar saldırıya geçtiler. Bu saldırılar, kral Arnuvanda ve kraliçe Aşmunikal zamanında da artarak devam etti. (M.Ö: 1380) ülkenin kuzeyinde (Karadeniz) yaşayan Gaşkalar, başkent Hatuşaş’a kadar gelerek her tarafı yakıp yıkmışlar, her girdikleri yeri yağmalamışlardır. Bu olay tarihi tabletlerde şöyle belirtilmektedir; “Gasbedilen şehirler arasında Nerik, Hurşama, Kaştama, Himuva, Zalpuva ve diğer şehirlerdir” denmektedir. Metnin bir yerinde de”.... Gaşkalar ta! Buraya(Hattuşaş’a)kadar geldiler. Tuhaşuna ve Tahantariya’yı kentlerini vurdular ve kapılara kadar indiler.” denmektedir.

Metinlerde geçen şehir isimlerinden “Hurşama” diger birçok metinde zikredilen şehirdir. Ki; genellikle tarihi kaynaklara göre, Kizvatna Ülkesi’nin diğer bir adıdır. TEGARAMA, yani Gürün İlçesi’nin güneyinde kurulmuş olan bir şehrin adıdır. Tarihi kaynaklarda, iki tane “Hurama” şehri vardır. Birisi, Malatya’ya yakın olanıdır. Diğeri ise; Şamuha ve Şarişşa (bugünkü Sarız İlçesi’dir)şehirlerine yakın olan çok büyük bir ihtimalle Hurman Çayı’nın bulundugu bölgede kurulmuş olan eski bir şehir olan Hurma/Hurama şehridir. Çünkü Hurma/Hurama/Hurşama kenti tarihi tabletlerde, her zaman Luhuzatia ve Razama şehirleri ile birlikte zikredilmektedir. Çünkü bu şehirler, Hurma/Hurama kentine çok yakın bir mesafede bulunmaktaydılar. Metinlerde geçen ve Gaşkalar’ın hücum ederek istila etmiş oldukları “Tahantariye” kenti bugünkü Darende İlçesi’dir. Yukarıda belirtildiği gibi iki tane Hurama şehri olduğu gibi iki tane de Şarişşa kenti olması muhtemeldir. Birisi tarihi tabletlerde Şasişina olarak diğeri de Şarişşa olarak zikredilen Hitit şehirleridir. Şarişşina bugünkü Sarız ilçesidir. Diğeri ise  Kızılırmak ile Fırat arasında aranması gerektiğini belirttiği Şarişşa kentidir. Bu kent ise Altınyayla ilçesinin sınırları içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıkta, yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehridir.

Tarihi tabletlerde geçmekte olan “Tuhaşuna”  şehri ise, Hititçe’de “-uşna” ekiyle türetilmiş bir şehir adıdır ki, bu da bugünkü “Tohma” ismiyle eşitlenebilmektedir. Metinlerde geçen ve Gaşkalar’ın hücum etmiş oldukları belirtilen “Tahantariya” kenti ise, bugünkü Darende Ilçesi’dir. Metinde geçen “...Tahantariye/Darende şehrini vurup kapılara kadar indiler..” ifadesiyle, Hitit Ülkesi’nine güneyi ve dogu sınırları, büyük ihtimalle “Kilikya Kapıları” ifade edilerek Asur ülkesine giden  ticaret yolunun geçmiş olduğu Tohma Vadileri’nin bulunduğu bu bölge tarif edilerek, bütün bu bölgelerin Gaşka saldırılarına maruz kaldığı anlatılmaktadır.[127]

Başka bir tarihi kaynakta ise; “Hitit Ülkesi’nin kuzeyinde Gaşgalar saldırırken, güneybatıda Arzavalılar’ın, kuzeydoğuda Azziler’in ve doğuda da Isuwalar’ın  Hitit Ülkesi’ne saldırmış oldukları belirtilerek, bu saldırılar esnasında Malatya yakınlarındaki Şamuha’yı ele geçirdikleri, Isuwalar’ın, Sivas’ın en güneyindeki ilçesi Tegarama’yı ele geçirmiş oldukları belirtilmektedir. Yine aynı tarihi kaynaklar, bu saldırırların Mitanniler’in teşviki ve yardımıyla olduğu açıklanmaktadır.[128]

Bu saldırılar, Hitit Kralı II. Hattuşuli’ye ait belgelerde şöye anlatılmaktadır; “Hatti memleketleri düşmanları tarafından tüm yıkıldı.; bir yandan Kaşkalı düşman, öbür yandan aşağı ülkeden düşman Arzava geldi ve bu da Hatti memleketlerini tahrip ederek  Tuvanuva’yı(Tyana=Bor) sınır yaptı. Sonra Azzi(Erzurum bölgerinden)  düşman geldi, o da yukarı memleketleri yaktı ve Şamuha’yı sınır yaptı. Işuwa’dan(Doğuanadolu) düşman geldi ve Tegarama’yı yıktı ve Kizzuwatna’yı sınır yaptı.....Ve hattuşa kenti de tahrip edildi.”

M. Ö: XV. Yüzyıldan itibaren Geç Hitit Devleti’nin hakimiyetinde olan ve siyasi yönden Hititler’e, kültürel yönden Mitanniler’e bağlı olan Kizvatna Krallığı, Hititler ile Mitanniler arasında tampon bir devlet haline gelmiştir.

Kizvatna Kralı zaman zaman Hitit devleti’nin yanında yer alırken, çoğu zaman da Mitanniler yönünden hareket etmekteydi. Hatta bu dönemde bir ölçüde Kizvatna Krallığını Mitanniler’e bağlı bir bölgesel krallık olarak saymak mümkündür. Gaşgalar, Azzililer ve Isuvalar’a karşı korumak ve bu saldırılardan dolayı yağmalanmakta olan bu bölgeleri kurtarmak maksadıyla bunlara destek veren Mitanniler’le birlikte hareket etmekteydi.

Bu nedenle, Gürün ve havalisi bu dönemde siyasi bağlamda Geç Hitit Devleti’ne, kültürel yönden Mitanniler’e bağlı Kizvatna Krallığının hakimiyeti altında bulunmaktaydı. Kizzuwatna Kralı bu dönemde Tegarama bölgesini Hitit topraklarından saymış oldukları için bu dönemdeki haritada Kizvatna Krallığı’nın sınırları içinde ve Kizzuwatna Krallığı’nı da Mitaniniler’e bağlı olarak göstermiş bulunuyoruz.[129]

Zaman zaman Hitit Devleti’yle, zaman zaman da  Mitanniler’le birlikte hareket etmekteydi. Başta Tegaramma bölgesi (Gürün ve Darende bölgesi) olmak üzere Malatya’ya kadar olan tüm sahalar kendisine bağlı olan Kizzuwatna Krallığı, Gaşga, Azzi ve Isuwalar’ın saldırılarına karşı, topraklarını korumak ve bu saldırılardan kurtarmak maksadıyla bu devletlere destek veren Mitanniler’le birlikte hareket etmekteydi. Fakat Mitanni Kralı, Kizvatna Kralı’na güvenmedigi için, Hitit Devleti’nin güçsüz durumundan da yararlanarak, Hititler’e bağlı olan Kizzuwatna Krallığı’na saldırdılar. Kizzuwatna Bölgesini kısa bir sürede egemenlikleri altına almayı başardılar.

Böylece Hitit Ülkesini, her taraftan düşmanları saldırarak ülke topraklarını birer birer ele geçirmeye başlamışlardı. Bu dönemde Hitit Devleti’nin varlığı bile tehlikeye düşmüştü. Çünkü batı ve güneybatı Anadolu’da kendilerine Trako-Fryg denilen, türlü adlar taşıyan çeşitli boyların, özellikle de Muşkiler’in saldırılarına hedef olmuştur. Hitit Devleti’nin başında bulunan krallar, bu saldırıları durduramadıkları gibi, kendi soylarından olan Mitanniler (Hurriler)’in  her türlü nüfuzu altında kendilerini kurtaramamamışlardır.

Hititler, bu dönemde Anadolu’daki hakimiyetlerini tamamiyla kaybetmeye başlamışlardı. Hititler’in bu güçsüz ve zayıf durumu, M. Ö: 1380-1346 yılları arasında krallık yapmış olan I. Subbilulima zamanına kadar devam etmiştir. Bu nedenle özellikle, Malatya’dan Tegarama’ya kadar olan başta Tahantariye (Darende) olmak üzere Kizvatna Krallığı’na bağlı tüm bölgeler, Azziler ve Isuwalar’ın saldırılarıyla ele geçirilmiştir. (Bakınız harita: 9. ) Azziler ve Isuwalar’ı Mitanniler desteklemiş oldukları için, M. Ö: 1600-1380 yılları arasında, tüm bu bölgeler Mitanniler’in eğemenliği altına girmiştir.[130] 

 

GEÇ HİTİT DEVLETİ’NİN SON DÖNEMLERİNDE

(M. Ö: 1380/1378- 1260)

GÜRÜN İLÇESİ

Geç Hitit Devleti(Hattiler)Zamanında (M. Ö: 1380/1378-1282 )          

      A-I. Subbilulima Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde

      B-II. Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)

          Kummuh Krallığı sınırları içinde

      C-Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde                                   

Subbilulima[131] Zamanında (M. Ö: 1380- 1346)

M. Ö: 1380 yılında Geç Hitit Devleti’nin başına I. Subbilulima, geçer geçmez ilk olarak devlete bağlı olan bölgesel krallıklar ile bir takım anlaşmalar yaptı.  Kızının birisini Mitanni Ülkesi’nin kuzeyindeki Alşe (Hayaşa) Kralı Hukkana’ya vererek akraba olduğu gibi, O’nunla ayrıca bir anlaşma yaptı. Mitanniler Devleti’nin siyasi ve kültürel baskısı altında bulunan fakat kendisi bir Hitit krallığı olan Kizvatna’nın başında bulunan Kral Şinaşşura ile bir anlaşma imzalayarak,  o tarihe kadar Hitit Kralı’nın kölesi olarak kabul edilen Kizvatna Kralları yapılan bu anlaşmayla, Hitit Krallarıyla aynı statüde oldukları kabul edildi.

Mitanniler ile arası açık bulunan Kizvatna Kralını yaptığı bu anlaşmayla yanına çekmeyi başaran Hitit Kralı, diğer bölgesel krallıklarla da saldırmazlık anlaşması imzaladı. Ülke yönetiminde, merkezi otoriteyi ve hakimiyeti sağlayarak, Hitit ülkesinin kaybedilmiş olan doğu ve güneydoğu bölgelerini ele geçirmek, Şamuha, Hurama, Tegarama, Tahantariye gibi kentleri ele geçirmiş olan Gaşga, Azzi ve Isuvalar’ı bu bölgelerden çıkarmak, bunları destekleyen doğudaki Mitanniler Devleti üzerine M. Ö: 1378-1358 yılları arasında iki sefer düzenledi.

I. Subbilulima, ülkesinin doğu ve güney bölgelerine yapmış olduğu ilk seferinde başarılı olamadı. Çünkü, ülkenin doğu ve güney bölgelerini ellerinde tutmakta olan Isuva, Azzi ve Gaşgalar’ı  doğuda hüküm sürmekte olan Mitanniler’ce desteklenmekteydiler. Mitanni Kralı, başkenti Waşşukani’den çıkmamışsa da, Isuvalar’ı desteklemek maksadıyla ordusunu yardım için göndermişti. Bu tarihlerde Wattaruşna olarak bilinen (Tegarama, Tahantariye, Hurama ve Şamuha gibi kentlerin bulunduğu)bölgeye doğru ilerleyince, daha önceden bu bölgeleri ele geçirmiş bulunan Mitanni kuvvetleri, Isuwalar’ın almış olduğu ön tedbirler, yakılan ekinler ve kapatılan su kuyuları yüzünden aç ve susuz bırakılan Hitit ordusu geri çekilmek zorunda kalmıştı. Hitit ordusu, ağırlığının büyük bir kısmını bırakarak geri çekildiği Wattaruşna Bölgesi, tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre; suyu ve kuyuları oldukça fazla bulunan bir bölgedir. Gürün İlçesi’nin Hezanlı Dağı ve Kavak Köyü’nün bulunduğu bölgede varlığını bugün  bile koruyan yüze yakın kuyu bulunmaktadır. Wattaruşna bölgesi, Tarihi kaynaklara göre, birden fazla yerde bulunmaktadır.

Tarihi kaynaklardan belirtilen Wattaruşna’lardan birisi, Tohma Vadisi’nde, Gürün İlçesi’nin Hezanlı Dağı eteklerinde kuyuların bulunduğu sahaya, bu tarihlerde verilmiş olan bir isimdir. Birinci seferinden başarılı olamayan Hitit Kralı I. Subbilulima, ikinci Seferini yine bu bölgeye yapmıştır. Kayseri Kültepe’den yola çıkarak Tegerama, Taronto/Tahantariya, Meliten’den geçerek Isuwa Ülkesi’(Elazığ)ne hücum etti. Böylece daha önceden ülkenin elinden çıkmış olan kentleri, Şamuha, Hurama, Tegarama, Tahantariye gibi kentleri tekrar ele geçirdi. Hitit Ülkesi’nin doğu ve güney bölgelerini ele geçirmiş bulunan Azziler ve Isuwalar’ı bu bölgelerden çıkardı. Daha sonra Mitanni Ülkesi’ne saldıran I. Subbilulima, Fırat’ı geçerek Mitanni Kralı Tuşratta’yı yendi. Kargamış ve havalisini, kuzey Suriye bölgesini ele geçirdi.  Mitanniler Sülalesi’ne son vererek Hitit Ülkesi sınırların doğuda Malatya yakınlarındakı Fırat’a kadar tekrar genişleterek bütün bu bölgeleri hakimiyeti altına aldı.[132]

Bu arada, Mısır Kralı (Firavun) Tutankom ölmüştü. Tutankom’un Karısı, I. Subbilulima’ya haber göndererek oğullarından birisini kendisine koca olarak göndermesini istemişti. Bu teklif üzerine I. Subbilulima, oğularından Zannanza’yı Mısır’a hem koca hem de kral olarak gönderdi. Yolda kurulan tuzak nedeniyle öldürülmesi üzerine, I. Subbilulima, Mısır üzerine saldırarak bir çok bölgeyi tahrip etti. Bu olay ileride meydana gelecek olan Kadeş Savaşı’nın önemli sebeplerinden birisi olacaktır.[133]

Bu dönemde,  Hitit Devleti’ne bağlı olan bölgesel krallıkların başında Hitit Kralı I. Subbilulima’nın akrabası olan insanlar bulunmaktaydı. Çünkü bölgesel krallıklar ancak bu şekilde merkezi otorite tarafından elde tutulabiliyordu. Bu tarihlerde Mitanniler Ülkesinin kralı I. Subbilulima’nın damadı olan Mattivaza bulunurken, Kargamış Krallığının başında ise, I. Subbilulima’nın kardeşi Şarrikişuh bulunmaktaydı. Halpa (Halep) Krallığı’nın başında ise, I. Subbilulima’nın kardeşi (bazı kaynaklara göre oğlu olan) Telepinu bulunmaktaydı.

Böylece yaklaşık M. Ö: 1380 yılına kadar  Gaşgalar, Isuwalar ve Aziler’in saldırılarına maruz kalan ve Mitanniler’in hakimiyeti altına girmiş bulunan Tahantariye/Taronto (Darende İlçesi) bu tarihten(1380)itibaren tekrar Hititler’in eline geçmiştir. Bu arada Hitit Ülkesi’nde çok büyük bir salgın hastalık baş gösterdi. Kral I. Subbilulima. bu salgın hastalıktan ölünce, yerine oğlu II. Murşili geçti. (M. Ö: 1346-1310)

Boğazköy metinlerinde öğrendiğimize göre Hitit Devleti’nin başına küçük yaşta birisinin geçmesinden faydalanmak isteyen ülkeye bağlı bulunan bölgesel krallıklar (Arzava, Kizvatna, Mitanni krallıklar) Hitit Devleti’nin hakimiyeti altında tutan bağlarını koparma zamanının geldiğini düşünerek devlete isyan etmeye başladılar. Bunlara bağlı olan Arnuwanda, Lugga, Pithana gibi küçük prenslikler de (isyan etmeye başlamışlardı.

Geç Hitit Devleti’ne gönülden bağlı olan sadece Kargamış Krallığı bulunuyordu.  Kargamış Krallığı, Hitit Devleti’nin en büyük desteğiydi. Asurlular bu dönemde tekrar güçlü bir devlet haline gelmişlerdi. Asur saldırıları ancak bu kralın desteğiyle bertaraf edebilmiştir. Bu dönemde Geç Hitit Devleti zayıflamış, bölgesel krallıkların da etkisi giderek artmaya başlamıştır.

Gürün (Tegarama/Tilgarimmu), îşuvalılar'ın eline geçti. İki kez Kuzey Suriye'ye dek genişleyen ve büyük bir imparatorluk durumuna gelen Hitit Devleti'nin böyle bir açmaza düşmesinin nedeni, I. Murşil'den sonra başlayan iç kargaşa ve Hint Ari göçlerinin yarattığı karışıklıktı. Ancak, Şuppiluliuma'yla (ÎÖ 1375-1335) birlikte, Hitit Devleti en geniş sınırlarına ulaştı.Hitit Devleti'nin Î.Ö. 1200'lerde yıkılmasından sonra iki yüzyıl kadar karanlık bir dönem yaşandı. ÎÖ I. binin sonunda kurulan Geç Hitit Kent Devletleri (Prenslikleri) Dönemi'nde.Kayseri yöresindeki Tabal ülkesi doğuda Tilgarimmu'ya dek uzanıyordu. Tilgarimmu, Malatya'daki Melid (Milidia/Maldia) Kent Devleti sınırları içindeydi.

Gürün'de bulunan Hitit hiyeroglif yazıtlı bir stel, bu dönemin eldeki somut belgelerinden biridir. Geç Hitit Prenslikleri'nin ÎÖ VII. Yy.sonunda birer Asur eyaleti durumuna gelmeleriyle, bu dönem sona erdi ve Sivas için bir başka dönem, Kimmer İskit akınları dönemi başladı.

Tarihi tabletlerde öğrendiğimize göre, Hurri-Mitanni kültürel yönden etkisini sürdürmekte, Mitanni/Hurri kökenli tanrılar Hitit Ülkesi’nde de kutsanmakta idi. Ülkenin dinsel açıdan en önemli merkezlerinden birisi olan Tilgarimmu’nun güneyinde bulunan, Kummani kentinde tanrıça Hepat’ın bayramı her yıl kutsanmakta idi. M. Ö: 1310 yılında Kargamış Kralı Şarrikişuh, Kummani Kenti’nin tanrıçası Hepat’ın bayramını kutlamak için Hitit kralı II. Murşili’nin yeğeni ile buluştuğu sırada, ölmesi üzerine ülkede yeni bir iç karışıklık dönemi başlamıştı.[134]

Geç Hitit Devleti içindeki karışıklıklar, Kral Muvatalli/Muvattali (M. Ö: 1310- 1282) zamanında da devam etmiştir. Geç Hitit Devleti’ndeki iç karışıklıklardan faydalanmak isteyen Gaşkalar ülkeye kuzeyden saldırırken, ülkenin doğu sınırları Asur tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu yüzden Hitit Kralı Muvatalli, başkenti Hattuşaş’tan Dataşşa’ya taşıdı.[135]

Bu arada Asurlar, Hititler’e bağlı bulunan Mitanniler Ülkesi’ne saldırmaya başladılar. Bu saldırılar karşısında tutunamayan Mitanniler, Hitit Devleti’nden yardım istedi. Hitit kralı, çeşitli uluslardan oluşan büyük bir ordu ile Asurlar üzerine yürüdü. Asur kralı II. Ramses, 20.000 kişilik bir orduyla Kadeş’e doğru ilerliyordu. Her iki ordu da Kadeş önlerinde savaşa tutuştular. Savaş ilk önce Hitit ordusunun başarısıyla sonuçlanmıştı. Fakat Geç Hitit ordusunda isyan çıktı. Çıkan bu isyan sonucunda M. Ö: 1282 yılında Hitit kralı Muvattali öldürüldü.[136]

GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ (M. Ö: 1282-1260)

Geç Hitit Beylikleri Döneminde (M. Ö: 1282-1260)

   Kummuh Krallığı sınırları içindedir.

Hitit Kralı’nın öldürülmesiyle birlikte, ülkede iç karışıklıklar ve taht mücadelesi yeniden başladı. Muvattali’den sonra krallığını ilan eden III. Murşili(M. Ö: 1282-1275)’ye karşı taht mücadelesine girişmiş olan III. Hattuşuli (M. Ö: 1282- 1250) nin zamanında da ülkede karışıklıklar ve isyanlar devam etti.

Hitit Ülkesi ikiye ayrılmış durumdaydı. Hitit Devleti, Fırat’ın doğu yakasındaki  topraklarının büyük bir kısmını kaybetti. Bu tarihlerde, Asur kralı Tukiltuninurta (M. Ö: 1260-1232) Subariler ülkesine hücum ederek Hurri Ülkesini istila etti. (M. Ö: 1260) Bu olay üzerine Hititler, soydaşları olan Hurriler’in yardımına koştular. Fakat Hitit ordusu savaş alanında 28.000 esir bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu büyük bozgundan sonra Büyük Hatti Krallığı Fırat’ın doğu bölgesini ve Mitanniler üzerindeki nüfuzunu tamamen kaybetti.

Bu tarihlerde, (M. Ö: 1260) Tohma Vadisi  ile, Meliddu(Malatya)ve havalisi, Hitit ülkesinin doğu sınırlarını oluşturmaktaydı.[137] Bu tarihlerde Tilgarimmu bölgesi, Hitit Devleti’ne bağlı Kummuh Krallığı’na bağlı bulunmaktaydı. Darende İlçesi de, Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. Meliddu ve Kummuh Krallıkları ise; sözde Hitit Devleti’ne bağlı görünüyor, fakat serbestçe hareket ediyordu.

M. Ö: 1260 tarihleri arasında gittikçe zayıflayan ve kendi sınırlarını dahi koruyamayan bir ülke konumuna gelen Geç Hitit Devleti’nin bu kötü durumu kral IV. Tudhaliya zamanında da(M. Ö: 1250-1200) devam etti. IV. Tudhaliya M. Ö: 1250 yılında Hitit tahtına geçtiği sırada ülkenin içindeki karışıklıklarla uğraşmak zorunda kalması nedeniyle kendisinden Asurlular ile mücadele etme gücünü göremediğinden ancak ülkenin doğu sınırlarını takviye etmekle yetindi. Bu tarihlerde doğuda bulunan Isuwalar, iç karışıklıklardan faydalanarak Tahantariye ve Tilgarimmu gibi bölgelere yine saldırmaya başladılar.

Bu saldırılar üzerine Geç Hitit Kralı IV. Tudhaliya, Tahantariye ve Tilgarimmu bölgelerini bu saldırılardan korumak maksadıyla bu bölgeye bir sefer düzenledi. Hitit Ülkesi, bu tarihlerde, Güneydoğuya doğru başlayan umulmadık bir hızla gelen Frygler (Muşki) in göç dalgasıyla ve saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Geç Hitit Devleti, bu saldırılar nedeniyle, Fırat Irmağı’nın batı kesimlerini (Tohma Vadileri) takviye etmekle yetinmiştir. Bu tarihlerde Nairi Ülkeleri (Kuzey Suriye) yi fethetmiş bulunan Asurlular,

Hitit Ülkesi’nin doğu sınırlarına (Fırat) kadar dayanmış bulunuyorlardı. Bu tarihlerde Mitanniler Devleti yıkılarak tarihe karışmıştır.[138]

          

ASURLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (1260-1232)

Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232)

           Kummuh Krallığı sınırları içinde

Hitit kralı IV. Tudhaliya bu saldırıları durdurmak için uğraşırken, doğuda çok güçlenmiş ve Hitit Ülkesinin doğu sınırlarına kadar dayanmış olan Asurlular Tegarama bölgesinin de içinde bulunduğu bölgelerde kendi başlarına hareket ederek, kendi bağımsızlıklarını koruma çabasında bulunan Tabal, Gurgum, Meliddu Kummuh vb. gibi bölgesel krallıklarını, M. Ö: 1260 yılında, Asur kralı Tukiltuninurta (1260-1232 ) ele geçirdi.

Bölgesel krallıklar Asurlular’ın eline geçtiği gibi Tegarama bölgesinin içinde bulunan Kummuh krallığı da Asurlular’ın eline geçti. Bu tarihten itibaren bu bölgeler tamamen Asurlular’ın hakimiyeti, etkinliği ve nüfuzunun altına girmiştir. M. Ö: 1232 yılında ülkesindeki karışıklıklar ve batıdan gelen göçlerden dolayı oluşan karmaşalar ve komşu ülkelerin durmak bilmeyen saldırıları ve bölgesel krallıkların isyanları Geç Hitit ülkesinin sonunu getirmiştir.

M. Ö: 1180 yılında Anadolu’da meydana gelen göçlerin ve çeşitli saldırıların karşısında tutunamayan Geç Hitit Devleti yıkılınca, batıdan gelen istila dalgalarının ve doğudaki Asurlular ve diğer toplulukların saldırıları karşısında tutunamayan ve kaçmak zorunda kalmış olan Hititler, bu tarihlerde Toroslar’ın doğusuna çekilerek Mitanni- Hurri halkı ile de birleşmek zorunda kalmışlardır. Batıdan gelen bu göç dalgası Kapadokya’dan, Toroslar’a kadar olan sahada çeşitli etnik yapıdaki insan guruplarının birbirleriyle karışıp kaynaşmalarına neden olmuştur.

Büyük Hatti İmparatorluğu’nun yıkılışı ile yeni Hattiler (Geç Hitit Beylikleri) in kuruluşu arasında pek çok zaman geçmemişse de pek çok olaylar olmuş, Anadolu’da pek çok değişiklikler meydana gelmiştir. Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden olan Muşkiler büyük guruplar halinde Hitit Ülkesinde hızlı bir şekilde yayılmışlar, gelmiş oldukları Sivas’ın en güneyi ve doğu bölgelerinden sonra Fırat’ı geçerek Asurlular’a ait topraklara akınlar yapmışlar, Güney Kapadokya’ya egemen olmuşlar daha önceden bu bölgelere gelerek yerleşmiş olan kavimlerden Taballar ile (Tibarenler) birleşerek yeni Hattiler ile eski Hattiler arasında bir set oluşturmuşlardır.[139]

Bu yüzden Fırat bölgesinde Kuzey Suriye’de ve Tohma Vadileri boyunca yerleşmiş olan Hattiler (Etiler) etnik bakımdan olduğu gibi kültürel yönden de Hattuşaş Hattileri’nin aynısı sayılmazlar. Kayseri’den Malatya’ya Maraş bölgesinden Kuzey Suriye’ye kadar olan sahada kurulmuş olan bu Geç Hitit Beylikleri’nin kültür ve medeniyetleri de değişik olmuştur.

Hitit İmparatorluğu’na bağlı birer krallık olarak varlıklarını sürdürmüşlerse de, bu dönemden itibaren bölgesel krallıklar, bağımsız birer krallık olarak varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Hitit Devletinin zayıflamasıyla birlikte devlete olan bağlarını ve ilişkilerini kesen bölgesel krallıklar, Güneydoğu Anadolu ile kuzey Suriye’den kuzeyde Tohma suyu’na Oront (Asi nehri) boylarına, doğuda Fırat kıyılarından, batıda Tyana (İvriz) ya kadar uzayan sahada kurmuş oldukları bölgesel krallıklardan olan Meliddu, Tabal, Kummuh, Gurgum ve Kargamış krallıklarının sınırları içinde kalmıştır.

Geç Hitit Devleti yıkıldıktan sonra M. Ö: 1232-1115 yılları arasında bu bölgelerde yaşamakta olan Hititler’in kendi soylarından olan diğer guruplarla kurmuş oldukları küçük krallıklar üç bölgeden yaşamaktaydılar. Bu bölgeler ise; İskenderun Körfezi’nden Amanos ve Toros eteklerine kadar uzayan ve eski Mısırlılar’ın Neharin adını verdikleri Fırat kavsiyle Oront/Asi Nehri arasındaki dağlık bölgelerde; 1-Kargamış Krallığı, 2-Hattina Krallığı, 3-HalpaKrallığı, 4-Bit-Agusi Krallığı, 5-Hama Krallığı kurulmuştu. Kuzey Amanos etekleriyle Habur Irmağı’nın kaynakları arasında ise;

1-Sam’al Karallığı, 2-Ya’udi Krallığı, 3-Gurgum Krallığı, 4-Kummuh Krallığı, kurulmuştur.

Toros-Fırat-Tohma Suyu ve AntiToroslarla çevrilmiş olan platolarda da şu prenslikler kurulmuştur:

1-Meliddu Krallığı: Malatya ve havalisinde, Darende İlçesi’ni de kapsamaktaydı. 2-Tabal Krallığı: Bugünkü Elbistan’n kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyinden itibaren Kayseri bölgesine kadar uzanan sahada kurulmuştur. 3-Kummani Krallığı kurulmuştur. 4-Kummuh Krallığı: Toroslar ile Seyhan ve Ceyhan ırmaklarının kaynakları ile Tilgarimmu(bugünkü Gürün İlçesi)havalisinde.

5-Milidia Krallığı: Bugünkü Malatya İli ve havalisinde bulunuyordu. Darende İlçesi bu dönemde Milidia/Malatya Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu.[140]

M. Ö: 1260’lı yıllara kadar kendi aralarında konfederasyon oluşturan ve birer müstakil prenslik halinde yaşayan Geç Hitit Krallıkları zaman zaman Genişleme siyasetinin birbirlerine ters düşmesi nedeniyle çoğu zaman da birbirleriyle sert mücadelelere girdiklerini tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[141]

Bu krallıklar zaman zaman da kendi aralarında yaptıkları anlaşmalarla çıkarlarına uygun olarak ittifaklar oluşturmuşlardır. Bu ittifakların başını yani sözcülüğünü bazen Tabal krallığı, bazı zaman Kargamış krallığı, bazı zamanlarda Meliddu krallığı üstlenmiştir. Bu ittifakları çoğu kez de birbirlerinin topraklarını işgal etmek amacıyla yapıldığı gibi, kendiklerini işgal etmek isteyen zamanınn güçlü devleti Asurlular’a karşı da yapmışlardır. Örneğin Geç Hitit Beyliklerinden birisi olan ve en az Asur etkisinden kalmış olan Kargamış kralı, önce Meliddu (Malatya) Krallığı’nı ele geçirmiş sonra da Malatya’dan batıya doğru Tohma suyu ve kaynaklarını da geçerek Kummuh, Tabal, Gurgum vb. gibi krallıkları da egemenliği altına almayı başarmıştır. Keza bu olumsuz tutumu Meliddu krallığı, Tabal krallığı ve diğer krallıklar da yapmışlardır.[142]

Kuzey Suriye’den Harput’a, Malatya’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Antakya’ya kadar uzanan sahada varlıklarını sürdürmüş olan Geç Hitit Beyliklerden birisi olan Tabal krallığı da sahip olduğu güç oranında bir takım krallıkları da kendi egemenliği altına  almıştır. Tabal krallığı M. Ö: 1260 yılında 24 tane küçük prensliğe hükmetmekteydi. (4) Asur kaynaklarına göre; Asur işgalinden hemen sonra, M. Ö: 1232-1115 yılları arasında Tabal Krallığı’na bağlı bulunan 24 küçük krallıktan birisi de tarihi kaynaklarn bazılarında Kummaha, bazılarında ise Kummuh olarak geçmekte olan Kummuh krallığı da bu küçük krallıklardan birisiydi.[143]

İşte bu zayıf ve yumuşak siyasi yapıdan faydalanmak isteyen Asurlular Hititler’in zayıflamasıyla birlikte bölgesel krallıklara saldırarak Fırat boylarına ve Suriye sınırlarına akınlar düzenleyen Asur kralı Tukiltuninurta,  Anadolu’da kendi bağımsızlıklarını koruma çabasında bulunan Tabal, Gurgum, Meliddu Kummuh  gibi bölgesel krallıkları M. Ö: 1260 yılında kanlı mücadeleler sonucunda ele geçirdi.

 Hitit kralı IV. Tudhaliya bu saldırıları durdurmak için uğraşırken doğuda çok güçlenmiş ve Hitit Ülkesinin doğu sınırlarına kadar dayanmış olan Asurlular, Fırat boylarıyla Kuzey Suriye’deki Hatti krallıklarından başka, Anadolu platosundaki Tuhana (Tyana) memleketine kadar bütün Hattiler Asur hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Hatti Prensliklerinin siyaseten Asur hakimiyeti altına girdikleri bu dönemde Asur kültür ve sanatının da Hattiler üzerinde tesir etmeye başlamış olduğu, kazılarda bulunan eserlerden anlaşılmaktadır. Kargamış, Sakçagözü ve Zincirli’de IX. Yüzyılın ikinci yarısına ait kabartmalarda Asur sanatının izleri  açıkça görülmektedir. Asur kitabelerinde, Kargamış ve Malatya Kralları gibi kendilerini metbu tanıyan Hatti prenslerine ait bazı şehirlerin yakıldığı, bazılarının da büsbütün ellerinden alındığı yolundaki kayıtlar, ve yüklenilen ağır vergilerin Hattiler’e ne kadar insafsızca davranıldığını göstermektedir.

M. Ö: 1260-1232 yılları arasında bağlı bulunduğu Tabal Krallığı ile Asur Devleti’ne bağlı bulunan Tilgarimmu bölgesi’nin dahil olduğu Kummuh krallığı, M. Ö: 1232 yılında Asur Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmış olan Tabal Krallığı’nın hakimiyetine girmiştir.[144]

Tabal krallığı’nın hakimiyeti bu bölgelerde M. Ö: 1115 yılında Meliddu (Malatya) Krallığı’nın bu bölgeleri işgal ederek egemenliği altına almasına kadar sürmüştür. Bu tarihten itibaren Tabal krallığı ile, bu presliğe bağlı bulunan küçük krallıklar Malatya krallığı’na bağlanmıştır.[145]

 

GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ

Geç Hitit Beylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115)

Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Büyük Hatti İmparatorluğu’nun yıkılışı ile yeni Hattiler (Geç Hitit Beylikleri) in kuruluşu arasında pek çok zaman geçmemişse de pek çok olaylar olmuş, Anadolu’da pek çok değişikler meydana gelmiştir. Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden olan Muşkiler büyük guruplar halinde Hitit ülkesinde hızlı bir şekilde yayılmışlar, gelmiş oldukları Sivas’ın en güneyi ve doğu bölgelerinden sonra Fırat’ı geçerek Asurlular’a ait topraklara akınlar yapmışlar, Güney Kapadokya’ya egemen olmuşlar daha önceden bu bölgelere yerleşen kavimlerden Taballar ile (Tibarenler) birleşerek yeni Hattiler ile eski Hattiler arasında bir set oluşturmuşlardır.[146]

Bu yüzden Fırat bölgesinde Kuzey Suriye’de ve Tohma Vadileri boyunca yerleşmiş olan Hattiler/Etiler, etnik bakımdan olduğu gibi kültürel yönden de Hattuşaş Hattileri’nin aynısı sayılmazlar. Kayseri’den Malatya’ya Saraş bölgesinden Kuzey Suriye’ye kadar olan sahada kurulmuş olan bu Geç Hitit Beylikleri’nin kültür ve medeniyetleri de değişik olmuştur. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da yaşanan göçler nedeniyle Kuzey Suriye ile Fırat kavsi içerisinde yaşamakta olan Hattiler, bu göçler nedeniyle Aramiler, Amurriler ve Subariler ile, Hurri- Mitanni kökenli guruplarla karışıp kaynaşarak bu bölgelerde küçük küçük prenslikler kurmuşlardır ve zaman zaman da Asur işgaline karşı bir konfederasyon haline gelmişlerdir.[147]

Geç Hitit Devleti’nin yıkılmaya yüz tutmuş olduğu dönemde, (M.Ö. 1280-1260) Bu devlete bağlı bulunan bölgesel krallıklar, devleti olan bağlılıklarını ve ilişkilerini keserek ayrı ve müstakil bir devlet olarak varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Bu arada da Mezapotamya’da güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmış olan Asurlular’a karşı da kendi varlıklarını sürdürmek içinde kendi aralarında zaman zaman ittifaklar oluşturmak zorunda kalmışlardır.

İşte bu zayıf ve yumuşak siyasi yapıdan faydalanmak isteyen Asurlular Hititler’in zayıflamasıyla birlikte bölgesel krallıklara saldırarak Fırat boylarına ve Suriye sınırlarına akınlar düzenleyerek bu bölgeleri kanlı mücadeleler sonucunda ele geçirdiler. M. Ö: 1260 yılında Kargamış Krallığı’nı Asur Kralı Salmanassar ele geçirdi.

Kargamış Krallığı’nın güneyinde bulunan Kommagene Krallığı ve Nairi Ülkeleri’ni ele geçiren Salmanassar’dan sonraki Asur kralı Tukiltuninurta, (M. Ö: 1260-1232) Tabal, Gurgum, Meliddu gibi bölgesel krallıkları ele geçirdi. Bu tarihlerde Tilgarimmu Bölgesi (Gürün İlçesi’nin bulunduğu bölgeler), Geç Hitit Devleti zamanından beri Kummuh (Kummana) Krallığı’nın sınırları içinde bulunmaktaydı. M. Ö: 1260 yılında, Tabal Krallığı ile birlikte hareket eden Kummuh Krallığı da M.Ö: 1260 yılında, Asurlular’ın egemenliği altına girmiş oldu.

Bu tarihlerde, Mezapotamya’da güçlü bir devlet olarak ortaya çıkan Asurlar, daha önceden Hititler’in eğemen oldukları tüm bölgeleri ele geçirerek, bu bölgelerde hüküm sürmeye başlamışlardır. Bölgede hüküm süren küçük krallıklar, zaman zaman, Asurlar’ın hakimiyetinden çıkmaya çalışmışlarsa da, Asur İmparatorluğı’nun etkisinden hiçbir zaman kendilerini kurtaramamışlardır. Daha önceki devirlerde nasıl ki, Hitit İmparatorluğu’na bağlı birer krallık olarak varlıklarını sürdürmüşlerse; bu dönemden itibaren de Asurlular’a bağlı birer müstakil krallık olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Asur Devleti’nin I. Tukiltuninurta’dan sonra (M. Ö: 1232) zayıflamasıyla birlikte, bundan faydalanan bölgesel krallıklar, Güneydoğu Anadolu ile kuzey Suriye’den, kuzeyde Tohma suyu’na, Oront (Asi Nehri) boylarına, doğudan Fırat kıyılarından, batıda Tyana (İvriz) ya kadar uzanan alanda kurmuş oldukları Tabal, Gurgum Kummuh, Meliddu, Kargamış, Hattina, Unki, Hilakku, Halpa, Hama, Ya’udi gibi küçük krallıkları, rahat bir şekilde hareket etme imkanını bularak kendi bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.[148]

İlçemiz GÜRÜN ve Havalisi,

İşte bu dönemde Geç Hitit Devleti’nin yıkıldığı dönemlerde kurulmuş olan ve adına da Geç Hitit Beylikleri adıı verilen bölgesel krallıklardan olan Meliddu, Tabal, Kummuh, Gurgum ve Kargamış krallıkları’nın sınırları içinde kalmıştır.  Zaman zaman bu krallıklar arasındaki ve zaman zaman da bu dönemin en güçlü devleti Asurlular’ın yapmış oldukları savaşlar sonucunda yapılan toprak düzenlemesi veya sınır anlaşmazlıklarından dolayı yukarıda sözü edilen bölgesel krallıklardan birisine bağlanmıştır.[149]

M.Ö: 1166 yıllarında, kendi aralarında konfederasyon oluşturan ve birer müstakil prenslik halinde yaşayanan Geç Hitit Krallıkları, M. Ö: VIII. Yüzyılın sonuna kadar bağımsızlıklarını korumuşlar, bu tarihten sonra birer Asur eyaleti haline gelmişlerdir.[150]

Bölgesel krallıklar, genişleme siyasetinin birbirlerine ters düşmesi nedeniyle çoğu zaman, birirbirleriyle sert mücadelelere girişmişlerdi. Tarihi kaynaklarda, bu mücadelelerden oldukça sık olarak bahsedilmektedir. Bu krallıklar zaman zaman kendi aralarında yaptıkları anlaşmalarla çıkarlarına uygun olarak ittifaklar oluşturmuşlardır. Bu ittifakların öncülüğünü bazen Tabal krallığı, bazen Kargamış krallığı, bazı zamanlar da Meliddu krallığı üstlenmiştir. Bu ittifakları çoğu kez, birbirlerinin topraklarını işgal etmek amacıyla da yapmaktaydılar. Örneğin, Geç Hitit Beylikleri’nden birisi olarak en az Asur etkisinden kalmış olan Kargamış Kralı, önce Meliddu (Malatya) Krallığı’nı ele geçirmiş, sonra da Malatya’dan batıya doğru Tohma suyu ve kaynaklarını geçerek, Kummuh, Tabal, Gurgum gibi krallıkları egemenliği altına almayı başarmıştır. Keza; bu olumsuz tutumu Meliddu Krallığı, Tabal krallığı ve diğer krallıklar da yapmışlardır.[151]

Gürün ve Kargamış yazıtlarında. Kargamış kralı Sasa’nın Malatya krallığı’nı egemenliği altına almış olduğu anlatılmaktadır.[152] Asur kaynakları’nda anlatıldığına göre (yazıtlarda) bu tarihlerde ilçemiz Gürün ve havalisinin de içinde bulunduğu Kummuh (Kumana) Krallığı ile Gurgum Krallığı arasındaki sınır anlaşmazlığı çözmüş olduklarını ve bu anlaşmazlıkların da Kummuh kralllığı sınırları dahilinde bulunan Tilgarimmu bölgesinin oluşturmuş olduğu belirtilmektedir.

Tilgarimmu bölgesi, Tabal, Gurgum, Meliddu gibi bölgesel krallıkların tam ortasında bulunmaktaydı. Tilgarimmu bölgesi, Geç Hitit Beylikleri döneminde, bazı zamanlar Tabal, bazı zamanlar Meliddu ve Gurgum krallıkları ile Kargamış Krallığı hakimiyeti altında kalmıştır. Geç Hitit Beylikleri’nin (Tabal, Gurgum, Meliddu, Kummuh gibi) de Kayseri’den Malatya’ya, Tohma vadilerinden Toroslara kadar uzanan saha da ve Güney Kapadokya’da kurulmuş oldukları, bu dönemde Tilgarimmu (Gürün) bölgesinin bağlı bulunduğu Kummuh Krallığı’nın, Tilgarimmu’nun güneyinde, güney Kapadokya’da olduğu ve Kilikya ile sınır bulunduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[153]

GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ ÇAĞINDA GÜRÜN İLÇESİ

(TABAL KRALLIĞI ZAMANINDA)(M. Ö: 1232- M. Ö: 1115)

Geç Hiti Beylikleri Döneminde

Tabal Krallığı sınırları içinde

 

M.Ö: 1280 tarihinden itibaren, kendi sınırlarını bile koruyamaz bir hale gelen Hitit Devleti’ne bağlı bulunan diğer bölgesel krallıklar gibi Tabal Krallığı da bu devletten ayrı, müstakil bir krallık gibi hareket etmeye başladı. Tabal Krallığı’nın bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra Kargamış Krallığı ve tüm Nairi ülkeleri, Asurlular tarafından işgal edilerek ele geçirildi. M.Ö: 1260 da ise; Asur Devleti’nde meydana gelen iç karışıklıklardan faydalanan Tabal Krallığı tekrar bağımsızlığına kavuşarak müstakil bir devlet olarak varlılığını sürdürmüştür.

Geç Hitit Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan ve bölgesel krallıklardan birisi olan Tabal Krallığı, Sivas’ın en güneyindeki bölgeleri ele geçirdikten sonra Fırat’ı geçerek, Asur topraklarına akınlar düzenleyen Muşkiler ile Taballar tarafından kurulmuştur.

Tarihi kaynaklar, Muşkiler ile Taballar’ın güney Kapadokya’ya yerleşmiş olduklarını, Mazaka ve Komana/Comana şehirlerini kurmuş olduklarını belirtmektedirler. Hitit kaynakları, Tabal Krallığı’nın doğu sınırını Tegarama (Gürün İlçesi) Bölgesi oluşturduğunu açıklamaktadırlar. Tevrat’a göre Gürün ve havalisinin ilk yerleşenleri olarak bilinen Tegarammmalar/Togarmalar ile Tabal ve Muşkiler’in aynı soydan oldukları belirtilmektedir. O halde Asur kaynaklarında Tilgarimmu olarak adı geçen ve bu tarihlerde Muşkiler’in doğu sınırını oluşturan bölgenin yani Gürün ilçesi’nin Tabal krallığı’nın kurulmuş oldduğu bu bölgeye sınır olduğu kesin olarak ortaya çıkmaktadır.[154]

Çünkü Tabal, Gurgum, Meliddu gibi Geç Hitit Beylikleri’nin Maraş, Malatya ve Kayseri arasındaki bölgelerde kurulmuş oldukları konusunda tarihi kaynaklar birleşmektedirler. Bu dönemde Kummmuh krallığı adıyla bilinen ve Gürün ilçesi’nin de sınırları dahilinde bulunan bu krallığın da Comana/Komana/Kummuh adıyla bilinen bölgenin de güney Kapadokya’da olduğu ve Kilikya ile sınırlı olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[155]

Kuzey Suriye’denn Harput’a, Malatya’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Antakya’ya kadar uzanan sahada varlıklarını sürdürmüş olan Geç Hitit Beyliklerden birisi olan Tabal krallığı da sahip olduğu güç oranında bir takım krallıkları da kendi egemenliği altına  almıştır. Tabal krallığı M. Ö: 1260 yılında 24 tane küçük prensliğe hükmetmekteydi.[156]

Asur kaynaklarına göre; Asur işgalinden (M.Ö: 1260-1232) hemen sonra, M. Ö: 1232-1115 yılları arasında Tabal Krallığı’na bağlı bulunan 24 küçük krallıktan birisi, tarihi kaynakların bazılarında Kummaha, bazılarında, Kummuh olarak geçen Kummuh Krallığı, bu küçük krallıklardan birisiydi.

Tabal Krallığı’na bağlı bulunan ve merkezi Comana/Kumaha olan bu krallığın kaplamış olduğu saha ise, Sarus (Seyhan) ve Pyramus (Ceyhan) Irmaklarının Kilikya’ya doğru inen yataklarına hakim yüksek plato ve yaylalar, Göğdeli ve Tahtalı Dağları ile Kokusüs(Göksun) ve Markasi (Maraş) den Fırat’a kadar olan saha idi. [157]Bu bölgeler ise; tarihi kaynaklarda Comana- Kommagene- Kumana- Kummuh- Kuutmuhi gibi ismilerle anılmaktadır. “Kommagene” Sami asıllıdır. Asurca’sı Kummuhi’dir. Helenist dönemde bu bölgeler, Comana şeklinde ifade edilmiştir. Bu bölgelerde Hititler zamanında, Şamuha, Hurama, Tilgarummu, Timelkia, Meliddu gibi bölgeleri içine alarak Mazaka (Kayseri) dan Malatya’ya kadar uzanan sahada hüküm süren ve Gurgum krallığı ile komşu olan bir krallıktan bahsedilmektedir.[158]

 Tarihi kaynakların belirttiğine ve Asur kaynaklarına göre Asur kralı II. Sargon zamanında Muşkiler ile işbirliği halindeki kral olarak nitelenerek üzerine yürüdüğü bu bölgenin (Kummuh/Kummani) Kralı GÜNZİANİ’yi devirerek yerine Meliddu (Malatya) Kralı Tarhunazi’yi getirmiş, topraklarını da Meliddu krallığına katmıştı.[159]

M. Ö: 1260 yılından M. Ö: 1115 yılına kadar Tabal Krallığı’na bağlı bulunan Kummuh Krallığı’nın tarihi kaynakların bir çoğunda Comana-Komana-Kummuh gibi değişik isimlerle ifade edilmiş olması tarihi kaynaklardaki bilgilerin çok çeşitli ve değişik olmasından kaynaklanmaktadır. Hitit kaynaklarına göre Komana(Comana) veya Kummuh/Kutmuhi adıyla bilinen bölge veya şehir Kizvatna’nın bir diğer adı olan Komana/Comana, Tegarama’nın güneyinde kurulmuş bir şehirdir. Göthze’ye göre Kummaha/Comana bir ülke değil, Comana olarak bilinen şehrin diğer adıdır. “İahhişşa, Şamuha, Hurama, Şarişşa gibi şehirler Kizvatna ülkesinin şehirleridir.

Kargamış kralı Şarrikişuh’un Hitit kralı II. Murşili ile Kummani kentinin Tanrıçası HEPAT’ın bayramını kutlamak için Kizvatna’da hastalanarak ölmüş olduğu” tarihi metinlerde geçtiğine göre Komana şehrinde kutsanan tanrıçanın adının da HEPAT ve “Komana” şehrinin de Kizvatna’nın bir kenti olduğuna ve Tilgarimmu (Gürün) nun güneyinde bulunduğu kesin olarak ortaya çıkmış olmaktadır.[160]

Proto Hititler’’den önceki dönemde Kizvatna krallığı’na, Proto Hititler ve Geç Hitit İmparatorluğu zamanında da Kizvatna krallığına bağlı bulunan Komana/Kummuh krallığı Geç Hitit beylikleri döneminde de Tabal krallığına bağlı bulunmaktaydı. Kummaha şehri de Kummuh krallığı’nın merkezini oluşturuyordu.[161]

Asur kaynaklarında ve Urartu kitabelerinde “Hate ülkesi” olarak nitelenen Tabal krallığı ve bu krallığa bağlı bulunan yirmiden fazla küçük prenslik büyük bir konfederasyon halinde idi. M.Ö: VIII. Yüzyıla ait Asur tabletlerinde isimleri belirtilen bu küçük prensliklerden birisi de Kummuh veya Kummahi olarak tarihi kaynaklarda adı geçen Kummuh krallığıydı.[162]

Tarihi kaynaklara göre Tilgarimmu bölgesi (Gürün ve havalisi)bu dönemde, yani Asur işgalinden önce, (M. Ö: 1280-1260) Geç Hitit İmparatorluğu’na bağlı bulunan  Kummuh krallığı sınırları içinde bulunurken Asur işgalinden (M. Ö: 1260-1232) hemen sonra da(M. Ö: 1232-1115) Tabal Krallığının hakimiyetindeki Kummuh Krallığı’na bağlı bulunmaktaydı.[163]

M. Ö: Birinci bin yılına ait Darende Menşeili bir tane oturan Hepat tasviri mevcuttur. Tanrıça’ya ait hiyeroglif yazısı şöyledir:” DHi- Pa- Tu- Uru- Me- Na- Li (= şehre ait olan Hepatu, şehirli hepat)bu şehirle hangi kentin kastedilmiş olduğu kabartmanın arka yüzünde bulunan yazıttan anlamaktayız. Buradaki şehir adı “Tu- Ma- N- A- Uru” suretinde okunmaktadır. Gürün’de bulunan ve yine bir Hitit kralı tarafından meydana getirilmiş olan bir Geç Hitit kaya yazıtında (Şuğul Mahallesi’ndeki büyük kayadaki) tanrıça’nın adını “GAL- DHİ- PA- TU- S” (= Büyük tanrıça Hepatus) diğer bir yerinde de “GAL- DHİ- PA- TU)” (= Büyük tanrıça Hepati) iki defa yazılı bulunmaktadır.[164]

Maalesef bu yazıtların hangi tarihlerde yazılmış olduğu konusunda kesin tarihlendirme verilememektedir. Bütün tarihi kaynaklardaki verilen bilgilere ve yukarıda sözü edilen kaya yazıtlarındaki bilgilere göre “Hepat kültü başta Komana(Kummuh)olmak üzere Tilgarimmu, Timelkia ve Meliddu bölgelerinde Geç Hitit prensliklerince kutsanmakta idi. Zira Comana’nın Malatya Geç Hitit prensliği’ne yakın olduğu ve Malatya’da Hepat kültürünün M. Ö: 1000’li yıllarda kesin olarak yaşamış olduğu belirtilmektedir.)

 Malatya Geç Hitit prensliği sınırları içerisinde olan Karahüyük, Izgın Hitit Hiyeroglif yazılarında (Hafirler yazıtı) M. Ö : 1200 yıllarına tarihlendirilmektedir. Karahüyük ise; Elbistan’dan Malatya’ya ve Gürün’e giden yolların 10 km. kuzeyindedir. Hafir kitabelerini ise, Malatya kralı yazdırmıştır. Karahüyük yazıtında “Boşaltma kabı” anlamına gelen “La hu (Wa) - Kültepe metinlerinde “Luhuzatia, Boğazköy metinlerinde “Lavazantiya, yine Karahüyük yazıtlarında “La- (Hu) - Wa- Ta- N- Di” suretinde kaydedilen “Lavazantiya” isminden sonra üç şehir ismi belirtilmektedir. Bunlardan birincisi “Le- Ka+Ra- Ma- Uru” olarak okunur. Bu şehir ile Boğazköy metinlerinde adı geçen Forrer, Göthze, Garstang ve diğer uzmanlar tarafından bugünkü GÜRÜN İLÇESİ ile bir tutulmakta olan Tegarama veya Tagarama şehri kastedilmektedir.

Tilgarimmu şeklinde olan Asurca şeklinin gösterdiğine göre bu yer adı kendisine has bir “TL” sedasıyla başlamakta yani ihtimalle “Tlgarama” ismini taşımakta idi. Tevratta aynı bölge (şehir) adı bize TOGARMA şeklinde intikal etmektedir. Bütün bu bilgilerin ışığı altında Gürün’de bulunan Şuğul mevkiindeki Hitit Hiyeroglif yazıtları’nın tarihi kesin olarak bilinmese de Darende de bulunan Hepat heykeli’nin M. Ö: 1200-1100’lü yıllara ait olmasına dayanılarak, yazıtların bu tarihler arasında meydana getirilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü Izgın ve Karahüyük yazıtları (Hafir) da yine bu dönemlerde meydana getirilmiş olduğu tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre Gürün’de bulunan yazıtları da bu dönemlere göre tarihlendirmek mümkündür. Çünkü Hafir (Izgın ve Karahüyük) yazıtları M.Ö:1200-1100’lü yıllarda meydana getirilmişlerdir.[165]

M. Ö: 1260-1232 yılları arasında bağlı bulunduğu Tabal Krallığı ile Asur Devleti’ne bağlı bulunan Gürün (Tilgarimmu) bölgesi’nin dahil olduğu Kummuh Krallığı, M. Ö: 1232 yılında, Asur Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmış olan Tabal Krallığı’nın hakimiyetine girmiştir. (bakınız harita: 12. )Tabal krallığı’nın hakimiyeti bu bölgelerde, M. Ö: 1115 yılında, Meliddu(Malatya) Krallığı’nın bu bölgeleri işgal ederek egemenliği altına almasına kadar sürmüştür. Bu tarihten itibaren Tabal Krallığı ile bu krallığa bağlı bulunan küçük krallıklar, Malatya Krallığı’na bağlanmıştır.[166]

 

 

GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ

(GURGUM KRALLIĞI ZAMANINDA)

Gurgum Krallığı hakimiyetinde (M. Ö: 1215-1115)

 

 

Asur kaynaklarında Markasi (Maraş), Romalılarca “Kirmanika” ve diğer bir çok tarihi kaynakta da Maraksiyum/Massise ve “Gamgum”gibi isimlerle anılan bugünkü Maraş ve havalisinde kurulmuş olan Hitit- Hurri ve Mitanni etkisinde kalmış olan Geç Hitit Beyliği’dir. Gurgum Krallığı hakkında geniş bilgiler, Asur Kralı II. Asurbanipal ve III. Salmanassar’a ait belgelerden verilmektedir.[167]

Gurgum Krallığı da diğer Geç Hitit Beylikleri gibi bağlı bulunduğu Hitit İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra, bir müstakil devlet gibi hareket etmeye başlamış. Bu devletin yıkılışından sonra bağımsızlığını devam ettirmiştir. Fakat bu bağımsızlık fazla sürmemiş. Geç Hitit Devleti’nin yıkılışından sonra, bölgedeki Geç Hitit Beylikleri’ne saldıran Asurlular,  M. Ö: 1260 yılında, Kargamış Krallığı’nı ele geçirdikten sonra Gurgum krallığını M.Ö: 1232 yılında ele geçirmiştir. Gurgum Krallığı, M.Ö: 1232-1115 yıllarından itibaren Asur Devleti’ne bağlı bölgesel krallık olarak varlığını sürdürmüş. M.Ö: VIII. Yüzyılda diğer bölgesel beylikler gibi, Asur Devleti’nin bir eyaleti haline gelmiştir.[168]

Gurgum Krallığı, müstakil bir krallık olarak varlığını sürdürdüğü, Asur ve Urartu Devletleri’ne bağlı bulunduğu yıllarda sınırları, diğer bölgesel krallıkların lehine veya aleyhine olarak genişlemiş bulunmaktadır. Bu nedenle, komşu krallıklar ile zaman zaman Gurgum krallığı arasında sınır anlaşmazlıkları meydana gelmiştir. Asur Kralı III.  Adainirari (M.Ö. 811-781) ve Salmanassar (IV.)zamanında (M. Ö: 781-772) ki yazıtlarda, bu kralların Asur Devleti’ne bağlı bulunan Gurgum Krallığı’yla yine bu devlete bağlı bulunan Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh krallığı arasında meydana gelen sınır anlaşmazlıklarını çözümlemiş olduklarından bahsedilmektedir. Yine bu tabletlerde anlaşmazlık konusu olan yerin Tilgarimmu bölgesi olduğu belirtilmektedir.[169]

Bu dönemde, Tilgarimmu bölgesi (Gürün ve havalisi) Geç Hitit Beyliklerinden birisi olan Tabal Krallığı’na bağlı bulunan Kummuh/Kumana Prensliği’ne bağlı bulunmaktaydı. Bu prensliğin sınırları içerisinde bulunuyordu. Kummuh Krallığı da Gurgum Kralllığı ile sınır bulunmaktaydı. Seyhan, Ceyhan ve Tohma Suyu’nun kaynaklarının bulunduğu bölgeleri Kummuh Krallığı’nın sınırları dahilinde iken, o dönemlerde “Wattaruşna” adıyla bilinen yöreler (Hezanlı dağı ile Gürün ilçesi’nin güney kesimleri) de Gurgum Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. Coğrafik yapısı  itibariyle Tohma Vadisi’nde bulunan her iki bölge de Tilgarimmu (Gürün) bölgesine doğal olarak bağlı idi. Tilgarimmu bölgesi ise eskiden beri Kapadokya ile güney Kilikya’yı, aynı zamanda Orta Anadolu ile Doğu Anadolu’yu birbirine bağlayan yolların kilit noktasını oluşturuyordu.

Tilgarimmu bölgesi Kummuh Krallığı’na bağlıydı. Bunun için de bu bölgenin kontrolünde bu krallığa ait bulunmaktaydı. Fakat Tilgarimmu’ya bu önemi kazandıran Gurgum Krallığı sınırları içerisinde geçmekte  olan ticaret ve kervan yoluydu. Bu yol Tilgarimmu bölgesine gelmeden önce Tilgarimmu’nun güneyinde bulunan ve Gurgum Kralı Muvan’ın hüküm olduğu bugünkü Darende-Gürün hududunu teşkil eden Haditu/Arslantaş mevkiinden(4)geçerek Tilgarimmu’ya (Gürün) hezanlı dağı yönünden ulaşır, buradan da Kaneş(Kayseri)’e doğru yol alırdı.

İşte bu bölgeleri, her iki bölgenin kralı da kendi ellerinde tutmak istiyor, bunun için de aralarında çoğu kez sınır anlaşmazlıkları çıkmış oluyordu. Gurgum ve Kummuh krallıkları arasında sınır  anlaşmazlığına neden olan bölgeye eski Hititçe’de “Haditu” denilmektedir bugünkü Arslantaşlar mevkiidir. Bugün Gürün-Darende hududunu teşkil etmektedir. Bu bölgede 1902 yılında yapılan bir kazıda(5) Libas/Lamias’ın oğlu Muvan isminde bir krala ait heykel ve 1.31 metre boyunda yazılı kitabe bulunmuştur.[170]

Tarihi kaynaklara göre; Gurgum Kralı Muvan’ın yukarıda bahsedilen Asur Kralları zamanında yaşamış olduğu belirtildiğine göre: Kummuh Krallığı ile Gurgum Krallığı arasındaki sınır anlaşmazlığının Gurgum Kralı Muvan zamanında meydana geldiği ortaya çıkmaktadır.[171]

 

 

 

 

 

 

       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HATTİ BEYLİKLERİ (GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ) ÇAĞINDA

KARGAMIŞ KRALLIGI ZAMANINDA GÜRÜN ILÇESI

Kargamış Krallığı içinde (M. Ö: 1115-1100/1093)

Meliddu Krallığı'nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı'na bağlı Kummuh Krallığı'nın sınırları içinde.(M. Ö: 1115- 1100/1093)

 

  Asur kitabelerinde, "Büyük Hatti Krallığı" olarak bahsedilen Kargamış krallığı, "Geç Hitit Devleti" zamanından beri, kuzey Suriye'nin en önemli bir krallığıydı. Bu krallık, Geç Hitit Devleti zamanından, (I. Subbilulima döneminden itibaren (M. Ö: 1380-1346)beri Hitit kral ailesinden olan Vasal krallar tatarafından yönetiliyor, bağlı bulunduğu Geç Hitit Devleti'ne askeri ve ekonomik yönden büyük katkılar sağlıyordu.[172]

Geç Hitit Devleti'nin iç karışıklıkları nedeniyle zayıflaması, daha sonra da yıkılmasıyla birlikte diğer bölgesel krallıklar gibi Kargamış Krallığı da bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başlamıştır. Fakat önceden bağlı bulunmuş olduğu devlet ile hiçbir zaman ilişkisini kesmemiş, devamlı surette bu devlet ile birlikte hareket ederek, bu dönemde doğunun süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmış olan Asurlular'a karşı ittifak oluşturmuştur. Kargamış Krallığı bu ittifakını bölgedeki diğer krallıklarla da sürdürmüş çoğu zaman bu krallıklara bu konuda öncülük etmiştir.[173]

M. Ö: 1280 yılında Kargamış krallığı,  Hitit İmparatorluğu'nun zayıflamasından sonra bağımsızlığını ilan ettiği zaman Asurlular ile sınır bulunmaktaydı. Kargamış Krallığı'nın Hititler ile müttefik olması Kargamış geçidi ile bu geçitten Maraş'a doğru Toroslar arasında ilerleyen bölgelere hakim olması, nedeniyle çok önemli bir konumda bulunması ve bölgesel krallıklarla da Asurlular'a karşı ittifaka girmiş olması nedeniyle, zamanının çok güçlü devleti olan Asurlar'ın bu krallığın topraklarına göz dikmesine göz dikmelerine sebep olmuştur. Çünkü Kargamış Krallığı Meliddu, Kummuh, Gurgum, Tabal gibi bölgesel krallıklarla bir konfedarasyon oluşturmuş. Asurlular'a karşı mücadele ediyordu. Bu nedenlerden dolayı Asur Kralları kendileri için büyük tehlike gördükleri Kargamış Krallığı'nı ortadan kaldırmak için fırsat buldukça topraklarına saldırıyorlardı.

M. Ö: 1260 yılında, Asur Kralı Salmanassar (M. Ö: 1280-1260)Kargamış Krallığı'nın üzerine yürüyerek topraklarını ele geçirdi. (M. Ö: 1260-1232) tarihleri arasında, Asurlular'a bağlı bulunan Kargamış Krallığı, Asur ülkesinde meydana gelen iç karışıklıklar nedeniyle bundan faydalanarak bir süre bağımsız kalmayı başardı. Fakat Asur Kralı I. Tiglatpileser (M.Ö. 1115-1093), Kargamış üzerine sefer düzenleyerek vergi vermek zorunda bıraktı. Bu tarihten kısa bir süre sonra Kargamış Krallığı bağımsızlığını kazanarak yaklaşık M. Ö: VIII. yüzyıla kadar sürdürdü.[174]

M. Ö: 1115-1093 yıllarının hemen ardından Asurlular'ın iç karışıklıkları nedeniyle rahat bir nefes alan Kargamış krallığı, Geç Hitit Beylikleri içinde en az Asur etkisinden kalmış olanıdır. Bu nedenle de Kargamış krallığı bu dönemde bağımsızlığını sürdürdüğü gibi diğer Geç Hitit Beyliklerinin aksine sınırlarını genişletme çabasını sürdürmüş. Bu beyliklerin de topraklarına saldırmıştır. Özellikle de bu yıllarda kendisine rakip gördüğü Meliddu/Malatya krallığı ile savaş yaptı. Bu dönemde Malatya krallığı da batıya doğru sınırlarını genişletmek maksadıyla Fırat'ın batı kesimlerinde hüküm sürmekte olan Tabal, Gurgum, Kummuh gibi krallıkların topraklarını işgal ederek kendi ülkesine katmıştı. Malatya krallığı Fırat'ın batı kolu olan ve kaynağını oluşturan Tohma Irmağı ve kaynaklarını, hatta daha ileri bölgelere, Kapadokya'ya kadar sınırlarını genişletmiş bulunmaktaydı. Malatya Krallığı, bu dönemde Tabal Krallığı'na bağlı bulunan Kummuh/Kumana Krallığı'nın sınırları içinde bulunan Tilgarimmu(Gürün) bölgesini de kendi ülkesine katmıştı.

İşte bu dönemde, (M. Ö:1115-1093)Kargamış Kralı "Sasa", Malatya kralı "Kuvarme/Allamari üzerine bir sefer düzenleyerek Malatya Krallığı'nı yapılan bu savaşta yenerek ülkesini ele geçirmiştir. Gürün ilçesi'nde, Şuğul Mahallesi'nde bulunan kaya yazıtları bu savaştan bahsederek bilgiler vermektedir.[175] Gürün, Şugul Mahallesi'ndeki kaya yazıtları Geç Hitit Beylikleri dönemine ait olan kitabelerdir. Kitabeler, bu döneme ait bir takım bilgileri vermektedirler. Gürün ve Kargamıştaki kaya yazıtlarında verilen bilgilere göre; "Kargamış Kralı bulunan Sasa'nın, Malatya Kralı ile yapmış oldugu savaşta, Malatya Kralı Allumari/Kuvarma ve oglu Mata'yi yenmiş oldugunu ve Malatya Krallığı'na bağlı olan Tilgarimmu(Gürün)bölgesini, kendi ülkesine, Kargamış Krallığı'na katmış olduğu belirtilmektedir. Kargamış Krallığı, VIII. Yüzyıla kadar bağımsızlığını sürdürmüşse de bu tarihten sonra Asur Krallığı'nın işgaline uğrayarak Asur Krallığı'na tabi bir konuma gelmiştir.[176]

 

GEÇ HİTİT BEYLİKLERİ ÇAĞINDA GÜRÜN İLÇESİ

MELİDDU/MALATYA KRALLIĞI ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. Ö: 1115-M. Ö: 853)

Meliddu Krallığı içinde (M. Ö: 1115-853)

     Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın    sınırları içinde.

Geç Hitit Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Hatti beyliklerinden birisi de çeşitli tarihi kaynaklarda “Meliddu-Meliten-Milidia-Maldiya vb. gibi değişik isimlerle anılan, Malatya ve havalsinde kurulmuş Malatya krallığıdır. Malatya Krallığı, daha önceki yıllarda kurulmuş olmasına rağmen, asıl önemini Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra kazanmıştır. Zira Asur, Urartu ve Fryg Devletleri hudutlarının birleştiği yerde bulunması, ayrıca yukarı Mezapotamya ile Orta Anadolu arasındaki yolların buradan geçmekte oluşu nedeniyle önemini daha da artırmıştır. Bu yol ise, Kayseri Kültepe’den (Neşasa) den başlayarak Tegamasa (Gürün), Toronto (Darende), Melit (Malatya), Sümeysat (Samsat) üzerinden Urşu (Urfa)ya vardığı buradan ikiye ayrılarak, Cerablus (Kargamış)ve Halpa (Halep)ya gidiyordu. İkiye ayrılan bu yolun bir diğer kolu ise, Nusaybin üzerinden doğuya, Asur ve Babil’e gidiyordu. Mezopotamya  ile Anadolu arasındaki ticaret ve kültür alışverişinin bu yol üzerinden yapılması, Malatya ve bu yol üzerinde bulunan diğer şehirleri (Darende ve Gürün’ü)de tarihsel ve kültürel yönden önemlerini artırmıştır.[177]

Malatya ve çevresinde, özellikle İspekçür/Yeşiltaş-Darende ve Gürün (Şuğul mevkiindeki), Izgın, Kötükale, Karahüyük, Beypınarı, Argancık ve Sırzı’da bulunan Hititçe yazılı hiyeroglif kitabeler ve steller, Geç Hitit Beylikleri dönemine aittirler. Hitit hiyeroglifi yazılı kitabeler ve röliyefler henüz tamamen okunamamış olmakla birlikte, kral, baba ve oğul kelimelerini gösteren ideogramlar saptandığından, Asur belgelerinin verdiği bilgilerin yardımıyla kral adlarının birçoğu okunmuştur. Kral adlarının okunmasıyla birlikte, incelemelerde bu isimlerin bir kısmının Luvice, bir kısmının da Hititçe olduğu, böylece  Malatya ve havalisinin genellikle, “Hurri- Mitanni” kültür çevresine girmiş olduğu anlaşılmıştır.

Malatya ve havalisinde hüküm süren Milidia devleti (Geç Hitit Beyliği), Asur kralı I. Tiglatpileser (M. Ö: 1115- 1093) zamanına ait kaynaklarda, ilk ve detaylı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde Milidia Krallığı’nın başında Allumari (veya Kuvarme) adında birisi bulunuyordu. Asur Kralları’na haraç veriyordu.

Tarihi kaynaklar; yaklaşık M. Ö: 1100 yıllarında,  Malatya krallığı, Kargamış krallığı’nın işgaline uğrayarak vergi vermek zorunda bırakılmış olduğu belirtilmektedir. Malatya Krallığı’nın hüküm sürmüş olduğu bölgelerde, Malatya ve havalisinde Gürün, Darende, İspekçur, Kötükale vb. gibi bölgelerde bulunan yazıtlarda, verilen bilgilere göre; Malatya Krallığı, Geç Hitit Devleti’nin yıkılışından sonra, bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür. Bu krallık, zaman zaman Geç Hitit Beylikleri ile birlikte hareket ederek konfederasyon oluşturmuş, bzaen de bölgesel krallıkları kendi hakimiyeti altına almıştır.[178] 

Malatya Krallığı hakkında bilgi veren kitabe, steller, heykel ve kabartmalar, Geç Hitit Beylikleri döneminde, Malatya Krallığı’nın çok geniş bir sahaya yayılmış olduğunu göstermektedir.[179] Malatya Krallığı bu dönemde, başta Malatya olmak üzere Fırat’ın batı kolu, Tohma Suyu, Kapadokya’ya kadar uzanan sahalar, Tabal, Gurgum, Kummuh ve bu prensliğe bağlı bulunan Tilgarimmu bölgesi bu tarihlerden sonra (M.Ö. 1115 yıllarından itibaren) sınırlarını batıya doğru genişletmiş bulunan Malatya Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir. Malatya Krallığı, zaman zaman, dönemin en güçlü devleti Asurlular’ın eğemenliği ve nüfuzu altına girmiştir. Malatya Krallığı da diğer Geç Hitit Beylikleri  gibi, Asur Devleti’nin etkisi altında kalmak zorunda kalmıştır. Asur yayılmacılığına karşı Malatya Krallığı, bölgesel krallıklarla ittifak arayışlarına girmiş olduğu gibi, zaman zaman da genişleme siyasetinin ters düşmesi nedeniyle, bu krallıklarla çeşitli savaşlara girmiştir. En güçlü bölgesel krallıklardan birisi olan Kargamış Krallığı ile Malatya Krallığı arasında yapılan savaşlardan bahsedilmektedir. Yapılan bu savaşların birisinde Kargamış Krallığı’nın Malatya krallığı’nı egemenliği altına  almış olduğu, Gürün ve Darende İlçeleri’nde bulunan taş kitabelerde (Kaya yazıtları) bahsedilmektedir.

Gürün’de (Şugul mevkiinde) bulunan Hitit hiyeroglifi kaya yazıtları ve steller, Geç Hitit Beylikleri hakkında bilgi verdigi gibi, özellikle Malatya Krallığı hakkında (M. Ö: 1115-1100/1093) yıllarına ait bilgileri vermektedir. Bu döneme ait oldugunu tahmin ettiğimiz Beypınar ve Karahisar köylerinde bulunan kaya kabartmaları ile magaralarda bulunan yazıtlar incelendiginde, bu dönem hakkında detaylı bilgiler elde edilecektir.[180]

Gürün Ilçe Merkezi’ nin 4-5 k.m. batısında Şuğul Vadisi’ nde yer alan iki yazıt ilk kez Sir Charles Wilson tarafından belirlenerek okunmuş ve kopyaları yayınlanmıştır. Bu yazıtlar, Gürün ve havalisi’ nin Geç Hitit Dönemi’ nde meliten Krallığı’ nın  hakimiyeti altında olduğunu kanıtlamaktadır. Hititler’ in bu dönemdeki kalıntılarına ait Gürün İlçesi’ndeki bu yazıtlar, genelikle, M. Ö: 1200-1000 yılları arasındaki karanlık döneme tarihlenmektedir.

Gürün’deki kaya yazıtları ile Kargamış’ta bulunan kitabelerde ifade edildiğine göre; “Kargamış Kralı Sasa’nın, Malatya Krallığı’nı ve bu krallığa bağlı bulunan Tilgarimmu(Gürün)yu eğemenliği altına almış olduğu, Kargamış Kralı ile savaşan Malatya Kralı’nın adının Allamri/Kuvarme ve oğlunun adının da “Mata” olduğu belirtilmektedir.[181]

Bu tarihlere kadar, yani M. Ö: 1115 yılına kadar, Tabal Krallığı’na bağlı bulunan Kummuh Krallığı’nın sınırları dahilinde bulunan Gürün ilçesi, bu tarihlerde güçlenerek sınırlarını genişletip, Fırat Irmağı’nın batı kolunu oluşturan Tohma Suyu’nun kaynaklarını (Kummuh Krallığı’nı) ele geçirmesiyle birlikte, Meliddu(Malatya) Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir. M. Ö: 1115-1100/1093 tarihleri arasında, sadece Kummuh Krallığı değil, bu bölgelerde hüküm sürmekte olan Tabal, Gurgum gibi bölgesel krallıklar da Malatya Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir. Malatya Krallığı’nın bu bölgedeki hakimiyeti, M. Ö: 1115 yılından, Asur işgaline, M. Ö: 853 yılına kadar devam etmiştir.

 

 

 

 

ASURLULAR ZAMANINDA (M. Ö: 853- 807/804) GÜRÜN İLÇESİ

(Meliddu Kralığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde)

Asurlular döneminde (M. Ö: 853-807/804 )

        Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde.

              

Malatya Krallığı, M. Ö: 853 yılından, 807/804 yılına kadar, Asur İmparatorluğu’nun işgaline uğrayarak bu devlete vergi vermek zorunda bırakılmıştır. Asur kralları II. Asurbanipal ve III. Salmanassar’a(M. Ö: 853-843)ait belgelerde, bu kralın Kayseri’den Malatya’ya kadar olan bölgelerde hüküm süren ve bölgesel krallıkları egemenliği altında bulunduran Malatya Krallığı üzerine seferler düzenleyerek işgal ettiğini, bu seferleri esnasında karargahını, Taronidite (Darende) de karargahını kurmuş olduğunu belirtilmektedir. Bu dönemde (M. Ö: 853- 835 de), Malatya Krallığı’nın başında “Lalli/Lalla adında birisinin bulunduğu açıklanmaktadır. Malatya Kralı Lalli’nin bağlaşık bulunduğu Geç Hitit beylikleri’nden ayrılması üzerine, öldürülmesiyle, yerine oğlu Suri (M. Ö: 853-800) geçmiştir.

Asur İmparatorluğu’nun işgali, M. Ö: 807/804 yılına kadar devam etmiştir. Meliddu (Malatya) Krallığı’nın, Asur Devleti’nin eğemenliğine girmesiyle birlikte, bu krallığa bağlı bulunan Tilgarimmu (Gürün) ve Timelkia/Taronidite bölgeleri de Asur Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir.[182]

 

 


URARTULAR ZAMANINDA (M. Ö: 807/804- 743) GÜRÜN İLÇESİ

 

 

 

 

Urartular Zamanında (M. Ö: 807/804-743)

       Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Asur İmparatorluğu’nun zayıflamasından faydalanan ve bu dönemde güçlenen Urartular, Fırat’ın batı kesimlerine doğru akınlar düzenlemeye başladılar. Asur işgali altında bulunan Malatya Krallığı’nın hüküm sürdüğü bölgelere yapmış oldukları akınlarla (M. Ö: 807/804), Malatya Krallığı’nın kendilerine vergi vermelerini sağlamıştır.

Urartu Kralları, İspinus ve oğlu Menuas’tan sonra, I. Argişti Malatya Krallığı üzerine akınlarını sürdürmeye devam etmiştir. (M. Ö: 781-755) Urartu kralı Menuas’ın oğlu ve halefi olan I. Argişti, bu seferleriyle Fırat’ın batı yakasını, Tohma Havzası dahil olmak üzere tüm bu bölgelerdeki nüfuzunu daha artırmıştır. Malatya Krallığı’nın hakimiyeti altında bulunan Gurgum, Tabal, Kummuh, Meliddu gibi krallıkları haraca bağlamıştır.

M. Ö: 758 yılında, Malatya Kralı Halpalunda(III. Sulumeli), Urartu egemenliği altından kurtulmak için isyan ettiyse de Urartu kralı III. Sardur(I. Argişti’nin oğlu), bu bölgelere sefer düzenleyerek Malatya Kralı’nı ve diğer krallıkları tekrar vergi vermeğe mecbur etti. Fırat’ın batı yakasındaki İzoğlu köyü’ndeki kitabe bu döneme ait bulunmaktadır. Meliddu Krallığı M. Ö: 807/804 yılından, M. Ö: 743 yılına kadar, Urartular’ın egemenliği altında kalmıştır. I. Argişti’ye ait kitabelerde, kendisine bağlı krallıklar arasında, Tabal Krallığı’nın da zikredilmiş olması, Elbistan’ın kuzeyinde, Gürün İlçesi’nin güneyinde ve Darende İlçesi’nin batısında(sınırları içinde)yer alan  Arslantaşlar bölgesi’nine, dolayısıyla Darende  bölgesi’nin Van bölgesi’nde hüküm süren Urartular’ın egemenliği altına girdiğini doğrulamaktadır.

M. Ö: 743 yılında Urartu kralı III. Sardur, kendi hakimiyeti altında bulundurduğu Meliddu, Tabal, Gurgum, Kummuh, Bit-Agusi, Unki gibi bölgesel krallıklarla birlikte, Asur İmparatorluğu üzerine saldırdı. Fakat Asur kralı III. Tiglatpileser, M. Ö: 743 yılında tüm Geç Hitit Beyliklerini ve Urartular devleti’nin topraklarını tümüyle ele geçirerek Tyana (İvriz) ve Kapadokya’ya kadar olan bölgeleri egemenliği altına aldı. Bütün bu bölgeler, M. Ö: 743 yılından itibaren Asurlular’ın hakimiyetleri altına girdi.

Bu tarihlerde, Gürün İlçesi Kummuh krallığı’nın, Darende İlçesi de Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. Gürün İlçesi’nin bağlı olduğu Kummuh Krallığı, Meliddu Krallığı’na bağlı bulunmaktaydı. (Bakınız Harita: 15. ) M. Ö: 807 yılından beri Urartular’ın egemenliği altında bulunan Darende İlçesi, Asurlar’ın bu saldırıları sonucunda, M. Ö: 743 yılında, bağlı bulunduğu Meliddu krallığı ile birlikte Asurlular’ın egemenliği altına girmiştir.[183] 

 

 

ASURLULAR ZAMANINDA (M. Ö: 743- 695) GÜRÜN İLÇESİ

Asurlular zamanında (M. Ö: 743-695)

       A-Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde(M. Ö: 743-722)

       B-Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde.(M. Ö: 722- 715/713)

           (Meliddu Kummuh Krallığı’na bağlıdır.)

        C-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M. Ö: 713-705)

        D-Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (M. Ö: 705-695)

            (Hidi adındaki bir kral yönetiminde)

M. Ö: 743 yılında Urartu Kralı III. Sardur, kendisine bağlı bulunan bölgesel krallıklar(Meliddu, Gurgum, Kummuh, Tabal, Unki vb. gibi) ile birlikte bu bölgeleri işgali altında bulunduran Asur Devleti üzerine yürüdü. Fakat Asur Kralı III. Tiglatpileser, bu saldırıları durdurdu. Başta Urartu Kralı olmak üzere, bağlaşıkları olan tüm Geç Hitit Beyliklerini yenerek, Kapadokya’ya kadar olan bölgeleri tekrar ele geçirip, bölgesel krallıkların tümünü tekrar haraca bağladı.

M. Ö: 722 yılına gelindiğinde, her yıl vermeyi taahhüt ettikleri vergileri vermemeye başladılar. Asur Kralı II. Sargon(M. Ö: 722-705), isyan eden bölgesel krallıklar (Kargamış Kralı Pisiris, Tabal Kralı Ambaris ve Meliddu Kralı Tarhunazi)üzerine çeşitli seferler düzenleyerek, bu bölgeleri tekrar ele geçirerek meydana gelen isyanları bastırıp, bu krallıkları haraca bağladı. Tilgarimmu(Gürün) ve Timelkia (Darende) bölgelerinin bağlı bulunduğu Meliddu (Malatya) kralı Günziani’yi de esir aldı.

Izgın Dikili taşında “Tata” adlı bir Malatya Kralı’ndan bahsedilmektedir. Arslan avı kabartmasında “Tata’nın oğlu Hilaruvata’nın ismi geçmektedir. Arslanlı Kapı ve Darende Dikili Taş’ında Malatya Kralı Sulumeli ve O'nun oğlu Tarhun ve O’nun oğlu II. Sulumeli” sözü geçmektedir. İspekçür yazıtında ise, “Sulumeli’nin oğlu Arnavunda” adı geçmektedir. Bu metinlerde sözü edilen Hilaravuta, Tarhun ve O’nun oğlu Sulumeli’nin Malatya Kralları’ndan III. Sulumeli olduğu kuvvetle muhtemeldir. Metinde adı geçen Tarhun ise, Asur Kralı II. Sargon zamanındaki Malatya Kralı’nın adıdır. Darende ilçesi’nde bulunmuş olan, Geç Hitit Beylikleri dönemine  tarihlenen yüksek kabartma  mezar steli’nin ön yüzünde Tanrıça Hepat’ın, sol yan  yüzünde tanrılaştırılmış bir Hitit Kralı,  sağ yan yüzünde de  hava tanrısı  canlandırılmıştır. Darende Stelindeki tanrılaştırılmış olan Kralın, Sulumeli  veya bu kralın babası,  ya da oğlu  olduğu sanılmaktadır.

Asur kralı II. Sargon, M. Ö: 716 yılında bölge krallıklarına ders ve korku vermek üzere Hama/Hatti kralı Vobidi’yi işkenceyle öldürerek halkını da sürgüne gönderdi. M. Ö: 715 yılında Kargamış kralı Pisiris’i zincire vurarak halkını sürgüne gönderdi. Yerine, Asurlu bir vali atadı. Daha sonra da batıya yönelerek, Kilikya ve Toroslar bölgesini ele geçirerek bu bölgelerden Kapadokya’ya kadar olan sahada, yirmiye yakın bölgesel krallığı hakimiyeti altına aldı. II. Sargon’un bu seferleriyle birlikte Tabal, Gurgum, Kummuh gibi bšlgesel krallıkların halkını sürgüne gönderip, krallarının yerine de Asurlu valiler tayin etti. Bu bölgelere zaman zaman akınlar düzenlemekte olan Muşkiler ve Gaşkalar’ın saldırılarını önlemek maksadıyla bir takım kaleler kurdurdu. Bu dönemde Kummuh krallığı’nın sınırları içinde bulunmakta olan Tilgarimmu  bölgesinde bir kale inşa ettirerek, ya da bu kaleyi tamir ettirerek Tilgarimmu bölgesi merkez olmak üzere bu bölgede yeni bir eyalet meydana getirdi. Bu tarihlerde Darende Bölgesi de Kral Tarhunazi’ye bağlı bulunmaktaydı.

M. Ö: 714 yılında bu bölgelere bir sefer daha düzenleyen Asur kralı II. Sargon, Urartu Devleti’nin hakimiyetine son vererek hakimiyeti altına aldı. Bu bölgelere Asurlu valiler tayin etti.

Bu dönemden itibaren bu bölgeler, Asurlu valiler tarafından yönetilmeye başlamıştır. M. Ö: 713 yılında, II. Sargon’un damadı olan Tabal Kralı Ambaris ile birlikte Asurlar’a isyan hazırlığında bulunmakta olan Muşki Kralı Midas, Urartu Kralı Russa ve diğer kralları devirerek yerlerine Asurlu valiler tayin ederek ülkesine geri döndü.[184]

Tarihi kaynaklara göre; Kral Günziani/Gürinian Malatya’nın değil, Malatya ile Tabal arasında bulunan Tilgarimmu Ülkesi’nin (Gürün ve havalisinin)Kralı bulunuyordu. Darende İlçesi ise, Meliddu Kralı Tarhunazi’ye bağlıydı.[185]

Asur kralı II. Sargon, M. Ö: 713 tarihinde, Meliddu Krallığı ile Tabal krallığı arasında hüküm süren ve Asurlar’a bağlı bulunan Tilgarimmu bölgesindeki Kral Günziani’nin Muşkiler ile birlikte hareket ettiği gerekçesiyle, bu kralın üzerine yürümüştür. Bu kralı tahtından indirerek yerine Meliddu Kralı Tarhunazi’yi getirmiş. Tilgarimmu bölgesini ve Kummuh Krallığı topraklarını da Meliddu Krallığı’nın topraklarına katmıştır.

Asur Kralı II. Sargon tarafından Meliddu krallığı’na getirilen, Tilgarimmu bölgesi’nin kralı Günziani/Gürinian’nın toprakları da kendisine verilen Tarhunazi’nin, isyan ederek taahhüt etmiş olduğu vergiyi vermemesi üzerine, M. Ö: 712/711 yılları arasında, bu kral üzerine yürüyen Asur Kralı II. Sargon, bu bölgelere bir sefer düzenledi. Malatya Kralı Tarhunazi, cezalandırılmaktan korktuğu için Gürün’e kaçtı.

Asur Kralı II. Sargon, Tilgarimmu bölgesi’ne hücum ederek Malatya Kralı Tarhunazi’yi esir ederek, ailesiyle birlikte Asur ülkesine götürdü. Meliddu Krallığı’nı da Kummuh Krallığı’na bağladı. Kummuh Krallığı’na Mutallu/Muvattali’yi getirdi. Bu kralın M. Ö: 711 yılında kendisine ihanet etmesiyle birlikte, bu bölgeye tekrar bir sefer düzenleyen II. Sargon, Meliddu Krallığı’nı ve Kummuh Krallığı’nı ortadan kaldırarak, Asur Devleti’ne bağladı. Bütün bu bölgelere çeşitli zamanlarda seferler düzenleyen Asur Kralı II. Sargon yapmış olduğu bu seferler esnasında; Kapadokya’dan, Tohma Havzası ve Kilikya bölgelerinde yaşamakta olan halkı dehşete düşürmüştür. Bu bölgelerdeki şehirleri ve kaleleri tekrar inşa ettirerek bu bölgede Asur hakimiyeti sağlamıştır.

M. Ö: 705 yılına kadar bölgede tam hakimiyeti sağlamış olan II. Sargon, bu bölgelere zaman zaman akın eden Muşkiler ile Kimmer/İskit Türkleri’ne karşı savaşırken Fırat yakınlarında, M. Ö: 705 de ölmesi üzerine, Asurlar’ın bölgedeki hakimiyetleri zayıflamaya başladı. Bu devletin zayıflamasıyla birlikte ülkede meydana gelen iç karışıklık ve savaşlar nedeniyle, bu durumdan faydalanan “Hidi” adındaki bir kral, bu bölgede (Gürün ve havalisinde)hükümdarlığını ilan ederek müstakil bir devlet olarak hareket etmeye başladı. Tarihi kaynaklara göre, Hidi adındaki kralın bu bölgedeki hakimiyeti, M. Ö: 705 yılından, 695 yılına kadar sürmüş ve müstakil olarak hareket etmiştir.[186]

Tarihi kaynaklara göre; Darende İlçesi ve havalisi, bu dönemde Meliddu Krallığı’na, Meliddu Krallığı da Asurlar’a bağlı bulunmaktaydı.[187]

 

 

 

FRYGLER (MUŞKILER) ZAMANINDA GÜRÜN ILÇESI

(M. Ö: 695- 690)

Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö: 695-690)

      (Ayrı bir prenslik olarak)

 

Asur Kralı II. Sargon’un ölünce, yerine oğlu Kral Sahnerip (M. Ö: 705-681) geçti. Asur Kralı, ülkenin diğer komşularıyla savaş yapmak zorunda kalması nedeniyle, ülkenin hakimiyeti altındaki kuzey bölgelerine, yani Malatya, Maraş ve Kayseri’ye kadar olan, Tohma Havzası’nın da dahil olduğu bölgelere, yeterince önem veremedi. Bu nedenle de, bu bölgelerde hüküm süren Asur Devleti’ne bağlı bulunan krallar, serbest hareket etme imkanına kavuşmuşlardı.

Bu tarihlerde, bölgesel krallıkların üzerinde, Asur etkisinin  azalmasıyla birlikte, Muşkiler’in nüfuzları artmaya başlamıştır. Çünkü Frygler, bu dönemde Batıdan doğuya doğru, Tohma Havzası’na kadar olan sahayı, tüm Anadolu’yu baştan başa istila ederek ele geçirmişlerdi.

Asur Devleti’nin egemen olduğu Tohma Havzası’nın içinde bulunduğu, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahada yaşayan küçük krallıklar için çok büyük bir tehdit oluşturmaya başlamışlardı. Fırsat buldukça bu bölgelere, çok şiddetli akınlar düzenleyen Muşkiler (Frygler) Kayseri’den Malatya’ya kadar olan tüm sahayı, (bugünkü Gürün ve Darende İlçeleri’nin de içinde yer aldığı) Tohma Vadileri’ni kısa bir sürede, M. Ö: 695 yılında, egemenlikleri altına  almayı başardılar. Böylece Darende ve Gürün İlçeleri, bu tarihlerde Frygler’in eline geçti. Tohma Vadileri boyunca yer alan tüm şehirler, M. Ö: 695 yılından M. Ö: 690 yılına kadar Muşkiler’in egemenliği altında kaldı. [188]

 

ASURLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (M. Ö. 690-675)

Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)                           

 

II. Sargon’un ölümünden sonra tahta çıkmış olan Kral Sahnerip, (M. Ö: 705-681)Tohma Vadileri’ne bir akın düzenleyerek, M. Ö: 690 yılında, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan tüm yerleşim birimlerini ele geçirdi. M. Ö: 690 yılından, M. Ö: 675 yılına kadar, Asurlar’ın eğemenliği altında kalan bu bölgede Muşkiler, genellikle Gürün ve havalisinde etkili olurken, Darende’den Malatya’ya kadar olan bölge de, daha çok Asurlar etkin olmuşlardır.[189]

M. Ö: 675 tarihinden sonra, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahada gittikçe azalmıştır. Çünkü Asur kralı Senharip ve ondan sonra tahta çıkan Assarhaddon, ülkenin diğer komşularıyla savaşmak zorunda kaldığından, ülkenin kuzey bölgelerinde, nüfuzu altındaki topraklara gereken önemi verememiştir. M. Ö: 690-675 yılları arasında, Asurlular’a bağlı bulunan Darende ve Gürün havalisi, bu dönemde Asur ülkesine her yandan yapılan saldırılar yüzünden bu ülkenin egemenliğinden çıkmıştır. Asur Kralları, bu bölgelere çeşitli akınlar düzenleyerek kentleri ve kaleleri tahrip etmişlerdir. Tohma Vadisi’nde bulunan tüm yerleşim birimleri, M. Ö: 675 yılında, Kimmer/İskitler’in (Türkleri) eline geçmiştir.[190]

  

KiMMER- İSKİT/SAKA TÜRKLERİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. Ö: 675- 612)

Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö: 675-612)

 

M. Ö: VII. yüzyılın sonları ile M. Ö: VI. yüzyılın sonları arasında Anadolu’da siyasi ve etnik yönden çok büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Asurlular’ın yıkılmasıyla birlikte, kuzeyden(Kafkaslar)gelen yeni göçler nedeniyle Anadolu yarımadası, Kafkaslar’dan gelen Kimmer-İskit Türkleri’nin işgaline uğramıştır. Güney Kapadokya ve Tohma Havzası, M. Ö: VII. yüzyılın sonlarına doğru Muşikiler ve Tibarenler (Taballar) Kapadokya’nın güneydoğu bölgesinin hakim unsurunu teşkil ederken, Kataonlar da, Elbistan ve Anti Toroslar’ın vadilerinde yaşıyorlardı. Daha güneydoğuda, dağlarla Fırat arasındaki Meliten (Malatya) bölgesinde, Hurriler ve Mitanniler ile Hititler’in son kalıntıları yaşamaktaydılar.

Proto Türk olarak kabul edilen ve M.Ö 715 de Kafkaslar’dan inerek Fırat’ın batı kesimlerine geçerek, Tohma Havzası’na kafilelerle yerleşen Kimmerler, Tohma Havzası’nı ve Maraş’a kadar olan tüm sahayı ele geçirmişler. Daha sonra Suriye ve Mısır’a doğru ilerlemişlerdir.

Tarihi kaynaklarca, Orta Asya’dan Toharistan(İran)’a yerleşen, buradan Anadolu’ya geçtikleri belirtilen Saka-İskit kökenli Toharlar, Tohma Havzası’na yerleştikten sonra, bu bölgeye kendi isimlerini vermişlerdir. Bu nedenledir ki, tarihi kaynaklara göre; Tohma Suyu, ismini bu kavimden almıştır. Tohma Havzası’nın kaplamış olduğu sahaları, başta Gürün ve Darende İlçeleri olmak üzere, tüm bu bölgeleri ele geçirmiş olan Kimmer- İskit Türkleri, M. Ö: 675-665 yılları arasında ellerinde tutarak, bu bölgeye hakim olmuşlardır.

M. Ö: 665 yılında, Kimmerler ile aynı soydan oldukları belirtilen tarihi kaynaklara göre Kafkaslar ve Azerbaycan bölgelerinden Kur nehri ve Aras nehirleri yoluyla, Doğu Anadolu’dan batıya doğru ilerleyerek, Tohma Havzası’nı istila eden İskit Türkleri, bu bölgelere yerleşmiş olan Kimmerler’in birliğini bozarak, bölgeleri ele geçirmişlerdir. Kimmerler, çok büyük kalabalıklar halinde gelen İskitler/Sakalar grubuna karşı koymak istemişlerse de, bunu başaramamışlardır. Bir kısmı yapılan savaşlarda imha edilirken, bir kısmı da bu bölgelerden çekilmek zorunda kalmışlardır.  Böylece ilçemiz Gürün, İskit/Saka Türkleri’nin eğemenliği altına girmiştir. Tohma Havzası’nı M.Ö: 665 yılında, tümüyle ele geçiren İskit Türkleri, Sakalar’la birleşerek tüm Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Kapadokya (Orta Anadolu) ele geçirdikten sonra, Suriye ve Mısır’a kadar inmişlerdir.[191]

 

 

MEDLER/MATALAR (PERSLER) ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M.Ö. 612- 322 YILLARI ARASINDA)

Medler/Matalar Zamanında (M. Ö: 612-522)

      Kilikya Satraplığı sınırları içinde.                

M.Ö. VI. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da binlerce yıl hüküm süren Hititler, yüzlerce yıl Anaddolu’yu işgali altında bulunduran Asurlular ve Urartular silinmişler, kurmuş oldukları devletler ve tarihe gömülmüştür. Asur İmparatorluğu yıkıldıktan sonra, Kimmer/İskit guruplarının Anadolu’yu terketmelerinden sonra, Anadolu ve Ön Asya, Med-Lidya-Babil ve Kilikya Devletleri arasında bölüşülmüştür.[192] (M.Ö. 640 yılına kadar Asur egemenliğinde kalan Medler, bu tarihten sonra bağımsızlıklarını kazanarak M.Ö. 612 yılında, Asur Devleti’ni yıkarak hakimiyetlerine son verdiler. Asur Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte, Malatya bölgesinden itibaren, Fırat’ın batı kesimlerini oluşturan Tohma Suyu’nun kaynakları (Tohma Havzası) na kadar uzanan bölgelerdeki bu devletin egemenliği ortadan kalkmıştır.

Doğu Anadolu’yu istila edip Kızılırmak kıyılarına kadar ilerleyen Medler, Doğu Anadolu’dan Kapadokya’ya kadar olan sahayı ellerinde bulunduran Kimmer-İskit Türkleriyle savaşmaya başladılar. Uzun bir mücadeleden sonra,  Kimmer/İskitler’i buradan kovmuş olan Medler, bölgedeki halklarla birleşerek bir devlet kurdular. Batı da, Kapadokya’ya kadar sınırlarını genişletmiş olan Lidyalılar ile komşu olan Medler, Malatya’dan Kapadokya’ya kadar olan tüm bölgeleri, M. Ö: 612’de ele geçirdiler. Dolayısıyla, İlçemiz Gürün’ün de içinde bulunduğu Tohma Vadisi de bu tarihler de Medler’in hakimiyeti altına girmiştir.[193]

Ege Bölgesi’nden Kapadokya’ya kadar olan(Batı Anadolu’yu)tüm sahayı hakimiyeti altında tutan Lidya Devleti ile Medler, M. Ö: 28 Mayıs 585 tarihinde birbirleriyle savaşmak üzereyken, son anda vazgeçerek Kızılırmak iki devlet arasında sınır olması şartıyla barış imzaladılar. Bu tarihten sonra, her iki devletin içinde taht kavgaları olmuş, her iki devletin zayıflamasına rağmen, egemen oldukları toprakları ellerinde tutmayı başarmışlardır. Medler, Kral Astiyağ zamanında(M.Ö. 584- 550)sınırlarını Kızılırmak’ın batı kıyısına kadar tüm Anadolu’yu egemenliği altına aldılar.[194]

M. Ö: 612 yılından itibaren, Doğu Anadolu’dan Kızılırmak’a kadar olan sahayı egemenliği altında bulunduran Med Devleti, M. Ö: 547 yılında Lidya Kralı Sardes’in ülkesine saldırmasıyla birlikte yapmış olduğu savaşta, O’nu yenerek Lidya Devleti’nin egemen olduğu toprakları, bu tarihten itibaren ele geçirdi.[195] Böylece tüm Anadolu Yarımadası, Medler’in hakimiyeti altına girmiş oldu.[196]

 

PERSLER ZAMANINDA (M. Ö: 522-322) GÜRÜN İLÇESİ

Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)

Kapadokya Satraplığının sınırları içindedir

              

Med Hanedanı’ndan sonra, İran’ın ikinci İmparatorluk Hanedanı Persler, Lidya Devleti’ni yıktıktan sonra, Anadolu’yu tamamen egemenlikleri altına aldılar. Persler’in Anadolu’daki hakimiyet ve nüfuzları bu tarihten sonra, daha da artmıştır. Özellikle de Orta Anadolu, Kapadokya, Kilikya ve Tohma Havzası ile tüm Fırat ve doğu kesiminde kalan tüm bölgeler, bu devletin siyasi ve kültürel etkisi altına girmiştir.

Tüm Anadolu’yu egemenliği altına alan Pers Kralları, güçlü bir devlet otoritesinin sağlanması için ele geçirmiş olduğu toprakları, “Khsatrapa” (Satraplık)adı verilen birçok askeri eyalete(valiliklere)ayırdılar. M. Ö: 522-485 yılları arasında, Pers kralı I. Daries zamanında, bu satraplıklar daha düzenli hale getirilerek, Pers Devleti’nin hüküm sürmüş olduğu topraklar, 23 tanesi büyük olmak üzere, 127 vilayete(Satraplık) ayrılmıştır. Medler zamanında, Kilikya satraplığı sınırları içinde bulunan Malatya ve Gürinian (Gürün ve havalisi), Mazaka(Kayseri)bölgeleri, I. Daries zamanında yapılan düzenlemelerle, Kapadokya satraplığı içine dahil edilmiştir.[197] Kapadokya Satraplığı’nın sınırları, Fırat  ile Kızılırmak, Karadeniz ile Toroslar arasındaki geniş sahayı kaplıyordu. Bu bölge Kızılırmak ile Frigya ve Paflogonya’dan, Fırat ile de doğu illerinden, Toroslar ile de Kilikya’dan ayrılıyordu. Güneydoğudan Meliten (Malatya), güneybatıdan Likeonya (Konya) ve İzorya’dan, kuzeyde Pont bölgeleri, Kapadokya Satraplığı içine giriyordu. Bugünkü Sivas ili ve havalisi, Kapadokya Satraplığı’nın içerisinde bulunuyordu. Güneyinde Kilikya Satraplığı, kuzeyinde de Pontos (Karadeniz)Satraplığı bulunuyordu.

Kapadokya halkının büyük çoğunluğu hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Ticari ulaşım açısından da Asur ve Geç Hitit dönemlerinden beri önemini korumakta olan Mazaka (Kayseri)’ya bağlı bulunuyordu. Bu dönemin en önemli ticari merkezlerden olan Tilgarimmu (Gürün)ve Meliten (Malatya) kentleri Kapadokya Satraplığı’na bağlanmıştı. Bu satraplığın merkezi Mazaka şehriydi. Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan sahada, Frigler’in istilasıyla doğuya sürülmüş olan Hitit kalıntıları, Muşkiler, Taballar ve Kataonlar yaşamaktaydılar. Bölgenin dağlık kesimlerinde ise; her birisi kendi varlıklarını sürdürmeye ve korumaya çalışan değişik etnik kökenli insan gurupları da bulunmaktaydılar. Bu farklı etnik gurupların içine daha sonraları Ermeniler de gireceklerdir. Satraplıklar genelde Pers ve asker kökenli, saraya bağlı olan kişilerce yönetilmekteydi. Persler’e bağlı bulunan bu satraplıklar, bölge halkı ile mümkün olduğu kadar iyi geçinerek iyi davranmaya, bölge halkının desteğini sağlayarak, yönetimlerini ve güçlerini artırmaya çalışıyorlardı. Bölge ekonomisinin can damarı; Mazaka’dan Tilgarimmu’ya buradan da Meliten’e(Malatya)kavuşan burada, doğu ülkelerine geçen eski ticaret ve kervan yoluydu.

 Bu dönemde eski ticaret ve kervan yolunun ismi, “Kral yolu” olarak değişerek önemi bu dönemde daha da artmıştır. Bunun için “Kral Yolu’nun üzerinde bulunan Darende ve Gürün İlçeleri’nin özellikle de “Gürinian” olarak bilinen Gürün İlçesi’nin önemi bir kat daha artmıştır.

M.Ö. 547 yılından M.Ö. 322 yılına kadar, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında  kalmış  olan Kapadokya bölgesi, iki-üç asır içinde, en az Fırat’ın doğu yakasındaki eyaletler kadar İranlı’laşmıştır. Satraplığın merkezi yukarıda belirtildiği gibi, Mazaka (bugünkü Kayseri) şehriydi. Bütün ticaret yolları buradan birleşmekteydi. Kuzey Kapadokya (Pont bölgesi)da Pers ve Helenizm etkisi vardı. Pers İmparatorluğu, Anadolu’da iki yüz elli yıl kadar bir hüküm sürdükten sonra, zaman içerisinde devlete bağlı bulunan satraplıklarda çeşitli düzensizlikler olmasıyla birlikte, devlet otoritesini de zayıflatmıştır. Satraplıklar, zaman devlet otoritesi ve yönetiminde etkili olmaya başladılar. Aynı zamanda da Pers egemenliği altındaki satraplıklarda mücadele ve birbirlerine üstün gelme savaşı başladı.

M. Ö: 375 yılında, Pers ordularının Ege komutanı olan Damates, kendisine verilmiş olan Kapadokya Satraplığı’yla yetinmeyerek Maraş bölgesinde hüküm süren Kataonlar’ın prensi Aspis’i kendisine bağladı. Böylece devlete bağlı bulunan satraplıklarda birbirlerine üstün gelme ve birbirlerinin topraklarına göz dikme mücadelesi giderek artmaya başladı. M. Ö: 360 yılında Persler’in hakimiyeti altındaki Kapadokya, kuzey ve güney Kapadokya olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu tarihlerde Büyük İskender, devleti’nin sınırlarını genişleterek Pers İmparatorluğu ile sınır olmuştu. Çok geçmeden bu devlete saldıran Büyük İskender, Küçük Asya(Anadolu)’yı istilaya başladığı yıllarda, kuzey Kapadokya(Pontos)daha işgal edilmemiş ve bu bölgede Pers Satrapı I. Ariatres hüküm sürüyordu.

   M.Ö: 334 yılında Makedonya Kralı İskender, Pers Kralı Darius ile savaşmak üzere Anadolu’ya geçmiş, savaşmadan Kızılırmak’ın batısına kadar olan yerleri (Frigya’yı) ele geçirmiştir. M.Ö: 333 yılında, Kapadokya’nın büyük bir kısmını ele geçirmiş olan İskender, Pers Kralı’nın Kilikya’dan olduğunu öğrenince o tarafa yönelmiş. Toroslar’ı geçerek Tarsus’u işgal etmiştir. Pers ordusu ile İskender’in ordusu, bugünkü Deliçay mevkiinde karşılaştı. Yapılan savaşta Pers ordusu, İskender’e yenildi. İskender, bu bölgelerin fethini gerçekleştirirken Kapadokya’yı da işgal ederek, ele geçirmesi için komutanı Sabiktas’ı görevlendirmiştir. İskender’in ünlü komutanı Sabiktas ile Kapadokya Satrapı Mitrobarzan arasında yapılan Granikos savaşında, Kapadokya Satrapı Mitrobarzan öldürülünce, İlçemiz Gürün’ün de bağlı bulunduğu Kapadokya Satraplığı’nın yönetimi İskender’in komutanı olan Sabiktas’a geçmiştir. Fakat bu bölgelerin halkı Sabiktas’a boyun eğmediler. Sabiktas’ın yöneticiliğine itiraz ettiler. Bunun üzerine yönetici olarak yine bir Pers asılzadesi olan Ariaretres, Kapadokya Satraplığı’na yönetici olarak seçildi.

M. Ö: 332. Yılında, Kapadokya Satraplığı’nın Kralı olan Ariaretres, birkaç yıl içinde hatırı sayılır bir de devlet kurdu. Bu bölgede yarı bağımsız bir şekilde Pers Devleti’ne bağlı olarak hükümdarlığını sürdürdü. İlçemiz Gürün ve havalisinin bağlı bulunduğu Güney Kapadokya bölgesinde, tam on yıl hüküm sürdü. M. Ö: 322 yılında İskender’in ölümüyle birlikte, O’nun komutanlarının varisi olmayan İskender’in ülkesini, kendi aralarında paylaşmalarıyla birlikte Gürün ve havalisinin içinde bulunduğu Güney Kapadokya Bölgesi, Perdikkas adındaki komutanın yönetimi altına girdi. Böylece bütün bu bölgeler M.Ö. 322 yılından itibaren Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiştir.[198]

 

ROMALILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M.Ö. 322- 301 YILLARI ARASINDA)

Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301)

      Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.                                                       

İskender’in ölümüyle birlikte Roma’lı generaller arasında kanlı mücadeleler başlamış, bu mücadelelerin büyük bir kısmı Anadolu’da meydana gelmiştir. Özellikle Roma İmparatorluğu içindeki “Selevkoslar Sülalesi’ne karşı bağımsızlık hareketleri baş göstermiştir. Bunun neticesinde bir takım küçük prenslikler doğmuştur. Bunların başında Kapadokya(Pontos)Krallığı gelmektedir.

İskender’in ölümüyle birlikte vasi seçilmiş bulunan Perdikkas, Romalı general Sabiktas tarafından ele geçirilerek bağımsızlığını kazandıktan sonra, Ariaretres tarafından kurulmuş olan Anadolu’daki Makedonya eyaletleri arasında zengin ve kuvvetli bir orduya sahip bulunan Kapadokya Devleti’nin varlığına tahammül edemiyordu. Bunun için Kapadokya Krallığı’nı ele geçirmek istiyordu. Bu devlet üzerine saldırmak için ordu topladı. Diğer eyaletlerin yöneticilerinden yardım istediyse de bu yardımı alamayan Perdikkas, tek başına Kapadokya Krallığı üzerine yürümeye karar verdi.

Kapadokya Kralı I. Ariaretres ile yapmış olduğu savaşta O’nu yenerek komutanlarıyla birlikte Çarmıha gererek öldüren Perdikkas, İlçemiz Gürün’ün de içinde bulunduğu Güney Kapadokya Krallığı’nı ele geçirip, bu bölgenin idaresini M. Ö: 321 yılında, Persli bir komutan olan Eumenes’e verdi. Böylece, Kapadokya krallığı bağımsızlığını yitirerek Romalılar’ın egemenliği girdi. Bu savaş esnasında Ariaretres’in yeğeni yanındaki birliklerle kaçarak dağlara sığındı. İleride II. Ariaretres olarak Kapadokya krallığı’nı ele geçirecektir.

Bu tarihlerde, Makedonyalılar’ın bir eyaleti durumuna gelen Kapadokya’nın sınırı, Ahamenişler (Persler)devrindeki Kapadokya Satraplığı sınırları ile aynıydı. Kapadokya Eyaleti, Makedonyalılar zamanında, Frygya’ya bağlı Likeonya bölgesini kaybetmesine karşın Paflagonya’yı Kapadokya’ya bağlamıştı. Kapadokya, siyasi olarak Makedonya İmparatorluğu’na (Roma) bağlı bulunuyordu. Makedonyalılar’ın hakimiyeti, Kapadokyalılar için bir işkence ve zulüm dönemi olduğu gibi, İskender Diadokları’ın kanlı çarpışmalarının yapıldığı bir saha  olmuştur. Bu kanlı çarpışmalar yirmi yıl kadar sürmüş ve bu esnada, yerli halktan çok sayıda insanlar katledilmiştir.

Roma İmparatorluğu içerisinde en büyük payı almış olan Selevkoslar Hanedanı, başkenti Kayseri olan, İç Anadolu’dan Fırat’a kadar uzanan, kuzeyden Karadeniz’e, güneyde ise, Toroslar’a kadar uzanan “Galesarea” adı verilen, M. Ö: 308 yılından M. Ö: 36 yılına kadar, bu bölgelerde varlığını koruyan bir Yunan krallığı kurmuşlardır.[199] Roma İmparatorluğu’nda, her dönemde olduğu gibi Selevkoslar Hanedanı zamanında, özellikle güney Kapadokya bölgesine (Gürün İlçesi bu bölgede bulunuyordu) Kilikya’ya ve Malatya’ya kadar olan sahaya bol miktarda Rum yerleştirilmiştir.

İlçemiz Gürün’de Karayar Mahallesi’nde “Kürkçüoğlu konağı” olarak bilinen binadaki sfenklerin bu döneme ait olduğu sanılmaktadır. Çünkü burada bulunan ve günümüzdeki binanın eski yerindeki yaypnın Selevkoslar döneminde inşa ettirildiği anlatılmaktadır.

Tarih, M. Ö: 301 yılını gösterirken, Perdikkas tarafından öldürülen I. Ariaretres’in yeğeni, daha önce kaçmış olduğu dağlardan inerek, Aşağı Murat Suyu ile Yukarı Kelkit arasındaki bölgede hüküm süren Persli Satrap Ardoates’in yardımıyla, varisi olduğu Güney Kapadokya Krallığı’nı yeniden canlandırmak için kendisiyle aynı soydan olan kuzey Kapadokya Kralı Mitridat ile de anlaşarak II. Ariaretres olarak Romalılar’a karşı isyan etti. Romalılardan çok zulüm ve işkence görmüş olan halk, II. Ariaretres’i destekliyordu. Bu isyan üzerine, İskender’in ülkesinin başında bulunan Selevkoslar, Kapadokya’yı ele geçirmek için saldırıya geçtiler. Fakat, Yeni Kapadokya (Güney) Kralı II. Ariaretres, Selevkoslar’ın komutanı olarak Amintas’ı güney Kapadokya’da çok büyük bir hezimete uğratarak güney Kapadokya’nın topraklarını egemenliği altına almayı başardı. Kapadokya’nın sınırları, Kızılırmak Havzası ile sınırlı iken bu savaştan sonra Kızılırmak ile Toroslar arasındaki topraklar, Kataonya (Elbistan) ve Meliten’e kadar olan tüm bölgeler, Güney Kapadokya’nın sınırları içine dahil edildi.

Böylece, eski sınırlarda hakimiyet tekrar sağlanmış oldu. İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu bölgeler, M. Ö: 301 yılından itibaren Romalılar’ın egemenliğinden çıkarak güney Kapadokya bağımsız krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir.[200]

 

KAPADOKYA BAĞIMSIZ KRALLIĞI ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M.Ö. 301-93 Yılları arasında)

Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö: 301-66)

              

M.Ö: 301 yılından itibaren, II. Ariaretres tarafından Romalılar’ın elinden tekrar alınarak bağımsızlığına kavuşmuş olan Kapadokya krallığı sınırları; Kızılırmak Havzası’ndan Toroslar’a, Toroslar’dan Katonya (Elbistan)’dan Meliten’e kadar uzanan sahayı kaplıyordu.

İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu bölgeler, Kapadokya Kralları, Ariaremmes, III. ve IV. Ariaretres zamanlarında (M. Ö: 280-163 yılları arasında)aynı sınırları korumuş. M. Ö: 163 yılında başa geçen V. Ariaretres’in Mazaka ve Tyana şehirlerini Helen sitesi haline getirerek, Yunan kanunlarını uygulamaya başlamasıyla bu yıllarda Kapadokya Krallığı’nın sınırları; kuzeyde Pont Kapadokya’sı ile sınırlı bulunurken, doğuda Fırat ve güneyde Toroslar’a kadar bağımsız bir devlet olarak, bu bölgelerde hakimiyetini sürdürmüştür.

Bu dönemde Gürinian olarak bilinen ilçemiz Gürün ve havalisi böylece, M. Ö: 301 yılında Roma yanlısı Ariobarzan’ın tahtının son yıllarına (M. Ö: 93) kadar, tam 208 yıl bağımsız Kapadokya Krallığı’nın hakimiyeti altında kalmıştır. M. Ö: 95 yılına gelindiğinde, bağımsız Kapadokya Krallığı’nın başında Roma yanlısı Ariobarzan’ın bulunması, daha kuzeyde hüküm sürmekte olan Pont Kapadokyası’nın kralı Mitridat Evpator’u rahatsız etmiştir. Çünkü Mitridat, Güney Kapadokya’da hakkının olduğunu düşünüyor, Romalılar ile baş edemeyeceğini bildiği için, bölgeye sahip olmanın başka yollarını deneyip, bölgeyi ele geçirmek istiyordu. Romalı generaller ise; birbirleriyle mücadele etmeye devam ediyorlardı. Romalı generaller’in birbirleriyle olan mücadelelerinden faydalanarak doğuda küçük bir prenslik kurmuş olan Ermeni kralı Tigran, bu otorite boşluğundan faydalanarak prensliğinin sınırlarını batıya doğru, komşularının aleyhine olarak genişletmişti. Ermeni krallığı, kuzeybatıda Pontos Kapadokyası (Mitridat Evpator ile), güneybatıda Yukarı Fırat bölgesi krallığı (Sofen krallığı) nın topraklarını, Malatya’nın doğu kesimlerini ele geçirerek Fırat’ın batı kesimlerine doğru genişleyen bir krallık olmuştu. Ermeni kralı Tigran, M. Ö: 141 yılında Roma Devleti ile sınır komşusu olmuştu.[201]

Romalı generallerin birbirleriyle olan mücadelelerinden faydalanan Ermeni Tigran ve kuzey Kapadokya kralı Mitridat Evpator, öteden beri göz dikmiş oldukları güney Kapadokya, Fırat’ın batı yakası ile Tohma Vadileri’nce uzanan sahayı, Kayseri’ye kadar olan bölgeyi ele geçirmek amacıyla bu ortak amaçları doğrultusunda ilk teklifin de Mitridat’dan gelmesiyle bir araya gelerek aralarında anlaştılar.

Mitridat Evpator kızını Ermeni kralı Tigran’a vererek aradaki anlaşmayı daha da kuvvetlendirmeyi amaçlamıştır. Yapılan  anlaşmaya göre yukarıda sözü edilen bölgeler ele geçirildikten sonra Mitridat Evpator’a ait olacak ve elde edilen ganimetler de Ermeniler’e verilecekti. İşte bu teklif ve teşvik üzerine Ermeni orduları, Kapadokya’lı Gordiosun kılavuzluğunda, Kapadokya (güney) topraklarına girerek işgal etmeye başladı. M. Ö: 93 yılında, Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan tüm bölgeler ile Malatya’dan Maraş ve havalisi, Elbistan ve Zeytunlu bölgelerine kadar olan sahayı Ermeniler işgal ettiler. Bu dönemde bazı tarihi kaynaklarca Tomisa olarak adlandırılan Darende ilçesi, Gürinian olarak bilinen Gürün ve havalisi M. Ö: 93 tarihinden itibaren Ermeniler’in hakimiyeti altına girmiş oldu. M. Ö: 93 yılında, Pontos Kralı Mitridat, ele geçirilecek toprakların kendisine, ganimetlerin de Ermeniler’e ait olması koşuluyla Ermeni Kralı Tigran ile bir anlaşma yapmıştı. Yapılan bu anlaşma gereğince, Mitridat’ın teşvik ve tahrikiyle, sonra Güney Kapadokya krallığı’na saldıran Ermeni kralı Tigran, Kapadokyalı Gordios’un kılavuzluğunda, Ariobarzan’ın hüküm sürmüş olduğu güney Kapadokya Krallığı topraklarına herhangi bir direnmeyle karşılaşmadan ele geçirdi.

 Korkak bir adam olan Kapadokya Kralı Ariobarzan, yabancı askerlerin sınırdan girdiğini duyar duymaz, herhangi bir direnme göstermedi. Hazinesini alarak Roma’ya kaçtı. Ermeni Kralı Tigran, Güney Kapadokya’yı savaş yapmadan, kolaylıkla ele geçirdi. M. Ö: 93 yılında meydana gelen bu  işgal sırasında Ermeniler, doğuda Malatya’dan batıda Kayseri’ye kadar olan eski Kral Yolu”nun geçmiş olduğu Tomisa (Darende) ve Gürinian (Gürün) şehirleri ile Maraş ve Toros bölgelerini ele geçirdiler. Ele geçirilen bu bölgeleri Ermeniler yağmalayarak, her tarafı yakıp yıkarak, ellerine geçen her şeyi talan ettiler. “Kral Yolu” nun geçmiş olduğu bölgelerin kilit noktalarında bir takım askeri garnizonlar kurdular.[202]

Bu arada Roma’da umduğunu bulamayan Kapadokya Kralı Ariobarzan’ın yerine, Roma Senatosu Corneil Sulla’yı Güney Kapadokya’yı ele geçirmesi için gönderdi. Kilikya’dan itibaren ordu toplayarak Toroslar’ı geçen Sulla, emrindeki az bir kuvvetle kendisine karşı koymak isteyen Gordios’u yenerek perişan etti. Daha sonra da Ermeniler’in üzerine yürüyerek Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahayı ele geçirip, işgal eden Ermeniler’i Fırat’ın batı kolları üzerinden takip ederek Tigran ve ordusunu Fırat’ın doğu kesimlerine kadar kovmayı başardı. Böylece M. Ö: 93 yılında, ilçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu bölgeleri işgal eden Ermeniler, aynı yıl içerisinde, Romalı Komutan Corneillus Sulla tarafından Fırat’ın doğu kesimine kadar kovularak  atıldılar. Kapadokya’nın eski Kralı Ariobarzan, tekrar Güney Kapadokya Krallığı’na getirildi.

M. Ö: 90 yılında Pont kralı Mitridat aynı şekilde, Ermeni kralı Tigran’ı yine Güney Kapadokya’yı işgal etmesi için teşvik ederek Kapadokya’nın Ermenilerce talan edilmesini sağladı. M. Ö: 90 yılında aynı bölgeler,  Ermeniler tarafından yağmalanarak her taraf yakılıp yıkılarak tahrip edildi. (Harita: 20) Yapılan anlaşma gereğince; Mitridat’ın oğlu Güney Kapadokya’nın kralı ilan edildi. Güney Kapadokya Kralı Ariobarzan, bu işgal esnasında da Roma’ya kaçtı. Bunun üzerine Roma senatosu, Ariobarzan’ı tekrar Kapadokya Krallığı’na getirmek üzere, bu bölgeleri işgal eden Tigran üzerine yürüyerek Ermeniler’i bu bölgeden, Tohma Vadileri’nden  kovarak, Fırat’ın doğu kesimine kadar çıkarmayı başardılar.

Böylece Güney Kapadokya bölgesi M. Ö: 93. 90. 88. 85. 69. ve 66. Yıllarında, aynı şekilde Ermenilerce istila edilerek ele geçirildi ve her taraf yağmalanarak talan edildi. Her işgalin ardından Romalılar, Ariobarzan’ı tekrar Kapadokya Kralı ilan ettilerse de; Kapadokya’nın güçsüz Kralı Ariobarzan hiçbir şey yapamıyordu. Ermeni Kralı Tigran altı defa işgal etmiş olduğu bu bölgelerden (Malatya’dan Kayseri’ye, Toroslar-Kilikya bölgelerine kadar olan yer) geri çekilirken Kapadokya’nın başkenti olan Mazaka ve diğer on adet önemli şehirlerden (bunlardan birisi de Gürün idi.) her birisinden 3.000’er kişilik insan guruplarını alarak yeni kurmuş olduğu başkenti Tigranokert’e götürdü.

Romalı generallerin mücadelelerinden faydalanarak Ermeniler’in tarihinde kurdukları en güçlü devlet, Kral Tigran tarafından kurulan Ermeni prensliğidir. Pontos Kralı Mitridat’ın teşvikiyle Tigran’ın, Fırat’ın batı yakasındaki bölgelere hakim olma hırsı kabarmış, Osreon (Urfa), Kommagene (Samsat) bölgelerini zaptettikten sonra, Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan sahayı işgal etmiştir. İşgal ettiği bölgelerde geçen kervan yollarının kilit noktalarına, geçici olarak kendi soydaşlarını yerleştirmiş olan Tigran, Romalı General Lukullus’un üzerine yürümesiyle, bu bölgelerdeki işgaline son vermek zorunda kalmıştır.

Romalı komutanların birbirleriyle olan mücadelesinden faydalanan Ermeni Kralı Tigran, M. Ö: 93 yılından M. Ö: 71 yılına kadar, krallığı’nın sınırlarını, kuzeyde Kur Nehrinden, güneyde Kilikya’ya, Toros eteklerinden Kayseri’ye, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan sahalara kadar genişletmeyi başardı. Ermeni Krallığı’nın topraklarını, komşu devletlerden topraklarından koparılan sahalar oluşturmaktaydı. Bu topraklarda ise, sadece Ermeniler değil, aynı zamanda kurulan kentlerin nüfusunu çoğaltmak maksadıyla çeşitli yerlerden götürülmüş, farklı etnik kökenli insan gurupları yaşamaktaydılar. Romalı komutan Lukullus, önce Pontos’lu Mitridat’ı sonra da Ermeni kralı Tigran’ı yenerek Güney Kapadokya topraklarını ele geçirdi. M. Ö: 69 yılında meydana gelen bu savaşta, Pontos’daki karargahından çıkmış olan Lukullus, önce Kamisen ve Laviensen’i, sonra da Malatya’yı Ermeniler’den aldı. Batıya doğru ilerleyerek Tomisa’yı (Darende İlçesi) ve Mazaka’ya (Kayseri) kadar olan sahayı ele geçirdi. Sofen Krallığı üzerine yürüyerek hiçbir direnme görmeden bu krallığı da ele geçirdi. Daha sonra, M. Ö: 69 yılında, Ermenistan’ın başkenti olan Tigranokert’i  ele geçirdi. M. Ö: 66 yılında Tigran öldü.

Kral Tigran zamanında Ermeni Krallığı, Büyük ve Küçük Ermenistan olmak üzere iki isimle anılmaktaydı. Büyük Ermenistan 15, küçük Ermenistan ise; üç vilayet halinde idi. Tigran’ın ölümüyle birlikte bu krallık da tamamıyla Romalılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Kral Tigran ölünce, yerine geçen oğulları, Romalılar’ın her dediğini yerine getiren birisi oldukları için, Ermeni Krallığı’nın Romalılar’ın egemenliği altına girmesini daha da kolaylaştırmıştır. Böylece Ermenistan adı verilen bölgeler ile, bu bölgede yaşayan Ermeniler, M. Ö: 66 yılında, Romalılar’ın egemenliği altına girmiştir.  93. yılından M. Ö: 66 yılına kadar, altı kez işgal edilmiş olan ilçemiz Gürün ve havalisi, M. Ö: 66 yılından itibaren Romalılar’ın egemenliği altına girmiştir. Gürün ve havalisi bu dönemde, Küçük Ermenistan’ın birinci ve ikinci vilayetleri (prenslikleri) arasında yer alıyordu.

Ermeniler’in menşei ve Ermeni tarihinin başlangıcı kesin bir karara bağlanamamış, muhtelif rivâyet ve mitolojik bir takım hikâyelerden ibaret kalmıştır. Ermeni tarihçilerinin bir kısmı ve kilise Ermeniler’in menşeini Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’e bağlarlar. Ermeni tarihini, Babil Kulesi’nin yıkılışı ile başlatarak ilk atalarının, Hazret-i Nuh’un torununun torunu olan “Hayk” adında efsanevî bir şahsiyet olduğunu kabul ve iddia ederler. Ünlü Fransız arkeologu Jacques de Morgan, Ermeni tarihçilerinin milletlerinin aslını Kitâb-ı Mukaddes an’anelerine bağlamak için büyük gayret sarfettiklerini, Hayk neslini bunlara yaklaştırmak maksadıyla eski rivâyet ve an’aneleri tahrip ettiklerini belirtmektedir.

Bu tez, Kafkas dilleri ve özellikle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dil bilimcisi Nicolai Marr (1864-1934) tarafından tesis ve temsil edilen Rus Mektebi’nin kabul ettiği ve şiddetle savunduğu bir tezdir. Ermeni kilisesi ile bazı Ermeni ekolü ve eski SSCB ilim adamlarının Ermenileri, Jafetik (Ön-Asya yerlisi; Yafesî) gruba ait Kafkasya menşeli bir toplum olarak göstermeleri boşuna değildir.

Yâni, Türkiye’ye mücâvir olan bölgede, başka bir ifadeyle, Nuh’un gemisinin oturduğu iddia edilen Ağrı Dağı ve çevresi Ermenilerin anavatanı olarak gösterilmekte, Ermeniler’in de Nuh’un torununun torunu Hayk’tan türediklerine ve Ağrı dağından çevreye yayıldıklarına inanılmaktadır. Ermeniler’e menşe ve anavatan arayan görüşlerin tezidir. Bilindiği gibi, Jafetik (Yafesî) tâbiri, Yafes adından gelmektedir. Yafes ise, Hazret-i Nuh’un oğludur ve vatanı da Mezopotamya’dır. Jafetik tez (Marr’ın Mektebi), Ermenilerin menşeini Mezopotamya-Kafkasya coğrafî ve arkeolojik temeli üzerine inşa etmektedir.

Tarihî kayıtlara göre Ermenilerin menşei hakkındaki rivâyet, Herodotos (M.Ö. 484-425?)’un Ermenilerin Frigyalılardan bir zümre olduğu kaydı ile Eudoksos’un (M.Ö. 370) Ermeni dilinin Frig lehçesine benzediği iddiasına dayanmaktadır. Herodotos’un yazdıklarını destekleyen ve Ermeniler’in milâttan önce Balkanlar’dan Anadolu’ya geçip eski Frigya yâni Orta Anadolu’ya yerleştiklerini, bilâhare M.Ö. VII. yüzyıl ortalarında Doğu Anadolu’da Urartu bölgesine göç ettiklerini kabul eden tarihçiler vardır. Son yarım yüzyılda Anadolu’nun ırkî durumunu inceleyen antropologlar da Ermenileri, doğuş yeri Balkanlar olan Dinarik ırkın doğudaki bileşkesi olarak dikkate almaktadırlar.

Diğer taraftan, kendilerine türlü türlü menşe arayan ve Ermenileri Urartuların torunları olarak gösteren Ermeni tarihçileri de vardır. Bunlardan çivi yazısı üzerinde çalışmalarıyla tanınan Joseph Sandalgian, lisanî deliller ileri sürerek, Ermenileri Urartuların torunları saymağa ve efsanevî ataları Hayk ile Urartu isimlerini birleştirmeye gayret etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan Barışı (1923)’na kadar geçen sürede, siyasî amaçlar güden Ermeni neşriyatında da aynı tez ileri sürülmüştür. Eski Sovyetler Birliği’nde Büyük Ermeni Lûgati’ni neşreden Ermeni dili uzmanı Acaryan; Ermenilerin Doğu Anadolu’daki bazı şehir ve dağ adlarının Ermenice olduğu iddialarına karşı, ‘Ararat, Van, Daron (Muş), Garin (Erzurum), Masis (Ararat)...’ gibi kelimelerin Ermenice ile kat’iyyen tefsir olunamayacağını ve Urartu dilinden kaldığını, Horenli Movses’in anlattığı efsanevî krallardan “Aram, Mavanez gibi hâs isimlerin Khald (Urartulu)ların Arame, Menuas gibi kral isimlerinde geldiğini, ‘ayk, Armenak, Amasya, Harma, Ara, Gartos’ adlarının ise menşei meçhul ve“hiç şüphesiz Ermenice de değillerdir. Ermenice olarak bir mânâ ifade etmezler” diye mâhiyetini belirtmektedir.

Son zamanlarda yapılan araştırmalarda da, Urartu dili ile Ermenice’nin hiçbir alâka ve münasebetinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Yukarıda yazılanların ışığında, günümüzde bile menşeleri hakkında Ermeniler arasında muhtelif ve birbirini tutmayan fikirlerin münakaşasının yapıldığı bir gerçektir. Netice olarak, ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır. Diğer taraftan, Ermeniler’in menşeinin de kesin bir sonuca bağlanamadığı anlaşılmaktadır. Ancak, tarih boyunca bulundukları yerlerde civardaki devletlere tâbî olarak yaşamış olan Ermeniler’in menşelerinin, Balkan yarımadası olduğu yolundaki tarihî kayıtlara da uygun düşen görüşler ağırlık kazanmaktadır.

Bilindiği gibi Ermeniler, II. Meşrutiyetten sonra Batılılar’ın teşvik ve tahrikleriyle birlikte, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin kendi vatanları olduğunu iddia etmişlerdir. Bunun bir iddia olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını kendisi bir Ermeni Tarihçi olan “Dagavaryan” yazmış olduğu kitabında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

“Milli tarihçilerimiz Ağatan Geros’tan başlayarak Kitab-ı Mukaddes’teki, “Togarama” ailesi ve Aşelnaz” kelimelerini ırkımıza, yani Ermeniler’e yakıştırmışlardır. Halbuki Togarma, Ermenistan’ın güneydoğusunda ayrı bir ülkedir. Çivi yazılı kitabelerde, Tilgarimmu(Gürün) kalesi ve civarı ki, Asuristan’a göre kuzeyde idi.” demektedir. Yine bu Ermeni tarihçiye göre Kitab-ı Mukaddes’te geçmekte olan “Aşkenaz/Aşelnaz” Ermeniler’in “İşku” dedikleri İskit Devleti’dir. Bu devleti kuranlar, Proto Türklerdir.” Demektedir. Ermeniler’in atalarını dayandırmış oldukları şeyin mesnedsiz olduğunu açıklamaktadır. (3)

Önceleri, Erivan-Gökçegöl bölgesinde yaşayan, sonraki yıllarda ise; Bizanslılar tarafından Müslüman Araplar, ve Türkler’in Anadolu’ya geçmelerini önlemek maksadıyla Bizans sınırlarına yerleştirilmişlerdir. Ermeniler’in batıya yayılmaları bu şekilde olmuştur. Türkler’in Doğu Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte, kısmen Fırat’ın batısındaki küçük Ermenistan denilen yerlerde, çoğunlukla XI. yüzyıldan sonra, Kilikya bölgesine tamamen yerleşmeye başlamışlardır. Bu yerleşmeleri Bizanslılar’ca yapılmıştır.  Bu bölgelerde, çeşitli dönemlerde, çeşitli adlarla küçük prenslikler kurmuşlardır. Bu Ermeni prenslikleri çoğu kez, yaşadıkları dönemdeki güçlü devletlerin hakimiyetleri altında yaşayarak, o devlete tabi bir durumda kalmışlardır.  Bu Ermeni prensliklerinin sınırları ise tamamen belli değildir.

Armenia/Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I. Darius (M.Ö. 521-485) tarafından yazılmış olan Behistun yazıtında ‘Harminiye, Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VI. Yüzyıl sonlarında İranlılar tarafından verildiği ve Ermenistan denilen bölgenin, Persler’in Doğu Anadolu’daki satraplıklarından (valiliklerinden) biri olduğu anlaşılmaktadır. M.Ö. 188 tarihinde kurulan Artaksias Krallığı zamanında, Ârâmice “Yukarı/Yüksek/Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan/Armenia’ adı, Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi.  Bu coğrafî ad, sonraları Romalılar tarafından orta ve yukarı Murat suyu ile Kür ve Aras nehirleri boyları için de kullanılmış, daha sonra Avrupalılar tarafından benimsenmiştir. kendilerine ‘Hay’ diyen ve  ‘Hayk/Haik’ adlı bir atadan türedikleri efsanesini yaşatan, Türkler ile bütün yabancıların ‘Ermeni’ dedikleri toplumla Ermenistan/Armenia adının bir ilgisi bulunmamaktadır. Asur, Med, Pers, Part yazıtları ile Ksenophon’un Anabasis’i ve Strabon’un Coğrafyası’nda “Hay” ve “Hayastan”dan bahsedilmemektedir.

Ermeni sempatizanı Profesör Jean Laurent, bir makalesinde  Ermenistan ile ilgili olarak: “...Gerçekten, yazılı tarihin başlangıcından beri bu şekilde sınırlanan ülke bir devlet değil, bir coğrafya terimidir. Şüphesiz, Ermeniler’in bu bölgede yaşadıkları olmuştur. Fakat bu bölgeye, sırf Ermenistan adını taşıdığı için, ne Ermeniler’in mukadderatı, ne de Ermenistan Devleti adını taşıyan bir devletin varlığı kesinlikle bağlanamaz” demektedir.

Büyük Ermenistan (Asıl Ermenistan) ve Küçük Ermenistan. Büyük Ermenistan, Batı’da Fırat nehrinden Doğu’da Kür (Kura) nehrine kadar çiziliyordu ve 15 vilâyete bölünmüştü. Kızılırmak kaynaklarının çıkış yerlerine kadar genişleyen Küçük Ermenistan ise üç vilâyete ayrılmıştı. Asıl Ermenistan’ın ortadan kaldırılmasından sonra teşekkül eden ve Ermenilik ile ilgilenen ilim adamlarının Küçük Ermenistan veya Kilikya Ermeni Krallığı adıyla belirttikleri prensliğin toprakları Kilikyada, sahil ve dağlık olmak üzere iki kısımdı. M.S. VI. yüzyılda, M.S.536’dan sonra Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırdılar:

Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır. Küçük küçük prenslikler, civardaki büyük devletlere tâbi olarak, muayyen bölgelere hükmetmişlerdir. Ermeniler için vatan prenslikleri olmuştur. Vatanseverlikleri de bu sebeple mahallî niteliktedir. Ermeniler’i bir arada yaşatan unsur, bir milleti belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur. Ermenistan, siyasî bağımsızlık olarak, sadece kişisel hürriyet fikrini tanımıştır. XII. yüzyıldan itibaren, Ermenistan/Armenia adına, XIX. Yüzyıl ikinci yarısına kadar atlaslarda tesadüf edilmeyecektir. Ermenistan coğrafya adı, XIII. yüzyıldan itibaren yerini “Turkomania=Türkmen Ülkesi”ne bırakacaktır.

Ünlü Alman coğrafya ve haritacısı Heinrich Kiepert (1818-1899)’in Berlin’de basılmış olan “Grosser Handatlas” adlı büyük atlasında Ermenistan gösterilmemiştir. Berlin’de yayınlanan Neu Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinin 16 Kasım 1890 tarihli nüshasında “Ermeni Meselesi” başlıklı bir makalede de, “Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır.

“...Binâenaleyh Ermenistan isminin tarihçe hiçbir ehemmiyeti olmadığı gibi, coğrafya nazarında bu isim o kadar vâsidir ki, Ermenistan’ın hududunu ta’yîn etmek için Mösyö Kiepert bile çok müşkilât çekecektir...” denilmektedir. 1890 yılında Leipzig’de basılmış olan Allgemeiner Handatlas adındaki büyük atlasta ise ‘Armenie’ adı yazılıdır. Anlaşılacağı gibi Ermenistan coğrafya adı, Rusya ve İngiltere’nin gayretleriyle 1878 Berlin Antlaşması ile sun’î olarak ortaya çıkarılan ‘Ermeni Meselesi’nden sonra siyasî bir anlayışla atlaslara geçmeye başlamıştır.

Bilindiği gibi, Anadolu toprakları üzerinde en mühim rolü Türkler oynamışlardır. Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilerek Türk yurdu haline gelmesi, Avrupalılara her zaman, kavranamayacak, kabul edilemeyecek ve biraz daha hazmedilemeyecek bir durum olarak gözükmüştür. ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır.

Verdiğimiz tüm bilgilerin ışığında akla temel bir soru gelir, "Ermenistan neresidir?" Tarihte gerçekten bir Ermeni Devleti var mıdır? Ermeniler bilindiği gibi, kendilerine "Hai" derler, ülkeleri de "Hayastan"dır.[203]

Yazılan ve yazdırılan propaganda mahiyetindeki Ermeni tarihlerinde ileri sürülen iddiaların aksine, Selçuklu Türkleri, Doğu Anadolu’yu Ermenilerden değil, Bizanslılardan fethetmişler, kendilerini katliâma ve sürgüne tâbi tutanlar da Bizanslılar olmuştur. Daha1064 tarihinde Ermeni Kars Bagratlı Prensi Gagik-Abbas (Abas), prensliğini Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas’a devretmiş ve karşılığında Kayseri-Niğde bölgesinde Zamantı şehrini almıştı.

Ermenilerin yalnız Doğu ve Orta Anadolu'nun değil, kültürüyle, mimarî eserleriyle, edebiyatıyla, politik kurumlarıyla aynı zamanda Kilikya'nın da sahibi ve varisleri oldüğünü dünyaya ilan etmektedirler. Kilikya Tabi Ermeni Baronluğu'nun yerleştiği yöre XI. yüzyılda Bizans topraklarıdır, ancak, yörenin zaman içinde başka isimler altında, başka uygarlıklara ait olduğu unutulmamalıdır.[204]

Tarihten önceki zamanlarda Kilikya'nın ilk sakinleri Fenikelilerdir, daha sonra yöreye Persler sahip olmuşlardır. Zamanla devrinin dünya fatihi Büyük iskender, Kilikya'ya gelip yerleşmiştir, ölümünden sonra imparatorluğu kumandanları arasında paylaşılırken, Kilikya "Selevkos" düşmüştür. Ancak, çok geçmeden Roma imparatorluğu'nun Anadolu'da hakim olduğunu görüyoruz. Roma, Sölökoslu Midridat'la bu topraklar için uzun uzun savaşmıştır. imparatorluk Doğu ve Batı olarak îkiye ayrılınca Honorius Batıya, Arcadius Doğuya sahip olur. [205]

VIII. yüzyılda yörede birden Araplar görülür, Araplar burada iki yüzyıl kadar kalırlar. Bizans Kilikya'yı yeniden kendi topraklarına katmak için uğraşmaya başlar ve Nisefor Fokas, Yannis Tzimisses gibi güçlü Bazilei'ler, Kilikya'ya yeni baştan sahip olurlar. Türkler'in tarih sahnesine çıkmalarıyla durum temelden değişir...

Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları yöreyi sürekli hakimiyetleri altında tutarlar. Romen Diogenes'in, Sultan Alparslan'a yenilmesiyle Anadolu'da Bizans hakimiyeti zayıflayacak ve yavaş yavaş Bizans İmparatorluğu tarihten silinecektir.

Bu arada Bizans imparatorluğu Doğu'da "limes" olarak kullandığı Ermeni de 7 Ocak 395 tarihinde Roma imparatoru Teodos Milano'da ölmüş, Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür, Batı Roma imparatorluğu "Pars Occidentatis" on yaşındaki küçük oğlu Honorius'a Doğu Roma imparatorluğu "Pars Omental'is" ise on'altı, on ye'di yaşlarında olan büyük oğlu Arcadius'a kalır. 330-641 tarihleri arasında imparatorluk. Doğu Roma Hristiyan imparatorluğu adını taşır. 641-1204 tarihleri arasında Bizans imparatorluğuna dönüşür.

Ermeniler her devirde Bizans'ın amansız düşmanlarıydı. Bizans'a ticaret yapmak amacıyla sızmışlar, ülkenin çok geçmeden ekonomisin! ele geçirmişler, malî yönlerden baskı yaparak imparatorluğun en yüksek kademelerine el atmışlardır. Bizans tahtında Ermeni asıllı imparatorlar göze çarpar. Ancak, bu Bazilei'ler, Ermenilerin iddia ettikleri kurallarda değil, Ermenilik niteliklerini tamamen kaybederek, tahta çıkmışlardır.

Ermenilerin Osmanlı yönetimindeki elde ettikleri yüksek mevkiler, mali alandaki oynadıkları önemli rol, Bizans imparatorluğundaki sosyal ve politik durumlarının devamıdır. Bizans Irnparatorluğunda iki tür Ermeni vardır. Bir kısmı, Romalılardan Bizans'a miras kalmıştı. Bunlarla birlikte, IV yy.dan beri Bizans'la Persler arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler doğal olarak Bizans uyrukluydu. IV.yy. dan beri Perslerle Bizans arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler de Bizans tabiyetine alınıyordu. 387 tarihli sınır ayarlanmasına göre Bizans, Erzurum ve Muş'a kadar ilerlemişti. 591 tarihli ayarlamaya göre ise Duin, Makoy, Urmiah ve Mokh'da dahil olmak üzere hudut Tiflis ile Dara arasında bir çizgi haline getirilmişti. Pers imparatorluğu Arap akımlarıyla yıkılınca, Bizans Hazar Denizi'ne kadar ilerleyebilmişti.[206] Bugün araştırıcılara çelişkili görünmesine rağmen, Arap egemenliğinde bulunan Ermeniler Bizans'ın tekrar bu yöreleri ele geçirmesine karşı koymuşlardı. Ermeniler Bizans'ın politik ve dini hakimiyetim kabul etmemekte ısrar ederek direniyorlardı.

Aslında Bizans Ermenileri otoritesi altında bulundurmak için onları bölmeyi daha uygun bulmuştur. Ermeni derebeylerini sürekli birbirine düşürmüş, aralarında devam edegelen mülk kavgalarım körüklemiştir. (Aristages) Bizans'a gelen ikinci tür Ermeniler Araplara tabi olanlardır. Bunlar Gregoryen Ermenilerdir. Bu tür Ermeni göçleri Pers İmparatorluğu zamanında başlamıştır. Ermeni "rensi II nci Dikran Perslerce tutsak edildiği sırada, soylu Ermeni aileleri Bizans'a sığınmışlardır (Faustus).Pers imparatoru Sapor (Şahpur) II nci Arzas'ı 347-367) yeniden esir alınca, Ermeniler (soyluları) tekrar eşleri, çocukları ve maiyetleriyle Bizans'a göçetmislerdir. Ermeniler, Pers imparatorluğundan dini takibata uğradıkları için kaçtıklarını söylerler. 451'de, Perslerin Ermenilere karşı sert bir politika izlediğin! naklederler. Arap istilasıyla Bizans'a yeni göçeden Ermenilere Bazilei'ler para, mal, mülkve "unvanlar" ihsan ediyorlardı. Ermeniler arasında küropolates, konsül, prokonsül, patris unvanım taşıyanlar da mevcuttur. Bizans çoğunu Araplara karşı kullanmak üzere, doğu sınırına yerleştiriyorlardı. Bu ihsanlara mukabil de Ermenilerden mutlak bir itaat bekliyor, Ortodoks dinini kabul etmelerim "Kadıköy Konsili" (451) gereğince İstanbul Rum Patriğinin üstünlüğünü tanımalarını istiyordu. Bizans'ın yerli Ermenileri ise Grek Ortodoksisini kabul etmişlerdi. Bunların Ermenilikle hiçbir ilişkisi kalmamıştı. Grekleşmişlerdi, bu bakımdan bunlarla önce Pers daha sonra Arap ülkelerinden göç eden Gregoryen Ermenileri arasında aşılmaz bir duvar mevcuttur. [207]

 

 

 

 

 

 


ROMALILAR ZAMANINDA (M. Ö: 66- M. S: 14) GÜRÜN İLÇESİ

Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S: 14)

Kapadokya Satraplığının Yukarı Kilikya Bölgesinde

Ermeni Kralı Tigran, Tohma Havzası’nın da içinde bulunduğu Güney Kapadokya Krallığını,  M. Ö: 93 yılından M. Ö: 66 yılına kadar altı kez işgal ederek şehirlerini yağmaladı. M. Ö: 308 yılında, Selevkoslar döneminde, bu bölgeye yerleştirilmiş olan Rumlar’ı, başkenti Tigranokerte götürdü. Kral Ariobarzan, Ermeniler’in bu saldırılarına karşı hiç bir şey yapamayarak, Roma’ya kaçtı. Roma Senatosu bunun üzerine, Komutan Lukullus’u gönderdi. Pontos Krallığı’nı ele geçiren Lukullus, Kayseri’den Malatya’ya kadar Ermeniler tarafından işgal edilen bölgeleri geri aldı. Ermeniler’i Fırat’ın doğu kesimlerine çıkardıktan sonra, Fırat’ın doğusundaki Sofen Krallığı’nın başkenti Tigranokerti ele geçirerek Roma İmparatorluğu’na bağladı.

Böylece İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu Kayseri’den Malatya ve Fırat’ın doğu yakası, M. Ö: 66 yılında tekrar Romalılar’ın egemenliğine girmiştir. Bu bölgeler, Kral Ariobarzan sonra (M.Ö. 62) yerine geçen II. Ve III. Ariobarzan zamanında Roma İmparatorluğu’na bağlı kaldı. III. Ariobarzan, Romalı komutanlar tarafından öldürüldükten sonra yerine V. Ariatres geçti. Güney Kapadokya bölgesi, M. Ö: 36 yılında, V. Ariaretres’in ölümünden sonra, Roma’nın bir vilayeti haline getirilmiştir. (1) M. Ö: 36 yılından itibaren de, Gürün ve havalisini Roma’ya bağlı Arkheles Hanedanları, M. S: 17 yılına kadar yönettiler.[208]

Romalılar, bu dönemde Anadolu’da yeniden eyalet taksimatı yaptılar. Roma hakimiyeti altına geçmiş olan Darende Ermenistan III. Bölgesi Satraplığı’na bağlanırken, Gürün bu taksimat esnasında II. ve III. Ermenistan Satraplıkları içerisinde yer alıyordu.

Gürün İlçesi ve havalisi, Roma’ya bağlı olan her iki Ermenistan Satraplığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. Ermenistan Satraplıkları’nın tamamı ise bu dönemde, Roma İmparatorluğu’na bağlı bulunmaktaydı. Gürün ve havalisi, M. Ö: 66 yılından M. S: 14 yılına kadar Roma İmparatorluğunun egemenliği altında kalmıştır. Roma İmparatorluğu içinde meydana gelen mücadelelerden faydalanan Part Kralı III. Artabanus, M. S: 14 yılında Ermenistan topraklarıyla, Güney Kapadokya’nın büyük bir kısmını(Yukarı Kilikya bölgesini), ilçemiz Gürün’ün de bulunduğu bölgeleri, ele geçirdi. İlçemiz Gürün ve havalisi, M. S: 14 yılından, M. S: 55 yılına kadar Partlar’ın egemenliği altında kalmıştır.[209]

 

PARTLAR DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 14-M. S: 55 YILLARI ARASINDA)

Partlar Döneminde (M. S. 14-55)

Kapadokya Satraplığının Güney Kapadokya Bölgesinde

M. S: 14 yılında, Roma İmparatoru Tiberius zamanında, İmparatorluk içinde meydana gelen iç karışıklıklardan faydalanan Part Kralı III. Artabanus, Roma İmparatorluğu’na bağlı Ermenistan Satraplıklarını ve Güney Kapadokya’yı işgal ederek ele geçirdi. İlçemiz Gürün’ün içinde bulunduğu topraklar, Romalılardan, Partlar’ın eline geçti. Gürün ve havalisi, M. S: 14 yılından M. S: 55 yılına kadar bu devletin egemenliği altında kaldı. [210]

 

 

ROMALILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 55-260 YILLARI ARASINDA)

 

        Romalılar Zamanında (M. S: 55-260)

      Kapadokya Eyaleti(Sebesteia Theması)

                                                 

Roma İmparatorluğuna bağlı Pontus Krallarından Poleomon Miladi takvimin ilk yıllarında Rusya’yı ziyaret ettiği sırada ölmüştü. Bundan sonra krallığı, Amasya ile Yukarı Kızılırmak taraflarının Galatia’ya bağlanmasıyla büyük ölçüde küçülmüştü, ancak geri kalan karadeniz kıyıları ile  Lykos vadisini, anlaşıldığı kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan karısı Pythodoris, yönetmeyi sürdürdü. Onun başkenti, Lykos kıyısındaki Kabeira(Niksar) idi. Pythodoris, Augustus onuruna adını “Sebaste”(Augusta’nın Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentten en büyük oğlunın yardımıyla küçük krallığını yönetti.

Bu bölgede yer alan, eski ismi Kabeira olan bugünkü Niksar ilçesi ve Sivas ilinin Roma dönemindeki ismi ise, Sebasteia idi. Roma İmparatorluğu’nun başına M. S: 54 yılında, Neron geçti. Ordusunu ilk önce, Kapadokya ve Ermenistan’ı ele geçirmiş olan Partlar’ın üzerine gönderdi.

Roma kuvvetleri, İlçemiz Gürün’ün bağlı olduğu Kapadokya’nın güney bölgelerini ve Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan yerleri M. S: 55 yılında, Ermenistan’ın tamamını ve Fırat’ın doğu kesimlerini yapılan savaşlar sonucunda, M. S: 57/59 yılında, Partlar’ın elinden geri aldılar. Partlar ile elli yıllık bir anlaşma imzalandı.

Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürmüş olduğu topraklarda yeniden bir idari taksimat yapıldı. M. S: 64/65 yılında yapılan toprak düzenlemesiyle, Pontos Eyaleti’nin bir kısmı(Paflagonya), Bitinya ile birleştirilerek Bitinya-Pontos Eyaleti oluşturuldu. Daha sonra bu eyalet Galatya Eyaleti ile birleştirilerek “Galatya Eyaleti” olarak Roma’ya bağlandı. [211]

M. S: 72/73 yılında yapılan toprak düzenlemesiyle Kommagene(Samsat ve havalisi)Krallığı, Küçük Ermenistan Satraplığı ve Kapadokya Eyaleti birleştirilerek “Kapadokya Eyaleti” adıyla Roma’ya bağlandı. M. S: 74 yılındaki toprak düzenlemesiyle de “Kapadokya Eyaleti”, Galatya Eyaleti ile birleştirilerek “Birleşik Galatya Eyaleti/Galatya Eyaleti” adıyla Roma İmparatorluğu’na bağlandı. Bu dönemde, Karadeniz kıyı kesiminden Fırat Irmağı sınır  olacak şekilde güneyde Suriye’ye kadar uzanan sahayı kaplayan Galatya Eyaleti topraklarında geçen bütün yollar, bu dönemde yeniden tamir edildi.

M. S: 55 yılından itibaren Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiş olan ilçemiz Gürün ve havalisi, M. S: 55/74 yılları arasında, Kapadokya Eyaleti’ne bağlıyken, M. S: 74 yılında yapılan düzenlemeyle birlikte, Birleşik Galatya Eyaleti’ne bağlandı.

Askeri ve siyasi yönden Galatya Eyaleti’ne bağlı olan Gürün ve havalisi Roma İmparatorluğu’na bağlı bulunuyordu. Gürün ve havalisi M. S: 114 yılında, Roma İmparatoru Tiranius zamanında yapılan toprak düzenlemesiyle birlikte, topraklarının bir kısmı Kapadokya Eyaleti’nin sınırları içine dahil edilirken, bir kısmı da, Ermenistan topraklarının bir kısmının alınmasıyla meydana getirilen Malatya Eyaleti’nin sınırları içinde bulunuyordu.[212]

M. S: 162 yılından M. S: 193 yılına kadar kısa bir süre için Roma İmparatorluğu’nun Kapadokya valisi bulunan Severius’un zamanında, Partlar’ın işgaline uğramış olan Kapadokya Eyaletiyle birlikte Partlar’ın egemenliğine geçmiş ise de, bu tarihten sonra tekrar, M. S: 193 yılında tekrar Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girerek, M. S: 260 yılına kadar Roma İmparatorluğu’nun eğemenliği altında kalmıştır.[213]

 

SASANİLER DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 260-298 )    

Sasaniler Zamanında (M. S: 260-298)

     Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığı içinde

Roma İmparatoru Severius Alexander Zamanında(M. S: 222) Roma İmparatorluğu’nun doğusunda oldukça büyük gelişmeler meydana gelmiştir. M. S: 235-260 yıllarında, Romada askeri imparatorlar dönemi başlamıştı. Ülkenin doğu kesimindeki Partlar Devleti zayıflamış,  Persler soyundan geldiğini iddia eden Ardaşir, etrafına topladığı çok sayıdaki askeri birlikle, Partlar ülkesine saldırarak, Part Kralı V. Artabanus’u yenerek Partlar sülalesine son verip Sasaniler Devleti’ni kurmuştu. Ardaşir, kurmuş olduğu Sasaniler Devleti’nin sınırlarını batıya doğru genişleterek Roma İmparatorluğu ile komşu olmuş, Suriye ile Kapadokya bölgelerini tehdit etmeye başlamıştı.

Roma İmparatoru Severius Alexander zamanında, M. S: 253 yılında, Sasaniler Devleti hükümdarı olan I. Şapur; Ermenistan’ı işgal ederek buraya kendisine bağlı bir Vasal Kral tayin etti. M. S: 260 yılında, Roma İmparatorluğu’nun doğu bölgelerini işgal ederek, Suriye’den itibaren, Malatya, Maraş, Kayseri, Kilikya, Tarsus  gibi bölgeleri ele geçirdi.[214]

Böylece İlçemiz Gürün’ün dahil olduğu Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Malatya Eyaleti, Kapadokya, Suriye ve Kilikya Eyaletleri, M. S: 260 yılında, Sasaniler’in eğemenliği altına girdi. Böylece Darende ve Gürün havalileri Sasaniler’in egemenliği altına girmiş oldu. Sasaniler’in Darende ve Gürün havalisindeki hakimiyetleri, M. S: 260 yılından M. S: 298 yılına kadar sürmüştür. Darende ve Gürün İlçeleri, M. S:  298 yılında tekrar Roma İmparatorluğu’nun eline geçmiştir.[215]

 

ROMALILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 298-395 YILLARI ARASINDA)

 

Romalılar Zamanında (M.S. 298-395)

     Yukarı Kilikya Eyaleti içinde

Roma İmparatoru Gallienus, M. S. 298 yılında Sasaniler’in egemenliğine girmiş olan ülkenin güney ve doğudaki topraklarını tekrar ele geçirmek üzere bir sefer düzenledi. Bu seferle birlikte, Kayseri’den(Tohma Vadileri ve Kilikya kapıları)Suriye’ye kadar olan tüm bölgeler, tekrar Roma İmparatorluğu’nun eline geçti. 

Bu seferle birlikte Malatya ile birlikte Darende ve Gürün İlçeleri de Romalılar’ın eline geçmiş oldu. M. S: 305 yılında, Roma imparatoru Dioceletianus zamanında, Roma İmparatorluğu topraklarında yeni bir düzenleme yapıldı. Anadolu’da bulunan tüm topraklar, dört büyük eyalete ayrıldı. Yeni oluşturulan dört büyük eyalet ise, kendi içerisinde küçük vilayetlere bölündü. Bu dört büyük eyalet ise şunlardı:

I- ASIA EYALETİ: (Altı bölgeden oluşmaktaydı)

1-Hellespontos

2-Asia

3-Lydya

4-Frygya

5-Galatya

6-Adalar

2-GALATYA EYALETİ: (üç bölgeden oluşmaktaydı)

1-Paflogonya

2-Galatia

3-Pisidya

3-KAPADOKYA EYALETİ: (Dört bölgeden oluşmaktaydı)

1-Pontos kıyı kesimi.

2-Pontus(Doğu)Poloomenos:

3-Kapadokia:                                                   

4-Ermenistan:

4-KİLİKYA EYALETİ: (iki bölgeden oluşuyordu)

1-Doğu Kilikya:

2-İsaura(Batıda):

İlçemiz Gürün ve havalisi, bu dönemde Kilikya Eyaleti’ne bağlanmış olan Yukarı Kilikya Bölgesi’nin sınırları içinde yer alıyordu. Kapadokya ve Ermenistan Eyaletleriyle sınır bulunuyordu.

Gürün İlçesi, bu konumunu Roma İmparatorluğu’nun Sasaniler’le yaptığı uzun savaşlar ve devlet içinde meydana gelen karışıklıklar nedeniyle M. S: 395 yılında ikiye ayrılmasına kadar sürdürdü.  Anadolu toprakları, daha sonra Bizans İmparatorluğu adını alacak Doğu Roma İmparatorluğu’na düşmüştü. Dolayısıyla, Batı Roma İmparatorluğu’nun Gürün ve havalisindeki hakimiyeti M. S:  395 yılına kadar sürmüştür.[216] Bu tarihten sonra Darende ve Gürün İlçeleri, Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun eline geçmiştir.[217]                             

                                                             

 

 

 

DOĞU ROMA/BİZANS İMPARATORLUĞU ZAMANINDA  (I)

(M. S: 395- 640)GÜRÜN İLÇESİ

 

Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640)

      Armenikion Eyaleti/Sebesteia Theması içinde                                                                                                                

                Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, Hunlar, bu devleti doğu ve batıdan olmak üzere, iki cepheden baskı altına almaya başlamışlardı. Batıda Hunlar’ın, doğuda Sasaniler’in saldırıları ve içerideki karışıklıklar Bizans İmparatorluğunu oldukça zayıflatmıştır. Bu nedenle M. S: IV. ve V. Yüzyıllar, Bizans İmparatorluğu için çok kötü bir dönem olmuştur. Ülkenin doğu komşusu Sasaniler Devleti (İran), durmadan doğu sınırlarına saldırıyorlardı. Ardı arkası kesilmeyen bu saldırılar sonucunda, ülkeye bağlı  bir çok bölge devletin elinden çıkmıştı. Bu bölgeleri tekrar ele geçirmek amacıyla yapılan seferlerden hiç bir olumlu sonuç alınamadığı gibi, Bizans İmparatorluğu Sasaniler’e vergi vermek zorunda kalmıştır. Sasaniler, fırsat buldukça ülkenin doğu sınırını oluşturan bölgelere saldırıyorlardı. Bizans İmparatorluğu, ülke topraklarını ve doğu sınırlarını, ancak Sasaniler’e vergi vererek yapılan bir takım anlaşmalarla korumaya çalışıyordu.

Bizans İmparatorluğu bu dönemde, ülke sınırlarını korumak için Araplar’dan ve Müslüman olmayan Türkler’den  oluşan paralı askerler yerleştirmiştir. Bizans İmparatorluğu, elden çıkmış olan toprakları geri ele geçirmek için bir çok ulus ile ilişkilere girmiştir. Bu ilişkilerden birisi; bu tarihlerde sınırlarını Hazar Denizi kıyısına kadar genişletmiş olan Göktürkler ile Bizans İmparatorluğu’nun yapmış olduğu antlaşmalardır. Bu antlaşmalarda, ülkenin doğu sınırlarının Göktürkler’e mensup paralı askerlerden oluşan gurupların korumaları da vardır. Bizans İmparatoru İustinous, Sasaniler’e vermek zorunda olduğu vergiyi vermemeye başlaması Bizans, İran ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.

Bizans İmparatoru’nun bu cesareti, bu sıralarda Bizanslılar ile Türkler arasında başlamış olan ilişkilere ve ittifaka dayanmaktaydı. Bizans İmparatoru yapılan anlaşmalarla, özellikle ülkenin doğu sınırlarına, Tohma Havzası bölgesine büyük ölçüde Müslüman olmayan (Hristiyan ve diğer dinlerden) Türklerden paralı asker yerleştirmiştir. Çin ile Bizans arasındaki ipekçilik ve arıcılık ticaret ve kervan yollarından daha rahat ve güvenli geçirilmesi konusunda, Türk Elçilik Heyeti gelmiş ve çeşitli anlaşmalar yapılmıştır. Bizanslılar, İran’a karşı bu tarihlerde Hazar Denizi’ne kadar dayanan Göktürkler’le ittifak yapmışlardı. Bu anlaşmalar esnasında, Bizans İmparatoru’nun Türk Elçilik Heyetine İran’a karşı yardım istediği, bu yardımın da verilmiş olduğu, bu anlaşmanın hemen ardından Bizans İmparatoru’nun İran üzerine sefer düzenlemesiyle doğrulanmaktadır.

Bu antlaşmalardan sonra, M. S: 570 yılında, Bulgar Türkler’inden bir kısmı Anadolu’ya geçirilerek  Trabzon ve havalisi ile Fırat bölgesi’ne yerleştirilmişlerdir. M. S: 515/516 yıllarında Sabir/Sabar Türkler’inden büyük bir kısmının Bizans-Sasani mücadelesinde, Bizans’a yapılan savaşta yardım etmişler. Bu savaşın sonunda da Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Ankara vb. gibi bölgelere yerleştirildikleri gibi, yine müslüman olamayan Türkler’den Avar, Bulgar, peçenek, Uz, Kıpçak Türkler’inden büyük bir kısmını M. S: 572-579 yılları arasında yapılan Bizans-sasani savaşında Bizans’a yardım ederek önemli görevlerde bulunmuşlardır.

Sasaniler’ce daha önceden ele geçirilmiş bulunan Bizans İmparatorluğu’nun doğu(Fırat’ın doğu kesimlerini)Bizans ordusuna yardım ederek tekrar bu ülkenin ele geçirmesini sağlamışlardır. Bu savaşların sonunda Bizans İmparatoru tarafından çeşitli savaşlar ve sosyal sarsıntılar nedeniyle ıssızlaşan Anadolu’ya özellikle Doğu Anadolu bölgesine yerleştirilmişlerdir. Bizanslılar’ca ülkenin çeşitli yerlerine getirilerek yerleştirilen Türkler, savaşlar nedeniyle ıssızlaşan Anadolu’yu Türkleştirirken, aynı zamanda bu bölgelere saldıran İran, Ermeni ve Arap ordularına karşı Bizans’ın bu bölgelerini korumuşlardır.

Bizanslılar tarafından Türkler’in Anadolu’ya yerleştirilmeleri, V. yüzyılda olduğu gibi, VI. ve VII. yüzyıllarda da devam etmiş. Paralı asker olarak Tohma Vadileri ile Ceyhan Irmağı’nın kaynaklarının bulunduğu bölgelere(Darende ve Gürün Bölgeleri’nin dahil olduğu sahalara), bu bölgelerdeki kalelere, Bulgar, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Oğuz, Türkleri’nden büyük bir kısmı yerleştirilmişlerdir.

M.S: 608 yılına gelindiğinde, Bizans İmparatorluğu içindeki siyasi karışıklıklar devam ediyordu. Sasani hükümdarı II. Hüsrev, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a kadar olan yerleri yağmalayarak geri dönmüştü. Bu kötü durum İmparator Herakleius zamanına kadar devam etti. İmparator Herakleius’un tahta çıktığı yıllarda, Devletin zayıf olması nedeniyle, imparatorluk gerektiği kadar savaş yapamıyor, özellikle de devamlı toprak kaybederek doğu hudutlarını koruyamıyordu. Bu nedenle İmparator Herakleius zamanında imparatorluk topraklarında yeni bir düzenleme yapılmış, Anadolu dört Thema’ya ayrılmıştı. Bu Themalar ise Obsikion, Kibyretion, Armenikion ve Sebesteia (Sivas) themalarıdır. Herakleius zamanında yapılan toprak düzenlemesi esnasında ilk toprak düzenlemesi Sivas bölgesinde meydana gelmiştir.

Bu dönemdeki Armenikion Theması, Sivas topraklarının tümünü kaplıyordu. Gürün İlçesi Bu tarihlerde, Armenikion Eyaleti’ne bağlı Sebesteia Theması içinde yer alıyordu. Darende İlçesi de Melitene themasının sınırları içinde bulunuyordu.

M.S: 610 yılında Herakleius, tahta çıkar çıkmaz, ülkenin doğu sınırlarına saldırmakta olan Sasaniler’i durdurmak üzere bir sefer düzenleyip, Kuzey Suriye’ye kadar ilerleyerek, M. S: 611 de Antakya’yı, 613 de Şam’ı 614 de Kudüs’ü alarak ele geçirdi. Bizans imparatoru Herakleius, M.S. 627 yılında yine bu bölgelere bir sefer düzenleyerek ülke hudutlarına saldırılaran İran ordusunu Musul ve Dicle kenarında yenerek, savaşın sonunda bir barış imzaladı. Bu seferiyle Bizans İmparatoru, daha önceden ülkenin elinden çıkmış olan Suriye, Filistin, Mısır gibi bölgeleri tekrar eline geçirmiştir. Kur’an-ı Kerim Rum Suresi’nin I.  II. Ayetlerinde haber vermektedir.

İran Devleti’nin, Bizans’tan almış olduğu bütün topraklar, bu savaşta geri alınarak, savaş sonunda barış yapılmıştır. M. S: 628 yılında, İran ile tekrar bir anlaşma imzalandı. Yapılan bu anlaşma gereğince; İranlılar’ın eline geçmiş olan Suriye, Filistin, Mısır ve Kudus’ü geri verilmiştir. Bizans imparatoru  Herakleius, bu savaşın muzaffer hükümdarı olarak büyük bir gösterişle  başkent kostantinopolis(İstanbul)’a geldi. Bizans İmparatoru Herakleius, her şeyi tamamladığını ve ülkesini bütün tehlikelerden koruyabileceğini, hiçbir kuvvetin Bizans İmparotorluğunu yenemeyeceğini  düşünürken, bu defa doğuda Bizans imparatorluğu için yeni bir tehlike bekliyordu. Bu tehlike ise doğuda günden güne ilerleyerek güçlenmekte olan Müslümanlardı.

Bizans İmparatorluğu’nun aksine doğuda gittikiçe kuvvetlenen Müslüman Araplar, büyük bir hızla bu tarihlerde Bizans’ın aleyhine olarak genişlemeye ve ülkenin doğu bölgelerini büyük bir istila hareketleriyle yağmalamaya başlamışlardı. Çünkü Hz. Ömer zamanındaki fetihlerde, M. S: 636 yılında Humus(Hemesa) düşürülmüş, daha sonra Şam ve ürdün ele geçirilmiş. 637 yılında Kudüs, bizzat halife Ömer tarafından fethedilmiş.  M. S: 639 yılında Suriye ve Filistin Müslümanların eline geçmiştir.

Bizans İmparatoru Herakleius’un son zamanlarında, Tarih M. S: 640 yılını gösterirken, Bizans İmparatoru Herakleius zamanında, Bizans bir yandan İran diğer yandan Müslüman(Arap)larca sıkıştırılarak, ülkenin doğu sınırlarını oluşturan ve Müslümanlarca Avasım ve Sügür adı verilen tüm bölgeler ele geçirilmiştir.[218]

Bizans İmparatoru Herakleius’un M. S: 641 yılında ölümüyle birlikte, Bizans’ta sık sık taht kavgaları başlamıştır. Gittikçe zayıflayan ve özellikle doğu sınırlarını bile koruyamayan Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırları, Toros Dağları’ndan Erzurum’a kadar tüm sahalar, Avasım ve Sügür adı verilen bu bölgeler, Fırat Irmağı’nın batı kaynağını oluşturan bölgeler (Tohma Havzası) Malatya ve Maraş hattına kadar olan saha (Malatya, Maraş, Göksun, Afşin Elbistan, Gürün (Arabisisos), Tıryandafil (Darende)gibi şehirlerin tümü Müslümanlar’ın eline geçmiştir.[219]                                                                                          

            MÜSLÜMAN(ARAP)LAR  ZAMANINDA  GÜRÜN İLÇESİ

 

Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S: 640-656)

Avasım ve Süğur Bölgesi

   Araplar, eski tarihlerden beri kendi memleketlerinde, elverişsiz iklimi nedeniyle hicret etmişlerdi. Fırat ile Dicle arasındaki havaliye “Hire” deniliyordu.[220] Tarihi kaynaklar, Araplar’ın uzun zamandan beri bu bölgelere, hatta Anadolu’nun güney ve dogu bölgelerine çeşitli zamanlarda ve çeşitli devletler tarafindan ülkelerinin uç (sınır) hudutlarının noktalarına, bu bölgeleri korumaları için komşu ülkeye yakın yerlere yerleştirilmişlerdir. Asur Kralları, Arap kabilelerini özellikle eski ticaret ve kervan yolu güzergahına yerleştirerek, kervanlardan Bac almak işini kendi adlarına yaptırıyorlardı. Arabistan’ın elverişsiz iklimi nedeniyle devamlı kuzeye dogru göç etmek zorunda kalmış olan Arap kabileleri Babil, Cezire, Suriye  hatta Malatya ve Amanos Dağları’nın eteklerine kadar gelerek yerleşmişlerdi. Örneğin; Gassaniler, Cüzam Merdailer gibi daha nice Arap kabileleri de Bizans imparatorlugu’nun hududunda ikamet ediyorlardı. Bunlar İmparatorluğun himayesinde yaşamaktaydılar. Suriye bölgesinde  başlayan ve sonra Anadolu’da devam eden Arap-Bizans mücadelesi bu tarihlerde başlamıştır. Bizans-Arap mücadelesi, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanında artarak devam etmiştir.

İşte bu mücadeleler sırasında Bizanslılar, kendi himayelerinde bulunan Araplar’ı, kendi soydaşları olan Araplar’a karşı kullanıyorlardı. Müslümanların yoğun saldırıları karşısında, Bizans İmparatoru Herakleios, hudud bölgesindeki nüfusu iç bölgeye çekerek Bizans - İslam sınırında askeri harekat üssü oluşturmuştur. Aynı zamanda da yukarıda sözü edilen Arap kabilelerini bu bölgeleri korumaları için yerleştirmiştir. Müslümanlar’ın (Arap) komutanı Hz. Halid Bin Velid (r. a.) Fırat’a vardığı sıralarda kendisini Bizans, İran ve Araplar’ı karşısında bulmuştu. Bunlar Müslümanlar’a karşı birleşmişlerdi. VII. ve VIII. Yüzyılda Müslümanlar, Suriye’nin bir kasabası olan Mute’de Hristiyan Araplarla savaşmışlardı. Hz. Ebubekir ve Hz.Ömer devirlerinde Suriye ve el-cezire bölgelerini fethetmeye çalışırken Bizanslılar adına savaşarak bu bölgeleri korumaya çalışan Hristiyan Araplarla savaşmışlardı.[221]

Hz. Muhammed (S.A.V.) zamanında (M. S. 571-632) Bizans’a karşı başarılı sonuçlar alınamamıştı ama Müslüman Arap orduları Hicri: 13/M. 635 yılının başlarında Hz. Ebubekir (r. a.) komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah (r. a.)Humus’a, Yezid Bin Ebu Süfyan’ı Şam’a, Amr Bin Asr’ı da Filistin’e göndermişti. İslam Halifesi Hz. Ebubekir (r. a.) ın Suriye’nin Şam istikametine gönderdiği komutan Yezid Bin Ebu Süfyan, Suriye’nin en büyük şehri olan  Şam üzerine sefere çıkmıştır. Şam ise, çok büyük bir şehir olup bu dönemde yedi garnizondan meydana gelmekteydi; 1- Filistin 2- Ürdün 3- Humus 4- Dimişk 5- Kinnisrin 6- Avasım 7- Süğür, bölgelerinden oluşmaktaydı.

Hz. Ebubekir’in bu seferini haber alan Bizans İmparatoru Herakleius, İslam kuvvetlerine karşı ordusunu gönderdi. Her iki ordu da Ecnadin de karşılaştılar. Müslümanlar bu savaşta 3000 şehit vererek Bizans’ı ağır bir yenilgiye uğrattılar. Daha sonra Bağılbek, Cosia ve Fıhıl düşürüldü. (M.S. 635.) Aynı yıl içerisinde Humus (Hemesa) düşürülmüş, daha sonra da Şam ve Ürdün M. S: 636 yılında ele geçirilmiştir.

Hz. Ebubekir’den (r. a.) sonra hilafete Hz. Ömer (r. a.) geçmiştir. Bu  dönemde Bizans’ın zayıflamasına karşın İslam Devleti çok güçlenmiştir. Müslümanlar, Hz.Ömer devrinde Suriye ve el-cezire bölgelerini fedhederek Toros Dağlarına kadar dayanmışlardı. Hz. Ömer’in(r. a.)hilafete geçmesiyle birlikte(M.S. )fetih hareketleri artarak devam etmiştir.

M.S. 637 yılında, Kudüs Hz. Ömer (r. a.) tarafından Patrik Sofronios’dan teslim almıştır. Hz. Ömer (r. a.) zamanında Başkomutan Halid Bin Velid (r. a.) 637 yılında Maraş bölgesini ardından da başta Elbistan olmak üzere Elbistan’a yakın olan tüm şehirleri ve çeşitli kaleleri fethederek ele geçirdi. 639 yılına kadar Suriye ve Filistin tamamen Müslümanların eline geçti. bu seferle birlikte ilk defa Tirana/Taraneda (Darende) bölgesi de hicretin yirminci yılında (Miladi: 642 yılında) işgal ederek ele geçirdi.[222] Bu esnada Darende kalesi’nde(Sengbar kalesi) üç İslam mücahidi şehit  düşmüşlerdir. Bu kişiler “Hu Dede” mevkiinde medfundurlar. Bu mücahidlerden Abdurrahman Gazi’nin Türbesi (Medişeyh-Medine’li Şeyh) Karşıyaka köyündedir. Kendisi Medine’li olup tabiindendir. Türbesi bu köyün 300 metre kuzeyindedir.  Malatya- Kayseri karayolu ile Tohma suyunun arasındadır. Tohma Suyu türbenin hemen önünden geçer. Tohma taşkınlar yapar, etrafını yıkar, bazen de yön değiştirir fakat yüzyıllardan beri türbeye en ufak bir zarar bile vermemiştir.    

Bu konuda bir takım kerametlerinin olduğu da bilinmektedir.[223] Böylelikle Hz. Ömer (r. a.) zamanında Ebu Ubeyde Bin Cerrah, Fırat’a kadar ilerleyerek bu bölgeleri fethetti. Fethettiği her il veya ilçeye de vali vb. gibi memurları tayin etti. O, bu valilere ve memurlara Müslümanlardan bir cemaati de bıraktı. Korkulu yerleri de askerlerle doldurdu. Aracin’e kadar ilerleyerek öncü kuvvetlerinden Habib Bin Mesleme’yi kuvvetleriyle birlikte Kasr-ı Şirin ve Balis (Kızılırmak) bölgelerini fethetmesi için gönderdi. Habip Bin Mesleme, Sümeysat, Malatya vb. gibi  bölgeleri ele geçirdi. Ebu Ubeyde Bin Cerrah  bu fethedilen yerlere müslümanları yerleştidiği gibi bu bölgenin korunması için de bir takım askeri birlikleri yerleştirdi.

Böylece, Toroslar’dan Erzurum’a kadar olan Avasım ve Süğür olarak adlandırılan bu bölgeler,  ilk olarak Müslüman Araplarca Hz. Ömer zamanında, M.S. 640 yılında istila edilerek ele geçirilmiştir. Bu dönemde, Avasım ve Süğür bölgeleri içinde Tarsus, Maraş, Göksun, Elbistan, Gürün, Darende, Malatya ve Erzurum gibi bölgeler yer alıyordu. Kalikale (Erzurum), Malatya ve Maraş şehirleri bu bölgelerin karargah merkezleriydiler. Maraştan Malatya’ya kadar olan bölgelerin ve yukarıda isimleri geçmekte olan yerleşim birimlerinin geliri 70.000 dinar idi. Bu paranın mühim bir kısmı savaşan askerlere veya savaşa katılanlara verilirdi. Bu yerleşim birimleri Bizans ülkesine yapılmakta olan akınların hareket noktasını oluşturmaktaydılar. Bu özelliği nedeniyle ikinci halife Ömer (r. a.) zamanında Suriye, Huruç, Süğür (Antakya-Maraş-Malatya) çizgisinde bulunan şehirler, Deluk, Mebenç, Rayan, Kura, Tizin, v.b. gibi şehirler ile düşman arazilerine komşu bütün kasabalar bizzat ikinci halife Ömer tarafından ziyaret edilerek  gerekli önlemlerin alınması emredilmişti. (4) Müslümanlar, Hz. Ömer (r. a.) in Şehadeti zamanina kadar (644),  Azerbaycan, Huzistan, Ermenistan,  Suriye, Misir, Horasan v. b. gibi bölgeler ele geçirmişlerdi.

Fetih hareketi, Hz. Ömer (r. a.)devrinde . (635-656)Toros silsilesi boyunca devam ederek sürdü. Suriye ve Mezapotamya tümüyle fethedildi. Bu bölgede İslam ordularının karşılaşmış olduğu mukavemet, burada birkaç yüzyıl sürecek yeni bir statükonunun ortaya çıkmasına neden oldu. Bu dönemde Toroslar, çok çabuk bozulan ve değişen bir sınır bölgesi haline geldi. Müslümanların Amanos ve Toros silsilesini aşıp Anadolu içlerine girmeleri bu sınırı pek bozamadı. Yalnız bitip tükenmeyen  mücadeleler nedeniyle  bu bölgelerde her iki devlet  arasında geniş bir arazi şeridi sahipsiz bir hudut  bölgesi haline geldi.          

Müslümanlar bu bölgenin coğrafik yapısı gereğince (engebeli, nehir veya akarsuların meydana getirmiş  oldukları doğal konumları nedeniyle) bu bölgelere “Yarık/Sınır” anlamına gelmekte olan SUĞUR adını veriyorlardı.[224]

Daha sonraki yıllarda AVASIM(korumak engel olmak) adı verilen bu bölgelere Müslümanlar dış kısımlar Dış Arazi anlamına gelen “Ed- Devani” diyorlardı. Bu bölgelerde ele geçrilen her yere Müslümanlar yerleşiyorlar ve her yerleşilen yer imar edildiği gibi askeri düşüncelerle özel olarak tahkim ediliyordu. Bu bölgelere zamanla müstahkem kaleler inşa edilmiştir. Halife Ömer (r. a.) zamanında “Şuğuruş-Şamiyye ve Süğürül Ceziriyye” ikiye ayrılmış olan bu bölgeler. Tarsus’tan başlayarak, Adana, Maraş, Kayseri, Malatya ve Erzurum’a kadar olan sahalardan oluşmaktaydı. Müslümanlar her yıl Sayfiye (yazlık) ve Şitaiyye (kışlık) adını verdikleri gazalar (Akınlar) ile Hristiyan Bizanslılar’a karşı savunmaya ve akınlara devam ettiler. İlk zamanlarda fetihler genelde sınırlı boyutta ve bögelerde kaldı. İslam ve Hristiyan  dünyası arasında Toros dağlarından Erzurum’a  kadar çekilecek bir çizgi sınırı oluşturuyordu.

Hz. Ömer’den sonra hilafete geçen Hz. Osman (r. a.) döneminde de fetihlere devam edildi. (M.S. 644-656) Avasım ve Süğür bölgeleri Bizanslılar’ın elinden Müslüman Araplar’ın eline geçmiştir. Tohma havzası, dolayısıyla Darende ve havalisi de bu tarihlerde Müslümanlar tarafından fethedilmiştir.  

Hz. Osman’ın komutanı ve Suriye valisi bulunan Muaviye (r. a.) Suriye’deki ordusuyla gelerek Doğu Anadolu’dan itibaren Kayseri’ye kadar olan bölgeleri istila etmiştir. Araplar, Avasım ve Süğür adını verdikleri bu uç bölgelere akın akın gelerek yerleşiyorlardı. Bu yerleşmeler, Hz. Ömer zamanında olduğu gibi, Osman zamanında da devam etti. Bu tarihlerde Avasım ve Süğür bölgeleri çeşitli İslam bölgelerinden gelen gönüllü İslam askerleri ile dolmuştu. Bu askerlerin amacı Allah yolunda cihad yapabilmek ve İslam Dini’ni yaymak azminde idiler. İslam ülkelerinden Türkistan ve Horasan’dan gelen Müslüman Türklerle de bu bölgeler dolup taşmaktaydılar. Müslümanlar bu dönemde  Anadolu’da bir çok şehir ve kasabayı ele geçirmişler, İstanbul’u dahi işgal etmişler ise de  Anadolu’nun coğrafik yapısı ve Bizans’n çok şiddetli savunma gücü nedeniyle  Anadolu’yu tamamıyla fethedememişlerdir. Fakat Tohma Havzası, Malatya ve Maraş Bölgeleri  Müslümanlar tarafından ele geçirilmiştir.

Hz. Osman (r. a.) zamanında Rumlar büyük bir ordu ile bu bölgelere yürüdüler. Bunun üzerine bir miktar asker ile Selman Bin Rabiatel Behli bu bölgeye gönderildi. O da Şam askerleriyle birleşerek Anadolu’ya dahil oldu. Bu bölgelerde birçok kale ve şehirleri fethederek birçok ganimetlerle geri döndü.[225] 

Bu sıralarda da Hz. Muaviye, halife Hz. Osman’ın Suriye valisi bulunuyordu. Miladi 643 yılında Suriye’deki ordusuyla Doğu Anadolu bölgesini Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bütün bölgeleri istila etti. III. Halife Osman (r. a.)’ın ölümüne kadar olan zamanda (656) Avasım ve Süğür adı verilen bütün bölgeler Rumlar’ın elinden Müslümanlar’ın eline geçmişti. Hz. Muaviye’in Suriye valiliği esnasında Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bu bölgelerin fethedilmesi esnasında Habib Bin Mesleme komutasındaki ordu Samsat, Malatya ve gibi bölgeleri fethetmiştir. Fethedilen bu bölgelere Müslüman halk yerleştirilerek, halkın korunmasını sağlamak maksadıyla da buralara çeşitli aylıklı askerler de yerleştirilmişlerdi.[226]

Hz. Muaviye hilafete geçtikten Rum Ülkesi’ne gitmek üzere Malatya’ya gelmiş,  Şam ve Mezapotamya Ahalisinden  başka bölgelerde yaşamakta olan müslüman olan halktan bir çogunu bu şehre yerleştirmişti. Bu tarihten sonra da Malatya Şehri, Müslüman ordularin her zaman için bir karargah merkezi olmuştur.

Anadolu’nun fethedilmesi için yapılan seferlerde bu bölge islam ordusunun ana geçit merkezini,  oluşturuyordu. Emeviler, Şam ve Cezire Ahalisinden kurdukları askeri bölüklerle  kış ve yaz aylarında Bizans Ülkesi’ne akınlar düzenliyor, bunun için gerekli yerlerde gemileri hazır bulunduruyorlardı. Bizans İmparatoru Herakleios zamanından beri Malatya, Maraş ve Kayseri arasındaki bölgelerde bulunan bir çok şehir ve kasabaları ve kaleleri boşaltan Bizanslilar buralardan çekilirken de bu yerleri tahrip ederek gitmişlerdi. Müslümanlar da bunun üzerine bu bölgelerdeki bir çok yerleşim yerlerini tekrar imar ederek buralara yerleşmeye başlamışlardı.[227]

Bu dönemde Bizanslılar, Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan yerleri tümüyle kaybetmişlerdi. Doğuanadolu ve Ortaanadolu bölgelerine devamlı olarak saldırıda bulunan müslümanlar bu dönemde Malatya, Maraş ve Kayseri bölgelerini ele geçirirken aynı zamanda  Emevi Halifesi I. Muaviye, İstanbul’u fethetmek için denizden bir donanma göndermiştir. Böylece Müslümanlar ilk defa İstanbul’u kuşatıyorlardı.

 

Bizanslılar Zamanında  (II) (M. S: 656-659)

    Sebesteia Theması

M. S: 656 Yılında Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Hz. Ali, Medine Halife seçildi. Hz. Ali, Hz. Muhammed S. A. V. in amcası Ebu Talib’in oğlu ve hem damadı idi. Ancak, Hz. Ali’nin halifeliğini bir grup müslüman, özellikle de Emeviler kabul etmediler. Emeviler ve bu  kabilenin reisi durumundaki Suriye valisi Muaviye B. Ebu Süfyan, Hz. Osman’n şehid edilişini bahane ederek Hz. Ali r. a. nın halifeliğini kabul etmedi. Hz. Osman’ın (r. a.) şehid edilmesinden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaflar ve olaylar, birbirleriyle karşı karşıya gelerek savaşmalarına, Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşlarının çıkarak kardeş kanının dökülmesinin yanısıra, İslam Dünyasında asırlarca devam edecek karışıklıkların çıkmasına zemin olmuştur. Dolayısıyla, Müslümanlar arasında meydana gelen Cemel Vak’ası(Deve Olayı) ve Sıffin savaşı nedeniyle bu bölgelere gereken önem verilemeyip korunamadığı için, bu durumdan faydalanan Bizanslılar, Antakya’ya kadar ilerleyerek Müslümanları kılıçtan geçirip birçok işkence ve eziyetlere maruz bıraktılar.

Bu saldırılar esnasında Toroslar Bizans’ın eline geçtiği gibi, Cemel vak’ası ve Sıffin Savaşının yapıldığı yıllarda (M. S: 656)Tohma Havzası ve Malatya’ya kadar olan tüm bölgeler, Bizanslılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Darende ve Gürün havalisi de bu saldırılarla birlikte bu tarihlerde Bizanslılar’ın eline geçmiştir.[228]

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (I) (M. S: 659-670) Emeviler Dönemi (I)

      Avasım ve Süğur

 

Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Menbic’de iken, Halid b. el-Velid’i Maraş ta­rafına gönderdi. Halid, halkın kaleyi terketmesi şartıy­la orayı fethetti: sonra kaleyi yıktırdı. Süfyan b. Avf el-Ğamid’i hicri: 30/Miladi: 652 yılında Rumlara karşı savaşa Maraş tara­fından gitti ve Rum ülkesine oradan girdi. Muaviye, Maraş şehrini yeniden inşa ettirerek oraya asker yerleştirdi.

M.S: 659 Yılında Halife Muaviye, Malatya ve havalisine saldırarak bu bölgeleri işgal eden Bizanslılar’ı tekrar buralardan çıkarmak maksadıyla kumandanlarından İyaz Bin Gahm Bin Fihir Kabilesi’nden Habip Bin Mesleme’yi göndermiştir. Habip Bin Mesleme,  kısa bir kuşatmadan sonra Aynı yıl içerisinde tekrar ele geçirmiştir. Müslümanlar, bu dönemde de Bizans içlerine bir takım seferler düzenlemişlerdir. Müslümanlar bu dönemde,  Bizans içlerine yapmış oldukları seferlerde Malatya ve Maraş bölgelerini üs olarak kullanmaktaydılar.

M. S: 661 yılında, Hz. Ali (r. a. ) şehid edilmesiyle oğlu Hasan (r. a. )n halifeliği kesinleşmişti. Ancak Hz. Ali r. a. taraftarları Irak’ta Muaviye’nin iktidarına karşı sert muhalefet başlattılar. Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad B. Ebih’in katı tutumu, aradaki gerginliği daha da artırdı. Özellikle M. S: 680 yılında Hz. Hüseyin’in şehid edilmesiyle sonuçlanan Kerbela faciası iktidara karşı yapılan mücadeleleri daha da sertleştirdi. Bu tarihlerde (M. S: 661 yılında) Hz. Ali (r. a. ) şehid edilmesiyle birlikte Müslümanlar arasında meydana gelen iç çekişmeler nedeniyle, bu bölgeler yeterince korunamamıştır. Müslümanlar arasındaki bu iç çekişmeler, bizans hududunda dengelerin Müslümanların aleyhine bozulmasına neden olmuştur.

Müslümanlar arasındaki bu iç çekişmelerden dolayı, M.S. 670-680 yılları arasında Avasım ve Sügür bölgelerinde Müslümanlar açısından önemli ölçüde bir zayıflama söz konusu olmuştur. Bu tarihlerde Bizanslılar, Müslümanlar arasındaki iç çekişmelerden faydalanarak bu bölgelere oldukça yoğun saldırılarda bulunmuşlardır.

M. S: 663 yılında Halife Muaviye, Maraş yönünden bir sefer düzenleyip Bizans üzerine(Derevliye’ye kadar ilerleyerek)akınlarda bulunduktan sonra iç karışıklıklar nedeniyle bu akınları devam ettiremeyerek geri dönmüştür. Müslümanlar’ın(Emeviler)bu bölgelerdeki hakimiyetleri iç karışıklıklar nedeniyle ancak M. S: 670 yılına kadar sürmüştür. Bu durumdan faydalanan Bizanslılar, Antakya’ya kadar ilerleyerek Müslümanları kılıçtan geçirip birçok işkence ve eziyetlere maruz bıraktılar. Toroslar Bizans’ın eline geçtiği gibi, M. S: 670 ‘li yıllarda Tohma Havzası Malatya’ya kadar (Darende ve Gürün İlçeleri de dahil olmak üzere) olan bölgeler Bizanslılar’ın hakimiyeti altına girmiştir. Bu saldırılar neticesinde daha önceden fethedilmiş bölgeler bu dönemde tekrar kaybedilmiştir.[229]

Bizanslılar Zamanında (III) (M.S: 670-692) Sebesteia Theması içinde

 Bizans’ın sınır bölgelerine yerleştirilen Merdailer ve Nebatiler, Malatya ve Maraş bölgesine saldırarak büyük ölçüde bu  şehirleri tahrip etmişlerdir. Bu nedenle Halife Muaviye tarafından daha önceden bu bölgelere yerleştirilmiş olan müslüman ahali, bu saldırılar nedeniyle bu şehirleri terketmek zorunda kalmışlardır. Avasım ve Süğur bölgeleri geçici bir süreyle de olsa tekrar Bizanslılar’ın işgaline uğramış oluyordu. Müslümanlar arasındaki bu iç çekişmeler, bizans hududunda dengelerin Müslümanların aleyhine bozulmasına neden olmuştur.

Müslümanlar arasındaki bu iç çekişmelerden dolayı, M.S. 670-680 yılları arasında Avasım ve Sügür bölgelerinde Müslümanlar açısından önemli ölçüde bir zayıflama söz konusu olmuştur. M. S: 692 yılında Halife Abdülmelik zamanında II. Jüstinien Sivas yakınlarında bozguna uğratmıştır. Emevi halifesi Abdülmelik Bin Mervan (M.S. 685-705) Bizanslılarla bir anlaşma yaparak Bizans sınır bölgelerinde yerleşen ve Müslümanlara ait olan bölgelere akınlar düzenleyerek yağmalayan ve tahrip eden Nabatiler ve Ermeniler’in ülkenin daha iç bölgelerine yerleştirilmelerini sağlamıştır.

Bizans İmparatorluğu’nun bu nakilleri ileriki tarihlerde kendilerinin zararına olacaktır. Bu anlaşmayla birlikte Malatya ve havalisinde yerleşmiş olarak bulunan Ermeniler ve Nabatiler Darende bölgesine giderek yerleşmişler, daha sonra da Bizanslılar’ın bölgeden gitmesiyle Müslümanlar’ın himayesinde yaşamaya başlamışlardır. Darende bu tarihlerde tahrip edilmiş bir durumdaydı. Dolayısıyla Gürün ve havalisi de bu tarihlerde Bizanslılar’ın hakimiyeti altında bulunmaktaydı.[230]

 

MÜSLÜMAN ARAPLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 692-695 )

Emeviler Dönemi  (II)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (II) (M. S: 692-695)

 Emevi halifesi Abdülmelik Bin Mervan, Bizanslılarla mücadeleye devam etti. M. S: 692 yılında Bizans ordusunu Sivas yakınlarında perişan etti. 693 yılında Ermenistan bölgesini tamamıyla ele geçirdi. Bu tarihlerde Darende ve Gürün havalisinde, Bizanslılar’ın zorla Hristiyanlaştırmak isteyerek bölgeye sürmüş oldukları Ermeniler ile M. Ö:  308’de (Selevkoslar Döneminde)yerleştirilmiş olan Rumlar ve V. VI. VII. Yüzyıllarda Bizanslılarca paralı asker olarak bölgeyi korumaları maksadıyla yerleştirilmiş olan Oğuz, peçenek, Sarı Gur, Ağaçeri, gibi Türkmen Boyları yaşamaktaydılar. Aslında bu bölgelerde meydana gelen mücadele Bizans’tan ziyade bu bölgede yaşayanlar arasında meydana geliyordu. Çünkü bu bölgelerde yaşayan halk, Bizans tarafından hudutları korumaları için yerleştirilmişlerdi. Bu yerleri korumak için de Bizanslılar adına, bu bölgeleri ele geçirmek isteyen Müslümanlara karşı savaşmaktaydılar.

M. S: 695 yılında Bizanslılar bu bölgeleri ele geçirmek için saldırıya geçmişlerdi. Fakat M.S. 695 de yapılan bu savaşı Müslümanlar kazanmıştır. Yezid b. Muaviye ölünce Rum akınları bu şehir halkına karşı çoğaldı. Bunun üzerine Maraş halkı şehri terkettiler. Abdül melik, babası Mervan bin El-Hakem’in ölümünden ve halifeliğe talip olduktan sonra, belirli bir para ödemek şartıyla Hicri: 74/Miladi: 696 yılında Rumlar’la anlaştı. Darende ve Gürün havalisi bir süre (M. S: 692-695 yılları arasında)Müslümanların elinden kaldıktan sonra Bizanslılar’ın eline geçmiştir. (12)

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ  (M. S: 695 -705)  (IV)

Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S: 695-705) Sebesteia Theması içinde

Yezid b. Muaviye ölünce Rum akınları bu şehir halkına karşı çoğaldı. Bunun üzerine Maraş halkı şehri terkettiler. Abdül melik, babası Mervan bin El-Hakem’in ölümünden ve halifeliğe talip olduktan sonra, belirli bir para ödemek şartıyla Hicri: 74/Miladi: 696 yılında Rumlar’la anlaştı.

Hicri: 75/Miladi: 697 yılında yaz aylarındaki savaşı da Muhammed bin Mervan idare etti. Bu savaş da Rumlar, Cema’dul ula ayında Maraş taraflarından El-Amak’a kadar ilerlediler. Müslümanlar da başlarında Eban b. Velıd b. Ukbe b. Ebi Muayt olduğu halde onlara karşı ilerlediler; Eban’ın ya­nında, Abdulmelik b. Mervan’ın azadlısı Kınnesrin ve çev­resinin valisi Dinar b. Dinar da vardı. İki ordu Maraş ova­sında karşılaştılar; çok şiddetli bir şekilde savaştılar; Rumlar yenildiler; Müslümanlar, onları takip ettiler, öl­dürdüler, esir aldılar. Bu yılda Dinar, Yağra köprüsün­de Rumlardan bir toplulukla karşılaştı; bu köprü, Şim­sat’dan on mil kadar uzaklıktadır. Dinar onları mağ­lup etti. Daha sonra el-Abbas b. el-Velid b. Abdülmelik Maraş’a geldi ve orasını tamir ve tahkim ettirdi; ora­ya insanlar nakletti ve büyük bir cami yaptırdı. Ayrıca o, her yıl Kınnesrin halkının buraya belirli sayıda as­ker göndermesini kararlaştırdı.

Mervan b. Muhammed’in halifeliğinde ve kendisinin Hıms halkıyla savaşması sırasında, Rumlar harekete geçti ve Maraş şehrini kuşattı. Şehir halkı, orayı terketmek şartıyla Rumlarla anlaştılar. Bunun üzerine aileleriyle birlikte el-Cezire ve Kınnesrin ordugahına doğru çıkıp gittiler; Rumlar da Maraş’ı yıktılar. Mervan’ın bu sıradaki Maraş valisi, el-Kevser b. Züfer bin Haris el-Kilabi idi. O sırada azgın Rum Kayseri Elion oğlu Kostantin idi. Mervan Hıms işini tamamladıktan ve suırunu yıktırdıktan sonra Maraş’ı yeniden yapmak üzere bir ordu gönderdi. Maraş yeniden yapıldı ve şe­hir haline getirildi. Mervarı iç kargaşalıklarla uğraşırken, Rumlar yeniden harekete geçtiler ve şehri yıktılar. Salih b. Ali, Ebu Cafer el-Mansur’un halifeliğinde, Maraş’ı yeniden yaptı; şehri tahkim etti ve oraya fazla maaşla insanları davet etti. el-Mehdi halife olunca, şe­hirdeki askerlerin sayısını artırdı ve halkını kuvvetlen­dirdi.

Mihail, seksenbin askerle el-Hades boğazından yo­la çıktı ve Maraş ovasına geldi. Öldürdü, yaktı ve Müs­lümanlardan birçok kimseyi esir aldı. Sonra Maraş şeh­rinin kapısına geldi; orada İsa b. Ali vardı; Isa, o yıl Rumlarla savaşmıştı. İsa’nın azadlıları, şehir halkı ve savaşcıları, Mıihail’e karşı çıktılar; ona taş ve ok attılar. Bunun üzerine Mihail onlardan ayrılıp geri çekildi ve Müslümanları şehirden uzaklaştırdı; sonra da onlann üzerine saldırdı; İsa’nın azadlılarından sekiz ki­şiyi öldürdü; kalanlar şehre sığındılar; kapıları kapat­tılar. Mihail, Müslümanları şehirde kuşattı; sonra çeki­p Ceyhan’a gitti. Dabık’da bulunan Sümane b. el-Ve­lid el-Absi, bu durumu öğrendi; onun üzerine pek çok atlı gönderdi; ancak bu süvariler, kaçıp kurtulanlar ha­riç hepsi öldürüldü.

VII.Yüzyılda başlayan ve yüzyılın sonlarına doğru yoğunluk kazanan Emevi Bizans Mücadelesinin en yoğun geçtiği bölgeler, Tohma Havzası ve Toroslar bölgesi olmuştur. Elbistan, Maraş, Malatya, Darende ve Gürün havalisi; bu mücadelelerin odak merkezlerini oluşturmuştur. Güneyde Müslüman Araplar’ın, kuzeyde ise, Bizanslılar’ın karşılıklı saldırıları VIII. Yüzyıl boyunca da hep yazlı kış sürdürülmüştür. Müslümanlar yapmış oldukları bu akınlarla bütün Doğuanadolu’yu  ve Ortaanadolu’yu istila etmişler. Bizanslılar da her defasında fırsat buldukça, özellikle de Müslümanlar arasındaki iç karışıklıklar nedeniyle, Avasım ve Süğur adı verilen uç bölgelerin yeterince korunamamış olmasından dolayı, bu bölgelere saldırarak tekrar ele geçirmeye çalışmışlardır.

Bizanslılar, bu saldırılarda kendi eğemenlikleri altında bulunan Ermeniler, Merdailer, Nabatiler gibi Hristiyan topluluklardan ve Hristiyan Türkler’den de bu savaşlarda faydalanmaktaydılar. Özellikle de Tohma Havzası’na (Darende ve Gürün İlçelerinin bulunduğu sahalara) bu gruplar, bu bölgelerin korunması amacıyla yerleştirilmişlerdi. Bu tarihlerde, Müslümanlar arasında meydana gelen iç çekişmeler nedeniyle bu grupların da yardımıyla Bizanslılar’n saldırısına uğrayan  Tohma Havzası, Emevi Halifesi I. Velid’in (M. S: 705-715) tahta geçmesine kadar, Bizanslılar’ın eğemenliği altında kalmıştır.[231]

 

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (III)  (M. S:705-715)

Avasım ve Süğur Bölgesi

 

Emevi Hailfesi I. Velid (M. S: 705-715) devlet yönetimine geçtikten sonra; Iyad b. Ğanm, Habib b. Mesleme el-Fihri’yi, Şimsat’dan Malatya’ya gönderdi: o da şehri fethetti. Sonradan şehir Müslüman­ların elinden çıktı. Muaviye Şam ve el-Cezire valisi olun­ca, Habib b. Mesleme’yi oraya gönderdi; o da şehri sa­vaşla fethetti, oraya şehrin valisiyle birlikte Müslüman­lardan paralı askerler yerleştirdi. Rum ülkesine gitmek isteyen Muaviye Malatya’ya geldi ve şehri, Şam ve el-Ce­zfre ile başka yerlerden gelen insanlarla doldurdu. Malatya, Rum ülkesine yazın savaşlar düzenleyen ordunun güzergahı oldu. Abdullah b. ez-Zübeyr’in hilafet iddiasında bulunduğu günlerde, Malatya hakkı şehirden ayrıl­dılar. Rumlar şehre hücum ettiler ve orasını yıktıktan sonra terkettiler. Ermeni ve Nabatlı Hıristiyanlardan bir zümre şehre indiler.

Müslümanlar, hicri 83/Miladi: 705 yılında Abdullah b. Abdülmelik’in Turanta’ya(bugünkü Darende İlçesi)savaşından sonra oraya indiler ve orada ev­ler yaptılar. Burası Malatya’dan üç merhale uzaklıkta ve Rum ülkesinin içlerindedir. Malatya, o günlerde yı­kılmış bir haldeydi ve orada, ermeni ve başkalarından yalnızca bazı zimmet ehli kimseler bulunuyordu. El-Ce­zire ordusunun öncü birlikleri yazın buraya gelirler ve kış gelip kar yağıncaya kadar orada kalırlar, sonra dö­nerlerdi.

Ömer b. Abdilaziz halife olunca; Turanta (Darende) halkını, onlar istemedikleri halde başka yere nakletti; o, kendilerini düşmana karşı korumak için nakletmişti. Halk, hiçbir şeylerini bırakmadan naklettiler; sirke ve zeytinyağı küplerini kırdılar. Ömer Bin Abdülaziz onları Malatya’ya indirdi ve Turanta’yı yıktırdı. Malatya’ya da Beni Amir b. Sa’sa’a Kabilesinden Ca’vene bin el-Haris’i vali tayin etti.

Mesleme Bin Abdülmelik Bin Mervan M.S. 705 yılında El Cezire sınırlarından kalkarak Rum ülkesine gaza için yola çıktığında ordugahını Baliys (Kızılırmak) da kurdu. Hicri: 83/Miladi: 705 yılında daha önceden Bizans’ın tekrar eline geçmiş bulunan Darende ve havalisi üzerine Müslümanlar bir sefer düzenlediler. Malatya’ya üç konaklık mesafede bulunan bu yere savaşarak ancak girilebildi. Burada evler ve binalar yapılıp şehir tamir edilerek Müslümanlardan bir gurup buraya yerleştirildi. Daha önceden İslam ordusunun konaklama ve karargahı Malatyada iken daha sonrada Darende ve yakın havalilerinden konaklama merkezleri kurulmaya başlandı. Artık Müslümanlar, Bizans’a yapacakları akınlarda bu yerleşim birimlerini kullanmaya başlamışlardı. Başta Darende olmak üzere Gürün, Elbistan gibi yerlerde Müslüman askerlerin keşif kolları yazları buralara geliyor kış aylarında da tekrar Mezapotamya’ya dönüyorlardı.[232]

Yine aynı yıl içinde halife Abdülmelik Bin Mervan, Hicri: 84/M. 706 de yazlık ordularının başında Antakya Derbendinden geçerek Maraş’a geldi. Maraş şehrini ve kalesini yeniden inşa ettirdi. Buraya çok sayıda Müslüman halk ve asker yerleştirdi. Daha sonra da Sinan Kalesi’ne yürüyerek bu kaleyi ele geçirdi. Kalenin korunması için 1500-2000 arasında müslüman asker yerleştirdi.[233]

Bu dönemde, yani M.S. 705-715 yılları arasında Erzurum, Darende, Misis (Maraş) gibi bölgeleri Müslümanlar ele geçirerek tekrar bu bölgelere yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Gürün İlçesi de bu seferle birlikte Müslümanlar’ın eline geçmiştir.

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S:715-715 ) (V)

Bizanslılar Zamanında (V)  (M. S: 715-715) Sebesteia Theması içinde

M.S: 715 yılında Bizanslılar, Müslümanlarca ele geçirilmiş ve iskan edilmiş olan Erzurum, Darende ve havalisi(dolayısıyla Gürün İlçesi) ile Misis (Maraş) gibi bölgelere çeşitli saldırılarda bulunarak bir süre ele geçirdiler. Fakat aynı yıl içerisinde, bu yerler yine Müslümanların eline tekrar geçmiştir. (14)

 

MÜSLÜMAN ARAPLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 715-745)

Emeviler Dönemi  (IV)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında  (M. S: 715-745)

Müslümanlar, bu tarihlerde Bizans içlerine kadar bir çok saldırılar düzenleyerek Malatya’dan Kayseri’ye kadar tüm bölgeleri M. S: 715 yılında ele geçirmişler. Güney bölgelerinden gelen Müslümanlar bu bölgelere gelerek tekrar yerleşmişlerdir. (15)

Bu arada,  Müslümanlar arasında iç karışıklıklar meydana gelmiştir. Çünkü bu tarihlerde Abdullah Bin Zübeyr, hüküm sürmekte olan Emeviler hanedanına isyan ederek mücadeleye başlamıştır. Bununla birlikte Müslümanların 717-718 yıllarında, Orta Anadolu’daki fetihleri devam ettirilememiştir. Çünkü Bizans İmparatoru III. Leon, M.S. 718 deki Arap saldırısını büyük bir başarı göstererek durdurmuştur. Bizans İmparatoru III. Leon’un bu akınlar esnasında elde ettiği başarıları kendisini göstererek Hristiyan Dünyasının lehine olurken, Bizans ile sınır olan bölgelerde içinde Darende ve Gürün İlçeleri’nin de içinde bulunduğu Tohma Havzası’nda dengeler Müslüman Araplar aleyhine bozulmuştur. Emeviler ile isyan eden Abdullah Bin Zübeyir arasındaki mücadeleden dolayı bu dönemde Bizanslılar, Kayseri’den Malatya’ya kadar olan bölgeleri ve yine Kayseri’den Antakya’ya kadar olan sahayı ele geçirmişler. Burada yaşamakta olan Müslümanlara da olmadık işkenceler ve zulümler uygulayarak bu bölgelerden çekilmelerine büyük bir kısmının da öldürülmesiyle buradaki İslam nüfuzunun azalmasına neden olmuşlardır. Bu tarihlerde Müslümanlar, bu bölgeleri korumasız bırakırken aksine Bizans Devleti eskiden olduğu gibi bu dönemde de Bizanslılardan olmayan çeşitli grupları bu bölgelere, özellikle Tohma Suyunun kaynaklarına ve Ceyhan Nehri’nin havzasına yerleştirerek bu bölgelerin korunması yoluna gitmişlerdir. Bu dönemde de Bizans Themalara ayrılmış ve her Themanın başında da Bizanslı bir asker kökenli kimse bulunmaktaydı. Sınır bölgeleri ise, kendi subaylarının ya da uç beylerinin komutası altındaki sınır birliklerince korunuyordu Taberi ve İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşen Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Halk arasında anlatılan rivayetlerde Abdülvehhab Gazi, Sivas’ta şehid olmuştur.

Tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen İslam mücahidlerinden Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine girebilmeleri için Mihael (Manuel) in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle girebilmişlerdi. (16) Rumlar, Hicri 123/Miladi: 745 yılında yirmi bin askerle yola çıktılar önce Sivas ve havalisini daha sonra da Kemah şehrini (bu tarihlerde Kemah tamamıyla müslümanların elinde bulunuyordu) ele geçirdikten sonra, Bizans İmparatoru Kostantin Malatya’ya yöneldi ve buradaki müslüman ahaliyi kuşattı. Konstantin, şehre karşı mancınıklar yerleştirdi. Şehir halkı ise, kuşatma kendilerine ağır gelince, Konstantin’den kendilerine eman vermesi­ni istediler; o da bunu verdi. Bunun üzerine şehir halk kendilerine hafif gelen şeyleri yüklediler; ağır gelen şeyleri ise kuyulara ve çukurlara attılar; son­ra da şehirden çıktılar. Rumlar, Malatya’yı yıktılar; orada bir ambardan başka bir şey bı­rakmadılar; ambarın az bir kısmını da yıkmışlardı. Ay­rıca Kalüziye kalesini de yıktılar. Böylece Sivas ve havalisi bu tarihlerde tamamıyla Bizanslılar’ın eline geçti. Rumlar, Hicri 123/Miladi: 745 yılında yirmi bin askerle yola çıktılar ve Malatya’ya indiler. Şehrin halkı, kapılan kapattılar; kadınlar başlarında sarıklarla surların üzerine çıktılar ve savaştılar. Malatya halkının bir elçisi yardımistemek için çıktı; posta hayvanına bindi ve er-Rusafe’de bulunan Hişam bin Abdülmelik’in yanına geldi. Hişam, halkı Malatya’ya yardıma çağırdı; daha sonra. Rumlar’ın şehirden ayrıldıkları haberi kendisine ulaştı. Hişam, Malatya’nın elçisini yanına çağırdı ve bu haberi ona bildirdi. Elçi ile birlikte şehri korumak üzere askerler gönderdi. Hişam kendisi de savaşmak üzere hareket etti ve Malatya’ya indi ve orada ordugahını kurarak şehrin tamiri bitinceye kadar  Malatya’da kaldı. Hişam, er-Rakka’dan  geçmişti ve oraya kılıç kuşanmış olarak girmişti. O halifeliğinde, bundan önce kılıç kuşanıp savaşa çıkmamıştı.

Vakidi’ye göre; Hicri: 1­33/Miladi: 755 yılında azgın Kostantin Malatya Üzer­ine yürüdü. Bu sırada Kemh şehri müslümanların elindeydi ve valisi  Beni Süleymden bir kimseydi. Kemh halkı, Malatya halkını yardıma çağırmak üzere bir adam gönderdi. Onlardan 800 atlı yardım için Rumlar’a karşı çıktılar. Rum süvarileri onlara saldırdılar ve yendiler. Rum Kostantin yoluna devam edip Malatya’ya yöneldi ve oradakileri kuşattı. O günlerden el Cezire’de karışıklıklar vardı. Oranın valisi Musa bin Ka’b, Harran’da bulunuyordu. Malatyalılar ona elçi gönderdiler; ancak Musa onlara yardım edemedi. Kostantin bu durumu öğrendi ve onlara şunları söyledi;

Ey Malatyalılar! Ben, sizin durumunuzu bildiğim ve sultanınızın meşgul olmasından dolayı geldim. Eman üzere ininiz; şehri boşaltınız; çünkü burayı yıkacağım ve sizleri bırakıp gideceğim. Şehir halkı, onun teklifini reddettiler. Bunun üzeri­ne Konstantin, şehre karşı mancınıklar yerleştirdi. Fe­laket şehir halkını zorlayınca ve kuşatma kendilerine ağır gelince, Konstantin’den kendilerine eman vermesi­ni istediler; o da bunu verdi. Sonra şehir halkı göçe hazırlandılar; kendilerine hafif gelen şeyleri yüklediler; ağır gelen şeyleri ise kuyulara ve çukurlara attılar; son­ra da şehirden çıktılar. Rumlar, şehirdeki son kimse çıkıncaya kadar, kılıçları kınlarından çıkarılmış bir şe­kilde şehrin kapısına iki saf halinde sıralandılar; onla­rın her biri, kılıcını karşısındakinin kılıcına doğru uzat­mış bir halde sanki bir köprü vücuda getirmiş gibi dur­dular. Rumlar şehir halkını, emniyette olacakları yere kadar uğurladılar. Malatyalılar, el-Cezire’ye doğru yö­neldiler ve orada çeşitli yerlere dağıldılar. Rumlar, Malatya’yı yıktılar; orada bir ambardan başka bir şey bı­rakmadılar; ambarın az bir kısmını da yıkmışlardı. Ay­rıca Kalüziye kalesini de yıktılar.

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M. S: 745-762)   (VI)

Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatoru III. Leon ülkesinde yapmış olduğu yenilikler ve düzenlemelerle oldukça başarı kazanmıştır. Bu başarılarını Müslüman Araplara karşı yapmış olduğu savaşlarda da göstermiştir. Çünkü yukarıda sözü edilen gurupları uç bölgelere yerleştirerek bu bölgelerin bu guruplar tarafından korunması sağlanmış olduğu gibi aynı zamanda çeşitli savaşlarda bu gurupların çok büyük katkıları olmuştur.

III. Leon, M. S: 718 deki Arap saldırısını ve yirmi yıl süren savaş boyunca elde etmiş olduğu başarılarını, M. S: 740 yılında yapılan Akronion savaşını Müslüman Araplar’a karşı büyük bir zaferle kazanmasının ardında yatan  gerçek, geleneksel müttefiki olan Hazar Türklerinin kendisine olan yardımları ve  ülkenin doğu sınırlarının da yukarıda sözü edilen Türk Grupları tarafından Bizans adına korunmasının sağlanmış olması yatmaktadır.

Yapılan bu savaşlar esnasında Battal Gazi çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Destanlara konu olan olayları bu savaşlar esnasında gerçekleştirdi. Bu savaş esnasında Darende ve havalisinde bir askeri garnizon kurmuş olan Battal Gazi, Kayseri’ye yapılan akınlar esnasında bu bölgelerde de bir süre kalmıştır. Darende ve Gürün İlçeleri’nde halk arasında anlatılan efsaneler ve rivayetlerin hepsi de bu döneme aittirler.

Rivayete göre Battal Gazi Darende Kalesi’ni fethettikten sonra Kayseri’ye gitmek için Gürün İlçesi’nin bugünkü Tıhmın (Bahçeiçi) Köyü’ne gelir. Burada namaz kılamak için yanındaki esirleri ağaca bağlar. Fakat her nasılsa kurtulan esirler, Battal Gazi’nin yerini Bizanslılar’a haber verirler. Bu bölgede tuzağa düşürülen Battal Gazi, Burçevi denilen yerde esir edilerek şimdiki tarihi kalıntıların bulunduğu yerdeki kiliseye hapsedilmiş fakat sonradan da arkadaşları Ahmet Turan ve diğerleri tarafından kurtarılmıştır. Burada bulunan çeşmeden de abdest alıp namaz kılmış olduğu halk tarafından rivayet olarak anlatılmaktadır. Destanlara konu olan Battal Gazi’nin 740 yılında yapılan Akronion (Afyonkarahisar) savaşında şehit düşmüş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Bu konuda yeri gelmişken Battal Gazi hakkında az da olsa bilgi vermek gerekir. Çünkü halk arasında anlatılan bir çok Battal Gazi ile ilgili hikaye vardır ve bunların nereler olduğuda bu hikayelerde anlatılmaktadır:

Malatya Emin Ömer’in ölümüne kadar (863) süren, Malatya Emir­liği’nin en parlak devirlerine ait Arap-Bizans çarpışmalarının akisleri, Battal Gazi destanındaki tarihi olayların en önemlilerini teşkil etmekte­dir. Battal Gazi Destanının coğrafyası alanı; çok geniş olmakla birlikte bu destanda geçen olayların büyük çoğunluğu Suriye’den İstanbul’a kadar uzanan sahada geçmektedir. Bu bölgeler genel olarak; Malatya merkez olmak üzere, Amasya, Kayseri, Ankara, İstanbul, Fırat boyları, Tarsus, Iskenderun, Suriye, Kıbrıs ve daha bir çok yerlerdir.

Avrupa’dan gelen Hristiyan ordularına karşı birlik içinde en kuv­vetli bir düşman olarak saldıran, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaş­ması yolunda canlarını tehlikeye koyan kişiler, Türk emirleri olmuştur. İslami dininin hakim olduğu bu devirde asıl halk üzerindeki ‘kuvvetli tesirleri, bu din müdafaasında oynadıkları rollerden ve gösterdikleri kah­ramanlıklardan ileri gelmiştir. Bu devrede İslam dinine karşı hissedilen hürmet çok büyük olmuştur. Bu durum, din uğruna döğüşen kahramanların gösterdikleri harikuladelikler sayesindedir. Böylece İslam dini, ken­disini Hristiyan dini hücurınlarından koruyarak Anadolu’da yaşıyan ka­lıcı bir din durumuna gelmiştir. Işte bu düşünce iledir ki bu dönemin ye­tiştirdiği kahramanlardan birisi de Battal Gazi’dir.

Battal Gazi, Emevilerin VIII. Yüzyılda Bizans (Rum)‘a karşı açtılan seferde ün almış Arap kumandanı; Arap ve Türk destani halk kahramanıdır. Türkler arasında Battal Gazi, Seyid Battal ve Serdar Battal Gazi isimleri ile maruftur.[234]

Arap ve Türk edebiyatında özellikle halk romanlarındaki yiğit ve cengaver Battal Gazi, eski adıyla Akroinon ve bugünkü adıyla Seyit-gazi kasabasında büyük bir külliyenin içinde yatmaktadır. Bu tarihlrede ehl-i salip ordu­larına karşı Allah rızası için savaşmıştır. Battal Gazi’nin asıl adının Abdullah olduğu ve Ebu Hüseyin, EbuYahya veya Ebu Muhammed künyeleri ile tanındığı bilinmektedir. Battal­ (Kahraman) sıfatı, tarihi kaynakların hepsinde O’nun lakabı olarak kullanılmaktadır. Babasının adının Taberi’nin Türkçe (anonim) tercü­mesinde Ömer veya Amr olduğu belirtilmektedir. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte, doğum yeri hakkında değişik görüşler bulunmaktadır.

İbnü’l Esir ve İbn Kesir’e göre; Antakyalıdır. Cevzi’ye göre Sıbti’dir. İbn-i Esir’e göre; Dimeşk (Şam)’lıdır. İbn-i Asakir’e göre; Emevilerin azatlı kölesi olup, Arap asıllı değildir. Bir çok tarihçiye göre Türk asıllıdır. Arap kaynaklarında Battal’ın Abdülmelik Bin Mervan oğlu Mesleme’nin l3izans’ı kuşatması ve Rum diyarındaki diğer seferlere katıldığı bildiril­mektedir. Mesleme komutasındaki Bizans kuşatması 715’de başlamış ve 717’de kaldırılnııştır.

 Bazı kaynaklar, Battal’ın ölüm tarihini ve yerini bildirmektedirler. Ölüm tarihinin Hicri: 122/Miladi: 740 olduğu üzerinde Taberi, ibn-i Kesir, Teop­hanes birleşmekte, İbnü’l Esir ise, bu tarihi Hicri:123/Miladi: 741)olarak kay­detmektedir. Neticede şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Arap kumandanı bulunan Abdullah El Battal. Emevi ordularında görev almış ve (715-740) yılları arasında Hristiyanlarla yapılan savaşlarda bulunmuştur. 740’da Afyon­karahisar yakınlarında Akroinon (Seyitgazi İlçesi) denilen yer­de yapılan bir savaşta şehit düşmüştür.

Taberi, Battal’ın bulunduğu muharebelerden ikisi hakkında bilgi ve­riyor. Birisi Hicri: 113 yılında olmuştur. Bu muharebede, Battal’ın arkadaşların­dan olup, O’nun menkıbesine de karışmış bulunan Abdülvehab Bin Buht öldürülmüştür. İkincisi Hicri: 114 Miladi: 732 te ve Akroinon yakınlarında olmuş ve Abdullah El Battal Bizanslıları mağlup etmiştir; bu muharebe sonunda Süleyman Bin Hişam Kayseri şehrine kadar vardı...”İbn Kesir, Battal’ın siyasi ve askeri sahada yaptıklarına dair bilgi­ler vermektedir. Abdül Melik Bin Mervan (685-705). Misis şehrine vali olarak Battal’ı tayin ettiğinde, Battal, Bizans (Rum) diyarına kiiçük bir müfreze gönderir, aradan bir hayli zaman geçip de haber ala­mayınca bizzat kendisi atına biner ve(Amrumiye)’ye varır, arkadaşlarını kurtarır. (Bu sözü edilen muhasara kısaca şöyledir: ..İslam donanması 715 sonlarında Marmara’dan tazyikle muhasarayı başlattı. İmparator Leon’un azimkar dehası, Bizans’ı, Avrupa’yı ve Hristiyanlığı kurtardı. Çünkü bu defaki muhasara, son derece çetin oldu ve Bizans pek tehlikeli dakikalar geçirdi. 716 Ağustosunda. Emir Ömer kumandasındaki Müslüman donanması, Haliç’in önüne gerilen zincire kadar sokuldu, fakat zinciri koparamadı. Mesleme. Çanakkale Boğazından Trakyaya geçti. Kış, rum ateşi ve Bizarıslılar, Araplar’a büyük zayiat verdirdiler. 717 Eylülünde yeni tahta çıkan İkinci Halife Hz. Ömer, muhasaranın kaldırılması emrini verdi.

İbn-i Kesir’de Battal Gazi’nin menkıbeleri ile ilgili şu anlatımlara rastlanmaktadır:­”Battal diye bilinen Abdullah Ebu Yahya, Antakya’da Ebu Mervan El Antaki O’ndan şöyle anlatmıştır: «Abdülmeli oğ1u Mesleme ile Rum diyarına sardırmayı akdettiği zaman­ Cezire ehli reislerinin başına Battal’ı getirdi. Mervan oğlu­ öncülenin başına O’nu (Battal’ı), getir ve O’nu kumandana yap. Çünkü O, güvenilir, emin, atılgan ve cesur birisidir. Onlarla birlikte yolcu etmek üzere Şam kapısına Mesleme, Battal’a 10.000 asker taktim etti. Bu 10.000 asker ile Battal’ı Rum ülkesine gönderdi.”Demektedir.

Battal’m ölünı tarihiyle ilgili olarak yine İbn Kesir’de şu bilgilere rastlanıaktayız: “Halife Bin Hayat: «Battal’m öldürülmesi Hicri: 121/Miladi: 743 de oıınuştur. Ibm Cerir 122/744 de, ilmi Hasen Ez Ziyadi 123/745 de öldüğünü vurgulamaktadırlar. Denildi ki bu 123/745 tarihini Ibni Hasen Ez Ziyadi de­ğil, bir başkasının söylediği rivAyet olunmuştur. Yine o rivAyete göre Battal ve Emir Abdülvehhab Bin Buht 133/755 te öldürülmüşlerdir. Fakat Ibni Cerir O’nun vefatının 122 olduğunu zikretti.» Ibnü’l Esir’de Battal’ın ölümü ve şöhreti ile ilgili şu bilgiye rastlı­yoruz: “Bu yıl içerisinde Battal katledildi. O’nun adı Abdullah Ebül Hüseyin El Antaki’dir. Bilad-ı Rum’da bır müslüman cemaati iken öl­dürüldü. Denildi ki 123/745 senesindedir. Rumlara karşı çok savaşır ve onla­rın ülkelerine baskınlarda bulunurdu. Rumlar nezdinde çok anılır ve kendisinden çok korkulurdu.”

Evliya Çelebi, Istanbul’un Emeviler dışında iki defa da Abbasiler zamanında kuşatıldığını ve Battal’ı Arap ordularına başkumandanlık eden Harunu’r-Reşid’in çağdaşı olarak ka­bul ediyor ve İstanbul muhasarasına O’nun da katıldığını anlatıyor. Harunu’r-Reşid sebebiyle zikredilen tarihler, IX. yüzyıla aittir. Şu gerçek ortaya çıkıyor ki; Harunu’r-Reşid’in de Battal ile ilgili gösterilen menkıbevi tarihi meydana gelmiştir. Bu menkıbeler genişleyerek, Malatya Emirleri dairesini de sarmıştır. Evliya Çelebi Malatya’dan bahsederken, Harunu’r-Reşid ile Malatya Emiri Ömer’i çağdaş göstermektedir. Bu rivayete göre; Malatya, Hicri: 230/Miladi: 852 yılında Hz. Ömer’in oğlu Emir Ziyad, O’nun oğlu Emir Lokman ve O’nun oğlu Emir Ömer tarafından kuşatılmış ve Battal’ın babası Hüse­yin Gazi tarafından fethedilmiştir. Daha sonra Emir Ömer mülkiyetini Hüseyin Gazi’ye vermiştir. Battal Gazi Malatya’da doğmuştur.

Ord. Prof. M. Fuad Köprülü, Türk menkıbesinde geçen «Seyyit Bat­tal Gazi» yi Arap Kahramanı Abdullah Battal’dan ayrı düşünmekte ve Seyyid Battal Gazi’nin asıl künyesinin «Ebu Mehmed Cafer bin Sultan Hüseyin bin Rebi bin Abbasü’l-Haşimi» olarak bildirmektedir. Aynı eserde Seyyid Battal Gazi’nin Malatya’da doğduğu ve Abbasilerden Mutasım ve Vasık Billah zamanlarında (832-847) yaşadığı belirti!­rnektedir. Yukardaki açıklamalardan da anlaşılabildiği gibi, kaynaklarda men­kıbe ile tarih biribirine karıştırılmıştır. Battal Gazi’nin mücadele ettiği bir çok Bizans causu vardır. Bunlardan birisi de, Akabe (Ukbe) Kadı’dır.

Aslen Hıristiyan olduğu halde Halife’ye kendini Islam’ın ileri gelenlerinden biri olarak tanıtıp, Bağdat kadılığı görevini üstlenen Hristiyanların Müslümanlar nezdindeki casusudur. El altından Hristiyanlara yardım etmekte ve Müslümanlar cephwesinde her ne oluyorsa Bizans’a haber göndermektedir. Bu casusluk görevini gayet gizlilikle yürütmüştür. Akabe bin Velid ise;

Akabe’nin oğludur. Babası gibi sinsice Müslümanları yok etmek için, her türlü kılığa ğirer ve Battal’dan babasının intikamını almaya ça­lışır. Önce kendini, Battal’a Müslüman olarak tanıtır ve yakınlık kurar. Velid, Battal’ın karısı Fatma’ya Aşık olur. Bunu elde etmek için, Battal Gazi’yi bir bağa davet eder. Bağa gittiklerinde, «Bağ evinin anah­tarını unuttum» diyerek eve döner ve Fatma’ya: «Seyyit seni ister, tiı atlanup bağa gelsifıı didi» der. Şehir dışına çıkınca kötü emelini belirtir: «Elbette çare yoktur. Benimle bir olursun yohsa seni öldürürem» diye tehdit eder. Fatma atını mahmüzlayıp kaçarken bir dereye düşüp parça­lanarak ölür. Bu sıralarda Kays adlı bir Müslüman tüccar, Aşık olduğu keşiş kızı ile evlenmesi için, şeklen Hıristiyanlığı kabul eder. Battal Gazi, Kays’ın hikayesini dinler ve bir akşam evinde misafir kalır. Ertesi gün ruhban kıyafetine bürünerek gezinirken bir manastır görür ve oraya varır. Ona yardımda bulunan Papaz, Battal’ı içeri almak ister, fakat burada buluna Velid, Battal’ı tanır ve engel olur. Battal, Incil’den Ayetler okumaya başlayınca papaz, Velid’in ısrarına kulak asmaz, kapıyı açıp Battal’ı içeri alır. Fakat bir süre sonra papaz, Battal abdest almak için soyununca ondan şüphelenir. Battal dışarıya abdest almak için çıkınca manastırın kapısını kapatır ve Battal’ı dışarda bir gömlekle bırakırlar. Battal, soğuktan manastırın duvarı dibine büzülüp kalır. Öldü diyerek, başını kesmek için kapıya çıktıklarında, Battal atik davranarak papazın elini ayağını bağlar. Elbiselerini giyinceye kadar Velid dışarı çıkıp kaçmaya koyulur, Battal da arkasından gider. Battal Gazi, bir çeşme başında Velid’i uyurken yakalar. Bir ağaca bağlar ve namaz kılmaya başlar. Bu arada iki arslan Aşkar’a saldırır ve at kaçar. Battal namazını bitirir ve Velid’i orada bırakıp atının peşı sıra gider. Geçmekte olan tüccarlar, Velid’e acıyıp bağlarını çözerler. Battal Gazi döndüğünde Velid’i kaçmış görür........”Battalnamelerde anlatılan bu olay, halk arasında anlatılanlara göre Darende ve Gürün bölgesinden geçmiştir.

Bu dönemde, Müslümanların zayıflaması nedeniyle bu bölgelere gereken önemin verilmemesi nedeniyle, daha önceden ele geçirilen yerler tekrar Bizanslılar’ın eğemenliği altına girmeye başlamıştır. Bizans ordusu böylece Kayseri’den Malatya’ya ve Maraş’a kadar olan bölgeleri yeniden ele geçirmiş ve ele geçirilen bu bölgelere yukarıda sözü edilen guruplar paralı asker olarak hudutları korumaları için yerleştirilmişlerdir.[235]

Buralara yerleştirilen guruplar ve Bizanslılar, Emeviler’in zayıf zamanlarında (Halife Süleyman Bin Abdülmelik zamanında) Müslümanların elinde bulundurdukları daha önceden Bizans’a ait topraklara yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan başka Hristiyanlardan, Ermenilerden ve Nabatilerden olan guruplar ile Hristiyanlaşan Türklerden (Bulgar Türklerinden) büyük bir kısmı daha önceki yıllarda olduğu gibi bu dönemde getirilerek sınır bölgelere yerleştirilmiş bulunan Müslüman halktan mühim bir kısımını daha güvende olmaları için Malatya’ya getirtmiştir. Cava Bin Haris’i Malatya valisi olarak tayin etmiştir. Hicri: 123/Miladi: 745 yılında meydana gelen bu olayda burada yaşamakta olan Müslümanların önce gitmek istemedikleri ve gerektiğinde şehri koruyacaklarını söylemelerine rağmen ömer Bin Abdülaziz’in bunları isteklerinin  aleyhine Darende’den Malatya’ya naklettiği, bunların giderkken de neleri varsa alıp götürdükleri, zeytinyağı ve sirke küplerini de kırdıklarını, Darende şehri’nin de Halife’nin emriyle bizzat tahrip edilmiş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler.[236]

Dolayısıyla bu tarihlerde, Müslümanlar’n Tohma Vadisi’ndeki hakimiyetleri tamamnen ortadan aklkmasa da, Darende ve havalisinde etki ve nüfuzlarının  kalmamış olduğu ve bu bölgelerde hakimiyetin Bizanslılarda olduğunu göstermektedir. Abbasi Halifesi Ömer Bin Abdül Aziz’in Darende ahalisini istekleri aksine Malatya’ya nakletmesi de bunu doğrulamaktadır. Çünkü Abbasiler’de meydana gelen iç karışıklıklar nedeniyle Bizans’a sınır olan bölgeler yeterince korunamadığından, bu bölgeler Bizanslılar tarafından tekrar ele geçirilmiştir. Emeviler ile Abbasiler arasında başlayan mücadele (M. S: 750) nedeniyle bu bölgelerde Bizans-Müslüman Araplar arasındaki savaşlar çok sayıda meydana gelmiş ve bu savaşlar tam 87 yıl sürmüştür. Bu zaman içerisinde Tohma Vadisi dahil olmak üzere Kayseri’den Malatya ve Maraş arasında kalan  tüm bölgeler toroslar da dahil olmak üzere  her iki tarafın eline geçerek  çok defa  el değiştirmiş ve bu esnada da  bu bölgelerde bulunan şehirler bir çok defa tahrip edilmiştir. Her defasında bu bölgelerde bulunan ve savaşlarda yıkılan veya tahrip olan şehirler yeniden inşa edilmiştir. Fakat bu dönemde Bizanslılar’ın Tohma Vadilerindeki eğemenliği müslümanların bu saldırılarına rağmen yine de devam etmiştir. M.S. 755 yılında Malatya şehrine Rumlar saldırarak ele geçirmek isteyince halife Hişam ordusuyla Malatya’ya gelerek Rum kuşatmasını yararak bu şehri tekrar kurtardı. Bu dönemde Emeviler Devleti içinde kargaşa meydana gelmiş olduğundan Bizans İmparatoru Kostantin Malatya’ya kadar bir sefer düzenleyerek Malatya da dahil olmak üzere tüm Tohma Vadisini ele geçirerek halkının da zorla göç etmesini sağladı. Bizanslılar’ın bu bölgelerdeki eğemenlikleri Abbasi Halifesi Mehdi’nin iç istikrarı sağlamasına kadar sürmüştür.

 

MÜSLÜMANLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ  (I)

Abbasiler Dönemi  (M. S: 762-775)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Hicri 139/Miladi 761 yılına kadar Bizanslılar’ın elinde bulunan bu bölgeler Abbasiler’in hilafeti ele geçirmelerinden sonra Abbasi halifesi El Mansur, komutanlarından Salih Bin Ali’yi Malatya’nın fethi için gönderdi. Salih Bin Ali Malatya’yı 762 de ele geçirerek şehri yeniden inşa etmeye başladı. Emrinde 70.000 kişilik bir orduyla Malatya’ya gelmiş bulunan Salih Bin Ali, Malatya’nın tamirini ve camilerinin yapımını ancak altı ayda tamamlayabildi.[237] Daha sonra da batı yönünde ilerleyerek Kubakib Irmağı (Tohma Suyu) boyunca ileri karakollar meydana getirdi. Fakat kısa bir süre sonra Malatya ve havalisi, Bizanslılarca tekrar işgal edilmişse de Müslümanların komutanı Cibril Bin Yahya  tarafından bu bölgeler  tekrar ele geçirilmiştir.

Hicri:139/Miladi: 761 yılında el-Mansur, Salih bin Ali’ye mektup yazdı ve Malatya’yı yeni baştan yapmasını ve şehri tahkiın etmesini emretti. Daha sonra İmam Abdulvehhab b. İb­rahim’i, el-Cezire ve hudutlarına vali tayin etmeyi düşün­dü. Abdulvehhab, yanında el-Hasan b. Kahtabe olduğu halde, Horasan halkından olan askerlerin başında, Hicri: 140/Miladi: 762 yılında yola çıktı. el-Mansur, Şam ve el-Cezire halkınında gönderecekleri asker sayısırn tesbit etti. Böylece Abdülvehhab’ın yanında yetmiş bin asker toplandı. O, Malatya’da ordugahını kurdu ve çeşitli şehirlerden işçiler topladı ve Malatya şehrini tamir ettirmeye başladı. El Hasan bin Kahtabe, zaman zaman ustaların kendisine verilen taşları taşıyor; onlara, sabah akşam kendi malından ve mutfağından yemekler yediriyordu. O’nun bu durumu Abdülvehhab’ı kızdırdı. Ebu Cafer El Mansur’a yazdığı mektupta, kendisinin halkı doyurmasına rağmen El Hasan’ın kat kat fazla yemek yedirdiğini; bu hareketiyle O’nun cömertlikte de önde olduğunu; buna karşılık kendisinin yaptıklarını bozmak, israf ve riya yoluyla O’nu küçük göstermek niyetinin bulunduğunu;  ayrıca halkı yemeğe çağırmak üzere davetçilerinin olduğunu bildirdi. Ebu Cafer el-Mansur, Abdulvehhab’a şu cevabı yazdı: “Ey çocuk! El-Hasan, kendi malından yediriyor, sen ise; benim malımdan yediriyorsun. Şikayetinin sebebi yalnızca şerefinin küçüldüğünden; himmetinin azlığından ve görüşünün hafifliğinden ileri gelmektedir. Halife Ebu Cafer El Mansur, el-Hasan’a da şu mektubu yazdı:” Yemek yedir; ancak yemeğe çağırmak üzere davetçi kullanma!”

Böylece halk, çalışmakta acele etti ve Malatya ile camisinin yapılmasını altı ayda tamamladılar. Malatya’ya yerleşen asker1erden her arafeye-on ile onbeş arasındaki askeri birlik-iki ev yapıldı. Bu evlerin ikisi şehrin aşağısında,ikisi de yukarı kısmındaydı; ayrıca her iki evin arkasında bir de ahır vardı. Biri Malatya’dan otuz mil uzaklıktaki yere, diğeri ise Fırat’a dökülen ve Kubakib(Tohma suyu)denilen ırmağın kenarında olmak üzere karargahlar kuruldu. El mansur Malatya’ya 4000 kişilik bir asker grubu yerleştirdi. Bu savaşçılar, kendi sınırları olduğu için El Cezire halkından seçilmişti. Bu askerlere, kendi kabilelerinin aralarında yaptıkları yardımlar dı­şında, her askerin maaşına on dinar zam yapılmış; ay­rıca vardım olarak da yüz dinar verilmiştir. Şehre ye­terince silah koydu. Askerlere, ziraat yapılan toprakları ikta olarak verdi. Kalüziye kalesini de yaptırdı. Bizans İmparatoru Konstantin, yüzbinden fazla bir orduyla, bu sırada ha­rekete geçti ve Ceyhana indi. Arapların sayısının çok­ olduğunu öğrenince korkudan geri döndü.

Hicri: 141/Miladi: 763 yılında, Muhammed b. İbrahim, başlarında el­-Müseyyiib b. Züheyr’in bulunduğu Horasan askerleriyle birlikte Malatya’ya savaşa gönderildi. Muhammed, düş­manın oraya saldırmaya cesaret edememesi için orada hudut muhafızı olarak kaldı; bu durumu gören şehir halkı. oraya geri döndü. Rumlar, Harun er-Reşid’in halifeliğin­de Malatya’a saldırmışlarsa da şehri ele geçiremerniş­lerdir. Harun er-Reşid, onların üze­rine yürüdü, onları mağlup ve perişan etti.[238]

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 775-782)   (VII)

 

Sebesteia Theması içinde

Müslümanlar’ın kendi içindeki iç çekişmeleri ve bu bölgelere gereken önemi verememeleri nedeniyle, Bizans İmparatorluğu tarafından tekrar ele geçirilen Tohma Vadisi’ne, M. S: 775 yılında Bulgar Türkleri’nden bir kısmı Anadolu’ya geçerek Müslümanlar ile savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan nehri Havzaları’na yerleştirilmiştir. Bu nedenle, Bizans-Abbasi mücadelesi bu tarihlerde karşılıklı başarı-yenilgi şeklinde bir süre devam etmiştir. Müslümanlar, Malatya ve havalisine sahip olmalarına rağmen, Fırat’ın batı yakasında yer alan Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün İlçesi, Bizanslıların eğemenliğinde kalmıştır. Daha sonraki yıllarda Abbasiler Devleti içindeki karışıklıkların sona ererek, Müslümanların bu bölgelere gereken önemi vermeleriyle birlikte Tohma Havzası tekrar Müslümanların eline geçmiştir. [239]

 

MÜSLÜMAN ARAPLAR(Abbasiler)ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ  (II)

(M. S: 782-809)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Abbasi halifesi Mehdi (M.S. 775-785), Müslümanlar arasındaki birliği sağladıktan sonra oğlu Harun Reşit’i ordusuyla birlikte Anadolu seferine gönderdi. Harun Reşit, ordusuyla Maraş’a geldi. Bizanslılar tarafından yıkılarak tahrip edilen şehri yeniden inşa ettirdi. Müslümanları buraya yerleştirdi. Şehrin korunması amacıyla da müslümanlardan oluşan askeri birlikler yerleştirdi. Böylece Maraş  bölgesinden itibaren tüm Avasım ve Süğur Bölgeleri M. S: 782 Yılında tekrar Müslümanlar’ın eline geçti. 

Aynı yıl içerisinde, İstanbul üzerine yürüdü.  Üsküdar’a kadar ulaşmasına rağmen bir başarı elde edemeden geri döndü. Bu sefer Müslüman Araplar’ın İstanbul üzerine yapmış oldukları son sefer olmuştur. Sümame, hicri 161/Miladi: 783 yılında, Rumlara karşı yaz seferleriyle görevlendirilmişti. el-Mehdi, bu mağ­lubiyetin intikamını içinde sakladı; bir sonraki yılda, yani hicri 162/Miladi: 784  senesinde, el-Hasan b. Kahtabe’nin hatırası için ihtifal yaptı.

El-Hades kalesi, Ömer’in hahifeliği zamanında, Iyad b. Ğanm’ın gönderdiği Habib b. Mesleme sonra ‘Muaviye, bu kalenin korunmasına dikkat ediyordu. Emeviler, uğursuzluğundan dolayı “el hades geçidini”, “Selamet geçidi” diye isimlendirdiler. Geçit üzerinde birdenbire ortaya çıkan bir genç, Müslüman­larla karşılaştı; arkadaşlarının başında Müslümanlarla savaştı. Bundan dolayı buraya “el-Hades geçidi” denildi. Mervan b. Muhammed fitnesi zamanında Rumlar harekete geçtiler ve el-Hades şehrini yıktılar; Malatya’ da yaptıkları gibi halkını da çıkarttılar.

Hicri: 16 Miladi:783 yılında Mi­hail, Maraş ovasına yürüdü; el-Mehdi, ona karşı el-Ha­san b. Kahtabe’yi gönderdi. el-Hasan, Rum ülkesinde dolaştı; o buraların halkını o şekilde ezip korkuttu ki Rumlar, kiliselerinde onun resmini yaptılar. el-Hasan, Rum ülkesinde el-Hades geçidinden girdi; şehrin bulun­duğu yere bakınca ona, Mihail’in aynı yerden çıktığı haber verildi. Bunun üzerine el-Hasan, şehrin yerini bul­mak istedi. o geri dönünce, bu şehrin ve Tarsus’un yeniden yapılmasını el-Mehdi’ye tavsiye etti. el-Mehdi, ön­ce el-Hades şehrinin yapılmasını emretti. el-Hasan’ın bu savaşları sırasında, Muhaddis Mendel el-Anezi el-Küfi ve Mu’temir b. Süleyman el-Basri de onun yanındaydı. el-Hades şehrini, el-Cezire ve Kınnisrin valisi Ali b. Süleyman b. Ali kurdu. Şehre, “Mu­hammediye" adı verildi; şehir kerpiçten yapıldı. el-Meh­di, Mehdiyye ve Muhammediyye şehirlerinin yapılmasın­dan sonra, hicri:169/Miladi: 792 yılında vefat etti; yerine, Oğlu Musa el­-Hadi’yi bıraktı. el-Hadi, Ali b. Süleyman’ı azletti ve el-­Cezire ile Kınnısrin’e Muhammed b. İbrahim b. Muham­ıned b. Ali’yi vali tayin etti. Ali b. Süleyman, azledildiği sırada eI-Hades şehrinin yapılmasını bitirmişti. ‘Muham­med buraya, Şam, el-Cezire ve Horasan halkından kırk dinar maaşlı askerler tayin etti; aynca bu askerlere ik­ta yoluyla evler verdi ve herbirine üçyüz dirhem bağış­ladı. Şehrin yapılması hicri:169/Miladi: 791 yılında tamamlandı. Ebu’l­ Hattab şunları söyledi: Ali b. Süleyman, e1-Hades şeh­rine dörtbin asker için para ayırdı ve onları şehre yer­leştirdi. Ayrıca bu şehre, Malatya, Şimsat, Keysum, Dü­lük ve Ra’ban’dan ikibin kişi nakletti. Bu konuda el-Vakıdi şunları söylemektedir: el-Hades şehrinin yapılması tamamlanmca, kış ve kar bastırdı, çok yağ­mur yağdı. Şehrin binası sağlam ve tedbirli yapılmadığın­dan, duvarları delinmeye ve aşınmaya başladı. Rumlar şehre saldırdılar; orada bulunan askerler ve başkaları da­ğıldılar. Bu durumu Musa öğrenince, birisi el-Müseyyib b. Züheyr, diğeri Ravh b. Hatiım ile Hamza b. Malik ko­mutanlığında ordu göndermeye karar verdi; ancak o, bu ordular yola çıkmadan önce öldü.

Daha sonra Harun er-Re­şid halife oldu; o şehrin yapılmasını, kale haline geti­rilmesini ve oraya asker yerleştirilmesini; askerlere ik­ta yoluyla evler ve topraklar verilmesini emretti. Rum patriklerinin büyüklerinden bir patrik, şehir yapıldıktan sonra, büyük bir ordu ile el-Hades şehrine yürüdü. Şehir, birbiri üstüne konulmuş kerpiçlerden yapılmıştı; karlar şehre zarar vermişti. Şehrin valisi ile orada bulunanlar kaçtılar. Düşman şehre girdi; camini yaktı ve şehri yıktı; halkın mallarını alıp götürdü. Harun Er-­Reşid halife olunca şehri yeniden yaptırdı. Harun er-Reşid, Muhammed b. İbrahiın’e mektup yazıp onu vazifesinde bıraktığını bildirdi. Harun er-Reşid’i emriyle el-Hades şehrini tamir ettirdi. Daha sonra Harun er- ­Reşid onu azletti.  M. S: 785 Yılında Hilafete geçmiş olan Harun Reşid, Anadolu’nun fethine çok önem vermiştir. Bu nedenle Bizans ile sınır olan Avasım ve Süğur bölgelerini yeniden  teşkilatlandırdı. Bu bölgeleri bir tek eyalet merkezi haline getirerek tampon bir bölge oluşturdu. Menbiç Şehrini de ba tampon bölgenin başkenti yaparak Abdülmelik Bin Salih Bin Ali’yi de buraya vali olarak gönderdi. Tarsus, Adana, Maraş, Zibatra, Malatya, Hıns-ı Mansur, Samsat gibi bölgeleri kapsayan kısacası Kuzey Suriye’den başlayarak Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan, Avasım ve Süğur adı verilen bu bölgelerde Abbasi Devleti’nin hakimiyeti tamamen sağlanmış oldu.

Darende Kalesi (Zengibar)de bu dönemde tekrar fethedilerek Müslüman Araplar’n eline geçmiştir. Battal Gazi’nin Babasi Hüseyin Gazi, Amcasi ve Kayinpederi olan Hasan Gazi ve Emir Ömer adindaki komutanlar da Darende’nin fethi için gönderilen ordunun içinde yer almaktaydılar. Battal Gazi’nin Amcası ve Kayınpederi olan Hasan Gazi bu savaşta, M. S: 782 yılında burada şehid düşmüştür. M. S: 797 yılında başta bizzat halife olmak üzere Bizans üzerine bir sefer daha düzenlenmiştir. Abbasi Halifesi Harun Reşit, yapmiş oldugu bu seferle birlikte, Bizans Imparatoru Eigrene’yi vergi vermeye mecbur etmiştir. M. S: 806 Yılına kadar Abbasiler’e vergi veren  Bizans İmparatoru, vergisini vermek istemeyince, Harun Reşit yine ordusuyla Anadolu’ya bir sefer düzenlemiş, Tyana’ya kadar gelerek bu bölgelerdeki bir çok beldeyi de ele geçirmiştir. Tohma Havzasi ve başta Darende ve Gürün Ilçeleri olmak üzere tüm bölgede bulunan  şehirler, Halife Harun Reşid’in ölümüne kadar Müslümanlar’ın elinde kalmıştır.[240]

 

BİZANSLILAR DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ  (VIII)

(M. S:  809-830)  

Sebesteia Theması içinde

M.S. 809 yılında Harun Reşit’in ölümüyle rahat bir nefes alan Bizanslılar, Abbasiler Devleti içindeki Emin-Memun mücadelesinden de faydalanarak imparator Theopnilas, Toroslar’ı geçerek Maraş, Malatya, v.b. gibi bölgeler dahil olmak üzere Tarsus’a kadar olan bölgeleri tekrar işgal ederek bu bölgeleri ele geçirmiş ve Müslüman halktan 7000 kişiyi de esir alarak istanbul’a dönmüştür. Bizans İmparatoru III. Michel, Abbasiler’e karşı savaşa devam etti. Tohma Havzası’nın bulunduğu tüm bölgeler bu dönemde tekrar Bizanslılar’ın eline geçmiştir.

M.S. 809 yılından itibaren Avasım bölgesi, özellikle de Sivas-Malatya arasındayer alan ve Tohma Havzası adıyla bilinen Malatya’ya kadar olan sahalar, Bizanslılar’ın eline geçmiştir. Tohma Havzası’nı ele geçiren Bizans Hükümdarı, M. S: 809 yılından itibaren Avasım bölgesinde özellikle Sivas-Malatya arasında yaşayan, Müslümanlarla birlikte Bizanslılar’a karşı mücadele eden Pavlikanlar’a karşı bir sefer düzenleyerek yaşamış oldukları (Arguvan ve Divriği) bölgelerden atmıştır. Pavlikanlar ise, bunun üzerine Malatya Emiri Ömer’in yanına sığınmışlardır.  Bu tarihlerde Pavlikanlar, Abbasi Devleti tarafından Ermenistan hududuna yerleştirilmişlerdir. Bizanslılar’n bu bölgedeki eğemenlikleri Abbasi halifesi Me’mun’un devlet yönetimini ele geçirip bu bölgelere sefer düzenlediği tarihe(M. S: 830)  kadar devam etmiştir.[241]

 

ABBASİLER DÖNEMİNDE GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 830-834  )   (III)

 

Avasım ve Süğur Bölgesi

M.S. 809 yılından 830 yılına kadar Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış olan Darende ve havalisi, halife Memun’un devlet yönetimindeki asayişi sağlayarak Anadolu’ya sefer düzenleyip Orta Anadolu’ya kadar akınlar düzenlemesiyle tekrar Müslümanlar’ın eline geçmiştir. Konya Ereğli’sine kadar olan yerleri fethetmiş olan Abbasi Halifesi Memun, Bizans İmparatoru’nun yapmış olduğu barış teklifini kabul etti. (M.S. 833 de)Tohma Havzası dahil olmak üzere Avasım ve Süğur Bölgeleri Abbasi Halifesi Me’mun’un ölümüne kadar Müslümanlar’ın hakimiyeti altında kaldı.

Türkler’le Müslüman Araplar arasındaki münasebetler, asıl Emeviler döneminde gelişmiştir. Bu esnada doğuda ikinci Göktürk Devleti kurulmuştu. Muaviye’nin iktidara gelmesiyle İslam Devleti içindeki kargaşanın sona ermesi, fetih hareketlerinin hızlanmasına yol açtı.

Türkler’in, İslam devleti içerisinde, daha  Emeviler döneminde, Muaviye’nin son yıllarında hizmete girmeye başladıklarına işaret etmek gerekmektedir. Ubeydullah Bin Ziyad, M. S: 674 yılında Buhara seferinden dönerken beraberinde iki bin askerden oluşan bir Türk gurubunu getirmiş ve Basra’ya yerleştirmişti.Kaynakların bu Türk askeri birliklerinin kabiliyetlerinden özellikle söz etmeleri, onları takviye etmek üzere başka Türk birliklerinin de getirilmiş olabileceği düşüncesini akla getiriyor.

Abbasiler’in iktidara gelişi, önemli bir siyaset değişikliğini beraberinde getirmiş ve Arap olmayan Müslümanlar özellikle İranlılar ve Türkler yönetimde önmeli mevkiler elde etmişlerdir. Abbasiler döneminde,Türkler’in giderek nüfuzu artmaya başlamıştır.

Abbasiler Dönemi, genelde bir asırdan beri silahlı mücadeleler şeklinde  seyreden Türk-Arap münasebetlerinin giderek dostane ilişkilere dönüşmesine imkan verdiğ gibi, aynı zamanda Türkler’in Abbasi devleti hizmetinde daha çok atanmalarına da sahne olmuştur. Kaynaklar bu dönemde, Türkler’e ilk olarak devlet hizmetinde görev veren kişinin Halife Mansur (754-775)olduğunu bildiriyorlar. Özellikle ordu da, bu halifenin Türkler’e belli bir yer ayırdığı anlaşılıyor.

Halife mansur zamanında hizmet alan Türkler, arasında Züher et-Türki, Mübarek eTürki ve Hammad Et-Türki’nin adları bilinmektedir. Türkler’in özellikle  halifeler orduları içindeki sayısı giderek artmıştır.Öyleki, Harun er-Reşid (786-809)’in muhafız birliğinin tamamen Türkler’den oluştuğu belirtilmektedir. Ayrıca bu halife, Bizans sınırındaki Süğür ve Avasım bölgelerinde Türkler’den özellikle faydalanmışlardır. Tarsus, Adana, Malatya, Maraş ve Erzurum hattında oluşan, bu bölgede tesis edilen müstahkem kale ve mevkilerde Türkler de yer almaktaydı.  Hatta Tarsus ve diğer bazı hudut şehirlerinin tahkim ve imarında, Türk asıllı olduğu kaynaklarda açıkça ifade edilen Ebu Süleym ferec el hadim et-Türki’ye verilmiş ve kendisi bu bölgede 25 yıl kalarak bu bölgelerin imar faaliyetlerinin yanı sıra amilliği ve valiliği üstlenmiştir. Bu hudut şehirlerinde yerleşen ve din uğrunda gaza eden Türkler’in arasında Süleyman et-Türki vb. gibi kumandanlar ve bir çok din alimleri yetişmiştir.

Halife Me’mun döneminde (813-833), Türkler’in Abbasi yönetimindeki nüfuzlarının artması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu halife, kardeşi Mu’tasım aracılığıyla Türk beldelerinden düzenli bir biçimde ücretli askerler getirmiş ve kısa sürede bu sayı Bağdat’ta 18000’e ulaşmıştır. Bizans’a karşı yapılan seferlerden bu askerlerden faydalanılmış; Afşin, Aşnas, Baga el-Kebir, hakan Urtuc gibi isimler, bu dönemde ordunun üst kademelerinde görev alan Türk asıllı komutanlar olarak dikkati çekmişlerdir. Bununla birlikte, Abbasiler döneminde bu nüfuzun, zamanla halifeler ve öteki devlet yöneticileri ile Türk askerleri ve komutanlar arasınad bir mücadeleye dönüştüğü de gözden kaçmamaktadır. Türkler, halife seçiminde bile önemli söz sahibi olmuşlar; ancak Halife Mu’tasım’ın Afşin’e karşı başlattığı hareket, İnak’la devam etmiş ve her ikisinin de ölümü ile sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, Abbasiler döneminde Türkler’in sadece askeri hizmetlerde bulunmadıklarını, aynı zamanda idari görevlerde üstlendiklerini önemle belirtmek gerekmektedir.[242]

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 834- 836 ) (IX)

Sebesteia Theması içinde

Abbasi Halifesi Me’mun Anadolu’ya yapmış olduğu dördüncü seferinde (834) Pozantı Suyu yakınlarında ölmesi üzerine ülke içerisinde çıkan Ba’bek isyanı nedeniyle bu bölgeler gerektiği kadar savunulamadı.  Abbasi Halifesi Mutasım ancak isyanları bastırmakla uğraşabiliyordu. Bu durumdan faydalanan Bizans İmparatoru ülkesinin doğu sınırlarından itibaren bir sefer düzenleyerek başta Tohma Havzası(Darende ve Gürün İlçelerinin bulunduğu bölgeler)olmak üzere Suriye’ye kadar olan  bölgeleri, Dımışk (Şam) ve Balbek, Tabariye, Akka ve Kudüs şehirlerine kadar olan yerleri tamamıyla ele geçirdi. Böylece Darende ve Gürün havalisi de Bizans İmparatorluğunun  hakimiyeti altına girmiştir. Ancak Bizanslılar’ın bu bölgedeki hakimiyetleri çok kısa sürmüştür.

Çünkü  M. S: 836 yılında ancak isyanını bastırmış olan Abbasi Halifesi kendisine bağlı bulunan Türk komutanı Afşin’i ordusuyla birlikte Bizans üzerine bu bölgeleri fethetmesi için göndermiştir. Ünlü Türk Komutanı Afşin, kuvvetleriyle birlikte Ankara’ya kadar ilerleyerek Amorion (Eskişehir) kentini 12 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirmiştir. Komutan Afşin’in bu seferiyle birlikte başta Tohma Havzasının bulunduğu Darende ve Gürün İlçeleri olmak üzere Avasım ve Süğür bölgeleri tamamıyla yeniden Müslümanların eline geçmiş oldu.

 

MÜSLÜMANLAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 836-838)

Abbasiler Dönemi  (IV)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Tohma Havzası ve bu bölgede bulunan şehirler M. S: 836 yılında tekrar Müslümanlar’ın eline geçmiştir. Ancak Müslümanlar’ın bu bölgedeki hakimiyetleri çok kısa sürmüştür. Çünkü, Malatya valisi Emir Ömer Bin Abdullah’ın Samsun’u fethettikten sonra Kastamonu civarında 3 Eylül 838 tarihinde Bizanslılarla yapmış olduğu savaşta yenilerek şehit düşmesiyle birlikte bu yenilgi Bizans-İslam mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur.

Bu tarihten itibaren Avasım ve Sugur bölgelerine hakim olma mücadelesindeki denge Müslümanların aleyhine bozulmuştur. Malatya’dan Sivas’a kadar olan bölgelerde ve Bizans’ın doğu sınırında yurt tutmuş olan Bizanslılar’a bağlı Paulikanlar, Abbasiler’in zayıflaması nedeniyle bu bölgelerde hakimiyeti tamamen ele geçirmişlerdi. Dolayısıyla da Darende ve Gürün havalisi M. S: 838 yılından itibaren Bizanslılar’ın egemenliği altına girmiş oluyordu.[243]

 

BİZANSLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (M. S: 838- 1057/1058 )                       

(X)

Sebesteia Theması içinde

IX. Asrın başlarından itibaren Bizans’a bağlı, merkezleri Divriği olan Paulikianlar’ın hakimiyeti altına girmiş olan Darende ve havalisi, 871 yılında, Bizans İmparatoru Basileios, paulikanlar üzerine yapmış olduğu seferle birlikte tamamen, Bizans İmparatorluğu toraklarına katılmıştır.

Bu tarihten itibaren Bizansın arka arkaya yapmış olduğu saldırılar nedeniyle Abbasilerin bu bölgedeki hakimiyetleri giderek zayıflamaya başladı. Kayseri, Malatya, Maraş, Adana, Tarsus, Kilikya bölgesi, Samsat, Nizip, ve bölgeler tekrar Bizans İmparatorluğunun eline geçti. M.S. 872/73 yıllarında böylece 640 yılından itibaren Müslüman Arapların elinde bulunan, Avasım ve Sügür bölgeleri bu tarihten itibaren yani 873 yılından Bizanslıların etki ve nüfusu altına girmiştir. Çünkü bu tarihten itibaren Bizanslılar bu bölgelere tamamen egemen olamamışlardır.

Bu dönemde Müslümanlarla Bizanslılar arasında çok çetin savaşlar olmuş her iki taraf, bu bölgede hakimiyeti kurabilmek için yapılan savaşlarda birbirlerine çok kayıplar verdirmişlerdir.özellikle de Müslümanlara saldırmakta olan Bizans ordusu çok büyük eziyet ve işkenceler yaparak büyük bir kısmını öldürmüşler diğer kısmının da yaşamış oldukları belde ve şehirlerde zorla göç ettirmişlerdir.          

Bu tarihlerde, bir yeni bir devlet kurmuş olan Hemadani hükümdari Seyfüdevle, Abbasiler’in bölgedeki yerini almak için çok çaba göstermiştir. 873 yılından 934 tarihine kadar Avasım ve Sügür bölgelerini ele geçirmek için Bizanslilarla yapilan çok çetin savaşlar  ve çok sayıdaki akınlar, bu bölgelerin tekrar Müslümanların eline geçmesine yeterli olamamıştır.

Hemedani Hükümdari Seyfüd-Devle’nin ölümüyle birlikte, Avasım ve Sügür bölgelerindeki üstünlük tamamiyla Bizanslilar’in eline geçti. 19 Mayıs 984 tarihinden Bizanslılar’ın Malatya ve havalisini ele geçirmeleriyle birlikte de Fırat’ın tüm batı yakasının tümüyle Bizans İmparatorluğu’nun eğemenliğine girmesi tamamlanmış oldu. Böylece ilçemiz Gürün’ün de buludugu bölgelere, Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan saha ile yine Malatya’dan Maraş ve Toroslar bölümü tamamıyla Bizans Imparatorlugu’nun hakimiyeti altina girmiştir.

M. S: 934 Yılında, Bizans Imparatorlugu’da yapilan yeni toprak düzenlemesiyle, Anadolu’daki Thema (Eyalet) sayısı 12’ye çıkarılmıştır. Gürün İlçesi bu eyaletlerden kuzeyde bulunan Sebesteia (Sivas) Theması ile güneyde bulunan Lyxandos Eyalet sınırları içinde kalırken, Darende İlçesi  dogudaki Melitene Theması içinde yer alıyordu. Bu bölgeler, M. S: 934 Yılından M. S: 1058 yılına (Türkler’in bu bölgeleri fethetmelerine) kadar Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında kalmıştır. (22)                                                                              

 

 

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(1057/1058-1080)

Anadolu’nun fethini savaşmaktan çok yerleşmek için kadınları, çocukları ve sürüleriyle dağınık guruplar halinde gelen Oguzlar’ın Kınık Boyuna mensup Selçuklu Türkmenleri gerçekleştirmişlerdir.

Selçuklu Türkmenleri, Seyhun Nehrinin Aral Gölü’ne döküldüğü yerin kuzeyindeki Cent Bölgesinde, daha önceden buraya gelen Oğuz boylarıyla birleşerek yerleşmişlerdir. Önderleri Selçuk Bey’in İslamiyeti kabul etmesiyle birlikte, kendileri de Müslümanlığı benimseyerek, kendileri gibi Müslüman olmayan Oğuzlara vergi vermemeyi kararlaştırmışlardır. İsim olarak da kendilerine Türkmen ismini vermişlerdir.

Cent Şehrinin havalisinde oturan Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler’in baskılarına rağmen varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Selçuk Bey, 1009 yılında yüz yaşını geçkin bir halde Cent şehrinde ölünce, Selçuklu Türkmenleri, (Selçuk Beyin sağlığındayken ölmüş olan oğlu Mikail’in çocukları)Tuğrul ve Çağrı Beyler’in etrafında toplanarak kendilerine ait bir devlet kurma çabasına girerek Maveraünnehir bölgesinde güçlü bir birlik meydana getirmeye çalıştılar.

Yaşadıkları bölgenin kendilerine yeterli olmayışı nedeniyle devamlı genişleme isteği ile kendilerine yakın bölgelere bir takım seferler düzenlemeye çalışan Tuğrul ve Çağrı beyler, bu dönemde Abbasilerle iyi ilişkiler içinde bulunmaktaydılar. Abbasi Halifeleri, Halifeye ait olan Hassa Ordusu”nun büyük çogunluğunu Türkler’den seçmiş bulunuyorlardı.

Abbasi Halifeleri, Tugrul ve Çağrı  beylerden zaman zaman yardım isteğinde bulunuyorlardı. Bu tarihlerde Tugrul Beğ, Nişabur’u ele geçirirken,  kardeşi Çağrı Beğ de  Merv’i ele geçirmiştir. Üvey kardeşleri İbrahim Yenal Beğ, 1038 yılında Nişabur’u ele geçirip kardeşi Tugrul Beğ adına hutbe  okuttu. Böylece dünyada yeni bir adım daha atılmış oluyor ve 1038 yılında, Selçuklu Devleti’nin  temeli  atılmış oluyordu.

İşte bu dönemde Türkmen Grupları,  guruplar ve oymaklar halinde  batıya doğru devamlı olarak hareket halinde idiler. Bu göçlerin önlenmesi olanaksız bir hale gelmişti. Türkmen oymaklarının önderleri Tuğrul, Çağrı ve İbrahim Yenal Beyler,  batıya doğru olan bu Türkmen göçlerini bir başka deyimle ilerleyişini durduramıyorlardı. Tuğrul Bey’in de önleyemediği Türkmen akınlarından Abbasi Halifesi yakınarak Tuğrul Beğ’den bu konuda yardım etmesini istemiştir. Tuğrul Beğ’in bu konuda halifeye verdiği cevap şöyle olmuştu: “Doğru hareket etmek için elimden geleni yapıyorum. Eğer Türkmenlerden aç kalanlar kötülük yapıyorlarsa, buna karşı ben ne yapabilirim?” Bu arada kardeşi Tuğrul Bey ile arası açılan İbrahim Yenal, bulunduğu bölgedeki Türkmenlerin yersizlik ve yurtsuzluk şikayetlerine şu karşılığı verir: “Ülkem sizin oturmanıza yetecek kadar geniş değildir. O nedenle doğrusu şudur ki; Rum (Anadolu’)a gidiniz. Allah yolunda cihad yapınız ve ganimet alınız. Böylece  nüfus baskısı, Kıtay-Moğol Boyları’nın  sıkıştırması, otlak darlığı, kıtlık ve açlık nedeniyle batıya sel gibi akan Türkmenler’in Anadolu’ya doğru oluşturdukları akınları durdurulamaz bir hale gelir. Türkmen beyleri yukarıda belirtildiği gibi oymakların batıya gitmelerini salık vererek tavsiyelerde bulunurlar.

Ne var ki; Büyük Selçuklu Devleti’nin temelini birlikte atmış olan Türkmen beyleri Tuğrul ile ibrahim Yenal arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başlar. Tuğrul Bey ister istemez Farsça ve Arapça bilen, bilgi ve deneye sahip, Türk olmayan bürokratlardan yararlanma durumunda kalır. Bu devleti savaşarak büyük emekler vererek kurmuş olan diğer Selçuklu Beyleri ister istemez devletin dışında bırakılmış olur. Bu nedenle, Selçuklu Beyleri Selçuklu Sultanına ve vezirlerine düşman kesilirler. Bu karışıklıklar isyanların çıkmasına neden olur. Türkmen boyları ibrahim Yenal’ı destekleyerek Tuğrul Bey’den sonra devletin başına onun geçmesini isterken, bu isteğe Tuğrul Bey yanaşmaz. Bunun üzerine de Türkmenler Tuğrul Bey’in bulunduğu Rey kentini kuşatırlar. Tuğrul Bey ise kardeşi Çağrı Bey’in oğulları Alparslan ve Kavurd’un yardımlarıyla bu tehlikeden kurtulur. Bu arada da maalesef Türkmen kıyımı da olur. İsyanı yöneten İbrahim Yenal Bey, yayının kirişiyle boğularak öldürülür. Bunun üzerine Türkmenler, Anadolu Selçukluların atası, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın etrafında toplanarak ayaklanırlar. İsyanı bastırmak üzere Büyük Selçuklu Devleti’nin yeni hükümdarı olan Alparslan, kendi emrindeki beyleri bu isyancı Türkmen Beylerinin üzerine gönderir. Büyük Selçuklu Devleti ile ilişkileri tamamıyla kesmiş olan bu Türkmenler, batıya doğru akın ederek Kutalmışoğulları’nın önderliğinde Anadolu’ya gelerek burada Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurarlar.

Kendisine Abbasi Halifesi tarafından “Doğunun ve Batının Hükümdarı” ünvanı verilmiş olan Büyük Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Tuğrul Bey’in ölümüyle birlikte yapılan taht kavgasında,  Alparslan-Kutalmış mücadelesini(bu savaşta Kutalmış’ın ölmesiyle)Alparslan kazanarak Büyük Selçuklu Devleti”nin yeni hükümdarı olur. Bazı tarihi kaynaklarda ise; Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın, emri altında bulunan Türkmen Oymaklarıyla birlikte, Sultan Alparslan tarafından Bizans  hudutlarına sürülmüş olduğu kaydedilmektedir. Süleyman Şah, emrindeki Türkmen gruplarıyla Diyarbakır havalisine, Birecik yakınlarına gelerek bu bölgelerde zorluk içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışmış, daha sonra da Anadolu’da birçok bölgeyi fethederek burada yeni bir devlet “Anadolu Selçuklu Devleti”ni kurmuştur.

Bazı tarihi kaynaklar ise, bunun aksine Süleyman Şah’ın özellikle Alparslan tarafından Anadolu’nun fethine memur edildiğini ve Malazgirt savaşındaki büyük başarısından dolayı kendisine saltanat yetkisi verilerek Anadolu’ya gönderilmiş olduğunu belirtmektedirler. Yine bu tarihi kaynaklara göre Sultan Alparslan, Türkmen kuvvetlerinin aralıksız olarak akınlarına devam ettikleri ve Orta Asya’dan sürekli gelen kalabalık Türkmen kitlelerini fethedilmesi zorunlu hale gelmiş olan Anadolu’nun üzerine yoğunlaştırmıştır.

Çünkü özellikle Güney Doğu yolunu seçenler bizzat Sultan Alparslan tarafından daha sonraki yapılacak fetih hareketlerinin temelini oluşturmalarının hazırlığını yapmaları için gönderilmişlerdi. Böylece Oğuzlar’ın büyük bir bölümü Büyük Selçuklu Devleti tarafından Anadolu’ya sevkedilmek suretiyle Anadolu’nun Türkleştirilmesine başlanılmıştır.

 Sultan Alparslan’ın Anadolu’yu fethetmeleri için gönderdiği ünlü komutanlardan Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkmen, Dilmaçoğlu Mehmet Bey, Savtekin, Aytekin, Gümüştekin, Duduoğlu bunlardan bazılarıdır. Büyük Selçuklu Sultanı tarafından Anadolu’nun fethi için gönderilmiş olan bu komutanlar verilen emire uygun olarak Gümüştekin, Ahmet Şah, Türkmen, Dilmaöçoğlu Mehmet Bey, Savteki, Aytekin, Horasan gibi komutanlar Anadolu istila hareketlerine başlıyorlardı. Anadolu’yu ele geçirmeyer çalışan bu Türkmen Beyleri arasında hiçbir buyruğa dayanmadan tamamen bağımsız hareket ederek kendi beyliklerini kurmaya çalışan komutanlar da bulunmaktaydı. Bunlardan birisi de Kutalmışoğlu Süleyman Bey (Şah) dır.

Anadolu’ya ilk Türkmen akını, 1016/1017 tarihlerinde Waspuragen Ermeni Prensliği üzerine yapılmıştır. Ermeni tarihçileri ilk kez o zaman “Kadınlar gibi uzun saçlı Türkmenlerden” söz ederler. Bu yağma akınları  uzun süre  tekrarlanır. Erzurum yakınlarındaki büyük ticaret kenti Artze, Malatya, Sivas, Kayseri, Niksar, Tokat, Konya, Honas gibi şehirler yağmalanır. Henüz bu dönemde, bir yerleşme amacı yok gibidir. Türkmen boyları, Anadolu içlerine kadar bu akınlarını sürdürseler de kış mevsimi olunca da gerisin geriye dönerek kışlık üslerine dönüyorlardı. Ne zaman Malazgirt Zaferiyle (1071) Anadolu’nun kapıları tamamen Türklere açıldı. İşte o zaman Bizansın aktif direnmesi kalmayınca Türkmen Boyları, karıları, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte Anadolu’ya yerleşmeye başladılar.

Anadolu’nun Türkleşmesinde elbetteki birden çok sebepleri vardı. Bunlardan birincisi, Bizans’ta gittikçe artan taht kavgaları, Bizans Devleti’nin ve ordusunun durumu, Bizans’ın ve Ermeniler’in başında bulunanların birbirleriyle anlaşamamaları ve daha Emeviler ve Abbasiler zamanından beri sınır ve uç bölgelere (Avasım) oldukça sık akınlar yapmış olmaları ve bu bölgelerin Müslümanlarca artik bilinen yerler olmasi ve benzeri nedenleri bulunmaktaydı.Bunlara benzer sebebler Türkmen Beylerinin emri altinmda bulunan Türkmen Boylarının bu bölgelere akın akın gelmelerini kolaylaştırıyordu...

İkincisi ise; Ermeni vekayinamecisi Urfa’lı Mathieu” şöyle anlatmaktadır: Bizanslılar bu bölgelerde yaşayan Ermeniler’e ve diğer kavimlerden olanlara çok büyük işkence ve zulüm yapıyorlardı. Ermeniler’i eziyorlar ve zorla Rumlaştırmaya çalışıyor ve oturdukları yerlerden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ermeniler de bu durumdan kendilerini kurtarmak için bir kurtarıcı gibi Türkleri görüyorlardı”demektedir. Çünkü Bizanslılar XI. yüzyıldan beri Doğu Anadolu’yu istila ederek aradaki küçük Ermeni krallıklarını kaldırarak mühim bir Ermeni nüfusunu Sivas, Kayseri ve Fırat bölgelerine nakletmişler, Selçuklular’ın da batıya doğru yapmış oldukları bu akınları nedeniyledir ki Ermeni nüfusunun güneybatıya doğru Anadolu içlerine kaymasına ve Fırat kıyılarında, Toroslarda, Kilikya’da, Malatya, Maraş ve Urfa bölgelerinde fazlalaşıp kalabalıklaşmasına neden olmuşlardır. İlçemiz Gürün ve havalisinde 1914 yılına kadar yaşamış olan Ermeniler de bunlardan idi. Bunların mühim bir kısmı göç etmişler, kalan az miktardaki Ermeni nüfus da kendi istekleri doğrultusunda Ermenistan, Rusya ve Suriye bölgelerine devlet denetimiyle gönderilmişlerdir.

Bizanslılar’ın Ermeniler’e zorla baskı yapıp işkence etmeleri, onları göçe zorlamaları sebebiyle Ermeniler devamlı olarak Bizanslılar’a kin beslemekteydiler. Bu yüzden Malazgirt Savaşı esnasında bu önemli savaşın dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Bizans’ın çöküşünden ve Türkler’in onlara karşı yapmış oldukları akınlardan ve seferlerden faydalanan Ermeniler Fırat bölgesinde yoğunlaşarak bir takım küçük prenslikler kurmuşlardır.

Türkmen boylarının Anadolu’ya göçlerini kolaylaştıran bir başka neden ise tutmuş ve izlemiş oldukları doğal konum ve yollardır. Dikkat edilirse Türkmen akınları hep Doğu Anadolu yönünden yayılmıştır. Çünkü bu bölge Anadolu’nun istilası için elverişli bulunuyordu. Çünkü bu bölgenin iç ve dış güney bölgelere ulaşabilecek doğal yollar bulunmaktaydı. Bu yollar akarsu boylarından ve vadilerinden geçmektedir. Gerçekten de Doğu Anadolu’nun haritasına bir göz atacak olursak Karasu-Aras-Dicle-Fırat Irmaklarıyla Yeşilırmak-Kelkit vadilerinin ve dağ sıraları arasında elverişli yolların bulunduğu görülür. Anadolu’yu kuzeyden ve güneyden yapılacak saldırılarda aynı doğal kolaylıkları görmek mümkün değildir. Kuzeyde Karadeniz, güneyde Toroslar aşılması güç engeller meydana getirir. Daha VII. Yüzyıl ortalarında başlayan Müslüman Araplar’ın Anadolu’yu istila hareketlerinin başarısızlığa uğramasından Toros Dağlarının önemi küçümsenemez.

İran’ın kuzeyinde geçen ve çok kullanılan bir yol, Bizans ımparatorluğu’na ait topraklarda, Ermenistan’a ve Anadolu’ya gitmekteydi. Türkmenleri bu bölgelere göndermek yararlı olacaktı. Bizans’a kutsal bir savaş açılabilirdi. Hem aşırı biçimdeki başsızlığı önlemek için de başlarında bir önder olması gerekirdi.  Ya da  onları kendisi yönetmeliydi. İşte 1049 yılında İbrahim Yennal’ın, 1054’de Tuğrul Beğ’in Ermenistan’a yapmış oldukları akınların gerçek nedeni bunlardı. Bu akınlar Kuzeybatı İran’daki Kürt Beğleri’nin Tuğrul Beğ’in eğemenliğini tanımasına rağmen Gregorianlar arasında O’na saygı duyulmasına yol açmıştı.

Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Kafkaslardaki seferlerine devam ederken (1064 de) Anadolu’yu istila ederek burasını fethetmek isteyen Türkmen beyleri arasındaki mücadele de devam etmekteydi. Selçuklu Sultanı’ndan almış oldukları emir ile Anadolu’yu istilaya başlayan Selçuklu beylerinden Anadolu’nun fethiyle meşhur olan Emir Afşin, bir diğer Selçuklu Türkmen akıncı beylerinden Gümüştekin ile bozuşarak Sultan Alparslan’ın kendisini cezalandıracağı endişesiyle de emrindeki kuvvetlerdeki batıya yönelerek karargahını Amanos Dağlarının eteklerine kurmuş olan Afşin Bey, kuvvetlerinin bir kısmını da (bin kişilik) Antakya bölgesini fethetmeleri için gönderdi. Kendisi de daha kuzeye Malatya havalisine ve Fırat’ın batı kesimlerini ele geçirmek için yönelerek bu bölgeleri Kayseri’ye kadar olan sahayı tümüyle fethetti.

Emir Afşin Bey, 1056-1066 yılları arasında Suriye’yi, Halep, Gaziantep, Antakya, Amid (Diyarbakir), Meyyafarikin, Urfa, Adiyaman, Harran, Nizip v.b. gibi güneydogu Anadolu bölgelerinin tümünü ele geçirdigi gibi, yine ayn tarihler arasi ilçemiz Gürün’ün güneybat kesiminde Comana’da büyük bir Bizans taarazunu durdugu gibi Malatya’da da büyük bir Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı. Malatya’yı kuşatarak burayı korumakta olan Bizans kuvvetlerini de yenerek bu şehri de ele geçirdi. (1057 de) Malatya şehri öteden beri zenginliğiyle tanınmakta ve Türkmenler’in dikkatini çekmekteydi. Bizans ımparatoru Nikephoros’un ilk yıllarında meydana gelen bu olayı duyar duymaz bu bölgeye Bizans kuvvetleri göndermiştir. Fakat bu kuvvetleri yenerek perişan eden Bekçioğlu Emir Afşin Bey, Malatya’dan itibaren batıya doğru ilerleyerek Tohma boyunca bulunan tüm yerleşim birimlerini Malatya, Darende, Gürün, Pınarbaşı, Kayseri şehirlerini ele geçirdi. Böylece 934 yılından itibaren Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında bulunan ilçemiz Gürün ve toprakları bu tarihten itibaren yani 1057 yılında Selçuklu Türkmenlerinin eline geçti.

Bu bölgeleri fethederek Kayseri’ye kadar olan sahayı ele geçirmiş bulunan Afşin Beğ, buradan da güneye, Kilikya’ya yönelerek  bütün bu bölgeleri Ak Deniz’e kadar uzanan sahayı da istila ederek ele geçirdi. Böylece tarihte örneği belkide hiç bulunmayacak güzel bir tesadüfü de gerçekleştirmiş oluyordu. Çünkü M.S. 838 yılında bu bölgeleri Abbasi Halifesinin Türk ordusunun komutanı Afşin Bey, bu tarihten 219 yıl önce fethetmişti. Bu tarihlerde, (1057-1066) Sultan Alparslan’ın meşhur kumandanı Bekçioğlu Afşin Bey (II. Afşin) olarak Anadolu’yu baştan başa fethediyordu. Tarihi Amorion kentini II. Afşin de 1068 yılında fethediyordu. Bu seferlerde, Erzurum 1048 de, Malatya 1057 de, Tohma Havzası (Gürün ilçesi ve Darende havalisini 1057 de, Sivas 1059 da, Kars 1069 da, Kayseri 1067 de, Niksar ve Konya 1067’de, Amuriyye 1068’de, Horasan 1069’da fethedilmiştir. Böylece birkaç yıl içerisinde, Aras Bölgesinin tamamı, Fırat Nehri’nine yukarıdaki iki kolu ile batı kolu olan Tohma Suyu’nun kaynaklarınnın bulunduğu vadilerin tamamı bu tarihlerde ele geçirilmiştir.[244]

Emir Afşin’e bagli bulunan bir başka akıncı kolu da Muş ve Ahlat köyüne ilerlerken bir başka akıncı gurubu da Erez (Erzincan), Pulur, Kemah, vb. gibi bölgeleri fethederek Harput bölgesine geçtiler. Dinar adındaki bir başka akinci kumandani da Kolonia’yı (Şebinkarahisar’ı) ele geçirdi. Sarmuk komutasındaki bir başka akıncı gurubu da surlarının büyük bir kısmı yıkılarak halkının büyük bir kısmı da Malatya’ya sürülmüş olan bu dönemin en önemli haberleşme ve ulaşim merkezlerinden birisi olan Sivas (Sebesteia) şehrini büyük bir direnme görmeden 1059 da ele geçirmiştir. Emir Afşin Bey’in bu başarılı akınları üzerine Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Afşin’in Bizans’a karşı girişmiş olduğu bu başarılı akınlarından dolayi ona bir mektup göndererek onu affettigini bildirdi. Afşin Bey, Antakya bölgelerini fethetmekle meşgul iken bu mektubu aldı. Huzuruna çıkmak üzere Nisan 1068’de buradan ayrıldı.

Selçuklu akınlarını durdurmak, tahrip edilen kaleleri ve şehirleri tekrar ele geçirerek onarmak amacıyla doğu orduları komutanlığına atanan Nikephoros Botaniates, Sivas, Malatya, Divriği, Darende vb. gibi bir çok bölgeye çeşitli akınlar düzenlemişse de ardı arkası kesilmeyen Selçuklu akınlarını, Türkler’in Anadolu’ya yerleşmelerini önleyememiştir. Bu akınların yapıldığı tarihlerde  Bizans İmparatoru olan Romanos Diogenes, Türkler’in akınlarını durdurup onlarıı Anadolu’dan atmak üzere iki sefer düzenledi. İlk seferinde Suriye’ye kadar Toroslar’ı geçerek ilerledi ve geri döndü. 1071 yılında da Kayseri ve Sivas’a kadar geldi. Sivas’ta yaşamakta olan Rumlar, bu bölgede yaşamakta olan Ermeniler’i imparatora şikayet ettiler. Bunun üzerine Sivas’ta yaşamakta olan Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu imparatorluğun ordusu tarafından

Kılıçtan geçirilerek imha edildiler. Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu bu kıyımdan kurtulmak için Malatya ve havalisine kaçtılar. Bu kaçış esnasında Gürün, Darende gibi bölgelere yerleşen Ermeniler olmuştur. Sivas şehri, Bizans ordusu tarafından yakılıp yıkıldı. Bizans ımparatoru’nun yanında bulunan Briennos ile Türk asıllı Tarkhanotes (Tarkan), Sivas ve Erzincan yöresini tamamıyla yakıp yıkarak, bu bölgelere yerleşmiş olan Müslüman Türkleri aç bırakma önerisinde bulundularsa da Romanos Diyogenes bunu kabul etmedi. Fakat XI. Yüzyılın başlarından itibaren Bizanslılar tarafından kurmuş oldukları krallıklar da dağıtılarak kendileri sürgüne gönderilmiş olan ve bu nedenle de Bizans’a gütmüş oldukları kin yüzünden ihanet eden Ermeniler’i Bizans ımparatoru bu seferi esnasında şiddetle cezalandırarak çoğunu kılıçtan geçirip kaçanlar da Türkler’in eline geçen yerlere kaçmışlardır.

Bizans ımparatoru Romanos Diyogenes’in Sivas’a kadar gelmiş olduğunu Suriye’de iken haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Sultan Alparslan, süratle Malazgirt önlerine geldi. 26 Ağustos 1071 tarihinde meydana gelen savaşı Alparslan kazandı. Müslüman Türklerin kazanmış olduğu bu savaş gerek İslam dünyasında ve gerekse Hristiyan dünyasında büyük yankılar meydana getirdi. Bu tarihten sonra Anadolu’nun kapıları tümüyle Türkler’e açılmış oldu. Alparslan tarafından bizzat gönderilen ve gerekse kendi başlarına hareket etmekte olan Türkmen beyleri Anadolu’yu doğudan batıya doğru fethederek ilerlemeye başladılar. Bu arada Bizans-Selçuklu mücadelesinden faydalanan Ermeniler, özellikle Tohma-Fırat havzalarına yerleşerek bölgede kendilerine ait küçük prensliklerini kurmaya çalışmışlardır.

Büyük Selçuklu Türkleri’nden Afşin Bey’in ilk olarak Malatya’dan itibaren 1057/1058 tarihinde Kayseri’ye kadar olan bölgelerin fethedilmesiyle birlikte ilçemiz Gürün’ün bulunduğu topraklar Büyük Selçuklu Devleti’nin egemenligi altına girmiştir. Bu tarihlerde Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları, doğuda Türkistan, Horasan, İran vb. gibi bölgeler ile Azarbeycan’ı kaplarken 1057/1058 yılından itibaren ve Anadolu’nun  büyük bir kısmını oluşturan  Kızılırmak’a kadar olan tüm sahalar fethedilmiştir. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin egemen oldugu topraklar Anadolu’nun doğusundaki ülkelerde daha yoğun bir durumda bulunmaktaydı. Daha yeni fethedilmiş olan Anadolu’da ise Alparslan tarafindan buranın fethi için görevlendirilen Selçuklu Beyleri hüküm sürmekteydiler.

Selçuklu Beylerinden Kutalmışoğlu Sülayman bizzat Alparslan tarafından Anbadolu’nun daha batı kesimlerinin fethedilmesi için görevlendirilirken, Kutalmışoğlu’nun öteden beri ilişkileri hiç de iyi olmayan Danişment Gazi de bizzat Alparslan tarafından Kızılırmak-Yeşilırmak bölgeleri de Sivas, Tokat, Kayseri, Amasya, Niksar, Çorum vb. gibi bölgeleri fethederek hakimiyeti altına alması için görevlendirilmiştir. Tarihi kaynakların rivayetine göre de Kutalmışoğlu Sülayman gibi, Danişment Gazi’nin de Alparslan tarafından 1072 yılında Anadolu’ya sürgün edilmiş olduğu anlatılmaktadır.

Sülayman Şah’ın Kiklikya’yı fethederek Marmara sahillerinde Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdugu tarihlerde (1072) onunla siyasi ilişkilere askida bulunan Danişment Gazi de Kızılırmak ve Yeşilirmak havzalarını fethederek Türklere kazandırıyordu. Süleyman Şah, Konya Bölgesini ve İznik Kalesi’ne kadar olan yerleri 1074 yılına kadar fethetti.

Bağdat Halifesi (Abbasi) O’na sancak ve Hil’at gönderdi. Büyük Selçuklu Devleti’nin yeni hükümdarı olan Melikşah da O’na fethetmiş olduğu bölgelerin hükümdarı olarak ona bir ferman yazarak gönderdi. Böylece merkezi batı Anadolu olan yeni bir Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu Devleti 1075 yılında kurulmuş oldu.

Bu tarihlerde, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ölümünden sonra başlayan taht kavgasından faydalanan Anadolu’nun fethiyle görevli ilk fetihler arasında yer almış olan Selçuklu Türkmen Beyleri fethetmiş oldukları bölgelerde kendi hükümetlerini kurmaya çalışarak bu bölgelerde kendi devletlerini kurmuşlardır.

Anadolu’da beyliklerini kurmuş olan Saltuk (Erzurum ve havalisi de) Gümüştekin (Danişmend Gazi)Sivas ve Amasya bölgelerinde, Mengücük Gazi de Divriği dolaylarında, Artuk Bey de Doğu Anadolu Bölgesinde hükümetlerini kurarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuş olan Süleyman şah gibi. Bunlar, Büyük Selçuklu Devleti’inden ayrı birer Türk devleti gibi hareket etmeye başlamışlardır. Hal böyle olunca ister istemez bu Türk Beylikleri ile Büyük Selçuklu Devleti arasında rekabet ve birbirini aleyhine olarak genişleme siyaseti de ortaya çıkmış oluyordu.

Bu siyasi rekabet aynı zamanda yeni kurulmuş olan Anadolu Selçuklu Devleti ile diğer beylikler (Danişmendiler, Artuklular, Saltuklular gibi)arasında da siyasi rekabet zamanla giderek artmaya başlamış hatta arada savaşların meydana gelmesine bile neden olmuştur. 1074/1075 yılında başlayan bu rekabet 1078 yılında şiddetlenerek 1080 yılında da devam etmiştir. Bu rekabetin başladığı bu yıllarda Ermeni Prensi Flaretes, Melikşah’a müslüman olduğunu söyleyerek O’nu kandıracak kadar kurnaz birisi olduğu için Bizanslılar’ın zulmünden kaçmış olan Tohma-Fırat bölgesinde ve Urfa havalisi ile Kilikya bölgesine sığınmış olan Ermeniler’i kendi egemenliği altında toplayarak birkaç yıl içinde küçük bir prenslik kurmuştur. 1077 yılında ise, Bizans’ın valisi bulunan Leon’un yönetimindeki Urfa bölgesini de ele geçiren Flarates, aynı yıl içinde Malatya’da hüküm sürmekte olan Ortodoks inancına sahip Ermeni Gabriel’i de egemenliği altına almayı başardı. Bütün bunları yaparken de Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın desteğini ve himayesini de almıştır. ışte bu destek ile dirki Antakya’ya kadar ilerlemiş olan Flarates, bu bölgelerde yaşamakta olan Rumları da katletmiştir. Böylece Ermeni Flarates bu tarihlerde sınırları Antakya’dan Urfa’ya, Harput’tan güneydeki Kilikya’ya kadar uzanan çizgide bulunan Malatya, Maraş, Göksun, Gürün, Darende, Elbistan, Tarsus, Afşin, Ra’ban, Masisa, Anazarba, Urfa vb. gibi şehirleri içine alan bir Ermeni prensliği kurmuştur.

İlçemiz Gürün ve havalisi, Kutalmışoğulları ve emir Afşin’in fetihleri ile 1057/1058 yıllarında Büyük Selçuklu Devleti topraklarına katılarak 1075 yılına kadar bu devletin egemenliği altında kaldıktan sonra yukarıda belirtildiği gibi Türk beylikleri arasındaki mücadeleden faydalanan Ermeni prensi Flarates’in egemenliğine geçmiştir. Ermeni Flarates bu bölgeleri Danişmend Gazi’nin akınlar düzenleyerek 1080 yılında ele geçirmesine kadar elinde bulundurmuştur. 1080 yılında Danişmend Gazi’nin kurmuş olduğu Danişmendliler Devleti’nin egemenliğine girmiştir.[245]

 

 

DANİŞMENDLİLER DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M.S. 1080-1165)

Hitit kaynaklarına göre, Sivas şehrinin ismi, ”Şiuşşu” veya Şiuaşşa/Şiaşşa’dır. “Tanrının şehri” anlamına gelmektedir. Şiuşşu ya da Şiuaşşa ismi de, Malli-aşşa, Haggamişşa, Şarişşa şehir adları gibi; “-aşşa-uşşa” eki ile meydana gelmiş Hattice bir isimdir. Sipas kelimesi zamanla halk dilinde değişerek Sivas olmuştur. Sipaş ismi, “şükran, minnet ve şefkat anlamlarına gelmektedir. Sivas şehrinin Hititçe’de Sipaş yani “şükran, minnet ve şefkat” adıyla anılması, Romalılar zamanında da “tanrı şehri” anlamına gelen “Diopolis” denmiş olması, bu şehrin Hiitler döneminde kutsanan Şiu ile bir ilişkisinin olduğunu gösterir. Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25, Sivas iline 60 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri olan Şarişşa şehir adı ile Şiuşşu veya Şiaşşa şehir adları hem yapı bakımından hem de fonetik açıdan birbirine uyuşmaktadırlar. Altınyayla ilçesinde bir mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol üst kısmında stilize  dağ silsilelerinin üzerinde tüm güzelliğiyle bir geyik resmi yer  almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel, Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.

Sivas adının “üç su gözesi” veya “üç değirmen” anlamına gelen “se as” ile olduğu da rivayetler arasındadır. Tarih öncesi çağlarda; “Talaura, Talavra, Talkaramauru, Megapolis, Karana, Diapolis” gibi adlarla bilinen Sivas şehri, Roma eğemenliğine girdikten sonra ”tanrı şehri” anlamına gelen “Diopolis veya Diospolis (Tanrı şehri)” ismini almıştır.

Kapadokya bölgesi, M. Ö: 36 yılında, V. Ariaretres’in ölümünden sonra, Roma’nın bir vilayeti haline getirilmiştir. Roma İmparatorluğuna bağlı Pontus Krallarından Poleomon Miladi takvimin ilk yıllarında Rusya’yı ziyaret ettiği sırada öldü. Bundan sonra krallığı, Amasya ile Yukarı Kızılırmak taraflarının Galatia’ya bağlanmasıyla büyük ölçüde küçülmüştü, ancak geri kalan Karadeniz kıyıları ile Lykos vadisini, anlaşıldığı kadarıyla çok yetenekli bir kadın olan karısı Pythodoris, yönetmeyi sürdürdü. Onun başkenti, Lykos kıyısındaki Cabeira (Niksar’dan Sivas’a kadar olan saha) idi. Pythodoris, Roma Kralı Augustus onuruna (O’nun sevgisini kazanmak için) adını “Sebaste”(Augusta’nın Yunancası) olarak değiştirdiği bu kentten en büyük oğlunın yardımıyla küçük krallığını yönetti. Sebaste (Roma dönemindeki adı Cabira’dır.) ise; bugünkü Sivas şehridir. Sivas  adının Sebast kelimesinden geldiği sanılmaktadır.

Tarihi kaynaklarda, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal Gazi’nin torunu olduğu söylenen Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda çok büyük emeği vardır. Sultan Alparslan ile 1063 yılında Kafkasya seferine katıldıktan sonra Anadolu’nun fethi için gönderilen veya sürgün edildiği belirtilen Danişmend Gazi, Anadolu’ya gelerek Sivas ve Malatya’yı alarak 1080 yılında ele geçirdikten sonra burada hükümdarlığını ilan etmiştir. Danişmend-name’ye göre de; Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti ile Rum (Anadolu) gazasına memur edilmiştir. Bunun üzerine İslam Halifesine elçi gönderip sefere çıkmak için izin ister. Halife, Danişmend Gaziye ve gaza arkadaşlarına önce Antakya, Akka, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin topraklarını fethetmelerini tavsiye eder. Fakat daha sonra Anadolu’nun fethinin lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik Danişmend Gaziye ve Turasan’a (Tur Hasan) ferman yazar; onları hil’at ve sancak ile, Battal gazi ve Ebu Müslim  bayrakları ile gönderir. Onlar da gaza arkadaşları Çavuldur Çaka, Kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan, Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman ile birlikte Malatya’dan Sivas’a doğru hareket ederler. Alis (Kızıl ırmak)suyunu geçerek Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi harab bulur. Taberi ve İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşen Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen İslam mücahidlerinden Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine girebilmeleri için Mihael (Manuel)in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle girebilmişlerdi.

Sivas isminin bu kişiden yani Bizans İmparatorluğuna bağlı bulşunan Tokat Beği Sivastos’tan gelmiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, I. İzzeddin Keykavus’e ait Sivas Dar-uş-Şifa Vakfıyesinde, Sivastos bahçesi adını taşıyan bir yer vardır.

Danişmend Gazi, Sivas’ta Bizanslılar tarafından yıkılmış olan Battal Gazi mescidini, şehri ve kaleyi imar eder. Bu beldeyi gazilerin üssü haline getirir. Daha sonra Anadolu’da fetihlere devam eden gaziler, buradan iki istikamette fetihlere girişirler. Turasan, Çavuldur Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul istikametinde fethlere başlarken, Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır. Afrumiye (Morphia) yı Rumlardan alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman, Numan Eyyüb ve Kara hasan ile birleşerek Yeşil ırmak (İris) havzasını fethe başlar. Harşana (Amasya), Sunisa, Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum, çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık (Eflanus) ele geçirilir. İşte bu dönemde; Kızılırmak’ın ismi Alis’dir. Türkler, uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını vermeden önce bu nehri eski ismiyle (Alis) anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile Türkler’in kullanmış oldukları dildeki bazı kurallar örneğin her ikisinin de sondan ek alması gibi, birbirlerine benzerlik içinde idi.

Bu dönemde Kızıl-ırmak için Alis adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (Harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri)gibi nehir ve şehir (veya bölge) adları Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları isimler olması oldukça dikkat çekicidir. I. Keykavus’un bir Hristiyan emirine ait olup, Kayseri mahkemesinde tanzim edilen bir vakfıyede ve vezir Fahreddin Ali’nin Sivas Vakfıyesinde de bu nehir kadim “Alis” adıyla geçmektedir.

XIII-XIV. Asır vakayı-namelerinde ve vesikalarında bu ırmağa Sivas suyu (Ab-ı Sivas) denilir. Kızıl-ırmak adı Dulkadir Oğlullarına ait vakfıyelerde geçer. Tarih öncesi çağlardan beri Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi isimler alan bu ırmağa, “Kızılırmak” ismini Göçebe Türkmenlerin verdiği anlaşılmaktadır.

Türkler’in “yastuk” adı verdikleri “Baliş” basılmamış yastık biçiminde altun ve gümüş külçelere deniliyordu. İranlılar, Moğollar’dan önce bu “Baliş” para ölçüsünü bilmiyor ve onlar zamanında Türkçe “yastuk” olan bu kelime ile tercüme edilerek kullanılıyordu.

Al: Kırmızı, “alçuha, al yanak, Al at, allı pullu” gibi. Al(i): Yüce, “Al-i Osman=Yüce Osmanlı gibi. A’lül ala: Pek yüksek, pek yüce anlamında. İş: İnsanın çalışarak yaptığı şeye iş adı verilir. Ancak “iş” kelimesinin bundan başka anlamları da vardır. Eski Türkçe’de iş, “su” demektir.  İşeme=İşemek fiili, işe-mek=su dökmek, su dökülmek, işet-mek=su döktürmek demektir. İsik/İşik=Çukurlu, çukurluk, engebelik; “Issık göl”, çukur göl anlamındadır. İbn-i Fadlan X. Yüzyılda Barshan Türklerinin Isık Gölü kutsadıklarını belirtmektedir. İrtiş ırmağı, Kimmer ve Kıpçak Türklerince kutal bilinmekte ve saygı görmekteydi. Al=Kırmızı, İş=Su anlamlarına gelir. Al-iş=Kızılırmak manasına da kullanılmış olması muhtemeldir.

Nasıl ki, tarih öncesi çağlardan beri Anadolu’yu yurt tutan çeşitli uluslar kurmuş oldukları şehirlere ve yaşamış oldukları bölgelere kendi dillerince o bölge ya da şehrin coğrafik özelliklerine veya sosyo-ekonomik durumuna göre bir takım isimler vermişler ise; Anadolu’yu fethederek ebedi yurt tutmak için fethetmiş olan Türkler de kendi dillerince yaşamış oldukları şehirlere Türkçe isim veya sıfatlarla adlandırmışlardır.

Selçuklular zamanında  Arapça ve Farsça dili yoğun olarak kullanılmış olduğu için bu dönemde şehir ve bölge isimleri bu dillere göre verilmiştir. Örneğin; Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala (Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül Pehlivaniyye), Erzincan (Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir, Amasya (Darul İzz, İzzet ve Şeref Şehri), Tokat (Durannusret), Ankara (Darul Hısn) yani müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer) (Darür ribat) (Darülciha) Bayburt (Darül Celal) yani “ululuk” şehri anlamına gelmektedir. Arapçada Nehrul-Ahmer (Kızıl-ırmak), Nehrul-azrak (Göksu), Nehrul esved (Karasu) anlamlarına  gelmektedir. Selçuklular bu bölgeye yerleştikten sonra Sivas ve havalisine “Danişmendli-Danişmend ili” adını vermişleri. Sultan Alaaddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi “Yücelik Beldesi” anlamına gelen “Darül-ala” idi. Sivas ile ilgili bir çok önemli olay Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi’ye yazdırılan “eğlence ve savaş” anlamına gelen “bezm-ü rezm” adlı kitaptan kayıtlıdır.

Danişmend Gazi, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal Gazi’nin de torunudur. Tarihi kaynaklarda, Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda çok büyük emeği olduğu, 1063 yılında Sultan Alparslan ile Kafkasya seferine katıldığı, daha sonra da Anadolu’nun fethi için gönderildiği veya sürgün edildiği belirtilmektedir. Anadolu’ya geldikten sonra Sivas ve Malatya’yı alarak 1080 yılında hükümdarlığını ilan ettiğini İbnül Esir, Ermeni Mihael vb. gibi tarihçiler belirtmektedirler.[246]

Diğer tarihi kaynaklara göre de; Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti ile Rum (Anadolu) gazasına memur olur. Fakat cihada başlamak için Halifeye adam gönderip izin ister. Halife, Danişmend Gaziye ve gaza arkadaşlarına önce Antakya, Akka, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin topraklarını fethetmelerini tavsiye eder. Fakat daha sonra Anadolu’nun fethinin lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik Danişmend Gaziye ve Turasan’a (Tur Hasan) ferman yazar; onları hil’at ve sancak ile, Battal gazi ve Ebu Müslim  bayrakları ile gönderir. Onlar da gaza arkadaşları Çavuldur Çaka, kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan, Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman ile birlikte Malatya’dan Sivas’a doğru hareket ederler. Alis (Kızıl ırmak) suyunu geçerek Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi harab bulur. Burada, daha önceden burayı fethetmek için gelen şehitlere ait (Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları) mezarlarla karşılaşır. Bunlar (Sivas’ta şehid olan Abdülvehhab Gazi ve arkadaşları) Mihael (Manuel) in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle şehre girmişlerdi. Çünkü, onlar kendilerini Kıpçak ilinden gelen halifenin askeri göstermişler ve arkalarından da Rum çerisi gelmiş. Gazilerin mukavemeti ile karşılaşınca da Canik hükümdarı Matrid (Taronite) nin gönderdiği  40000 kişilik bir yardımcı kuvvetle kaleyi zaptedip orada müdafaada bulunan gazileri şehid etmişler; Battal Gazi mescidini yıkmışlardı.

M. S: 692 yılında Halife Abdülmelik zamanında II. Jüstinien Sivas yakınlarında bozguna uğratmıştır. Halk arasında anlatılan rivayetlerde Abdülvehhab Gazi, Sivas’ta şehid olmuştur. Tarihi kaynaklarda, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın teyzesinin oğlu ve Battal Gazi’nin torunu olduğu söylenen Danişmend Gazi’nin Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda çok büyük emeği vardır. Sultan Alparslan ile 1063 yılında Kafkasya seferine katıldıktan sonra Anadolu’nun fethi için gönderilen veya sürgün edildiği belirtilen Danişmend Gazi, Anadolu’ya gelerek Sivas ve Malatya’yı alarak 1080 yılında ele geçirdikten sonra burada hükümdarlığını ilan etmiştir. Danişmend-name’ye göre de; Danişmend Gazi Hazreti Peygamberimiz’in bir işareti ile Rum (Anadolu) gazasına memur edilmiştir. Bunun üzerine İslam Halifesine elçi gönderip sefere çıkmak için izin ister. Halife, Danişmend Gaziye ve gaza arkadaşlarına önce Antakya, Akka, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin topraklarını fethetmelerini tavsiye eder. Fakat daha sonra Anadolu’nun fethinin lüzumunu anlar. Bu sebeple Melik Danişmend Gaziye ve Turasan’a (Tur Hasan) ferman yazar; onları hil’at ve sancak ile, Battal gazi ve Ebu Müslim  bayrakları ile gönderir. Onlar da gaza arkadaşları Çavuldur Çaka, kara-Tonga, Kara-Tekin, Hasan, Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman ile birlikte Malatya’dan Sivas’a doğru hareket ederler. Alis (Kızıl ırmak)suyunu geçerek Sivas’a gelirler. Şehir ve kaleyi harab bulur. Taberi ve İbnü’l Kesir’e göre; Hicri: 113/Miladi: 731 yılında burada şehit düşen Abdulvehhab Gazi ve arkadaşlarının mezarlarını bulur. Tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre; Emeviler döneminde Anadolu’yu fetih için gelen İslam mücahidlerinden Abdulvehhab Gazi ve arkadaşları Sivas şehrine girebilmeleri için Mihael (Manuel)in kardeşi ve Tokat beği bulunan Sivastos’un bir hilesiyle girebilmişlerdi. Sivas isminin bu kişiden yani Bizans İmparatorluğuna bağlı bulşunan Tokat Beği Sivastos’tan gelmiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, I. İzzeddin Keykavus’e ait Sivas Dar-uş-Şifa Vakfıyesinde, Sivastos bahçesi adını taşıyan bir yer vardır. Danişmend Gazi, Sivas’ta Bizanslılar tarafından yıkılmış olan Battal Gazi mescidini, şehri ve kaleyi imar eder. Bu beldeyi gazilerin üssü haline getirir. Daha sonra Anadolu’da fetihlere devam eden gaziler, buradan iki istikamette fetihlere girişirler. Turasan, Çavuldur Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul istikametinde fethlere başlarken, Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır. Afrumiye (Morphia)yı Rumlardan alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman, Numan Eyyüb ve Kara hasan ile birleşerek Yeşil ırmak (İris)havzasını fethe başlar. Harşana (Amasya), Sunisa, Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum, çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık (Eflanus) ele geçirilir. İşte bu dönemde; Kızılırmak’ın ismi Alis’dir. Türkler, uzun bir müddet Kızıl-ırmak adını vermeden önce bu nehri eski ismiyle (Alis) anıyorlardı. Çünkü Hitit dili ile, Türkler’in kullanmış oldukları dildeki bazı kurallar örneğin her ikisinin de sondan ek alması gibi, birbirlerine benzerlik içinde idi.

Bu dönemde, Kızıl-ırmak için Alis adı, Harşana (Amasya), Harsanusiye (Harşiana), Sanusiye (Sunisa), Muşalim, Şarişşa’yı (Altınyayla ilçesi içinde ve Ulaş ilçesine 25 km. uzaklıktaki yeni keşfedilen ve halen kazı yapılan Hitit şehri)gibi nehir ve şehir (veya bölge) adları Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları isimler olması oldukça dikkat çekicidir. I. Keykavus’un bir Hristiyan emirine ait olup, Kayseri mahkemesinde tanzim edilen bir vakfıyede ve vezir Fahreddin Ali’nin Sivas Vakfıyesinde de bu nehir kadim “Alis” adıyla geçmektedir. XIII-XIV. Asır vakayı-namelerinde ve vesikalarında bu ırmağa Sivas suyu (Ab-ı Sivas) denilir. Kızıl-ırmak adı Dulkadir Oğlullarına ait vakfıyelerde geçer. Tarih öncesi çağlardan beri Maraşşantiyaş, Hulaş, Huliaş, Halys, Balys, Balis, Baliş gibi isimler alan bu ırmağa, “Kızılırmak” ismini Göçebe Türkmenlerin verdiği anlaşılmaktadır. Türkler’in “yastuk” adı verdikleri “Baliş” basılmamış yastık biçiminde altun ve gümüş külçelere deniliyordu. İranlılar, Moğollar’dan önce bu “Baliş” para ölçüsünü bilmiyor ve onlar zamanında Türkçe “yastuk” olan bu kelime ile tercüme edilerek kullanılıyordu. İşte Danişmend gazi hiç bir düşmanla karşılaşmadan Sivas’a gelir ve alır; şehri ve kaleyi imar eder; mescidler yapar ve bu beldeyi gazilerin üssü haline getirir.

Gaziler buradan iki istikamette fetihlere girişirler. Turasan, Çavuldur Çaka ve Kara-Tonga Kayseri ve İstanbul istikametinde fethlere başlarken, Danişmend gazi, Aruk (Artuhi) ile karşılaşır. Afrumiye (Morphia) yı Rumlardan alır; onları mağlup eder; sonra da Süleyman, Numan Eyyüb ve Kara hasan ile birleşerek Yeşil ırmak (İris) havzasını fethe başlar. Harşana (Amasya), Sunisa, Turhal alınır; Gömenek (Komana), Çorum, çankırı, Kastamonu ve Sinop Osmancık (Eflanus) ele geçirilir. Yukarıda değinildiği gibi Gümüştekin Ahmet Gazi (Danişmend Gazi) Sivas’a gelince, Sivas harap bir halde idi. Çünkü Bizans imparatoru Romanos Diyogenes, devlete ihanet eden Ermeniler’i cezalandırmak için Sivas’a gelerek,  şehri yakıp yıkarak tahrip etmiş, burada yaşayan Ermeniler’in bir çoğunu öldürmüş bir kısmını da sürgüne göndermiştir.

Bu katliamlardan kaçan Ermeniler ise, başta Gürün olmak üzere Darende, Malatya, Elbistan, Keban Antakya, Urfa ve bunlar gibi bölgelere, Fırat-Tohma havzalarına gelerek yerleşmiş, Büyük Selçuklu Devleti ile Bizans arasındaki, daha sonra Selçuklu beyleri arasındaki taht mücadelesinden faydalanarak bu bölgelerde kendilerine ait prenslikler kurmuşlardır. Anadolu’nun fethini Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın komutanlarından Kutalmış oğlu Süleyman Şah, Artuk Beğ, Gümüş-Tekin Danişmend Ahmed Gazi gibi mümtaz şahsiyetler gerçekleştirmişlerdir.

Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ölümünden sonra yerine oğlu Melikşah geçmişti. Anadolu’ya gönderilen beyler ise fethetmiş oldukları bölgelerde kendi hükümetlerini kurmaya başlamışlar, adeta bağlı bulundukları Büyük Selçuklu Devletiyle rekabet eder bir hale gelmişlerdi. 1075 yılında Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah, Anadolu Selçuklu Devletini kurarak başkentini İznik olarak belirlerken, Süleyman Şah’ın dayısı olan Danişmend oğlu Ahmed Gazi de 1071-1080 yılları arasında Kapadokya havalisini, Kızılırmak-Yeşilırmak havzalarının fethini tamamlayarak Sivas, Amasya, Tokat, Niksar, Çorum, Kayseri, Elbistan, Gürün, Darende ve Malatya gibi bölgeleri aldıktan sonra kurmuş olduğu Danişmendliler Devleti’nin başkenti olarak Niksar’ı seçmişti. Mengücük Bey Divriği, Erzincan ve Şebinkarahisar bölgelerinde kendi devletini kurarken, Ebul Kasım Saltuk Bey de Erzurum ve Çoruh yörelerinde hakimiyetini sürdürmeye başlamışlardı. Ulaş ve Kangal ilçeleri bu tarihlerde Danişmend Oğlu Ahmed Gazi’nin kurmuş olduğu devletin eğemenliği altına girmiştir. 1074 de Artuk Beğ, Koyulhisar, Şebinkarahisar ve Niksar’a kadar olan bölgeleri; mengücek Beğ ise Erzincan ve havalisini zaptederek yönetimini ele geçirmiştir.

Anadolu’da bağımsızlığını ilan etmiş olan Selçuklu Beylerinin kendi başlarına hareket ederek bağımsızlıklarını ilan etmeleri, Büyük Selçuklu Sultanını rahatsız etmiştir. Bu nedenle Büyük Selçuklu Sultanı ile Anadolu Selçuklu beylikleri arasında ilişkiler gittikçe soğuyarak gittikçe gergin bir hal almaya başlamıştır. Bu gerginliğin elbetteki, başka nedenleri de vardı. Örneğin; Bizanslılar’ın çöküşünden ve Türkler’in Bizans’a karşı takip seferlerinden faydalanan Ermeniler Fırat bölgesinden yoğunlaşarak Kilikya’ya kadar uzanan sahada birtakım prenslikler kurarak Türk Devletlerini birbiriyle rekabete sokacak kadar engel hale gelmişlerdi. 1078 yılında gelişen olaylar bu durumun iyice ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Anadolu Selçuklu Sultanı ile Danişmend Gazi, bu durumu ortadan kaldırmak istiyorlardı. Haçlı seferlerinin hemen öncesinde, Toroslar’dan Suriye’ye, öte yandan boğazlara kadar uzayan güney yolunun kontrolü, Anadolu Selçuklu Devleti Sultanının elinde olmasına karşın, Danişmend Gazi, Ankara, Kayseri ve Sivas’ı elinde bulunduran Kuzey yolunun özellikle de Orta Anadolu’yu Kapadokya’yı kontrolü altında tutuyordu. Burada önemli olan, hangi toprakların kimde olduğundan çok, içerilere sokulma imkanlarını sağlayan yollarla, bu yolların kilit noktasını oluşturan yerleri ele geçirmekti. Bu kilit nokta ise; öteden beri bilinen ve Suriye ile Anadolu’yu, Doğu Anadolu ile Batı Anadolu’yu birbirine kavuşturan yolların bulunduğu Tohma vadileri ve Kilikya kapıları idi. Bu yüzden Danişmendliler ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında bu bölgeleri ele geçirmek için rekabet vardı. Bu bölgelerde, her iki devlet yöneticilerine karşı riyakarca davranan iki yüzlü Ermeni prensleri hüküm sürmekteydiler. Urfa’dan Harput’a, Harput’tan, Malatya, Maraş ve Tarsus’a kadar olan sahayı elinde tutan Ermeni prensi Flarates bunlardan birisiydi.

İkiyüzlü siyasetiyle Hristiyanlara yapmış olduğu eziyet ve işkencelerle Sultan Melikşah’a müslüman olduğunu dahi inandıracak kadar ileri giden ve bu tarihlerde Çukurova ve Tarsus’u ele geçiren Flarates üzerine her iki Selçuklu Devleti hükümdarı; Süleyman Şah ve Danişmend Gazi, Ermeniler’in elinde bulunan yerleri ele geçirmek için hazırlıklara başlamışlardı. Süleyman Şah, Ermeni Flarates’in elindeki bölgelere yapacağı bu ileri harekatıyla Büyük Selçuklu Devletiyle karşılaşabileceğini düşünerek, birtakım tedbirleri almayı ihmal etmemişti. Komutanı Emir Ebul Kasım’ı İznik’te bırakıp Kapadokya’ya ve sahil bölgelere valiler bırakarak bu bölgelerin korunması için emirler vererek Antakya üzerine sefere çıktı. Dayısı olan Danişmendli Devleti’nin kurucusu Ahmed Gazi Gümüştekin de başta Malatya, Darende, Gürün ve bunlar gibi bölgelerde hüküm sürmekte ve Ermeni prens Flarates’e bağlı bulunan Ermeni prensi Gabriel’in üzerine yürüdü. Her iki yeni kurulmuş Türk Devleti’nin yöneticileri birbirleriyle karşılaşmamaya özen göstererek bu bölgeleri ele geçirdiler. 1080 yılında gerçekleştirilen bu sefer ile birlikte Danişmend Gazi, Gürün, Darende ve Malatya gibi şehirleri ele geçirirken, Süleyman Şah da bu harekatıyla Ceyhan bölgesini, Elbistan, Göksun ve Raban gibi bölgeleri ele geçirdi. Bu bölge havalisinde sadece Maraş ve havalisi Ermeni Flarates’in elinde kaldı.

Böylece ilçemiz Gürün’ün bulunduğu bölge ve Malatya’ya kadar olan topraklar Danişmendliler’in eline geçmiş oldu. 1080 yılında yapılan bu seferle Danişmendli Devleti toprakları Malatya, Darende, Gürün, Kırşehir, Kaman’dan Çorum, Amasya, Niksar. Refahiye, Divriği ve Arapkir ilçelerini kapsamaktaydı. Anadolu Seçuklu Devleti sınırları ise; doğuda Elbistan’dan, Pınarbaşı, Kayseri, Ankara, Çankırı bölgelerinden batıda İznik’e güneyde ise Konya ve Karaman bölgelerine kadar uzanmaktaydı. 1080 yılında ilçemiz Gürün Danişmendililer Devleti’nin egemenliğine geçerken, Elbistan ilçesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. Her iki ilçe de bu iki devletin doğu ve güney sınırlarını oluşturmaktaydı. [247]

Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Süleyman Şah’ın, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ile Suriye ve Doğu Anadolu’yu ele geçirmek konusunda birbirleriyle anlaşamayarak savaşmaları sonucunda Süleyman Şah’ın ölümü üzerine (1086 da) çıkan taht mücadelesinden ve anlaşmazlıklardan faydalanan Danişmend Gazi, Yeşilırmak ve Kızılırmak havzalarında fetihlerde bulunarak ülkesinin sınırlarını genişletmiştir. Haçlı orduları Anadolu’dan geçerken de, Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Kılıç Arslan ile birlikte bunlara karşı mücadele etmiştir. 21 Ekim 1097 tarihinde Antakya’ya kadar ulaşmış olan Haçlılar, bu tarihlerde ardarda iki sefer düzenlemişlerdir. Daha sonra yapılan üçüncü haçlı seferi de dahil omak üzere bu seferlerde Haçlılar, Anadolu içlerine kadar saldırarak önlerine gelen Müslüman Türkleri acımasızca katletmişler. Haçlı ordusunun bir kısmı Karaman tarafından Çukurova ve Adana taraflarına diğer bir kısmı da Gürün ve Elbistan yoluyla Maraş’a saldırdırmışlardır.

Haçlılar’ın Anadolu’ya saldırmaları sonucunda 1080 yılında Danişmendliler’in eline geçmiş olan Gürün ve havalisi ile bu tarihlerde Anadolu Selçuklu Devleti’nin eline geçmiş olan Elbistan ve Maraş bölgeleri Bizans’ın eline geçmiştir. Bu bölgelerde daha önceden hüküm süren Ermeni prensleri daha rahat ederek prensliklerini yeniden kurmaya çalıştılarsa da bunu tamamıyla gerçekleştiremediler. Çünkü Haçlı ordularına karşı birlikte mücadele eden Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile Danişmend Gazi birlikte hareket ederek Haçlı ordularına karşı çok çetin mücadeleler verdiler.

Malatya bölgesinde Ermeni Gabriel hüküm sürerken, Maraş ve Elbistan bölgelerinde Flarates’in varisleri hüküm sürmekteydiler. Danişmend Gazi ile I. Kılıç Arslan Haçlılarla mücadele ederken Ermeniler bundan faydalanıp serbestçe hareket etme imkanını bularak bu bölgeleri tekrar ele geçirmeye çalışmışlardı. Her iki Türk hükümdarı hem birlikte Haçlılar’a karşı mücadele ediyorlar ve hem de öteden beri aralarında devam etmekte olan rekabeti sürdürüyorlardı. Her ikisi de Ermeniler’in elinde bulunan Kayseri ile Malatya ve Maraş arasındaki bölgeleri ele geçirmek istiyorlardı. Bu nedenle de Danişmendliler ile Anadolu Selçukluları arasında rekabet vardı. Bu rekabet iki güç arasında ileride daha ileri boyutlara ulaşmıştır.

Haçlı seferleri esnasında işbirliği oluşturulmuş ise de bu geçici süreli olmuştur. Bu iki güç arasındaki rekabet Haçlılar çekilip gittikten sonra da artarak devam etmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan batıda vermiş olduğu kayıplardan dolayı biraz zayıflamıştır. Oysa bu dönemde Danişmend Gazi’ye pek zarar dokunmamıştı. Bu nedenle de Danişmend Gazi öteden beri Malatya’dan Maraş’a ve Kayseri’ye kadar olan bölgeyi tamamıyla ele geçirmek maksadıyla KılıçArslan’ın ne düşündüğüne önem vermeden bu bölgenin kontrolünü elinde tutmak maksadıyla bu bölgeleri ele geçirmek için harekete geçerek Malatya’yı ele geçirmek üzere yola çıktı. Malatya’ya yardım etmesi için Gabriel tarafından çağrılan Antakya Prinkepsi Bohemond’u esir aldı. Bohemond’u kurtarmaya gelen Kapadokya’daki sonra haçlı gurubunu da tamamen  bozguna uğrattı. Malatya’nın Danişmend Gazi tarafından ele geçirilmesiyle bu iki güç arasındaki rekabet tamamıyla ortaya çıktı ve Maraş dolaylarında da patlak verdi.

Danişmend Gazi 1098 yilinda Sivas’tan Malatya’ya yürüdü. üç yil kadar süren kuşatma ve çarpişmalardan sonra ele geçirdi. 1101/1102 yilinda. Malatya’nin Danişmend Gazi’nin eline geçmesi ve Danişmend Gazi’nin Elbistan ve Maraş bölgelerini de ele geçirmek istemesi dolayısıyla bu bölgede Danişmend Gazi’nin ağırlığının artmasından endişelenen Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Danişmend Gazi’nin aralarının iyice açılmasına neden oldu. Çünkü Danişmend Gazi, Malatya’yı ele geçirdikten sonra, Abulistan(Elbistan) üzerine sefer yapmak istediğini öğrenmiş olan Kılıçarslan, bu bölgede yaşayan Ermeniler’in Haçlılardan işkence gördüklerini bu yüzden kendisinden yardım isteyen Ermeniler’in bu isteğini de fırsat bilerek Haçlılar’ı izlemek maksadıyla çıkmış olduğu bu seferiyle Elbistan ve Maraş bölgelerini ele geçirdi. Elbistan ve Maraş bölgesini ele geçirdikten sonra Antakya’ya gitmekte iken, Danişmend Gazi’nin 100.000 dinar karşılığında Bohemond’u serbest bıraktığını, öğrenince geri dönerek 1103 tarihinde Maraş yakınlarında Danişmend Gazi’yi yenerek perişan etti. Bir rivayete göre de Malatya yakınlarında yenmiştir. Bu olaylar üzerine Danişmendliler’in durumu iyice zayıflamıştır. Bu tarihlerde Darende yakınlarında Rumlar ile yapmış olduğu savaşta yenilmiş olan Danişmend Gazi, Şebinkarahisar yakınlarındaki ordusuna yardım için dönerken 1105 yilinda Alex’in ordusuna yenilerek esir düştü. Aynı yıl içerisinde de öldü. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra 12 oğlundan biri olan Emir Gazi devletin başına geçti. Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan O’nun ölümüyle birlikte ülkesinin bir kısmını ve Malatya’yı eğemenliği altına aldı. 2 Eylül 1105 tarihinden itibaren gittikçe zayıflamaya başlayan Danişmendli Devleti ile Anadolu Selçuklu Devleti arasındaki rekabet ve Malatya, Maraş ve Kayseri arasındaki bölgelerdeki mücadele ve bu bölgelere hakim olma siyaseti daha sonraki yıllarda da devam etti. Anadolu Selçuklu Sultanı II.  Kılıç Arslan ve Danişmendli hükümdarı Yağı Basan arasında da sürdü. Darende, cografi konumu itibariyle Danişmentliler’in ağırlık merkezi olan Malatya, Sivas, Kayseri arasında bulunması nedeniyle Darende ve havalisi ile birlikte Gürün İlçesi de, Danişmendliler ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında sürekli el değiştiren bir bölge haline gelmiştir.[248]

Anadolu Selçuklu Devleti hükümdari Sultan II. İzzeddin Kılıç Arslan 1160 yılında Bizans İmparatoru ile ittifak yapan Danişmendli Nizameddin Yağıbasan’a yenilince, Elbistan, Gürün ve Darende yöresini Danişmendliler’e bırakmak zorunda kalmıştı. Yağıbasan’ın 4 Ağustos 1164 yılında ölümü üzerine, Zünnun’un 16 yaşındaki yeğeni İsmail bin İbrahim ile evlenerek onu hükümdar ilan etti. (H.559/1164)Bunun üzerine haneden mensupları arasında mücadele başladı. Bu sırada Elbistan emiri Mahmut, bağımasızlığını ilan etti. Ayrıca Kayseri Meliki Zünnun ile Yağıbasan’ın Yeğeni İbrahim bin Muhammed de aynı maksadla harekete geçtiler. Bütün bu gelişmeler, II. Kılıçarslan’ın  işlerini kolaylaştırdı. Yani Anadolu birliği için bir engel olarak gördügü Yağıbasan ölmüştü. Nitekim Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıç Arslan, bu fırsattan yararlanarak Danişmendli topraklarını ele geçirmek için Zünnun’u desteklemek bahanesiyle Elbistan üzerine yürüdü. 1165’ten itibaren başta Elbistan olmak üzere kısa bir zaman içerisinde, Tohma Vadileri’ni (Gürün, Darende ve Gedik yöresini)ele geçirdi. Darende ve havalisi 1165 yılında kesin olarak II.  Kılıçarslan’ın hakimiyeti altına girdi.  İlerlemeye devam ederek 1169 yılında Kayseri ve Zamantıyı Danişmendli Zünnun ve Şahinşah’dan aldı. Danişmendli Şehzadesi de Musul Atabeği Nureddin Zengi’ye sığındılar. 1168’de Zünnun üzerine yürüdü ve 1169’da Kayseri ve Zamantı’da Danişmendli hakimiyetine son verdi. Zünnun, Kılıç Arslan’ın kardeşi Şehinşah ve Malatya meliki Feridun Atabey Nurettin Mahmud’a sığındılar. Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı Bizanslılar ile ittifak yapan Danişmendli hükümdari Yagi Basan ölünce, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Danişmendliler’in elinde bulunan Elbistan ve havalisi ile Tohma suyu kaynakları (Gürün ve havalisi) Darende, Kayseri ve Zamantı bölgelerini Danişmendli Zünnun’un elinden alarak Danişmendli Devletine de son verdi. Böylece 1080 yılından beri Danişmendliler’in  elinde bulunan Darende, Gürün  ve havalisi, 1165 yılından itibaren sona ererek Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine girmiş oldu. [249]

 

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(M.S. 1165-1318)

Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan, Danişmendli Devleti’ne ait güney bölgesini, ilçemiz Gürün’ün de içinde bulunduğu Tohma suyunun kaynaklarını Zamantı bölgesini ve Elbistan havalisini 1165 yılında ele geçirerek bu devlete ağır bir darbe indirmişti. 25 Ekim 1178 tarihinde de Danişmendliler’in Malatya şubesine son vererek bu bölgeyi de ele geçirip, Danişmendliler Devleti’ne son vermiştir. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırları, 1178 tarihinde doğuda Malatya ve Erzincan’a, kuzeyde Sinop’a, batıda İznik ve Kütahya’ya, güneyde ise Niğde ve Maraş’a kadar genişlemiş bulunuyordu.[250]

Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırları II. Kılıç Arslan’ın 1192 de öldüğü zaman da bu konumunu sürdürmüştür. Anadolu Selçuklu Sultanı’nın ölümüyle birlikte, kardeşler arasında başlayan taht kavgaları ayrı ayrı hükümetler halinde birbirleri aleyhinde genişlemek gayesiyle varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Bu paylaşıma göre de II. Kılıç Arslan’ın oğullarından;

1-Kutbeddin Melikşah, Sivas ve Aksaray’a

2-Rükneddin Süleyman Şah, Tokat ve havalisine

3-Nureddin Sultan, Şah, Kayseri bölgesine

4-Muğseddin Tuğrul Şah, Elbistan ve havalisine

5-Muizeddin Kayser Şah, Malatya ve havalisine 6-Muhiddin Mes’ud, Ankara, Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir bölgelerine

7-Gıyaseddin Keyhüsrev, Uluborlu, Kütahya ve havalisine

8-Nasreddin Berk Yaruk Şah, Niksar ve Koyulhisar havalisine

9-Nizameddin Argun Şah, Amasya ve havalisine

10-Arslan Şah, Nigde ve havalisine

11-Sancar Şah, Eregli ve güney bölgelerinde melik olarak hüküm sürmekteydiler.

Tokat ve havalisinde hüküm süren, Rükneddin Süleyman Şah (M.S. 1196-1204) Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına 1196 tarihinde geçerek diğer kardeşlerini teker teker egemenliği altına aldı. 1204 yılına kadar Anadolu’da sarsılmış olan Türk birligini yeniden sağladı. Bizans hükümdarı ile barış imzaladı. Ülkesinin güney bölgelerine akınlar düzenleyen Kilikya Ermeni prensi II. Leon’un üzerine yürüyerek, O’nu Toroslar’ın güneyine çekilmeye mecbur etti. Daha sonra Malatya üzerinden Erzincan bölgesindeki Mengücükoğulları Hükümdarlığına, Erzurum’da hüküm süren Saltukogulları Hükümdarlığına son vererek kuzeyde Gürcülerle komşu oldu.

1205 yılında, ikinci Gürcü seferine çıkarken Konya ile Malatya arasında Süleyman Şah’ın ölmesi üzerine, kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev Selçuklu Devleti’nin tahtına çıktı. 1220 yılında tahta çıkan I. Alaaddin Keykubad zamanında Anadolu Selçuklu Devleti en parlak zamanını yaşadı. 1219-1236/37 yılları arasında hüküm süren I. Alaaddin Keykubad 1222 yılında Sivas Şehrinin surlarını yeniden inşa ettirerek şehri imar etti. Divrik’i de başkent seçti.

Bu tarihlerde, Anadolu’ya Orta Asya’dan yeni bir Oğuz Türkmen göçü başlamış. Anadolu Selçuklu Devleti’nin doğu ve güney sınırlarını tehdit eder bir duruma gelmişlerdi. Oğuz Türkmenleri, akınlarda bulunarak bu bölgelere yerleşmek istiyorlardı. Bu Türkmen boylarına karşı bir sefer düzenleyen Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad, Türkmen göçü sorununu büyük ölçüde çözümlerken, Doğu Anadolu’ya yapmış olduğu seferiyle de 1233 yılında Artukoğulları hükümdarlığına son verdi. Ülkesinin doğu ve güney sınırlarını tehdit etmekte olan Türkmen oymaklarının büyük bir kısmını da ülkesinin uç bölgelerine, Bizans ve diğer devletlere yakın olan yerlere yerleştirerek onlara timar verdi. Bu bölgelerde çeşitli fetihlerde bulunarak yerleştikleri alanların artırılmasına çalışmalarını teşvik etti. Böylece Anadolu’da başı boş ve karmaşa meydana gelmesine neden olan göçü, bu şekilde halletme yoluna gitmiştir.

Oğuzlar’ın kayı boyuna mensup Ertuğrul Gazi ve emrindeki 400 Türkmen Çadırını Ankara’nın batısındaki Karacadağ” taraflarına yerleştirdi. I. Alaaddin Keykubad’dan sonra Anadolu’da Moğollar’ın baskılarına dayanamayarak isyan eden Oğuz boylarından mühim bir kısmı bölgeye giderek Ertuğrul Gazi’nin mahiyetine girmişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin önemini yitirmesiyle birlikte devletin sınır boylarına yerleştirilmiş olan Oğuz aşiret beylerine tabu olan küçük Oğuz kitleleri taavvuza başlayacaklar, böylece uzun zamandan beridir durmuş olan Batı Anadolu’nun fethi hareketini hızlandıracaklardır. Osmanoğulları (Hicri: 699/Miladi: 1299), Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamitoğulları, Germiyanoğulları, ısfendiyaroğulları, Dulkadiroğulları bu beyliklerden birkaçıdırlar.[251]

Alaaddin Keykubad zamanı Anadolu Selçuklu zamanının en parlak dönemi olmuştur. Çünkü ülkesinin sınırlarını zorlamkat olan Oğuz boylarını güzel bir şekilde uç bölgelere yerleştirmiş olduğu gibi yapmış olduğu seferlerle de doğuda, Hazar Denizi bölgesinde hüküm sürmekte olan Harzemşahlarla ve kuzeyde Gürcülerle komşu olmuş böylece ülkesinin sınırlarını genişletmeyi başarmıştır. I. Alaaddin Keykubad 1236/37 tarihinde öldüğü zaman devletinin sınırları; kuzeyde Sinop ve Karadeniz’e, güneyde Akdeniz’e kadar uzanırken, batıda Bizans ile sınır bulunurken doğudaki sınırları ise Antakya’dan Van gölünün doğusunda hüküm sürmekte olan Harzemşahlar Devleti’ne kadar uzanıyordu. Bu tarihlerde de ilçemiz Gürün Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında bulunuyordu. I. Alaaddin Keykubad ölünce yerine geçen oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanının, ilk yılları iyi geçti.

Tarihler, 1240 yılını gösterdiğinde Orta Asya’dan devam eden Türkmen göçünün bir yenisi daha meydana gelmiş ve bu göçlerle birlikte doğuda beliren ve Anadolu Selçuklu Devleti için büyük tehlike oluşturan Moğollar, ülkenin doğu sınırlarını tehdit etmeye başlamışlardı. Anadolu Selçuklu hükümdarı, ülkenin doğu ve güney sınırlarını ihlal eden Oğuz boylarına karşı bir sefer düzenleyerek Türkmenlere karşı mücadeleye girişti.

Malatya ve Maraş bölgelerine yerleşmiş olan Agaç-Eri Türkmenleri ve Malatya ve Tohma vadileri boyunca akınlar düzenlemekte olan diğer Türkmenler, Selçuklu hükümdarını kendilerini takip etmeye başlaması üzerine, Kilikya ve Ermeni topraklarına girdiler. Bu Türkmen harekatının Selçuklu hükümdarıtarafindan yapilmiş oldugunu sanan Ermeniler de bu defa ülkenin güney bölgelerine, Elbistan, Gürün ve Darende havalilerine saldırmaya başladılar. Dogudaki Moğol istilasından kaçan ve Selçuklu Devleti ile Moğollar’ın arasında sıkışıp kalmış olan Türkmenler, Baba ishak önderliğinden ayaklandılar.

1240 yılında meydana gelen bu isyanla Türkmenler, her tarafi yakıp yıkarak ülkenin güney bölgesinden girip Sivas’a kadar ilerlediler. Sivas şehrini yakıp yıktıktan sonra Kapadokya’ya yöneldiler. Türkmen guruplarının bu isyanı ancak Kırşehir’in Malya ovasında bastırılabildi. İsyanı zorla bastırabilen Anadolu Selçuklu Devleti oldukça sarsılmıştır. Doğudan büyük bir hızla batıya doğru her tarafi yakıp yıkarak istila eden Moğollar, ittifak halinde oldukları Ermeniler’in akıncılıgı ve öncülügünde Anadolu Selçuklu Devleti’nin topraklarına saldırmaya başladılar.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı II. Giyaseddin Keyhüsrev, büyük bir Moğol ordusunu Zara ilçesi yakınlarındaki Kösedağ mevkiinde karşıladı. Burada yapılan savaşta Selçuk Hükümdarı 1243 yılında yenildi. Moğollar, komutanları Bayçu Noyan’ın önderliğinde Selçuklu ordusunu izleyerek üç gün süreyle Sivas şehrini yaktı ve talan ettiler. Selçuklu ordusuna ait askeri araç ve gereçleri de imha eden Moğollar, bu tarihten itibaren Anadolu Selçuklu Devletini kıskacı altına alarak baskı yapmaya başlamıştır. Çünkü 1243 yılından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollara vergi vermek zorunda kalmıştır. Bu tarihlerde Selçuklu tahtına II. İzzeddin Keykavus geçince kardeşi IV. Kılıç Arslan, Selçuklu tahtında hakkı olduğunu ileri sürerek kardeşine karşı mücadeleye girişti. Kardeşler arasındaki mücadeleyi Moğollar da körüklüyorlardı. Daha sonra Anadolu Selçuklu Devleti toprakları Kızılırmak sınır kabul edilmek suretiyle ikiye ayrılarak iki kardeş arasında paylaşıldı.[252]

Anadolu Selçuklu Devleti’nin iki kardeş arasında paylaşılmadan sonra bundan faydalanan Kilikya Ermeniler’i sınırda bulunan Türkler’e ait topraklara saldırdılar. Ermeni prens Hetum, Maraş’i işgal etti. Zaten Ermeniler, yukarıda değinildigi gibi Anadolu’da Moğollar’a kılavuzluk ediyorlardı. Moğollar’ın Anadolu Selçuklu Devleti’ne ait olan ve Moğollar’in eline geçen Rasas, Merziban, Derbisak, Besni vb. gibi bölgeler, Ermeniler’e sefere katılmaları karşılığında verildi.

Moğollar, 1250 yılında Anadolu Selçuklu Devleti üzerindeki baskılarını artırdılar. Devlet yöneticilerini dahi kendileri seçebilecek kadar bu ülke üzerinde etkili idiler. 1243 Tarihinde cereyan eden Kösedağ mağlubiyeti, Türkiye Selçukluları tarihinin dönüm noktasıdır. Zira bu savaştan sonra Anadolu fiilen, ve hukuken Moğol tahakkümü altına girmiştir. Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat kavgalarının sonuçlanması şöyle dursun, Selçuklu devlet adamları da geleceklerini Moğolların vereceği karara bağlamışlardı. Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246)’in vasiyeti uyarınca Şemseddin İsfahani, din ve devlet işlerini ele almış ve şehzade İzzeddin Keykavus’u da tahta çıkartmış idi.

Bu tarihlerde Moğollar, Anadolu Selçuklu Devleti’ni bir eyalet haline getirmişlerdi. Moğol komutanı Noyan Baycu’nun 1257 yılında Hulagu’nun Bağdat seferine katılmak üzere Anadolu’dan ayrılmasıyla birlikte Selçuklu Devleti hükümdarı II. İzzeddin Keykavus, Malatya’den Maraş’a kadar olan bölgelere bir sefer düzenleyerek Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırlarını genişletti ise de ülkeyi Moğollar’ın egemenliğinde kurtaramadı. Ancak Moğollar’dan destek alan veya onlara yakın olmak için yarış devletin dahili idaresini içinden çıkılmaz hale getirmişti. Şemseddin İsfahan’ın yönetimini kontrol altına alabilmek için yaptığı çalışmalar  sırasında Şemseddin Yay-Taş Konya Subaşılığına getirildi. İsyancılardan Emir Nusret Sivas’ta yakalanarak Hafik Kalesi’ne kapatıldı. Ebubekir Pervane ve oğlu ise Konya’da yakalanarak, Ebubekir Pervane Darende Kalesi’ne, oğlu da Kahta Kalesine hapsedildi. Daha sonrada yaylarının kirişi ile boğduruldular. İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülagü Han döneminde Anadolu’daki Türkmenler’e karşı başlatılan saldırılar sonucu Türkmenler Anadolu’nun kuzey-güney ve batıdaki uç bölgelerine çekilmişlerdi. Samsun’dan Trabzon’a kadar uzana dağlık yöreye çekilmiş olan Türkmenler ile Malatya ve Darende yöresindeki Suriye Türkmenleri’ne ağır darbeler vurulmuştur. Memlük Sultanı Baybars İlhanlılar’a karşı 1277 yılında Elbistan’da kazandığı zaferden sonra kumandanlarından sungur’ul-Aşkar’ı İlhanlı kuvvettlerini takibe memur ederken kendisi de Kayseri’ye doğru yola çıktı. Yolculuğu sırasında Darende, Develi ve bazı yerlerden gelen mülki amirlerin itaatlerini kabul etmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti yöneticileri II. Gıyaseddin Mes’ud zamanında XIV. yüzyılın başlarında ise bir vali kadar nüfuzlu bile kalmamıştı. 1308 tarihinde bu hükümdarın ölmesiyle birlikte Selçuklu hanedanının işi sona ermiştir. İlhanlılar’(Moğollar)ın idare etmekte olduğu vilayetler (Anadolu Selçuklu Devleti) Olcayto Han’ın ölümü (1316 da) ve yerine Ebu Said Banadır Han’ın geçmesiyle birlikte (1317-1335) Anadolu Umum Valiliği adı altında Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş’a verilerek 1318 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğine son verildi.

Böylece 1165 yılından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliği altına giren Darende ve havalisi 153 yıl bu devletin egemenliğinde kaldıktan sonra 1318 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin elinden çıkarak İlhanlılar’ın egemenliği altına girdi.

Bu tarihlerde ise bu kargaşa ortamında ve Moğollar’ın Anadolu’yu istilalarının hemen akabinde Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup Türkmenler yerleşmiş oldukları Halep-Antep arasındaki bölgelerden harekete geçmişlerdir. Moğol saldırılarından kaçarak Malatya ve Maraş bölgelerine ilerleyerek bu bölgeleri yurt tutmaya çalışmışlar, Mısır’daki Eyyubiler Devleti’ni yıkarak Ortadoğu’da süper güç olarak ortaya çıkmış olan (1250 de)Memlükler ile komşu olmuşlardır. Memlükler Devleti’nin teşvik ve desteğiyle bu devletin uç bölgelerine, Anadolu Selçuklu Devleti’nin güney sınırlarına doğru, Ermeniler’in yaşamış oldukları yerlerin hudutlarına yerleştirilmişlerdir. Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup bu Türkmenler gurupları çoğu kez Memlüklü kuvvetlerinin kuzeye doğru yapmış olduğu akınlarda bazen Memlüklü komutanlarının emrinde bazen de kendi istekleri ile Çukurova’daki Ermeniler’in yaşamiş oldukları bölgelere ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin güney sınırlarında; Elbistan, Afşin, Pınarbaşı, Gürün ve Darende gibi bölgelere akınlar yapmaktaydılar. Bu Türkmenlerin çoğu Antakya’dan başlayarak kuzeydoğu yönünden Maraş’a kadar uzanan Amanoslar’ın doğu vadisinde kışlıyor. Yazları ise kuzeyinde Binboğalar, Berit-Nurhak, Akçadağ ve Tohma Havzaları ile çevrili yaylalara çıkıyorlardı.[253]

 

İLHANLILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (MOĞOLLAR DÖNEMİ)

(M. S: 1318-1328)

M. S: 1240 yılında Moğollar’ın 1243 yılında Selçuklu hükmüdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i Kösedağ Savaşıyla yendikten sonra bu devleti haraca bağlayıp 1250 yılında özerk bir eyalet konumuna düşen bu devleti 1318 tarihinde de Anadolu Umum Valiliği” olarak kendisine bağlayarak Selçuklu Devleti’nin egemenliğine son verince, bu tarihlere kadar Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı bulunan Darende, Gürün ve havalisi de bağlı bulunduğu bu devlet ile birlikte Moğollar’ın egemenliğine girmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Moğollar, Anadoluyu egemenlikleri altına aldıktan sonra buraya göndemiş oldukları valiler ile yönetmeye başlamışlardı. ılhanlılar’ın ilk valisi de Sali Bey idi. 1318-1322 yılları arasında Anadolu Umum Valiliği yapmış olan Sali Bey’in vefatı üzerine 1322 de Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han, Anadolu’ya vali olarak ordu komutanı Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş Paşa’yı gönderdi.[254] Anadolu Umum Valiliği’ne atanmış olan Timurtaş Paşa, Anadolu’ya gelir gelmez ilk iş olarak kargaşa ortamını bertaraf ederek düzeni sağlamaya çalıştı.

 Doğuda Darende üzerinden Dulkadiriye memleketleri olarak bilinen Besni, Malatya ve Maraş gibi şehirleri ele geçirerek burada sükuneti sağladı. Her ne kadar ılhanlılar’a bağlı bulunsa da Anadolu da kendisi tek başına hareket ederek bağımsız bir hükümdar gibi davranıyordu. Anadolu’daki kargaşa ortamını düzelterek hakimiyeti sağlayınca bağımsızlığını ilan etmenin hazırlıkları içindeydi. Ankara taraflarında da fetihlerine devam ederek çevresinde bulunan ve daha önceden kurulmuş olan Türkmen Beylikleriyle mücadele ederek bu beylikleri kendisine bağlamaya çalıştı. Bu arada da ülkesinin (beyliğinin) sınırlarını batıda Bizans doğuda da Timurtaş ülkesinin aleyhine genişletmekte, olan Osmanlı Beylerine de kendi egemenliğine girmesi için için ikaz etmiştir.

Hanefi Hoca’nın “Darende tarihi” adlı eserinde belirtildiği gibi, bu tarihlerde, Hicri 730 tarihinde (Miladi: 1326 yılında) Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği zamanlarda bu savaşa katılan Darende, Niğde ve Kayseri ahalisinden, Darende ahalisinin bir kısmını Bursa’ya yerleştirmiş olduğu gibi 46 hanelik Türkmen gurubunun da 6 hanesini bugünkü Gürün İlçesi’ne, 40 hanesini de Darende kalesine yerleştirmiş ve 700 haneye ulaşan Darende kalesini de yeniden tamir ettirmişti.[255]

Anadolu Umum Valisi Timurtaş Paşa 1327 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu tarihlerde Timurtaş ülkesinin sınırları kuzeyde Ankara’nın daha kuzeyinden Osmanlı Beyliği’ne kadar dayanırken, Germiyanoğulları, Karamanoğulları, isfendiyaroğulları ve Trabzon Rum imparatorluğu ile sınır bulunmaktaydı. Timurtaş Paşa’nın güneydeki sınır ise Karamanoğulları Beyligi, Kilikya Prensliği ve Mısır, Memlüklü Devleti ve bu devlete tabi bulunan Oğuzlar’ın  Bozok Kolu’na  mensup Türkmenler(Dulkadirliler)bulunmaktaydılar.

Timurtaş’ın Anadolu’da bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte Mogollar’ın ordu komutanı olan babasi Emir Çobanı zoru zor durumda bıraktı. Moğol Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın emriyle Anadolu’ya oğlu Timurtaş’ın üzerine yürüyen Emir Çoban, araya din adamlarının gimesiyle baba-oğul arasındaki çatışma önlenerek Timurtaş Paşa, babasıyla birlikte giderek Mogol hükümdarından özür dilemeye razı oldu. Ebu Said Bahadır Han’a bağlılığı sürmüş olan Timurtaş Paşa tekrar Anadolu’ya geldi ve ertesi yıl, yani 1328 yılında tekrar bağımsızlığını ilan etti. Bu olay üzerine Moğol Hükümdarı, Timurtaş’ın babası Emir Çobanı öldürttü. Timurtaş’ın üzerine sefer düzenleyerek O’nu ele ve Anadolu’yu ele geçirmesi için Celayirli Şeyh Büyük Hasan’ı gönderdi. Mogol Ordusu’nun üzerine geldiğini ve babasının da öldürülmüş oldugunu duyan Timurtaş Paşa, Anadolu’da kalmasının tehlikeli olacağını düşünerek güneydeki komşusu Memlüklü Devleti’ne, Sultan Berkuk’a sığındı. 1328 yılında Sivas’tan ayrılırken de yerine yönetici olarak kayın biraderi Eratna Bey’i bıraktı.

İlhanlılar’ın Anadolu genel valisi Timurtaş Paşa, Memlükler’e sığındığı ve Moğol hükümdarı tarafından yerine Celayirli Şeyh Büyük Hasan gönderildiği tarihlerde Kayseri, Malatya ve Maraş bölgeleri ile bu şehirlere ait olan topraklar bugünkü Darende, Gürün, Pınarbaşı, Afşin, Elbistan, Göksun gibi birçok beldeler ile Tohma Vadisinin dahil olduğu tüm bölgeler bu devletin elinde ve hakimiyeti altında bulunuyordu.

Timurtaş’ın yerine bırakmış olduğu kayın biraderi Eratna Bey, Şeyh Büyük Hasan ile iyi ilişkilerde bulunarak mevkiini korumaya çalıştı. Şeyh Büyük Hasan’dan gelebilecek tehlikelere karşı, Mısır Memlüklü Devleti’nin himayesine girmeyi ihmal etmedi. Bu devlete bağlı olduğunu taahhüt ederek Memlüklü Sultanı adına hutbe okutup sikkeler kestirerek, bu devletin yörüngesinde hareket etti. Bu tarihlerde ise Memlüklü Devleti’nin başında Melik Nasır bulunuyordu. Emir Eratna Bey, Melik Nasır ölünceye kadar O’nunla iyi ilişkiler içinde bulundu. [256]

Böylece 1328 yılında ele geçirmiş olduğu Anadolu’nun büyük bir kısmını, Ilhanlılar’ın işgalindeki toprakları bir yönde tek başına  olarak yönetti. İbn-i Batuta’ya göre; Eratna Beğ, Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın yanına giderek O’na bağlı oldugunu dile getirdi.[257]

Böylece bir anlamda Anadolu’yu tek başına yönetti. 1335 yılında Ebu Said Bahadır Han’ın arkasından varis bırakmadan ölümü üzerine, ilhanlılar arasında çıkan taht mücadelesinden de faydalanarak Şeyh Hasan’ı saf dışı bırakarak yönetimi tamamıyla ele geçirdi. 1340 yılında da bağımsızlığını ilan etti. Böylece Darende, Gürün  ve havalisi de 1328 yılından itibaren Emir Eratna Bey’in kurmuş olduğu bu devletin hakimiyeti altına girmiş oldu.[258]

 

ERATNA DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (I)

             (1328-1336)

   İlhanlılar’ın Anadolu Genel Valisi bulunan Timurtaş Paşa’nın 1328 yılında, Moğol baskısı yüzünden yerine kayın biraderi Emir Eratna’yı bırakarak Memlükler’e sığınmasıyla birlikte Emir Eratna Bey, üstün zekası ve gütmüş olduğu siyasetiyle yönetime gelmiş olduğu 1328 yılından itibaren ele geçirmiş olduğu topraklarda otoriteyi kısa zamanda sağladı.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin hüküm sürmüş olduğu topraklarda 1380 yılına kadar sürecek kuvvetli bir devlet Eratna Devletini (1335-1390) kurmuştur.

 İbn-i Batuta’ya göre Eratna Devleti’nin sınırları, Sivas, Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Karahisar, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Zamanti (bugünkü Pınarbaşı ilçesi) Gürün ve Darende, Divrigi gibi bölgeleri kapsamaktaydı. İbn-i Haldun’a göre; bütün bu bölgelerin yanı sıra Ermeni vilayetleri olarak bilinen bölgeler de Eratna Devleti topraklarına katılmıştır. Bütün bu şehirlerin yanında Gümüşhane, Samsun, Niksar, Sinop, Erzurum, Konya, Nevşehir, Yozgat, Tunceli, Malatya ve Giresun illeri de Eratna Devleti’nin sınırları içinde bulunmaktaydı. Eratna Devleti’nin topraklarının yüzölçümü 214.000 km. kareydi. [259]

Emir Eratna’nın İlhanlılar’ın egemenliği  altındaki toprakları ele geçirmiş olduğu tarihlerde (1328) Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan Türkmenler yerleşmiş oldukları Halep-Antep arasındaki bölgelerden harekete geçerek Moğol baskısının da azalmasıyla birlikte kuzeye doğru ilerleyerek Malatya ve Maraş bölgelerine gelerek yerleşmeye başlamışlardı. Daha sonra da Elbistan ve Maraş bölgelerini merkez seçerek Dulkadirli Beyliğini kurmuşlardır. [260]

 

DULKADİRLİ BEYLİĞİ

 

XII. Yüzyılın sonlarında Halep ile Antep arasındaki bölgelerde yerleşmiş olan Bozok Türkmenleri Moğollar’ın Anadolu’daki baskılarının azalmasıyla birlikte kontrolsüz kalmış tam bir kargaşa yaşayan Anadolu’nun içlerine doğru göç ederek yerleşmeye çalışmışlar, kendi aralarında birleşerek bir beylik oluşturmaya başlamışlardır. XIII. Yüzyılın başlarında Anadolu’da daha önceden kurulmuş Türkmen Beylikleri arasında birtakım mücadelelerin başladığı gibi aynı zamanda da yeni birtakım beyliklerin kurulmaya çalışıldığı dönem olmuştur.

Bu kargaşa ortamından faydalanmak isteyen Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup Türkmenler yerleşmiş oldukları Halep-Antep arasindaki bölgelerden harekete geçerek ve Memlüklü Sultani Melik Nasir’in da teşvik ve yardımıyla Malatya ve Maraş bölgelerine kadar ilerleyerek kendi beyliklerini kurma faaliyetine girişmişlerdir. Yani bu Türkmen gurupları aynı Osmanlı Devletini kuran Oğuzlar’ın Kayı Boyunun Karacadağ bölgesine Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat’ın yerleştirmiş oldugu gibi. Bozok Türkmenleri de aynı şekilde Memlüklü Sultanının teşvik ve yardımıyla Moğollar’ın hakimiyeti altında bulunmakta olan Anadolu’nun içlerine ve hudut bölgelerine(kendi sınırlarına)bir uç beyi(beyliği)olarak yerleştirilmek istenmiştir. Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan bu Türkmen guruplari çogu kez de Memlüklü kuvvetlerinin kuzeye dogru başlattikları akınlarda bazen Memlüklü kumandanların emrinde bazen de kendi istekleri ile Çukurova’daki Ermeniler’in yaşamış olduklari bölgelere ve Anadolu’nun içlerine dogru akınlar yapıyorlardı. Bu Türkmenlerin çoğu Antakya’dan başlayıp kuzeydoğu yönünden Maraş’a kadar uzanan Amanoslar’ın doğu vadisinde kışlıyor yazları ise kuzeyinde Binboğalar Berit Nurhak-Akçadag ve Tohma Havzaları ile çevrili yaylalara çıkıyorlardı.[261]

İşte bu tarihlerde yani Timurtaş’ın Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır’ın korkusuyla Memlüklüler’e sığınmış olduğu 1328 yılı ile 1340 yılları arasında Eratna Bey’in kurmuş olduğu daha doğrusu bağımsızlığını ilan etmiş olduğu devletin güneyinde, Memlüklü Devleti ile Eratna Devletnin sınırında bir takım olaylar meydana gelmiş ve Eratna Devletininin güney sınırları ve buraya yakın bölgelerde, İlhanlılar arasında çıkan karışıklıklardan da faydalanarak Mısır Memlüklü Sultanı Berkük’ün yardım ve teşvikiyle Halep’ten başlayarak Amanoslar’ın doğusundan Elbistan’a kadar uzanan bölgeye, Malatya, Maraş gibi yerlere gelerek yerleşmişlerdi. Hatta Tohma Havzasının kapladığı sahanın tümünü de bilhassa yaz aylarında tamamen yayla olarak kullanmaya daha sonraki yıllarda da bölgeye tamamen yerleşmeye başlamışlar. Çoğu kez bu bölgedeki devletlerin sınırlarına da çeşitli saldırılar düzenlemeye, yer yer bu bölgelerdeki yerleşim birimlerini yağmalamaya başlamışlardı.

1328 yılından 1340 yılına kadar bu bölgelere akınlar düzenlemekte olan Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup olan bu Türkmen gurupları ilerde Dulkadiroğulları Beyliğini kuracaklardır. Bu Türkmen guruplarının çoğu Bayat, Avşar Beğdili gibi diğer Türkmen guruplarından da oluşmaktaydılar.

Nihayet 1334 yılında,  Sultan Melik Salih Karaca’yı  Elbistan  hakimi olarak tanımıştır. Karaca Bey’e Memluk Sultanı  emirlik vererek meşru hale getirmiştir. Eratna’ya karşı Dulkadirli Karaca Bey’in  çobanı Şeyh Hasanla ittifak yapması  Eratnayı telaşlandırmış olmalıki, Eratna bey zaman kaybetmeden  Memluk Sultanı Nasır’a  itaatını arzederek  kendisini Anadolunun  hakimi  olarak tanımasını sağlamıştır.[262]

Bu Türkmen gurupları, Bozok Türkmenlerinin reisi Taraklı Halil veya diğer adıyla Halil Et-Tarafi adındaki Türkmen beyinin etrafında toplanmışlardı. Halil Et-Tarafi emrindeki Türkmenlerle birlikte Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümü üzerine ılhanlılar’dan ortaya çıkan karışıklıklardan faydalanarak Celayirli Şeyh Hasan’ın Anadolu’da vekil bırakmış olduğu Emir Eratna’nın elinde bulunan Elbistan bölgesini 1337 yılında ele geçirdi. Başka bir Bozok Türkmen beyi olan Halil Karaca Bey de 1335 yılından itibaren Kilikya bölgesine girerek bu bölgelerde yurt tutmaya başlamıştır.

1337 yılında Eratna Devletinin güney sınır bölgelerini(Elbistan ve havalisi ile Gürün ilçesinin büyük bir bölümünü)ele geçirerek bu bölgeleri yurt tutmuş olan Taraklı Halil Bey, siyasi yönden bağlı bulunduğu Memlüklü sultanı Melikün-Nasır’a 100 at hediye göndererek onun vasıtasıyla bu bölgenin beylik mensurunu  “beratını” aldı.

Bu bölgedeki tüm Türkmen Gruplarını kendi hakimiyeti altında toplayarak büyük bir beylik kurmak isteyen diğer bir Bozok Türkmen Beyi olan Zeyneddin Karaca Beğ, Taraklı Halil’in bu başarısından endişelenerek oğlu Halil’i Elbistan üzerine yani Taraklı Halil’in üzerine büyük bir kuvvet ile gönderdi. Kanlı bir savaştan sonra Karaca Bey’in oğlu Halil, Taraklı Halil’i yenerek 738/1337 yılında Elbistan’ı ele geçirdi. Böylece bu başarıdan sonra Dulkadirli Beyliğinin kurulması yönünden ileri bir adım daha atılmış oluyordu. Görüldüğü üzere Karaca Bey, Elbistan ve havalisini Emir Eratna’dan değil Taraklı Halil’in elinden almıştır. Bu mücadelede Memlüklüler’in Halep Valisi Altunboğa Halil Et Tarafi’yi desteklerken diğer bir Memlüklü Valisi olan Şam Valisi Tengiz/Deniz de Karaca Bey’i desteklemiştir. Karaca Bey bu başarısının hemen ardından Kahire’ye giderek Memlüklü Sultanı Melik Nasır Mehmet’e bağlılığını sunarak kendisi berat alarak Elbistan ve havalisinin beyi olarak geri döndü. Böylece Dulkadirli Beyliği kurulmuş oldu.

1337 yılında. Kurmuş oldukları bu beyliğin sınırlarını genişletmek maksadıyla da Emir Eratna’nın hüküm sürdüğü devletin güney bölgelerine Gürün, Darende, Pınarbaşı, Zamantı bölgelerine çeşitli saldırılar düzenlemekteydiler. Yeni kurulmuş olan bu Türkmen Beyliği dönemin en güçlü devletlerinden birisi olan Mısır Memlüklü Devleti’ne bağlı bulunmaktaydılar. Çünkü bu Türkmenler, bu devletin destek ve teşvikiyle bu bölgelere gelerek yurt tutmaya başlamışlardı. Aynı zamanda kuzeyde hüküm sürmekte olan Emir Eratna Bey de bu devlete bağlı bir konumda bulunmaktaydı. Bu nedenle, Emir Eratna ülkesinin güney sınırları bu devletin siyasi nüfusunun altında bulunuyordu. Sivas, Kayseri, Malatya gibi bölgeleri de elinde tutmakta olan Emir Eratna Devleti de Dulkadirli Beyliği gibi Mısır Memlüklü Devleti’ne vergi vermekteydi.

Mısır Memlüklü Devleti zaman zaman her birini bir diğerinin aleyhine kışkırtıyor, bilhassa da Dulkadirliler’i, Emir Eratna Bey’in aleyhine kullanıyor, Eratna ülkesinin güney bölgelerini (Pınarbaşı, Gürün, ve Darende bölgelerini ele geçirmeleri yönünden teşvik ediyordu. Bu nedenle Dulkadirli Beyi Karaca’nın, beyliğini kurar kurmaz Eratna Beyliği topraklarına saldırmasının nedeni budur.

Böylece 1337 yılında Dulkadirli Beyliği kurulmuş oldu. 1337 yılında kurulan ve 1522 yılında iki asıra yakın hüküm süren ve Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırılan Anadolu Beyliklerinin en sonuncusu olan Dulkadirlioğulları Beyliği önce Osmanlı-Akkoyunlu ve daha sonra da Safevi Devletleri arasındaki rekabeti dengeleyerek XVI. Yüzyılın başlarına gelindiğinde bu beyliğin sınırları doğuda Adıyaman, Kahta, Besni, Malatya, Akçadağ ve Harput (Elazığ)a kadar uzanırken, Erzincan’dan Bozok yaylasına (Yozgat) Sivas’ın Gemerek ilçesi ve güneydeki ilçesi olan Gürün’den Darende, Antakya’dan Hassa’ya kadar uzanan bu bölgeleri de uzun bir süre elinde tutmuştur. Ayrıca Maraş başta olmak üzere Elbistan, Göksun, Kayseri, Kırşehir, Kadirli bölgeleri hakimiyeti altında kalmıştır. Özellikle de Kayseri-Malatya-Maraş üçgeni arasındaki bölgeler hep bu beyliğin kesin olarak egemenliği altında kalmıştır. ki asıra yakın bir süre bu bölgelerde hüküm sürmüş olan Dulkadirli Beyliği, Kayseri’nin idaresi yüzünden Karamanoğulları ile uzun çekişmelere girmiş olduğu gibi Darende ve Gürün bölgelerinin kendi hamiyetleri altında kalması için de Sivas’ta hüküm sürmekte olan Eratna ve Kadı Burhaneddin Devleti ile Elbistan, Maraş, Antakya vb. gibi bölgelerin de ellerinde kalmaları içinde yer yer Memlüklü Devleti ile savaşmışlardır. [263]

Bu nedenle, bilhassa Tohma Vadisi boyunca yer alan Darende ve Gürün İlçeleri’nin de bulunduğu Malatya’ya kadar uzanan bu bölgeler, yaklaşık iki asır Dulkadirliler’in eğemenliği altında kalmıştır. Dulkadirli Beyliğ kurulduğu tarihten itibaren de dönemin en güçlü devletleri olan Mısır Memlüklü Devleti ile Osmanlı Devleti arasında tampon bir devlet statüsünde olma konumunu sürdürmüştür.

Darende ve havalisi uzun bir müddet Dulkadirlioğulları Beyliğinin egemenliği altında kalmış olduğu gibi yine bu devletlerin teşvikleri zaman zaman da birbirleri aleyhine kışkırtılmaları sebebiyledir ki Eratna Devleti ile Dulkadirli Beyliği ve daha sonra da Kadı Burhaneddin Devleti ile Dulkadirli Beyliği arasındaki çeşitli çatışmaların ve mücadelelerin meydana geldiği bölge olmuştur. Birçok zamanda bu bölge Memlüklü Devletinin hakimiyeti altına girmiştir. Zaten Mısır Memlüklü Devletinin siyasi nüfusu ve baskısı altında bulunan bölgedeki bu devletler (Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Devleti ve Dulkadirliler yine bağlı bulundukları bu devletin etkisiyle birbirleriyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır.Bu nedle de bu böleler yani Tohma Havzası bu devletler arasında sık sık el değiştirmiştir.

1328 Yılında kurulan Eratna devleti ile Mısır Memlükler’in, 1336/1337 yılında bu bölgelerde kurulan Dulkadirli Beyliği ile Memlüklü Devleti (Eratna ve Kadı Burhaneddin Devleti) Memlükler’e bağlı bulunan Türkmenler(Dulkadiroğulları)bu devletlerin topraklarına(Güney sınırlarına)Darende, Gürün, Pınarbaşı gibi bölgelere saldırmalarıdır. Bu saldırılar da, Memlüklü Sultanların kendilerine bağlı bulunan bölgesel devletleri(beylikleri) kendi çıkarları doğrultusu birbirine kışkırtmakta, emri altındaki Dulkadirli Beyliği’ni kullanmak istemesinden kaynaklanmıştır. Özellikle Memlüklü Devleti, Dulkadirliler’i Emir Eratna’nın ve Kadı Burhaneddin devleti’nin kontrolü altındaki Pınarbaşı, Gürün ve Darende bölgelerini yağmalamaya teşvik etmiştir.

İşte bu teşvikler nedeniyle ki, bu beylikler arasında bir çok savaşlar meydana gelmiştir. Bu savaşlar nedeniyle de bu bölgeler devamlı olarak bu devletler arasındaki geçen savaşların bölgesi olmuştur. Bu mücadeleler sırasında da bu bölgeler sık olarak bu devletler arasında el değiştiren ve bırakılan bölgeler olmuştur.

Karaca Bey, beyliğini kurar kurmaz kuzey komşusu olan emir Eratna’nın ülkesi topraklarına(güney sınırlarına Gürün ve havalisine)saldırarak birçok akınlar düzenlemeye başladı. Fakat Emir Eratna’nın başvurusuyla Memlüklü Sultanının ihtarı üzerine bu akınlarına bir süre ara vermek zorunda kaldı.

1335/1336 yılında meydana gelen saldırırlar karşısında Emir Eratna Bey, bağlı bulunduğu Memlüklü Sultanı Melikün-Nasır’a Dulkadirbeyi Karaca’yı şikayet etti. Memlüklü Sultanının ikazı üzerine Karaca Bey, Emir Eratna topraklarına saldırmaktan bir süre vazgeçmiş oldu. Bu siyasi gelişmelerden sonra  Karaca bey ve ona  bağlı Türkmenlerin Eratna ülkesine yönelik akınları bir  süre durmuştur.

Emir Eratna Bey, ülkesinin güney sınırlarına saldırılarda bulunan Dulkadirli Türkmenlerinin bu saldırılarını bağlı bulundukları Memlükler’e şikayet ederek yardım talebinde bulunmuş ve böylece ülkesinin güneyini korumuştur. 1336 yılında bunu başarmış olan Eratna Bey’in ilişkileri diğer Türkmen Beyliklerinden Karamanlılar, Osmanlılar, Taceddinoğulları, Amasya Beyleri, Dulkadirli Beyliği ve Memlüklü Devleti ile bazen dostça ve bazen de düşmanca hareketlerle devam ettirilmiştir.[264]

 

MEMLÜKLÜLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (I) (M. S: 1336-1338)

Eratna-Memlüklü Sultanlığı arasındaki ilişkiler zaman zaman kesintiye uğramıştır. Bunun nedeni ise; Memlükler’e bağlı bulunan Türkmenler’in (Dulkadirliler) Eratna topraklarına, Tohma Vadisi boyunca bulunan yörelere, Darende ve Gürün ile Pınarbaşı bölgesine saldırmaları ve aynı zamanda Emir Eratna’nın Memlüklü Devletine olan bağlılığını gevşetmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı Memlüklü Sultanı, Emir Eratnaya karşı emri altında bulunan Türkmenleri yani Dulkadirliler’i kullanmıştır. Devletine olan bağlılığın gevşetilmesine karşılıksız bırakmamış Dulkadirliler’i, Eratna’nın kontrolü altındaki Pınarbaşı, Gürün ve Darende gibi bölgelere yani Emir Eratna’nın güney sınırlarına hücum ederek bu bölgelerin yağmalamalarına teşvik etmiştir.

Bunun yanı sıra Dulkadirliler’in yeni bir beylik kurmaları nedeniyledir ki bu beyliklerinin sınırlarını genişletmek amacı gütmüş olmalarından da kaynaklanmaktaydı. İşte bu nedenledir ki, Eratna devleti’nine güney sınırları, Memlüklüler’e bağlı Dulkadirli Türkmenlerce saldırılara maruz kalmıştır. Bu tarihlerde Celayirli Şeyh Büyük Hasan ile mücadele eden Emir Eratna Bey, Dulkadirliler’i, bagli bulundugu Memlüklü Sultanına şikayet ederek ülkesinin güney sınırlarını korumaya çalışmıştır.  Dulkadirli saldırıları ancak bu şekilde durdurmaya çalışan Emir Eratna Bey, sınırlarının bir süre korumuş olsa da, bu olaydan hemen sonra Memlükler’e bağlı Behisni Valisi İzzeddin Ömer’in saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır.

1328 yılından beri Eratna Devleti’nin egemenliğinde bulunan Darende İlçesi, 1336 yılında, Memlüklüler’in Besni Valisi İzzeddin Özdemir tarafından  ele geçirilerek Memlüklü toprağına katılmıştır. Bu olay üzerine Emir Eratna Bey, bağlı bulunduğu Memlüklü Sultanına şikayet ederek ülkesinin güney sınırlarını korumaya çalışmış ise de, olumlu bir sonuç elde edememiştir.

Bu tarihlerde  Emir Eratna Bey, ancak Celayirli Şeyh Büyük Hasan ile olan mücadelesine devam etmiştir. 1336 yılında Darende’nin Memlükler’in eline geçmesiyle birlikte, 1328 yılından 1336 yılına kadar Emir Eratna’nın Darende ve Gürün havalisindeki sekiz yıllık hakimiyeti sona ermiş oluyordu. Darende ve Gürün Bölgesi, 1336 yılından 1338 yılına kadar Memlükler’in eğemenliği altında kalmıştır.[265]

 

ERATNALILAR ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (II)

                         (1338-1338)

   Ülkesinin güney toprakları, Tohma Havzası’nın içinde yer alan şehirlerin Memlüklü Valisi İzzeddin Ömer tarafından ele geçirilmesi üzerine Emir Eratna Bey, Kahire’ye elçiler gönderip Mısır Devleti’ne bağlılığını sunarak, O’nun adına hutbe okutmuş olduğunu ve sikkeler kestirdiğini bildirmiştir.

Ülkesinin güney sınırlarına Dulkadirliler’in, ülkesinin güney sınırlarına akınlar düzenleyerek yağmaladıklarını, Behisni Valisi İzzeddin Ömer’in Darende ve havalisini ele geçirdiğini şikayet etti. Dulkadirliler üzerine baskıda bulunarak ülkesinin güney bölgelerine yapılan saldırıların durdurulmasını ve bu bölgelerin kendisine verilmesini istedi.

Memlüklü Sultanı Melikün-Nasır Mehmed, Eratna Bey’in  kendisi adına hutbe okutması ve sikke kestirmesi şartıyla elinde alınan Darende ve havalisinin tekrar kendisine verildiğini bildirerek bu bağlılığı kabul etti. Emir Eratna Bey, bu girişimi sonucu, ülkesinin güney sınırlarını bir süre emniyet altına aldığı gibi, daha önceki yıllarda elinde çıkmış olan Darende ve havalisini(dolayısıyla Gürün ve bölgesini), 1338 yılında tekrar ele geçirmiştir.[266]

 

DULKADİRLİLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (I)

                       (M. S: 1338- 1339  )

Eratna ülkesinin güney sınırları çok geçmeden 1338 tarihinde yine Dulkadirliler’in saldırılarına hedef olmuştur. Darende ve havalisinin Emir Eratna’nın elinde tutmasını hazmedemiyen ve beyliklerinin sınırlarını mütemadiyen genişletmek amacında olan Dulkadirliler, Darende ve havalisini ele geçirmek için fırsat kolluyorlardı. Bir süre sonra da bekledikleri fırsatı yakalamışlardı. Çünkü  Emir Ertana’ya bağlı olan Darende Valisi Mercan Hadım’ın  önemli bir konuyu görüşmek Üzere  Eratna tarafından Sivas’a  çağrılması üzerine, Dulkadirliler’e bekledikleri fırsatı vermiştir. Emir Eratna’ya bağlı bulunan Darende Valisi Mercan Hadım Paşa önemli bir konunun görüşülmesi için  Sivas’a çağrıldığı sırada, Eylül 1338’de  Dulkadirli Beyi Karaca tarafından Darende ve havalisi de bir baskınla ele geçirilmiştir.

Türkmen beylerinden Gergerli Ali, Gündelikli İbrahim,  ilbeyi oğlu Kara Halil ve Karaoğlu, 40 kadar adamlarıyla  birlikte Eratna’nın kuvvetleri tarafından  muhafaza edilen  Darende kalesi  önlerine geldiler. Gece yarısı daha  önce anlaşmış  oldukları  kale muhafızlarından  birinin  salladığı iplerle duvarları  tırmanarak  kaleye  çıktılar. Kanlı bir boğuşmadan sonra  muhafızları kılıçtan geçirerek  kaleyi zaptettiler. Böylece Darende, Dulkadirliler’in  eline geçmiş oldu. (Bakanız harita: 33. )

1338 yılında Dulkadirli Karaca Bey, Memlükler’in Şam Valisi Tengiz’e  bağlılığının göstergesi olarak Darende’yi teslim almak üzere birini  göndermesini istemiştir. Darende’nin alınmasından dolayı Memlüklü Sultanı Karaca bey’e bir hilat Göndermiştir. O’nu Dulkadirliler’in reisi olarak resmen kabul etti. Elbistan’ı beyliğinin merkezi yapan Karaca Bey’e Memluklu Sultanı Nasır Muhammed tarafindan Türkmenler beyliği ve Elbistan Valiliği verilmiştir.  Memlüklerin Şam Valisi Teniz’i kendi tarafina çekmeye muvaffak olan Karaca Bey kahireye giderek Sultan Melik Nasir Muhammed’ten Elbistan naipliğinin menşurunu almıştır. Böylece Darende ve havalisi 1338 yilinda Eratnalılar’ın egemenliğinden çıkarak Dulkadirliler’in eline geçmiştir. Ancak bu olaydan sonra Karaca Bey’in emir Eratna ile arası açılmıştır.

Emir Eratna bu duruma suskun kalmayarak aynı yıl içerisinde bu bölgeleri tekrar ele geçirmek için 1339 yılında Dulkadirli Beyi Karaca’nın üzerine kuvvetli bir orduyla yürümüştür. Bugünkü Gürün İlçesi’nin güney bölgelerinde yapılan savaşta Eratna Bey yenildi.

Zeynettin Karaca Bey, Emir Ertana’nın ordusunu büyük bir  bozguna uğratarak ele geçirilmek istenilen topraklardan çıkarmış, hem Eratna’nın oğlunu  esir almış hem de  büyük bir ganimet elde etmiştir. Memluk Sultanı Nasır’ın aracılığı ile barış yapılmıştır. Karaca Bey, galip çıktığı bu savaştan sonra Eratna Beyinin arazisinden 20 000 başkoyun at ve deve alarak yüklü bir ganimet elde etmiştir. Savaşta almış olduğu esirleri de serbest bırakmıştır.[267]

 

 

MEMLÜKLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (II) (1339-1340)

 

  Memlüklü Sultanı araya girerek Eratna Bey ile Karaca Bey arasında barış imzalattı. Bu antlaşmayla Darende ve havalisi Memlüklü Devleti’ne bağlanmıştır. Fakat Memlüklüler, kendilerine bağlı olan ve birbirlerinin aksine sınırlarını genişletmek çabasında bulunan bu iki Türkmen Beyliğini, kendi çıkarları için istediği şekilde kullanmakta birini diğeri üzerine saldırtmaktaydı. İhtilaf veya anlaşmazlık konusu olan başta Darende ve bunlar gibi Emir Ertana’nın ülkesinin güney bölgeleri  belli bir zaman Dulkadirliler’e veya Ertana’ya bağlı kalıyordu.

 Oysa, bu bölgerlerde kedilerinin sözü geçmekteydi. Bu bölgelerin vergisi zaten Memlüklüler’e aitti. Yapılan anlaşmayla her ne kadar Darende ve havalisi Emir Eratna’ya verilmiş ise de,  Dulkadirliler her an için bu bölgelere saldırmak ve ele geçirmek için fırsat kolluyorlardı. Özellikle, Dulkadirliler’i bu bölgelere saldırmaları yönünden teşvik ediyorlardı. Nitekim  1339 yılında yapılan bu barış uzun sürmedi. Memlüklü Sultanı kanalıyla yapılan bu barış yine Memlüklü Sultanı’nın Emir Eratna’nın kendisine bağlılığını gevşettiği bahanesiyle yine Dulkadirliler kullanılarak yapılan barış bozuldu. Memlüklü Sultanı, Dulkadirliler’e Emir Eratna’ya ait bulunan ülkenin güney bölgelerini Gürün ve Darende havalisini ele geçirmelerini emir verdi. Bunun üzerine Dulkadirliler, 1340 yılında Gürün ve Darende bölgelerine saldırarak ele geçirdiler.[268]

 

DULKADİRLİLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ     (II)

                      (M. S:1340- 1341)

1340 Yılında Dulkadirliler tarafından ele geçirilen Darende ve havalisi  bu tarihten itibaren Memlüklü sultanı Melik Nasır’n ölmesinin ardından Emir Ertana’nın bu bölgerleri tekrar ele geçirmesine, 1341 yılına kadar Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün ilçesine ait topraklar da Dulkadirliler’in elinde kalmıştır.[269]

 

ERATNA DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ         (III)

(M. S: 1341-1345)

1341 yılında Dulkadirli Beyi Karaca ile, Halep valisi Tengiz’in kendi aralarında bir ittifak yaparak kendisine isyan edeceği haberini almış olan Memlüklü sultanı Melikün Nasır, Halep valisi Tengiz’i Kahire’ye çağırarak onu önce hapsetti. Daha sonra idam etti. Bu gelişen olaylar üzerine hem dostunu hem de koruyucusunu kaybetmiş olan Dulkadirli Karacabey, Memlüklüler ile tüm ilişkilerini kesti. Karaca Bey, bağlı bulunduğu Memlüklü Devleti’ne bağlı olan Şam valisinin ölümü üzerine Eratna ile ittifak yoluna giderek Halep’i almaya teşebbüs etmiştir. Bu olay üzerine Memluk Sultanı, Karaca Bey’in üzerine  kuvvet göndermiş ise de  sonuç alamamıştır.

Aynı tarihlerde Melik Nasır’ın ölümüyle birlikte de kendi bağımsızlığını ilan etti. Bunu güvenceye almak üzere de Eratna Bey ile irtibat kurmaya çalıştı. Böylece Halepte meydana gelen olaylar nedeniyle Emir Eratna Bey ile Dulkadirli Karaca Bey’i birbirine yaklaştırmış oluyordu.

Melik Nasır’ın ölümüyle birlikte (1341 de) Emir Eratna Bey, serbest hareket etme imkanını bulmuştur. Mısır ve Suriye’deki karışıklıklardan faydalanarak kendisini Memlüklerin himayesinden ayırarak kendi bağımsızlığını ilan etmiş ve kendi adına sikke bastırmaya başlamıştır. “Emir Eratna Bey, Melik Nasır’ın ölümünden sonra yerine  geçen sultanların  zayıf kişiliklerini ve Memluk emirleri arasındaki iç çekişmelerden faydalanarak Dulkadirliler tarafından işgal edilerek Memluklü topraklarına katılan Darende ve havalisini ele geçirdi. 1341 yılında Sivas ve bölgesini tamamen hakimiyeti altına amış  olan Emir Eratna Bey, daha önceden elinden çıkmış olan ülkesinin güney sınırlarını ve Darende bölgesini de ele geçirerek hakimiyeti altına aldı. Böylece Darende ve bölgesi tekrar Eratna Devletinin egemenliği altına girmiş oldu.

Bu arada Memlüklü Sultanı Melik Nasır’ın ölümü üzerine Mısır tahtına çocuk yaşta biri getirilmiş olduğundan Memlüklü Valileri bu durumdan memnun değillerdi. Halep Valiliğine getirilmiş bulunan Taştemur, Kahire’ye göndermiş olduğu bir haberde Emir Eratna ile Dulkadirli Beyi Karaca’nın ittifak yaparak Halep’i ele geçirmeyi planladıklarını bildirdi.

Emir Eratna Bey, kendisine 1343 yılında saldırmış olan İlhanlılardan sonra teşekkül etmiş olan Süleyman Han ve Şeyh Büyük Hasan adındaki beyleri ve ordularını Karanbük Ovasında yenmiştir. Emir Eratna’nın bu başarısı Türk Beylikler açısından bir dönüm noktasıdır.

Karanbük zaferinde çok büyük ganimetler elde etmiş olan Eratna Bey, Memlüklüler ile ilişkilerini düzeltmek maksadiyla bu ganimetlerin bir kısmını Kahire’ye göndermiştir. Ancak bunu götüren kervan Dulkadirli ülkesinden geçerken soyuldu. Bu soygun nedeniyle de Karaca Bey ile Memlüklülerin arası açıldı. Memlüklüler’in Halep Valisi Yelboğa soyulan bu kervanın mallarını almak için Dulkadir Beyi Karaca’nin üzerine yürüdü yapılan savaşta yenildi ise de ikinci bir saldırıda daha büyük bir bozguna uğrayan Halep Valisi Yelboğa geri çekilmek zorunda kaldı. Yapılan bu savaşlarda çok büyük başarılar elde etmiş  olan Karacabey’in ününe ün kattı. Çevredeki Türkmen guruplarından bir çoğu Karacabey’in emrine girdiler. Memlüklü Sultanına bu savaştan dolayı özür dileyerek savaşın suçunu Halep Valisi Yelboğanın üzerine attı. Kendisiyle baş edemeyeceğini anlamış olan Memlüklü Sultanı, başka gailenin açılmaması için istemeyerek de olsa Karaca Bey’in özürünü kabul etti.[270]

DULKADİRLİ BEYLİĞİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ(1345-1350) (III)

Tarihler 1345 yılını gösterirken bu haber üzerine Kahire yönetimi her zaman olduğu gibi Emir Eratna’nın bu tutumuna karşılık kendisine bağlı bulunan Dulkadirli Beyliğini, Emir Eratna’ya karşı kullanmak istedi. 1345 yılında Emir Eratna, Moğollardan sonra teşekkül etmiş olan Süleyman Han ve Şeyh Büyük Hasan ile savaş halinde idi.

Emir Eratna’nın bu durumundan da faydalanmak isteyen Memlüklüler, Dulkadir Beyi Karaca’yı Emir Eratna’ya karşı kışkırtmaya başladılar. Zaten topraklarını devamlı genişletmek amacında olan Dulkadir Beyi Karaca bu teşvik ve kışkırtmalar neticesinde Eratna Bey’in Şeyh Hasan ile yapmış olduğu savaştan da faydalanarak Eratna’nın güney topraklarına 1344/1345 tarihlerinde saldırmaya başladı. Çok zamandan beri ihtilaf ve mücadele sahası olmuş olan Tohma Vadisi boyunca uzanan bölgeler ile Darende ve havalisini tekrar ele geçirerek kendi ülkesi sınırlarına kattı.

Bunu fırsat bilen Karaca Bey, 1345 yılından itibaren Ermeniler arasındaki karışıklıklardan da faydalanarak Çukurova bölgelerini de ele geçirdi. 1347 yılına kadar bu bölgelerin birçoğunu kendi hakimiyeti altına almış olan Karaca Bey, 1351 yılında Memlüklüler arasında çıkan karışıklıklardan faydalanarak Şam ve havalisini yağmalamaya başladı.

Bu sırada Memlüklü Devletinin başında Melik Salih bulunuyordu. Sultan Melik Salih’in üzerine yürüdüğünü haber alınca da geri döndü. Bu tarihlerde Memlükler lie onlara bağlı olan Dulkadirliler arasında meydana gelen  anlaşmazlıklar devam etmiştir. [271]

ERATNA BEYLİĞİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ    (IV)

(M. S: 1350-1360)

Memlükler ile Dulkadirliler arasında meydana gelen bu tarihlerdeki mücadeleden gerektiği gibi faydalanan Emir Eratna Bey, bu tarihler arasında Anadolu’daki fetih hareketlerine devam etti. Daha sonra da Memlüklüler ile Dulkadirliler arasındaki çekişmelerden de çok iyi faydalanan Emir Eratna Bey, bu dönemde iktidarını rahatça sürdürebilmiş ve gerek Memlüklü ve gerekse Dulkadirli kontrolüne geçmiş olan toprakları başta Darende olmak üzere ülkesinin güney sınırlarını tekrar egemenliği altına almayı başarmıştır. Emir Eratna Bey, 1350 yılında bu bölgelere sefer düzenleyerek tekrar ele geçirdiler. Böylece Tohma Vadisi boyunca olan topraklar yeniden 1350 yılından Emir Eratna’nın hakimiyeti altına girmiştir.

Eratna Devletinin güney sınırları ise; Zamantı (bugünkü Pınarbaşı) Gürün, Darende, Divriği vb. gibi bölgeler yani Tohma Havzasının bulunduğu bölgelerdi. İbni Batuta’ya göre Eratna Devletinin sınırları, Sivas, Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Karahisar, Ürgüp, Niğde ve Aksaray bölgeleri idi. İbni Haldun’a göre Bilad-ı Ermeni (Ermeni vilayetleri) denilen bölgeler de Eratna topraklarına katılmıştı. Bütün bu şehirlerin yanı sıra Gümüşhane, Çorum, Develi, Karahisar, Canik (Samsun) Zile, ırgüp, Doğukarahisar, Harput, Merzifon, Niksar, Sinop, Erzurum, Konya, Divriği, Darende ve Gürün gibi bölgeler idi. Bunların yanı sıra Konya, Nevşehir, Yozgat, Tunceli, Giresun ve Malatya şehirleri de Eratna Devletinin sınırları içinde idi.

Bütün bu toprakların yüzölçümü 214.000 km kareydi. Emir Eratna Bey 1352 yılında Kayseri’de öldüğünde Kayseri’ye defhedildi. Eratna Bey öldüğü zaman ülkesinin sınırları Konya’dan Anakara’ya, Erzurum’a kadar uzanan tüm bölgeler yani Sivas, Kayseri, Niğde, Amasya ve Çorum, Develi, Karahisar, Aksaray, Erzincan, Pınarbaşı, Gürün ve Darende’den Malatya’ya kadar olan tüm bölgeleri içine alıyordu.

Emir Eratna Bey’in 1352 yılında ölümesiyle birlikte Eratna ülkesinde kardeşler arasındaki taht mücadelesi devlet otoritesinin zayıflaması ve meydana gelen karışıklıklar nedeniyle bu durumdan faydalanan başta güney komşuları olan Dulkadirliler olmak üzere Eratna ülkesine bir çok saldırılar başlamış ve ülke toprakları elden çıkmaya başlamıştır.

DULKADİRLİ BEYLİĞİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ    (IV)

(1360-1381)

Dulkadirli Beyliğinin kurucusu olan Karacabey Memlüklerden kaçarak Eratna Beyi Mehmet’in yanına sığınmıştı. önceleri direnen ve Karaca Beyi vermek istemeyen Mehmet Bey, Memlüklü sultanının baskısına dayanamayarak Karaca Bey’i Kahire’ye iade etmiş ve Karaca Bey de 1353 yılında burada idam edilmişti. Bu olaydan dolayı Karaca Beyin oğlu Halil, Eratna Devletini reisini de sorumlu tutuyordu. Bu yüzden Eratna reisi ile Dulkadirli reisinin arası gergin bulunmaktaydı. Bu nedenle, Dulkadirli Bey Halil, Eratna Devletinin iç karışıklığından faydalanarak babasının intikamını almak maksadıyla emri altındaki Türkmenlere Elbistan yakınlarındaki ve Eratna ülkesinin güney topraklarını, şehir ve köyleri yağmalattırarak çeşitli akınlar düzenlettiriyordu. Bu saldırılar ve toprakların elden çıkmaya başlaması 1360 yılında başlamıştır. Dulkadirliler, 10 yıl sonra Eratna Devleti’nin güney topraklarına tekrar saldırarak 1360 yılında ele geçirdiler.

 1360 yılında bir Türkmen reisi olan Ömer Bey, Eratnalılar’ın elinde bulunan Malatya’yı ele geçirirken Dulkadir Beyi Halil de ülkesinin sınırlarını Eratna ülkesinin aleyhine Zamantıya (Pınarbaşı) kadar genişletmişti. Böylece 1360 tarihinden itibaren Zamantı (Pınarbaşı), Gürün, Darende, Divriği v.b. gibi bölgeler Dulkadirliler’in egemenliği altına girdi. Bu tarihlerde, Eratna Devleti içinde karışıklıklar mevcut olduğundan bu devlet çok kötü durumda idi. Devlet birçok küçük beyliğe bölünmüştü. Bu tarihlerde Dulkadirli Beyliği isyan eden beylere destek verdiği gibi Eratna ülkesinin güney sınırlarına devamlı surette akınlar düzenliyor şehir ve köyleri yağmalattırıyordu. 1365 yılında bütün bunlar olurken, Eratna Devleti ile savaşmakta olan Erzincan emiri Mutahharten Dulkadirli Beyi Halil’den yardım istedi. Bunun üzerine Halil Bey, oğlu ıbrahim’i Mutahharten’e yardım için emrindeki kuvvetlerle gönderdi. Eratna Devletinin komutanı olan Kadı Burhaneddin’in saldırısını Erzincan emiri Mutahharten ancak Dulkadirli Beyin bu yardımıyla bertaraf edebilmiştir.

1375 yılında Eratna ülkesine saldırılar her taraftan devam etmekteydi. Bu yıl içerisinde Kayseri’yi Karamanoğulları ele geçirdi. Eratna Devletinin çöküşü 1378 yılına kadar, Kadı Burhaneddin’in devlet yönetiminde söz sahibi olmasına kadar devam etti. 1378 yılından itibaren Kadı Burhaneddin bu devletin yönetiminde çok büyük söz sahibi oldu ve birçok savaşlarda da büyük başarılar elde etti. Aynı zamanda da bozulan devlet ekonomisini de düzelten Kadı Burhaneddin devlet yöneticilerini de bertaraf ettikten sonra 1381 yılında kendi hükümdarlığını ilan ederek bağımsız bir devlet kurdu. Böylece Eratna Devleti de tarihe karışmış oldu.

Bunun ardından da daha önceden elden çıkan toprakları ele geçirmek için çeşitli seferler düzenlemiştir. Bu seferlerin ilki de ülkenin güney bölgelerine, Dulkadirli Beyliğinin eline geçmiş olan Tohma Havzası ve bu bölgelerdeki yerleşim birimlerine olmuştur. Böylece bu bölgeler 1381 yılında Kadı Burhaneddin Devleti’nin egemenliği altına girmiştir. Dulkadirliler’in bu bölgedeki egemenlikleri Kadı Burhaneddin’in, Emir Eratna ülkesindeki karışıklıkları bertaraf ederek 1381 yılında bağımsızlığını ilan etmesine kadar devam etmiştir. [272]

KADI BURHANEDDİN DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ

(1381-1398 YILLARI ARASINDA)

 

Merkezi Sivas’ta bulunan 1328 yılından Emir Eratna tarafından kurulan, doğuda Malatya’dan Harput ve Erzincan’a kuzeyde Sinop ve Karadeniz’e, batıda Çorumdan Anakara’nın batısından Tuz gölü’ne kadar olan saha güneyde ise Aksaray’dan Elbistan’dan Maraş’a kadar uzanan sahadaki toprakları kaplayan Eratna Devleti’nin, Eratna Beyi’in 1352 yılında ölmesiyle birlikte gittikçe zayıflayarak hakimiyeti altındaki toprakların büyük bir kısmını kaybetmiştir. Kadı Burhaneddin, 1378 yılında, yönetimde söz sahibi olduktan sonra, yıkılmaya yüz tutmuş bir devletten yeni bir devlet oluşturmuştur.

Kadı Burhaneddin, bu tarihten 1381 yılına kadar yapmış olduğu çeşitli savaşlardaki başarıları kadar, ekonomideki başarısı nedeniyle; 1381 yılında bağımsızlığını ilan ederek tarih sahnesine çıkmış oldu. Saltanatının ilk yıllarında döneminin en güçlü devletlerinden biri olan Memlüklü Devletiyle iyi ilişkilerde bulunmaya özen göstererek hükümdarlığını sürdürmeye çalıştı. Eline geçirmiş olduğu Eratna Devleti’nin daha önceden elinden çıkmış olan topraklarını ele geçirmek için bir takım seferler düzenleyen Kadı Burhaneddin, ilk önce Kayseri’den başlayarak Zamantı(Pınarbaşı), Gürün, Darende gibi bölgelere seferler düzenleyerek bu bölgeleri ele geçirmeye çalıştı.

Bu tarihlerde Kadı Burhaneddin ile Mısır Memlükler’i sınır bulunuyordu. Çünkü bu tarihlerde 1382 den itibaren Memlükler’in Anadolu’daki hakimiyetleri  Malatya’dan Divriği’ye kadar uzanmaktaydı.

Bu arada Memlükler içinde karışıklıklar baş göstermiş ve valiler, Sultan Berkuk’a karşı ayaklanmaya başlamışlardı. Malatya Valisi olarak önceden Memlükler’e tabi iken daha sonra isyan eden ve Sultan Berkuk’a karşı ittifak oluşturmaya çalışan Mintaş, Kadı Burhaneddin ile bir anlaşma yapmak üzere Sivas’a geldiğinde; Kadı Burhaneddin’i Erzincan üzerine sefer hazırlığı yaparken bulmuştu. Malatya naibi Mintaş, Timur’a karşı Memluüklü Sultanlığının hudutlarını korumakla görevli kuvvetlerin tehlike geçer geçmez kendisi üzerine yürüyeceklerini çok iyi bildiğinden Kadı Burhaneddin’e cazip bir teklifte bulunarak Malatya’yı kendisine  teslim edeceğini bildirmiştir. Böylece iki hükümdar birbirlerine daha iyice yaklaşarak dostlukları artırmak istemişlerdir. Malatya naibi Mintaş’ın bu teklifini cazip bulan Kadı Burhaneddin Erzincan’a yapacağı seferi ertelemiştir. Kadı Burhaneddin ile Memlükler arasındaki münasebetler öteden beri kötü gidiyordu. Memlüklü sultanı Berkuk aleyhinde olan her faaliyette Kadı Burhaneddin’i  sorumlu tutuyor, Kadı Burhaddin ise yakın dostu Durkadir beyi Halil’e Memlüklülerce yapılanları hazmedemiyordu. Bunun yanısıra işin ekonomik boyutu vardı. Kadı Burhaneddin Mısır hükümetinin köle ticaretini aslında merkezi durumundaki Sivas’ta, geçiş izni vermeyeceği açıklanması ilişkişleri olumsuz yönde etkilemiştir.

Kadı Burhaneddin, Erzincan Emiri Mutahharten ile savaşırken ülkesinin güneyinde otorite boşluğundan faydalanan Gazze’den Diyarbakır’a kadar olan sahada yaşamakta olan Şam, Halep, Hama ve Humus Türkmenleri’nin akrabaları olan Dulkadirliler ile birlikte ülkenin güneyindeki birçok belde ve köyleri yağmalayarak Tohma Havzasını ele geçiren bu Türkmenlere karşı sefer düzenleyerek hudutlardan bunların temizlenmesini sağladı. Dulkadirli Beyliği ile Memlüklü Devleti arasındaki anlaşmazlıklardan da faydalanarak ülkenin güney bölgelerini böylece tekrar ele geçirmiştir. Darende ve Gürün İlçeleri’nin bulunduğu bölgeleri, tüm Tohma Havzası’nı Kadı Burhaneddin, 1381 deki bu seferiyle ele geçirmiştir.  Böylece Dulkadirliler’in dolayısıyla bağlı bulunmuş oldukları Memlüklüler’in bu bölgelerdeki 20 yıllık egemenlikleri geçici bir sürede olsa kalkarak 1381 den itibaren bu bölgeler Kadı Burhaneddin Devleti’nin egemenliğine girmiş bulunuyordu.[273]

Kadı Burhaneddin’in 1381 yılındaki güney seferiyle birlikte de Dulkadirliler’in elinde belli başlı şehir olarak sadece Elbistan kalmıştır. Sivas-Malatya güzergahı ve bu bölgelerdeki yolların hakimiyeti Kadı Burhaneddin’in eline geçmiştir. Kadı  Burhaneddin eline geçmiş olan bu fırsatı çok iyi kullanıyordu. Memlüklüler’e karşı bu yolun önemi dolayısıyla da bu ülkeye birtakım imtiyazlar vermiş gibi görünerek, ülkesinin güney bölgelerindeki sükuneti de sağladıktan sonra diğer yerdeki fetihlerine devam etmiştir. 1382 yılında  Mısır memluk Sultanı, Emirul Asakir  Berkuk’un  Sultan Hacı’yı tahtan   indirerek  hükümdarlığını ilan etmesine tepki  olarak Memluk  ülkesinde karışıklar  baş göstermiştir. Özelliklede Suriye’de kanlı çatışmalar olmuştur. Bu karışıklar Memlüklüler’in Avşar Beylerinden Güzel’i vali tayin etmiştir. Avşarlar’dan Hüseyin Bey, Elbistan Valisi Alaaddin Altınboğa ayaklanarak Dulkadirliler’in yardımı ile Darende’yi ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Şehir halkının direnişi ile karşılaşınca Elbistan’a çekilmiş ve Eratna Devleti’nin yerine kurulmuş olan Kadı Burhaneddin  Devletine sığınmıştır.

Kadı Burhaneddin, Ramazanoğulları ile kurduğu dostluğa güvenerek Maraş Elbistan ve Darende’den Memlukları çıkartmak istemiş, bu maksatla 1384 yılında harekete geçerek, öncelikle yöredeki Memluklü taraftarı olan Türkmenleri cezalandırmıştır. Ancak Memluklar’ın Halep valisi Yelboğa durumdan haberdar olur olmaz, Maraş üzerine yürüdü. ve Dulkadirli Halil Beyi mağlup etti. Fakat Halil Bey kuzeye doğru çekilerek Kadı Burhanettin’in de desteğini alarak Darende ve Divriği yöresini yağma ettirmiştir. O sırada Maraş’ta ordugahını kurmuş olan yelboğa, Elbistan’a gelerek müttefik kuvvetleri önce Darende yakınlarındaki Arslantaşlar mevkiinde, daha sonra da Sivas’a yakın bir yerde birbiri ardına mağlup etti. Dulkadirli Halil Bey, düşmanını 6 Temmuz 1384 tarihinde arslantaş’ta karşılamıştır. Harran ve Resul ayn’da meskun Türkmenler’in de desteğine rağmen Halil Bey mağlup oldu, ağırlıklarını savaş meydanında bırakarak kaçtı.

1386 yılı başlarında Dulkadıroğlu Halil Bey, Memlükler üzerine tekrar akınlarına başlayarak Elbistan ve Maraş’ı beyliğine dahil etmiştir. Bu hadiseler üzerine Maraş’a gelen Halep valisi Yıl Boğa, Dulkadırlılar’ı bozguna uğrattı. Dağlara çekilen Halil Bey bir müddet sonra Kadı Burhaneddin ile ittifak etmek suretiyle Memluklar’a tabi Darende ve Divriği havalisini yağma ve tahrip etti. Maraş’ta bulunan Yelboğa bu haber üzerine Elbistan’a geldi ve müttefik kuvvetleri önce Darende yakınında ve arkasından Sivas’a yakın bir yerde iki kez mağlup etmeye muvaffak oldu. Halil Bey’in bu mağlubiyetten sonra kardeşleri ile arası açılmıştır. Nitekim kardeşlerinden Osman ve İbrahim beyler 1386 yılında Sultan Berkuk’un yanına gitmişler ve iltifatına nail olmuşlardır.Berkuk ise sürekli akınlarından bıktığı Halil Bey’i ortadan kaldırmak için faaliyete geçmiş ve Halep’de bulunan Türkmen beylerinden Umuroğlu İbrahim’i bu iş için görevlendirmiştir. Bu görevi yerine getirmek üzere harekete geçe İbrahim Bey, bir hile ile Halil Bey’i 1386 yılında öldürtmeye muvaffak olmuştur. Halil Bey, fevkalade cesur ve kahraman birisiydi. Son derece cömert olması sebebiyle de halk tarafından çok sevilir ve sayılırdı.Babası gibi Mısılılar’ın baş belası olan ve onları hayli uğraştıran Halil Bey’in öldürüldüğünde yaşı altmışı geçmişti. Kabri Melik Gazi Köyü’ndeki türbesindedir. Kadı Burhaneddin, 1387 yılında Kayseri’de isyan eden Ömeroğlu Cüneyd’i tekrar egemenliği altına almış, 1388 de de av bahanesiyle doğudaki komşusu Erzincan emiri Mutahharten’in üzerine yürümüş ve O’na istediğini kabul ettirerek barış imzalatmıştır. Yine aynı yıl içerisinde de Mutahharten’in, Kadı Burhaneddin’in Timur ile olan ilişkilerinin olduğunu ve bu iki hükümdarın da Memlüklüler’e karşı ittifak halinde bulunduğunu göstermek maksadıyla Timur’dan Kadı Burhaneddin’e gelen bir mektubu yakalayarak Mısır hükümetine göndermesi sonucunda da Memlüklüler ile Kadı Burhaneddin arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiş oldu. Her iki hükümdar da ülkelerinde bulunan tüccarları rehin tuttular. (Kadı Burhaneddin Sivas’ta, Sultan Berkük de Kahirede tutmuştu.

Memlüklü Kadı Burhaneddin ilşkilerini olumsuzlaştıran bir başka neden ise: Kadı Burhaneddin 789/1387 yılında yakın Şark’a gelen Timur’un  memnuniyetinbi anlamak için nezline bir elçi gönderdi. Timur’un cevabı mektubunu getiren elçiyi ise Erzincan hükümdarı Mutahharten yakalanarak Timur’un bu cevabı mektubunu mısır Memlüklü sultanı Berkük’a Kadı Burhaneddin’in Timur ile iş birliği halinde olduğunu isbat etmek için kullanmış bulunuyordu. Memlükler ile Kadı Burhaneddin arasında meydana gelen bu hadiseler, ilişkileri olumsuz yönde etkilerken bir diğer hususta; Malatya emiri Mintaş’ın gönderdiği elçinin, Suriye emirliğinin sultan Berkuk’a karşı muhalefete başladıklarını bildiren haberi ve Malatya’nın Anadolu ile Suriye arasındaki ticaret yollarının üzerine bulunması ve çok önemli mevkiide bulunması, Kadı Burhaneddin’in bu bölgeyi hakimiyeti altına almak  istemesiydi.

Malatya naibi Mintaş, her ne kadar davet ettiysede Kadi Burhaneddin’in Malatya yakınlarına kadar gitmesine rağmen şehri teslim etmediği ve öncü olarak gönderdiği kuvvetleri de Mintaş üzerine yürümek için Sivas’a dönerken Mintaş’ın Malatya’yı teslim edeceği haberini alan, Kadı Burhaneddin, Malatya’ya gitmeden Sivas’a geldi. Böylece Sivas’a eli boş dönen Kadı Burhaneddin,  bir müddet Sivas’tan kaldıktan sonra bu arada Kayseri’de karışıklıklara sebebiyet verdiği bildirilen ömer oglu Cüneyd’in elindeki Kayseri’yi ele geçirmek için hazırlıklara başladı. Kayseri’ye giderek Cüneyt’i itaati altına aldı. Bölgede bulunan Moğollar’a karşı şiddet kullanmayacağı sözünü alarak devlet erkanıyla bir ön görüşme yaparak onların fikirlerini ögrendi. Böylece üçüncü defa olarak Malatya  Naibi Mintaş’ın Malatya’yı teslim almak hususundaki kararlarını devlet erkanından öğrendi. Alınan kararla, Malatya’nın teslim alınmasının Kadı Burhaneddin için müsbet olacağını düşünüyordu. Kadı Burhaneddin Malatya naibi Mintaş’ın bu teklifine “eğer Malatya’dan çıkarak Sivas’a kadar gelirse gelip Malatya’yı gelip teslim alabileceğini bildirdi. Mintaş ise böyle olamayacığını, şehri eğer terk ederse kendisine bağlı emirlerin isyan ederek Malatya’yı ele geçireceklerini öne sürdü. Bunun üzerine kuvvetli bir ordu ile Malatya üzerine yürüyen Kadı Burhaneddin, yapılan bir anlaşma ile mintaş’dan teslim almıştır. Daha sonra Kadı Burhaneddin yanında Mintaş ile birlikte Sivas’a gelmiştir. Bazı tarihi kaynaklar ise Sultan Berkuk’un Malatya üzerine asker gönderdigi için korkusundan Kadı Burhaneddin’in yanına kaçtığını bildirmektedir. Bütün bu gelişmeler üzerine, Suriye’ye doğru genişleme arzusu ise Kadı Burhaneddin’i Divriği’ye kadar sokulmuş olan Memlükler ile karşı karşıya  getirmiştir.

Kadı Burhaneddin’in Malatya’yı almak üzere harakete geçmesini bir saldırı olarak kabul eden Mısır sultanı Berkuk Halep ordularının yelboğa komutasında Sivas üzerine yürümeleri emrini verdi. Kadı Burhaneddin’in muhalifi olan emirlerden Amasya emiri Ahmet, Erzincan emiri Mutahharten, Kayseri Emiri Cüneyd’in de  teşvikleriyle harekete geçen Yelboğa, 799/1388 yılı Rebiül Ahir’de Sivas önlerine gelmesinden sonra karşı koyma kararı alarak sür’atle müdafaa harbine koyuldu. Memlükler’e bağlı olan Divriği kuvvetleri de Divriği naibi Valad Şuhri’nin komutasında katıldığı Memlüklü ordusu Sivas önlerine geldi. Daha sonra, her iki devletin orduları Divrik yakınlarında savaşa tutuştular. Kırk gün süren savaşta her iki tarafta hiçbir başarı elde edemedi. Memlüklü Sultanının ordu komutanı Yelboğa, Halep’e geri dönmek zorunda kaldı. Burada karşılıklı başları ve yenilgilerle tam kırk gün süren savaş sonunda, Memlüklü ordusu en sonunda Moğollar’n da Kadı Burhaneddin ordusuna yaptığı yardımlarla yenilerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Kırk gün savaş esnasında da Mremlüklü Sultanı oldukça para ve mal ve erzak yardımı yapmasına rağmen yine de bir başarı elde edemeyen Yelboğa Halep’e geri dönmek zorunda kaldı.  Kadı Burhaneddin ile Memlükler arasındaki ilişkilerin iyiye gitmesi ancak, Timur’un yakın şarkta görülmeye başladığı zamanlarda düzelmeye başlamıştır. Memlükler’in Sivas kuşatmasını kaldırarak dönmeleri Kadı Burhaneddin’e rahat bir nefes aldırmıştır. Kadı Burhaneddin’in üst üste almış olduğu başarılar ve kazandığı zaferler ününe ün katmış ve Kayseri de Ömeroğlu Cüneyd, Erzincan da Mutahharten, Amasya’da Emir Ahmed almış oldukları yerleri Kadı Burhaneddin’den özür dileyerek geri vermişlerdir. Kadı Burhaneddin’in 1381-1389 yılları arasındaki seferleriyle Erzincan-Amasya-Malatya-Samsun hattı üzerindeki toprak ilhaklarıyla devletinin en geniş hudutlarını meydana getirmiştir.

Ancak Kadı  Burhaneddin’in Danişmedliler’in ve Eratnalılar’ın ülkesini, Orta Anadolu’ya tamamen sahip olmak, Anadolu Selçuklu Devleti’nin tabii hudutlarına erişmek politikası, bir yandan Orta Anadolu yaylasını elinde tutan Karamanoğlu’nun öte yandan da Osmanlı ekonomisinin şah damarı olan Tebriz-Tokat-Bursa yolunu kontrol edecek mühim merkezleri ele geçirerek Ankara’yı tehdit altında bulundurmaya başladığı andan itibaren Osmanlılar Kadı Burhaneddin’in karşısına ciddi bir rakip olarak çıkmışlardır. Kadı Burhaneddin aynı zamanda da Malatya’dan Kayseri’ye kadar olan bölgeleri de ele geçirmek suretiyle Suriye ile Orta ve Batı Anadoluyu birleştiren yolların kavşak noktalarını elinde bulundurması ve Suriye’ye genişleme arzusu nedeniyle de neredeyse Divrik’e kadar sokulacak kadar geniş bir alanda siyasi etki ve nüfusu bulunan Memlüklülerle de karşı karşıya getirmiştir. Kadı Burhaneddin Devletiyle Karamanoğulları, Osmanoğulları, Mısır Memlüklülerinin savaşmalarının nedeni budur.

Anadolu’da, bu devletler arasında geçen güç savaşı sürerken 1394 yılında bu güç dengelerini etkileyerek büyük ölçüde bozacak olan Timur’un büyük bir orduyla Anadolu’ya yürümüş olduğu haberi bu devlet hükümdarlarında şok etkisi yaptı. Çünkü Timur’un öteden beri Anadolu istilaya hazırlandığını hepsi de bilmekteydiler. Timur 1394 yılı başında Dicle Nehrini aşıp Anadolu’ya girdiği vakit ilk safta düşman olarak Malatya’ya kadar sokulmuş olan Mısır Memlüklüler Devleti ile Tohma Havzası’ndan itibaren Ortaanadolu’da kuvvetli bir devletin başnda Kadı Burhaneddin‘i buldu.  Başta  Kadı Burhaneddin  olmak üzere, Erzincan emiri Mutahharten’e, Karamanoğlu Alaaddin Beğê, Dulkadiroğlu Sulei Beğ’e elçiler göndererek kendisine itaat etmelerini istedi.

Timur’un kendisine “itaat et” emrini reddeden Kadı Burhaneddin Timur’a karşı savaşmak için karar aldı ve Osmanlı Devleti’nin imparatoru olan I. Bayezıt’a, Memlüklü Sultanı Berkük’a, aralarında ittifak yapmaları gerektiği konuda teklifler götürdü. Yıldırım Bayezıt ise Timur tehlikesine karşı Altunordu Devleti hükümdarı Toktamış’a ittifak teklifi yapmıştı.

1394 yılının Ağustosun’da Timur’un Sivas’a doğru hareket ettiğini ve başta Malatya, Darende, Divriği gibi bölgelerin vali ve yöneticilerinin telaşa kapılarak kaçtıklarını bu bölgelerde bulunan göçebe Türkmen ve Moğollar’ın da daha güvenli yerlere göç etmeye başladıklarını öğrenen Kadı Burhaneddin savaş hazırlıklarına başladı.

Timur’un Sivas üzerine yürümüş olduğunu haber alan ve Kadı Burhaneddin’e bağlı bulunan Karamanoğlu sözde yardım etmek için Kırşehir’den başlayarak Kayseri Develi’ye kadar her yeri yağmalamaya başladı. Bu arada ani bir kararla Anadolu’dan ayrılarak Altunordu Devleti üzerine yürüyen Timur’un tehlikesi geçici bir süreyle de olsa kalkması üzerine Kadı Burhaneddin kendisine ihanet eden Karamanoğlu ve Muhatahharten’in üzerine yürüdü. Yine bu durumdan faydalanarak çoktandır Memlüklü Sultanı ile arası iyi olmayan Dulkadirli Beyi Sevli’nin emrindeki Türkmenlerin ülkenin güney bölgelerine saldırmaları dolayısıyla bu bölgelere çeşitli kaleler inşa ettirerek bu bölgelere fırsat buldukça saldırmakta olan Kara Tatarlar’ın da tedip edilmeleri için bu bölgelerde kuvvetleri yerleştirdi.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman  Bey’in babası olan Orhan Bey, torununun (Osman Bey’in en küçük oğlunu) Cimri hadisesinden sonra Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in hizmetine vermişti. (1264-1283) Keyhüsrev de bu çocuğa Kahta tarafında Yığnık mıntıkasını tımar olarak vermişti. ışte bu zatın çocukları olan Halil, Bayat ve Ahmed Beyler bu bölgelerde ve Malatya havalisinde aşiret beyleri olarak bulunuyor ve hüküm sürüyorlardı. Hicri 798’de yani Miladi 16 Ekim 1395-4 Ekim 1396 arasında Memlüklü Sultanı Berkük ölünce Yıldırım Han Malatya bölgelerine hücum ederek bu bölgeleri tümden ele geçirdi. Darendeyi ve buraya bağlı yerleri ve Besni’yi de aldı. Sonra geri Bursa’ya döndü. İşte bu sıralarda da akrabaları olan insanlarla bu bölgelerde karşılaşmıştı.

Osmanlı Devleti’nin sınırları 1397 yılına geldiğinde oldukça sınırlarını genişletmiş bulunuyordu. Osmanlı hükümdarı I. Bayezid (Yıldırım) 1397 yılının sonbaharında Karamanoğulları üzerine yapmış olduğu seferi sonucunda kendisine bağlamıştı. Bu durumu gören Kadı Burhaneddin öteden beri de Osmanlılar için çok önemli olan Tebriz-Tokat-Bursa yolunu elinde tutmuş olması nedeniyle bu devletin ciddi bir rakip ve düşmanı haline gelmişti. Karamanoğulları üzerine yapılan sefeer, Kadı Burhaneddin’i telaşa düşürmüştü. Yıldırım Beyazıt, 1398 yılı ilkbaharında Kadı Burhaneddin’in üzerine sefer düzenlemesinin nedeni budur. Yıldırım Han, bu seferiyle birlikte Taceddinoğulları (Ordu ili bölgesinde) ve Giresun emirleri Osmanlı egemenliğini kabul ettirmiştir. Daha sonra, Kadı Burhaneddin’in Ülkesi üzerine seferini devam ettirmek niyetinde olan Yıldırım Bayezıt, Amasya Bölgesi’nde iken Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Akkoyunlu Hükümdarı Karayülük Osman Bey’in arası açılmış. Kadı Burhaneddin’in pusuya düşürülerek öldürülünce, 1398 yılında da yine bu bölgelerde geçmekte olan Sivas’lı tüccarların Dulkadirli Türkmenlerince soyulmaları nedeniyle tehdit ederek üzerine yürüyeceğini bildiren Kadı Burhaneddin aynı yıl içerisinde Akkoyunlu Devleti hükümdarı Karayülük Osman Bey ile araları açılıp savaşmaları sonucunda pusuya düşürelerek ele geçirilip 1398 yılında öldürüldü. Aynı tarihte Dulkadirli Beyi Sevli de, oğlu Sadaka’nın maiyetindeki birisi tarafından Memlüklü Sultanı Berkuk’un talimatıyla gece çadırında  hançerlettirilerek öldürülmüştür.

Sivas halkının huzurunda öldürülmesi üzerine, halk isyan ederek şehri Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman’a vermek istemediler. Karatatarlar olarak tarihi kayıtlarda zikredilen oymaklardan istemiş oldukları yardımlarla şehri savunan Sivaslılar, Kadı Burhaneddin’in 13 yaşındaki oğlu Alaaddin Ali Çelebi’yi hükümdar ilan ettiler. Fakat Karatatarlar’ın geri dönüp gitmelerinden sonra tekrar Sivas, şehrini kuşatmış olan Karayülük Osman Bey’e şehri ve kenti teslim etmeyen Sivaslılar, şehirlerinin Akkoyunlu Türkmenlerce talan edilmesini önlemek ve yaklaşmakta olan Timur tehlikesinden de korunmak maksadıyla, bu tarihlerde Amasya ve havalisini almış olan Osmanlı hükümdarı I. Bayezıt’a haber göndererek şehri gelip teslim almasını ve kendilerini de koruması için haber gönderdiler.

Bu haber üzerine, Amasya da bulunan Osmanlı hükümdarı I. Bayezıt, oğlu Süleyman Çelebi’yi büyük bir kuvvetle Sivas üzerine gönderdi. Süleyman Çelebi, Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman’ı yenerek mağlup etti. Süleyman Çelebi’ye yenilen Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman  Bey, Erzincan emiri Mutahharten’e sığınırken, Kadı Burhaneddin’in küçük yaştaki oğlu Alaaddin Ali Çelebi de, Sivas’ın Osmanlılar’a teslim edilmesinden sonra eniştesi olan Dulkadirli Beyi Nasuriddin Mehmet Bey’in yanına gitti. Daha sonra da Osmanlı Devleti hükümdarınının hizmetine girmiştir.(*)

Sivas şehri böylece Süleyman Çelebi’ye teslim edildi. Süleyman Çelebi Sivas’a gelerek şehri teslim aldı. (1398)Bu tarihten itibaren de Kadı Burhaneddin’i ülkesinin büyük bir bölümü Sivas, Amasya, Kayseri şehirleri ve Malatya’ya kadar olan tüm sahalar Osmanlı Devleti’nin egemenliği altına girdi.[274]

Burhaneddin’in küçük yaştaki oğlu Alaaddin Ali Çelebi de, Sivas’ın Osmanlılar’a teslim edilmesinden sonra eniştesi olan Dulkadirli Beyi Nasuriddin Mehmet Bey’in yanına gitti. Daha sonra da Osmanlı Devleti hükümdarınının hizmetine girmiştir.)

 

OSMANLI DEVLETİ ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ  (I)

                  (M. S: 1398/1399- 1401)

 

1398/1399 yılı yaz mevsiminde  Sultan Berkuk ölmüş, yerine  oğlu Faraç geçmiştir. Bu durumdan faydalanmak isteyen  Yıldırım Beyazıt  Han, 1399 yılında Yıldırım Bayezıt Han, yaz aylarını bu bölgelerde geçirmek üzere Kadı Burhaneddin ülkesinin güney bölgelerine geldi. Yıldırım Han, bu bölgeleri 1398/1399 tarihinde ele geçirdiği zaman bu bölgelerin beğleri Memlüklüler’in yanına kaçmışlardı. Hep burada oturuyorlardı. Yıldırım Bayezıt’ınbuseferi Memlükler’e ait olan Darende, Malatya, Divriği ve Elbistan, Behisni ve Kahta gibi bölgeleri idaresi altına aldı. Böylece Mısır Memluklu Devleti’nin elinde bulunan Anadolu toprakları  Osmanlıların eline geçmiştir. Böylece Anadolu’da siyasi birliği sağlama yolunda ilk adımları atmış oluyordu. Yıldırım Bayezıt, 1399 yılındaki bu seferiyle aynı zamanda Dulkadiriye adı verilen beldelere de bir sefer düzenlemiştir. Bu seferiyle Elbistan, Pınarbaşı, Gürün, Darende, Divriği, Malatya ve Behisni v.b. gibi bölgeleri ele geçirdi. Bu tarihlerde ise, Fırat’ın batı yakasındaki Tohma Suyu Dulkadirliler (Memlüklüler) ile Kadı Burhaneddin Devleti arasındaki hudutları belirliyordu. 1399 tarihinde Malatya’dan (Fırat) Tuna nehri (Macaristan) ne kadar uzanan büyük bir beylik kurmuşlar ve büyük bir devlet olarak Anadolu’daki tüm beylikleri de egemenlikleri altına almak istiyorlardı.

Kadı Burhaneddin’in ölümünden sonra 1398/1399 yılından Memlüklüler’in kendilerine ait olduğunu ileri sürmüş oldukları Malatya’ya kadar olan sahayı ele geçiren Osmanlılar, böylece Kadı Burhaneddin ülkesinin de hakimi olarak Timur’un ilk hedefini teşkil edecek bir devlet konumuna gelmiş bulunuyorlardı. Böylece Osmanlı padişahının Mısırlılar elinde bulunan Anadolu’yu şehirlerini alınması ve Suriye’ye doğru sefere hazırlanması üzerine Kara Yülük Osman Bey, Memluklardan yardımın keserek daha önce tabiiyetini arzetmiş olduğu Timur’un yanına gitmeyi menfatına uygun buldu. Nitekim 1399 yılında Karabağ’da kışlamakta olan Timur’un yanına giderek bütün kabilesi ile birlikte hizmetinde olduğunu bildirdi.

Aynı zamanda, Osmanlı hükümdarının Kadı Burhaneddin’in ülkesini kendi hakimiyeti altına almasıyla birlikte Erzincan Emiri Mutahharten ile de komşu olmuştu. Yıldırım Han’ın Orta Anadolu’dan Karadeniz’e, Fırat’tan Tuna’ya kadar olan bölgelerde egemenlik kurması Erzincan Emiri Mutahharten’i endişelendirdi. Yıldırım’ın Anadolu’daki birliğini sağlamaya yönelik harekatının bir gün kendisine de geleceğini bildiği için bu sıralarda Hindistan’ın fethiyle meşgul olan Timur’un 1400 yılında Azerbaycan’a gelmesiyle birlikte O’nunla görüşerek kendisine bağlılığını bildirdi ve kendisinde toprak bütünlüğünün korunacağına dair teminat aldıktan sonra Anadolu’daki gelişmeleri anlatarak Timur’u Anadolu’yu istila etmeleri ve Yıldırım Han’ın üzerine yürümesi için teşvik etmiştir. Bu teşvike aynı zamanda Akkoyunlu Hükümdarı Karayülük Osman da Mutahhartan ile birlikte Timur’u teşvik edeliğini kabul ettirmişti. Daha sonra da Kadı Burhaneddin’in ülkesi üzerinde seferini devam ettirmek niyetinde olan Yıldırım Bayezıt, Amasya bölgesinde iken Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey’in arası açılmış, bunun üzerine Karayülük Osman Bey, kendisini Kadı Burhaneddin’den koruması için Timur’a elçi göndermiştir. Timur bunun üzerine büyük bir orduyla önce Erzurum, sonra da Erzincan’a geldi. Timur’u sınırda karşılayan Mutahharten ile Karatatarlar Timur ordusuna kılavuzluk ediyorlardı. Timur ile Yıldırım arasındaki büyük savaşa neden olan Karayülük Osman Bey ile Mutahharten’in her ikisi  de Timur’un ordusunun Sivas’ı muhasarasına katılmışlardı. Timur’un Sivas’ı işgalinden sonra Mutahharten, Timur’u terkederek Erzincan’a dönerken Akkoyunlu Karayülük Osman Bey ise, Timur ile birlikte Timur’un güney seferine birlikte katılllarak Elbistan ve Malatya bölgelerinin alınmasında hazır bulunmuştur.[275]

Timur’un Anadolu seferi esnasında  Erciş’i alarak  yakıp yıktığı ve Sivas üzerine yürüdüğü  haberinin duyulması  üzerine, Memlukluların Malatya valisi ve Darende  ve Divriği  emirlerinin şehri terkederek  kaçtıklarını, yörede yaşayan  diğer Türkmen Topluluklarının  dağlık ve ormanlık  sahalara  çekildiği  yani herkesin başının çaresine baktığı hususu çağdaş kaynak  Bezm-u Rezm ‘de kaydedilmektedir. Ancak, yaklaşan Timur tehlikesi yüzünden  1401 yilinda yapilan ittifak neticesinde, tekrar Memlükler’e  iade edildi.[276] Sivas’ı işgal eden Timur kuvvetlerinin çokluğu nedeniyle Sivas’ın Osmanlılar Valisi bulunan Süleyman Çelebi burasını koruması için Malkoçoğlu’nu burada bırakarak geri çekilmiş, şehirdeki kuvvetler de bu saldırıya ancak 18 gün dayanabilmişlerdir. Sivas kale muhafızı Malkoçoğlu Bey’e hiç kimsenin hayatına dokunulmayacağına dair söz verilmesi üzerine şehri teslim etmek zorunda kalan Malkoçoğlu’na verilen bu söz tutulmayıp kale muhafızları diri diri toprağa gömülerek öldürüldüler. Sivas şehri yakıldı, yıkıldı. Halkın büyük bir kısmı kılıçtan geçirildiği gibi bir kısmından da fidye alınarak serbest bırakıldı. Sivas şehrine Gökmedrese’nin ve Çifte Minarenin yaldızlı çinileri dolayısıyla giremeyen atların kolaylıkla girebilmesi için bu çiniler saman dökülerek yakıldılar. Böylece 1400 yılında Sivas şehri Bizans ımparatoru Ramanos Diyogene zamanındaki gibi büyük bir katliama sahne oldu. Dolayısıyla Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün İlçesi, Timur tehlikesi nedeniyle tarihi kaynaklarda da ifade edildiği gibi 1401 yılında yapılan bir anlaşma ile Memlükler’e bırakılmıştır. Tohma Havzası’ndaki Osmanlı hakimiyeti sona ermiş ve bu bölgeler Memlükler’in hakimiyeti altına girmiştir.[277]

 

MEMLÜKLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (III)

                     (M. S: 1401-1402)

Timur’un 1400 Yılında, Anadolu’yu istila ederek Sivas şehri’ni yakıp yıkmış olduğu tarihlerde, Dulkadirli ülkesi’nde Nasreddin Mehmed hüküm sürmekte, Sevli Beğ’in tam aksine Bayezit’in taraftarı olarak Timur’a düşmanca tavırlar sergiliyorlardı. Timur 1400 yılında Sivas şehrini kuşattığı zaman Dulkadirli Türkmenleri de O’nun Elbistan’ın kuzeyindeki yaylalarda otlayan atlarını çalarak onu yıpratmağa çalışıyorlardı. Türkmenlerin bu hareketlerinden dolayı Dulkadir ülkesi de Timur ordusunun saldırılarına maruz kaldı. Sivas’ı düşüren Timur, Dulkadirliler’i cezalandırmak için kuvvetlerini Elbistan üzerine doğru sevketti. Oğlu Şahruh’un yanında karayülük Osman Bey de olduğu halde, öncü kuvvetleri ile şehre yaklaşınca Türkmenler dağlara çekildiler. Şahruh’un bölgeden çekilmesiyle de Timur kevvetlerine saldırmaya devam ettiler. Timur, Elbistan’dan Malatya’ya kadar olan bölgeleri bve Behisni gibi şehirleri ele geçirerek Suriye üzerinden Anadolu’yu terkettikten sonra yine aynı yıl içerisinde yapmış olduğu  Suriye seferinde de  Dulkadirliler üzerine kuvvetler göndererek Tedmür yakınlarında göçebe bir halde yaşayan Türkmenleri dağıtarak mallarına el koydurttu. Sivas şehrini yakıp yıktıktan sonra daha ileri gitmeyen Timur bu defa ülkenin güney bölgelerine yönelerek Sivas’ın güneyindeki tüm bölgeleri Zamantı bölgesini, Elbistan, Darende ve Malatya bölgelerini ele geçirerek 1401 yılında Suriye’yi işgal etti. Timur’un bu harekatında, Karayülük Osman Bey kılavuzluk ediyordu. Timur bu seferlere katılması dolayısıyla başşehri Diyarbakır olmak üzere Diyarbakır ve havalisini Karayülük Osman Bey’e vermiş, o da az bir zamanda bu bölgede kendi devletini kurmuştur. Sivas şehrinin ele geçirilerek halkının kılıçtan geçirilmesi ve kentin yakılıp yıkılmasına çok üzülen Yıldırım Han bunlara neden olanları Mutahharten ve Karayülük Osman Bey’i cezalandırmak ve topraklarını da ele geçirerek bu işe son vermek maksadıyla önce Erzincan Emiri’nin üzerine yürüdü. Mutahharten’i yenerek kendisine bağladı. Fakat Emir Mutahharten bu kez yine Timur’u Yıldırım aleyhine kışkırtarak Anadolu’ya sefer düzenlemesine neden oldu. Bu arada Karakoyun’lu ülkesinin Timur tarafından ele geçirilmesinin ardından hükümdarı bulunan Kara Yusuf, Yıldırım Han’a sığınmıştı. Bu hadiseden sonra Timur ile Yıldırım arasındaki gerginlik daha da artmıştır. Emir Mutahharten’in teşvik ve şikayetiyle Yıldırım Han’dan, Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf’un geri verilmesi ya da Osmanlı Topraklarından çıkarılmasını istedi. Bunu şiddetlle reddeden Yıldırım ile Timur arasındaki Ankara Savaşı da böylece kaçınılmaz oluyordu.

1402 yılında yapılan savaşta Osmanlı hükümdarı yenilerek Timur’a esir olurken Anadolu bir kez daha Timur ordusunca istila ediliyordu. Bazı tarihi kaynaklara göre; Sivas’ın düşüşü üzerine harekete geçen Yıldırım Bayezıd Han, Sivas şehrini geri almış ve ardından Timur’un yanında yer alan Mutahharten’in üzerine yürüyerek  1401 yılının Temmuz ayında Kemah kalesi’ni ele geçirmiştir. Fakat, yaklaşan Timur tehlikesi yüzünden 1401 yılında yapılan anlaşmayla Sivas ve havalisi, Timur tehlikesi nedeniyle 1401 yılında yapılan bir anlaşma ile Memlükler’e bırakılmıştır. Diğer bir çok tarihi kaynağa göre de; Timur’un Anadolu’yu terketmesinden sonra Anadolu’da meydana gelen faydalalan Dulkadirliler, Mısır Memlüklü Sultanı Melik Eşref’in teşvik ve desteğiyle bu bölgeye gelerek tekrar yerleşmişlerdir. Memlükler’e bağlı olan Dulkadirli Beyliği, Sivas ve havalisini(Şarkışla, Altınyayla ve Ulaş ilçelerinin kapladığı sahaları 1402 yılına kadar), güney bölgelerini Zamantı (Pınarbaşı) dahil olmak üzere Tohma Havzası’nın bulunduğu Gürün ve Darende ve Kangal ilçelerini, Malatya’dan Divriğiye kadar olan tüm sahayı 1402 yılından 1405 yılına kadar ele geçirmişlerdi. Bazı tarihi kaynaklara göre de, Timur, Sivas ve havalisini Yıldırım Bayezıd Han’ı yendikten sonra Anadolu’dan ayrılırken Al-i tarihinin II. Cildinin 27. sayfasında belirtildiği gibi Sivas’ı Kara Yülük Osman Beğ’e bırakmıştır.

1402 yılında yapılan Ankara Savaşıyla Yıldırım Han’ın yenilerek esir düşmesinin ardından Anadolu beylikleri tekrar kuruldu. Osmanlı Devleti fetret devrine girdi. Yıldırım Han’ın üç oğlu Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Bursa’da, Mehmed Çelebi Amasya’da kendi beyliklerini kurarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 28 Temmuz 1402 Ankara Bozgununundan sonra başlayan Osmanlı Fetret döneminde Sivas’a Kadı Burhaneddin Ahmed’in damadı Mezid Beğ, Timur’dan menşur alarak hakim olmuştur. Amasya, tokat, Sivas ve Canik çevresinde Karadevlet Şah Kubadoğlu, İnaloğlu, Gözleroğlu, Köpekpğlu, Mezid Beğ gibi eşkıya nüfuzlarından ve fırsattan yararlanarak birer beylik kurmaya yeltenmişlerdi. Mezid Beğ’den şikayetçi olan halk, durumu Çelebi Mehmed’e bildirerek onu şikayet ettiler. Çelebi Mehmed de Sivas üzerine güvenilir beylerinden Bayezıd paşa’yı görevlendirdi.

XV. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda saltanat kavgalarının yaşandığı dönemlerde, Bu durumdan faydalanmak isteyen Mezid bey Sivas’ı kısa bir süre ele geçirmiş ise de şehir tekrar Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Bu sırada Amasya’da bulunan Yıldırm Bayezıd’ın oğlu Mehmed Çelebi, veziri Bayezıd Paşa’yı Sivas üzerine yollamış ve Bayezıd Paşa, teslim olması karşılığında Mezid Beğ’e bir takım tekliflerde bulunduysa da, kabul etmemesi üzerine Bayezıd Paşa Sivas üzerine yürüyüp Burhaneddin’in taraftarlarını yenerek Mezid Bey’i tutsak etti. Sivas’a girip kaleyi ele geçirince, mecburiyet karşısında teslim olan Mezid Beğ, affedilerek Sivas’a vali olarak atanmıştır. İkinci defa Osmanlılar’ın egmenliği altına giren Sivas’ta kadı Burhaneddin ailesinin etkileri bir süre daha devam etmiştir. Mezid Beğ, Köpekoğlu Süleyman Beğ ve Karamanoğulları’nın teşvikiyle bir kez daha bağımsızlığını ilan ettiyse de 1407 de bir defa daha affedilmiş ve Sivas Beylerbeyliğine Yıldızoğlu Mehmet Paşa atanmıştır. Köpekoğlu Hüseyin Bey’de bu arada Kadı Burhaneddin’in oğlu Zeynel Abidin’i alarak Malatya taraflarına kaçtı. Mezid Bey, Yakut Paşa’nın hatırından dolayı bağışlandı. Sivas Beylerbeyliğine Yıldızlı oğlu Muhammet Paş atandı. Osmanlıdaki saltanan mücadelecesinden yararlanan Köpekoğlu Hüseyin Bey, 1413’te Sivas’a hücum edip Sivas Beylerbeyi Mehmet Paşa’yı öldürerek yerine Kadı Burhaneddin’in oğlu Zeynel Abidin’i geçirmişti. Bunun üzerine Osmanlılar Sivas’ı ikinci kez Mezit Bey’e verdiler ve Amasya’dan yeterli askerle yola çıkan Mezid Bey ansızın Sivas’a girip asileri ele geçirmiştir. Mezid Bey’in Sivas’taki beyliğinin süresi bilinmemektedir. Tacu’t-Tevarih ve Müneccimbaşı tarihinin açıklamalarından Sivas’ın 805/1402-1403 yılı içinde Çelebi Mehmet’in eline geçtiği anlaşılmaktadır. Bazı Osmanlı tarihlerine göre Ankara olayından sonra Sivas’ı elde ettiğine göre bir yıldan fazla olması gerekir. Bu Mezid olayı 805/1402-1403’ ten 810/1407-1408 yılına kadar beş yıl sürmüştür. Dolayısıyla Sivas ve havalisinin tamamen Osmanlı devletinin hakimiyetine girmesi, 1407/1408 yıllarında vukubulmuştur.

Timur’un Yıldırım Bayezıt’ı 1402 yılında meydana gelen Ankara Savaşı’nda yenerek esir almasından sonra Darende ve yöresi tekrar  Memlukler idaresine geçmiştir. Timur’un Anadolu’yu terketmesinin ardından  Anadolu’da meydana gelen  otorite boşluğundan ve Mısır Memlükleri’nin taht mücadelelerinden faydalanan Dulkadirliler,  Memlükler’e ait olan Sivas’ın güney bölgelerini Zamantı (Pınarbaşı) dahil olmak üzere Tohma Havzası’nın bulunduğu bölgeleri (Bugünkü Gürün ve Darende İlçeleri) Malatya’ya kadar olan tüm sahayı 1402 yılından 1405 yılına kadar ele geçirdiler.

Diğer tarihi kaynaklara göre; bu bölgelerde daha önceden hüküm sürmekte olan ve Memlüklüler’e bağlı bulunan beğler Memlüklü Sultanı’nın destek ve teşvikiyle Timur’un Anadolu’dan ayrılmasından sonra bu bölgelere tekrar gönderilerek yerleştirildiler. Diğer taraftan Dulkadirliler’in elinden çıkmış olan Zamantı, Elbistan, Gürün, Darende, Malatya, Besni gibi bölgeler Yıldırım Bayezit’in Timur’a yenilmesinden sonra bu bölgeler tekrar Dulkadirliler’in eline geçmiştir. Çünkü Oruç Beğ Tarihi’nde; ”Yıldırım Han, bu bölgeleri 1398 tarihinde ele geçirdiği zaman bu bölgelerin beğleri Memlüklüler’in yanına kaçmışlardı. Hep burada oturuyorlardı. Ne zamanki Yıldırım Han, Timur’a yenildi. İşte bu tarihten itibaren Mısır Memlüklü Sultanı  Melik Eşref’in teşvik ve desteğiyle bu beyler geri yerlerine gönderildiler”denmektedir.

Bütün bu bilgilere göre, Darende ve havalisinin 1402 yılından itibaren Dulkadirliler’in eğemenliği altına girmiş olduğunu göstermektedir. Bu tarihten sonra Memlükler, Dulkadirliler eliyle bu bölgelere” hükmetmeye başladılar. Bu tarihten sonra Memlüklüler (Dulkadirliler eliyle) hükmetmeye başladılar. Dolayısıyla Darende ve havalisi 1402 yılından itibaren Memlükler’e bağlı olan Dulkadirliler’in eğemenliği altına girmiş bu tarihten Yavuz Sultan Selim Han’n 1516 yılında yapmış olduğu Mercidabık Savaşı’na kadar bu beyliğin eğemenliği altında kalmıştır.[278]

 

DULKADİRLİLER ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ   (V)

                 (M. S: 1402-1516)

Timur’un 1400 Yılında, Anadolu’yu istila ederek Sivas şehri’ni yakıp yıkmış olduğu tarihlerde, Dulkadirli ülkesi’nde Nasreddin Mehmed hüküm sürmekte, Sevli Beğ’in tam aksine Bayezit’in taraftarı olarak Timur’a düşmanca tavırlar sergiliyorlardı. Timur 1400 yılında Sivas şehrini kuşattığı zaman Dulkadirli Türkmenleri de O’nun Elbistan’ın kuzeyindeki yaylalarda otlayan atlarını çalarak onu yıpratmağa çalışıyorlardı. Türkmenlerin bu hareketlerinden dolayı Dulkadir ülkesi de Timur ordusunun saldırılarına maruz kaldı. Sivas’ı düşüren Timur, Dulkadirliler’i cezalandırmak için kuvvetlerini Elbistan üzerine doğru sevketti. Oğlu Şahruh’un yanında karayülük Osman Bey de olduğu halde, öncü kuvvetleri ile şehre yaklaşınca Türkmenler dağlara çekildiler. Şahruh’un bölgeden çekilmesiyle de Timur kevvetlerine saldırmaya devam ettiler. Timur, Elbistan’dan Malatya’ya kadar olan bölgeleri, Behisni vb. şehirleri ele geçirerek Suriye üzerinden Anadolu’yu terkettikten sonra yine aynı yıl içerisinde yapmış olduğu  Suriye seferinde de  Dulkadirlilrer üzerine kuvvetler göndererek Tedmür yakınlarında göçebe bir halde yaşayan Türkmenleri dağıtarak mallarına el koydurttu.

 1402 yılında,  Timur’un Ankara savaşıyla yenerek esir almasından sonra Anadolu’yu terketnmesinin ardından  Anadolu’da meydana gelen  otorite boşluğundan ve Mısır Memlüklerinin taht mücadelelerinden fayfdalanan Dulkadirliler,  Sivas’ın güney bölgelerini Zamantı (Pınarbaşı) dahil olmak üzere Tohma Havzasının bulunduğu bölgeleri Malatya’ya kadar olan tüm sahayı 1402 yılından 1405 yılına kadar ele geçirdiler. Diğer tarihi kaynaklara göre, bu bölgelerde daha önceden hüküm sürmekte olan ve Memlüklüler’e bağlı bulunan beğler Memlüklü Sultanı’nın destek ve teşvikiyle Timur’un Anadolu’dan ayrılmasından sonra bu bölgelere tekrar gönderilerek yerleştirildiler.

Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre bu Türkmen beğleri de Dulkadirliler’e mensup bulunmaktaydılar. Zaten Dulkadirli Beyi Nasreddin Mehmed’in Darende ve havalisini 1405 yılında kesinlikle ele geçirmiş olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu bölgelere daha sonraki yıllarda egemen olacak olan Osmanlılar bu tarihlerde Fetret Dönemini yaşamakta ve sonraki yıllarda da ancak Memlüklüleri’nin nüfuzu altında kalmış olan Dulkadirli Beyliğinin egemen olduğu bölgeler haline gelmiş, bu egemenlik de Yavuz Sultan Selim’in Dulkadirli ülkesine yapmış Mısır Memlüklü Sultanı Melik Eşref’in teşvik ve desteğiyle bu beğler geri yerlerine gönderildiler. Bu tarihten sonra Memlüklüler (Dulkadirliler eliyle) hükmetmeye başladılar.[279]

1402 yılında da Timur Yıldırım’ı Ankara Savaşında yenerek esir almasından sonra Anadolu’yu terketmesinin ardından Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğundan ve Mısır Memlüklülerinin tarihlerde Dulkadirliler’in egemenliği altında bulunduğunu göstermektedir. Maraş Tahrir Defteri 477, 511, 538, 543. sayfalarında Gürün’ün Darende’ye bağlı 168 nüfuslu bir köydür. Aynı bilgiler Malatya Tahrir Defterlerinde de mevcuttur.

Bu konuda, daha detaylı bilgileri Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Tapu Tahrir Defterleri ile Evkaf Defterleri kayıtlarında bulmak mümkündür. Bu konuda başvurulabilecek kayıtlar şunlardır: Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları mübeyyin. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518 yılına ait Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533 yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri 966/Miladi:1550 yılına ait Vilayet-i Rum (Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı Bekir, Van, Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe defterleri. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri 947/Miladi:1531 yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad ve Yörükan Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal defter müsveddelerindeki kayıtlar. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri 1221/Miladi: 1805 yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve tımarların yoklamasını havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter kayıtları.[280]

Dolayasıyla ilçemiz Gürün, 1402 yılından 1516 yılına kadar Dulkadirliler’in egemenliğinde kalmıştır. (Bakanız harita: 33. )Bu bölgeler 1402 yılından Dulkadirliler’in egemenliği altına girmesinden sonra devamlı olarak Dulkadirliler ile (harita 33’e bak) bu beyliğin bağlı bulunduğu Memlüklü Devleti’nin mücadele sahası olmuş ve bir çok kez de Dulkadirliler ile Memlüklüler’in mücadele sahası olmuştur. Bu nedenle de her iki devlet arasında da sık sık el değiştirmiştir.

Tarihi kaynaklardan anlaşildığına göre, bu Türkmen beğleri de Dulkadirliler’e mensup bulunmaktaydılar. Zaten Dulkadirli Beyi Nasreddin Mehmed’in Darende ve havalisini 1405 yılında kesinlikle ele geçirmiş olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu bölgelere daha sonraki yıllarda egemen olacak olan Osmanlılar, bu tarihlerde fetret dönemini yaşamakta ve sonraki yıllarda ancak Memlükler’in nüfuzu altında kalmış olan Dulkadirli Beyliğinin egemen oldugu bölgeler haline gelmiştir. Zengibar Kalesi’nde bulunan 909/1405 tarihli bir kitabeden anlaşıldığına göre, Kansu Gavri zamanında Mısır, Memlükler’in elinde bulunuyordu. Timur kuvvetlerinin Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Nasreddin Mehmed Bey, (1398-1443) Darende’yi 1405 yılında Dulkadirli topraklarına kattı. Daha sonraki yıllarda  başta Darende olmak üzere Tohma Havzası bir çok kere Dulkadirliler ile Memlükler arasında el değiştirmiştir. Bütün bu bölgeler, Dulkadirliler ile Memlükler arasında el değiştirmiştir. Fakat yine de Dulkadirli Beyliği’nin egemenliği bu bölgelerde uzun sürece devam etmiştir. Her ne kadar Osmanlı Devleti bu bölgeleri ele geçirmek için birkaç kez teşebbüss etmişse de bunu gerçekleştirememişler. Her ne kadar Dulkadirliler bağımsız hareket etmek istemişse de buna çoğu  zaman bağlı oldukları Mısır Memlükler Devleti buna izin vermemiş devamlı olarak kontrol altında tutmuştur. Fakat buna rağmen Dulkadirliler Darende ve havalisini, Osmanlılar’ın egemenliğine geçinceye kadar ellerinde tutmayı başarmışlardır.

Mısır’da  El Muayyed Şeyh (1412-1421) Sultan olduktan sonra, Nasreddin Mehmed Bey’i Osmanlılar’a karşı kendi tarafına çekebilmek için, daha önce Dulkadirli Nasrettin Mehmet Bey Memluklular’dan intikam almak için fırsat kolladı ise de oğlu tutsak edilerek Kahireye gönderildi. Nasrettin’ in eşi Hatice Hatun, oğlunun kurtarılması için  Kahireye gitti. Sultana sadık kalacağına söz vermesi karışılığında oğlunu serbest bıraktırdı. Ocak 1417 yılında oğlu  ve hatunu  döner dönmez   Nasreddin  bey  Memluklulara karşı  husumetini  sürdürdü. Köpekoğlu  Hüseyin Malatyayı, Karamanoğlu Mehmet Bey de Memlükler’in vasalı Ramazan oğlullarından Tarsus’u   Dulkadirli Nasreddin Mehmet Bey de Darende’yi geri aldığı gibi Besni’yi de ülkesine katmıştır. [281]

Aynı yıl içinde Memluk  kuvvetleri Tarsus, Malatya yönünde ilerlerken Memluk sultanı Şeyhin  oğlu İbrahim,  Elbistan üzerine yürüdü. Dulkadirli Nasreddin Mehmet, düşmanın çokluğu  karşısında  geri çekildi. İbrahim Elbistan’ı  işgal etti ve Kayseri yönünde kaçan Nasreddin Mehmet’i takibe  başladı. Sultan Hanı  ve Sarızda’ki  yenilgiye rağmen  canını kurtardı. Fakat ordusu dağıldı. İbrahim Bey aldığı ganimetlerle Elbistan’da bulunan babasının yanına dönmüştür. Nasredddin Mehmet,  Sultana itaattan başka çare olmadığını anlayınca  oğullarından birini sultanın  yanına rehin bırakma  ve Darende’yi de tahliye  etmeye  razı oldu. Ancak Nasreddin Mehmet’in amcası İbrahim Beyin Oğlu Davud Darende’yi boşaltmaya yanaşmamıştır. Fakat Sultan  Şeyhin   idaresindeki güçlü Memluk ordusu karşısında daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu anlayınca  Darende’yi sultana teslim ettiği  gibi itaatını da bildirmesi karşılığında kendisine  bir hi’lat verildi. Sultan Şeyh Darende’ye bir memluk valisi  tayin etmiş Besni üzerine yürüyerek  şehri teslim almıştır. 1419 yılında Memluk Sultanı Şeyh’in  ölümünden sonra  iktidarı ele geçiren Tatar’a karşı Suriye’de Altınboğa Karmış isyan edince  fırsattan istifade eden  Dulkadirli İbrahim Bey’in torunu Tuğrak  Malatya’yı ele geçirdi. Tatar isyanı  bastırmak için  Suriye’ye girdiği sırada Dulkadirli beylerinden  Alaaddin Ali bağlılığını  bildirdi.Tatar bundan memnun oldu ve idaresinde bulunan Maraş’a ilavetten Antep ve Darende’nin  idaresini de 1421 yılı Ağustos Ayında ona bıraktı.[282]

Memluk tahtında  meydana gelen değişmeler, olayların gelişmesine  bakılırsa onlara  tabi olan topraklarda da hissediliyordu. Nitekim, Tatar’dan sonra tahta geçen Barsbay Antep ve Darende halkına Alaaddin Ali Bey’in  haksız yere baskı  yaptığını ileri sürerek   bu iki şehrin idaresini  ondan alarak  yine bir Dulkadirli Bey’i  olan  nasreddin Mehmed’e vermiştir. Kaynaklarda kaydedilmesine rağmen Sultan Baybars’ın Antep ve Darende’yi Nasreddin Mehmed Bey’e verdiği anlaşılıyor.[283]

1436 yılında Sultan Barsbay’ın Dulkadirli seferine  çıktığını görüyoruz. Antep üzerinden Pazarcık’a oradan  da Besni yoluyla Elbistan’a ulaştı. Dulkadir beyi Nasreddini kaçmış olduğunu öğrenince Memlüklü askerlerinin kumandanı tanribilmiş, şehri tahrip ve yağma edip halkını da Darende’ye sürmüştür. Nasreddin Mehmed Beğ, 44 seneden fazla Dulkadirliler’in başında bulunmuş ve 1443 yılında 80 yaşındayken ölmüştür.

1453 yılında Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmed bulunurken, Süleyman Bey 1454 yılında vefat  etmiş ve yerine oğlu Melik Arslan, Dulkadirli Beyi olmuştur. Daha sonra  ise bu beyliğin başına, Şahbudak ve Şahsuvar Beyler geçtiler. 1467 yılında da Dulkadirliler’den şahsuvar Bey tarafından ele geçirilen şehir, 1500 yılına kadar Dulkadirliler’in elinde kalmıştır. Bu tarihten  Darende Şehri, tekrar  Memlükler’in eline geçmiştir.[284]

Osmanlılar’ın koruyup yardım ettiği Şahsuvar Bey, 1467 yılında Memlüklü Sultanı Hoşkadem’in, Berdi Bey, komutasında gönderdiği orduyu bozguna uğrattığı gibi, mayıs 1468 de Kayıtbay’ın Emir kulaksız komutasındaki büyük ordularını yenerek Memlüklü ordusunu perişan etmiş ve Darende’yi Memlükler’in elinden almıştır. Mısırlılar’n elinde bulunan Darende’yi ve Ramazanoğullarının elinde bulunan Payas ve Sis’i (Kozan) ele geçirmiştir.

Bunun üzerine harekete geçen Memlük ordusu, Ceyhan nehri kıyısındaki savaşta, Şehsuvar Bey’i bozguna uğratarak yakalatmış ve O’nu da Halil Bey, gibi Kahire’de “Bab el-zubeylde” idam ettirmiştir. Dulkadirli Beylerinden Şahsuvar Bey, Memlüklü dostu Ramazanogullari lie  bozuştu. Bu sırada Osmanlı ordusunun Karamanlı topraklarında ilerlemesinde cesaret alan  Şahsuvar Bey Göksu  nehri üzerindeki  Feke’yi alarak Kozan’ı  kuşattı. Darende’ye yönelik Dulkadirli  Saldırıları  ise,  aralıksız devam ediyordu. Bu sırada Anadolu, Osmanlı Akkoyunlu ve Memluklu  devletlerinin menfaatlerinin  çatıştığı bir ülke konumunda idi. Anadolu’daki Türkmen Beylikleri ise, kaybettikleri toprak ve itibarlarını yeniden  kazanmak için sürekli  saf değiştiriyorlar ve adeta bir yeni Timur bekliyorlardı. Türkmen beylerinden Şahsuvar Bey, Osmanlı dostluğundan  aldığı cesaretle Halep üzerine akınlar yapıyor, diğer yandanda uzun süre  geçirmeye çalışıyordu.

   Memluk Sultanı Kayıtbay’ın  Anadolu seferini  geçiktirmesindende  istifade eden Şahsuvar Bey, uzun bir kuşatmadan Sonra Memluk valisi Balabanoğlu’nun  Darende’den çıkartarak şehri ele geçirdi. Daha sonra 1468 tarihinde Memluklular arasında barış yapmak istedi. Memluk Sultanı  Kayıtbay Anadolu seferi için Özbey idaresindeki ordu Kahire’den çıktığı sırada Dulkadirli elçiside sabul etmemiştir. Halep’te toplanan Memluk kuvvetleri  Özbey’in idaresinde 1469 yılı Nisan Ayında Maraş’ın Güney-batısında Ceyhan Nehrinin sol tarafında  Şahsuvar Beyin  kardeşi Moğolbay,  idaresindeki  Dulkadirli ordusuyla  karşılaştı. Dulkadirli Beyliği mağlup oldu ve dağıldı. Şahsuvar yöreyi iyi bildiği için gerilla usülü savaşmayı  tercih etti ve Kadirli ‘ye çekildi. Türkmenlerin ani  baskın  ve saldırıları   sonucu Özbey ve kuvvetleri  bozgun halinde Halep’e döndü. Şahsuvar Bey, memluklu yönetiminden  kurtulmak için her çareye baş vurmuş, zaman zaman da başarılı olmuştur. Nitekim bu başarılarından dolayı  doğrudan Memlük  valilerince iade edilen  Darende, Antep, Kadirli, Kozan ve Ramazanoğullarına ait Adana’yı idaresi altına almıştır. Ancak Sultan Kayıtbay’ın çok yönlü baskıları  sonunda, Antep’te bulunan Memluk kumandanına   kıymetli hediyelerle bir temsilci göndererek Sultan Kayıtbay’a itaatini  arzedip Barış teklifinde bulundu. (9 Agostos 1471)  teklifini kabul eden  Yaş-Bek barış  şartlarını  görüşmek üzere  Kazasker Şemseddin b. Aca’yı  Dulkadirli Bey’inin  yanına  gönderdi. Memlüklü  temsilcisinin Dulkadirlilerin  Kozan ve Darende  şehirlerin  terketmeleri  hususunda yaptığı  talep Şahsuvar Bey  tarafindan reddedildi. Şahsuvar Bey Yaş-Bek’le barış yapılamadığı için  Türkmenleri  toplamak  maksadıyla  Amik ovasına   yönelmiş ise  Memlüklü takibi üzerine  Maraş’a dönmek zorunda  kalmıştır. Bu sırada Kayıtbay  Osmanlılar ile Diplomatik  yoldan yakınlık kurmuş,  bir yandan Yaş-Bek  idaresindeki kuvvetleri   Kadirli’de  Şahsuvar Bey’i  kuşatmış ve şehri  almıştır. Bunu Kozan’ın alınması  takip etmiştir. Durumunun kötüye gittiğini gören Şahsuvar Bey, Tataroglu Alaaddin-i Yaş-bek’e  göndererek barış  istedi. Nisan 1472  tarihinde Amik Ovası’nda   Yaş-Bek’e  ulaştı. Şahsuvar Bey’in Darende’yi  Memlüklar’e terkedeceğini bildirdi. Fakat  kahire’ye ulaştırılan  teklifi sultan Kayıtbay kabul etmedi. Yaş-Bek, yürüyüşüne devam ederek Dulkadirli  topraklarına  girdi. Türkmen beylerinin  kendisini  terketmesinden  sonra güç kaybına  uğrayan  Şahsuvar Bey,  düşmanın karşısınada çıkamadı. Zamantı Kalesine çekildi. Sonunda yakalanarak  bir kısım  kumandaları  ile birlikte Kahire’de  idam  edilmiştir.

Dulkadirli Beyliği’nin eğemenliği bu bölgelerde uzun sürece devam etmiştir. Her ne kadar Osmanlı Devleti bu bölgeleri ele geçirmek için birkaç kez teşebbüss etmişse de bunu gerçekleştirememişler. 1484 yılındaki teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlanmış, yapılan Osmanlı-Dulkadirli Savaşını Dulkadirli Beyi Alaüddevle kazanmıştır. Dulkadirli Beyi Alaüddevle, annesi anısına Elbistan’ın Kızılcabaş mahallesinde adına Hatuniye veya Sa’diye (Cenderiyye Medresesi olarak da bilinir) medresesi denilen bir medrese ve yanında da bir cami yaptırmıştır.

1483 yılında yaptırılan bu caminin vakıfları arasında İlçemiz Gürün de bulunmaktadır. Bu tarihi kayıtta şöyle  açıklanmaktadır:” Oba mahallesi’nde Derb Köprüsünde bir değirmen, Pınarbaşında yenice mezrası köyünde Şeyhcuğaz mezrasının yarısı, Ağca alan yanında Zillihan mezrası Ozan köyü hububatının yarısı, Sarsab köyünden iki değirmen ve Gürün Köyü malikanesi’nin yarısı Hatuniye Camii ve Medresesi’nin vakıflarıdır.” Denilmektedir. Bu dönemde Gürün ilçesi’nin bir kısmı(güney ve batı kesimimleri) Elbistan’a bağlıdır. Bir kısmı da (doğu kesimleri)  Darende İlçesi’ne bağlı bulunmaktadır. Ve bu araziler’in büyük bir kısmı Darende’deki “Somuncu Baba” Vakfının arazileri olarak sayılmaktadır.[285]

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU ZAMANINDA GÜRÜN İLÇESİ (II)

                                                     (1516-1923)

  Osmanlı İmparatorluğu Zamanında (II) (M. S: 1516-1923)                                                   

Tarihler XV. yüzyılı gösterirken dünyada iki tane büyük Türk devleti bulunuyordu. Bunlardan birisi, kendisine Ed-Devletit-Türkiye”(Türkiye Devleti) adının verilmiş olduğu Mısır’da hüküm süren Memlüklü Türk Devleti. Diğeri ise, Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan topraklarda sınırlarını gittikçe hem doğuya hem batıya olmak üzere genişletmekte olan Osmanlı İmparatorluğu idi. Toroslar ve Fırat, bu iki büyük Türk devletini birbirinden ayırıyordu. Çukurova’daki Ramazan Oğulları Beyliği kesin olarak Memlüklüler’e bağlı bulunurken, Maraş ve havalisinde hüküm süren Dulkadirli Beyliği ise, kurulduğundan beri Mısır Memlüklerine tabi bir konumdaydı. Memlükler’in Osmanlı Devleti ile ilişkileri, II. Murat zamanından itibaren başlamıştır. Her iki Türk devleti arasında tampon bir ülke konumunda bulunan Dulkadirli Beyliği, zaman zaman Memlükler, zaman zaman da Osmanlılar tarafında görünüyordu. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında, Fatih’ten korkan Dulkadirliler tekrar Memlüklüler’e yaklaşma siyasetini gütmeye başlamışlardı. Fakat bu siyaset, Osmanlılardan korktukları için(görünür bir şekilde değil)suyun altından cereyan eder nitelikteydi.

Fatih’in gözü batıda ve denizlerde olduğu için, Toroslar’ı ve Fırat’ı geçip Memlükler’le çarpışmayı düşünmüyordu. O’nun için bir tampon devlet olarak Dulkadirliler’i muhafaza, Osmanlı menfaatlerine uygundu. Fakat daha sonraki tarihlerde. Fırat’ın ve Toroslar’ın bu tarafında böyle bir dahili bir muhtariyetin varlığını sürdürmesi, Osmanlılar’ın menfaatlleri ve geleceği için büyük tehlike arzediyordu. Anadolu’nun ve Türkiye Devleti’nin birliğine engeldi. Osmanlılar’ın bu çok geniş arazide ve mühim kilit noktaları oluşturan bu bölge, askerce, insanca ve zenginlikçe faydalanmalarına engel teşkil ediyordu. Çünkü bu tarihlerde Dulkadirli Beyliği, üç Müslüman devlet (İran, İstanbul, Kahire hükümetleri)arasında ne tarafa meylederse, diğerleri hakkında dengeyi büsbütün bozabilecek bir konumda bulunuyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim Han zamanında böyle olmuştur. Dulkadirliler’in Osmanlılarca ele geçirilmesi, İran(Şah İsmail)ve Mısır(Kansu Giray)aleyhine olmuş, her iki devletin de tarihten silinmesine neden olmuştur.

Öteden beri Memlüklüler ile Osmanlılar arasında rekabet vardı. Her iki devlet arasındaki bu rekabeti de, Dulkadirli Beyliği oluşturuyordu. Daha çok önceleri Sultan Berkuk, Yıldırım Bayezıt Han’n Mısır’ı almasından ve Memlüklüler Devleti’ni ortadan kaldırmasından korktuğunu açıkça söylemişti. Fatih ise; Yıldırım’ın durumundan daha güçlü bulunuyordu.

Ayrıca İstanbul’u fetheden bir hükümdar olduğu için İslam aleminde oldukça prestij sahibiydi. Her iki imparatorluğu Fırat ve Toroslar birbirinden ayıryordu. Bir zamanlar Orta Anadolu’ya kadar iyice girmiş olan Memlüklüler Toroslar’ın arka yüzüne kadar gerilemiş durumda olsalar da; Tohma Havzası bölgesinde etki ve nüfuzları bulunmaktaydı. Bu durum her konuda kendini gösteriyordu. Fatih döneminde Dulkadirliler üzerindeki Osmanlı etki ve nüfuzunu Memlüklüler çekemiyordu. Bu nedenle, Dulkadirli Beyliği, bu iki Türk İmparatorluğu’nun mücadele ve rekabet sahası olmuştur. Kahire kuvvetleriyle bugün Maraş tahtına bir Dulkadiroğlu oturtuluyor, bir müddet sonra İstanbul kuvvetleriyle gelen bu beyin kardeşi onun yerine getiriliyordu. 1479 yılında Fatih daha cesur bir adım atarak, Hicaz’da hacıların susuzluktan ıztırap çektiğini söyleyerek Hicaz su yollarını tamir ettirmek istediğini Sultan Kayıtbay’a bildirdi. Fakat Memlüklü Sultanı bu durumu kabul etmeyerek reddetti. Her iki devlet de İslam aleminde liderliğe oynuyordu. Her iki devletin de birbirlerine üstünlük sağlayabilmeleri için iki devlet arasında jeopolitik öneme sahip Dulkadirli beyliği’ni ele geçirmeleri gerekiyordu. Bundan dolayı Osmanlı Devleti yöneticileri, Dulkadiriye memleketleri olarak bilinen yerleri ele geçirerek bu sorunu kesin olarak çözmeyi istiyordu.

İlk Osmanlı-Memlüklü Harbi 1485’de patlak vermişti ve 6 yıl sürdü. 1485 yılından itibaren altı yıl sürecek olan Osmanlı Memlüklü Savaşının çıkışına neden olaylar ise; Türk hacılarına taarruz eden Bedevilerin bertaraf edilmesi ve 2 Mart 1482’de Güney Hindistan Türk İmparatorluğu tahtına babasının yerine çıkan Mahmud Şah Behemeni, Sultan II. Bayezıt’a çok değerli mücevherler ve çeşitli hediyeler göndermişti. Fakat Mısır Gümrük idaresi, diplomatik nezakete aykırı olarak bunları İstanbul’a yollamakla birlikte uzun bir süre alıkoymuştu. Fakat hediyeler İstanbul yolundayken Osmanlı Devleti, Mısır Memlüklü Devletine savaş açmış bulunuyordu.

Memlükler, önce  Osmanlı Devleti’ne bağlı bulunan Dulkadirli Beyliği topraklarına girdiler. Alaüddevle Bozkurt Bey, Osmanlı Hükümdarı II. Bayezıt’tan  yardım istedi. II. Bayezıt Alaüddevle’nin damadı idi. Kayseri Sancak Beyi Yakub Bey Osmanlı kuvvetleri ile Dulkadirli iline geldi. Memlük ordusunu yendi ve Memlüklüleri Dulkadirli ülkesinden çıkardı. Mısır’a ait olan Malatya önlerine kadar geldi. Memlük Başkumandanı Özbek Bey, Yakup beyi pusuya düşürdü ve Osmanlı kuvvetlerini imha etti. Bunun üzerine Özbek Bey Çukurova’ya girdi. Adana Sancak Beyi Musa Bey ile Tarsus Sancak Beyi, Damat Ferhad Bey şehit oluncaya kadar kaleyi savundular. Fakat Özbek Bey, Osmanlılar’ı Çukurova’dan çıkarıp Toros’ların ötesine attı. 1485 yılı hadiselerle geçti. 1486’da (Ocak ayında) Anadolu beylerbeyi Hersek-Zade Ahmed paşa, Çukurova’yı geri almak üzere tekrar Gülekboğazı’nı geçti. Fakat Özbek Beye esir düştü. Sultan Kayıtbay bu anlamsız savaşa son vermek için sulh teklif ettiyse de Osmanlı Devlet adamları sulha yanaşmadılar. doğuda Akkoyunlu Devleti ile Şah İsmail Devleti (Safeviler) her iki devlet için tehlike arzetmeye başlamış olduğundan aradaki rekabetin yine sürdürülerek bu durumun savaşa dönüştürülmemesine özen gösterildi. Her iki taraf da riayet ettiler. Her iki devlet arasındaki rekabet Yavuz Sultan Han’n Osmanlı tahtına çıktığı yıllara kadar devam etmiştir. Dulkadirliler  bu dönemde de  her iki devlet arasında  tampon devlet konumunu sürdürmekteydi.

Yavuz Sultan Selim ise doğu meselesinin ve Dulkadirliler’in üzerine yürüyerek bu sorunun tamamıyla çözümlenmesinin artık zamanı gelmiş olduğuna inanıyordu. Bunun için de doğuya kapsamlı bir sefer yapmak için gerekli hazırlıklar yapmaya başlamıştı bile. Osmanlılardan uzaklaşan Dulkadirli Beyi Alaüddevle, Bozkurt, Yavuz Sultan Selim Han’ın tahta çıkışını dahi tebrik etmemiş, O’nun bu davranışı ise Yavuz Sultan Selim Han’ın gözünden kaçmamıştı.

Buna rağmen, Yavuz Selim Çaldıran’a giderken Kayseri’den üç konak ötede Çubuk ovassına varınca, Alaüddevle Bey’i Osmanlılar ile Dulkadirliler’in aynı mezhebden olduklarını hatırlatarak sefere davet etti. Dulkadir Beyi ie kendisinin yaşlı olduğunu ve sefere katılamayacağını bildirerek reddetmesi, aslında Alaüddevle Bey’in, Şah İsmail ile ittifak halinde bulunuyor, Yavuz Selim’in, yeğeni Şehsuvar Oğlu Ali bey’in himaye etmesine içerliyordu. Diyarbakır seferine girişmeden önce Alaüddevle Beyin oğlu Şahruh’u veliaht tayin etmesine kızan Ali Bey, Osmanlı Padişahı II. Beyazıt’a sığınmış ve Yavuz’un tahta geçmesinin hemen ardından da Trakya’da Çirmen Sancak beyliğine atanmıştı. bu yüzden Dulkadir beyi Osmanlı-Safevi çatışmasında tarafsız kalmak bir tarafa, Osmanlı levazımcılara ülkesinde yiyecek ve hayvan yemi satışını bile yasaklamış olduğu gibi oğullarının vasıtasıyla da onların iaşe ve teçhizatlarını yağmalattırdı. Bu sebepledir ki Osmanlı Padişahı Yavuz ihtiyatlı davranarak İran Şahı ile karşılaşmak üzere yoluna devam ederken ordusunun gerisini emniyete almak ve Alaüddevle’nin saldırılarına engel olmak amacı ile Sivas-Kayseri arasında 40.000 kişilik bir ihtiyat kuvveti bırakmıştı.

Çaldıran Zaferini müteakip Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim (Kasım 1514) de Osmanlı ordusunu arkadan vuran Alaüddevle Beyin hakkından gelmeye karar verdi. Seferde büyük hizmet vermin olan  Şehsuvar oğlu Ali Bey’i hemen  Kayseri Sancak Beyliği’ne tayin ederek Dulkadirli topraklarını işgal ettiği takdirde kendisine verileceğini vaad etti. Kayseri Sancağı ise, Dulkadirli Sınırında bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim, Şehsuvar oğlu Ali Bey’e Alaüddevle’nin idaresindeki Bozok Sancağını da (Yozgat) işgal etmesini emretmişti. Ali Bey hemen Bozok Sancağını teslim aldı. Burada emir bulunan Alaüddevle’nin oğlu Süleyman’ı öldürerek Yavuz’a kesik başını gönderdi. Yavuz Sultan Selimhan, Bozok Sancağını da Ali Bey’in idaresine verdi. Bunun üzerine Alaüddevle Memlüklülerden yardım istedi. Aracılık yapmasını istediyse de Yavuz bu istek ve dileklerin hiç birisini kabul etmedi. Memlüklülerin isteğinin aksine Dulkadir Beyliğine Alaüddevle’nin azledilerek Ali bey’in getirildiğini açıkladı. Bunun üzerine Memlüklü Sultanı bu bölgelerin kendisine ait olduğunu ve hutbelerde kendisinin adının anılmasını istedi. Buna sinirlenen Yavuz gelen elçiye Sultanınız eğer gücü yetiyorsa hükümranlık haklarını kendi ülkesinde korusun” diye cevap verdi. Osmanlı Padişahı ile Memlüklüler arasında elçiler böyle gidip gelirken Alaüddevle Bey Osmanlı ordusunun iaşe kollarını vurdu. Bu hal ise Osmanlıların sayısız hayvan ölümüne sebep olurken ordunun zayıflamasına sebebiyet verdi. Bunun yanı sıra da Yavuz’un sabrını taşırmıştı. Kışı Amasya’da geçirmekte olan Yavuz, 1515 yılında Kemah’ı alarak  Osmanlı Ülkesi’ne kattı. Bunun hemen ardından 5 Haziran 1515 tarihinde,  Dulkadirli Beyliği üzerine yürüdü. Kendisi Sivas’a geldi. Hadım Sinan Paşayı 40000 kişilik bir orduyla  Dulkadirli Ülkesi’nin fethine gönderdi. (5 Haziran 1515’de)

40.000 kişilik bir orduyla Sivas’tan Elbistan’a yürüyen Hadım Sinan Paşa (Rumeli Beylerbeyi)’ya Dulkadir Beyi Şehsuvar’ın oglu Ali Bey (Kayseri ve Bozok Sancakları Beyi) de orduya kılavuzluk ediyordu. Yavuz ise bu harekat esnasinda Kayseri’nin incesu’ya gelmiş harekatı buradan yönetiyordu. Olası bir Memlüklü saldırısının önüne geçmek için de Osmanlı donanması, Akdeniz’e açılmıştı. Alaüddevle Bey ilk olarak haremini ve hazinesini Turna Dağına taşıdı. Dulkadir Beyliğini Osmanlılar’ın hakimiyetleri altına almalarını kesinlikle hoş karşılamamış olan Memlükler ile Osmanlılar arasındaki gerginlik had safhaya ulaşmıştı. bunun üzerine çoktandır bu ülkeyi hakimiyeti altına almak düşüncesinde olan Yavuz Sultan Selim bu ülkeye sefer için hazırlıklara başladı.

Sultan Selim Han, hazırlıklarını tamamladıktan sonra da 5 Haziran 1516’da 2. Sefer-i Hümayununa çıkmak üzere Topkapı Sarayından Üsküdar’daki ordugahına geçti. Sefer, Mısır-Suriye’ye karşı ilk ve son seferiydi. Yavuz Sultan Selim Han’ın Vezir-i Azamı Sinan Paşa Yavuz’dan 38 gün önce ıstanbul’dan çıkmıştı. ıstanbul’dan Kayseri’ye gelerek 40.000 kişilik ordusunun başına geçti. Yavuz Sultan Selim ise sefere çıkmadan bir gün önce 4 Haziran 1516’da Memlüklüler’e elçi göndererek seferinin Safeviler üzerine olduğunu bildirerek Memlüklüler’i aldatmak istemiştir. Fakat bu durumdan şüphelenen Memlüklü Sultanı Kayıtbay da 18 Mayısta Kahire’den hareketle  Suriye’ye gelmiştir.Memlükler, Osmanlılar lie savaş çıkarmamaya özen göstererek Osmanlı Ordusunu dikkatle takip ediyorlardı. Fakat herhangi bir saldırı olursa topraklarını korumakta da kararlı idiler. Mısır Memlüklü devleti, Osmanlı ve İran’dan sonra en güçlü Türk devletiydi. Eğer Yavuz, İran’a yönelirse, kendisi tekrar Kahire’ye gidecekti. Aksi halde ise, Osmanlılar’ı Suriye’ye bile sokmayacaklardı. Memlükler, eskiden beri ülkelerini İlhanlılar’’ ve Timur’’ karşı  başarıyla savunmuşlardı.

   12-13 Haziran 1515 tarihinde iki ordu karşı karşıya gelince Ali Bey, ileriye atılarak Türkmen beylerine ve Türkmenlere seslenerek babası Şehsuvar Bey’in yiğitliklerinden bahsederek Alaüddevle’nin emrindekilerin kendi saflarına geçmesini isteyerek onları tahrik etti. Bunun üzerine birçok Türkmen reisi ve emri altındakiler Ali Bey’in safına geçtiler. Bu arada savaş başlamıştı. Osmanlı ordusundaki bir seyis tarafından başı kesilmiş olan Dulkadir Beyi Alaüddevle’nin kesik başı önce ordu komutanı Sinan Paşa’nın yanına götürüldü. Bu olay üzerine Dulkadirli Türkmenleri dağıldılar. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Han, Göksun’da bulunuyordu. Alaüddevle’nin kesik başı Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirildi. 13 Haziran 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim, Şehsuvar Oğlu Ali bey’i Dulkadirli Beyliğine getirirken Alaüddevle’nin ve oğullarından birisiyle vezirinin kesik başlarını da Memlük Sultanına gönderdi. Böylece Dulkadirli Beyliğine son verilmiş oldu. Bu topraklar, doğrudan Osmanlı Devletine bağlandı. Aynı zamanda bu bölgedeki Memlüklü nüfuz ve etkisine de son verilmiş bulunuyordu.

Osmanlı Devleti’nin, Dulkadirli Beyliği’ni ele geçirmesi üzerine Memlüklü Sultanı Kansu Gavri, Yavuz’a elçi göndererek  hiç olmazsa bazı yerlerin kendisine bağlı bulunan Alaüddevle’nin oğullarına verilmesini istedi. Bu teklif üzerine Yavuz Sultan Selim Han, “Kılıçla aldığım yerleri, ancak kılıçla veririm” diyerek bu teklifi kesinlikle reddetti.

23 Temmuzda Maraş ile Malatya arasında Elbistan’da, Yavuz’un kuvvetleri ile Sinan Paşa’nin kuvvetleri (40.000 kilişik) ile birleşmiştir. Burası öyle bir yerdi ki, buradan itibaren atilacak birkaç adım seferinin Mısır’a mı, yoksa irana mı olduğunu dünyaya gösterecekti. Ya doğrudan iran üzerine yahut da Misir üzerine gidilecekti. Temmuz’un son haftası, Kahire’de büyük heyecana sebep oldugu gibi ayni durum Tebriz’de de mevcut idi.

27 Temmuzda Yavuz, Osmanlı-Memlüklü sınırını geçmiş, 28 Temmuzda Malatya yakınlarına gelmiştir. Artık tarihi günde, seferin Memlüklüler üzerine olduğu belli olmuştur. 30 Temmuzda Tohma Suyu’nun  güney kıyısını takip ederek Malatya’nın az kuzeyinde Yavuz, harp divanını toplamıştır. 3 Ağustosta Diyarbekir Beylerbeyii Bıyıklı Mehmet Paşa’nın kuvvetleri de Orduy-u Hümayun’a katılmıştır. Mehmet Paşa’nın istihbaratına göre Sultan Gavri, Şah ısmail ile beraberce Osmanlılar’a karşı avaş yapmak teklifinde bulunmuş ise de Şah İsmail Çaldıran Savaşındaki yenilgiyi düşünerek buna yanaşmamıştır. 18 Ağutosta Osmanlılar Behisni yakınlarına gelmişler ve Behisni Yavuz’a teslim olmuştur. Memlüklüler’in umumu valisi Antep’te oturan Yunus Bey de 18 Ağustos Günü  Osmanlı Ordugahına gelerek Yavuz’un huzuruna çıkmış, Antep’in anahtarlarını Yavuz’a sunmuştur. Çukurova’daki Ramazanoğulları Beyliği de Memlüklüler’e tabi iken 27 Temmuzda kesin olarak Osmanlı Hakimiyeti altına girmiştir. Yavuz Sultan Selim, Halep’te 28 Ağustoss 1516 tarihinde Halep’in fethi ile o zamana kadar Memlüklü Sultanlarının hakimiyetinde kalmış olan Malatya, Divriği, Darende, Behisni, Antep, Kalatür-Rum(Rum ve Antep)ve buna benzer irili ufaklı şehirler de Osmanlı hakimiyetine girmişlerdi.

24 Ocak 1517 tarihinde yapılan Ridaniye Savaşıyla da Mısır Memlüklü Devleti, Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırılarak tarih sahnesinden silinmiştir. Bu savaşta Dulkadir Beyliğine atanmış olan Ali bey, babası Şehsuvar’ın  idam edildiği Züveyla kapısında Tomanbay’ı asarak intikamını almış oldu. 1337 yılında, Kurulduğundan bu yana sınırlarını Mısır Memlüklüler Devleti’ne kadar uzanmış olan imparatorluğun ortasında yarı bağımsız bir devlet gibi hareket eden bir beyliğin kalması mümkün değildi. Nitekim Dulkadirli Beyliği’ne getirilmiş olan Ali Bey’in öldürülmesinden sonra Dulkadirli Ülkesi, Maraş İli merkez olmak üzere bir eyalet haline getirilirken, Bozok(Yozgat)  ayrı bir sancak olarak  Osmanlı topraklarına katıldı. 1516 yılında yapılan düzenlemeyle bu tarihlere kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Pınarbaşı (Zamantı) bölgesi Yavuz zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kanuni döneminde Pınarbaşı ilçesinin üç nahiyesi bulunmaktaydı ve Elbistan’a (sancak) bağlı bulunuyordu. Elbistan ise aynı tarihlerde (1516 yılında) Maraş Eyaleti’ne bağlanmış önce müsellemlikle ve müdürlükle daha sonra kaymakamlıkla yönetilmiştir.[286] Darende ve havalisi, dolayısıyla Gürün ilçesi, Yavuz Sultan Selim Han zamanında, Yavuz’un sadrazamlarından Sinan Paşa tarafından, Mısır seferi sırasında, Elbistan İlçesi ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına kesin olarak girmiştir.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra Memluklar’a ait topraklar  üzerinde bir Beylerbeylik (Eyalet) kurularak buraya, Bıyıklı Mehmet Paşa atanmıştır. Bu tarihten sonra sancak merkezi olarak teşkilatlanan  Darende, Vilayet-i Arab’a baglanmiştir. Buraya bağlı sancaklar; Halep, Hama, Humus, Ayıntap, Trablus, Malatya, Divriği, Bilecik, Kahta, Behisni, Sis, Şam ve Darende’dir. Darende İlçesi, Diyarbekir Vilayeti’ne dahil edilmiştir.

Osmanlı topraklarının  1516 yılında  daha da genişlemesiyle bir toprak düzenlemesine gidildi. Yapılan toprak düzenlemesinde Maraş İli merkez olmak üzere bir eyalet meydana getirilirken, Bozok (Yozgat) da ayrı bir sancak olarak Eyalet-i Rum’a yani Sivas’a bağlandı. 1516 yılına kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Darende(ilçesi)bu tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle birlikte yapılan yeni düzenlemeyle meydana getirilmiş olan Eyaleti Rum(Sivas)a bağlanmıştır. Darende ilçesi bu tarihten itibaren Sivas’a bağlı bulunan Divriği Sancağı’na bağlı bir kaza konumunda Sivas’a bağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunda 1516 yılında yapılan ilk büyük ve en geniş toprak düzenlemesi esnasında Dulkadirli ülkesi olarak bilinen Maraş ve havalisindeki irili ufaklı şehirler(Maraş merkez olmak üzere)Eyalet-i Maraş (Dulkadiriye) meydana getirilirken, bu düzenlemede Eyalet-i Rum(Sivas)olarak da(Sivas merkez olmak olmak üzere)bir eyalet daha meydana getirilmiştir. Eyalet-i Rum olarak adlandırılan Sivas Eyaleti’ne bağlı bulunan (1516 da) 7 tane sancak vardır. Bunlar ise sırasıyla şunlardır: Sivas Merkez, 1-Amasya, 2 -Yozgat (Bozok), 3- Kayseri, 4 - Tokat, 5-Çorum, 6-Arapkir, 7-Divriği’dir. [287]

Osmanlı ımparatorluğu XVI. yüzyıl ortalarına doğru istikrarlı bir şekil almış ve İmparatorluğun sınırları bu yıllarda en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Bu nedenle de devlet idari bölünme ve şekillenme yönünden de birtakım değişikliklere ve düzenlemelere ihtiyaç göstermekteydi. Bu sesbeple de Osmanlı İmparatorluğunda ilk büyük ve en geniş toprak düzenlenmesine 1516 yılında gidilerek ülke toprakları bir takım eyaletlere, eyaletler de çeşitli sancaklara ve mutasarrıflıklara ayrıldı.[288]

Osmanlı İmparatorluğunda çeşitli tarihlerde ve çeşitli nedenlerden dolayı toprak düzenlemesine gidilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yükselme devrindeki toprak genişlemesinin hemen ardından bir toprak düzenlemesi yaptığı gibi aynı zamanda Devletin gerilemeye başlaması ve toprak kaybetmessiyle birlikte bir takım toprak düzenlenmesi yoluna gidilmiştir. Bu nedenledir ki Osmanlı ımparatorluğu 1516, 1521, 1609, 1631-32, 1730, 1774, 1831, 1847, 1854, 1867, 1869, 1877-78, 1903, 1918 yıllarında çeşitli nedenlerden dolayı çeşitli toprak düzenlemeleri yapılmıştır. Osmanlı devlet yönetimi her alanda olduğu gibi kendini batı yöntemlerine uyarlamadan önce, geleneksel bir Osmanlı devlet örgütüne sahip bulunmaktaydı. Bu örgütlenmelerde taşrada Eyalet hakim olmakla birlikte bazı sancaklar ayrılmış gibidir. Osmanlı Devletinin son zamanlarında birtakım mutasarrıflıklar kurulmuştur.

Eyaletler ise; Osmanlılar’da Salyaneli eyaletler ve salyanesiz eyaletler olmak üzere yani yıllıklı ve yıllıksız olarak iki kısma ayrılıyordu. Bunların en çoğu yıllıksız olanı idi. “Rumeli, Budin, Anadolu, Karaman, Dulkadir eyaleti, Eyalet-i Rum (Sivas), Erzurum, Diyar-ı Bekir, Halep, Şam, Trablusgarb (Libya), Tunus, Cezayir salyanesiz(yıllıksız)eyaletlerdi. Bu eyaletlerin mahsulleri ise, has, zeamet ve timar diye bölümlere ayrılmış, hazineden ve defterhaneden idare edilmekteydi.

Salyaneli(yıllıklı)eyaletler ise; “Mısır, Habeşistan, Bağdat, Basra, Yemen, Kaptan paşa eyaletindeki bazı sancaklar ile Trablusgarb(Libya), Trunus, Cezayir eyaletleri idi.” Bu eyaletlerin yani yıllıklı eyaletlerin mahsulleri ise; has, zeamet ve timar diye bölümlere ayrılmayarak doğrudan doğruya hazine tarafından yıllık beylerbeyi sancak beyi, asker maaşları ayrıldıktan sonra toplanırdı. Eyaletleri idare eden devlet adamlarına Beylerbeyi veya buna mukabil olan Mir-i Miran (Beylerbeyi) bunlar eyaletlerinin bilhassa askeri idaresinden mes’ul idiler. Beylerbeyinin idaresi altında birtakım sancaklar vardı. Bu bölgelerin idareleri ise, Sancak Beyi’ne ait bulunuyordu. Sancaklara bağlı bulunan kazaların inzibat ve askeri tımar şubaşı’larına ait olup adliye işleri ise kadı’lara bırakılmıştı. Kazaların iaşesi, belediye ve adliye işleri hükümet tarafından üstlenilen şeylerin temini ve tedariki kadılara ait bulunmaktaydı. Beylerbeyinin bu cihetlerde müdahalesi olmayıp sadece nezaret (gözetim) hakkı bulunmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğunda 1516 yılında yapılan ilk büyük ve en geniş toprak düzenlemesi esnasında Dulkadirli ülkesi olarak bilinen Maraş ve havalisindeki irili ufaklı şehirler Maraş merkez olmak üzere bağlanarak Eyalet-i Maraş (Dulkadiriye) meydana getirilirken, bu düzenlemede Eyalet-i Rum (Sivas) olarak da Sivas merkez olmak olmak üzere bir eyalet daha meydana getirilmiştir. Eyalet-i Rum olarak adlandırılan Sivas eyaletine bağlı bulunan (1516 da) 7 tane sancak vardır. Bunlar ise sırasıyla şunlardır: Sivas Merkez, 1-Amasya, 2-Yozgat(Bozok), 3-Kayseri, 4-Tokat, 5-Çorum, 6-Arapkir, 7-Divriği.

Anadolu’daki şehirlerin özellikle de Osmanlı döneminde, ekonomik, siyasi ve sosyal yöndeki durumu hakkındaki bilgileri ortaya koyan  ve yararlanılan kaynaklar kaynakların başında tahrir  defterleri ve vakıflara ait kayıtlar yer almaktadır. Çünkü Türk-İslam Dünyasının, ekonomik, sosyal ve dini yaşantısında son derece önemli olan vakıf kurumları, şehirlerin kuruluş ve gelişmesinde oldukça önemlidir.

Osmanlı şehir tarihleri ile ilgili en kıymetli bilgileri, bu devletin yeni fethettikleri yerlerde yaptıkları ve bunu çeşitli sebeplerle tekrarladıkları tarihlerde bulmak mümkündür. Bu tarihlerde, belirli bir tarihte imparatorluk içinde her hangi bir bölgede yaşamakta olan yetişkin erkek nüfusu, ellerindeki toprak miktarını ve tabi tutuldukları vergi düzenini yerli yerinde  kaydedilmiş bulmaktayız. Ayrıca, her köyün kimin tımarı, vakfı ya da mülkü olduğu, burada yapılan ziraatin ve yetiştirilen hayvanların cins ve miktarı, cami, mescid, medrese, zaviye gibi sosyal kurumların ve bunların görevlileri yine bu defterlere kaydedilmiş olarak bulunmaktadır.

Bu döneme ait  vakıf kayıtları, Gürün ve Darende ilçelerindeki ekonomik yaşantı hakkında gerekli bilgileri vermektedir. Darende ve Gürün İlçelerinin Osmanlı hakimiyetine geçişinden sonra düzenlenmiş, mufassal tahrir defterleri bugün arşivlerimizde yer almaktadır. İstanbul’da bulunan Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA) ve Tapu-Tahrir defterleri (TD) nde ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü (TKGM), Kuyud-i Kadime Arşivi (KKA) nde yapmış olduğumuz araştırmalarda bulunan Eyalet-i Rum(Sivas), Maraş, Malatya, Divriği  Livalarına ait Mufassal Tapu Tahrir Defterleri ve Evkaf ve emlakini ihtiva eden defterlerdeki kayıtlar, Başta Darende ve Gürün İlçeleri olmak üzere, Divriği, Kangal, Tenos, Zamantı (Pınarbaşı), Elbistan, Göksun gibi ilçeler hakkında oldukça geniş bilgileri içermektedir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA)nde bulunan Tapu-Tahrir defterleri(TD) ve Evkaf ve Emlak Defterlerinde özellikle Darende ve Gürün İlçeleri hakkında bilgi  veren kayıtlar şunlardır:

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Maliyeden Müdevver Defter no: 9895, Hicri 1143/Miladi: 1727 yılına ait Elbistan ve bağlı köylere ait bilgileri havi kayıtlar.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 1019 ve tarihsiz Divriği Sancağındaki nahiyelerle Darende Kalesi muhafızlarının tımarlarını havi bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 95, tarihsiz Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, kemah, Divriği livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyen mücmel defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni, Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 252, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Divriği Livasının nüfus ve hasılatını havi mufassal defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 256, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Divriği Livasına ait haslarını ve kura ve mezari ve mahsülatını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539 yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir defteri ve kanunnameleri havi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 786 ve hicri 1065/Miladi: 1649 yılına ait Ankara, Sivas, Amasya, Çorum ve Arapgir, Divriği, Canik gibi livaları zeamet ve tımarları ve sairesinde 1065/1649 kandiye muhasaratında isbat-ı vücut edenlerin yoklama defteri

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 843 ve 1105/1689 yılına ait Sivas, Bozok, Amasya, Çorum, Canik, Divriği, Arapgir Livalarının eshabı tımarının yoklama defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 852 ve hicri 1107/1186 tarihli, 1036 sıra nolu ve tarihsiz Divriği Livasına tımarlarını havi defterler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni, Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 257, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 323, Hicri 965/Miladi:1549 yılına ait Malatya Livasının nahiyelerinde bulunan evkaf ve emlaki havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 324, Hicri 967/Miladi:1551 yılına ait Malatya Livasına ait padişah haslarını mübeyyin defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554 yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 997, Hicri tarihsiz Malatya Livasının köylerinin hasılatını ve tımarlarının havi mufassal defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518 yılına ait Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533 yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri 966/Miladi:1550 yılına ait Vilayet-i Rum(Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı Bekir, Van, Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri 947/Miladi:1531 yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad ve Yörükan Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal defter müsveddelerindeki kayıtlar.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri 1221/Miladi: 1805 yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve tımarların yoklamasını havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 15, II. Mehmet Dönemine ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 79, hicri: 926/Miladi: 1510 yılına ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 85, I. Selim zamanına ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 95 de kayıtlı fakat tarihsiz olan Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, Kemah, Divriği Livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyin mücmel defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539 yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir defteri ve kanunnameleri havi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554 yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 9879 sıra no ve hicri 1250/Miladi: 1834 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafına bağlı Yeni İl hasları ve Halep Türkmenleri mukataat mallarının kaydını gösteren bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 12345 sıra no ve hicri 1260/Miladi: 1844 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı Mukataatından Sivas’ın Gürün, Aşudu, Kangal ve Tenos nahiyeleri mahsulatından cerre-horan ve diğer vazifelilere ayrıca; Haremeyn-i Muhteremeyne bağlı Gelikiras mukataası mahsülünden de Sivastaki Alaaddin cami cüzhan, duaguğ ve cerre-horan’a ait olunan erzak kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 15238 sıra no ve hicri 1270/Miladi: 1854 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafından kangal, Aşudu, Gürün ve Tenos kazaları Evkaf Müdürü Osman mehdi Efendi tarafından vukubulan ferağ, intikal ve mahlulat temessükü ile harc ve muaccelenin miktarını gösteren 4adet varaktan ibaret bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataatından olan Yeni İl hasları ve Türkmenleri mukatat muhasebe kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14534 sıra no ve hicri 1267/Miladi: 1851 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve mezraların mutasarrıflarına verilen hınta ve sairenin karşılığı olarak mutasarrıflardan alınan senet kayıtları ve ayrıca Karadoruk, Yılanhüyük, Kızılveran, Beypınar gibi köylerdeki  evkaf ve emlake ait senet kayıtları....

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14139 sıra no ve hicri 1266/Miladi: 1850 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve mezraların isimleri hakkındaki bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl hasları ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i mukataası kaleminden olup Sivas Sancağı Aşudi, Kangal, Gürün ve Tonus nahiyelerindeki bazı kimselerde bulunan kura ve mezralardan i’ta edilen zehair-i mütenevvi’anın miktarını gösterir senet kayıtları....

1516 yılında yapılan düzenlemeyle bu tarihlere kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Pınarbaşı (Zamantı) bölgesi Yavuz zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kanuni döneminde Pınarbaşı ilçesinin üç nahiyesi bulunmaktaydı ve Elbistan’a (sancak) bağlı bulunuyordu. Elbistan ise aynı tarihlerde(1516 yılında)Maraş eyaletine bağlanmış önce müsellemlikle sonra da müdürlükle ve daha sonra da kaymakamlıkla yönetilmiştir. 1609 yılındaki düzenlemede de aynı konumunu sürdürmüş olan Elbistan, 1777-1787 yılları arasında, Başbakanlık Arşivi Maliyeden müdevver 9550 nolu deftere göre Maraş’a bağlı sancaklar arasında Elbistan Zamantı(Bugünkü Pınarbaşı ilçesi) ve Bilas kentleri de sayılmaktaydı.

Osmanlı topraklarının  1516 yyılında  daha da genişlemesiyle bir toprak düzenlemesine gidildi. 1516 yılında yapılan toprak düzenlemesinde Maraş İli merkez olmak üzere bie eyalet meydana getirilirken Bozok (Yozgat) da ayrı bir sancak olarak Eyalet-i Rum’a yani Sivas’a bağlandı.

Dulkadirliler Beyliği’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girmesiyle birlikte 1402 yılından beri bu beyliğe bağlı bulunmakta olan ilçemiz Gürün ve havalisi de bağlı bulunmuş olduğu Darende ilçesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmiştir. İlçemiz Gürün hakkında yapmış olduğumuz araştırmalarda, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Vakıflar Arşivi, Malatya ve Maraş Tahrir Defterlerinde gerekli bilgiler ve kayıtları bulunmaktadır. Bu tarihi kayıtlar ve kaynaklara göre:

Dulkadirliler döneminde, Miladi 1483 yılında Darende’ye bağlı 168 vergi nüfuslu bir köydür. Dulkadirli Beyliği’nin en önemli merkezlerinden birisi olan Elbistan’da Alaüddevle Bozkurt Bey tarafından Hatuniye(Sa’diye)Medresesinin vakıfları arasında sayılmaktadır. Gürün bu tarihlerde idari bakımdan Darende’ye bağlı bulunurken siyasi yönden de Dulkadirli Beyliği’ne bağlı bulunmaktaydı. Malatya ve Maraş tahrir defterlerinde belirtildiğine göre; Gürün bu dönemlerde köy konumunda idi. Gürün Köyü’nün yarısı Elbistan’daki Hatuniye Camisinin vakıfları arasında bulunurken, Gürün’ün diğer yarısının da Darende’de medfun bulunan Somuncu Baba(Şeyh hamidi Veli)’nın vakıfları arasında olduğu resmi kayıtlarda belirtilmektedir. Hatta bu durumun Memlüklü Sultanları tarafından da bu şekilde alınan kararlarla bağlanmış olduğu belirtilmektedir. 1844-1845 yılında Osmanlı Padişahı’nın (Sultan Abdülmecid) Sivas Valisi’ne göndermiş olduğu Fermanında da bu durumun bu tarihlerde de devam etmiş olduğunu göstermektedir.

Yanda görülen Hicri 18 Cemaziyel evvel 1262(Miladi: 1844-45) tarihli Padişah’in Sivas Valisi’ne göndermiş oldugu ve Darende’de medfun bulunan Şeyh Hamidi Veli’nin ahfadindan Şeyh El-Hac Mustafa’nin Gürün’de Nahiye Müdürlüğü yapan Abdül Fettah Efendi’nin Gürün’ün doğusundaki bölgelerin Somuncu Baba Vakfiyesine ait oldugu halde vergilerinin toplanilarak el konulmasi üzerine padişaha yapilan şikayet üzerine bu durumun düzeltilmesi için gerekli işlemin yapilmasinin saglanmasi için Sivas Valiliğine göndermiş oldugu fermandan bu durumun kesinlikle düzeltilmesini ve Gürün’ün bu bölgelerinin Darende’deki Somuncu Baba Vakfiyesine ait olduğunu bildirmektedir.

Gürün İlçesi, eski mahkeme i’lamları ve çeşitli hüccetlerde örneğin; 1210/1794 yılına ait bir  mahkeme i’lamı ve hüccette “Yeni İl Kazasına tabi kasaba-i Gürün sakinlerinden.....”, yine 1226/1810 yılına ait bir hüccette “yeni İl kazasına tabi kasaba-i Gürün...”, 1230/1814 yılına ait diğer bir hüccette “Yeni İl kazasına tabi Kasaba-i Gürün....”şeklinde geçen ibarelerde, Gürün İlçesinin bu tarihlerde kasaba olduğu açıklanmaktadır.

1516 yılına kadar Dulkadirliler’e bağlı bulunan Darende (ilçesi) bu tarihte Osmanlı ımparatorluğu’nun eline geçmesiyle yapılan yeni düzenlemeyle meydana getirilmiş olan Eyaleti Rum (Sivas)a bağlanmıştır. Darende ilçesi bu tarihten itibaren Sivas’a bağlı bulunan Divriği Sancağı’na bağlı bir kaza konumundadır.

1516 Yılına kadar Dulkadirliler’e (Elbistan/Maraş) bağlı bulunan ve arazilerinin bir kısmı Elbistan Hatuniye Camisinin vakıfları arasıında bulunurken diğre bir kısmı da (Suçatı, Ayvalı, Yuva, Aklacamezar vb. gibi yerler) Darende İlçesi, Somuncu Baba Vakfiyesi’ne ait bir köy konumunda bulunan Gürün ılçesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle birlikte köy olarak Eyalet-i Rum’a (Sivas) bağlı bulunan Darende kazası’na (ilçesi) bağlanmıştır.

Osmanlı belgelerinde nahiye terimi genelde “köy” anlamında kullanılmaktadır. Kanuni zamanında bugünkü Divriği ilçesi Eyalet-i Rum’a (Sivas) bağlı bir sancaktır. Bu kayıtlara göre Divriği sancağı; Ovacık ve Darende olmak üzere  iki kazadan teşekkül etmekteydi. Ayvalı ve Gürün nahiyeleri ise Darende Kazasına bağlı bulunuyordu. Gürün nahiyesinin toplam nüfusu 1530 yılı öncesinde: 2168, 1530 da 2602, 1548 de 2447 dir.

1530 yılı kayıtlarına göre Gürün nahiyesinin Eceköy mezrasının 138, Küçük kavak mezrasının 138, Bağçecik mezrasının (bugünkü Bahçeiçi köyü) 52 akçe,  Elagöz mezrasının(Tepecik köyünün mezrasıdır) 140 akçelik tımar vergisi vardı. 1530 yılı kayıtlarına göre Güründe 18 adet değirmen varıdır. 1548 yılında 30 değirmen vardır.

Gürün nahiyesinin ilk tahrirlerde yerleşim birimi sayısı 14  iken, 1548 yılında Çukur ve Kavak köyleri eklenince bu sayı 16 olmuştur. Gürün nahiyesi 16.Yüzyılda 2 gayrimüslim mahallesi ile birlikte 16 yerleşim birimine sahip bulunmaktaydı.

1548 tarihli tımar defterinde Darende, Divriği Livasının bir kazası olup bu tarihte Darende’ye Ovacık, Ayvalı ve Gürün nahiyeleri bağlı idi. 1548 yılında Gürün’e Çukur ve Kavak adıyla iki köy eklenmiştir. 1548 yılında Ayvalı nahiyesinin bazı köy ve mezraları yeni  teşkil edilen “Yeni İl” kazasına dahil edilmiştir. Sarucalar-ı Ulya (bugünkü Sarıca köyü), Türklü (Sarıca Tökler mezrası) adındaki köy ve mezraları Ayvalı nahiyesine bağlı idi. 1569 sayımında ise nahiyeye bağlı birçok köyün nüfusu görülmemektedir. Yer alan beş köye ait nüfusları verilmiştir. Tanıl (bugünkü Telin/Suçatı kasabası) köyünün kayıtlarda yer almış olmasına rağmen nüfusu bu kayıtlarda yer almamıştır.

Gürün nahiyesinin 16. Yüzyılda köyleri; Çukur, tepecik, Fenk, Göben (bugünkü Çayboyu mahallesi), Gürün, Gürün zımmi, Hacılar, Karahisar, Kavak, Ögürmek, Sarıkaya, Sazcuğaz, Sazcuğaz zimmi, Sazcuğaz-ı Ulya, Tanıl (Telin/Suçatı), Temhin (bugünkü Tıhmın yani Bahçeiçi köyü). Kanuni devrinin tarihsiz tahrir kaydına göre, Sazcuğaz-ı Süfla (Sularbaşı) köyü ve Güllüce mezrası Gürün nahiyesine bağlıdır. Gürün’ün Sazcuğaz (bugünkü Çamlıca) köyünün divani hissesi ile malikane hissesinin yarısı ve köyün rüsum-ı sairesi Beşir Kethüda’nın tımarı idi.

Gürün nahiyesi daha sonra yeni teşkil edilen Yeni İl kazasına bağlanmıştır. 1583 tarihli Yeni İl defterinde Gürün nahiyesi köyleri ile birlikte Yeni İl kazası içerisinde yer alıyordu. 1583 tarihli Yeni İl kanunnamesinin başlarında bulunan bir kayıtta Darende kazasına bağlı bazı köylerin Yeni İl’e ilhak edildiği zikredilmektedir. 17. Yüzyılda bu konumu devam etmiştir.

1643 tarihli avarız defterine göre bu tarihte Ayvalı’ya bağlı olan köylerin bir kısmı Darende’ye bağlanmıştır. Depecik, Sarıkaya, Güdal, Temhin.

Kavak köyünün eski ismi”Dede Hoca” idi ve 1000 akçe rüsum-ı varıd. Gürün’e bağlı Öğürmük köyünün Hakviran ve çanakçı mezraları da Mustafa bin İbrahim, Bölükbaşı Mehmet ve Darende Kalesi İmamı Hacı Mehmed Fakih’in tımarı idi. Mezraları ile birlikte köyün tımar geliri 3300 akçe idi. Gürün nahiyesi Temhut köyü ve Öğün mezrasının 2359 akçedir.

Kanuni dönemi tahriri kayıtlarına göre, Gürün’ün Alt pınarı mezrası 400 akçe, Elagöz mezrası 330 akçe idi.1101/1690 ve 1179/1766 yılı kayıtlarına göre Temhin, Sarıkaya, Tarmuh, Sazcuğaz-ı ulya, Taşlı Öyük, Ağcamezra (bugünkü Alacamezar köyü), Öğürmek, Dede Hoca (Kavak), Venk, Kürki köyü (bugünkü Kürkçü köyü), Koyunlukoca, Kozakminaresi (bugünkü Kozakmağara), Karacaviran, Saluroğlu köyleri, Ayıca mezraları (bugünkü Aşağı ve Yukarı Ayranca mezraları), Öğürmük, Venk köy ve mezraları, Behram köyü Behram adındaki Tımar sahibinden ismini almaktadır. Göben köyü, Göben köyünün eski ismidir. Tanıl ismi, Telin (bugünkü Suçatıkasabası), Temhin ismi de Tıhmın (bugünkü Bahçeiçi köyü) olmuştur. XVI. yüzyıl kayıtlarına göre Gürün ve köylerine ait toplam nüfus değişik defterlerde 2168, 2602, 2447 gibi çeşitli miktarlarda gösterilmektedir.

Evliya Çelebi (1640-1700) Seyahatname” adlı eserinde Elbistan, Açtı(Afşin ilçesi olabilir) ve Gürün ilçelerinden sonra Darende ve Ulaş ilçesini ziyaret ettiğini belirterek Seyahatname adlı eserinde bu ziyaretini şöyle dile getirmektedir: “Darende ilçesi, Malatya İlinin batısında, Sivas ilinin güneydoğusunda, Tohma suyunun güney kenarında, denizden 1006 metre yükseklikte bulunmaktadır. Gürün’ün güneydoğusundadır. Kalesi kullanılmamaktadır. Bir Tükmen ağasının idaresindedir. Sivas Eyaletinde 150 akçalık kaza merkezidir. 1000 kadar ev vardır. 7 cami ve mescidli, büyükçe kasabadır. Merhanesi (deri fabrikası) büyüktür. Burada Ermeni azınlığı vardır. Kuzeyde  bir konak sonra Sazcağız (Çamlıca Köyü) köyü, Türk-Ermeni karışıktır. Kuzey ve kuzeydoğuya doğru bir konak sonra Mancılık, Türkmen köyüdür. Bundan sonraki konak Ulaş’tır. Ulaş Sivas Eyaletinin merkez sancağında 150 akçalık kaza merkezidir. Bir Türkmen ağası idare eder. Ermeni azınlığıda vardır. 500 hane kasabadır. Memi kethüda camii, Süleyman Han devrinden kalmadır. Ulaşta 2 kervansaray, 2 imarethane, 3 kilise, 2 cami bulunmaktadır. Kızılırmak üzerinde büyük eğriköptrüyü geçtik. 18 gözdür. Daha ileride Çaşnigir Köprüsü vardır. Geçtiğimiz yollar üzerinde, imar edilmiş ve müreffeh pek çok köy vardır.”demektedir.

1777-1787 yılları arasında Arapkir ve Divriği Sivas eyaletine bağlı sancaklar arasındadır. Darende ise Divriği sancağına bağlı olan kaza konmundadır. Gürün ise Darende’ye bağlı köy konumundadır. Bu durum 1830 tarihindeki düzenlemede de aynıdır. 1831 yılındaki düzenlemeyle eyaletlerin teşekkülünde” bir takım yeni köylerin kurulması ve bir takım köylerin de nahiye konumuna getirilmesiyle birliklte Gürün, nahiye konumuna getirilmiştir. II. Mahmut Dönemi (1808-1839)meydana getirilmiş olan ve “kar etmek” anlamına gelen temettu defterlerindeki kayıtlarda Gürün nahiye olarak gösterilmektedir.

Bu tarihlerde Sivas eyaletine bağlı olan Divriği Sancağı’na (Livasına) bağlı Darende kazasına bağlı bir nahiye konumunda bulunan Gürün (ilçesi) Başbakanlık Arşivi Tapu Tahrir Defteri no: 25. Sayfa: 189 da geçmekte olan “Nahiye-i Gürün der Liva-i Divriği” ibaresiyle ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi nezaret sonrası Evkaf defterleri 9879 sıra no ve hicri 1250/Miladi: 1834 tarihli kayıtta, 12345 sıra no ve rumi 1260/Miladi: 1844 tarihli kayıtlarda,15238 sıra nolu ve hicri 1270/Miladi: 1854 tarihli kayıtta, 15472 sıra no ve rumi 1270/Miladi: 1854 tarihli kayıtlarda açıklanmaktadır.

Şemsettin Sami’nin XVI. yüzyıldakı Osmanlı düzenlemesi esnasında Divriği, Sivas merkeze bağlı bir sancaktır. Darende ise, Divriği sancağına bağlı bir kaza konumundadır. Yine Şemsettin Sami’ye göre 1830/1831 deki vilayetlerin teşekkülünde bir kaza merkezi olup; Gürün, Hekimhan, Elbistan (ilçeleri) Darende’ye bağlı birer nahiye olduğu belirtilmektedir. Bu şehirlerin birer nahiye olarak Darende’ye bağlı olduğu Osmanlı taksimatında gösterilmektedir. [289]

1830/1831 yıllarındaki düzenlemeyle birlikte köy konumundan çıkarılarak nahiye konumuna getirilen Gürün (İlçesi), bu tarihe kadar Darende kazasına bağlı bulunan Yozgat’a bağlı bulunan Aziziye (bugünkü Pınarbaşı ilçesi) kazasına bağlanmıştır. Bozok eyaleti ise bu tarihlerde Sivas’a bağlı bulunmaktaydı.

1845 yılına ait olan Temettü Defterlerindeki kayıtlara göre 1831 yılında nahiye konumuna getirilerek 1845 yılına kadar subaşılıkla yönetilmiş olan Gürün’de II. Mahmut zamanında ihdas edilmiş olan Mahalle Muhtarlığı sistemine göre beş müslüman mahallesi ve beş tane de gayri müslimlere ait olan mahalle bulunmaktadır. (Nüfus bölümüne bakınız)

1845 yılına kadar subaşılıkla idare edilmiş olan Gürün (ilçesi) bu tarihten sonra da (1845 tarihinden itibaren) 1867/1869 yılına kadar da müdürlükle idare edilmiştir.

1854 tarihinde yeni bir düzenleme yapılmış ve Sivas eyaleti bu düzenlemeyle birlikte Sivas vilayeti haline getirildi. 1867 yılındaki bu yeni düzenlemeyle birlikte Gürün, resmen kaza (ilçe) haline getirilerek, Sivas vilayetine bağlanmıştır. Bu tarihten sonra; 1877 ve 1903 yılındaki düzenlemelerde de aynı konumunu sürdürmüştür. Gürün İlçesi, bu konumunu günümüzde de sürdürmektedir.

II. Mahmut döneminde (1808-1839) yapılan ve Osmanlılar’da yapılan ilk nüfus sayımına göre ve yine bu dönemde meydana getirilmiş bulunan muhtarlık (köy ve mahalle) sistemine göre Gürün’de 5 adet müslüman ve 5 adet de gayri müslim mahallesi bulunmaktadır... Bu tarihlerde Gürün, Darende kazasına bağlı bulunduğu ve 1258/1843 tarihli cizye defterindeki kayıtlara göre 1444 adet cizye mükellefi gösterilirken 1261/1846 tarihli cizye defterinde ise 545 adet gösterilmektedir. Bu rakam o tarihte devlete vergi veren gayri müslimin adetidir. 1870’li yıllardaki yapılan nüfus sayımına göre Gürün merkez nüfusunun müslim ve gayri müslimin toplam 3000-3500 arasında olduğu görülmektedir. Müslüman nüfusun toplam sayısı 4977 iken, buna karşı gayr-ı müslim nüfus sayısı 3757 kişidir. 1870 yılına ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan.

Müslüman Mahalleleri: 1-Abdülfettah Ağa(Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi(Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa(Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi(Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.

Yani, 1870-1888 yılları arasında yani 18 yıl içerisinde Hristiyan nüfustan tam 825 kişi artarken, bu sayı Müslümanlardan Hristiyanların sayısının aksine azalmış bulunmaktadır. Yani müslümanlarda ise 532 kişi azalmıştır. Bunun sebebi ise elbetteki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde girmiş olduğu savaşlardır. Bilhassa, 1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan Savaşları nedeniyle Müslüman nüfustan seferberlik ilan edilmesi ve askere alınmalar nedeniyle, Müslüman nüfustan azalma olmuştur.

Sivas Valisi Vezir Abidin Paşa zamanında 1302/1884 yılında teciz burnu nam mevkiden Gürün hududuna kadar 94.287, Gürün’den Telin’e kadar 12.000. metrelik tariki şose tanzim ve inşa edilmiştir.

Sivas Valisi Memduh Beğ zamanında (136/1888) zamanında ...yine liva-yı mezkure tabi Gürün kasabasınde şimdiye değin mekteb-i İbtidai tesis edilememiş iken işarat-ı muşikafe-i vilayetpenahileri teessüratıyla ahali-i mahalliyenin ianata verdikleri 8.700 kuruşla kasaba-i mezburede bir bab mekteb-i ibtidai vücud buldurulmuştur...

Merkez sancağına tabi Gürün kazası hududundan Darende’ye kadar 38.500 metre mahallin ameliyyat-ı türabiyyesini ve 35.500 metre mahallinde şosa olarak tarik-i mezkur üzerinde vaki 4 köprü ve 24 adet menfez ve 18 kasis 3.896 metre set duvarı ile mükemmelen inşa ettirmeğe muvaffak olmuşlardır. 1890 yılı Sivas Salnamelerinde Gürün Kazası hakkında verilen bilgiler şöyledir:

“Livanın cihet-i cenubisinde vaki olup merkez kaza olan Gürün Kasabası livaya 24 saattir. Bu kaza 3 nahiye, 27 karye, 4056 hane, 24 değirmen ve 10 çeşme ve 4.977 İslam ve 3.757 Hristiyan nüfusunu havi olup bunlardan başka 157 nüfusu cami 61 hanede muhacirin meskundur. Ve Aziziye ve kangal ve Alacahan ve Elbistan kaza ve nahiyeleriyle mahdut tulen 14 arzen 11 saattir. Kaza-yı mezburede 94.975 dönümlük 12.108 tarla ve 5 bağ ve 1250 bahçe, 337 çayır ve 30 mer’a arazi olup kuvve-i inbatiyesi birden sekize kadar verir. Hınta, şair, nohut, fasulye, mercimek, bakla gibi hububat ve her nev’i sebze meyve yetişir. Ve cins-i hayvanattan sığır, camus, koyun, keçi, ve tiftik keçisi ve esb ve hıöar bulunur.

Bu kaza ahalisi mensucatı iyice ilerletip 500 kadar destgah ile Acem Şalı’na mesabe yünden şal ve ala pantolonluk ve sakkoluk ve hırkalık ve her nev’i elbiselik ve mefruşata elverişli emtia ve yorgan yüzü ve şayak ve iplik çitari vesaire nesc ve imal olunur. Bunların nefaseti gayet sağlamlığıyla beraber bahaca ehveniyyeti olduğundan ahz ve iştirasına rağbet-i umumiye vardır. Ve dahil ve haric vilayete nakl-i füruht olunur. Nefs-i kasabada Çarşamba günleri hafta pazarı kurulup dad-ü sited edilir ve 7 han ve 1 hamam, 347 dükkan, 2 bab medrese, 1 tekye ve ebniye-i miriyyeden 1 hükümet konağı ve pişgahında 1 bahçe ve ma’a kasaba kazada 12 Cami-i Şerif ve 11 mescit ve 30 İslam ve Hristiyan mektebi vardır. Bu kaza-yı mezburda 3 adet ufacık orman olup kereste imaline salih değilse de mahrukatı mahalliyeyi idare edebilir. Celikanlı yurdundan nebean eden nehr kasaba derunnden cereyan eder. Ve kasabadan gelen nehr ile Telin Karyesinden birleşerek Nehr-i Fırat’a munsab olur ve nehr-i mezkurda mercan balığına benzer bir nevi alabalık sayd olunur. 1890 yılı kayıtlarına göre Gürün ilçesi merkezinde 4.977 Müslüman, 3757 Gayri Müslim, 157 adet muhacir nüfus bulunuyordu.

1890 yılı resmi rakamlarına göre; Gürün’deki kadın ve erkek Müslüman nüfusun toplamı(köyler dahil, ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir. 1892 yılı kayıtlarına göre; Gürün İlçesinin 5 nahiyesi, 38 tane de köyü bulunmaktadır.

 Türkiye’de nüfus teşkilatı Ekim 1884 yılında “Nüfus-ı Umumiye” adıyla, Nisan 1887 de “Nüfus-ı Ahali-i İdare-i Umumiyesi” adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı, ilk defa “Tahrir-i Nüfus” genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere (Atik) yazıldı. 1320-1321 (1905) yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus kütükleri tahsis edildi. 1914 yılında “Sicil-i Nüfus Kanunu” çıkarılarak kütüklerin tutulması, sürekli geçerli olması sağlandı.

1890 yılı resmi rakamlarına göre de Gürün’deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir. 1903 yılında ise 6929 erkek ve 6653 kadın olmak üzere toplam 13.582 kişi Müslüman nüfus bulunmaktadır. Bu rakama köyler de dahildir. Buna karşılık Gayr-i Müslim nüfus (köylerde pek az olmakla birlikte) 3 Rum erkek, 3330 erkek Ermeni ve 3579 Ermeni kadın yani toplam 6909 kişi Ermeni nüfus ile, 201 kişisi erkek ve 199 adedi Katolik olmak üzere 400 kişilik çeşitli Hristiyan mezhebine bağlı Ermeni ve Rum ile, 249 erkek ve 293 de kadın Protestan bulunuyordu. Bütün bu nüfusun (gayri müslimlerin) toplamı 7754 kişi gayri müslim olarak bulunmakta ve bu gayri müslim nüfusun da % 98’i Gürün ılçesi merkezinde yaşamaktaydılar. Gayri müslim nüfusun müslüman nüfusa göre oranı ise: 1870 yılında 1/2 iken, 1890 yılında 1/4 oranındadır.

1903 yılında ise, 1/2’ye yakın bulunmaktadır. 1907 yılıkayıtlarına göre: Gürün nüfusu: 12415 erkek, 11746 kadın olmak üzere toplam nüfusu: 24161 kişidir. Bu nüfusun8070 erkek, 7530 kadın olmaküzere müslüman nüfustur. 3866 erekek, 3715 kadın olmak üzere toplam 7581 Ermeni nüfusu varıdr. Bunlaradan 187 eekek, 192 kadın olmaküzere toplam 379 kişilik nüfus katoliktir. 292 erkek, 309 kadın olmak üzere toplam 601 kişilik nüfus Protestandır. [290]

1890 yılı Sivas Salnamelerine göre Gürün Kazasında resmi görevli olarak bulunan memurlara ait bilgiler şöyledir:

 

Kaymakam        Ömer Sabri Efendi                 Saniye

Naib                  Mustafa Sabri Efendi

Meclis-i İdare     Aza-yı Tabiiyye      Aza-yı Müntehabe

Reis Kaymakam Efendi           

Aza Naib Efendi                                    Raşid Efendi

Aza Müftü Abdullah Efendi                               Abdullah Efendi

Aza mal Müdürü Abdullah remzi Efendi           Kirkor Ağa      

Aza tahrirat Katibi Mecid Şükrü Efendi Evadik Ağa     

 

Mal ve Vergi Memurları

Mal Müdürü Efendi

Muavini Şevket Efendi

Refiki Ali Efendi

Nevahi Vergi Katibi Şevket Efendi

Diğeri Mustafa Efendi

Mahkeme-i Bidayet

Reis Naib Efendi                       Artin Ağa

Aza Harig beğ                           Katib-i Sani Hafız Kasım Efendi

Aza Başkatip Kadri Efendi                    Aza Mülazımı Bezdik Ağa

Müstantik Muavini Ahmed Efendi          Mübaşir Ebubekir Ağa

Şeriyye Katibi Mehmed Efendi             Diğeri selim Ağa

Mukavelat Muharriri Kamil Efendi        

Meclis-i Beledi

Reis Abdullah Efendi

Aza Ali Efendi                            Katip Aziz Efendi       

Aza Tercan Ağa                                    Sandık Emini Ohannes Efendi

Aza Karabet Ağa                       Çavuş Ali Ağa

Aza Nihat Ağa                                                                         

Bazı Memurin

Nüfus Memuru Mehmed Beğ    Sandık Emini Artin Ağa

Nüfus katibi Sadık Efendi          Ambar memuru Ali Efendi

Tapu Katibi Reşid Efendi          Düyun-u Umumiye Memuru  

Bank memuru Ömer Efendi     Turan Efendi              

Mekteb-i Rüşdi Muallimi Ahmed Efendi                                  

Hat Muallimi Hamdi Efendi

 

 


Osmanlı devlet Arşivlerinde Gürün İlçesiyle ilgili belgeler-kayıtlar[291]:

Tarih: 26/Ş /1274 (Hicrî) Dosya: Askeriye için Gürün Kazası Müdürü Hacı Sadık'ın imal ettirdiği kilimlerin bedelinin Sivas Deftedarı Nazif Efendi'den tahsili.

Tarih: 02/Ra/1277 (Hicrî) Dosya:1- Gürün ahalisinden olup hükümete asi olan bazı zevatın tedibi. 2- Gürün Kazası Müdürü Abdulkadir Ağa'nın azli.

 Tarih: 16/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün Kazası Müdürü Abdülkadir'in azli ve yerine Tevfik Ağa'nın vekaleten tayini. 2- Çeşitli suçlarından dolayı Maraş'a firar eden Meclis azaları Abdülfettah ile Ali'nin yakalanıp muhakemesinin yapılarak keyfiyetin bildirilmesi.

 Tarih: 21/N /1277 (Hicrî) Dosya: 1- Mehmed Bey'e Gürün Anbarı'ndaki zahiresinin teslimi. 2- Mehmed Bey'in Gürün Kazası Müdür-i sabıkı Abdülkadir Ağa'daki kira bedelinden doğan alacağının tahsili.

 Tarih: 23/Z /1277 (Hicrî) Dosya: Gürün'e sevk olunan muhacirlerin iskanında Tevfik Ağa'nın gösterdiği gayret ve yardımdan memnun olunduğu.

Gürün’de Telgrafhane: Tarih: 22/L /1301 (Hicrî) Dosya: Maraş'dan Elbistan'a kadar çekilmesi gereken telgraf hattının masraflarının ahaliden iane olarak temin edildiğinden bahisle bunun Darende-Gürün hattına bağlanması için gereken edevatın gönderilmesine dair Haleb Vilayeti telgrafı hakkında gereğinin yapılması. Tarih: 12/N /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün Kaymakamlığı'nca istenen iki masa telefonu, bir tane santral ve otuz izolatörün gönderildiği.

Tarih: 28/B /1316 (Hicrî) Dosya: Sivas ve kazalarındaki hapishane ve tevkifhanelerin ıslah ve tadili için alınan tedbirler.

Tarih: 27/S /1317 (Hicrî) Dosya: Camilere hatib tayini.

Tarih: 24/L /1318 (Hicrî) Dosya: Darende, Gürün, Aziziye ve Yıldızeli kazaları hapishanelerinin hıfzıssıhha kurallarına uymadığı, mahpus ve mevkufların karışık oldukları ve bu kazalarla Koçgiri ve Bünyanhamid kazalarında nisa hapishanesi olmadığından gereğinin yapılması.

Tarih: 30/B /1323 (Hicrî) Dosya: Zabitanın maaşına yapılan zam ve ihsan buyurulan liyakat madalyaları için çekilen teşekkür telgrafları.

 Tarih: 09/C /1330 (Hicrî) Dosya: Gürün Hapishanesi Gardiyanlığı'na Akif Ağa-zade Mehmed Efendi'nin tayin edildiği.

Tarih: 16/Ş /1330 (Hicrî) Dosya: Sivas vilayeti merkez ve mülhakat hapishanelerine aid istatistik cedvellerinin gönderildiği.

Tarih: 20/Ra/1331 (Hicrî) Dosya: 1328 yılı Kanunıevvel ayında Sivas vilayeti ve mülhakatında meydana gelen cinayet olaylarını gösterir cetvellerin takdimiyle, bazı kazalarda cinayet hadisesi olmadığından cetvel tanzim edilmediği.

 Tarih: 20/B /1331 (Hicrî) Dosya: Gürün, Darende, Kangal ve Zara Hükümet Konakları ve hapishanelerinin tamirat ve inşaatı için gerekli tahsisatın Maliye Nezareti'nce reddi ve imkan olana kadar ertelendiği.

Tarih: 25/Ra/1332 (Hicrî) Dosya:Sivas vilayeti Merkez ve Mülhakat Hapishaneleri hakkında bilgi veren sual varakalarının takdimi.

 Tarih: 05/B /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün'de adi ve ham boyadan imal edilen şalların imalatının durdurulması serbestini sanayice münafi olduğu, Meclis-i Umumi-i Vilayetin selahiyetinde olmayan bu kararın tatbikine devam edilemeyeceği.

 Tarih: 12/N /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün Kaymakamlığı'nca istenen iki masa telefonu, bir tane santral ve otuz izolatörün gönderildiği.

Tarih: 21/L /1332 (Hicrî) Dosya: Sivas polis mürettebatının künyelerini havi defterin takdim kılındığı.

 Tarih: 04/N /1334 (Hicrî) Dosya:Gürün Kazası'na merbut Karadoruk Nahiyesi Hükümet Konağı ittihaz olunan mahallin icar berdelinin tesviyesi.

Tarih: 05/Za/1334 (Hicrî) Dosya: Sivas vilayetinin Menatik-i Harbiye Memurin-i Hususiyesi ile Mekatib muallimlerinin maaşatının tesviyesi için hususi bütçesinden muaveneten vilayetin 332 senesi hususi bütçesine tahsisat-ı munzamma ilavesine ve sarfına mezuniyet verildiği.

 Tarih: 29/Ca/1335 (Hicrî) Dosya: Hapishanelerin teşkilat ve ıslahatına esas olmak üzere Sivas'a bağlı hapishanelere ait cedvellerin takdim edildiği. (Belge tarihi: Cemaziyelevvel 30)

Tarih: 26/M /1336 (Hicrî) Dosya: Sivas vilayeti dahilindeki Gürün Kazası Hapishanesi'nin dört aylık yoklama cetvelinin takdim edildiği.

 Tarih: 27/R /1336 (Hicrî) Dosya: Sivas vilayeti dahilindeki hapishanelere ait yoklama cetvellerinin gönderildiği.

Tarih: 01/M /1337 (Hicrî) Dosya: Sivas Muhasebe-i Hususiye Merkez Katibi Rıza Efendi ile Gürün Muhasebe-i Hususiye Memuru Hüsnü Efendi'nin askerlikten tecilleri talebinin Harbiye Nezareti'nce kabul edilmediğinin Sivas vilayetine bildirilmesi.

 Tarih: 10/L /1337 (Hicrî) Dosya: Amasya, Divriği, Gürün, Elbistan, Köprü ve bağlı yerlerde meydana gelen katl, cerh, gasp ve şekaveti bildirir tahrirat.

 Tarih: 14/Za/1337 (Hicrî) Dosya: 1335 senesi Temmuz ayı zarfında Sivas Valiliği hudutları içerisinde meydana gelen şekavete aid cetvelin takdim edildiği.

Tarih: 20/Za/1337 (Hicrî) Dosya: Tonos kazasının 1335 senesi ilk dört aylık yoklama cetveli ile Gürün Hapishanesi'nin Mayıs ve Haziran aylarına ait yoklama cetvellerinin gönderildiği.

Tarih: 21/Za/1337 (Hicrî) Dosya: Sivas'ın mülhakatında eşkiyanın yapmış olduğu katil ve gasp vakıalarının rapor halinde takdimi.

Tarih: 26/M /1338 (Hicrî) Dosya: Takip edilmekte olan Kangallı şaki Hızır oğlu Muzaffer'in, kendiliğinden teslim olduğundan, afvedilmesi.

 Tarih: 27/Ra/1338 (Hicrî) Dosya: 1333 senesinde, Gürün'den tayin olunduğu Cemişkezek kazasına giderken eşkıyanın tecavüzüne uğrayıp malları gasbedilen Mustafa Hulusi Bey'in mallarının geri alınması ve gasıbların yakalanması için Mamuretülaziz Vilayeti'ne tebligat yapıldığı.

Tarih: 07/R /1338 (Hicrî) Dosya: Merzifon'a gelmekte olan bazı eşhasın hayvanlarını gasbeden eşkiyanın yakalandığı. Darende ve Divriği civarında şekavetle uğraşıp hayvan gasbeden eşkiyanın yakalandıkları.

 Tarih: 25/R /1338 (Hicrî) Dosya: Mesudiye'de şekavetle iştigal eden Ebil ve biraderi Ali'nin yakalandıkları. Ağa Nene adındaki kadını katleden Tevfik Çavuş'un yakalandığı. Asker İsmail'in zevcesi Fatma'yı kaçıran Abdurrahman'ın yakalandığı. Mesudiye'de eşya gasbeden yedi şahsın yakalandığı.

 Tarih: 25/Ca/1338 (Hicrî) Dosya: Tokat'ta Katiboğlu Ali'yi katleden, Şeyhoğlu Tahir'in yakalandığı. Divriği civarında eşyaları gasbedilen yolcuların eşyalarının kurtarıldığı ve gasıbların ise şiddetle takib edildiği. Tokat'ta bekçi Halil'i katleden, Osman'ı yaralayan, Osman ve Hüseyin'in yakalandığı. Hacıköy Hapishanesi'nden firar ederek şekavetle iştigal eden Kamil'in ölü olarak yakalandığı. Kürd Sefer'in katili Çerkes Hamid'in yakalandığı. Darende'de Gedeninoğlu Hacı tarafından çalınan koyunların istirdad edilerek, failin yakalandığı.

Tarih:  Dosya No: Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı Sivas Gürün'deki Vasatî Camii Vakfı'nın varidat ve masarıfat muhasebesi.

Tarih: 19/Za/1265 (Hicrî) Dosya: Ermeni Patrikliği ve millet meclisinin Gürün naibi hakkındaki verdikleri şikayet takririnin gönderildiği.

Tarih: 28/R /1266 (Hicrî) Dosya: Gürün kazası reayasından olup Trabzon'da ticaret için bulunan şahıslardan iki defa temettu vergisi tahsil edilmesi hususundaki şikayetlerin değerlendirilmesine dair Maliye Nezareti'ne tezkire ve cevabi derkenar.

 Tarih: 19/M /1268 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün Naibi'nin şikayet edilmesi. 2- Fatıma Hanım'a maaş tahsisi. 3- Rahime Hatun'a maaş tahsisi. 4- Harputlu Yusuf'un tedavi ettirilmesi.

Tarih: 24/B /1268 (Hicrî) Dosya: Vefat eden kocasının mutasarrıf olduğu Gürünler Hanı hasılatının tahkik edilerek Azime Hatun'a bildirilmesi.

 Tarih: 30/B /1268 (Hicrî) Dosya: Sivas'daki Ermeni ve Katolikler'den tahsil edilecek vergiler.

 Tarih: 19/Ra/1269 (Hicrî) Dosya: İmam Salih'in asker oğlu Osman'ın Pranga cezası bitmediğinden tahliyesi ile imamete tayininin uygun olmadığı.

 Tarih: 30/Ra/1269 (Hicrî) Dosya: Gürün kazasında bulunan Ermeni ve katoliklerden tadil-i vergi ile ilgili verilen karara razı olmayan Katoliklerin, yeniden yapılacak yazımda yine de razı olmazlarsa, eskiden tayin edildiği şekilde vergilerini ödemeleri gerekeceği ve zimmetlerinde bulunan bakayanın tesviye edilmesi.

 Tarih: 03/B /1269 (Hicrî) Dosya: Atik Valide Sultan Vakfı'na ait yerlerin mukataalarına vuku bulan müdahalenin men'i ve Defter-i Hakani kayıtlarına göre sahiplerine verilmesi.

 Tarih: 29/S /1270 (Hicrî) Dosya: Perinoğlu Mağdis'in kardeşi Mıgırdıç'taki alacağının tahsili.

Tarih: 29/R /1273 (Hicrî) Dosya: Gürün kazasındaki Katoliklerin vergisinde indirim yapılarak İslam ve Ermenilerin vergisine zam yapılması anlaşmazılığa yol açtığından haksızlığın giderilmesi.

 Tarih: 26/Ş /1274 (Hicrî) Dosya: Askeriye için Gürün Kazası Müdürü Hacı Sadık'ın imal ettirdiği kilimlerin bedelinin Sivas Deftedarı Nazif Efendi'den tahsili.

 Tarih: 14/Ş /1275 (Hicrî) Dosya: Antepli Mumcuığu Karabet'in Gürünlü Koçanoğlu Muğdis'e yaptığı müdahalenin men'i.

 Tarih: 29/Ra/1276 (Hicrî) Dosya: Mustafa Efendi ve şerikinin mutasarrıf oldukları Kayseri Sancağı Adet-i Ağnam Rusumu'ndan dolayı Kuzugürünlü ve Afşar aşiretlerinde olan alacaklarının tahsili.

 Tarih: 02/Ra/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün ahalisinden olup hükümete asi olan bazı zevatın tedibi. 2- Gürün Kazası Müdürü Abdulkadir Ağa'nın azli.

 Tarih: 01/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: Gedikcik kazası ahalisiyle yolculara sarkıntılık eden Kayseri'de sakin Kuzugürünlü Aşireti'nden bazı kişiler Karagül köyünde ikamet eden Çerkes Muhaciri Ahmed'in para ve eşyasını çaldıklarından yakalanıp gereğinin icrası.

 Tarih: 16/Ca/1277 (Hicrî) Dosya: 1- Gürün Kazası Müdürü Abdülkadir'in azli ve yerine Tevfik Ağa'nın vekaleten tayini. 2- Çeşitli suçlarından dolayı Maraş'a firar eden Meclis azaları Abdülfettah ile Ali'nin yakalanıp muhakemesinin yapılarak keyfiyetin bildirilmesi.

 Tarih: 21/N /1277 (Hicrî) Dosya: 1- Mehmed Bey'e Gürün Anbarı'ndaki zahiresinin teslimi. 2- Mehmed Bey'in Gürün Kazası Müdür-i sabıkı Abdülkadir Ağa'daki kira bedelinden doğan alacağının tahsili.

 Tarih: 23/Z /1277 (Hicrî) Dosya: Gürün'e sevk olunan muhacirlerin iskanında Tevfik Ağa'nın gösterdiği gayret ve yardımdan memnun olunduğu.

 Tarih: 22/L /1301 (Hicrî) Dosya: Maraş'dan Elbistan'a kadar çekilmesi gereken telgraf hattının masraflarının ahaliden iane olarak temin edildiğinden bahisle bunun Darende-Gürün hattına bağlanması için gereken edevatın gönderilmesine dair Haleb Vilayeti telgrafı hakkında gereğinin yapılması.

 Tarih: 21/Ş /1307 (Hicrî) Dosya: Çerkeslere ait sicil durumları.

 Tarih: 24/B /1312 (Hicrî) Dosya: Bir Ermeni müfsid hakkında yapılan tahkikatın neticesi.

 Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Elbistan telgraf hattını kesip Karadut karyesine saldıran Zeytun Ermenilerinin Elbistan, Darende ve Gürün'e saldıracakları haberinin alındığı.

 Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun ve Hacı Nandırın kazaları Ermenilerinin İslam karyelerini yağmalayıp Elbistan-Zeytun telgraf hattını kestikleri. Ermenilerin Elbistan, Darende ve Gürün kazalarını basacaklarının haber alındığı ve lüzumu kadar süvari istihdamı talebi.

 Tarih: 15/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun Ermenileri'nin çıkardıkları hadiselerin önlenmesi için alınacak tedbirler.

 Tarih: 19/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Tebligatta bulunulduğu halde Erzurum, Trabzon ve Mamuretülaziz vilayetlerinde Gürcü, Kürt ve Lazların Ermeni karyelerine saldırdıklarından bunlara karşı kuvvet kullanıldığı. Malatya'ya bağlı Akçadağ ekradının Gürün'e hücum edeceği haberi üzerine Ermenilerin silahlandığından lüzumlu tedbirlerin alınması.

  Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün Hadisesi'nde Müslümanlar'dan ve Ermeniler'den öldürülenlerin miktarı.

Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün'de çıkan karışıklığın uygun bir şekilde teskin edilebilmesi ve askeri silah kullanmaya mecbur etmemeleri için Ekrada muteberan ve ulema vasıtasıyla nasihatte bulunması.

 Tarih: 24/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin Gürün kazasına hücum ettikleri ve Ermenilerle çatışmaya girdikleri. Gürün'ün muhafazası için gerekenin yapılması hususunda kaymakamlık ve binbaşılığa tebligatta bulunulduğu.

 Tarih: 28/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin Gürün'e saldırılarının önlenmesi için askerî tedbirler alınması. Gürün Ermenilerinin silahlarını bıraktıkları.

 Tarih: 29/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Ermenilerin fesadı ve tecavüzlerinden bıkan Sivas Müslümanlarının galeyana gelerek Ermenilere hücum ettikleri, tedbir alınmazsa ecnebi müdahalesinden endişe edildiği.

Tarih: 21/Ş /1314 (Hicrî) Dosya: Sivas ve Gürün'de Ermenilerin yaptıklar hücum ve tahrikler.

Tarih: 14/S /1314 (Hicrî) Dosya: Tokad'da sokaklara ifsad edici varakalar atılması sebebiyle askerî kuvvetlerin takviyesi.

 Tarih:  Dosya: Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı Sivas Gürün'deki Vasatî Camii Vakfı'nın varidat ve masarıfat muhasebesi.  Tarih: 27/S /1317 (Hicrî) Dosya: Camilere hatib tayini.

Tarih: 05/B /1332 (Hicrî) Dosya: Gürün'de adi ve ham boyadan imal edilen şalların imalatının durdurulması serbestini sanayice münafi olduğu, Meclis-i Umumi-i Vilayetin selahiyetinde olmayan bu kararın tatbikine devam edilemeyeceği.

 Güründe yaşayan Ermeniler ve gayri Müslimler

 

Ermeniler’in menşei ve Ermeni tarihinin başlangıcı kesin bir karara bağlanamamış, muhtelif rivâyet ve mitolojik bir takım hikâyelerden ibarettir. Ermeni tarihçilerinin bir kısmı ve kilise Ermeniler’in menşeini Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’e bağlarlar. Ermeni tarihini, Babil Kulesi’nin yıkılışı ile başlatarak ilk atalarının, Hazret-i Nuh’un torununun torunu olan “Hayk” adında efsanevî bir şahsiyet olduğunu kabul ve iddia ederler. Ünlü Fransız arkeologu Jacques de Morgan, Ermeni tarihçilerinin milletlerinin aslını Kitâb-ı Mukaddes an’anelerine bağlamak için büyük gayret sarfettiklerini, Hayk neslini bunlara yaklaştırmak maksadıyla eski rivâyet ve an’aneleri tahrip ettiklerini belirtmektedir.

Bu tez, Kafkas dilleri ve özellikle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dil bilimcisi Nicolai Marr (1864-1934) tarafından tesis ve temsil edilen Rus Mektebi’nin kabul ettiği ve şiddetle savunduğu bir tezdir. Ermeni kilisesi ile bazı Ermeni ekolü ve eski SSCB ilim adamlarının Ermenileri, Jafetik (Ön-Asya yerlisi; Yafesî) gruba ait Kafkasya menşeli bir toplum olarak göstermeleri boşuna değildir.

Yâni, Türkiye’ye mücâvir olan bölgede, başka bir ifadeyle, Nuh’un gemisinin oturduğu iddia edilen Ağrı Dağı ve çevresi Ermenilerin anavatanı olarak gösterilmekte, Ermeniler’in de Nuh’un torununun torunu Hayk’tan türediklerine ve Ağrı dağından çevreye yayıldıklarına inanılmaktadır. Ermeniler’e menşe ve anavatan arayan görüşlerin tezidir. Bilindiği gibi, Jafetik (Yafesî) tâbiri, Yafes adından gelmektedir. Yafes ise, Hazret-i Nuh’un oğludur ve vatanı da Mezopotamya’dır. Jafetik tez (Marr’ın Mektebi), Ermenilerin menşeini Mezopotamya-Kafkasya coğrafî ve arkeolojik temeli üzerine inşa etmektedir.

Tarihî kayıtlara göre Ermenilerin menşei hakkındaki rivâyet, Herodotos (M.Ö. 484-425?)’un Ermenilerin Frigyalılardan bir zümre olduğu kaydı ile Eudoksos’un (M.Ö. 370) Ermeni dilinin Frig lehçesine benzediği iddiasına dayanmaktadır. Herodotos’un yazdıklarını destekleyen ve Ermeniler’in milâttan önce Balkanlar’dan Anadolu’ya geçip eski Frigya yâni Orta Anadolu’ya yerleştiklerini, bilâhare M.Ö. VII. yüzyıl ortalarında Doğu Anadolu’da Urartu bölgesine göç ettiklerini kabul eden tarihçiler vardır. Son yarım yüzyılda Anadolu’nun ırkî durumunu inceleyen antropologlar da Ermenileri, doğuş yeri Balkanlar olan Dinarik ırkın doğudaki bileşkesi olarak dikkate almaktadırlar.

Diğer taraftan, kendilerine türlü türlü menşe arayan ve Ermenileri Urartuların torunları olarak gösteren Ermeni tarihçileri de vardır. Bunlardan çivi yazısı üzerinde çalışmalarıyla tanınan Joseph Sandalgian, lisanî deliller ileri sürerek, Ermenileri Urartuların torunları saymağa ve efsanevî ataları Hayk ile Urartu isimlerini birleştirmeye gayret etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan Barışı (1923)’na kadar geçen sürede, siyasî amaçlar güden Ermeni neşriyatında da aynı tez ileri sürülmüştür. Eski Sovyetler Birliği’nde Büyük Ermeni Lûgati’ni neşreden Ermeni dili uzmanı Acaryan; Ermenilerin Doğu Anadolu’daki bazı şehir ve dağ adlarının Ermenice olduğu iddialarına karşı, ‘Ararat, Van, Daron (Muş), Garin (Erzurum), Masis (Ararat)...’ gibi kelimelerin Ermenice ile kat’iyyen tefsir olunamayacağını ve Urartu dilinden kaldığını, Horenli Movses’in anlattığı efsanevî krallardan “Aram, Mavanez gibi hâs isimlerin Khald (Urartulu)ların Arame, Menuas gibi kral isimlerinde geldiğini, ‘ayk, Armenak, Amasya, Harma, Ara, Gartos’ adlarının ise menşei meçhul ve“hiç şüphesiz Ermenice de değillerdir. Ermenice olarak bir mânâ ifade etmezler” diye mâhiyetini belirtmektedir.

Son zamanlarda yapılan araştırmalarda da, Urartu dili ile Ermenice’nin hiçbir alâka ve münasebetinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Yukarıda yazılanların ışığında, günümüzde bile menşeleri hakkında Ermeniler arasında muhtelif ve birbirini tutmayan fikirlerin münakaşasının yapıldığı bir gerçektir. Netice olarak, ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır. Diğer taraftan, Ermeniler’in menşeinin de kesin bir sonuca bağlanamadığı anlaşılmaktadır. Ancak, tarih boyunca bulundukları yerlerde civardaki devletlere tâbî olarak yaşamış olan Ermeniler’in menşelerinin, Balkan yarımadası olduğu yolundaki tarihî kayıtlara da uygun düşen görüşler ağırlık kazanmaktadır.

Bilindiği gibi Ermeniler, II. Meşrutiyetten sonra Batılılar’ın teşvik ve tahrikleriyle birlikte, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin kendi vatanları olduğunu iddia etmişlerdir. Bunun bir iddia olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını kendisi bir Ermeni Tarihçi olan “Dagavaryan” yazmış olduğu kitabında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

“Milli tarihçilerimiz Ağatan Geros’tan başlayarak Kitab-ı Mukaddes’teki, “Togarama” ailesi ve Aşelnaz” kelimelerini ırkımıza, yani Ermeniler’e yakıştırmışlardır. Halbuki Togarma, Ermenistan’ın güneydoğusunda ayrı bir ülkedir. Çivi yazılı kitabelerde, Tilgarimmu(Gürün) kalesi ve civarı ki, Asuristan’a göre kuzeyde idi.” demektedir. Yine bu Ermeni tarihçiye göre Kitab-ı Mukaddes’te geçmekte olan “Aşkenaz/Aşelnaz” Ermeniler’in “İşku” dedikleri İskit Devleti’dir. Bu devleti kuranlar, Proto Türklerdir.” Demektedir. Ermeniler’in atalarını dayandırmış oldukları şeyin mesnedsiz olduğunu açıklamaktadır. (3)

Önceleri, Erivan-Gökçegöl bölgesinde yaşayan, sonraki yıllarda ise; Bizanslılar tarafından Müslüman Araplar, ve Türkler’in Anadolu’ya geçmelerini önlemek maksadıyla Bizans sınırlarına yerleştirilmişlerdir. Ermeniler’in batıya yayılmaları bu şekilde olmuştur. Türkler’in Doğu Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte, kısmen Fırat’ın batısındaki küçük Ermenistan denilen yerlerde, çoğunlukla XI. yüzyıldan sonra, Kilikya bölgesine tamamen yerleşmeye başlamışlardır. Bu yerleşmeleri Bizanslılar’ca yapılmıştır.  Bu bölgelerde, çeşitli dönemlerde, çeşitli adlarla küçük prenslikler kurmuşlardır. Bu Ermeni prenslikleri çoğu kez, yaşadıkları dönemdeki güçlü devletlerin hakimiyetleri altında yaşayarak, o devlete tabi bir durumda kalmışlardır.  Bu Ermeni prensliklerinin sınırları ise tamamen belli değildir.

Armenia/Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I. Darius (M.Ö. 521-485) tarafından yazılmış olan Behistun yazıtında ‘Harminiye, Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VI. Yüzyıl sonlarında İranlılar tarafından verildiği ve Ermenistan denilen bölgenin, Persler’in Doğu Anadolu’daki satraplıklarından (valiliklerinden) biri olduğu anlaşılmaktadır. M.Ö. 188 tarihinde kurulan Artaksias Krallığı zamanında, Ârâmice “Yukarı/Yüksek/Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan/Armenia’ adı, Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi.  Bu coğrafî ad, sonraları Romalılar tarafından orta ve yukarı Murat suyu ile Kür ve Aras nehirleri boyları için de kullanılmış, daha sonra Avrupalılar tarafından benimsenmiştir. kendilerine ‘Hay’ diyen ve  ‘Hayk/Haik’ adlı bir atadan türedikleri efsanesini yaşatan, Türkler ile bütün yabancıların ‘Ermeni’ dedikleri toplumla Ermenistan/Armenia adının bir ilgisi bulunmamaktadır. Asur, Med, Pers, Part yazıtları ile Ksenophon’un Anabasis’i ve Strabon’un Coğrafyası’nda “Hay” ve “Hayastan”dan bahsedilmemektedir.

Ermeni sempatizanı Profesör Jean Laurent, bir makalesinde  Ermenistan ile ilgili olarak: “...Gerçekten, yazılı tarihin başlangıcından beri bu şekilde sınırlanan ülke bir devlet değil, bir coğrafya terimidir. Şüphesiz, Ermeniler’in bu bölgede yaşadıkları olmuştur. Fakat bu bölgeye, sırf Ermenistan adını taşıdığı için, ne Ermeniler’in mukadderatı, ne de Ermenistan Devleti adını taşıyan bir devletin varlığı kesinlikle bağlanamaz” demektedir.

Büyük Ermenistan (Asıl Ermenistan) ve Küçük Ermenistan. Büyük Ermenistan, Batı’da Fırat nehrinden Doğu’da Kür (Kura) nehrine kadar çiziliyordu ve 15 vilâyete bölünmüştü. Kızılırmak kaynaklarının çıkış yerlerine kadar genişleyen Küçük Ermenistan ise üç vilâyete ayrılmıştı. Asıl Ermenistan’ın ortadan kaldırılmasından sonra teşekkül eden ve Ermenilik ile ilgilenen ilim adamlarının Küçük Ermenistan veya Kilikya Ermeni Krallığı adıyla belirttikleri prensliğin toprakları Kilikyada, sahil ve dağlık olmak üzere iki kısımdı. M.S. VI. yüzyılda, M.S.536’dan sonra Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırdılar:

Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır. Küçük küçük prenslikler, civardaki büyük devletlere tâbi olarak, muayyen bölgelere hükmetmişlerdir. Ermeniler için vatan prenslikleri olmuştur. Vatanseverlikleri de bu sebeple mahallî niteliktedir. Ermeniler’i bir arada yaşatan unsur, bir milleti belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur. Ermenistan, siyasî bağımsızlık olarak, sadece kişisel hürriyet fikrini tanımıştır. XII. yüzyıldan itibaren, Ermenistan/Armenia adına, XIX. Yüzyıl ikinci yarısına kadar atlaslarda tesadüf edilmeyecektir. Ermenistan coğrafya adı, XIII. yüzyıldan itibaren yerini “Turkomania=Türkmen Ülkesi”ne bırakacaktır.

Ünlü Alman coğrafya ve haritacısı Heinrich Kiepert (1818-1899)’in Berlin’de basılmış olan “Grosser Handatlas” adlı büyük atlasında Ermenistan gösterilmemiştir. Berlin’de yayınlanan Neu Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinin 16 Kasım 1890 tarihli nüshasında “Ermeni Meselesi” başlıklı bir makalede de, “Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı, mütecanis ve millî bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır.

“...Binâenaleyh Ermenistan isminin tarihçe hiçbir ehemmiyeti olmadığı gibi, coğrafya nazarında bu isim o kadar vâsidir ki, Ermenistan’ın hududunu ta’yîn etmek için Mösyö Kiepert bile çok müşkilât çekecektir...” denilmektedir. 1890 yılında Leipzig’de basılmış olan Allgemeiner Handatlas adındaki büyük atlasta ise ‘Armenie’ adı yazılıdır. Anlaşılacağı gibi Ermenistan coğrafya adı, Rusya ve İngiltere’nin gayretleriyle 1878 Berlin Antlaşması ile sun’î olarak ortaya çıkarılan ‘Ermeni Meselesi’nden sonra siyasî bir anlayışla atlaslara geçmeye başlamıştır.

Bilindiği gibi, Anadolu toprakları üzerinde en mühim rolü Türkler oynamışlardır. Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilerek Türk yurdu haline gelmesi, Avrupalılara her zaman, kavranamayacak, kabul edilemeyecek ve biraz daha hazmedilemeyecek bir durum olarak gözükmüştür. ‘Ermenistan/Armenia’ denilen bölgenin coğrafî bir terim olduğu, Ermeni adına bağlı olarak ırkî bir ismi ifade etmediği ve Ermenistan sınırlarının siyasî çıkarlar paralelinde esneklik gösterdiği anlaşılmış olmaktadır.

Verdiğimiz tüm bilgilerin ışığında akla temel bir soru gelir, "Ermenistan neresidir?" Tarihte gerçekten bir Ermeni Devleti var mıdır? Ermeniler bilindiği gibi, kendilerine "Hai" derler, ülkeleri de "Hayastan"dır.[292]

Yazılan ve yazdırılan propaganda mahiyetindeki Ermeni tarihlerinde ileri sürülen iddiaların aksine, Selçuklu Türkleri, Doğu Anadolu’yu Ermenilerden değil, Bizanslılardan fethetmişler, kendilerini katliâma ve sürgüne tâbi tutanlar da Bizanslılar olmuştur. Daha1064 tarihinde Ermeni Kars Bagratlı Prensi Gagik-Abbas (Abas), prensliğini Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas’a devretmiş ve karşılığında Kayseri-Niğde bölgesinde Zamantı şehrini almıştı.

Ermenilerin yalnız Doğu ve Orta Anadolu'nun değil, kültürüyle, mimarî eserleriyle, edebiyatıyla, politik kurumlarıyla aynı zamanda Kilikya'nın da sahibi ve varisleri oldüğünü dünyaya ilan etmektedirler. Kilikya Tabi Ermeni Baronluğu'nun yerleştiği yöre XI. yüzyılda Bizans topraklarıdır, ancak, yörenin zaman içinde başka isimler altında, başka uygarlıklara ait olduğu unutulmamalıdır.[293]

Tarihten önceki zamanlarda Kilikya'nın ilk sakinleri Fenikelilerdir, daha sonra yöreye Persler sahip olmuşlardır. Zamanla devrinin dünya fatihi Büyük iskender, Kilikya'ya gelip yerleşmiştir, ölümünden sonra imparatorluğu kumandanları arasında paylaşılırken, Kilikya "Selevkos" düşmüştür. Ancak, çok geçmeden Roma imparatorluğu'nun Anadolu'da hakim olduğunu görüyoruz. Roma, Sölökoslu Midridat'la bu topraklar için uzun uzun savaşmıştır. imparatorluk Doğu ve Batı olarak îkiye ayrılınca Honorius Batıya, Arcadius Doğuya sahip olur. [294]

VIII. yüzyılda yörede birden Araplar görülür, Araplar burada iki yüzyıl kadar kalırlar. Bizans Kilikya'yı yeniden kendi topraklarına katmak için uğraşmaya başlar ve Nisefor Fokas, Yannis Tzimisses gibi güçlü Bazilei'ler, Kilikya'ya yeni baştan sahip olurlar. Türkler'in tarih sahnesine çıkmalarıyla durum temelden değişir...

Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları yöreyi sürekli hakimiyetleri altında tutarlar. Romen Diogenes'in, Sultan Alparslan'a yenilmesiyle Anadolu'da Bizans hakimiyeti zayıflayacak ve yavaş yavaş Bizans İmparatorluğu tarihten silinecektir.

Bu arada Bizans imparatorluğu Doğu'da "limes" olarak kullandığı Ermeni de 7 Ocak 395 tarihinde Roma imparatoru Teodos Milano'da ölmüş, Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür, Batı Roma imparatorluğu "Pars Occidentatis" on yaşındaki küçük oğlu Honorius'a Doğu Roma imparatorluğu "Pars Omental'is" ise on'altı, on ye'di yaşlarında olan büyük oğlu Arcadius'a kalır. 330-641 tarihleri arasında imparatorluk. Doğu Roma Hristiyan imparatorluğu adını taşır. 641-1204 tarihleri arasında Bizans imparatorluğuna dönüşür.

Ermeniler her devirde Bizans'ın amansız düşmanlarıydı. Bizans'a ticaret yapmak amacıyla sızmışlar, ülkenin çok geçmeden ekonomisin! ele geçirmişler, malî yönlerden baskı yaparak imparatorluğun en yüksek kademelerine el atmışlardır. Bizans tahtında Ermeni asıllı imparatorlar göze çarpar. Ancak, bu Bazilei'ler, Ermenilerin iddia ettikleri kurallarda değil, Ermenilik niteliklerini tamamen kaybederek, tahta çıkmışlardır.

Ermenilerin Osmanlı yönetimindeki elde ettikleri yüksek mevkiler, mali alandaki oynadıkları önemli rol, Bizans imparatorluğundaki sosyal ve politik durumlarının devamıdır. Bizans Irnparatorluğunda iki tür Ermeni vardır. Bir kısmı, Romalılardan Bizans'a miras kalmıştı. Bunlarla birlikte, IV yy.dan beri Bizans'la Persler arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler doğal olarak Bizans uyrukluydu. IV.yy. dan beri Perslerle Bizans arasındaki sınır ayarlaması dolayısıyla Bizans tarafında kalan Ermeniler de Bizans tabiyetine alınıyordu. 387 tarihli sınır ayarlanmasına göre Bizans, Erzurum ve Muş'a kadar ilerlemişti. 591 tarihli ayarlamaya göre ise Duin, Makoy, Urmiah ve Mokh'da dahil olmak üzere hudut Tiflis ile Dara arasında bir çizgi haline getirilmişti. Pers imparatorluğu Arap akımlarıyla yıkılınca, Bizans Hazar Denizi'ne kadar ilerleyebilmişti.[295] Bugün araştırıcılara çelişkili görünmesine rağmen, Arap egemenliğinde bulunan Ermeniler Bizans'ın tekrar bu yöreleri ele geçirmesine karşı koymuşlardı. Ermeniler Bizans'ın politik ve dini hakimiyetim kabul etmemekte ısrar ederek direniyorlardı.

Aslında Bizans Ermenileri otoritesi altında bulundurmak için onları bölmeyi daha uygun bulmuştur. Ermeni derebeylerini sürekli birbirine düşürmüş, aralarında devam edegelen mülk kavgalarım körüklemiştir. (Aristages) Bizans'a gelen ikinci tür Ermeniler Araplara tabi olanlardır. Bunlar Gregoryen Ermenilerdir. Bu tür Ermeni göçleri Pers İmparatorluğu zamanında başlamıştır. Ermeni "rensi II nci Dikran Perslerce tutsak edildiği sırada, soylu Ermeni aileleri Bizans'a sığınmışlardır (Faustus).Pers imparatoru Sapor (Şahpur) II nci Arzas'ı 347-367) yeniden esir alınca, Ermeniler (soyluları) tekrar eşleri, çocukları ve maiyetleriyle Bizans'a göçetmislerdir. Ermeniler, Pers imparatorluğundan dini takibata uğradıkları için kaçtıklarını söylerler. 451'de, Perslerin Ermenilere karşı sert bir politika izlediğin! naklederler. Arap istilasıyla Bizans'a yeni göçeden Ermenilere Bazilei'ler para, mal, mülkve "unvanlar" ihsan ediyorlardı. Ermeniler arasında küropolates, konsül, prokonsül, patris unvanım taşıyanlar da mevcuttur. Bizans çoğunu Araplara karşı kullanmak üzere, doğu sınırına yerleştiriyorlardı. Bu ihsanlara mukabil de Ermenilerden mutlak bir itaat bekliyor, Ortodoks dinini kabul etmelerim "Kadıköy Konsili" (451) gereğince İstanbul Rum Patriğinin üstünlüğünü tanımalarını istiyordu. Bizans'ın yerli Ermenileri ise Grek Ortodoksisini kabul etmişlerdi. Bunların Ermenilikle hiçbir ilişkisi kalmamıştı. Grekleşmişlerdi, bu bakımdan bunlarla önce Pers daha sonra Arap ülkelerinden göç eden Gregoryen Ermenileri arasında aşılmaz bir duvar mevcuttur. [296]

İşte bu ortamda gerek doğudan gerçekleşen Türkmen akınlarına karşı, gerekse Ermenilerin bu durumdaki belirsizliğini ortadan kaldırmak amacıyla, 1020'de Doğu Anadolu seferine çıkan II. Basil, 1021'de 'Vaspuragan Ermenileri^'nin yurdu olan Van bölgesini Bizans imparatorluğuna ilhak etmiş (12 kale, 4400 köy ve 115 manastır) ve onlara yurt edinmeleri için Sivas bölgesini vermiştir. Bizans imparatoru ile anlaşan Vaspuragan Kralı Johan Senekerim (ö.l027), hanedanı ve yaklaşık 15 bin vatandaşı ile beraber gelerek Sivas'a yerleşmiş ve hakimiyetini kurmuştur. Bu arada Ermenistan'daki 115 manastırın da Senekerim'e bağlı kaldığı kaydedilmektedir.[297]

Selçuklulardan önce Doğu Anadolu'da Bizans İmparatorluğu'na tabi iki Ermeni Prensliği bulunmakta idi. Bunlardan birisi Bagrat hanedanının elindeki Anı, diğeri de Ardzruni hanedanının basında bulunduğu Van Gölü'nün doğusundaki Vaspuragan Bölgesi (Van Gölü Havzası) idi. Havzanın doğu tarafı (Antsevatsik) bu aileden Gürgen Haçilc'in, güney tarafları (Rıştunik) da kardeşi Senekerim'in (990-1006) elinde idi. Fakat Haçik'in ölümü üzerine havzanın tamamı Senekerim'in hakimiyetine geçmiştir. [298]

Senekerim başkanlığındaki Ermenilerin Sivas'taki hakimiyeti, Bizans imparatorluğu'na bağlı vassallık statüsünde, şehir içinde yönetim özerkliğine sahip bir idare şekli olduğu anlaşılıyor. Senekerim'in ölümü üzerine onun yerine oğlu Davit geçmiş, Davit'in 1032'de ölümünden sonra da aynı tarihte Senekerim'in diğer oğlu Adom, kardeşine halef olarak Sivas'a hakim olmuştur. Kaynaklara göre, Türkmenler, Çoruh ve Kelkit vadilerine ilk akınlarım 1054 yılında yapmışlar. 1057'de ise Ermeni prensi olan îvane'nin yardım isteği üzerine, kitle halinde Anadolu'ya gelmişler ve akınlarını Trabzon'dan güneye doğru bu bölgelerde genişletmişlerdir. Bu sırada Ermeni Başbuğu Toring'in onları pusuya düşürmesi, Türkmenlerin Anadolu şehirlerini yağmalamalarına neden olmuş ve Saltuk adlı bir Türk beyi yönetiminde cesaretle iç bölgelere kadar girip 1059'da Sivas'a kadar ilerlemişlerdir.[299] Bu akın esnasında, Sivas'ın Ermenilerin yaşadığı önemli merkezlerden biri olduğunu kaydeden bazı kaynaklar, X. yüzyılda Sivas'a tedrici olarak Ermeni yerleşiminin başladığını belirtmektedirler. Bu asırda Ermenilerin Anadolu'daki yayılmaları, sadece Araplardan alınan Kilikya ve Suriye bölgeleri ile sınırlı kalmadığı, Kapadokya bölgesinde Kayseri ve Sivas yörelerindeki yerleşim birimlerine kadar uzandığı kaydedilir. II. Nicephoros Phokas'ın 966-968 Anadolu ve Önasya seferi sırasında yanında öncü kuvvetleri olarak Ermenilerin bulunduğu nakledilir. Nakledildiğine göre bu Ermeniler, Sivas'ta ve Kilikya'da yerleşmiş ve Sivas'ta oldukça çoğalmışlardır. Aynca II. Basil'in, 998 yılındaki Doğu Anadolu seferi sırasında, Sina Karimaye Ermenilerine Sivas'ı verdiği ve bu Ermenilerin de daha sonra Sivas'tan Kilikya ve Suriye bölgelerine yayıldıkları şeklinde rivayetler de vardır. [300]

Türklerin Orta Anadolu'ya kadar ilerlemelerinin, 1063 yılma dek fasılalarla devam ettiği, bu akınlardan sonra Bizans'ın Anadolu şehirlerinde daha önce kurmuş olduğu savunma sistemlerinin, büyük ölçüde ortadan kalktığı ve Sivas Kalesi'nin de bu mücadeleler sırasında tahribe uğradığı kaydedilmektedir. 1064 yılında Alparslan komutasındaki Türk kuvvetlerinin Ani şehrini almaşı, Gagik'in hakimiyet bölgesini Bizans Devleti'ne terk etmesine yol açmış, Gagik ve emrindeki Ermeniler, yüzyılın basında Vaspuragan Ermenileri'nin yaptığı gibi Kapadokya'ya gelmişlerdir. Gagik'in Kapadokya'ya gelmesi üzerine o zaman Sivas'ta bulunan Ermeni prensleri Adom ve Abusehl, Sivas'taki hakimiyetlerini büyük ölçüde Gagik'e devretmişler ve onu Ermeni prensi olarak tanıma karan almışlardır. Bu gelişmenin meydana geldiği 1064 yılı içerisinde Sivas bölgesinin tamamen Türkmenlerin kontrolü altına girmiş olmasına rağmen, Malazgirt öncesinde Türklerin Sivas'ta sürekli olarak kalamadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim 1066 yılında Bizans komutanı Nikephoros Botaneiates'in Sivas şehrinin surlarını tamir ettirmeye çalıştığı şeklindeki bir bilgi, bu sıralarda Türklerin Sivas'ta kısa sürelerle kalıp geri döndüklerim ve şehirde yine de Bizans askerî gücünün varlığını göstermektedir.

Romanos Diogenes, 1071'de Türk meselesini tamamen halledebilmek için, Anadolu seferine çıkmış ve Anadolu themalarından ordusunu takviye ederek Sivas'a geldiği zaman, Ermeni prensleri Adom ile Abu sehil tarafından törenle karşılanmıştır.[301]

İmparator Romanos Diogenes, Sivas'ta bulunduğu sırada Sivas'taki Rumların, 'Türkmen saldırıları esnasında kendilerine, Türkmenlerden ziyade Ermenilerin eziyet ettikleri' şeklindeki şikayetleri üzerine, Sivas'taki Ermenileri kıyıma girişmiş, şehrin yağmalanmasını emretmiş ve birçok Ermeniyi öldürtüp Adom ve Abusahi'ı Sivas'tan sürmüştür.  İmparatorun Sivas'ta Ermenilere karşı giriştiği bu kıyıma sebep olarak Ermenilerin Bizans baskısından bunalıp Türk akınlarım olumlu karşılamaları ve Türklerin hoşgörü ve adaletli yönetimini tasvip etmeleri gösterilmektedir. Zira Urfalı Mateos, Bizans'ın Anadolu Hıristiyan kavimlerine uyguladığı bu siyasî ve dinî baskıyı, Anadolu'nun Türklerin eline geçmesinin en önemli nedeni olarak görmektedir. 1071'de Malazgirt Savaşı'nın Türkler tarafından kazanılmasından sonra, Selçuklu komutanlarınca Anadolu'nun fethi ve iskanı dönemi başlamıştır.

Alparslan'ın, Anadolu'yu fetheden beylerin alacakları yerlerin kendilerine, oğullarına ve torunlarına ait olacağını belirtmesi üzerine Danişmend Gazi, Emir Saltuk ve Emir Artuk gibi beylerle beraber Anadolu'ya gelip Sivas, Kayseri, Zamantı, Develi, Tokat, Niksar ve Amasya bölgelerinialıp Anadolu'da kurulan ilk Türkmen beyliklerinden birinin yani Danişmendliler Beyliğinin temelini Sivas merkezli olarak atmışlardır.

Danişmend Gazi: Hayatı konusunda yeterli bilgi yoktur. Etnik menşei konusunda da değişik görüşler ileri sürenler vardır. Ancak kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda onun hakkında oluşan genel kanaat şöyledir: Anlaşıldığına göre, Azerbaycan'da Arran ve civarında yaşayan bir Türkmen ailesine mensuptur. Sultan Alparslan'ın 1064 yılında çıktığı Kafkasya seferi sırasında diğer Türkmen beyleriyle ordugaha giderek Selçuklu ordusuna yol göstermiştir. Bu tarihten itibaren Alparslan'ın hizmetine girmiş ve bilgeliği, cesareti ve yiğitliği ile onun dikkatini çekip en güvenilir emirleri arasında yer almayı başarmıştır. Malazgirt Savaşı na da katılarak zaferin kazanılmasında manevî yönden yaptığı tavsiyeleriyle önemli katkı sağlamıştır. Hayatı cihad ve fetihlerle geçen Danişmend Gazi'nin ölüm tarihi 1085 yılıdır.[302]

Anadolu topraklarının büyük bir kısmı gibi, Sivas yöresinin deTürk-lslam hakimiyetine kesin olarak Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra girdiği anlaşılıyor. Ancak Sivas'ın alınması, Malazgirt Savaşı sonrasındaki Danişmend Gazi'nin hakimiyet yılları (1071-1084) arasında hangi yıl gerçekleştiği konusunda farklı görüşler söz konusudur. I. Hakkı Uzunçarşılı, Sivas'ın alınmasının hemen 1071'de gerçekleştiğini söylerken M. Altay Köymen, bu fetih tarihini 1071 ile 1074 arasında bir tarihte, Ali Sevim ise Sivas yöresinin Türk hakimiyetine 1077 tarihinde geçtiğini belirtmektedirler. Sivas'ın alınmasını, Amasya Tarihi 1074, Süryani Mihail Vekayinamesi ise 1085 olarak verir.[303]

Türkler XI. yüzyıldan itibaren buraya yerleşmeye başladıklarında böyle bir kültür ve inanç ortamıyla haşır neşir olmaya mecbur kaldılar. Türkler Anadolu'ya geldiklerinde en çok Hıristiyan kitleyle karşılaştılar. Bizans döneminde Anadolu'nun iç kısımlarında Yahudiler azdı. Anadolu halkının çoğunluğu Hıristiyandı; özellikle Sivas şehri Ermenilerden müteşekkil şehirlerdendir. 1015 yılında Çağrı Bey'in üç bin Türk atlısıyla Maveraünnehir'den Batı Anadolu'ya hareket etti. Bu sırada Bizans İmparatoru II. Basil Bizans'ın geleneksel siyaseti uyarınca Van dolaylarındaki kırk bin Ermeni'yi Orta Anadolu'ya zorla göç ettirerek, özellikle Sivas ve Kayseri yörelerine yerleştirdik Sivas şehri Ermeniler için çok büyük önem arz ediyordu. Çünkü Sivas Ermeni Krallarının ikamet yeri olmuştu.

XI. yüzyılda ölen Ermeni Kilisesi'nin Katolikosu Senyör Bedros birçok kimsenin katıldığı kalabalık bir cenaze töreniyle Sivas'daki Surp Nişan Manastırına defnedildi. Anadolu’nun adı diyar-ı Rum, Sivas ise “Eyalet-i Rum” olarak isimlendirilmektedir. Ortodoksluğun Sivas’ta yayılma gösterdiği yıllardır. Gregoriyanların geliş tarihi M.S: 1020 yılllarıdır. Özellikle 1050-1080 tarihleri arasında etkin olmuştur.

İslam girmeden önce Ermeni hristiyanlığı denen Gregoriyanlık mezhebi girmiştir. Bizans imparatoru II. Basileios zamanında 15.000 Ermeni Sivas’a geliyor. Böylece Sivas’a Gregoryanlar giriyor. Ermeniler’in takas ettiği Sivas şehrine 1080 yılına kadar etkisini sürdürüyor. Bu yüzden Sivas ve havalisini Küçük Ermenistan adı veriliyor. Mateu Vekayinamesinde 1059'da Sultan Tuğrul'un deniz kumu kadar çok askerle Sivas üzerine yürüdüğünü; daha sonra, şehirdeki kubbeli 600 kiliseyi asker çadırı zannettiklerini, fakat kilise olduğunu anlayarak Sivas'ı yakıp yıkarak yağma ettiklerini yazar.[304]

Vaspuragan Prensi III. Aşot, kargaşalıklar çıkaran küçük kardeşi Muşel'in Kars'ta ayrı bir derebeylik kurmasına müsaade etmişti. Hatta kendi kendilerine bir takım unvanlar vermekle ünlü olan Ermeni soylularının usulünce III. Aşot kardeşine "Kral" unvanım da verdi (Asoghik) (961962)X. yüzyılın sonunda Ermeni Derebeyliği olarak Ani, Kars (908), Suini (970) Derebeyliklerine rastlıyoruz. Bunların tümü Bizans'ın vasalıdır. yani merkeze vergi öder, gerektiğinde savaşa hazır bir şekilde teçhiz edilmiş asker vermekle mükelleftir. Vaspuragan'da hüküm süren Ardzrunî Ermeni Derebeyliği son Vaspuragan Derebeyi AbusahI Hamazasp (953-972) öldüğünde, mülkü üç oğlu Aşot Sahak, Gürgen Haçık ve Serınakerim arasında paylaştırıldı. Aşot Sahak, Van Derebeyi ilan olundu (Ermeni törelerince Kral). Gürgen Haçık'e "Antsevastik" yani Van Gölünün Güneydoğusu, Serınakerim'e ise "Reştunik" yani gölün Güneyi düştü. Doğu Siuni (Urmiye Sevan gölü arası) Prensi Simpad da "Yerli Kral" olmaya heveslendi. Simpad Azarbeycan islam Emiri ile çok iyi geçindi. 998'de öldü. Etierıne Orbel'ian Simpad'ın dürüstlüğünü, ılımlı politikasın) çok metheder.                                         

Bu küçük Ermeni Derebeyliklerini Aphaz'lar sıkıştırıyordu. Hatta Aphaz Prensi Ber, Kars ana Kilisesini Ortodoks Hristiyanlığı Rit'ine göre ayine açmak istemişti. Ermeni Derebeyi Abas, Ber'i yakalatmış ve gözlerini kör etmişti. Ancak, Abhazlar Bizans Ortodoks kilisesine sadıktılar. Ermenilerin Ber'in gözlerini oyması bütün Greklerce, Bizans'a yapılmış bir hakaret gibi görüldü. Gregoryen Ermenilerin sayısı Bizans'ta git gide çoğalıyordu. Pontus, Kapadokya, Fırat dolaylarında Ermeni sayısı çoktu. Ancak, bu konudaki her araştırma travail'ında açıklandığı gibi bunlar Gregoryan Ermenidir. Bizans'a ticaret için göç etmişlerdir. Bizans'ın Ortodoks olan yerli Ermenileri ile hiç bir ilişkileri yoktur. Ortodoks olmayanlar, olmak istememekte direnenler sınır dışı ediliyor ya da tehcir ediliyordu. Ermenilerin dünyaya yayılmalarının, diaspora'lar oluşturmalarının bir sebebi de budur. Grek Ortodoks Rahibi Nikon'un Nisefor Fokas'ın da cesaretlendirmeleri üzerine Ermeni dinine (Gregorien Monofizist) hücum eden ünlü "Traite"si bu tarihlerde yazılmıştır.[305]

X. yüzyılın sonlarına doğru Azerbaycan Emirleri özellikle A'bul Hacca, Vaspuragan Ermenilerini epeyce hırpalamıştır. Bununla birlikte, Doğu Anadolu Ermeni derebeylerin'i ortadan kaldıran aslında Bizans Bazileüs'ü II. Bazil'dir. Bazil, önce Bulgarlar'a karşı kullanmak amacıyla Ermen'iler'i Makedonya'ya techir ediyor, öte yandan .da Sivas Grek metrolopitisi dini yönden Ermeniler'e saldırtıyordu. Sivas ve genellikle Kapadokya'daki Ermeni rahiplerini zincire vurarak öldürtüyordu. Grek Metropolitinin dinî başkanı olduğu Kapadokya'da Enmeni Gregoeryen dini yasak edilmiş, "Ermeniler, Sivas'ta Kiliseye gidemez olmuşlardı" (Asoghik). Grek Metropoliti, Ermeni Patriği Haçık Aşarunî''ye resme'n Bizans Grek Ortodoks dinine girmesıi için çağrıda bulundu. Bu arada Bizans'ta iç savaşlar yeniden baş göstermişti.

Yüzyıllardır Ermen'iler'i yok etmeyi planlayan Bizans politikası içinbu kadarı fazla gö'ründü. II. B'azil 990'da David'i tehdit ederek, mülkünü ölümünden sonra Bizans'a bırakacağı vaadim yeniletmişti. 31 Mart 1000'de Davîd esrarengiz bir şekilde öldü. Asog'hik, bu acaip ölümü hakkı'nda pek bilgi vermez.

Bizanslılar XI. yüzyıldan itibaren Doğu Anadolu'yu istila ederek küçük kavim ve mezhepleri imha ederek; vergilerle halkı ezmişlerdi. Arazi şahısların mülkiyetinde toplanarak toprak aristokrasisi meydana gelmişti. Halk topraksız kalmış esir bir duruma düşmüştü. Bu baskılardan dolayı yerli Ermeni, Süryani ve küçük gruplar Türklere karşı Bizanslıları müdafaa etmiyorlardı, ilk Selçuklu Sultanı Süleyman Şahın toprakları halka dağıtması Hıristiyan kitlelerin Türklerin safına geçmesini sağladı.

Sivas’ta Hristiyanlar denince akla Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler akla gelmektedir. 1071 yılında Bizans İmparatoru Romanous Diogenes Malazgirt savaşına giderken Sivas’a uğradığında burada ordusunu topladığı esnada Rmlar, Sivas’taki Ermeniler’i, “Müslüman Türkler ile çok iyi geçiniyorlar, hatta onlarla birlik olup bizim aleyhimizde olan işlerde birlikte davranıyorlar” diye şikayet edince. Bizans imparatoru Ermeniler’in büyük bir kısmını başka bölgelere sürüyor, bir kısmını öldürüyor. Bu esnada bir kısım Ermeniler de korkudan Sivas’tan ayrılarak özellikle kilikya bölgesine kaçarak yerleşiyorlar.,

1064 ile 1071 yılları arasında Selçuklu Türkleri'nin Anadolu fetihleri sonucu, Ermeniler'in bir kısmı önce Urfa'ya Edessa) daha sonra Toros Dağlarına doğru hicret etmeye başlamışlardır. Bu yeni yerleşim noktaları da eskiden olduğu gibi, Bizans'a aitti.

Türk akınlarına dayanamayan Bizans savunması iyice yıkılmaya yüz tutunca, Ermeniler fırsattan istifade ederek Bizans 'topraklarında kendilerine özgü örgütlenme sistemleri gereğince geleneksel derebeylikler kurmaya başlamışlardır. Türk akınları ve fetihleri Kilikya'ya kadar yayıldı (Attaliates, Skyiitzes, Laurent). Bizans Anadolu'ya Türk fetihleri karşısında çöküyordu. Yönetim kuvvetli bir hükümdar aradı ve tahta IV. Romen Diojen'i çağırdı (1067-1071) Romen Diojen, 1069'da Türklere karşı Bizans toprakları'nı geri alma amacıyla Anadolu'da Kars, Kayseri, Konya, Suriye'de Memb'ic (Hieropol'is) ve Artah'a yürüdü. Ordusunda Uz, Frank, Varang, Rus, Alan, Gürcü, Norman ve Ermeni paralı askerleri bulunuyordu. Kumandanı Filateros Malatya'da Türklere yenildi.

Romen Diojen'in ordusu lbn el Athir'e göre 200.000, imaeddin ve El Faikî'ye göre 300.000 kişiydi. Ermeniler, Bizans'a karşı besledikleri kin ve nefrete rağmen, İmparatoru yol boyunca selamlamaya koşuyorlardı, fakat Sivas Rumları, Ermenileri Romen Diojen'e şikâyet ettiler. "Arisiag bizi yenince, Ermeniler bize Türklerden çok daha kötü muamele 'ettiler. Kiliselerimizi yağmaladılar birçoğumuzu katlettiler," dediler. Bu sözler üzerine 'Romen Diojen Ermenileri tehdit ederek "Türk Seferinden döndüğünde Ermeni dinini yok edeceğine yemin eder. 'Birliklerine Sivas Ermenilerinin evlerini yağma etmeleri için emir verir, bir sürü Ermeni öldürtür, kendisine itaat sunmaya gelen Vaspuraganlı Senakerim'in oğullları Sivas Ermen'i Derebeyleri Adom ve Abusahlı huzurundan kovarak Sivas'ı mateme boğar.

Sultan Alparslan Romen Diojen'i yenerek Anadolu'yu Türk fetihlerine 'tamamen açmıştır, ancak Malazgirt Savaşında Ermen'ilerin Romen Diojen'e ihanet ettikleri kesindir. Sebepsiz yere Ermeni askerleri'ne ve milletine öfkelendi.[306] Süryani Mihael ise, açıkça, "Bozuk mezheplerini kabul ettirmeye zorladıkları Ermeniler savaştan kaçtılar." ifadesini kullanmaktadır. Romen Diojen, Adana'da yakalanıp, gözleri kör edilerek öldürülmesinden evvel, Kapadokya'da, Toroslar'da, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar uzanan yörede mutlak hakimdi.[307]

Türklerin de dostu olduğu için Ermeniler, Malazgirt'te kendisine ihanet etmiş olmakla beraber, politika icabı yenik imparatorun etrafını sarmışlardı. Diojen, Dukas'lara karşı iç savaşı kazanırsa, Bazileüs'ü kendi çıkarları için kullanabileceklerdi. Ancak, asıl sebep, yukarıda da açıklandığı gibi Diojen'in Türklerin dostu olmasıydı. Diojen'i tutmak, Toros yöresi Ermenileri için Türklere karşı güvence niteliğindeydi.

Türklerin Ermenilerle anlaşması Bizanslılarca Hristiyanlığa karşı ihanet olarak nitelenmiştir. Bizans tarihçileri uzun uzun bu yeni Ermeni ihanetini yazarlar. Literatürde bazen yanlış olarak, Anadolu'ya Türkleri Ermenilerin çağırdığı tezi savunulur.[308] Süryanî 'Mihail de aynı fikirdedir.[309] "Ermeniler, Türkleri Anadolu'ya geçirdi." Tezini savunur.

Anadolu'ya Türk akınlarının Ermenilerle ilişkisi pek tabiî olarak yoktur. Fetihlerin kendilerine özgü sebepleri vardır. Ancak, birçok Ermeni Türklerin Anadolu'ya girmesini istemiş, ilerlemesini kolaylaştırmıştır. Chalandon, Aşoghik'i zikrederek "Türklerin ilerlemesine sevindiler, hatta onlara yardım ettiler, Ermeniler savaştan kaçtılar, Türk fetihlerini kolaylaştırdılar" der. Ermeniler, Türklere kolaylık sağladılar. Doğu Anadolu'dan, Kilikya'dan, Orta Anadolu'dan birçok Ermeni Türk ordularının önüne düştü, yol gösterdi. Süryanî Mihail Romen Diojen''in Malazgirt yenilgisi üzerine:  "Şükür olsun Tanrı'ya, mağrurların boynu büküldü" der.

Türklerle dostluk kuran Ermeniler arasında eski Ani Prensi Gagik başta gelir. Bizans'ın Kayseri ve dolaylarına iskan ettiği Gagik, Grekler'den nefret ediyordu, eline fırsat geçer geçmez. Kayseri Rum Patriğini öldürttü ve Türklere geçti. Kayseri Rum Patriği köpeğine Arınen adımı takmıştı, Gagik, patriği köpeğiyle sarayına davet etti, yemekte hayvanı Armen diye çağırınca, köpek çağırıldığını hemen anladı, patrik çok bozuldu, hemen üzerine atlayan Gagik'in adamları, köpekle Rum Patriğim bir çuvalın içine koydular ve vurmaya başladılar, köpeğin havlamaları, patriğin haykırmaları dinince ikisi de ölmüştü[310]

Kutalmış oğlu Süleyman Anadolu'da Büyük Selçuklulardan ayrı, kuvvetli bir Türk Devleti kurmuştur. Devletin uzunluğu bir ay, genişliği on gün sürüyordu.[311] Anadolu Selçuklu Devleti sağlam esaslara dayanıyordu. Bizans'ın dinî tahakkümünden bıkmış, Hristiyan halk, seve seve Türklere geçti. Demokratizasyon alanında Süleyman Şah Anadolu'da toprak ağalarının elinden büyük çiftlikleri alarak halka dağıttı. Bu suretle Anadolu'da ilk demokratik hareketi başlatan Süleyman Şah'tır.[312] Ayrıca Abbasî Halifesi Kaim Bin Emrullah Süleyman Kutalmış'a ait "hil'at ve sancak" göndermek suretiyle saltanatım tasdik ve ilan etmişti. (Süryani Mihael Zonaras, Arına Komn'ena) Gerçekten Bizans'ın dinî ve ekonomik baskısından Ermeniler çok şikayetçiydiler.

Ermeni kiliselerinden alınan vergi kilise malları ve mallardan elde edilen gelir, bunların sistematik olarak Bizans'a geçmesi, Ermeni prenslerinin Bizans hazinesine ödedikleri haraç, toplum vergisi, kan vergisi, savaşlara katılma, imparatorluğun istediği sayıda asker vermek, askerî malzeme, yiyecek içecek temim mükellefiyeti, fert basma alınan kan vergisinden başka gelir vergisi, hasat vergisi... Ermeni halkı vergi altında eziliyordu, bu bakımdan Ermeniler sevinerek Türklere geçtiler. Süryaniler ve Pavlikanlar da Süleyman Şah'ın gayretiyle dinî ve ekonomik özgürlüğe kavuştu. O devirde Bizans Bazileüs'unu istediği gibi tahta indirip çıkaran Süleyman Şah, Aleksis Komnenos'la yaptığı anlaşmaya göre fii'ilen ve hukuken Boğazlara kadar hâkimdir. Süleyman Şah Bizans'a hiçbir zaman tabi olmadığı gibi, Ermenileri de tabiyetine almış durumundadır.[313]

Türkiye Selçuklularının kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman'ın Antakya'yı 1084 yılında fethi, önce Bizanslılardan, sonra da Filaretos'un zulümlerinden şikâyetçi olan şehrin Ermeni ve Süryanî halkını çok memnun etmiştir. Zira Süleyman Şah, "askerlerine ve tebaasına çok iyi muamele eder ve bu sebeple de halkı kendisine bağlardı. Antakya hıristiyanlarının diğer komşu hükümdarları değil de onu davet etmeleri, adaletinin çok yaygın oluşunun sonucuydu." Süryanî tarihçisi; "halkımız Süleyman'dan bir ferman alarak Antakya'da Meryem ve Saint George kilisesini inşa etmişlerdir" derken bizi Selçuklular'ın kuruluşlarından itibaren izledikleri politika hakkında bilgilendirmektedir.[314]

Süleyman şah'ın oğlu Kılıç Arslan I de Haçlılarla yaptığı ölüm kalım mücadelesine rağmen, Türkler'e özgü gelenek gereği, kendisinden öncekilerin yolundan giderek hıristiyanlara karşı şefkat ve hoşgörüde kusur etmedi. Bu sebeple Malatya'nın daha ilk kuşatılmasında şehrin Süryanî hıristiyanları Gabriel'i başlarından atıp, Kılıç Arslan'ın idaresine girmeyi yeğlediler. Çağdaşı Urfalı Matheos, Kılıç Arslan'ın her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zat olduğunu, bundan dolayı da ölümünün hıristiyanlar için bile çok büyük bir mateme yol açtığını yazar. İskenderiye Patrikleri tarihi, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mes'ud (1116–1156) hakkında; "tebaasının çoğu Rum'dur. Rumlar iyi idare ve adaleti dolayısıyla onun idaresinde yaşamayı tercih ettiler" der.

Sultan ikinci Kılıç Arslan'ın Malatya Patriğine yazdığı mektupta, "bu devirde Allah'ın, kendi (Patriğin) duaları ile devletimizi tebcil ettiğini biliyoruz" demesi Malatya'nın fethine patriğin duasının vesile olduğunu açıkça ifade etmesi ve mektubunu, dualarının devamını isteyerek bitirmiş olması oldukça dikkate şayan ve kayda değer bir olaydır. Birincisi gibi II. Kılıç Arslan da Ermeniler ve Süryaniler tarafından haînî kurtarıcı olarak tanınmıştır. Selçuklu Sultanlarından değil, diğer Türk Beylerinden de aynı derecede memnun olduklarını gördüğüm Anadolu'nun müslüman olmayan halklarından Süryani 'Ermeniler'in, Artuklular'dan Gazî Belek'in (Ölümü:1124) ölüm ne de müslümanlar kadar üzüldüklerini tarihçiler kaydetmektedir.[315]

Türkiye Selçukluları komşuları ile, ister müslim, ister gayri müslim olsun, çeşitli anlaşmalar yapmış, önce bu topraklarda tutunabilmenin yollarını aramış, daha sonra da bölgede hakimiyetlerini sürekli kılabilmek için her türlü fedakarlığı, kahramanlığı ve cesareti göze almasını bilmişlerdir.[316]

Ünlü Ermeni Bizans ailesi Taronites'ten gelen Gavras'lar da Türkler arasında yaşayanlardandır. Bizanslılar, Türklerden yardım istemişlerdir. Buna karşılık Türkler de hıristiyanlara başvurmaktan çekinmemişler, hatta onlara sığınmışlardır. Yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi zaman zaman birbirleriyle işbirliği yaparak, hem kendi çıkarlarını korumuşlar, hem de aynı yönetim altında bir arada yaşama örneği vermişlerdir.

Bu siyaset sebebiyle Türkiye Selçukluları sınırları içinde özellikle Hıristiyan varlığının çok yüksek olduğu görülmektedir. Türlü belgelerden anlaşıldığına göre hıristiyan nüfusunun Anadolu'nun batı bölgelerinden doğusuna doğru gidildikçe artmakta olduğu da görülmektedir. Selçuklular devrinde Konya ve Kayseri gibi bazı şehir ve vilayetlerin dışında kalan Orta Anadolu'nun tamamıyla Türkleştiğini gösteren belgeler, bu Türkleşmenin oluşumunu tarihî ve coğrafî sebeplerle izah etmemizi mümkün kılabilir.

II. Kılıç Arslan, Malatya Süryani Patriği ile dostluk kurarak onunla Kitabı Mukaddes üzerine münakaşa ve sohbetler yapmıştır. Rivayete göre Malatya'da Süryani (Ya'kübî) tabib de Sultan Alaaddîn Keykübad'ın yakın dostu idi. Tıpta iyi bir uzman olmadığı halde Alaaddîn Keykübad, geçmiş hükümdarların hayatı, devrin şahsiyetleri hakkındaki bilgisi, güzel sohbetleri ve iyi Rumca'sı dolayısıyla onu yanından ayırmıyordu.[317] Hatta bir gün, Selçuklu Sultanı onun şu saate kadar mutlaka gelmesini ve birlikte bir yere seyahate gideceklerini söyleyerek hemen gelmesi için haber gönderir. Bir müddet bekleyen sultan, dostu olan Yakubi’nin gecikmesi nedeniyle kendisi çekip gider. Sultanın haber göndermesinin ardından hemen yola çıkan fakat sultana yetişemeyen Yakubi, hükümdarın kendisini o kadar sevmesine rağmen kendisini neden biraz daha beklememiş olduğuna çok üzülerek oracıkta hastalanır ve kısa bir müddet sonra da daha sultan şehre dönmeden vefat eder. Sultana bu kadar bağlı olan başka bir ırk ve dine mensup olan insanın bir örneğini Anadolu’dan başka bir coğrafyada göstermek mümkün değildir.

Vaspurakan Prensi Senekerim 1021 tarihinde ve Ani Prensi II. Gagik-Haçik de 1045 yılında topraklarını İmparator Konstantin Monamak’a hediye etmişlerdi. XII. yüzyılda yaşamış olan ve en büyük Ermeni müverrihi sayılan Urfalı Mateos (Matthieu d’Edesse), Vekayinâme’sinde Ermenistan’ın Bizans’a devredilmesinden yakınarak şöyle bahsetmektedir:

“İşte Ermeni milleti bu suretle esaret altına alındı. Memleket kâmilen kanla kaplandı ve bir ucundan öbür ucuna kadar çalkanan bir kan deryası haline geldi. Ermeni milletinin Grek milletinin yüzünden çektiği ıstırapları kim birer birer tasvir edebilecektir? Çünkü Grekler, Ermeni milletinin kumandanlarını kendi ev ve eyâletlerinden çıkarıp götürmüşler ve Ermenistan’ın krallık tahtını devirmişlerdi. Ermenistan, Greklerin elinden (Türkler tarafından) alındıktan sonra Ermeniler, Romalıların bütün fenalıklarından kurtulmuş oldular. Fakat onlar (Bizanslılar), bundan sonra da Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar ve Allah’ın Kilisesi’nin içinde kargaşalık çıkardılar. Onlar bu gayretleri ile bütün Ermeni prens ve kumandanlarını Şarktan çıkarıp kendi memleketlerinde ikamet etmeye mecbur ettiler.”

Hıristiyan oldukları için, Türk hükümdarlarının Ermenilere iyi davrandıklarını belirten Ermeni müverrihlerinin sözleri dikkate değer. Urfalı Mateos, Selçuklu Sultanı Melikşah hakkında: “Melikşah, hâkimiyeti boyunca Allah’ın yardımına mazhar oldu. O, bütün ülkeleri fethetti ve Ermenistan’ı sulh ve asayişe kavuşturdu.” Demektedir.[318]

Asırlar sonra, Türkiye Ermenileri eski Patriği finork Kalustyan da: “Türklerin asırlar boyu Ermenilerin dinî ve kültürel gelişmesini sağladığını” ifade etmektedir.[319] Herhangi bir hayır işleyerek, katliâm ve soygunlarını (Tanrı’ya) affettirirler, vicdanları rahata kavuşurdu. ”Urfalı Mateos’un dediği gibi, “Türkler Anadolu’yu Bizans’tan aldıktan sonra Ermeniler gerçekten kurtulmuşlardı.” Türkler’in, İslâm’ın gereği dinî müsamahalarındandır ki, Ermeniler dinlerini koruyabilmişlerdir. Bu sebeple onlar, Türkler’in Anadoluuyu fethetmelerinde Müslümanlar’a yardım etmişler ve 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizans ordusunu terk eden ilk kuvvet olmuşlardı. İşte bundan dolayıdır ki, o devir Hıristiyan yazarları, Ermeniler’i Hıristiyanlığa ihânet etmekle suçlamışlardır.

Orta Anadolu'da Sivas ve dolaylarında "Danişmend" olarak bilinen Ali Talu'nun torunu Süleyman Şah'ın dayısı Gümüştekin Ahmet Gazi tarafından kurulan Danişmend'liler Devleti de Ermeniler gibi Süleyman Şah'a tabidir. Gümüşteki'n Danişmend Ahmet Gazi 1085-86'da Sivas'ı ele geçirdikten sonra 'Kilikya'ya bir sefer yaparak bütün yöreyi zaptetti.

Ahmet Gazi 1084'te Süleyman Şah'a tabi Malatya Valisi Gabriel'e hücum etmiş, Malatya'da yaşayan Süryani ve Ermeni halkın isteği üzerine kenti 1099'da teslim almıştır. Ermeni ve Sü'ryanilere çok iyi muamele ettiğim', onları Müslüman halktan ayrılmadığını kaynaklar ispatlar. Ahmet Gazi Danişmend, bir Türkmen Beyidir. Malatya, Sivas, Amasya, Niksar, Kayseri ve Çorum'u elinde bulunduruyordu. Kapados Türk emirlerinin adaşıdır. [320]

Ermeni derebeyliklerini güvensizlik nedeniyle Orta Anadolu'ya tehcir eder. Ermeniler, fırsat bu fırsattır deyip, Ortaçağ'ın bu en önemli ticaret merkezin! efe geçirmeye çalışırlar. Bizans, kendiliğinde biraz kuvvet bulunca Kilikya Ermenilerinî defalarca perişan etmiştir. Özellikle Yannis Komnenos, Temmuz 1137'de Tarsus, Adana, Mamistra, Anazerba'yı ve Vakha kalesini ele geçirmiş, Ermeni Baronu I. Leon'u bütün ailesiyle birlikte zincire vurarak, İstanbul zindanlarına attırmıştır.

Kilikya Ermeniler'i Anadolu Selçuklularının tabiiyetinde yaşamışlardır. Ermeni Baronu Thoros, Sultan Mes'ud'a "Hükümdar olan sizlere biz gönül rızasıyla itaat ederiz." demiştir.[321] Kilikya Vasal Ermeni Krallığına yüceltilen Baron II. Levon'u II. Süleyman Şah, tabiyetine yeniden almış ve II. Levon, Süleyman Şah adına para bastırmıştır. Sultan Gıyasettin Keyhüsrev adına da tabiiyet gereğince Ermeniler para bastırmıştır. Sultan İzzeddin Keykavus, bütün Ermeni baronlarını esir etmiştir. II. Levon'a tabiiyet menşuru okuttuğu gibi, hil'at da giydirmiştir. Sultan adına para bastıran II. Leon, Selçuklu tabiiyetinde kalmıştır. Alaaddin Keykubat devrinde de Kilikya Ermenileri Türkler'in tabiiyetindedir, Sultan adına para bastırırlar. Selçuklu Sultanları, Kilikya'ya her gelişlerinde kaleleri tamir ve yenilerini inşa ettirir, kentleri kale içine alır, ovaya idrolik tesisler yaptırır, geçitleri kontrol altına alırdı. Bu konuda özellikle Sultan Alaaddin Keykubat'ın icraatı dikkat çekicidir. Çünkü Türkiye Selçuklularında Kilikya'yı bir Selçuklu yöresi olarak saymak eğilimi vardır.[322]

Ermen'i  topluluğu   Doğu   ülkelerinde,   Batının   öncüsü   durumundadır. Tacitus'un "Ambigua gens"; (acaip halk) Ortaçağda Perslerle, Araplarla, Bizansla, Türklerle sürekli sorunlar çıkarmış, Batı ülkelerini daima Doğuluları cezalandırmaya davet etmiştir. Aslında, İslam dünyasının Ermenilere karşı çok esnek ve anlayışlı davranmasına rağmen, Müslüman'larla kendi çıkarları açısından anlaşamamış olabilir, Ancak, bir Hristiyan devleti olan Bizans'la da hiç anlaşamamış, her zaman Bizans'a karşı düşmanca tavır koymuştur. Batılıları sürekli Doğu ülkelerinin iç işlerine karışmaya teşvik etmiş, özellikle ilk Haçlı Seferlerinde Doğulular'ın affedemediği girişimlerde bulunmuştur.

Hatta II. Haçlı Seferi Ermenilerin isteği üzerine yapılmıştır, ilk Haçlı Seferlerin'i  yönlendiren, idare eden, hatta yaratan Ermenilerdir. Ermeni Baronu II. Leon'un, Tü'rkler'in yok edilmesi için Papaya gönderdiği mektup bu konuda kesin bir fikir verebilir: "Evagenatio ense de Hur çhaldeorunet persecutione Pharaonis" (Kafirlerin, Firavunlar gibi bizi takip ve işkence etmelerine karşı bize yardım et.).

Ermeniler, Malazgirt Zaferi’nden sonra da Türk idaresi, adâleti ve inanç hürriyetinden yeterince istifade etmişlerdir. Bugün İstanbul’da Ermeni Patrikhânesi ile bir Ermeni cemâatinin varlığı da bunu göstermektedir. Ermeniler, Bizans İmparatorluğu’nda mühim bir rol oynamışlar, devlet yönetiminde ve diplomasi alanında en yüksek mevkilere ulaşmışlar, hatta imparator dahi çıkarmışlardır. Ancak ona devamlı olarak ihanet etmişler, imparatorun sadık teb’ası olamamışlardır. Bu sebeple, Ermenilerin kendilerini “Bizans’ın vârisi” ilân etmeleri de anlamsızdır. Bizans’ın varisi olmaktan uzak olan Ermeniler, Doğu Hıristiyan İmparatorluğu içinde sindirilememiş, hatta yıkıcı olan bir yabancı unsur olarak kalmışlardır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan (29 Mayıs1453) sonra kendisini Roma İmparatorluğu’nun yegâne meşru vârisi saymıştı. Fatih Sultan Mehmet’in fetihten önce, Edirne sarayında topladığı yüksek bir mecliste verdiği tarihî ve uzun bir nutukta söylediği gibi, Türkler tarihî vazifelerini yerine getirip, atalarına hayırlı halef olduklarını meydana koyarak, daha o tarihlerde, Bizans’ın vârisi olmayı hak edeceklerdi.

Ermeniler Bizans’daki rollerini Osmanlı İmparatorluğu’nda da muhafaza etmişlerdir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Bursa’daki Ermeni Başpiskoposu Hovagim’i 1461 yılında İstanbul’a yerleştirerek bir fermanla, bütün Ermenilerin Patriği yapmış, böylece Ermenilere hürriyet sağlayan idarî ve dinî imtiyazlar vermiştir. Aslında Ermenilerin, Bizans’ın zulmünden korunmaları için Anadolu’da ayrı bir cemaat olarak örgütlenmelerine müsaade eden ilk Osmanlı Padişahı Orhan (1326-1362) olmuştur. 1326 tarihinde Bursa’yı alarak başkent yapan Orhan Bey, Kütahya’daki ilk Ermeni ruhanî merkezini de buraya naklettirmiştir.

Türkiye Selçuklu Sultanlarının en parlak döneminin temsilcisi olan Alaeddin Keykübad 1230 yılında Yassı Çimen zaferinden dönüşünde; Kayseri'ye yaklaşınca müslümanlar alim ve şeyhleri ile, hıristiyanlar da papazları ile kendisini karşılamaya çıkmışlardı. Ermeni kaynağına göre, müslümanların kutlamalarına katılamayıp geride kalan Hıristiyanlar bir tepesi üzerine çıkmış; seyrediyorlardı. Bunları gören Keykübad onların arasına girerek, törenlerinde; çan çalmalarına ve ilahilerle şarkılar söylemelerine izin vermiş ve şenlik içerisinde halkla birlikte şehre girmişti. Keykubad'in meclisinde hıristiyan alimler de çok itibar görüyorlardı. Konya'da eğlence yeri sayılabilecek mekanlar arasında Ermeniler'e ait bir meyhanenin bulunduğu ve buraya Ermeniler'in gittiği belirtilmektedir.

1584'te Kayseri'de 6573 müslim, 1979 gayri Müslim olmak üzere toplam 8549 vergi nüfusu mevcuttu... Yaklaşık 40.000 nüfus yaşıyordu... Nüfusun yaklaşık 10.000 (onbin) kadarı 1/4'ü) gayri müslim idi. Bunların da 3375 kadarını (675x5) Ermeniler teşkil ediyordu. Deftere Cemaatı Rümiyan adı ile kaydedilen ve sayıları bini (204 vergi nüfusu itibariyle) geçen gayrı müslimler ise Türk asıllı idi... Kayseri Mahkeme Sicillerinde XVI. yüzyıldan itibaren ihtida eden ve Karakeçili oldukları açıkça belirtilmiş olan hıristiyan Türkler'e rastlanır. Hıristiyan Türkler'in Bizans zamanında Anadolu'ya nakledilmiş ve Ortodoks ve Ermeni kiliselerine intisap ettiklerinden dolayı bazılarının da Rum ve Ermeni adını almış hıristiyan Türkler olduğu şüphesizdir. Bunlar, muhtemelen Peçenek asıllı idiler. Aradan dört asır geçtiği halde durumun değişmediğini ve XIX. yüzyılda Kayseri'de yine gayri müslimlerin yaşamaya devam ettiklerini görüyoruz.

XIX. yüzyılda Kayseri'de yetmiş beş (75) mahalle vardı. Bu mahallelerin otuz altısında müslümanlar, ikisinde Rumlar ve on yedisinde de Ermeniler yaşıyorlardı. Geriye kalan yirmi mahallenin üçünde Rumlarla müslümanlar, birinde de yine müslümanlarla Ermeni ve Rumlar, diğer sekiz mahallede ise Rumlarla Ermeniler birlikte yaşıyorlardı.[323]

Aynı yüzyılda Kayseri'ye bağlı köylerde de durum farklı değildi. Yine gayri müslimlerle müslümanlar müstakil mahallelerde yaşadıkları gibi, aynı mahallede de müşterek, bir arada yaşıyorlardı. 

Ortaçağ İslâm dünyasında büyük şehirlerden biri olarak gösterilen Ahlat, Alparslan devrinden itibaren (1063'den sonra) Anadolu'ya yapılan akın ve fetih hareketlerinde Türkmenlerin bir üssü olarak kullanılmıştır. XI. yüzyılda buralarda dolaşan Nasırı Hüsrev (öl. 1074-77 arası), bu şehre Ahlat adının verilmesinin sebebi olarak; burada Arapça, Farsça ve Ermenice konuşulmasını göstermekte ve bu şehrin müslümanlarla Ermeniler arasında bir sınır şehri olduğunu belirtmektedir.

XIII. Yüzyılın sonlarında ölen Zekeriyya Kazvînî (ol. 1283) ise Ahlat'da sıra ile Türkçe, Farsça ve Ermenice konuşulmakta olduğunu belirtir. Bu dillerin varlığı bize, bu şehirde müslümanlarla gayri müslimlerin bir arada yaşadığını göstermektedir. Ancak, XIII. asırda Ahlat'ın nüfusunun ne kadar olduğunu tespite imkan yoktur.[324]

Ahlat, Eyyübiler'den sonra, Alaeddin Keykübat zamanında Türkiye Selçuklularının idaresine girmiştir. Bu dönemde kalenin ve şehrin imarı, yeniden ele alınarak tamamlanmıştır, işte Selçuklu Türkiye'sinde muhtemelen Ermenilerin azınlıkta olduğu bu şehirde müslüman ve gayri müslim nüfus bir arada yaşamıştır.

Büyük Selçukluların bölünmesinden sonra (1157) Türkiye Selçuklularına bağlanan Erzurum, II. Süleyman Şah'ın Saltukoğulları Beyliğini ortadan kaldırmasından sonra, kardeşi Muğîseddîn Tuğrul Şah'a ikta' olarak verildi. Böylece Türkiye Selçuklularının idaresine geçen Erzurum'da yerli halktan ayrı, Türk ve Müslüman halkın varlığını Mu'cemü'l Büldan yazarı Yakut el Hamevî (öl.l229)'nin verdiği bilgilerden açıkça öğrenmekteyiz; "Ahalisi Ermeni'dir. Şehir diğerlerine nazaran daha büyük ve uludur. Bugün burada bağımsız bir Sultan ikamet etmektedir... çok hayırları vardır ve halkına adaletle ihsanım göstermektedir. Ancak fisk, içki \mahzurlu şeyleri irtikap eylemek bu şehirde yaygındır. Kimse bu kötü şeyleri yasaklamamakta ve bu gibi işler, aşikar şekilde yapılmaktadır. Görüldüğü gibi, farklı dinlere mesup insanların birarada yaşamaları, hayatlarını sürdürmek ve günlük yaşayışlarında hür ve serbest oldukları Selçuklu Türkiye'sinde, şehir merkezlerinde müslüman ve gayri müslimlerin aynı hayatı paylaştıkları ortaya çıkmaktadır. Erzurum'un yanında Erzincan gibi Doğu şehirlerinde Türkiye Selçukluları zamanındaki nüfus yoğunluğunun birbiri benzediği bilindiğine göre, müslümanlarla müslüman olmayanların bir arada yaşadıkları bu bölgelerde, aynı kaderi paylaşan insanların beraber yaşadıktan bir ortam doğmuştur.

Türkiye Selçuklularının önemli şehirlerinden biri de Sivas idi. Hatta, Türkiye Selçuklularına başkentlik yapmış olan Sivas'da XII. yüzyılın ikinci yarısında azalmış olan nüfus günlüğü artmaya başladı. Bu artışta; şehre müslüman Türklerin gelmeleri ve uluslararası kervan ticaretinin vücuda getirdiği canlılık rol oynamıştır denilebilir.

Sivas'da ticari canlılık sebebiyle bir çok etnik unsurun, Türk, hıristiyan ve yadi tüccarın hatta, Avrupa'dan gelen tüccarlarla, Türk olmayan diğer müslüman tüccarların bu canlılığın meydan namesine sebep oldukları görülmektedir. Selçuklu yönetiminden sonra ve Ilhanîler zamanında Sivas'ın milletlerarası bir transit şehir haline geldiği söylenebilir. Bu ticarî faaliyetler sırasında gayri müslim nüfusun artmakta olduğu, hatta bu yüzden Cenevizlilerin şehirdeki hanlarda oturdukları, gittikçe artan Cenevizliler sebebiyle Sivas'da bir konsolosluk ihdas edildiği görülmektedir. Bu arada bunlar için bir de kilise yapılmış olduğu ve bunların oturduğu hanlardan ayrılarak daha sakin kalmak için mahallelerde kiraladıkları evlerde halkın arasında oturmayı yeğledikleri de kaydedilmektedir. Türk hakimiyeti altında Sivas'da gayri müslimlerin hemen tamamım hıristiyanlar, pek azını da yahudiler oluşturuyordu. Gök Medrese vakfiyesinde yahudi evlerinin Kasaplar çarşısı içinde bulunduğu kaydından anlaşıldığına göre buraya yerleşenlerin çarşı içinde yaşadıkları ve ticaretle meşgul oldukları görülüyor. Yahudilerin nüfusunun burada artmasında XIII. yüzyıldaki ticari canlılığın rolü olduğu söylenebilir. Sahibiye Medresesi'ne ait vakfiyede de Sivas'ta bir Yahudî mahallesinin mevcut olduğu görülüyor.

Evliya Çelebi XVII. asır ortalarında Sivas'dan geçmiş Seyahatnamesi'nde Sivas hakkında verdiği bilgiler arasında Sivas'taki 44 mahalle içinde Ermeni ve Rum mahallelerinde bulunduğunu kaydetmektedir. Gerçi Avrupalı seyyahların birbirini tutmayan sayılarla Sivas'ın nüfusu hakkında çok farklı tahminler vermeseler de, XIX. yüzyılın sonunda, Sivas'ta 30.000 ila 40.000 arasında değişen nüfusa sahip olduğu görülmektedir. Bu nüfusta hala Sivas'ta oturmakta olan dörtte bir nispetinde Ermeni ve Rum nüfusunun varlığından söz edilmektedir.

Türkiye Selçukluları devrinde Sivas'da hıristiyan halkın kalabalık bir durumda görülmesi, bunların herhangi bir baskıya maruz kalmadıklarını ve yukarıda da belirttiğimiz gibi ticarî canlılıktan yararlandıklarını gösterir. Ayrıca Sivas'ta toplumda önemini koruyan gayri müslimlerin, aynı zamanda toplum hareketlerine diğer halkla birlikte iştirak ettikleri de görülmektedir. Nitekim XIV. yüzyılda Kadı Burhaneddîn aleyhine kurulan ittifakta bir rahibin de yer almış olması bunun bir göstergesidir. Hıristiyan nüfus içerisinde Ermeni ve Süryaniler'in, Rumlara göre Türklerle daha iyi anlaştıkları, Danişmendlilerle olumlu ilişkilere girdikleri, hatta Danişmendli hükümdarı öldüğünde onların da yas tuttuklarının görülmesi ayrı dinlere mensup oldukları halde bu toplumların nasıl kaynaştıklarının bir örneği olarak kaydedilebilir.[325]

Mezhep yönünden birlik gösterememeleri sebebiyle, millî harslarını koruyamamış, Türkleşmiş, hattâ dil olarak bile Türkçe’yi benimsemiş bir topluluk olan Ermeniler, XIX. yüzyıl başlarında Millet-i Sâdıka’ adıyla adlandırılıyorlardı. 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra valilik, genel müfettişlik, elçilik, hatta bakanlık mevkilerine bile getirilmeye başlanmışlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun sadık bir tebaası olan Ermeniler’in birden bire asî bir duruma gelmeleri ve belli bir dönem içerisinde bu durumlarını ısrarla sürdürmeleri tarihçiyi ve siyaset adamlarını düşündürmelidir. Çünkü, Rusya’nın ve İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki diğer toplumları ayaklandırdığı sırada milletler arası ilişkiler yönünden bir Ermeni Meselesi mevcut değildi. XVIII. yüzyıl sonlarına doğru Polonyalı seyyah Mikoşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeniler’in durumlarını şöyle tasvir ediyordu:

“1856 Islahat Fermanı’ndan sonra valilik, genel müfettişlik, elçilik, hatta bakanlık mevkilerine bile getirilmeye başlanmışlardı. “Ermeniler’e, Türkler tarafından, herhangi bir milletten daha çok saygı gösterilmektedir. Onlar, Rumlardan daha geniş bir dinhürriyetine maliktirler.”

Mikoşa, “Ermeniler’in eski âdetlerini tamamıyla unutmuş olduklarını izah ettikten sonra devam ediyor:“Geçmişte kendilerinin ne oldukları üzerinde kat’iyyen düşünmüyorlar. Fikir bakımından bir ihtilâl plânını kavrayabilecek kabiliyette değillerdir. Hatta Osmanlı Devleti’nin çökeceği günün yaklaşmakta olduğu kendilerine söylendiği zaman bundan memnun olmadıkları bile görünmektedir.”

Mikoşa’nın bu kanaatini paylaşan bir Ermeni ileri geleni olan Mıgırdiç Dadyan da, 1867 yılında kaleme aldığı bir inceleme yazısında Osmanlı rejimine teşekkür etmekte idi. O, yazısında, “Osmanlı Ermenileri’nin tam bir hürriyet içinde, sosyal kalkınmalarını Türkler tarafından engellenmeden dinî kurumlarının asıl geliştirdiklerini şüpheye yer bırakmayan bir şekilde göstermektedir. Öyle ise Ermenilerin yüzyıllar boyunca Türklerden zulüm gördükleri, ezildikleri ve himayesiz bırakıldıkları yolundaki iddiaların tarihî gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bu iddiaların belgelendirilmemiş oldukları ve zaten belgelendirilmelerine de imkân olmadığı için propaganda mahsulü iftira ve isnatlar olarak kabul edilmelerinden başka yapılacak bir şey yoktur.[326]

 

Ermeniler, Ağrı Dağı merkez olmak üzere, Kafkasya, İran ve Anadolu coğrafyasında dağınık halde yaşamış, M.S. 300 tarihinde Hıristiyanlığın Gregoriyan mezhebini kabul etmiş ve siyasi olarak Roma, Bizans, Pers, Arap, Selçuklu, Safevi, Rus ve Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında, kültürel ve sosyal varlıklarını sürdürmüş bir kavimdir. Yaşadıkları bu bölgelerde kültürel, sosyal ve iktisadi yönden ciddi bir varlık göstermişler ve önemli fonksiyonlar icra etmişlerse de, siyasi yönden yukarıda bahsettiğimiz imparatorlukların himayesinde, gölgesinde, idaresinde yaşadıkları için, ayrı ve müstakil bir siyasi şahsiyet olma imkanı bulamamışlardır. Bunda Ermenilerin zanaatkar, sanatkar, tüccar, esnaf olmaları münasebetiyle, idaresi altında bulundukları imparatorlukların tesis ettikleri barış ortamından yararlanarak daha fazla ticaret yapmak, daha fazla para kazanmak için her tarafa dağılmalarının önemli bir rolü olmuştur.[327]

Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması için ileri sürülen tarihî ve coğrafî delilleri çürütmüş olan ve Ermeniler’in milliyetler prensibine de dayanamayacaklarını belirten Jean Laurent, dikkat çekici şu ifadeleri kullanmaktadır:“Asırlardır Ermeniler, Rum (Roma) İmparatorluğu’na kitle halinde göçüyorlardı. Çünkü, Ermeniler, mizaç itibariyle, diyar diyar dolaşmak hevesi taşımaktaydılar. Ermeni maceracıları, kendilerine bol para veren ve servet sağlayan devletin hizmetine girerlerdi. Bu devlet, onların istedikleri gibi soygun yapmaları ve katliâma girişmelerine izin verdiği sürece sadakatlerine güvenebilirdi.

Ermeniler tüccar bir toplumdur. Vatanımız dedikleri yöreden antik çağlardan itibaren göç etmişlerdir. Ermeni göçünün birinci sebebi, zengin ülkelere yerleşmek, bol para kazanmaktır. Ancak bu göçün bir de sosyal sebebi vardır. Miras dolayısıyla derebeylik ailede en büyük erkek çocuğa geçer. Ortanca ve küçüklere mal kalmaz, bunlar göç etmek ve hayatlarını başka ülkelerde, kendi imkanlarıyla kurmak zorundadırlar. Ermeniler, tarihte her zaman azınlık olarak yaşamışlardır. "Ermeni milletinde vatan, millet kavramı yoktur. Ermeniler derebeylik halinde yaşamışlardır, birbirlerine vatan hissiyle değil, dinleriyle bağlıdırlar, siyasal bağımsızlık yerine kişisel özgürlüğü tanımışlardır.[328]

Aslında Ermenistan olarak adlandırılan coğrafî yöre ne Ermenistan adlı politik bir devlet kuruluşuna ne de Ermeni toplumunun kaderine bağlanabilir.[329]

Sürekli olarak başkalarının himayesinde yaşamış, tarihleri boyunca "millî vatan"ları olmamış, itaat ve hizmet ettikleri devletlerin çıkarlarına uygun topraklarda, onlara sâdık kaldıkları sürece mutlu yaşamış olan Ermeniler; zaman zaman Avrupa devletleri ile Amerika'nın kışkırtmaları ve zemin hazırlamaları sonucu, "millî vatan" edinme gayesi gütmüşlerse de, kendilerini destekleyen devletler, menfaatlerine fayda vermediği an Ermenileri yüz üstü bıraktıklarından, bu gayelerini de asla gerçekleştirememişlerdir.

Ermenilerin, sonradan, daha çok yine bu kışkırtıcı devletlerin çıkarlarına hizmet amacını güden yazarlarca yazılan ve esas itibarıyla ya bir Türk-Ermeni çatışmasından medet uman veya kendi aralarındaki kuvvet dengelerini lehlerine bozmayı hedefleyen eserlerin incelenmesi şu neticeyi ortaya çıkaracaktır:

Ermenilerin tâbi oldukları devletlere karşı hasmâne tutumla başkaldırışları, daima tebeası oldukları devletle aralarını bozmak isteyen üçüncü bir devletin, bazan da devletler grubunun müdahalesi sonucu olmuştur. Şüphesiz bu devletler, Ermenileri kışkırtmalarından sonra istedikleri neticeyi alamadıkları zaman, Ermenileri kendi kaderleriyle başbaşa bırakmaktan sakınmamışlardır.

Devlet-i Aliyye ile Ermeniler arasında bu tip kışkırtma ve affetme örnekleri fazlasıyla vardır. Sürekli olarak birilerinin kendilerini dürtüklemesinden medet uman Ermeniler ile Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin sâdık teb'a-himayeci devlet münasebetini bozan İngiltere, Fransa ve Rusya, bu konuda ilk ciddî başlangıcı, Osmanlı Devleti'nin Tanzimat ve Islâhat Fermanını ilân etmesiyle yapmışlardır.

Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler, uzun yıllar boyunca eğitim ve ticaret bakımından serbestler ve devlet hizmetinde yüksek kademelerde görev alıp, hem aralarındaki ihtilâfta, hem kendilerine zarar verenlere karşı Devlet-i Aliye'nin kanunlarıyla âdilâne himaye olunurlarken; meselâ Rusya'da yaşayan Ermenilere ait vakıflar, okul ve dinî müesseseler zorla ele geçirilmekte, Ermeni diliyle eğitim yasaklanmakta ve din adamlarıyla başarılı iş adamları bile sürgüne gönderilmekteydi.

İşte Osmanlı Devletince askere bile alınmadıkları hâlde, bütün ticarî çıkarları muhafaza olunan ve bu sayede hemen hemen hiç külfetsiz büyük maddî servetler, bu arada Devlet-i Aliyye'nin kendilerine temin ettiği iyi eğitim sonucu yüksek siyasî mevkiler elde eden Ermenilerin, efendileri olan Osmanlılara isyan etmeleri, daima kendilerini bir maşa olarak kullanan ve kendi topraklarında, Osmanlı Devleti'nden Ermeniler adına istedikleri menfaatleri Ermenilere bahşetmeyen bu gibi iki yüzlü devletlerin "ıslâhat" isteklerini bahane etmeleriyle ortaya çıkmıştır.

Ermeni meselesinin ortaya çıkışını hazırlayan âmillerin başında Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika'nın Osmanlı Devleti'ne ve Ermenilere karşı takip ettikleri siyaset gelmektedir. Devletlerin uyguladıkları bu siyasetin seyrini hülâsaten tespit etmek yerinde olacaktır:

Çar I. Petro (1862-1725) zamanında kendisini Avrupa'da nüfuzlu bir devlet hâline getiren Rusya'nın gözü daima Boğazlarda olmuştur. Balkanlar'a karşı da aşırı sempatisi olan ve bu ülkeleri ya ele geçirmek veya kendi yönetimine tâbi kılmak isteyen Rusya, bu gaye ile Balkan ülkelerinde konsolosluklar kurarak onları Osmanlı Devleti'ne karşı teşkilâtlandırmış, böylece Slav-Ortodoks birliğinin ve halkının hâmisi rolünü elde etmişti. Bu politikasını tatbik için bölgedeki bütün karışıklıklardan ve bozulan dengelerden istifadeyi de ihmal etmeyen Rusya, 1806'daki Sırp İsyanı'nın, 1827'deki Yunan İsyanı'nın ve 1875-1876'daki Bosna-Hersek ile Bulgar ve Sırp isyanlarının çıkarılmasını temin etmiş ve bunların yayılmasını körüklemiştir. Şüphesiz bu isyanların sonunda, kışkırttığı bölgeler namına Osmanlı Devleti'nden toprak da edinmek isteyen Rusya'nın bu siyaseti, diğer bozguncu devletler İngiltere ve Fransa ile çatıştığı için her zaman başarılı olmamış, bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti'ne karşı harekete geçmeden evvel, elde edilebilecek pastayı diğer devletlerle bölüşme siyasetini tatbikata koymuştur.

Sıcak sulara inmek, Akdeniz ve Orta Doğu'da hâkim güç olmak emelini, bu kez de Anadolu topraklarını parçalamakla gerçekleştireceğine inanan Rusya, bu gayeyle Ermenilerin çokluk hâlinde yaşadığı Erzurum-İskenderun Hattı'nı ele geçirmeye teşebbüs etti. Böylece Rusya'nın Osmanlı Devleti'ndeki Ermeni kiliseleriyle teması ve Ermeni terör unsurlarını desteklemesi başlamış oldu.

Doğu Anadolu'ya girişlerini Çar'ın hizmetine giren Ermenilerin öncülüğünde gerçekleştiren, İran ile savaşlarında Ermenileri ön saflarında kullanan Rusya, 1828 Türkmençay Anlaşması'yla Doğu Ermenistan kendisine verilip İran Ermenileri de bu birliğe katılınca, elde ettiği bu yeni güçle Osmanlı Devleti'ne saldırmıştı. 1829'da yapılan Edirne Anlaşması'yla Rusya'ya göç eden 40.000 Ermeni, muhtar bir Ermenistan kurmak isteyince, Osmanlı topraklarında bu isteklerini sözde gerçekleştirmeleri için hâmilik vazifesini yüklenen Rusya, bunu geri çevirmişti.

Böylece Devlet-i Aliyye'nin sâdık teb'ası olma vasfını kaybeden Ermeniler; Çarlık Rusya'sında birer köle ve maşa gibi, çoğu kez de en tabiî haklarına karşı zulümler görerek bu nankörlüklerinin cezasını çektiler.

Hiçbir zaman bir devlet olamayan; soykırımı, cinayet ve katliamları dışında millî bir tarihleri bulunmayan ve dünya medeniyetlerine yalnızca kölelik ruhlarını tanıtabilen Ermenilerin bu "maşa" vasıflarını hâlâ terkedemedikleri, asırlarca bıkmadan tekrarladıkları katliamlarını bu kez günümüzde Azerbaycan Türkleri üzerinde yine eski hâmilerinin kışkırtmalarıyla tatbiklerinden anlaşılmaktadır. Ancak Ermeniler sonunda pek geç olarak göreceklerdir ki yine kendileri döktükleri insanların kanları ile başbaşa kalacak; kışkırtıcı hâmileri kendi çıkarlarını tatmin ettiğinde, Ermenileri susturarak geri çekecektir.

İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne, bilâhere Ermenilere ilgi duyması; sürekli olarak Rusya'nın İngiliz çıkarlarını tehdit eder vaziyette güneye sarkması ve güçlü bir Karadeniz devleti olmasıyla yakından alâkalıdır.

Rusya'nın kendi çıkarlarını tehdit edecek şekilde gelişmesine mâni olmak gayesiyle İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ni Rusya'ya karşı desteklemesi, 1783 yılından, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşına kadar sürmüştür.

1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Avustura'yı Rus ittifakından ayıran İngiltere, Fransız İhtilâlinden sonra Prusya'yı da yanına alarak Rusya'yı sıkıştırmaya başlamasına rağmen, Fransa-Rusya Savaşlarında Rusya'yı desteklemiştir.

Yunanistan'ın isyanında Osmanlı Devleti'ne muhalif olan İngiltere'nin bu tutumunu devrin İngiliz Başbakanı Caning: "İngiltere'nin bu tavrının Rusya ile bağdaşmak olmadığı, bağımsızlığını kazanacağı muhakkak olan Yunanistan'ın Rusya'ya borçlu olması yerine, Akdeniz'de kendilerine dost bir devlet olacak olan İngiltere'ye borçlanmasının daha doğru olacağı" şeklinde değerlendirdi.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın başkaldırışına karşı Osmanlı Devleti'ni destekleyen İngiltere, buna mukabil 1838 yılında "İngiliz Ticaret Anlaşması"nı Sultan II. Mahmud'a imzalatarak, Devlet-i Aliyye'nin siyasî ve iktisadî cihetten büyük yara almasına yol açıyordu.

Bu anlaşma ile bir İngiliz açık pazarı hâline gelen Osmanlı Devleti, Rumlarla Ermenilerin bu fırsattan istifade ederek güçlenmelerine de mâni olamayacaktı.

İngiltere, 1853'de Rus Çarı II. Nikola'nın Osmanlı Devleti'ni paylaşma teklifini reddederek Kırım Savaşı'nda Osmanlıları desteklemiştir. Ancak 1870'li yıllarda değişen Avrupa'nın siyasî yapısı, İngiltere'yi de değiştirmiş ve İngilizler 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin Anlaşmalarından sonra, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek onu parçalama ve bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma politikasını benimsemişlerdir.

İngiltere'nin Osmanlılarla ilgili siyasetinin değişmesindeki önemli bir âmil de, Ermeni meselesinin Avrupa'da, 1880 yılından başlamak üzere, ön plana çıkmasıydı.

Osmanlı Devleti içerisindeki Katoliklerin koruyuculuğunun Fransa'nın, Ortodoksların koruyuculuğunun ise Rusya'nın üzerinde bulunması; İngiltere'nin Islâhat Fermanı'na din değiştirme serbestliğini koydurtarak Protestan Ermenilerinin sayılarının artırılmasını hedeflemesine yol açmış bulunuyordu. İngiltere bu sayede Protestanlara sahip çıkma siyaseti güderek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışma imkânı elde etmiş, takip edilen bu Protestanlık politikası da Ermeni kültürünü öncelikle ele aldığı için, en ziyade Ermenilerin millî duygularını kışkırtmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusya'nın, Anadolu'nun bazı şehirlerini işgal ederek buralardaki Ermenileri, bağımsızlık amacıyla Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtması, Ermeni meselesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir.

Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne karşı tecavüzkâr hareketlerine tek başına koyamayacağını ve kendi çıkarlarını gözetmeyeceğini gören İngiltere, böylece Ermeni meselesini fiilen kabul etmiş oldu. Bu yolda ilk adımını da hemen attı ve Osmanlı hükümetini tehdit ederek Rusya'ya karşı üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs'ı aldı. Bununla birlikte Doğu Anadolu'daki eyaletlerde yaşayan Hıristiyanların lehine ıslâhat yapması hususunda Osmanlı Devleti'nden bir de taviz koparan İngiltere, böylece Ermeni meselesini âdetâ İngiliz meselesi hâline getirdi.

Osmanlı-Rus Savaşı'ndan önce, Ermenilerin Osmanlı Devleti'nden ayrılmak ve bağımsız bir devlet kurmak gibi bir niyetleri olmadığı hâlde Ruslar, Ermenilerin herhangi bir isteği olmayışına rağmen Ayastefanos Anlaşması'na Ermeni meselesini sokuşturmuştur. İngiltere de Ermenilere sormaya gerek görmeden Kıbrıs Anlaşması'na Ermeni meselesini dahil etmiştir. İngiltere, bağımsız bir Ermenistan'ı; bunun Rusya'yı zor durumda bırakacağını ve Osmanlı Devleti'nde ilerlemesine mâni olacağını düşünerek desteklemiştir.

Kanunî Sultan Süleyman'ın, bir imtiyaz ve lütuf olarak 1535'de Fransa'ya tanıdığı kapitülasyon ayrıcalığı, iki ülke arasındaki ilk ciddî ve dostâne ilişkinin başlangıcıdır. Bu ticarî ve siyasî münasebet, 1740 kapitülasyonları ile genişletilerek devam etmiştir. Buna mukabil Fransa 1683 tarihli İkinci Viyana Kuşatması sırasında Avusturya'ya yardım ederek, gerçek bir dost olamayacağını açıkça ortaya koymuştur. Daha sonra Napoleon Bonapart'ın ilk mağlûbiyetini aldığı Mısır Seferi, bu ihanetlerinin devamı olmuştur. Ancak Rusya ile savaşları sırasında Osmanlı Devleti'yle dost görünmeye çalışan Fransa, 1807 tarihinde Rusya ile anlaşınca yeniden Osmanlı dostluğuna ihanet etmiştir.

1830 yılında Cezayir'i işgal ederek, hem Osmanlılara; hem de işgal ettiği doprakları tam bir köle devleti zihniyetiyle yöneterek Cezayirlilere ihanet eden Fransa, Afrika'da yayılmacılığına devam etmek istemiştir.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın isyanında, O'nu yalnızca fikren destekleyen Fransa, Kırım Savaşı sırasında ise Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmiştir.

1870'de Almanya'ya yenildiği için bir süre siyasî manevra yapma ve diğer devletleri etkileme rolünden mahrum kalan Fransa, bu arada  Berlin Kongresi'ne katılmasına rağmen burada tesirli olamamıştır. Ancak Cumhuriyetin yeniden ilânıyla tekrar eski rolünü elde eden Fransa, muhtelif grupların siyasî mücadelelerini desteklemeye ve onların sığınak merkezi olmaya başlamıştır. Bu arada Osmanlı Devleti'ndeki Katoliklerin koruyuculuğunu da üzerine almış ve Kırım Savaşı'na sebep olan Kutsal Yerler Meselesi'nde önemli bir rol oynamıştır.

Almanya'ya karşı mağlûbiyetini hazmedemeyen Fransa, 1878 Berlin Kongresi'nden Almanya'ya küserek ayrılan Rusya ile yakınlaşmaya başlamış, İngiltere ile de görüş ayrılıklarını hallettikten sonra her üç devlet, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına birlikte gayret sarfetmeye başlamışlardır. Bu bölme ve parçalama planlarında Fransa'nın rolü bir hayli aktif olmuştur.

1830'dan 1921 yılına kadar, Orta-Doğu ve Akdeniz'deki dengeyi, Ermeni meselesi gibi sun'î bir hastalık ortaya atarak muhafazaya çalışan, bu orada Anadolu'nun işgalinin ve bu topraklarda kendi siyasî nüfuzunun da teminine çalışan Fransa, özellikle Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından sonra Anadolu'nun işgali sırasında Ermenilerle ilişkilerini geliştirmiş ve Fransız işgal kuvvetleri, Ermeni milis ve teşkilâtlarıyla Türk topraklarının işgaline, Türk milletinin katliamına girişmiş, bu arada milletler arası görüşmelerde Fransızlar Ermenileri büyük ölçüde desteklemişlerdir.

Nihayet Sevr Anlaşması'ndan ve Türk İstiklâl Savaşı'nın başarıya ulaşmasından sonra Ermeni-Fransız ilişkileri giderek azalmaya başlamıştır.

Lozan Anlaşması'ndan sonra Ermeni meselesini dış politikalarından çıkarmış gibi görünen Fransa, aradan yarım asır geçmeden 1970'li yılarda tekrar alevlenen Ermeni terör hareketlerinin müdafii olmuş, Fransız kamu oyu, Türk devlet adamlarının Ermenilerce katledilişleri karşısında, tek yanlı ve Türk düşmanı tavırlarını sergilemişlerdir.

Netice itibariyle, Rusya-İngiltere ve Fransa'nın takip ettikleri siyasetin mahsulü olarak ortaya çıkan ve Ermeni meselesinin de başlangıcı sayılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması'nda, istedikleri bağımsızlık hakkını elde edemeyen Ermeniler, ancak bununla birlikte 3 Mart 1878 tarihli bu anlaşma ile milletler arası bir anlaşmaya dahil olma şansını yakaladılar.

Rusya'nın, Ayastefanos Anlaşması'yla Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarının ve rolünün arttığını anlayan ingiltere, 30 Mayıs 1878'de Londra'da Rusya ile gizli bir anlaşma yapıp Avusturya'nın da onayını alarak Berlin'e geldi. Almanya'nın da toplanmasında büyük yardımı olan Berlin Kongresi 13 Haziran-13 Temmuz 1878 tarihleri arasında yapılmış ve İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya ve Osmanlı Devleti katılmıştır. Ermeniler, burada da bağımsızlıklarıyla ilgili haklar elde etmeyi ümit ettikleri hâlde, Ermenilerin Kongre'ye sundukları teklifler dikkate alınmamış ve Ermeni meselesi İngiltere'ye bırakılmıştır. Kongrenin 61. Maddesi doğrudan, 62. Maddesi de Osmanlı Devleti'nin yönetimi altında yaşayan Hıristiyanlara bir takım haklar getirmesi ve Ermenilerin de Hıristiyan olması bakımından dolaylı olarak Ermenilerle ilgiliydi.

Gerçekten Batılı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmak, buradaki kendi çıkarlarını korumak ve birbirlerine karşı olan dengelerini sağlamak için tercih ettikleri usullerin başında, Osmanlı yönetimi altında yaşayan Hıristiyan unsurlar namına talep ettikleri ıslâhat hareketleri gelmekteydi.

Osmanlı Devleti'nin ise ne Berlin Anlaşması'nın 61. Maddesi'nde istenilen ıslâhatı gerçekleştirmeye niyeti vardı, ne de bu yoldaki hareketleri gerçekleştiği taktirde, İslâm unsurları olan Kürtlerle Çerkezlerin devlete başkaldırmaları hâlinde bunu düzeltecek ve Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma dengesini yeniden kıracak siyasî otoritesini kullanabilme imkânı mevcuttu. Çünkü bozulan bir dengenin yeniden düzeltilmemesi, hatta yeni karışıklıkların ihdâs edilerek bunun Osmanlı Devleti'ndeki çıkarlarına pazarlık unsuru olması için Batılı devletler birbirleriyle yarış hâlindeydiler. Doğrusu devletin o zamanki malî yapısı ve sıkça değişikliklere uğrayan güçsüz-istikrarsız hükûmetler, teklif edilen ıslâhat hareketlerine direnmeyi, alternatif çareler üretmeyi ve iç işlerine müdahaleye mâni olmayı sağlayamamaktaydı. Ancak 1880-1894 yılları arasındaki Ermeni isteklerinin ve Batılıların Osmanlı Devleti'nden tatbikini talep ettikleri Ermeniler lehine ıslâhat hareketlerinin tam olarak takip edilmeyişinin Osmanlı hükûmetleri için bir şans olduğunu; bunun da büyük ölçüde Ermeni isteklerini destekleyecek Ermeni terör hareketlerinin azlığına bağlı olduğunu kabul etmek yerinde olacaktır. Bunun farkına varan Ermeniler, 1894-1896 yılları arasında büyük ölçüde terör hareketlerine girişmişlerdir ki bunların bir kısım eserde belgeleriyle birlikte yer almıştır.

Devlet-i Aliyye, Ermeniler için çok önemli olan 20 Ekim 1895 tarihli Islâhat Projesi'ni resmen kabul ederek İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bildirdi. Bundan memnun olan Batılı devletler, bu ıslâhat hareketlerini Ermenilerin çokluk nisbetinde bulunduğu diğer yerlerde de yayma vaadinde bulundular. Ancak ıslâhat projesinin tam olarak tatbik edilmediğini gören Ermeni komitecileri, Zeytun, Trabzon, Erzurum, Sivas ve Diyarbakır'da önemli hâdiseler çıkarmaya başladılar. Bu isyanlar Ocak 1896 tarihinde bastırılmıştır.

1896 Aralık ayında siyasî sebeplerle mahkûm bulunan Ermeniler için umumî bir af çıkartan ve muhtelif iyileştirme haraketleri yapan Osmanlı Devleti ne Ermenileri, ne de Batılı devletleri hoşnut edememiştir. Zira Ermeniler tam bağımsız bir devlet kurmadıkları sürece ve Batılı devletler, esas istedikleri şey olan Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarını tam olarak gerçekleştiremedikleri takdirde, hiç bir zaman gerçek mânada memun olamazlardı.

Ermenilerin terör hareketlerini organize eden Ermeni komitelerinin belli başlıları şunlardır:

Hınçak Komitesi: Kafkasyalı Ermenilerden Avedis Nazarbek ve eşi Marian Vardaniyan tarafından 1887 yılında kurulmuş olup, amacı önce Türkiye Ermenistanı'nı kurarak, daha sonra Rusya ve İran Ermenistanı ile birleşip bağımsız bir Ermenistan tesis etmekti. Ancak bu komtenin hareketleri Türkiye'de başarısız olunca aralarında ikilik çıkmış ve Nazarbek taraftarı olanlar Asıl Hınçaklar; diğerleri ise Reformist Hınçaklar veya Veragazmiyal Hınçaklar adını almışlardır. Bu ikinci grubun lideri de Arpiyar Arpiaryan idi.

Proğramını ve teşkilât nizamnâmesini 1887 tarihinde Ermenice olarak Londra'da bastıran Hınçak Komitesi'ndeki bu ayrılık üzerine, aralarındaki düşmanlık birbirlerini sokak ortasında öldürmeye kadar varmıştır.

Hınçakların gayesi Müslümanlarla Hıristiyanları birbirlerine karşı kışkırtmaktı. Böylece çıkan katliamla ülkeyi dehşet içerisinde bırakacaklarını umuyorlardı. Kendileri emniyet içinde olan Hınçaklar, ırkdaşlarını tahrik ederek, rahat hayatlarını büyük bir karmaşaya itmekten ve devlet ile çatışmaya sokmaktan kaçınmıyorlardı.

Taşnaksutyun Komitesi (Ermeni İhtilâl Cemiyetleri Birliği): Ermenice federasyon mânasına gelen Taşnaksutyun Komitesi, çeşitli Ermeni gruplarının bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı için bu adı almıştır.

1890'da Kafkasya'da kurulan bu komitenin amacı diğer Ermeni cemiyetlerini birleştirmek ve Türkiye'ye geçen çetelere yardım etmekti. Komitenin ana prensibi ise, Türklerle Kürtlerin her görüldüğü yerde vurulmaları; hainlerin, ahdinden dönenlerin ve Ermeni hafiyelerinin öldürülmeleriydi.

Yayınladıkları bildirilenle taraftarlarını daha cesur olmaya çağıran Taşnaksutyun Komitesi, zenginlerin ve din adamlarının kendilerine yeteri kadar ilgi göstermediklerinden yakınarak papazlar ve tüccarlar aleyhine propagandadan da geri durmuyorlardı.

İlk teşkilâtlarını İstanbul, Van, Trabzon gibi vilâyetlerde kuran, önemli yerlere Kafkas ve Rus Ermenilerini yerleştiren bu komitenin propaganda merkezlerinden birisi de Paris idi. Yayınladıkları her türlü malzemeyle Batı kamu oyunu aldatmakta, bu arada kendilerine inanmayan ve katılmayan Ermenilere karşı da terör estirmekteydiler. Gayeleri Türkiye Ermenistanı'nın siyasî ve iktisadî bağımsızlığı olmasına rağmen, diğer taraftan memlekette mevcut olan komünist eğilimleri koruma ve kışkırtmaktan da geri durmamaktaydılar.

Bir terör teşkilâtı olarak faaliyet gösteren Taşnaklar, Osmanlı Bankası baskını ile Sasun'daki 1904 isyanını ve Yıldız Sarayı Suikastını üstlenmişlerdir.

Hınçak İhtilâl Partisi: Ermenistan'da ihtilâl hareketlerini yöneten tek Ermeni partisidir. Merkezi Atina'da olan bu partinin Ermenistan'ın bütün şehirlerinde ve köylerinde, Ermenilerin bulunduğu yabancı üleklerde şubeleri vardır.

Hınçak İhtilâl Partisi'nin kökü Rusya'da olduğu gibi, kendisini Rus altını ve zekâsı yönetmektedir. Kendisine hile yoluyla taraftar kazanmaktan sakınmayan bu parti, yangıncı ve ihtilâlci olarak tanınmıştır.

Netice itibariyle Ermeni komiteleri merkezî otoriteden mahrum ve birbirlerinden uzak yerlerde, farklı isimlerle çalışmaktaydılar. Hepsinin ortak amacı ise, bağımsız bir Ermenistan ütopyası uğruna, Batı kamu oyunu, kendi ırklarını, efendileri olan Osmanlıları kandırmak ve önlerine engel olarak kim çıkarsa çıksın hepsini yok etmeyi göze alarak mücadele etmekti.

Ermenilerin bu ütopyadan hâlâ vaz geçmedikleri, Batılı devletlerle Amerika ve Rusya'nın hoşgörüsüyle sürdürdükleri katliamlardan açıkca anlaşılmaktadır.

Bu itibarla, Büyük Ermenistan-Küçük Ermenistan dedikleri bölgede yaşayan diğer kavimler karşısında, siyasi birlik, siyasi güç ve kudret yani "devlet" oluşturmaya yetecek nüfus potansiyeline, hiçbir zaman sahip olamamışlardır. Bu durum Ermenilerde, oturdukları yerleri-toprakları vatanlaştırma şuurunun olmadığını gösterir. Onlar mesleklerini icra etmek, ticaret yapmak ve para kazanmak için başka kavimlerin kalabalık olduğu yerlere, şehirlere, kasabalara bazen birkaç aile, bazen küçük bir grup ve bazen de bir mahalle olarak yerleşmişlerdir. Bu şekilde dağınık yaşamaları onların hayat tarzı ve zenginlik kaynağı olmuştur. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu'nun genişliği ve yönetiminin de hoş görüsü Ermenilere bu imkanı fazlasıyla sunmuştur. İstanbul'daki Ermeni nüfusu, Doğu Anadolu'daki birkaç vilayetteki Ermeni nüfusundan fazla idi. Ayrıca Bursa, İzmir, Konya, Ankara, Samsun, Trabzon gibi vilayetlerde Ermeni mahalleleri mevcuttu. Kısaca, Ermenilerin hayat tarzı ve anlayışları, onların, siyasi varlık ve birlik olmalarını engelleyen en önemli unsur olmuştur. Bilindiği üzere Balkanlardaki Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar gibi gayri Müslim kavimlerin nüfusları, belli bir bölgede yoğunlaştığı için, Osmanlı Devleti'ne isyan etmeleri ve ondan ayrılmaları daha kolay olmuştur. Ermeniler, hak iddia ettikleri Doğu Anadolu'da altı vilayette (vilayât-ı sitte) nüfus oranının ve nüfus kesafetinin azlığı yanında, kurmak istedikleri müstakbel Ermenistan'ın sınırlarını da kesin olarak çizmekte güçlük çekiyorlardı. Zira, geçmişten kalma tarihi ve siyasi kesin bir sınırları yoktu. Ermeniler, nüfusun yüzde yüzüne yakınını teşkil ettikleri, beşeri ve kültürel sınırları belli bir coğrafyaya sahip değildiler. Dolayısıyla, Doğu Anadolu'da ayrılıkçı bir isyanı destekleyecek ve takviye edecek beşeri ve askeri bir güç de ellerinde bulundurmuyorlardı. Osmanlı, Rus ve İran devletlerinin tebaası oldukları için siyasi birlikleri ve güçleri de söz konusu değildi.

Türklerin Ermenilere bu derece güvenmesi ve idarenin her kademesinde onları görevlendirmesi üzerine; o zamana kadar İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan kiliselerinin dinen ilgilendiği Ermeni cemaatine, bu sefer de İngiltere, Rusya ve Fransa hükümetleri doğrudan doğruya (siyaseten) el atarak, onlarla yakından alakadar olmaya başladılar. Ermenilere olan bu ilginin bu şekilde birden artması ve siyasileşmesi elbetteki hayra alamet değildi. Nitekim, XVIII. yüzyıldan beri devam eden dinî alakaya, 1830'lardan sonra siyasi alakanın da eklenmesi üzerine, Rusya, Ortodoks Ermenilere, Fransa, Katolik Ermenilere el attı. Hindistan'ı fetheden İngiltere de; Şark Meselesi'nde Fransa'yı dengelemek ve engellemek için Lübnan'da Dürzilerle, Rusya'yı dengelemek ve güneye inmesini engellemek için de Anadolu'da Ortodoks olmayan Gregoriyan Ermenilerle, siyaseten meşgul olmaya başladı.

Osmanlı Ermenilerinin, yukarıda ifade ettiğimiz gibi birinci handikabı, Müslümanlara göre nüfuslarının oran ve kesafet itibariyle az olması ve bu az nüfusun da imparatorluğun her köşesine dağılmış bulunması; ikincisi, anayurt veya anavatan şuurunun yokluğu ve azlığı sebebiyle hak iddia ettikleri Doğu Anadolu'yu para kazanma gayretiyle terk etmeleri ve haklı olarak Osmanlı topraklarının her köşesini vatan kabul etmeleri; üçüncü çıkmazları ise, İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından mezhebî ve siyasî açıdan Katolik, Ortodoks, Protestan ve Gregoriyan olarak dört kampa ayrılmaları, yani parçalanmalarıdır. Bu üç büyük devlet her bir Ermeni grubuna büyük vaatler ve umutlar vererek, onları Osmanlıdan koparmışlar, Türklere-Müslümanlara karşı düşman etmişlerdir. Ayrıca, Katolik Ermeniler, Ortodoks Ermeniler, Protestan Ermeniler ve Gregoriyan Ermeniler arasına da fesat, rekabet ve düşmanlık sokarak, Ermenilerdeki mezhebî ve millî bütünlük ve dayanışma ruhunu yıkmışlardır.

1819'dan itibaren ABD'nin, misyonerleri vasıtasıyla Ermenilere el attığını ve onları himaye ederek umutlandırdığını da unutmamak lazımdır. Bu arada pek çok Ermeni genci bazen kendi imkanlarıyla, bazen kiliselerin aracılığıyla, bazen de Avrupalı devletlerin desteğiyle Fransa, İngiltere, İsviçre, Amerika, Rusya, Belçika gibi ülkelere giderek tahsil görmüşler ve İstanbul'a dönmüşlerdir. İstanbul, sanki Ermeni kültürünün ve uyanışının merkezi haline gelmişti. Ermeni aydınları, Avrupa'da çeşitli fikir akımlarının, özellikle romantizmin ve realizmin etkisinde kalarak, ilericiler (Aydınlıkçılar-Èclaires) ve gericiler (Karanlıkçılar-Obscurantists) şeklinde iki büyük gruba ayrılmışlardı. Ermeni toplumu da ikiye bölündü. İngiltere ilericilerin yanında yer aldı. Her iki tarafın, İstanbul'da yaptıkları salon toplantılarında, milli ve dini meseleler tartışılıyordu. Bu toplantılarda, zamanla Ermenilerle ilgili meseleler, milli dava haline getirilmişti. Bu ise, Ermenilerin politize edilmesi anlamına geliyordu.

Nitekim, Tanzimat Dönemi'nin getirdiği havadan da istifade ederek 1841, 1847 ve 1853 yıllarında, Ermeniler kendi cemaat işlerini yönetmek için Meclis (Konsey) teşkil etmişlerdir. 1860'da Ermeni Milli Anayasası (Sahmanadrouthiun) ortaya çıktı ve 1863'te Bab-ı Ali tarafından, Ermeni Millet Nizamnamesi adı altında kabul edildi. Bu gelişmelerden ve Avrupa'nın desteğinden cesaret alan Ermeniler, gizliden gizliye Türk-Ermeni, Müslüman-Hıristiyan düşmanlığını, okullar ve toplantılar sayesinde Ermeni gençlere ve aydınlara aşılıyorlardı. Ayrıca dini ve milli teşkilatlarını artırarak Anadolu'da da faaliyete başladılar. Teşkilatlanma konusunda Katoliklere Fransa, Ortodokslara Rusya ve Gregoriyanlara da İngiltere yardım ediyordu. Kısaca Ermenilerin Büyük Devletlere, Büyük Devletlerin de Ermenilere ilgisi artarken, her ikisinin Osmanlı Devleti'ne karşı tavrı ise dostane olmaktan çıkıyor, hatta hasmane olmaya kadar varıyordu. 1876, I. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesi bekleniyordu.

Ancak, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlıların mağlup olmasını fırsat sayan, Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan'ın, Rusya ile işbirliğine girmesi ve Ayestefanos Antlaşmasına, Ermeniler lehine 16. maddeyi koydurması hem bardağı taşıran son damla oldu, hem de Ermenilerin gerçek niyetlerini ortaya koydu. Niyetleri, Şark Meselesini Anadolu'ya taşımak ve Avrupa'nın yardımıyla Doğu Anadolu'da bir Ermenistan Devleti kurmaktı. Bu Doğu Anadolu'dan Türklerin atılması manasına geliyordu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin hoş görmesi beklenemezdi. Ancak, Ermeni Meselesi artık dünya politikasının ve diplomasisinin gündemine girerek enternasyonalize edilmişti. Nitekim Berlin Antlaşması'nın 61. maddesiyle Ermeniler lehine hüküm konulması, Türk-Ermeni ilişkilerini daha da gerginleştirmişti. Osmanlılar haklı olarak Ermenilere şüphe ile bakmaya başladı. Ermeniler, Berlin Antlaşmasının 61. maddesiyle teorik olarak elde ettikleri reform isteklerini uygulamaya geçirmek ve hızlandırmak için, siyasi ve askeri teşkilatlanmaya başladılar ve bağlı oldukları meşru Osmanlı Devleti aleyhine, Avrupa ile dirsek temasına geçtiler. Nitekim 1877'de Cenevre'de Marksist eğilimli Hınçak (Çan) Cemiyeti ile 1890'da Tiflis'te ihtilalci Taşnak Cemiyeti kuruldu. İki cemiyet arasında hem siyasi fikir ayrılığı hem de ciddi bir rekabet mevcuttu. Bu onların zaafı olmuş, hiçbir zaman bir birlik ve bütünlük oluşturamamışlardır.

Bu iki cemiyet taraftarları ve kiliseler, Ermeni cemaatini silahlandırmaya koyuldular. Avrupa silah, mühimmat ve para yardımı yapıyordu. Nihayet 1891'den itibaren isyan, şiddet, baskın, suikast metodunu benimseyerek harekete geçtiler. Ancak Ermeniler, bu metotlarla Anadolu'da Ermenistan Devleti kuramayacaklarını biliyorlardı. O halde isyanla ve şiddetle ne yapmak istiyorlardı?

Evvela, Müslümanları Doğu Anadolu'dan kaçırmak ve ermeni nüfus oranını artırmak; ikinci olarak, Türkleri tahrik ederek, kızdırarak Ermenilere saldırmalarını ve onları öldürmelerini sağlamak, sonra da Avrupa'ya dönerek "bakın Türkler Ermenileri katlediyorlar, Müslümanlar Hıristiyanlara saldırıyorlar" diyerek yaygara koparmak ve Avrupa'nın kendi lehlerine müdahalesini temin etmek; üçüncü olarak Avrupalı devletlere, Doğu Anadolu'da bir Ermenistan Devleti kurdurmaktı.

Ermenilerin bu metotlarla da bir yerlere varmaları mümkün değildi. Çünkü kendileri öz kuvvetleriyle devlet kurabileceklerine inanmıyorlardı. Bu inançsızlık başarısızlıklarının temel sebebi olmuştur. Ayrıca, şiddetle, suikastlarla, baskınlarla, çetelerle belki Osmanlı Devleti'ni rahatsız edebilirlerdi, fakat devlet kuramazlardı ve kuramayacaklardı. Ancak bu devletler tarafından kullanılacaklardı. Nitekim de öyle oldu. Ermeniler bunu maalesef göremediler. İngiltere, Fransa ve Rusya I. Dünya Harbi esnasında (1914-1918) aralarında yaptıkları Osmanlı topraklarını paylaşma projelerinde, Ermenistan devletine yer vermemişlerdi. Ermeniler bunun da farkına varamadılar. Ermenilerin bu kadar saf olduğunu gören İngiltere ve Fransa, Milli Mücadele döneminde (1919-1922), Türklere karşı ermeni kozunu kullanmak için Sevr Antlaşması'yla Doğu Anadolu'yu Ermenilere ayırmıştı. Ermeniler bunu da ciddiye alarak Fransız saflarında Adana-Maraş'ta Türklere karşı savaşmışlar, İngilizlerin teşviki ile Doğu Anadolu'da Türklere yeniden saldırmışlardır.

Buna rağmen 1921 Ankara Antlaşması'yla, Fransızlar Ermenileri kendi başlarına terk ettiler. 1923 Lozan Antlaşması'nda İngiltere ve Fransa Ermenilerden ve Ermenistan'dan hiç söz etmemişlerdir. 1918 yılında İngiltere, artık Ermenilerle işi kalmadığı için onları ABD'ye ihale etmeye kalkışmıştır. Hatta Başkan Wilson, 14 maddelik kendi prensipleri çerçevesinde, Ermenilerle ilgilenmek ve onları Amerika'nın mandası altına alarak himaye etme arzusunu göstermiştir. Ancak İngiltere'nin, petrol bölgelerini işgal ettikten sonra, Ermenilerin külfetinden kurtulmak için, onları ABD'ye satmak istediğini anlayınca, Wilson da Ermenileri bırakmıştır. Zira Wilson, Ermenileri savunmak ve himaye etmek için 200.000 kişilik bir Amerikan ordusuna ve yılda 276.000 Amerikan dolarına ihtiyaç olduğunu görünce Ermenileri o da gözden çıkarmıştır. Ermeniler ABD'nin de herhangi bir siyasi ve ekonomik çıkarı olmadan, kendileri lehine parmağını oynatmayacağını yine de göremediler. Maalesef bugün de görememektedirler.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'yla Türk Devleti ve vatanı resmen teşekkül etmiş ve meşruiyet kazanmıştı. Artık yeni devlet milli ve üniter bir yapıya sahip olmakla da, hem Osmanlı İmparatorluğuyla şeklen bağını kesmiş hem, de onun meşgul olduğu meselelerle uğraşmak istememiştir. Bunlardan birisi de Ermeni Meselesi idi. Türk hükümeti bu meselenin kapanmış olduğuna inanıyor ve hiç üzerinde durmuyordu. Atatürk döneminde, gerek Ermenistan gerekse diaspora Ermenileri de meselenin küllenmiş ve tarihe havale edilmiş olduğunu kabullenmeye razı olmuş gibi gözüküyorlardı. Fakat II. Dünya Harbi'nden sonra iki kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştı. Komünist-totaliter, kapitalist-liberal bloklar arasındaki rekabet Soğuk Savaş Dönemi'ni getirmiş ve her iki taraf birbirine karşı, her fırsatı ve her unsuru kullanıyorlardı. Türkiye, Batı bloğunda yer almakla ve NATO'ya girmekle Doğu bloğunun hedef tahtası haline gelmişti. Bu sebeple Sovyet Rusya, Türkiye'ye karşı Ermeni kozunu kullanmayı planladı. 1965 yılında Erivan sokaklarında, Türkiye aleyhine gösteriler tertip ettirildi. Moskova'nın, Türkiye'ye ve NATO'ya karşı, Ermenileri kullanma planı hem Ermenistan'ın, hem de diaspora Ermenilerinin hoşuna gitti. Kısa zamanda Türkiye aleyhine harekete geçtiler ve ASALA terör örgütünü kurdular. Erivan-Beyrut hattı arasında, her türlü kaçakçılığı yapan diğer bir şebeke, ASALA'ya para desteği sağlıyordu. Sonuçta Sovyet dünyasında, Avrupa'da ve Amerika'da anti-Türk bir propaganda başlatıldı. Ermeniler, seslerini ve isteklerini duyurabilmek ve dünya kamuoyunu etkilemek için 1973'te Los Angelos'ta, Türk konsolosunu öldürerek, Türkiye'ye ve Türklere karşı terör hareketi başlattılar. Bu terör Türk temsilciliklerine, Türk kuruluşlarına ve mallarına karşı 1984'e kadar durmadan devam etti. Avrupa ve Amerikan kamuoyu, Ermeni teröründen rahatsız olmuyordu. Ortadoğu'da Kafkasya'da hesabı olan devletler Ermenileri gerektiğinde kullanmak ve kendi yanlarına çekebilmek için, onlara sempati ile bakıyorlar, Türkleri ise suçlu buluyorlardı. Ne zamanki Ermeni terörü, Avrupa ve Amerika'ya zarar vermeye başladı, o vakit ASALA'ya dur emri verdiler ve Türkiye'ye karşı PKK terör örgütünü devreye soktular. Batılı güçlerin, Türkiye üzerinde Ermeni kozunu kullanmalarının veya kullanmaya hazır gibi görünmelerinin sebebi, hiç şüphesiz kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır. Ancak Ermenilerin veya Ermenistan'ın, Türkiye'den Doğu Anadolu'yu istemeleri, Batı'nın aklına ve mantığına uygun gelmemektedir. Zira, 1890-1915 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaklaşık 1,5 milyon toplam Ermeni varlığına, Avrupa'nın müdahalesine, desteğine ve Osmanlı Devleti'nin zayıflığına rağmen bölgenin Türk hakimiyetinde kaldığı bilinmektedir. Günümüzde ise, Doğu Anadolu'da bir tek Ermeni yokken, bölgeyi Ermenilerin almasını veya Ermenistan'a ilhakını, hayal bile etmenin imkansız olduğu ortadadır. Ermenistan’ın, Dağlık Karabağ'ı işgal ve ilhakına da Avrupalılar yeşil ışık yakmıştır. Doğu Anadolu'da Ermeni kozunun işe yaramadığını ve yaramayacağını anladıktan sonra, PKK terör örgütü vasıtasıyla Kürtler devreye sokulmuştur. Çünkü, Doğu Anadolu'da Kürt nüfusunun bulunmasının Türkiye'ye karşı oynanacak oyunları daha da kolaylaştıracağına inanılmıştır.

Bu inançla, ASALA ve PKK arasında ciddi bir ittifak sağlanmış, hatta Yunanistan'da bu ittifaka gönüllüce dahil edilmiştir. Öngörülen plana göre, PKK kullanılarak, önce Doğu Anadolu'nun Türkiye'den koparılacağı, daha sonra Van ve Van Gölü'nün kuzeyinde kalan Erzurum-Kars-Iğdır-Ardahan illerinin Ermenilere, Van-Muş-Bingöl hattının güneyinin Kürtlere verileceği vaat edilmiştir. ASALA ve PKK terör örgütleri bu planın cazibesi ve hayali ile avunmakta veya avutulmaktadır. Halbuki Batılı emperyalist güçlerin asıl hedefi Güney Kafkasya-Bakü, Hazar ötesi, Musul-Kerkük ve Basra Körfezi petrol ve doğalgaz yataklarını, kontrol altında bulundurmak ve bu hedefe varabilmek için ASALA'yı, PKK'yı, Barzani'yi, Talabani'yi kullanmaktadırlar. Bugün kesin ve net olarak bu işlem yürürlüğe konulmuş ve uygulanmaktadır. Bugün dahi, Ermeniler geçmişten ders almamaktadırlar. Geçmişte bu metotlarla bir yere varamadıkları gibi, günümüzde varmaları da mümkün değildir.

Birinci Dünya Savaşında başaramayan Ermeniler, bu defa batılı işbirlikçileriyle sözde soykırım iddialarıyla, aynı savaşı sürdürmektedirler. Osmanlının en zor zamanlarında bile bu emellerine ulaşamayan Ermeniler, terörle başaramadıkları gibi güvendikleri ülkelerin sözde kongre kararlarıyla hiç başaramayacaklardır.

Belki geçmişte Osmanlı Devleti'ni rahatsız ettikleri gibi, bugünde Türkiye'yi rahatsız edebilirler. Ama asla başarılı olamazlar. Ermenistan veya Ermenilerin ve bağımsız Kürdistan devleti hayaliyle yaşayan Barzani ve Talabaninin çıkarı, Türkiye veya Türklerle dostane ilişkiler içinde bulunmasında yatmaktadır. Hasmane ve düşmanca tavır her iki tarafa özellikle de Ermenistan'a ve Kürtlere zarar verecektir. Ermenilerin ve Kürtlerin bunun farkında olması, dolayısıyla emperyalist devletlerin maşası olmaktan ve Türklerle-Türkiye ile uğraşmaktan vazgeçmeleri temennimizdir.

Tarihteki yerlerini, kendilerine mahsus ana dillerini bile dinleri olan Hıristiyanlığı kabullerinden tam 105 yıl sonra icad ederek alan Ermeniler, varlıklarını Hıristiyanlığın aralarında yayılmasını temin eden kiliseye, hürriyetlerini ve bugüne ulaşmalarını da Selçuklu ve Osmanlı’ya yani Türkler’e borçludur.

Gürün ilçesinde yaşayan Ermeni veya Rum ve başka bir etnik unsurun sahip oldukları hane sayısı hakkında bu havaliye uğrayan batılı seyyahlar tarafından kasıtlı olarak gayri Müslimlerin nüfus ve hane sayılarını kasıtlı olarak fazla vermiş oldukları gözlenmektedir. Örneğin; Rahip H. Ğugas İnciciyan, "Dünyanın Dört Kısmının Coğrafyası Venedik, 1806" Güründen bahsederek şöye iyor: “...bir dağın eteğinde kurulmuş, Çapanoğlu'nun yönetiminde olan bir kasabası vardır ve içinden bir dere geçer. Halkı türktür, ermeniler ise 400-500 hanedir. Bunların büyük bir kısmı ticaretle, özellikle de Trabzon'dan getirip Gürün'de temizleyip beyazlaştırdıkları, sonra da Adana ve çevre bölgelere gönderdikleri keten ticaretiyle uğraşırlar. Uzun, dar açılı külah adını verdikleri şapkalar giyerler. Konuştukları lehçe diğer ermeni lehçelerinden farklı ve olağan dışıdır, özellikle de telaffuz açısından. Fakat okumayı severler ve eğitim almaya isteklidirler. Şehirde kiliseleri, şehrin dışında da Kangal yakınlarında Aziz Greguvar zamanında kurulduğu söylenen büyük bir manastırları vardır. Gürün'de yetişen elmalar büyük ve lezzetli olur, bu yüzden de çeşitli bölgelere dağıtılırlar.” Başka bir batılı Parunag Beyi Feruhyan, 1847 yılı, 1876'da Armaş'ta basılmış "Ermenistan'dan Babil'e Yolculuk" adlı yazısında şöyle demektedir:

“...Bir saat daha ilerleyerek Mancılık denilen, 50 haneli ve 200 nüfuslu, ermenilerin ikamet ettiği köye girersin. Köy sakinlerinin hepsi de çiftçi, silahçı ve cesur yürekli ama cahildir. Aziz Toros adında bir manastır vardır. Burada bölgenin dini önderi ikamet eder. Okul ve kilise de manastırın içindedir. Bu köye 9 saat kadar uzaklıkta kayalıklı ve dağlık yollardan ilerleyerek Sıvas iline bağlı olan ve 20 köye sahip Gürün ilçesine ulaşırsın. Bu köylerin sakinleri türktür ve çiftçidir. Gürün ilçesinde 2000 hane vardır. Bunlardan 1250'si ortodoks (gregoryen) ermenilere, 90'ı katolik ermenilere, 10'u protestan ermenilere 650'si de Türklere aittir. İlçe sakinleri genelde fakir fakat misafirperverdirler. Gürün'de 4 ermeni kilisesi vardır. Bunlardan biri 14 sütun üzerinde inşa edilmiştir ve Meryem Ana'nın adını taşır, diğer üçü ahşaptır: Aziz Kevork, Aziz Kurtarıcı ve Aziz Sarkis. Katoliklere ait küçük taş bir bina ve protestanlara ait de bir toplantı yeri (kilise) vardır. Minaresi olan bir cami ve birkaç küçük mescit de bulunur. 3 tane ermeni, bir tane de ermeni katolik okulu vardır. Türklere ait bir okul bulunmadığı için eğitimsiz kalmışlardır. Bir hamam, bir çarşı ve bahçeler vardır. Ermenilerin büyük bir kısmı tüccar olup, devamlı Halep ve Trabzon'la iş yaparlar.

Türkler marangozluk veya başka zanaatlarla iştigal ederler. Gürün'den iki ırmak geçer, bir tanesi bir saatlik bir mesafede bulunan bir yerden doğarak bahçelerin bir kısmını sulayıp, ilçenin içinden geçer ve Darende'ye doğru gider. Diğeri ise şehrin güney kısmına yarım saat mesafede bulunan bir yerden doğarak, ilçenin geriye kalan diğer bahçelerini sulayıp birincisiyle birleşir.”

Yukarıda söz konusu yazıda görüldüğü üzere 1876 da basılan ve 1847 yılında yapıldığı söylenen seyahatten yazar Gürün’den bahsederken hane sayısını 2000 olarak göstermektedir. Bu sayının 1250 si Gregoryan mezhebine mensup, 90 ı Katolik, 10 protestan olmak üzere Hristiyanlara ait toplam 1350 hane gösterilirken, Türkler’in  650 haneye sahip oldukları söylenmektedir. Yani Türkler’in burada azınlık olduğunu söylemek istiyor. Fakat durum yukarıda yazılanların tam aksine Müslüman nüfus her zaman gayri müslüm nüfustan fazla olmuştur. Resmi kayıtlar da Türk nüfusun her dönemde daha fazla olduğunu belirtmektedir.

Evliya Çelebi (1640-1700) Seyahatname” adlı eserinde: “…Elbistan, Açtı(Afşin ilçesi olabilir) ve Gürün ilçelerinden sonra Darende ve Ulaş ilçesini ziyaret ettiğini belirterek Seyahatname adlı eserinde bu ziyaretini şöyle dile getirmektedir: “Darende ilçesi, Malatya İlinin batısında, Sivas ilinin güneydoğusunda, Tohma suyunun güney kenarında, denizden 1006 metre yükseklikte bulunmaktadır. Gürün’ün güneydoğusundadır. Kalesi kullanılmamaktadır. Bir Türkmen ağasının idaresindedir. Sivas Eyaletinde 150 akçalık kaza merkezidir. 1000 kadar ev vardır. 7 cami ve mescidli, büyükçe kasabadır. Merhanesi (deri fabrikası) büyüktür. Burada Ermeni azınlığı vardır. Kuzeyde  bir konak sonra Sazcağız (Çamlıca Köyü) köyü, Türk-Ermeni karışıktır. Kuzey ve kuzeydoğuya doğru bir konak sonra Mancılık, Türkmen köyüdür. Bundan sonraki konak Ulaş’tır. Ulaş Sivas Eyaletinin merkez sancağında 150 akçalık kaza merkezidir. Bir Türkmen ağası idare eder. Ermeni azınlığı da vardır. 500 hane kasabadır……”diyerek gerçekleri dile getirmektedir.

Gürün merkezdeki nüfus ise zamanla Müslümanların savaşa gitmeleri sebebiyle azalma olmuştur. Ama her hâlûklârda Gürünj ve havalisinde Müslüman nüfus, gayri müslim nüfusa göre daha fazla bulunmaktaydı. II. Mahmut döneminde (1808-1839) yapılan ve Osmanlılar’da yapılan ilk nüfus sayımına göre ve yine bu dönemde meydana getirilmiş bulunan muhtarlık (köy ve mahalle) sistemine göre Gürün’de 5 adet müslüman ve 5 adet de gayri müslim mahallesi bulunmaktadır... Bu tarihlerde Gürün, Darende kazasına bağlı bulunduğu ve 1258/1843 tarihli cizye defterindeki kayıtlara göre 1444 adet cizye mükellefi gösterilirken 1261/1846 tarihli cizye defterinde ise 545 adet gösterilmektedir. Bu rakam o tarihte devlete vergi veren gayri müslimin adetidir. 1870’li yıllardaki yapılan nüfus sayımına göre Gürün merkez nüfusunun müslim ve gayri müslimin toplam 3000-3500 arasında olduğu görülmektedir. Müslüman nüfusun toplam sayısı 4977 iken, buna karşı gayr-ı müslim nüfus sayısı 3757 kişidir. 1870 yılına ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan. Müslüman Mahalleleri: 1-Abdülfettah Ağa (Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi(Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.

“1870 yılına ait kayıtlarda Gürün İlçesinin beş adet müslüman ve beş adet gayri müslim mahallesi bulunduğu belirtilmektedir. (Nüfus bölümüne bakınız). Bu mahalleler ise isimlerine göre şöyledir: Gayri Müslim Mahalleleri: 1-Mahalle-i Mirimsar, 2-Mahalle-i Mahtum, 3- Mahalle-i Cesm-i Cesim, 4- Mahalle-i Katolik, 5-Mahalle-i Tercan.

Müslüman Mahalleleri: 1-Fettah Ağa (Bugünkü Aksu Mahallesi), 2-Emin Bey Mahallesi (Bugünkü Kirazlık ve Yassıcatepe Mahalleleri), 3-Sadık Ağa (Bugünkü Pınarönü ve Çarşıbaşı mahalleleridir), 4-Ulya Mahallesi (Bugünkü Sümüklü-Yoncalık mahallelerinin büyük bir kısmı), 5-İhsaniye Mahallesi: Bugünkü Sümüklü ve Şuğul mahalleleridir.

1870-1888 yılları arasında yani 18 yıl içerisinde Hristiyan nüfustan tam 825 kişi artarken, bu sayı Müslümanlardan Hristiyanların sayısının aksine azalmış bulunmaktadır. Yani müslümanlarda ise 532 kişi azalmıştır. Bunun sebebi ise elbetteki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde girmiş olduğu savaşlardır. Bilhassa, 1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan Savaşları nedeniyle Müslüman nüfustan seferberlik ilan edilmesi ve askere alınmalar nedeniyle, Müslüman nüfustan azalma olmuştur.

Bu tarihlerde Gürün, Darende kazasına bağlı bulunduğu, 1258/1843 tarihli cizye defterindeki kayıtlara göre; 1444 adet cizye mükellefi gösterilirken, 1261/1846 tarihli cizye defterinde 545 adet gösterilmektedir. Bu rakam, o tarihte devlete vergi veren gayri müslimin adetidir. 1870'li yıllardaki yapılan nüfus sayımına göre Gürün merkezde, müslim ve gayri müslim toplam nüfusun 3000-3500 arasında olduğu görülmektedir. Türkiye'de nüfus teşkilatı Ekim 1884 yılında "Nüfus-ı Umumiye" adıyla, Nisan 1887 de "Nüfus-ı Ahali-i İdare-i Umumiyesi" adıyla nüfus teşkilatı kuruldu. Eylül 1892 de nüfus teşkilatı, ilk defa "Tahrir-i Nüfus" genel nüfus yazımı yapıldı. İlk defterlere (Atik) yazıldı. 1320-1321/1905 yılında genel nüfus yazımı yapılarak nüfus kütükleri tahsis edildi. 1914 yılında "Sicil-i Nüfus Kanunu" çıkarılarak kütüklerin tutulması, sürekli geçerli olması sağlandı.1890 yılı resmi rakamlarına göre de Gürün'deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir.

1890 yılı resmi rakamlarına göre de Gürün’deki Müslüman nüfus erkek ve kadın nüfusu toplamı (köyler dahil ki o zaman 22 köyü vardır) 20.925 kişidir. Gayri müslim nüfus ise: 5797 kişidir. 1903 yılında ise 6929 erkek ve 6653 kadın olmak üzere toplam 13.582 kişi Müslüman nüfus bulunmaktadır. Bu rakama köyler de dahildir. Buna karşılık Gayr-i Müslim nüfus (köylerde pek az olmakla birlikte) 3 Rum erkek, 3330 erkek Ermeni ve 3579 Ermeni kadın yani toplam 6909 kişi Ermeni nüfus ile, 201 kişisi erkek ve 199 adedi Katolik olmak üzere 400 kişilik çeşitli Hristiyan mezhebine bağlı Ermeni ve Rum ile, 249 erkek ve 293 de kadın Protestan bulunuyordu. Bütün bu nüfusun (gayri müslimlerin) toplamı 7754 kişi gayri müslim olarak bulunmakta ve bu gayri müslim nüfusun da % 98’i Gürün ılçesi merkezinde yaşamaktaydılar. Gayri müslim nüfusun müslüman nüfusa göre oranı ise: 1870 yılında 1/2 iken, 1890 yılında 1/4 oranındadır.

1903 yılında ise, 1/2’ye yakın bulunmaktadır. 1907 yılıkayıtlarına göre: Gürün nüfusu: 12415 erkek, 11746 kadın olmak üzere toplam nüfusu: 24161 kişidir. Bu nüfusun 8070 erkek, 7530 kadın olmaküzere müslüman nüfustur. 3866 erekek, 3715 kadın olmak üzere toplam 7581 Ermeni nüfusu varıdr. Bunlaradan 187 eekek, 192 kadın olmaküzere toplam 379 kişilik nüfus katoliktir. 292 erkek, 309 kadın olmak üzere toplam 601 kişilik nüfus Protestandır.(Nüfus bölümüne bakınız).

Gürün'de bulunan tarihi eserlerden Şuğul Mahallesindeki kitabeler, Geç Hitit dönemine aittir. Mağaralar ise; ProtoHititler ve Asurlular döneminden günümüze varlığını koruyan tarihi kalıntılardır. Gürün ve havalisinde belli bir dönemde, Bizanslılar'ın çoğu zaman sürgün ettikleri ve kendilerini zorla Hristiyanlaştırmaya çalıştıkları Ermeniler de yaşamışlardır.

Gürün ilçesi ve havalisinde yaşayan Ermeniler, Bizanslılar’ın asıl yurtlarından sürerek bu bölgelere sürmüş oldukları nüfustan ibarettir. Çünkü bu bölgede en çok Bizanslıların sürgün ettikleri ve kendilerini zorla Hristiyanlaştırmaya çalıştıkları Ermeniler kalmışlardır. Gürün ve havalisinde Ermeniler’in yaşamış olduğu doğrudur. Ermeniler ile birlikte Rumlar’ın da bulunduğu nüfuslarının resmi kayıtlardan anlaşılacağı üzere her zaman Müslüman nüfustan az olarak ve azınlık olarak, fakat barış ve huzur içerisinde kardeşçesine Türkler ile birlikte burada yaşamış oldukları da tarihi bir gerçektir.

Çünkü bu bölgede en çok Bizanslılar’ın sürgün ettikleri ve kendilerini zorla Hristiyanlaştırmaya çalıştıkları Ermeniler kalmışlardı. Bunların da geçim kaynaklarının şalcılık, tarımcılık ve birtakım el sanatları olduğunu tarihi kayıtlar göstermektedir. Gürün’de Mecidi Nişani’na sahip Ermeni piskoposluğu rahipliği mevcuttu. Gürün ve havalisindeki Ermeni veya Rumların ibadet yerleri olan kiliselerin merkezi Ortodokslarınki bugün varlığını hala koruyan kilise idi. Katoliklere ait bir kilise ise bugünkü Çarşıbaşı Mahallesinde bulunmakta idi. Çarşı başındaki mağaralardan bir girişten 40-50 metre kadar içeri girildiğinden burada geniş bir saha (mağara) bulunmakta ve buradan da mağaralar üç kısma ayrılmaktadır. Eskiden buradan burçevi denilen yere kadar gidilmekte olduğunu bizzat yaşlılar anlatmaktadır. Sözü edilen mağaralara bizzat girenler bulunmaktadır. Burası Romalı pagan yöneticilerinin zulüm ve baskı dönemlerinde Hıristiyanların mağaralara kaçış ve buaralarda mitra usulü mağaralarda katakomplar inşa etmeleri döneminde kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Gürün’de bulunan en büyük kilisenin bu mağaranın yanında yapılmış olması ve mağara ile ilişkili olması da bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

Yakın zamanlara kadar devlet eliyle korunmuş olan bu kilisenin mülkiyeti özel şahsa geçtikten sonra bakımsızlıktan harabe haline gelmiştir. Telin’de, Gübün’de Karahisar Köyünde ve Gürün’ merkezde bazı köylerde Ortodoks ve Katolik ve Gregorian mezheplerine mensup Hıristiyan nüfus yaşamakta ve bunlara ait kilise, manastır ya da şapel bulunmakta idi. Şuğul mahallesi'nde üç kilise bulunmaktaydı. Tepecik Köyünde de eski bir evde Geç Roma dönemine ait bir kilisenin Mozaiki bulunmuştur. Bu dönemlere ait bir kaç kilise kalıntısından başka hiç bir şey bulunmamaktadır.

Bu dönemlere ait bir kaç kilise kalıntısından başka hiç bir şey bulunmamaktadır.

XIX. Yüzyılın başında, Gürün'de Mecidi Nişanı'na sahip Ermeni piskoposluğu rahipliği mevcuttu. Eskiden Çarşıbaşında, şimdiki çeşmenin hemen üstünde Hristiyan nüfusa ait bir kilise bulunmaktaydı. Bu piskoposluğun hizmet binası ise, ilçe merkezinde, bugünkü mağaraların bulunduğu yerdeki kilisedir. Gürün merkezde Hititler ve Asurlar dönemi'ne ait mağaraların hemen ön kesiminde yer alan kilise bina'nın etrafında kayısı bahçesi bulunmaktadır. Binanın üst ve dış yapısı oldukça sağlam olarak inşa edilmiştir.

   Eski binanın yerine, XIX. Yüzyıl başlarında tekrar kilise olarak inşa edilen, sonraları sırasıyla hapishane, sinema salonu olarak kullanılan taşınamayacak kadar büyük kesme taşlardan yapılmış, 11 metre yüksekliğinde taş binadır.

Doğu-batı yönünde inşa edilen kilisenin doğu ucunda üç apsis bulunmaktadır. Üç sahından oluşan ana mekanda orta sahın geniş tutulmuştur. Kuzeydoğu uçta hazırlık odası denilen bölüm de apsisli olup, buradan bir kapı ile kuzeydeki küçük avluya çıkılmaktadır. Ana mekanın orta bölümü bir kubbe ile örtülüdür; diğer kısımlarda çapraz tonozlar kullanılmıştır. Üst örtü ortada ikişer yuvarlak, apsislerin önündeki sahne kare ve duvar kenarlarında yarı plastik sütunlar üzerine oturtulmuştur. Zemin taş plaka kaplı iken, sinemaya dönüştürülüşü nedeniyle yapılan tadilat sırasında beton dökülmüş ve güneydeki mekan diğer iki mekandan, örülen bir duvar aracılığıyla ayrılmıştır. Bugün kiliseye giriş güneybatı köşeden sağlanmaktadır. Buradan bir kapıdan da kilisenin batı yönünde, kuzey-güney istikametinde bir koridora geçilmektedir. Koridorun kuzey ve güney uçlarındaki mekanlar çapraz tonozla, orta kısmı ise beşik tonozla örtülüdür. Solda, batı yöndeki bahçeye açılan kemerli girişler sonradan örülerek kapatılmıştır. Sağda, ana mekana açılan iki pencere ve ortada ana mekana giriş s ağlayan bir kapı yer alır. Giriş tamamen taş işçiliğiyle yapılmış, sütunlarda ve pencere kenarlarında sade diyebileceğimiz süslemeler görülür. Giriş holünde de mum veya heykellerin konduğu nişler ile bunların önünde çıkmalar da süsleme elemanlarından sayılabilir. Binanın üzeri sonradan Marsilya kiremitle kapatılmıştır. İç kısımda ise tavan duralitlerle kaplanmıştır. Gürün Meryem Ana Kilisesi olarak da bilinen bu kilise, Gürünlü gregoryen Ermenilerin ilk ibadet yeridir. Meryem Ana kilisesinin yerinde bulunan mağaralar ve yeraltı oyukları burasının Hıristiyanlarca uzun süre gizli kilise ayinleri yapıldıktan sonra, kilise inşa ettijkleri anlaşılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Padişah fermanı çıkarılarak, ahşap kilisenin yerine bugünkü bina yapılmıştır. Meryem Ana kilisesi şehrin merkezinde, Hıristiayn nüfusun en büyük ibadethanesi idi. Yapılış tarihi 1810 veya 1815 yılı olduğu sanılmaktadır. Kilise, içinde yönetim kurulu ve çalışanlara tahsis edilmiş bölümler bulunan, geniş bir dış avluya sahipti. Birçok mezartaşı ve anıt da vardı. Burada görevli papazları bir çoğunun kilisenin bahçesine gömüldüğü söylenmektedir. Arka kısım, iç kısımlardan duvarlarla ayrılmış özel bir mezarlığa sahipti.  Kilisenin giriş kapısı batı kısmında bulunuyordu. Bizim zamanımızda çan kulesi yoktu, sadece basit demirden bir çana sahipti. Kilisenin içinde üç tane adak masası bulunuyordu. Bunlar, Meryem Ana, İsa'nın dirilişi ve çarmıha geriliş sahnelerini içeren ikonalarla süslü olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca 12 havariyi simgeleyen ikonaların varlığından da bahsedilmektedir. Kilisede bulunan değerli süslükler ve antika malzemelerin, parşömen bir İncil kitabının Ermeni tehcirinden kısa bir süre öncesinde Lübnan veya Beyrut’a gönderildiği yaşlılar tarafından anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre; Meryem Ana kilisesi mülk ve gelir açısından da zengindi. Kiliseye ait bir çok dükkanları vardı. Tohma ırmağı kenarındaki geniş tarlalar Meryem Ana Kilisesinin âkâr olarak tahsis edilmişti. Krikor, Garabet, Mıgırdiç, Aprahamyan, Yakupyan, Manugyan, ismindeki şahıslar Meryem Ana kilisesinin görevli papazlarıydılar. Çakşur mahallesinde Surp Pırgiç (Aziz kurtarıcı) Kilisesi bulunuyordu. Bu kilisenin inşa tarihi 1847 yılıdır. Eski kilise binası ahşap idi. 1885 yılında bu kilise yeniden yapılmıştır. Hatta bu kilisenin yapımında Müslümanlardan da yardım etmek için çalışanlar da olmuştur. Kilise taş bir binaydı. Dört büyük mermer sütun üzerinde yükselen kemerler üstünde on iki pencereli büyük bir kubbe bulunuyordu. Üzerinde de ahşap bir haç yer alıyordu. Büyük duvarlarla çevrili geniş bir dış avluya sahipti. Bu kilisenin Arabyan Bedros Ağa tarafından yaptırılmış olduğu söylenmektedir. Bu bina da, Meryem Ana kilisesi gibi Hıristiyan nüfusa ait okul olarak kullanılıyordu. Bu kilisenin haricinde Ören mevkiinde Aziz kevork manastırı mevcut idi. Ayrıca Şuğul mahallesinde de ayrı bir kilise bulunuyordu. Bu kiliseler, Gürün ilçesinde yaşayan Katolik, Protestan ve Gregorian yani Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan nüfusa ait ibadethaneler idi.

 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başına kadar çok önemli bir ticaret merkezi ve kervanların ugrak yeri olan ve bu özelliği dolayısıyla “Küçük Mısır” adı verilen Güründe her türlü el sanatlarını ve en verimli arazilerini ellerinde bulunduruyorlardı. Bilhassa da Şal dokumacılığında çok ileri seviyeye ulaşmışlar ve dünya devletlerine bile ihraç ediyorlar. Şal, Cakar ve Şayak dokumasıyla meşhur olan Gürün’e İngiltere’deki Ermenilerce parası iplik ve ipek dokumacılıkla ilgili tüm hammaddeler gönderilmektedir. Ermenilerce 3000 adet zamanında burada tezgah bulunduğunu rivayet edilmektedir. İngiltere’nin Manchester’den gönderilen bu ipek iplikler şal, şayak ve cakar olarak Şam ve Halep’e gönderilirdi. Buradan deniz yolu ile Amerika ve ingiltere’ye gönderiyorlardı.

Ermeniler’de çok büyük zenginler vardı. Aramyan, Marahyan gibi zenginler başta Amerika olmak üzere Ingiltere, Fransa gibi Avrupa Ülkelerinde şirketlere sahiptiler. Gürün’de dokunmakta olan meşhur Gürün Şali’nin ipek ipliklerini bunlar finanse etmekteydiler. Gürün’de dokunan şallar, önce Halep ve Şam’a gider, buradan da deniz yoluyla İngiltere, Fransa gibi ülkelere gönderilirdi. Gürün’e gelip giden kervanların birisi, Antep ve Halep’e giderken, bir diğeri de Diyarbakır tarafına, üçüncüsü de Kayseri tarafına giderdi. Dördüncü kervan ise, Sivas üzerinden samsun ve Trabzon’a giderdi. Ermeniler zamanında pazar yeri, bugünkü Huykesen mevkiinde kurulurdu.

Ne zamanki Osmanlı’nın hakimiyeti altındaki azınlıklar, Osmanlının zor durumundan faydalanarak arkadan vurmaya başladılar. İşte o zaman bu ihanet oyununda Ermeniler de ön sırayı aldılar. Bunun sonucunda çatışmalar ve suikastler meydana gelmiştir. Bu nedenle Gürün İlçesinde ekonomik düzey de zayıflamıştı. Bir süre ingilteredeki Ermenilerce Manchester’den şal dokumacılığı için iplikler gönderilmiş ise de Ermeniler’in buradan daha sonraları tehcir edilmeleri sebebiyle bunu da göndermemişlerdir. Bir zamanlar,  Gürün’de Esnaflar Derneğinin önderliğinde yapılmaya çalışılmış ise de bu başarılamamıştır. Kara Talat, Asım Uzun, Fuat Orhanoğlu gibi şahıslar tarafından yapılan girişimler de başarısız kalınca, Gürün şalı dokumacılığı kaybolmaya yüz tutmuştur.

XIX. Yüzyılda, Anadolu'da Osmanlı Devleti vilayetlerinde Ermenilerin mes­kun olduğu yerlerde ıslahat yapmak bahanesiyle İngilizler, Ermenileri hükümet aleyhine isyana tahrik ve teşvik ettiler. Bunun yanı sıra Londra'da ve Osmanlı Devleti'nin bazı vilayetlerinde komiteler kurdular ve is­yanı teşvik edici neşriyatta bulundular. Özellikle konuyla ilgili yer­lere uzmanlar göndererek Ermeni halkının zihnini, bağımsızlık ve isyan fikriyle zehirlediler, çeşitli bölgelerdeki bozguncu ve isyancı hareket­leri devamlı surette destekleyerek güvenliği ihlal edici olaylar çıkardılar. Adana'ya gelen yabancı uyruklu görevliler, Ermenileri sözde bağımsızlıklarını kazanmaları için isyana tahrik ve teşvik ettiler. İngilizler’in neşriyat ve telkinlerinden yüz bulan Ermeniler, kötü niyetlerini ve fikirlerini açıklamaya başladılar. Yüzlerce yıldır kendilerine hizmet eden Osmanlı devletini ve müslüman halkı içten çökertmeye ve arkadan hançerlemeye başladılar. Osmanlı Devleti içinde azınlıkların üye olduğu Ermenilerin gizli siyasi teşkilatları vardı. Ermeniler’in Osmanlı Devleti topraklarında kurmuş oldukları bu komiteler aracılığıyla isyanlar çıkarmaya başlayacaklardı. Akdeniz'de çıkarı bulunan Rusya, İngiltere ve Fransa görünüşte Ermenileri desteklediler. Ermeniler’in Osmanlı Devletine yapmış oldukları ihanetin sonucunda kendi çıkarlarının olacağını iyi bildiklerinden Ermeniler’i kullanmak istiyorlardı. Devleti yıkmak için devletin çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarmaya başladılar. Bunun için de en uygun bölgeler olarak devletin idari bakımdan çok hassas olduğu noktaları tesbit ederek işe buradan başladılar.

Urfa, Maraş, Muş, Bitlis, Şebinkarahisar ve Zeytun gibi Ermeniler’in yoğun olarak bulundukları ve yerel hükümetlerin de yetersiz kaldığı bu bölgelerde Rus, İngiliz ve Fransız konsolosları, bir takım olayları tertip ettirerek desteklemiş oldukları Ermenileri silahlandırdılar. Kötü emellerini ve fi­kirlerini gercekleştirmek için; bir yandan silah ve yangın bombaları temin ettiler. Diğer yandan Osmanlı topraklarında karışıklık çıkararak önceden planlanan olayları tertip ettiler ve mahalli hükümete ve Müslüman halka karşı bir takım yalan ve çirkin sözler söylediler. Ermeniler isyan etmek amacıyla her türlü silahlı ve mühimmatı Avrupa'dan getirterek gerekli hazırlıkları yaptılar. Adana, Payas, Yumurtalik, Karataş, Silifke, Taşucu, Mersin ve Iskenderun sahil­lerinde bulunan Ermeniler aracılığıyla dağlık bölgedeki Bulanık (Bahce), Zeytun, Maraş, Hacin, Gürün ve Kayseri taraflarına silah ve mühimmat sevk ettiler.

     XIX. yüzyılda devlet yönetiminde meydana gelen otoritesizlik nedeniyle Maraş'ta karışıklıklar meydana geldi. Maraş sancağına tayin olunan mutasarrıflar idari görevlerini hakkıyla yapamadılar. Otorite boşluğundan faydalanan yabancılar bu bölgenin hassas yapısını da bildiklerinden iç karışıklıkların bu bölgeden de başlatılmasını düşünüyorlardı. Yapılan savaşlar nedeniyle Maraş'ta bulunan askerin sayısı ister istemez devlet tarafından azaltılmıştı. Maraş bir çok aşiret ve kabilenin yaşadığı hassas bir bölge idi. Mahalli hükümetin yetersizliği ve otoritesizliği, bu aşiret ve ka­bilelerin yasa dışı hareket etmelerini kolaylaştırmıştı. Aşiret ve kabile­lerin eşkıya ile birleşerek köy ye kasabaları talan etmesi şehir hal­kının aşırı derecede rahatsız olmasına sebep oldu.

Özellikle Tacirlü Aşireti ve Zeytun Ermenileri, Ahmet Paşanın öncülüğünde birleşerek 4 Eylül 1855 de Maraş'i işgal ettiler. Devlet'e baş kaldırıp şehri işgal edenler ve halkın mal ve canına zarar verenler, layık oldukları şe­kilde cezalandırılamadığından, Tacirli Aşiretinin isyanından rahatsız olan Maraş halkının devlete karşı olan güven ve bağlılığı zedelenmişti. Bu bölgedeki otorite boşluğunun vukubulması devletin iç ve dış düşmanlarının işini kolaylaştırmıştı. Aynı yıl içinde Zeytun’da (Kahraman Maraş’ın Süleymaniye ilçesi) Ermeni Hınçak partisinin öncülüğünden başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı ve binlerce müslüman öldürüldü. Ermeniler, seferberliğin ilk günlerinde Türkiye lehinde gösteriler yaptılar. Askerlik şubelerine giderek silah ve elbiselerini aldıktan sonra topluca firar etmeye başladılar. Kaçanlar ya düşman tarafına geçiyor, yahut çete olarak Türk devletine karşı iç isyanlar çıkarıyorlardı. Bu çeteler, askerlik vazifesini yapmaya giden Müslümanlara saldırıyordu. Bu durum, Ermenilerin öteden beri tuta geldikleri duruma göre normal sayılabilirdi. İş bununla da kalmayarak gittikçe önemli bir durum arz etmeye başladı. Müslümanlar vatanî vazifeleri için büyük bir istekle koşarken, Ermenilerin hemen hepsi kenarda bucakta saklanmaya, askerlik şubelerinden silah ve elbise alanlar firara ve çeteler kurarak askere gitmiş Müslümanların geride kalan ana, baba, eş ve çocuklarına saldırmaya başladılar.

Üç yıl süren bu ayaklanma ve isyanlarda en azından 50.000 müslüman öldürülmüştür. 1893 de önce kayseri, Amasya ve Merzifon’da karışıklık çıkardılar ve yüzlerce müslümanı öldürdüler. 1894 de bu kez Yozgat’ta olaylar patlak verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır’daki köy baskınları ve yakmaları izledi. Anadolu’yu saran Ermeni isyanlarında Taşnak örgütü en önemli etken olmuştur. Silah ve mühimmat yönünden Avrupalıların desteğiyle hiç sıkıntı çekmeyen bu örgüt, özellikle Osmanlı devlet görevlilerini ve ailelerini hedef alarak bunları acımasızca katlediyor, müslüman köylerine baskınlar düzenliyorlardı. 1895 de çıkan olayları, Trabzon, Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van’dakiler izledi. Bu durum II. Abdülhamid’in  tahttan indirilmesiyle de had safhaya ulaştı. 1908 yılına kadar yoğun bir şekilde devam eden bu isyan ve ayaklanmalar Padişah II. Abdülhamid, kontrolü tamamen kaybetmiş, insiyatif Ermeni çetelerin eline geçmiştir. Avrupa basını artık her gün olmasa da oldu gibi gösteriyor ve Ermeni katliamı haberleri vermektedir. 1915 yılına gelindiğinde etnik farklılıklar Rusya, Fransa ve İngiltere tarafından iyice körüklenmiş, Ermeni Taşnak komitasının isyan ve saldırıları başlamıştır. Çeşitli yerlerde isyanlarda ölenlerin sayıları binlerle ifade edilmeye başlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya için Hasta adam olarak gördükleri Osmanlı devletine saldırmanın fırsatını kolluyorlardı.

30 Ekim 1918  tarihinde Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi sonunda; İtalyan, Fransız ve İngiliz donanmaları İstanbul’a doğru ilerlemektedir. İzzet paşa sadrazamlıktan çekilmiş, yerine Tevfik Paşa geçmiştir. Mütarekenin 7. Maddesi bahane edilerek ülkenin çeşitli bölgeleri işgal edilmiştir. Antalya bölgesi Yunanlılar’a: Adana Mersin. Hatay bölgesi Fransızlar’a; Antep, Urfa, Maraş, Mardin ve Musul bölgeleri İngilizler’e; bağımsız bir Ermenistan için Sarıkamış, Ardahan. Kars ve Ağrı Bölgeleri de Ermeniler’e bırakılmak üzere İtilaf Devletleri arasında anlaşmışlardır. Yine bu anlaşma gereğince boğazlar ortaklaşa yönetilecektir. M. Kemal Atatürk’ün, Nutuk’ta özet olarak anlatmış olduğu bu durum gerçekleşmiş; (1) Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşından yenilmiş sayılarak devletin başşehri İstanbul, Müttefik kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir. Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir.

Tanzimatla birlikte azınlıkların daha fazla imtiyazlı hale gelmeleri sebebiyle,  İngiltere başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinin desteklemeleriyle birlikte hakimiyetleri altında bulundukları Osmanlıyı iç isyanlarla çökertmeyi amaçlamışlardır. Gürün ve havalisinde iç isyanlar ve sıkıntılar, Ermeniler’in Müslüman nüfusun askere gitmesi ve şehid olmaları nedeniyle geri dönememeleri yüzünden güç alan, Gürün ve havalisindeki el sanatlarını ve iktisadi hayatı da ellerinde bulunduran Ermeniler’in huzursuzluk çıkarmaları daha Yunanistan’ın kendi bağımsızlığın isteyerek Osmanlı’dan ayrılmak istemesiyle başladı.

Bu dönemde başlayan huzursuzluklar (1849)günden güne artarak devam etti. Ayestefanos (Yeşilköy) andlaşmasının imzalandığı 3 Mart 1878 tarihi ile Berlin Kongresi’nin yapıldığı 13 Haziran 1878 tarihleri arasında  yani üç ay süre ile Ermeniler de boş durmamışlardı. Ermeni patriği Nerses Varjebedyan ve önde gelen Ermeniler, Balkanlar’daki gayri müslim tebaanın bağımsızlık yolundaki faaliyetlerinnin Doğu Anadolu’da tekrarlanmasını istiyorlardı. 17 Mart 1878 günü patrik nerses, İstanbul İngiliz Büyükelçisi Layard’ı ziyaret etti. Patriğin bu ziyarette anlattıkları İngiliz Sefiri tarafından rapor halinde kendi bakanlığına bildirilmiştir. Bu görüşmelerin birinde Patrik Nerses, bir önceki yıl Osmanlı yönetiminde şikayetçi olmadıklarını,  ancak Rus zaferinden sonra durumun değiştiğini, Ermenistan’da bir Hristiyan yönetimi istediklerini söyledi ve İngiliz sefiri, “Ermenistan” demekle hangi toprakları kastettiğini sorunca Patrik Nerses, Van, Sivas ve Diyarbakır ile Kilikya’yı saydı. Sefir bu bölgelerde Ermeniler’in çoğunlukta olmadıklarını belirtince, patrik, bunu bildiklerini, ancak Rusya topraklarını genişlettiğinden, Osmanlı-Rus güç dengesinin değiştiğini, Ermeniler'i’ de kendilerini ve geleceklerini düşünmek zorunda olduklarını söyledi. Ayrıca, Patrik haklı Ermeni taleplerine kulak asılmazsa, bu bölgelerin Türk yönetimine karşı topyekün ayaklanıp, Rusya'ya bağlanacağını ifade etti. Patrikhane bu tür girişimlerini yalnızca İstanbul’da yürütmüyordu. Ayestefonos Andlaşması’nın Berlin’de düzeltileceğini haberini alan patrik, kongreye katılacak bütün devletler nezdinde de yoğun faaliyetlerde bulunuyordu. (21)

İngiltere başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinin desteklemeleriyle birlikte hakimiyetleri altında bulundukları Osmanlıya ihanet ederek Ermeniler, isyan ve azgınlıklarını günden güne artırarak yaşamış oldukları bölgelerdeki Türkleri katletmeye başladılar. Balkan Savaşları esnasında, özellikle Birinci Dünya Savaşı esnasında daha fazlalaşmaya başladı.

Gürün Ermenileri de Maraş bölgesindeki Ermeniler gibi devlete karşı koymak istemişlerdir. Müslümanların eli silah tutanları savaşa giderek çoğu cephede şehit olmuşlardı. Savaşa gidenlerin birçoğunun savaşlarda şehit olup gelememeleri, gelenlerin yoksulluk ve yoksulluk içinde kalıp, işini, gücünü bile kaybetmiş olmaları, gerekli mali gücü ve desteği de bulunmayan Müslümanlara karşı Ermeniler kin tutmaya başlamışlardı.

Müslümanları imha etme planlarını yapmaya ve çevre illerdeki ve ilçelerdeki Ermenilerle sıkı bir ilişkiye girmeye başladılar. Kendi aralarında da bir komite oluşturmuşlardı.

Bu komitede alınan kararları da Gürün’e yakın bölgelerdeki diğer Ermeniler’e de gönderdikleri elçiler vasıtasıyla bildiriyorlardı. Örneğin Maraş’a bağlı Zeytunlu ve Sivas’taki Ermenilerle çok sıkı bir ilişki içinde oldukları ve yapılan her toplantıda alınan kararları  birbirlerine aynı tarihlerde bildiriyorlardı. Yurdun çeşitli yerlerinde olduğu gibi, Gürün’deki Ermenileri sevk ve idare edenlerden bir kısmı yurt dışına gitmişlerdi. Bunlardan bazıları da Amerika, ingiltere gibi ülkelerde yardım dernekleri kurmuşlardır. Bu dernekler aracılığıyla yurdun çeşitli bölgelerindeki Ermenilere olduğu gibi, Gürün İlçesinde bulunan Ermeniler’e yardım gönderiyorlardı. Bu gönderilen yardımların arasında silahlar ve bombalar da bulunmaktaydı. Bunların Avrupadaki cemiyetleriyle irtibatları bulunmaktaydı. Bu ilişkilerin tarihi, daha önceki yıllara kadar dayanmaktadır. Batılı devletler ile ilşkileri hâlen devam etmekteydi. Örnegin Gürün’e Ermenilere gelen ipekli şal iplikleri vb. gibi malzemelere Güründeki Ermeniler para vermezler Manchester’deki Ermeniler tarafindan kurulmuş veyahutta desteklenmiş olan bir fabrika tarafindan Şam ve Halep’e gönderiliyordu. Buradaki Ermeniler, Şal, Cakar ve Şayak dokuyarak bunları katır eşek vb. gibi hayvanlarla bu bölgelere gönderiyordu. Burada mübadele yapıldıktan sonra tekrar Gürün’e geliniyordu. Bu böyle devam ediyordu. Bu alış veriş ve ticari kervanlar Güründeki Ermeniler’e müreffeh bir hayat yaşatıyordu. Ayrıca Anadolu’nun her yerinde oldugu gibi el sanatlarını kendi ellerinde bulundurdukları için çok rahat bir yaşam tarzı sürüyorlardı.

1890 yılı Sivas Salnamelerinde Gürün Kazası hakkında verilen bilgilerde, Meclis-i İdare Aza-yı Müntehabe (seçilmiş encümen âzalarından) Kirkor Ağa, Evadik Ağa’nın yer alması. Mahkeme-i Bidayetde Artin Ağa’nın, Aza Harig beğ, Bezdik Ağanın bulunması. Meclis-i Belediyeden Ohannes Efendinin Sandık Emini, Karabet Ağanın Aza olması. Artin Ağanın Sandık Emini, Tercan Ağanın aza olarak görev almış olması Ermeni azınlığın Gürün ilçesinde de Türkiye’nin diğer yerlerinde olduğu gibi devletin resmi işlerinde hür ve serbest bir şekilde görev almış olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Devlet Arşivlerinde Gayri Müslim Vatandaşlara çok iyi muamele edildiğine dair arşivlerdeki kayıtlardan bazıları şöyledir:

Gayri Müslimlere çok iyi muamele edildiğine dair belge kayıtları:

Tarih: 30/Ra/1269 (Hicrî) Dosya No:54 Gömlek No:49 Fon Kodu: HR.MKT. 

Gürün kazasında bulunan Ermeni ve katoliklerden tadil-i vergi ile ilgili verilen karara razı olmayan Katoliklerin, yeniden yapılacak yazımda yine de razı olmazlarsa, eskiden tayin edildiği şekilde vergilerini ödemeleri gerekeceği ve zimmetlerinde bulunan bakayanın tesviye edilmesi.

Tarih: 29/R /1273 (Hicrî) Dosya: Gürün kazasındaki Katoliklerin vergisinde indirim yapılarak İslam ve Ermenilerin vergisine zam yapılması anlaşmazlığa yol açtığından haksızlığın giderilmesi.

Tarih: 10/C /1314 (Hicrî) Dosya: Vilayat-ı Sitte'de çeşitli kaymakam muavinliklerine gayri müslim tebeanın atandığı.

 Tarih: 10/C /1314 (Hicrî) Dosya: Tebea-i gayri müslimeden Sökeliyan Süryak Paskal Efendi'nin Gürün, Hristaki Efendi'nin ise Merzifon Kaymakam Muavinliklerine atandıkları.

Tarih: 04/Ş /1318 (Hicrî) Dosya: Sivas dâhilinde Gürün kasabasında vâki Protestan kilisesinin tecdîden inşâsına ruhsat i'tası.

 Tarih: 30/Za/1328 (Hicrî) Dosya: Gürün Kaymakamlığı'ndan, polisliğe talip Haçator Efendi'nin ahvalinin tahkiki ile ilgili telgrafa cevap verilmesi talebi.

Bütün bunlara rağmen ne askere alınıyorlar, ne devletin korunması hususunda değil bir çaba göstermek, aksine devlete ihanet etme çabası içindeydiler. Kendilerini kandırmış olan dış ülkelerin emrinde çalışıyorlardı. Güründeki Müslüman nüfus da diğer yörelerde olduğu gibi seferberlik nedeniyle askere ve cepheye gidenlerin yakınları evsiz barksız, işsiz güçsüz ve iş düzenleri dağılmış bir halde, yoksulluk sınırının çok altında yaşıyorlardı. Askere gidenlerden Galiçya’ya, Çanakkale, Irak ve Kafkasya cephelerine gidenlerden kahramanca savaştıktan sonra, birçokları şehit düşmüşler, çok az bir kısmı yuvasına dönmüşlerdi. Dönenler ise, ailelerinin her türlü yoksulluk ve sefalet içerisinde kaldığını görmüşlerdir. Vatana ve millete hizmet edenlerin bu hale gelmiş olması onlar için çok düşündürcü bir durum olmuştur. Gayi müslim nüfus, yurdun her yerinde olduğu gibi Gürün ve havalisinde devlete isyan edrek, müslümanlara suikastler düzenliyorlardı. Müslüman nüfus, bir yandan yoksullukla mücadele ederek  cepheye asker göndermeye çalışırken, bir yandan da içteki hainlerle uğraşmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devletinin de iç isyanlarla zor durumda kaldığı sırada onu içten vurmaya çalışmışlardır. Yüzyıllardır ekmeğini yedikleri ve hakimiyetleri altında bulundukları Osmanlının zor durumlarında onu arkadan vurarak kendilerine her türlü özgürlüğü ve emniyeti sağlayan bu adil devlete başkaldırmak, onun evlatlarını sırtından hançerlemek cür’etini maalesef göstermiş olduklarından Gürün’deki gayrimüslim nüfus da aynı şekilde davranmaya başlamışlardı.

Gürün’deki Ermeniler’in toplantı yerleri bugünkü Çakşur Mahallesindeki bugünkü caminin eski yerindeki Ermeni kilisesi idi. Güründeki Ermeniler, bu kilisede toplanıp müslümanları nasıl imha edeceklerinin planlarını yapıyorlardı. Almış oldukları önemli kararları Maraş bölgesindeki Zeytunlu Ermenilerine ve Sivas’a gönderiyorlardı. Güründeki Ermeniler, gizli elçilerle birbirleriyle haberleşmekteydiler. İşte bu toplantıların birinde, Güründeki müslüman nüfusun nasıl imha edileceğinin planı, alınan kararlar ve nasıl yapılacağını Sivas’a giden bir Ermeni ajanının üzerindeki mektup ortaya çıkarmıştı. Rivayete göre, bu toplantıyı ne zaman yaptıkları ve ne şekilde düşündükleri sonradan Müslüman olan bir Rum veya Ermeni tarafından gelinerek Askerlik Şubesi Başkanına açıklanmıştı. Ele geçirilen bu mektuba göre; Müslümanların Cuma namazında oldukları bir sırada camiilere saldırı düzenleyerek tüm erkeklerin imha edilmesi planlanmıştı. Bu durumu haber alan Askerlik Şubesi Kumandanı Gürün’de yeterli asker bulunmadığından ve Müslüman nüfusunda askere gitmiş olmaları sebebiyle çevre bölgelerden yardım istemiş (Akçadağ, Setrek, Darende vb. gibi yerlerden) ve bunun üzerine de gönüllü askerler ve halktan bir gurup da gelmeye başlamışlardı. Bu arada da yöremizde meşhur olan ve kendisi kadın olarak düşmana karşı vatanı korumak amacıyla Setrek’te kendisi gibi kadınlardan bir çete oluşturmuş olan “Dal Emine” adındaki kadın bunu duymuş ve Gürün’e gelmiştir.

Bu arada Ermeniler’in, Müslümanlara saldıracakları günün kararlaştırılması için yapılan toplantı esnasında Çakşur Kilisesinde toplantı yapmışlardı. Fakat toplantıdan sonra durumun Müslümanlarca öğrenilmiş olduğunu anlayınca, bu defa Müslümanlara saldırmaya başlamışlardı. Ermenilerin elinde mavzer tüfekleri ve diğer silahlar bulunurken,  Müslümanların elinde çakmaklı ve martini adı verilen çoğu savaşlarda kullanılmış, bozuk silahlar vardı. Ermenilere silah gücüyle baş edilemeyeceğini  anlayan Dal Emine, yanındaki iki oğluyla birlikte büyük çabalar göstererek Ağ Gölü’nün suyunu teneke borularla Çakşur Kilisesi’nin içine suyu taşıyarak müslümanlara suikast için toplanmış Ermeniler’in Silahlarıyla birlikte elle geçirilmesini sağlamıştır. Bunun üzerine hükümet tarafından başka yerlere sürülmüşlerdir. Yaşlıların anlattıklarına göre Eskişehirde gelen bir Ermeni Papazın bastonunun içinde saklayarak getirmiş olduğu gizli belgeleri ve emirleri getirdiği sırada, önce Ermeni iken sonradan Müslümanlığı kabul etmiş bir Hristiyan tarafından (kadın) bu suikast olayının ihbarının yapılmasıyla bu papaz ele geçirililerek, zamanın kaymakamı tarafından yakalatılıyordu.

Bu tarihten sonra, bu bölgeden Ermeni Tehcir olayı başlamıştır. Ermeniler’den boşaltılan yerelere 1900’lü yılların başından itibaren, bölgeye özellikle doğudan; Kars, Ardahan, Erzurum ve v.b. gibi bölgelerden gelen muhacirler yerleştirilmişlerdir.

ERMENİ SÂKİN OLAN VİLÂYÂT-I ŞÂHÂNEDE ÎK‘ OLUNAN EF‘ÂL VE HAREKÂT-I CİNÂ’İYYENİN KISMEN VE HULÂSATEN BEYÂNI[330] VE MAHKEME-İ TEMYÎZ CEZ DÂİRESİ KARÂRNÂMELERİNİN KISMEN HULÂSASIDIR (Sivas ve havalisi)

…………Sivas vilâyeti Ermenilerinden ve erbâb-ı fesâddan olup ef‘âl-i cinâ’iyyeye cür’et edenler dahi Amasyalı Altunyan Artin tebe‘a-i sâdıkadan Amasyalı Cemikyan Agop'u komite cânîlerine mahsûs ve acîbü'ş-şekl bir bıçak ile sûret-i fecî‘ada katl ve Amasyalı Kayayan Artin ve Kazar ve Saçersiyan Karabet ve Kirkor dahi kâtil-i merkûma mu‘âvenet ve Karahisârlı Karibyan ve hizmetçisi Kigork ve Karibyan Agop dahi sadâkati meşhûd olan Karabet'i otuz yedi yerinden cerh ve dudaklarını kat‘ ve itlâf ve Tokad cem‘iyyet-i fesâdiyyesi ru’esâ ve eşkiyâ ve efrâdından ma‘lûmu'l-esâmî elli sekiz Ermeniden on dört cânî kezâlik İslâm'a müşâbehet ve isnâd-ı töhmet için Gürcü elbisesiyle müsellehan Ermeni katoliği cemâ‘atinden Tokadlı Doktor Jozef'i Hükûmet-i Seniyyeye olan sadâkatine mebnî itlâf ve Tokad civârında Postal'ı vurmakla beraber Tatar Mehmed Efendi'yi bir sûret-i fecî‘ada katl ve zabtiyelerden Abdullah Çavuş ile ahâlîden Ahmed'i itlâf ve Amasyalı Cünûn oğlu Ohannes ve Artin oğlu Karabet ve Kürd oğlu Bogos ve Vartar oğlu Abram ve Serkiz oğlu Artin ve Uzun oğlu Ohannes ve Çırıl oğlu Agop dahi tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden Zulam oğlu nâm Ermeniyi efkâr-ı fâsidânelerine kapılmadığından dolayı katl ve Sivaslı Ceşyan Karabet ve Tokadlı Hizabet oğlu Haci Armenak hükûmet-i mahalliyye me’mûrlarından Arapkirli Kirkor'u katl ve Divan oğlu Bağdesar ve Keleci oğlu İstefan ve Bekçi oğlu Agop ve Ohan oğlu Küfümolkun ve Şavrak oğlu Şinork ve Karaman oğlu Varters ve Keşiş torunu oğlu Kirkor dahi kezâlik arkalarında Gürcü elbisesi bulunduğu ve müsellah oldukları hâlde tebe‘a-i sâdıkadan Merzifonlu kunduracı Makar'ı ve Kırımlı oğlu Sahak ve Ordulu Mılıca Niyan'ı katl ve Divrikli Manend oğlu Natan nâm şahsı ve tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden Tokas'ı cerh ve Serkiz'i katl eyledikleri Badik oğlu Kaspar ve Sitrak ve Aram ve Pamukçu oğlu Hamparsum dahi Kudüs-i Şerîf'e giden yolcuların önüne çıkıp bin liralık kadar nakid ve mücevherlerini gasp ve ta‘kîblerine gönderilen kuvve-i zâbıtadan mülâzım Ömer Ağa ile zabtiye Hüseyin'i cerh ve Sivaslı Mardırus oğlu Dikran ve Haçik oğlu Arşak ve Agop oğlu Osep ve Sevgik oğlu Agopcan ve Ağya oğulları Hamparsum ve Dikran ve Moses oğlu Karnik ve Kalfa Karabet oğlu Palu ve Malamyan Artin oğlu Sitrak ve Keşiş oğlu Tarus ve Muz oğlu Karabet ve Lilgiyan diğer Karabet nâm şahıslar dahi kezâlik Gürcü kıyâfetiyle leylen ve müsellehan Sivas vergi ketebesinden Hacı Mustafa Efendi'nin hânesine duhûl ile kendisini ve zevcesini ve seksen yaşında bulunan vâlidesini ağır sûretde cerh ve Sivaslı Kürkcüyan Haci Manuk ve Tatyos oğlu Dikran ve Avakim oğlu Merican ve birâderi Ohan ve Kaluk oğlu Artin ve Pilik oğlu diğer Artin ve Antran oğlu Markar ve Külük oğlu Agop ve Tanel oğlu Ohannes ve Deli David oğlu Hayrabet ve Sarıoğlan oğlu Lusaref ve Agop oğlu Osep nâm şahıslar da kezâlik Gürcü kıyâfetinde ve müsellah oldukları hâlde leylen Küre karyesinde Keşiş oğlu Hamparsum'un hânesini basarak merkûmu ağır sûretde cerh ile vefâtına sebeb olmakla beraber iki yüz elli lirasını gasb ve refîklerinden cerîhadâr olan birini hayyen suya ilkâ‘ sûretiyle itlâf ve Karahisâr-ı Şarkî ve Suşehri kasabaları sâkinlerinden ma‘lûmu'l-esâmî otuz sekiz Ermeni kezâ Laz kıyâfetiyle Ezbider karyesi hânedânından Es‘ad Ağa'nın hânesini leylen ve müsellehan basıp Es‘ad Ağa ile bir nefer hizmetçisini ve Abram nâm kimesneyi katl ve Aram nâm şahsı da cerh ve Tenos kazâsının Lisanlı karyeli Karagöz oğlu Fukas ve Gemerek karyeli Kunduracı oğlu Bünyamin ve Karagöl karyeli Gernç ve Gemerekli Toros oğlu Asadur ve Zarant oğlu Artin ve Boyacı oğlu Krop ve Toros oğlu Agop dahi Karagöllü Babek kethudâyı katl kasdıyla darb ve tahvîf ve mal sandığına âid akçeyi diğer mahallerden ba‘zı eşyâ ve hayvanât gasb ve Karahisârlı Karibyan Hamayak nâm şahıs dahi tebe‘a-i sâdıkadan Varjabet Karabet'i katl ve Amasyalı Kürd Manuk oğlu Stepan ve Muhtar papas oğlu Agop ve oğlu Mıgırdıç ve Ejder oğlu Ohannes ve Terzi oğlu Nişan ve Agopyan Artin ve Canbaz ve Kalost oğlu Karabet ve İpekyan Stepan ve Boğçacı oğlu Ohannes ve Haçik oğlu Agop ve Ehrun oğlu Karabet ve Kirişçi oğlu diğer Karabet ve Arakel oğlu Kigork ve Acem oğlu Haçatur ve Ölçekci oğlu Serkiz ve Dırdır oğlu Kazar'ın oğlu Kigork ve Karebet nâm şahıslar dahi yine tebe‘a-i sâdıkadan Çömlekci Tatyos'u katl ve Muradyan Haci Kirkor nâm şahıs da mühtedî Ahmed'i katl ve Hınçakyan Artin ve Keleşyan Artin ve Kigork ve Kesdikyan Ohannes nâm şahıslar da tebe‘a-i sâdıkadan Amasyalı Gülyan Agop'u katl ve Ankara vilâyeti dâhilinde ef‘âl-i cinâ’iyyeye cür’et eden Ermenilerden Gürünlü Toros oğlu Strak ve Keskin oğlu ma‘deninden Aban oğlu Toros nâm-ı diğer Dikran ve Topal oğlu Nazar ve İncirli karyesinden Kirkız nâm-ı diğer Uşar nâm şahıslar dahi üçyüzdokuz senesinde müfsid-i meşhûr Moruk nâm-ı diğer Jirayir'in emriyle Makar oğlu karyeli Simon kâhyâyı katl ve cem‘iyyet-i fesâdiyye re’îsi ve muharrikleri Papasyan Agopyan ve Tekiryan Artin ve Berberyan Nazar dahi sene-i merkûme Teşrîn-i sânîsinin otuzunda Ermenilerin Yozgad kilisesinde vukû‘ bulan ictimâ‘ında ahâlî-i İslâmiyye üzerine bi'd-defe‘ât silâh endaht ve Tabîb Dikran ve Minyan Srop'u ve Elekçi oğlu Markus nâm şahıslar dahi ahâlî-i İslâmiyyeden Sâlih ve Necib'i katl ve envâ‘-ı tertîbât-ı cinâ’iyyeye mücâsereti ve ahîren Bitlis'de sûret-i derdesti yukarıda arz olunan cinâyet şu‘besi a‘zâsından Hamparsum Boyacıyan'ın birâderi olup tahrîkât-ı fesâdiyye ve cinâ’iyyede karındaşı Hamparsum Boyacıyan'a mu‘âdil ve Yozgad hâdisesine sebeb-i müstakill olan Haçinli Moruk nâm-ı diğer Jirayir ile avenesi Keskin ma‘deninden Haci Artin oğlu Varto ve Behrenk karyesinden Manuk ve Deli oğlu Kirkor ve Köhne-i Kebîr karyesinden Mıgırdıç ve Karayakuboğlu karyesinden Kirkor nâm şahıslar dahi Ermeni kurâsını geşt ü güzâr ile Ermeni ahâlîyi tahrîk ve ifsâd ve tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden bulunanları katl ve i‘dâm ve Talaslı aşçı Parsih oğlu Delut ve Sıfa oğlu Mihran nâm şahıslar dahi tebe‘a-i sâdıkadan kuyumcu Haci Usta'yı katl ve Gürünlü Zadukyan Toros ve Talaslı aşçı Parsih oğlu Gülbenk ve Bagop oğlu Panos ve Pezezeli Bogos ve Deli Bedros oğlu Misak ve Keriz Toros oğlu Mihrican nâm şahıslar dahi müsellah ve Gürcü kıyâfetinde oldukları hâlde Yozgad'a gitmekte olan ma‘den postasının önüne geçerek ve posta zabtiye ve sürücüsünü vurarak postada bulunan yüz yetmiş lira ve küsûr mecîdîyi ve Lâleli Beli'nde Parlası Mahallesi kolcusunun kezâlik önüne geçerek esb ve saat ve eşyâsını gasb ve Osmancık postasının dahi önüne çıkarak ve posta beygirini boynundan vurarak nümâyiş icrâ ve yine Gürünlü Cano ve Çaçam oğlu Agop ve Gemerekli Deli Tenkeş oğlu Artin ve Sarıcuran oğlu Derbab ve Mosmiyonlu Keşiş oğlu Mıgırdıç nâm şahıslar da kezâlik Gürcü elbisesini lâbis ve martini tüfengiyle müsellah olarak îkâ‘-ı ihtilâl yolunda şurada burada geşt ü güzâr ve Boğazlıyan kaymakamı ile Akdağ nâhiyesi müdîriyyetine teşhîr-i silâha ictisâr ve Gemerek karyeli Ahmal oğlu Hampar nâm şahıs da bunlara esb ve silâh vermek sûretiyle mu‘âvenete ibtidâr etdikleri icrâ kılınan muhâkemeleriyle ve Yozgad hâdisesinde mürettib-i fesâd olanlardan Papasyan Hamparsum nâm şahıs da sâlifü'l-arz müfsid Moruk nâm-ı diğer Jirayir'in Yozgad havâlîsine vürûdundan evvel Karayakub ve Bebek ve Terzi karyelerine mahsûsan gidip Ermenileri kiliselere celb ve cem‘ ile “Biz artık Osmanlı Devleti'nin zîr-i idâresinden çıkarak bundan sonra müstakil olup râhat edeceğiz. Umûm Ermeniler her tarafta ve hattâ Rusya'da bulunan Ermeni karındaşlarımız da bizimle ittifâk eyledi. İstanbul'dan emirler alıyorum. Ermenileri bizim Yozgad sancağımızda ben ittifâk ettiriyorum. Umûm devletler bize tarafdardır. En ziyâde bize zahîr olan İngiltere Devletidir. Bu uğurda kanımız dökülsün büsbütün mahv olalım. Boş durmayalım. Bu size söylediğim esrârı kimseye söylemeyeceğinize yemin ediniz.” diye papaslar vâsıtasıyla ve âyînleri vechile cümlesine yemin ettirip imzâ altına aldıktan sonra “Yürekli olunuz! Korkmayınız! Size verilecek emre itâ‘at ediniz, sizden asker taleb olunup esliha mübâya‘ası-çün para istenilecek veriniz” diye tenbîh ve bu sırra vâkıf olanlar ve itâ‘at etmeyenler telef ettirilecek yolunda tehdîd ve Moruk nâmında büyük adam geleceğini ve geldiğinde itâ‘at edilmesini tefhîm ve kilisede kadınlara da başkaca “Süvârî komiteler gelecek, onlar hânelerinize misâfir oldukda yiyecek ve yataklarına dikkat ve hürmet ediniz ve ağzınızı pek tutunuz, kimseye esrâr vermeyiniz.” diye nasîhat eylediği ve mu’ahharan merkûm Moruk nâm-ı diğer Jirayir dahi Yozgad'a gelerek livâ dâhilindeki kurâ ahâlîsini tahrîk-i fesâd için dolaştığı sırada Bebek karyesinde Bağdesar Kethudânın odasına bir gece Ermenileri celb ve cem‘ ile “Ben büyük adamım. Pek büyük yerlerden elimde emrim vardır, benim geleceğimi Hamparsum Ağa size söyledi miydi?” Evet cevâbına mukâbil “Korkmayınız! Yürekli olunuz, bir şey olmak ihtimâli yokdur. Ben ne emredersem emrine itâ‘at ve icrâsına dikkat ediniz. İngiltere'den size silâhlar gelip tevzî‘ olunacakdır. Hamparsum Ağa'nın size söylediği esrârı şimdiye kadar kimseye söylemediğinize ve ba‘demâ da olacak şeyleri ifşâ etmeyeceğinize yemin ediniz.” diye umûma yemin ettirip gittiği ve esliha-i mezkûrenin mübâya‘ası içün umûm Ermeni karyelerinden akçe ahz ve tahsîl olunarak merkûm Moruk'a verildiği ve eslihanın vürûdunda bi'l-umûm Ermenilere tevzî‘ olunup herkes silâhını aldıkdan sonra hükûmete karşı gelip İslâm köyü basmak ve adam kesmek ve envâ‘-ı cinâyât-ı sâireye cür’et eylemek mukarrer bulunduğu ve şu tertîbât-ı fesâdiyyenin bozulması re’yinde bulunanlar ve yâhûd sırrı fâş edenler ile emirlerine itâ‘at etmeyenler i‘dâm edilmekle beraber Mayıs ayında ortalık karışacağı ve gâyet tertîbli bulunmaları merkûm Moruk ile avenesinden Lazgi tarafından Ermenilere tenbîh ve tefhîm olunduğu ve Bebek karyesinden asker nâmıyla tertîb edilmiş olan Ermenilere karye-i mezkûreli Artin ve Tatyos ve Bedik ve Agop taraflarından birer tüfenk verilerek ve Yozgad'da Papasyan Kaspar'dan barut ve fişenk getirilerek karyeye me’mûrîn ve sâir adamlar gelir ise silâhla vurup köye koymamak maksadıyla köyün etrâfında beklettirildiği ma‘lûmu'l-esâmî Ermenilerin ifâdât-ı mazbûtalarıyla sâbit olmuş ve Van vilâyeti dâhilinde ef‘âl ve harekât-ı cinâ’iyyeye cür’et eden Ermenilerden Şataklı Kırato Abraham veled-i Kirkor nâm-ı diğer Kilo ve Ohan veled-i Kirkor Markermezyan ve Moses veled-i Bedros ve tâcir Malkon oğlu Markire ve değirmenci Malhas Baduryan nâm şahıslar Şatak'da İslâm öldürmek ve ifsâdât-ı sâirede bulunmak üzere beynlerinde bir ittihâdnâme tanzîm ile asâkir-i şâhâne mülâzimlerinden Edhem Efendi'yi katl ve Vanlı Çulha Avadis oğlu Bağışlayan Karakin ve Makdis Arslan oğlu Cernan Bağdesar ve Trilmezyan Panos ve çilingir-i diğer Panos ve Manuk ve Avadis ve Bağdesar Attar Nişan ve Haci Hayro ve Mardiros oğlu bezci Nişan ve fırıncı Artin ve Koruz oğlu Karakin ve Emiroğlu çilingir Ohannes ve Kenkan Ohannes Davidyan Kigork ve Nero oğlu Dikran ve Şataklı Vartan oğlu Mesrub nâm şahıslar dahi Kürdlere müşâbehet ve isnâd-ı töhmet için Kürd elbisesi lâbis oldukları hâlde polis Nuri Efendi ile Kurubaş karyeli dört Ermeniyi ve hareket-i hâ’inânelerine iştirâk ve muvâfakat etmediğinden dolayı tebe‘a-i sâdıka-i şâhâneden Çereğanyan Çoç Ağa'yı ve Dir Manastırı'nda dokuz nefer Kürdü bir sûret-i vahşiyânede katl ve esdikâdan ve meclis-i idâre a‘zâsından Artin Efendi'yi katl kasdıyla cerh ve iki Ermeni kızının bikrini izâle ve Natanyan Karabet ve Bartuyan Avadis nâm şahıslar da komite efrâdı ma‘rifetiyle esdikâdan Terzibaşı oğlu Nişan'ı katl ve Maratuyan Mıgırdıç oğlu Haret'e katl kasdıyla tüfenk endaht ve Malyemez oğlu Avadis nâm şahıs dahi vilâyet tercümânlığı hizmetini îfâ eden Varjabet Dikran'a bir def‘a ve tüccârdan Keşişyan Ohannes Efendi'ye sadâkatından dolayı iki def‘a katl kasdıyla teşhîr-i silâh ve Vanlı Maktesyan Mıgırdıç ve Vanlı Hoşyan Avadis ve Ürekli Papas Serkiz ve tâcir Kigork ve Sadmanaslı Karabet Kethudâ ve Ürek karyeli Bakarna Kethudâ ve Kendirciyan Bedros ve Zertuban Karabet ve Bozbey oğlu Kirkor ve Minas oğlu Avek ve Kurt oğlu Misak ve Mesrup oğlu Strak ve Vanlı Natanyan Mikael ve Gro nâm şahıslar sû-i kasd tertîbâtı yolunda müşâvere ve Boğazkesen karyeli Martıros oğlu Tomo ve çamurcu Osep oğlu Nöbeddar Pator ve Kazar oğlu Esko ve Bağdo oğlu Nazar ve Sahakkin oğlu Bedros ve Elvenk oğlu Naharcı Ako ve Keşiş oğlu Mako veled-i Vartan ve Ohannes veled-i Bedros ve Makdis oğlu Matos ve Melik oğlu Hero ve Sapraduz Bedros ve Bobo oğlu Sahak veled-i Markire ve Alo oğlu Kelos Riğdo oğlu Haylo ve Niko oğlu Bağdik ve Mizanlı Vartan oğlu Siyanos ve Elbistanlı Hakverdi oğlu Manuk ve Hezare karyeli Elvan oğlu Ohannes Kethudâ ve Van'ın Çalıkoğlu Mahallesi'nden Natanyan Rupen ve Şagooğlu Mahalleli Martıros oğlu David ve Banikoğlu Mahalleli Haçik ve Boğazkesenli Keşiş oğlu Arşak ve Bogos Kethudâ ve birâderi Niko ve Elbistanlı Hero ve Şatak'ın Kaçet karyeli Tero ve Çeto nâm şahıslar dahi kezâlik Kürd elbisesini lâbis bulundukları hâlde Boğazkesen'de Van Tabur Ağası ile müsâdeme ve zabtiye Ali onbaşıyı katl ve bunlardan Sezo ve Çeto nâm şahıslar Şatak'da asâkir-i şâhâneden iki neferi ve bir kolcuyu katl ve Haleb vilâyetinde bulunan ma‘lûmu'l-esâmî Zeytunlular Hükûmet-i Seniyyeye karşı silâh be-dest olarak i‘lân-ı isyân ve kasden harîk îkâ‘ ve harekât-ı ihtilâliyyelerini dahi ziyâde tevsî‘ edeceklerine dâir varakalar tertîb ve ilkâ’ ve Ma‘mûretülazîz vilâyetinde ef‘âl-i cinâ’iyyeye ictisâr eden Ermenilerden ve müfsid-i meşhûr Şimavon'un rufekâsından Arap Mezil ve Ekmekci Tanil veled-i Hamparsum ve Bağdesar ve Mardiros veled-i Avadis ve Mafret oğlu İhtiyar veled-i Karabet nâm şahıslar dinamit güllelerini hâmil ve zâbıta elbisesini lâbis oldukları hâlde Dersim'e gidip Ekrâdı Hükûmet-i Seniyye aleyhine isyâna tahrîk ve teşvîk ve merkûmlardan Tanil veled-i Hamparsum bu fi‘lden başka refikleri Arapkirli Bogos nâm-ı diğer Agapik veled-i Avadis ve Kirkor veled-i Memas ile beraber Arapkir polis efrâdından Yusuf Efendi'yi sûret-i vahşiyâne ve gaddârânede katl etmelerinden dolayı sâye-i satvet-vâye-i cenâb-ı hilâfet-penâhîde cânî-i merkûmûn pek çoğu derdest olunarak hâ’iz olduğu devâir-i adliyyede muhâkemeleri bi'l-icrâ kısm-ı a‘zamı mahkûm olduğu gibi bir takımının da muhâkeme ve istintâklarına ve bâ-husûs Merzifon cem‘iyyet-i fesâdiyyesi efrâdından olup ahâlî-i İslâmiyyeye atf-ı töhmet maksadıyla Laz elbisesini lâbis ve tunçtan ma‘mûl humbara ve sâir eslihayı ve Ermenileri ithilâle teşvîk yolunda ta‘lîmât kılıklı bir takım evrâkı hâmil oldukları hâlde derdest olundukları sırada me’mûrîn-i zâbıtaya adem-i itâ‘at ve teşhîr-i silâh ile me’mûrîn-i mûmâ-ileyhimden Mehmed Efendi'yi cerhe cür’et etmiş ve buraca icrâ-yı muhâkemeleri zımnında elbise ve humbara ve sâir silâhlarıyla beraber Dersa‘âdet'e celbedilmiş olan Merzifonlu bakırcı Kirkor ve Papasyan Dikran ve dökmeci Ohannes ve Varters ve Yeros ve Hamparsum ve hancı Agop nâm şahısların Mahkeme-i Cinâyetce muhâkemelerine ve hâl-i firârda bulunanların da mahallerince taharrî ve ta‘kîblerine devâm olunmakda bulunmuşdur. Zay‘a olarak izhâr-ı İslâm ile hoca kıyâfetine girip Ermeni fesâd komitesine casusluk eden Agop ve şerîk-i töhmeti Korgı Kiragos ile sâbık Ermeni Patriği Horen Âşikyan Efendi'ye sû-i kasda tasaddî eylediği fıkra-i mahsûsasında arz olunan Agop ve rufekâsının îkâ‘ ettikleri madde-i fesâdiyyede iştirâkleri bulunan Simpat Davidyan ve Avadis Çilingiryan nâm şahısların fi‘illeri Dersa‘âdet hey’et-i ittihâmiyyesinde derdest-i tedkîk ve ru’yet bulunmuştur…………. Arapkir ahâlîsinden ve erbâb-ı mefsedet ve şekâvetten olup mukaddemâ kuttâ‘-ı tarîklik töhmetiyle hey’et-i ittihâmiyyece bi'l-ittihâm ahz u girifti için müzekkire verilmiş olan ve vâdî-i firârda bulunarak efrâd ve ahâlîye ara sıra îsâl-i hasâr eden Taşcı oğlu Mıgırdıç nâm şahıs ahîren dahi ba‘zı rufekâsıyla Laz elbisesi lâbis ve martin ve pala bıçaklarıyla müsellah oldukları hâlde Arapkir hânedânından Fazıllızâde Cemal Ağa'nın hânesini leylen basarak akçe talebiyle efrâd-ı âilesini bir sûret-i vahşiyânede darb ve tehdîde ictisâr eyledikleri sırada feryâd-ı istimdâd-kârâneyi müte‘âkib etrâfdan yetişilmesi ile silâhlarını alamayarak firâr etmiş ve zâbıta-i mahalliyece ta‘kîb edilmekde bulunmuş iken geçen Teşrîn-i sânî'nin yedisinde Divriği taraflarında müsellah ve Gürcü elbisesini mülebbes olarak tarîk-i şekâvetde gezen Divriğili Palanga oğlu Agop ve Kangal nâhiyesinin Ağcakale karyesinden Keşiş karındaşı Markos nâm şahıslar dahi bi'r-rufekâ Arapkir cihetine geçip hânesinde ihtifâ eylediği me’mûrîn-i ta‘kîbiye tarafından tahkîk kılınmasıyla derdestine teşebbüs edildiği sırada merkûm kurşun ile zabtiye Mevlüd'ü kolundan cerh etmiş ve polis komiserine dahi teşhîr-i silâha cür’et eylemiş ise de bi'l-mukâbele derdest olunarak refîklerinin taharrîsine devâm olunmakda bulunmuşdur.

Adana vilâyeti dâhilinde Haçin kasabasında Ermeni erbâb-ı mefsedetinden yirmi beş kişiden mürekkeb “Maksad” nâmıyla bir cem‘iyyet-i fesâdiyye teşkîl olunmuş ve mefsedete müte‘allık ve komite tarafından müretteb yirmi üç bendi şâmil bir de program elde edilmiş olmasıyla ……ve bunlar miyânında Haçin Ermeni Mektebi muallimi “Jirayir” nâm-ı diğer “Mardiros Garip Boyacıyan” ve birâderi “Hamparsum Boyacıyan” ve firârda bulunmuş olduğu iş‘ârından anlalışmışdır. …..

 

Hükûmet-i Seniyye aleyhinde îkâ‘-ı ihtilâl maksadıyla Ermeni cemâ‘atını isyâna tahrîk etmek ve bunlardan asker yazmak ve asker için esliha almak üzere para toplamak gibi harekât-ı mefsedet-kârâneye cür’etleri inde'l-muhâkeme sâbit olan ru’esâ-yı erbâb-ı fesâddan ………..Divriği kazâsı dâhilinde kâ’in Zamara karyesi ahâlîsinden Bota Bey oğlu Kokas'ın hânesine duhûl ederek Kokas ve zevcesini ağır sûretde cerh eyledikleri sırada refîki Armudanlı kaçak Serkiz'i bileğinden yaralayarak vefâtına sebebiyet vermek ve yedinde bulunan evrâk-ı muzırraya nazaran Ermeni fesedesinden olmak cinâyetiyle ithâm olunan kazâ-i mezkûrda kâ’in Keşan Mahallesi ahâlîsinden Manaz oğlu Natan veled-i Malko'nun Marsilya'daki Portakalyan'ın teşebbüsât-ı fesâdiyyesini hâvî neşrettiği ta‘lîmâtı hâmil olduğu hâlde gammâzlık etti zannıyla Kukas'ı öldürmek üzere gelerek merkûm ile zevcesini cerh etmek ve Kukas zannıyla refîki Serkiz'i yaralayıp vefâtına sebeb olmak sûretleriyle ve esbâb-ı sâire ile fesâda cür’eti sâbit olarak kânûn-ı cezânın elli dördüncü maddesi zeylindeki fıkraya tatbîkan i‘dâmına dâir Sivas vilâyeti İstînâf Mahkemesi'nden lâhik olan hüküm, Mahkeme-i Temyîz'in 12 Kânûn-ı evvel sene 1308 târih ve üç bin sekiz yüz doksan bir numaralı karârnâmesiyle tasdîk olunmuşdur.

…………….Ermeniler hâdisesinden dolayı cinâyetle ithâm olunan eşhâsın Ankara İstînâf Mahkemesi Cezâ Dâiresince icrâ kılınan muhâkeme-i aliyyelerinde bunlardan Andon Roşdoni ve Cebidelikyan Agop ve Cevâhirciyan Rupen ve Alacacıyan Karabet ve Dökmeciyan Parsih ve râhib Daniel ve Tomayan Karabet ve Kayayan Ohannes ve Gerdemiş oğlu Karo ve Agop Pehlo ve Keçeciyan Misak ve Civanyan Mardiros'un Hükûmet-i Seniyye aleyhinde îkâ‘-ı şûriş maksad-ı mefsedet-kârânesiyle ve Hınçakyan İhtilâl Komitesi nâmıyla Merzifon ve Kayseri ve Yozgad ve Talas ve Gemerek kasabalarında ve mevâkı‘-i sâirede birer komite teşkîl edip Ermeni cemâ‘atı ezhânını tahdîş eylemek ve posta vurmak ve kat‘-ı tarîk ve katl-i nüfûs etmek gibi bir takım harekât-ı ihtilâliyyeye ve geçen üçyüzsekiz senesi Kânûn-ı evvelinin yirmi beşinci gecesi mevâkı‘-i mezkûrede neşr ve ta‘lîk olunan hezeyannâmeleri tertîb ve neşr eylemek misillü ef‘âle cür’et eden cem‘iyyet-i fesâdiyyenin ru’esâ ve müşevvikîninden oldukları ve Arzuman oğlu Ohannes'in Kayserili Çavuş oğlu Mustafa'yı revolver kurşunuyla katl ve itlâf etmekle beraber sene-i merkûme Eylülünde Merzifon'da toplanan cem‘iyyet-i fesâdiyyede Kayseri meb‘ûsu sıfatıyla bulunmasına nazaran merkûmun da mefâsid-i mezkûre erkânından bulunduğu ve Talaslı Yakop oğlu Panos ve aşcı Parsih oğlu Gülbenk ve Keriz Toros oğlu  Mihrican ile Bedros oğlu Misak ve Gürünlü Toros'un mârrü'z-zikr fesâd komitesinin icrâ me’mûrlarından olup bunlardan Panos ve Gülbenk ve Mihrican'ın arabacı Kaltakcı Köse Hüsnü'yü ihnâk eyledikleri ve merkûm Gülbenk ile Sirope'nin şerîkleri ve ma‘den postasını vurarak posta sürücüsü İsmail ile posta zabtiyesi Yahya'yı katl eden eşkiyâ çetesinden bulundukları ve Panos ile Misak'ın Palas memlehası postasının önüne geçerek Duyûn-ı Umûmiyye kolcusu İzzet'in esb ve silâh ve eşyâsını gasb ettikleri ve Talaslı Bağdeyan Agop ve Gemerekli vâ‘iz Mardiros ve Merzifonlu Papasyan Mıgırdıç ve Karagöz oğlu Artin ve Ürekli Vartok oğlu Kaprel ve Gürünlü Karabet'in dahi mefâsid-i mezkûrenin tevsî‘ ve intişârına çalışmış erkân-ı fesâddan bulundukları ve Çolakcıyan Agop ve Boyacıyan Stepan ve Keçeciyan Sinekerim ve Ednan oğlu Memas ve Delvinyan Agop ve Vartanyan Mihran ve kalıpçı Muşo ve Simoh oğlu Artin nâm şahısların sâ‘î-i bi'l-fesâd oldukları ve Ürekli Serpik kadın ile arabacı Ohannes ve Karakülah oğlu diğer Ohannes ve Kara Parsih oğlu Daniel ve da‘vâ vekîli Arsin ve Oğlakcıyan Haçatur ve mekteb hocası Şuraş ve Uzun oğlu Kalost ve Adaryan Kazaros ve Midil oğlu Serkiz'in dahi erbâb-ı fesâddan bulundukları sâbit olmasına binâ’en bunlardan Andon Roşdoni ve Cebidelikyan Agop ve Alacacıyan Karabet ve Dökmeciyan Parsih ve râhib Daniel ve Tomayan Karabet ve Kayayan Ohannes ve Gerdemiş oğlu Karo ve Agop Pehlo ve Keçeciyan Misak ve Civanyan Mardiros'un kânûn-ı cezânın elli dördüncü maddesi ilâvesi hükmüne tatbîkan i‘dâmlarına ve Talaslı Bağdeyan Agop ve Gemerekli vâ‘iz Mardiros ve Merzifonlu Papasyan Mıgırdıç ve Karagöz oğlu Artin ve Ürekli Vartok oğlu Kapriel ve Gürünlü Karabet'in ilâve-i mezkûrenin ikinci fıkrasına tevfîkan on beşer ve Çolakyan Agop ve Boyacıyan Stepan ve Sinekerim ve Ednan oğlu Memas ve Delvinyan Agop ve Vartanyan Mihran ve kalıpçı Muşo ve Simon oğlu Artin'in …………ve Serpik kadın ve arabacı Ohannes ve Karakülah oğlu diğer Ohannes ve Kara Parsih oğlu Daniel ve da‘vâ vekîli Arsin ve Oğlakcıyan Haçatur ve mekteb hocası Şuraş ve Kalost Uzunoğlu ve Adaryan Kazaros ve Midil oğlu Serkiz'in …….ve Cevâhirciyan Rupen'in zikr olunan ve Kürkçü Asayi Kirkor ve Sinan oğlu Arşak ve Kayserili oğlu Avadis ve Abkaryan Ohannes ve saatcı oğlu Haçatur ve Tin oğlu Bedros ve Con oğlu Sahak ve Ateş oğlu Mike ve Miçakyan Kirkor ve Köşker oğlu Kazaros ve Nihabetyan Nihabet ve Bıçakcıoğlu Civan ve Dayı oğlu Arakel ve Kazaros oğlu Kirkor…………..Eğin kazâsında vâkı‘ İç karyesi sâkinlerinden Malkonyan Haçatur ve oğlu Aleksan ve Armudanlı Kirkor oğlu mekteb muallimi Keremyan Haçatur ve Eski oğlu Misak veled-i Kigork ve Agop oğlu nâm-ı diğer Kanar oğlu Demirci Artin ve Çil oğlu makineci Canik Nişan ve Papasyan nâm-ı diğer Hamalyan Kirkor oğlu Malkon ve Erzincan'da vâkı‘ Korıcan kazâsına mülhak Armudanlı karyeli Saltanyan Kigork oğlu nâm-ı diğer Kereski oğlu Sirope ve Hasanova karyeli Keşişyan Rencber Abram ve mezkûr Armudan karyeli Genç oğlu mültezim Bogos ve Divriği kazâsında vâkî‘ Bendegân karyesi ahâlîsinden Malkonyan Artin veled-i Agop ve Artin oğlu Hazarus ile firârî Vahan Bekleryan'ın fi‘l-i mezkûre cür’et eyledikleri sâbit olarak kânûn-ı cezânını elli sekizinci maddesine tatbîkan merkûmûndan iki Haçatur'un önayak bulunması sebeb-i şiddet addiyle on ikişer ve diğerlerinin sekizer sene müddetle kal‘a-bend edilmelerine hükm olunmuş ve hükm-i mezkûr Mahkeme-i Temyîz'in 12 Nisan sene 1310 târihli ve iki yüz seksen üç numaralı karârnâmesiye tasdîk olunmuşdur.

Karahisâr-ı Şarkî kasabasında Bülbül Mahallesi  ahâlîsinden ve erbâb-ı fesâddan Malkon oğlu Kiropek’ Sikapli nâm mahalde Gürcü elbisesiyle icrâ-yı fezâyiha cür’eti ve Sivas'ın Hölkelik Mahallesi'nde kunduracı Tatyos ve Desto oğlu Agop ve Cödgez Hampar ve Kuyumcu Kirkor'un dahi cem‘iyyet-i fesâdiyye umûrunu idâre ettikleri Sivas Mahkeme-i İstînâfiyyesince icrâ kılınan muhâkemeleri netîcesinde sâbit olmasına mebnî bi't-tecrîm bunlardan Kiropek kânûn-ı cezânın elli dördüncü maddesi zeylinin fıkra-i ahîresine tevfîkan beş sene müddetle kal‘a-bend edilmesine ve Tatyos ve Agop ve Hampar ve Kirkor'un altmış üçüncü maddeye tatbîkan üçer sene müddetle küreğe konulmalarına hükm olunmuş ve hükm-i vâkı‘ Mahkeme-i Temyîz'in 27 Nisan sene 310 târihli ve dört yüz seksen altı numaralı karârnâmesiyle tasdîk kılınmışdır.

…………..Gemerek karyeli kaşıkçı Bedros veled-i Bogos'un tasmîm olunan fesâdın icrâsını tehyi’e zımnında polis me’mûru Halil Efendi ile Artin ve papas Kirkor Efendi'nin hânelerine üç türlü yafta ta‘lîk etmek ve Toros nâmında birini zabtiyelerin yedinden tahlîs için mektup yazdırmak ve muhtefî oldukları mahallî hükûmete ihbâr edecek olan Menze'nin katline tasaddî ve Eksabin'e cebren fi‘l-i şen‘î icrâ eylemek gibi ahvâle cür’eti ve Jerkiyan Bedros ve Mardiros veled-i Babek ve Artin veled-i Ohannes'in dahi fesâd fi‘ilinin müştereki oldukları cereyân eden muhâkeme netîcesinde sâbit olduğundan bunlardan kaşıkçı Bedros'un kânûn-ı cezânın elli sekizinci maddesine tatbîkan mü’ebbeden ve Bedros'un on beş sene ve Mardiros ve Artin'in üçer sene müddetlerle kal‘a-bend edilmelerine ve kaşıkçı Bedros ile rufekâsını ihfâ eyleyen Çaka oğlu Serkiz'in bir sene müddetle haps olunmasına ve Agop ile Kirkor'un berâ’atlarına Sivas Mahkemesince hükm olunmuş ve hükm-i mezkûr Mahkeme-i Temyîz'in 31 Mayıs sene 310 târihli ve sekiz yüz yetmiş yedi numaralı karârnâmesiyle tasdîk olunmuşdur.

Dersim ekrâdını Hükûmet-i Seniyye aleyhine kıyâm ve isyâna tahrîk zımnında teşekkül eden hey’et-i fesâdiyyeye riyâset eyleyen Ermeni cemâ‘atinden ve Rusya teba‘asından firârî Şemavun ile refîkleri cinâyetle bi'l-ithâm Ma‘mûretülazîz vilâyeti İstînâf Mahkemesince vicâhen ve gıyâben cereyân eden muhâkemeleri netîcesinde firârî Şemavun ile rufekâsından Arapkir kasabasında vâkı‘ Köseoğlu Mahallesi ahâlîsinden Ekmekçi Tanil veled-i Hamparsum ve Çaran Mahallesi ahâlîsinden Agop veled-i Bağdesar ve Mardiros veled-i Maradis ve Mıgırdıç veled-i Karabet'in âsâyişi ihlâl zımnında beynlerinde ittifâk-ı hafî akd ederek tasmîm ettikleri fesâdın esbâb-ı icrâ’iyyesini tehyi’e için ba‘zı ef‘âl ve tedâbîre cür’et ettikleri sâbit olarak bunlardan firârî Şemavun ile Tanil ve Mardiros ve Mıgırdıç'ın kânûn-ı cezânın elli sekizinci maddesine tatbîkan mü’ebbeden kal‘a-bend edilmelerine ve Bağdesar oğlu Agop'un târîh-i cürmde on beş yaşını ikmâl etmemiş mürâhik bulunduğundan kânûn-ı mezkûrun on beşinci maddesine tevfîkan mü’ebbed kal‘a-bendlik cezâsına bedel beş sene müddetle haps olunmasına ve Avak ve Simon ve Karabet'in dahi berâ’atlarına dâir sâdır olan hüküm, Mahkeme-i Temyîz'in 11 Teşrîn-i evvel sene 1310 târihli ve iki bin iki yüz dört numaralı karârnâmesiyle tasdîk olunmuşdur.

……………Hafik kazâsına tâbi‘ Tuzhisar karyesinde bir cem‘iyyet-i fesâdiyye teşkîl ve te’sîs eylemelerinden dolayı cinâyetle ithâm olunup Sivas İstînâf Mahkemesi Cezâ Dâiresince muhâkemeleri icrâ kılınan eşhâsdan karye-i mezkûreli Papas Asadur'un riyâseti tahtında olmak ve Karagöz oğlu Nişan ve Basmacı oğlu Ohannes ve Ebras'ın da erkân-ı asliyyesinden bulunmak i‘tibâriyle bir cem‘iyyet-i fesâdiyye teşkîl ve bu cem‘iyyete mahsûs Varçaton nâmıyla üç parça ve bir vidadan ibâret mühür tertîb eyledikleri ve Serabyan oğlu Kalost'un da cem‘iyyet kâtibi ve eşkiyâ re’îsi olup eşkiyâdan Abraham oğlu Serkiz ve Laklak oğlu Sahak ve Köse oğlu Kirkor ile birlikde ahâlînin ba‘zılarından koyun sirkat eyledikleri ve ba‘zılarından komite sandığı için para ahz u gasb ettikleri ve Abraham oğlu Toros ve Toros oğlu Kerm ve Belmek oğlu Avakin'in de bu ittifâkda dâhil oldukları ve Çeknadır Agop'un da mezkûr cem‘iyyet-i fesâdiyyeyi Sivas'da idâreye me’mûr olduğu sâbit olduğundan bunlardan Papasyan Asadur'un ……………..

Cocok kolu denilen fırka-i fesâdiyyeye duhûle muvâfakat etmemesinden nâşî Sivas'da vâkı‘ Çavuşbaşı Mahalleli Zaralı oğlu Dikran'ın katl kasdıyla darb olunmasından dolayı ithâm olunan bakkal Haçik'in oğlu Stepan ve Dikran veled-i bakkal Zegail'in Sivas vilâyeti …………………Rusyalı bir avukat nâmıyla tarîk-i ifsâdâtda dolaşarak bu maksadla Divriği kazâsına tâbi‘ Zamara karyeli Mısır oğlu Mıgırdıç'a katl kasdıyla teşhîr-i silâh etmek fi‘linden dolayı ithâm olunan Harput kasabası mahallâtından Karasofulu Murat oğlu Ohannes veled-i Arakel'in Sivas vilâyeti ……………Ta‘addiyât-ı fesâdiyyeden olarak Gemerek karyesi ahâlîsinden Ahmal oğlu Hampar'ın hânesini ihrâka tasaddî eyledikleri cihetle cinâyetle ithâm olunan karye-i mezkûreli Ayvaz oğlu Kör Rupen ve Bayram oğlu Artin ve Donebet oğlu Kaspar ve Demirci oğlu Ohannes ve Gürünlü Artin veled-i Kalost'un Sivas vilâyeti .................Cem‘iyyet-i fesâdiyye erbâbından olmak cinâyetiyle ithâm olunan Sivas kasabası ahâlîsinden Kasap Nişan oğlu mekteb muallimi Karabet ve Trabzon Ermeni Mektebi muallimi Agop veled-i Misak'ın Sivas ……..İkâmetgâhında evrâk-ı muzzırra zuhûr etmesinden dolayı cinâyetle ithâm olunan Koçgiri kazâsının Alakilise karyeli Hezar oğlu Varjabet Karabet'in Sivas vilâyeti ……………Hânesinde evrâk-ı fesâdiyye zuhûr etmesinden dolayı cinâyetle ithâm olunan Sivas'ın Oğlançavuş Mahallesi'nden Deli Davidyan Hamparsum'un …….Sivas'da Örtülü Pınar Mahallesi'nden ve mekteb muallimlerinden olup, harekât-ı fesâdiyyeye cür’etinden dolayı üç sene kal‘a-bendlik cezâsına mahkûm bulunan Kapikyan Karabet veled-i Kasap Nişan'ın Avrupaca neşredilmek üzere mu’ahharan evrâk-ı fesâdiyye dahi tertîb eylediği ………….Sivas'da bir takım evrâk-ı fesâdiyye ile derdest olunan Doktor Karakin ve Amasya'nın Dârüsselâm Mahallesi'nden Barunak veled-i Oski ve Merzifon'un Erzincan Mahallesi'nden arabacı Minas veled-i Stepan ve Amasya'nın Bâyezid Paşa Mahallesi'nden kalaycı Kalost veled-i Ohan nâm şahısların ………….bunlardan Barunak'ın erbâb-ı fesâddan olduğu sâbit olduğundan, …………….Ermeni erbâb-ı mefsedetinden olmak töhmetiyle müttehem bulunan Sivas'ın Gemerek karyesinden Bedros veled-i Haçatur ve Aşcı oğlu Dikici Kirkor veled-i Artin ve Sirop ve Arakel nâm şahısların ………..Yed ve hânelerinde evrâk-ı fesâdiyye zuhûr etmesi cinâyetiyle ithâm olunan Sivas'ın Akdeğirmen Mahallesi'nden Halamyan Kapril veled-i Artin ve karındaşları Misak ve Agop ile Fişenkciyan Mardiros veled-i Agop'un ………Divriği kasabasında sâkin Kafkak oğlu mektep hocası Toros veled-i Agop'un çocuklara ta‘lîm ve neşr etmek üzere bir takım fesâd-âmîz şarkılar kaleme alıp nezdinde alıkoyduğu …………

Sivas Vilâyeti Polis Ser-komiserliği'nden Alınan 3 Teşrîn-i Sânî Sene 1311 Târih ve Şifreli Telgrafnâmenin Halli Sûretidir

Dâhil-i vilâyetde mütehaddis Ermeni vukû‘âtın tafsîlâtı ve telefâtın mikdârı bildirileceği akşamki telgrafımla arz olunmuşdu. Vukû‘-ı hâl ber-vech-i zîr arz olunur. Şöyle ki: Bundan yirmi gün mukaddem Bayburd ve Erzincan cihetinden gelen ekrâd ve aşâ’ir, Erzincan dâhilinde Refâhiye kazâsıyla ba‘zı karyeye ve ahîren Karahisâr-ı Şarkî sancağıyla mülhakâtı bulunan Suşehri ve Divriği kazâları ve kurâsından ba‘zılarına tasallut ile gasb-ı eşyâ ve katl-i nüfûsa cür’et eylemelerinden dolayı, Sivas'dan ve civâr mahallerden gönderilen me’mûrîn-i zâbıta ma‘rifetiyle ekrâd-ı merkûme bir derece def‘ ve tenkîl edilmiş ise de Haleb vilâyeti dâhilinde ve vilâyetimizle hem-hudûd bulunan Akçadağ ekrâdı dahi bundan on beş gün evvel Sivas vilâyeti mülhakâtından Dârende kazâsına tecâvüzle gasb-ı eşyâ ve katl-i nüfûs ve ihrâk-ı büyût ettikleri ve oradan Gürün kazâsına giderek ber-vech-i ma‘rûz hâl ve harekâtda bulundukları ve mahallerinden vukû‘ bulan iş‘ârât üzerine henüz celbine emir verilmiş olan asâkir-i redîfe bir yandan toplanarak müfrezeler sevk olunup, def‘-i şûriş ve te’mîn-i âsâyişe uğraşılmakda olup, ancak vilâyât-ı mütecâvireden şu hâllerin sirâyeti yüzünden ve nefs-i Sivas Ermenilerinin zâten îkâ‘-ı şûrişe olan inhimâk ve cür’etleri ahâlî-i İslâmiyyenin galeyânını da‘vet etmekle geçen salı günü dahi nefs-i Sivas'da çarşıda İslâm ve Hıristiyan beyninde bağteten zuhûr eden arbede bir saat kadar devâm etmiş ve bu sırada yalnız çarşıda bulunan Ermeni dükkânlarındaki emvâl ve eşyâ bir takım Kars muhâcirleri ve yerli baldırıçıplakları tarafından yağma edilmiş ise de bi'l-umûm me’mûrîn tarafından olunan ikdâm ve gayret üzerine eşyâ-yı mağsûbenin bir mikdârı istirdâd ve şûriş teskîn ettirilerek asâyiş i‘âde edilmiş olduğu hâlde dünkü perşembe günü dahi Ermeniler tarafından hücûm vâkı‘ oldu diye çıkan bir şâyi‘a üzerine ufak bir karışıklık ve bir kaç telefât dahi vukû‘a gelmiş ise de, şâyi‘anın bî-esâs olduğu anlaşılmakla iş basdırılıp şimdiki hâlde âsâyiş devâm ediyor. Fakat gerek Sivas ve gerek kazâların köylü ahâlî-i İslâmiyyesi Ermenilerin malını yağma etmek için tecemmu‘ ve hareket etmekde oldukları anlaşılmağla, merkez-i vilâyet ve mülhakâtca bu yağma-gerlerin önü alınmak çâresine bakılmaktadır. Karahisâr-ı Şarkî ve mülhakâtında Ermeniden iki yüz yirmi bir maktûl ve yüz yirmi mecrûh, İslâmdan dokuz maktûl ve dört mecrûh, otuz dört hâne, bir ağıl, on altı dükkân, bir mekteb muhterik olmuş ve nefs-i Sivas'da dahi salı günü Ermeniden üç yüz altmış iki nefer zükûr, altı nefer inâs maktûl ve on iki mecrûh ve İslâmdan beş maktûl olup, Divriği, Dârende, Gürün kazâlarında ve Sivas'da perşembe gününün karışıklığındaki telefâtın mikdârı henüz lâyıkıyla anlaşılamadığından, bu bâbda alınacak ma‘lûmât yine arz olunacakdır.

 


 

 

 

Gürün Ermenilerinin İhanetleriyle ilgili devlet arşivleri kayıtlarından aldığımız vesikaların bazıları şöyledir:

Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Elbistan telgraf hattını kesip Karadut karyesine saldıran Zeytun Ermenilerinin Elbistan, Darende ve Gürün'e saldıracakları haberinin alındığı.

 Tarih: 11/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun ve Hacı Nandırın kazaları Ermenilerinin İslam karyelerini yağmalayıp Elbistan-Zeytun telgraf hattını kestikleri. Ermenilerin Elbistan, Darende ve Gürün kazalarını basacaklarının haber alındığı ve lüzumu kadar süvari istihdamı talebi.

 Tarih: 15/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Zeytun Ermenileri'nin çıkardıkları hadiselerin önlenmesi için alınacak tedbirler.

 Tarih: 19/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Tebligatta bulunulduğu halde Erzurum, Trabzon ve Mamuretülaziz vilayetlerinde Gürcü, Kürt ve Lazların Ermeni karyelerine saldırdıklarından bunlara karşı kuvvet kullanıldığı. Malatya'ya bağlı Akçadağ ekradının Gürün'e hücum edeceği haberi üzerine Ermenilerin silahlandığından lüzumlu tedbirlerin alınması.

Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün Hadisesi'nde Müslümanlar'dan ve Ermeniler'den öldürülenlerin miktarı.

Tarih: 20/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Gürün'de çıkan karışıklığın uygun bir şekilde teskin edilebilmesi ve askeri silah kullanmaya mecbur etmemeleri için Ekrada muteberan ve ulema vasıtasıyla nasihatte bulunması.

 Tarih: 24/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin Gürün kazasına hücum ettikleri ve Ermenilerle çatışmaya girdikleri. Gürün'ün muhafazası için gerekenin yapılması hususunda kaymakamlık ve binbaşılığa tebligatta bulunulduğu.

 Tarih: 28/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Kürtlerin Gürün'e saldırılarının önlenmesi için askerî tedbirler alınması. Gürün Ermenilerinin silahlarını bıraktıkları.

 Tarih: 29/Ca/1313 (Hicrî) Dosya: Ermenilerin fesadı ve tecavüzlerinden bıkan Sivas Müslümanlarının galeyana gelerek Ermenilere hücum ettikleri, tedbir alınmazsa ecnebi müdahalesinden endişe edildiği.

Tarih: 21/Ş /1314 (Hicrî) Dosya: Sivas ve Gürün'de Ermenilerin yaptıklar hücum ve tahrikler.


KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA GÜRÜN İLÇESİ

 

XIX. Yüzyılda, Anadolu'da Osmanlı Devleti vilayetlerinde Ermenilerin mes­kun olduğu yerlerde ıslahat yapmak bahanesiyle İngilizler, Ermenileri hükümet aleyhine isyana tahrik ve teşvik ettiler. Bunun yanı sıra Londra'da ve Osmanlı Devleti'nin bazı vilayetlerinde komiteler kurdular ve is­yanı teşvik edici neşriyatta bulundular. Özellikle konuyla ilgili yer­lere uzmanlar göndererek Ermeni halkının zihnini, bağımsızlık ve isyan fikriyle zehirlediler, çeşitli bölgelerdeki bozguncu ve isyancı hareket­leri devamlı surette destekleyerek güvenliği ihlal edici olaylar çıkardılar. Adana'ya gelen yabancı uyruklu görevliler, Ermenileri sözde bağımsızlıklarını kazanmaları için isyana tahrik ve teşvik ettiler. İngilizler’in neşriyat ve telkinlerinden yüz bulan Ermeniler, kötü niyetlerini ve  fikirlerini açıklamaya başladılar. Yüzlerce yıldır kendilerine hizmet eden Osmanlı devletini ve müslüman halkı içten çökertmeye ve arkadan hançerlemeye başladılar. Osmanlı Devleti içinde azınlıkların üye olduğu Ermenilerin gizli siyasi teşkilatları vardı. Ermeniler’in Osmanlı Devleti topraklarında kurmuş oldukları bu komiteler aracılığıyla isyanlar çıkarmaya başlayacaklardı. Akdeniz'de çıkarı bulunan Rusya, İngiltere ve Fransa görünüşte Ermenileri desteklediler. Ermeniler’in Osmanlı Devletine yapmış oldukları ihanetin sonucunda kendi çıkarlarının olacağını iyi bildiklerinden Ermeniler’i kullanmak istiyorlardı. Devleti yıkmak için devletin çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarmaya başladılar. Bunun için de en uygun bölgeler olarak devletin idari bakımdan çok hassas olduğu noktaları tesbit ederek işe buradan başladılar.

       Urfa, Maraş, Muş, Bitlis, Şebinkarahisar ve Zeytun gibi Ermeniler’in yoğun olarak bulundukları ve yerel hükümetlerin de yetersiz kaldığı bu bölgelerde Rus, İngiliz ve Fransız konsolosları, bir takım olayları tertip ettirerek desteklemiş oldukları Ermenileri silahlandırdılar. Kötü emellerini ve fi­kirlerini gercekleştirmek için; bir yandan silah ve yangın bombaları temin ettiler. Diğer yandan Osmanlı topraklarında karışıklık çıkararak önceden planlanan olayları tertip ettiler ve mahalli hükümete ve Müslüman halka karşı bir takım yalan ve çirkin sözler söylediler. Ermeniler isyan etmek amacıyla her türlü silahlı ve mühimmatı Avrupa'dan getirterek gerekli hazırlıkları yaptılar. Adana, Payas, Yumurtalik, Karataş, Silifke, Taşucu, Mersin ve Iskenderun sahil­lerinde bulunan Ermeniler aracılığıyla dağlık bölgedeki Bulanık (Bahce), Zeytun, Maraş, Hacin, Gürün ve Kayseri taraflarına silah ve mühimmat sevk ettiler.

     XIX. yüzyılda devlet yönetiminde meydana gelen otoritesizlik nedeniyle Maraş'ta karışıklıklar meydana geldi. Maraş sancağına tayin olunan mutasarrıflar idari görevlerini hakkıyla yapamadılar. Otorite boşluğundan faydalanan yabancılar bu bölgenin hassas yapısını da bildiklerinden iç karışıklıkların bu bölgeden de başlatılmasını düşünüyorlardı. Yapılan savaşlar nedeniyle Maraş'ta bulunan askerin sayısı ister istemez devlet tarafından azaltılmıştı. Maraş bir çok aşiret ve kabilenin yaşadığı hassas bir bölge idi. Mahalli hükümetin yetersizliği ve otoritesizliği, bu aşiret ve ka­bilelerin yasa dışı hareket etmelerini kolaylaştırmıştı. Aşiret ve kabile­lerin eşkıya ile birleşerek köy ye kasabaları talan etmesi şehir hal­kının aşırı derecede rahatsız olmasına sebep oldu. Bilhassa Tacirlü Aşireti ve Zeytun Ermenileri, Ahmet Paşanın öncülüğünde birleşerek 4 Eylül 1855 de Maraş'i işgal ettiler. Devlet'e baş kaldırıp şehri işgal edenler ve halkın mal ve canına zarar verenler, layık oldukları şe­kilde cezalandırılamadığından, Tacirli Aşiretinin isyanından rahatsız olan Maraş halkının devlete karşı olan güven ve bağlılığı zedelenmişti. Bu bölgedeki otorite boşluğunun vukubulması devletin iç ve dış düşmanlarının işini kolaylaştırmıştı. Aynı yıl içinde Zeytun’da (Kahraman Maraş’ın Süleymaniye ilçesi) Ermeni Hınçak partisinin öncülüğünden başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı ve binlerce müslüman öldürüldü. Üç yıl süren bu ayaklanma ve isyanlarda en azından 50.000 müslüman öldürülmüştür. 1893 de önce kayseri, Amasya ve Merzifon’da karışıklık çıkardılar ve yüzlerce müslümanı öldürdüler. 1894 de bu kez Yozgat’ta olaylar patlak verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır’daki köy baskınları ve yakmaları izledi. Anadolu’yu saran Ermeni isyanlarında Taşnak örgütü en önemli etken olmuştur. Silah ve mühimmat yönünden Avrupalıların desteğiyle hiç sıkıntı çekmeyen bu örgüt, özellikle Osmanlı devlet görevlilerini ve ailelerini hedef alarak bunları acımasızca katlediyor, müslüman köylerine baskınlar düzenliyorlardı. 1895 de çıkan olayları, Trabzon, Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van’dakiler izledi. Bu durum II. Abdülhamid’in  tahttan indirilmesiyle de had safhaya ulaştı. 1908 yılına kadar yoğun bir şekilde devam eden bu isyan ve ayaklanmalar Padişah II. Abdülhamid, kontrolü tamamen kaybetmiş, insiyatif Ermeni çetelerin eline geçmiştir. Avrupa basını artık her gün olmasa da oldu gibi gösteriyor ve Ermeni katliamı haberleri vermektedir. 1915 yılına gelindiğinde etnik farklılıklar Rusya, Fransa ve İngiltere tarafından iyice körüklenmiş, Ermeni Taşnak komitasının isyan ve saldırıları başlamıştır. Çeşitli yerlerde isyanlarda ölenlerin sayıları binlerle ifade edilmeye başlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya için Hasta adam olarak gördükleri Osmanlı devletine saldırmanın fırsatını kolluyorlardı.

            30 Ekim 1918  tarihinde Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi sonunda; İtalyan, Fransız ve İngiliz donanmaları İstanbul’a doğru ilerlemektedir. İzzet paşa sadrazamlıktan çekilmiş, yerine Tevfik Paşa geçmiştir. Mütarekenin 7. Maddesi bahane edilerek ülkenin çeşitli bölgeleri işgal edilmiştir. Antalya bölgesi Yunanlılar’a: Adana Mersin. Hatay bölgesi Fransızlar’a; Antep, Urfa, Maraş, Mardin ve Musul bölgeleri İngilizler’e; bağımsız bir Ermenistan için Sarıkamış, Ardahan. Kars ve Ağrı Bölgeleri de Ermeniler’e bırakılmak üzere İtilaf Devletleri arasında anlaşmışlardır. Yine bu anlaşma gereğince boğazlar ortaklaşa yönetilecektir. M. Kemal Atatürk’ün, Nutuk’ta özet olarak anlatmış olduğu bu durum gerçekleşmiş[331];  Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşından yenilmiş sayılarak devletin başşehri İstanbul, Müttefik kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir. Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir.

Vatanın ve milletin kurtuluşu ve bağımsızlığını kazanmasını amaçlayan, Türk İstiklal mücadelesinin en karanlık günlerinde yürekleri vatan sevgisi ve bağımsızlık aşkıyla dolu olan bu milletin evlatları gibi; Urfa, Anteb ve Maraş’ın işgali ve burada cereyan eden olaylar bütün yurtta olduğu gibi 28 Ocak 1920 tarihinde, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisliğinin önderliğinde Gürün ilçesinde, Darende Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Reisliği’nin önderliğinde Darende ilçesinde, bütün halkın iştirakiyle büyük bir miting yapılmış, ve haksız işgaller protesto edilerek, teşkil edilen bir tabur Kuva-yı Milliyenin derhal işgal mıntıkalarından olan Maraş’a sevki kararlaştırılmıştır.

Halka da ilan edilen protesto telgrafında, “Mütareke ahkamına aykırı olarak işgal altında bulunan ve devlet-i ali­yemizin kıymetli parçalarından varidat-ı umumiyesi bu de­rece yekün teşkil eden, Izmir, Bağdat, Adana, Maraş, Urfa ve havalisinin hamiti mülkiyesi uğrunda ve bu haksızlıklara ez cümle Fransızlarla Ermeni Fedaileri tarafından Maraş ci­varında yapılan kıtal ve mezalime son verdirilmek hususun­da...” denildikten sonra, bütün mevcudiyetleriyle Feda-i Can edeceklerini ahd ve misak eden Darendeliler, bir tabur gö­nüllü Kuvayi Milliye teşkil ettirdiklerini ve bu kuvvetin der­hal Maraş’a sevk edileceğini, Makam-ı Sadaret ve İtilaf devletleri temsilcilerine bildirdiklerini ve durumu protesto et­tiklerini bildirmişlerdir. Bu protesto mitingi ve telgrafları Gürün ilçesinde de yapılarak Gürün merkez ve köylerinde toplanan bir tabur asker gönüllü olarak kuvayı Milliyeye katılmak ve Maraş’ı müdafaa etmek için gönderilmiştir.[332]

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşına girmesiyle birlikte tüm Anadolu’da olduğu  gibi Sivas ile ve Gürün İlçesi’nde de Ulusal Kurtuluş Savaşına(Milli Mücadele)canla başla katılarak destek verilmiştir. Gürün İlçesi’nde yaşamakta olan müslüman nüfusu, başta Yemen, Galiçya, Kafkasya, Irak, Trablusgarp, Osmanlı-Rus savaşına, Türk-Yunan Savaşına, Maraş Müdafaasına katılmışlardır. Sadece Suçatı kasabasında Maraş müdafaasında gönüllü olarak 500 kişinin, katılması ve büyük bir kısmının geri dönememsi Gürün ve havalisinin Milli Mücadelede ne denli güçlü katkıda bulunmuş olmasının bir göstergesi ve vatan müdafaasında verdikleri mücadelenin bir delilidir. Gürün İlçesi’ne bağlı bulunan Beypınar Köyünde 90 kişinin katılarak cepheye giden doksan kişiden sadece altısının geri dönebilmesi, ikisinin kör ve ikisinin de topal kalması, ilçemiz Gürün ve köylerinin milli mücadeleye nasıl bir katkıda bulunmuş olduğunu göstermesi bakımından önemli bir sayıdır.

Gürün İlçesi’ne bağlı köylerden Osmanlı’nın son dönemindeki ve Milli Mücadeledeki tüm savaşlara katılanların sayısı her köyde en azından 10-15 kişidir. Bu nüfusu az olan köylerdeki rakamdır. Ama diğer birçok köylerde 100’den fazla kişi katılmıştır. Bunların çoğu ise geri dönememiştir. Ayrıca Gürün halkı Maraş müdafaasına da hem parasal yönden ve hem de 500’den fazla bir kuvvet olarak gönüllü milis kuvvetini kurarak göndermiştir. Gürün İlçesinin her evinde veya her hanesinde Birinci Dünya savaşı esnasında ve İstiklal harbine katılmış olan en az bir şehit ve bir gazi bulunmaktadır. Çeşitli savaşlara katılarak İstiklal Madalyası Sahibi Olan bazı zatların isimleri şöyledir: 1316 doğumlu Ahmet oğlu Nuri Öztürk, 1314 doğumlu Hacı Oğlu Hanifi Taşçı, 1314 doğumlu Mehmet Oğlu Mustafa Sabri Karcı, 1315 doğumlu Abdullah Oğlu İsmail Ecevit, 1315 Mehmet Oğlu Osman Ünlütürk, 1315 Canbek Oğlu  Lokman Karabulut gibi daha bir çok kişi bu madalyayı almışlardır. Bu bilgiler, Gürün Askerlik şubesi Başkanlığı’ndan alınmıştır. Gürün Askerlik Şubesi Başkanlığı binası 01/01/1982 tarihinde hizmete açılmıştır. Gürün İlçesinde İstiklal Madalyası alanlar sadece bu kadar değildir. Bir kısmının kayıtları yoktur. Örneğin Gürün eski Belediye Başkanlarından İsmail Ağazade Şakir Uma İstiklal Madalyası almıştır. Fakat Gürün Askerlik Şubesinde bir çok İstiklal madalyası sahibinin kayıtları yoktur. Gübünlü Müftü Mehmet Naci Kuşcu, Erzincanlı Muhacirinden Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Gürün eski Müftüsü (1919-1930 yılları arasında) İsmail Vehbi/Zihni Oğuz Efendi’nin İstiklal Madalyası bulunmaktaydı. Aldığımız bilgilere göre Gürün Adliyesi, Kaymakamlığı ve Askerlik Şubesi binalarında bundan yıllar önce çıkan büyük bir yangın sonucunda kayıtların büyük çoğunluğu kaybolmuş, bir kısmını da Ankara’ya Genel Kurmay Başkanlığına gönderilmiştir.  Milli Savunma Bakanlığı resmi kayıtlarına göre[333]  Osmanlı-Rus, Osmanlı-Yunan, Trablusgarb, Balkan, II. Dünya savaşı, İstiklal harbi, Kore ve Kıbrıs Barış Harekâtı ve İç güvenlikle ilgili olarak Şehitlerimizden bazılarının kayıtları şöyledir:

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Onuncu Kolordu 90.Alay 2.Tabur 3. Bölük erlerinden Keşçioğullarından Mehmet oğlu Kadir 1311 doğumlu. Kızılören Köyüne kayıtlı 15.09.1915 tarihinde kaleye hücum ederken Hapalkaya’da şehit.

İstiklal savaşı Garp Cephesinde 3. Alay 1. Tabur Suçatı Kasabası nufusuna kayıtlı Keçilioğullarından Süleyman oğlu Abdülkadir, er, 1310 doğumlu. Sandıklı Hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark (Kafkas) Cephesi Suçatı Kasabasından Gülosmanoğullarından Bekiroğlu Abdullah, er, 1299 doğumlu. Sarıkamış Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Davulhüyük Köyünden Kahvecioğullarından İbrahimoğlu Abdülvehab 95. Alay 2. Tabur 5. Bölük erlerinden, 1310 doğumlu. 24.03.1916 Çermit Hattında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 10. Kolordu 90. Alay 2. Tabur 3. Bölük eri. Yolgeçen köyünde Gözüküçükoğullarından İbrahimoğlu Abidin, 1311 doğumlu. 20.04.1915 tarihinde geceleyin muharebede şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 10. Kolordu 90. Alay 1. Tabur 3. Bölük erlerinden 1311 doğumlu. Arapoğullarına mensup Seyit oğlu Ahmet. 28.04.1916 tarihinde Çotan dağında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Arapoğullarından Seyitoğlu Ahmet 1311 doğumlu Yukarısazcağız köyü nüfusuna kayıtlı. 28.04.1916 tarihinde Çoşan dağında Harp Meydanında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi 9. Kolordu 83. Alay 2. Tabur 8. Bölük Hulamızoğullarından Süleyman oğlu Ahmed 1299 doğumlu, er. 30.10.1915 Yassıtepe’deki muharebede şehit.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Toprakoğullarına mensup Süleyman oğlu Ahmet, 1293 doğumlu er. 03.11.1915’te şehit.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Miskinoğullarından Hüseyin oğlu Ali 1307 doğumlu.11.05.1915’te şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi İshakoğullarından 90. Alay 3. Tabur 1. Bölük eri. İshakoğullarından İsmail oğlu Ali.1304 doğumlu. 21.04.1916 tarihinde Meydan Harbinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Molla Ömeroğullarından Ömer oğlu Ali er.1301doğumlu Karadoruk köyünden Sarıkamış Muharebesindeşehit.

İstiklal Savaşı Şark cephesinde Hacıramazanoğullarına mensup Şerif oğlu Ali, er, 1312 doğumlu. Yukarısazcağız köyünden. Bayburt Hart vakasında

Osmanlı-Rus Savaşında Hatipoğullarından Mehmet oğlu Ali 1299 doğumlu 1877 Kars cephesinde Şehit.

İstiklal Savaşında Kürt Alioğullarından Hakkı oğlu Ali Nebi 1303 doğumlu.15.03.1922 müsademede

Birinci Dünya Savaşı esnasında Şark(Kafkas)Cephesinde Seriklioğullarından  Serik Bekiroğlu Battal. er, 1310 doğumlu. Beypınar köyü nüfusuna kayıtlı. 29.10.1915 Ardos Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşında Bektaşoğullarından Bektaşoğlu Bekir, er, 1304 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 08.12.1914 tarihinde Meydan Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesinde Mustafa oğlu Bekir piyade er, 1308 doğumlu. 31.09.1916 yılında Diyarbakır Hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Çanakkale Cephesi Mustafa oğlu Demir, Piyade er, 1307 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı. 30.02.1915 tarihinde Arıburnu Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Filistin Cephesinde  Mehmet oğlu Ebu Halil, er, 1309 doğumlu. 20.11.1918 tarihinde Eşkıya Müsademesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesinde Kerimoğullarına mensup Bayramoğlu Ferhat, er, 1307 doğumlu. 1914 yılında Sarıkamış Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Çopuroğullarından Süleyman oğlu Habip, er, 1311 doğumlu. Karadoruk nüfusuna kayıtlı. 14.04.1915 tarihinde kaleye hücum ederken şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Elbistanlıoğullarından Hacımehmet oğlu Hacı, er, 1297 doğumlu. Göbekören köyü nüfusuna kayıtlı. 0.10.1914 tarihinde Sarıkamış’ın Delübey karyesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Keşçioğullarına mensup Halil oğlu Hacı Ali, er, 1311 doğumlu. Kızılburun köyü nüfusuna kayıtluı. 12.06.1915 tarihinde Müsademede şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Sakalveli oğullarından Abdullah oğlu Hacı Mehmet, çavuş,1300 doğumlu. 28.02.1916 tarihinde Coşan Dağında meydan muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Sakallıoğullarından Ebubekir oğlu Hacı Mehmet, er, 1300 doğumlu.

İstiklal Harbi esnasında Şark Cephesinde Devecioğullarından İsa oğlu Hacı Ömer, er, 1311 doğumlu.26.10.1919 tarihinde Bayburt’ta Hart Vak’ası esnasında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Körismailoğullarından İsmailoğlu Halil, Çavuş, 1311 Doğumlu. Kaşköy nüfusuna kayıtlı. 15.04.1915 tarihinde Kaleye hücum ederken Hapalkaya’da şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Rıdvanoğullarından Ömer oğlu Halil, çavuş, 1303 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepe muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Osmanoğullarından Osman oğlu Halid, er, 1312 doğumlu. Suçatı kasabası nüfusuna kayıtlı. 09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepe muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Süleymanoğullarından Süleyman oğlu Halid, Piyade er, 1285 doğumlu. 00.05.1915 tarihinde Ushan Tortum Nuhurtap Harp hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi İsmailoğullarından İsmailoğlu Hasan, er, 1300 doğumlu. 05.11.1914 tarihinde Altunbulak Muharebesinde şehit.

İstiklal Savaşı esnasında Keleşçioğullarından İbrahimoğlu Hasan, er, 1309 doğumlu. Eskihamal köyü nüfusuna kayıtlı.16.10.1923 tarihinde Meydan Harbinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Hasanoğullarından Mehmet Oğlu Hüseyin, er, Karadoruk köyü nüfusuna kayıtlı.01.05.1936 tarihinde Huyekte şehit.

İstiklal Savaşı Garp Cephesi Hüseyinoğullarından Hasan oğlu Hüseyin, er, 1310 doğumlu. 01.11.1921 Eskişehir hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Abdullah oğlu İbrahim, er. 30.03.1915 tarihinde Sivri gediğinde şehit.

İç isyanlarda Hekimhanoğullarından Alki oğlu İbrahim, er, 1316 doğumlu. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 14.04.1925 tarihinde Şeyh Said harekâtında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Hasanoğullarından Mehmet oğlu İsmail sahra topçusu er, 1309 doğumlu. 20.10.1917 tarihinde Eşkıya Müsademesinde şehit.

İstiklal Harbinde Garp Cephesinde Reisoğullarından Ahmet oğlu İsmail er, 1315 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı.15.09.1921 tarihinde Kavuncu köyünde şehit.

İstiklal Harbinde Garp Cephesinde İsmail oğlu Kadir, er, 1314 doğumlu. Suçatı nüfusuna kayıtlı.03.07.1922 tarihinde sandıklı hastanesinde şehit.

İstiklal Harbinde Caferler oğullarından Muhsin oğlu Kazım er, 1313 doğumlu. 08.08.1921 tarihinde Ankara Merkez hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Galiçya Cephesinde Ali oğlu Mehmet, 1308 doğumlu. 00.07.1916 tarihinde şehit.

Birinci Dünya Savaşında Cabbaroğlularından Hasan oğlu Mehmet, er, 1312 doğumlu. Eskihamal köyünüfusuna kayıtlı. Eşkıya Müsademesinde şehit.

İstiklal Savaşı Garp Cephesinde Hacı Abdullah oğlu Mehmet Bahri, İhtiyat Teğmeni, 1313 doğumlu. 21.07. 1921 tarihinde Seyit Gazi Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Alipaşa oğullarından Ali oğlu Mehmet Rahmi İhtiyat Yedek Subayı 1314 doğumlu. Antep Harbinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Selimlioğullarından Alki oğlu Mevlüt, er, 1313 doğumlu. 01.05.1916 tarihinde Erdekhacı Sırtlarında şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi  Hasanoğlu Mevlüt, er, 1298 doğumlu. 01.06.1915 tarihinde Koman Emrat Sırtlarında Süvari ile müsademede şehit.

Birinci Dünya savaşında Hocaoğullarından Hacıhasan oğlu Mevlüt Ahmet er, 1298 doğumlu. 11.06.1915 tarihinde şehit.

Kore savaşında Gülpınar sülalesinden Musa Çavuş,1930 doğumlu. 06.11.1951 tarihinde 2. Tugay şehit.

İstiklal savaşı garp Cephesinde  Hakkı oğlu Nebi, er, 1303 doğumlu. 05.09.1921 tarihinde Karşı tepe Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Rıdvanoğullarından Bekir oğlu Osman 1312 doğumlu er. Sarıca köyü nüfusuna kayıtlı. 09.02.1916 tarihinde 2600 rakımlı tepede şehit.

Birinci Dünya savaşı Çanakkale Cephesinde Mehmet oğlu Osman, er, 1298 doğumlu. Karahisar köyü nüfusuna kayıtlı. 00.04.1915 tarihinde Kerevizdere Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya savaşı Irak Cephesinde, Kozlucaluoğullareından Ali oğlu Ömer, er, 1308 doğumlu. Kızılburun köyü nüfusuna kayıtlı. 09.11.1916 tarihinde Musul merkez hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi  Davutoğullarından İsmailoğlu Remzi, er, 1302 doğumlu.03.05.1916 tarihinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Çanakkale Cephesinde Mahmutoğlu Salih, er, 1307 doğumlu. Karahisar nüfusuna kayıtlı. Seddülbahir Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi DeliMehmetoğlullarından Mehmet Ali oğlu Süleyman, er, 1303 doğumlu. 16.10.1914 tarihinde Çilhoroz mevkiinde şehit.

İstiklal Harbinde Şark Cephesinde Tiryakioğullarından Mehmet Mustafa oğlu Şaban, er, 1314 doğumlu. 26.08.1922 tarihinde Malatya revir hastanesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Kelhüseyinoğullarından Bektaş oğlu Şeyho 1304 doğumlu, er. Eskihamal köyü nüfusuna kayıtlı. 00.10.1914 tarihinde Zayiat cetvelinden şehit olduğu tesbit.

Birinci Dünya Harbinde Çanakkale de Veli oğlu Şükrü Piyade er, 1296 doğumlu. Reşadiye nüfusuna kayıtlı. 06.03.1915 tarihinde Merkeztepe Muharebesinde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Beyzadeoğullarından Ali oğlu Tacim, er, 1296 doğumlu. Reşadiye nüfusuna kayıtlı. Bozviran Muharebeisnde şehit.

Birinci Dünya Savaşı Filistin Cephesinde Said oğlu Veli, er. 00.05.1915 tarihinde Niham Mıntıkatül Harekâtında şehit.

Birinci Dünya savaşı Filistin Cephesinde Arap sülalesine mensup Seyid oğlu Veli er, 1307 doğumlu. Yukarısazcağız nüfusuna kayıtlı. 14.05.1915 tarihinde Müsademede şehit.

Birinci Dünya Savaşı Şark(Kafkas) Cephesi Koloğluoğullarından Osman oğlu Yusuf, er, 1307 doğumlu. Sarıca nüfusuna kayıtlı. 1914 tarihinde Sarıkamış Muharebesinde şehit.

Milli Mücadele’ye katkısını Gürün İlçesi delegesi olarak Aziziye(Pınarbaşı) Eski Kaymakamı ve Gürün Kazası Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucularından Beypınar’lı Mehmed Malkoç’u ve eski Gürün Müftüsü Gübünlü Müftü Mehmet Naci’yi, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Reisi Eski Gürün Müftüsü Erzincanlı Muhacirinden olan Hacı İsmail Vehbi/Zihni (Oğuz)Efendi’yi Gürün temsilcileri olarak göndermiş ve alınan tüm kararları da desteklemiştir.

Gürün delegesi olarak gönderilen bu iki zatın resmi vesikalarda isimleri bulunamamıştır. Yani Sivas Kongresine katılan delegelerin isimleri arasında bulunmamaktadırlar. Sivas Kongresi ve Atatürk’ün Sivas’a gelişiyle birlikte, Sivas Kongresinin yapılmış olduğu tarihe kadar geçen olayları ve genel durumu incelediğimizde Sivas Kongresine katılan delegelerin  kayıtlarda geçenlerden daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Konunun daha iyi anlaşılması için o günleri kısaca gözden geçirmek faydalı olacaktır. Vatanı sevmek kadar onu korumanın ve dört bir yandan saldıran düşmanlara karşı koymanın(cihad), bir inanç gereği olduğuna inanmış olan halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları ve önderleri olmuşlardır. Bunun  tabii neticesi olarak da bulundukları bölgelerde ilk iş olarak Müdafaa-i  Hukuk Cemiyetlerinin kurmak, halkı bu kutsal savaşa inandırmakla başlamışlardır. Vatan sevgisi ve cihadı, bir iman vecibesi olarak benimsemiş halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları olmuşlardır. Bu yüzden doğrudan doğruya imanın eseri olan olan “zafer”de en büyük hisse onlarındır. Kurtuluş Savaşının gayesini halka anlatarak herkesi bu davaya ve kumandanlara inandırıp harekete geçirebilecek olanlar gerçekten, dini heyecana önderlik eden ulema ve din adamlarıydı. Bu konuda her türlü maddi ve manevi fedakarlıkları onlar yapmışlardır. İşte bunun içindir ki; İlçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır.

Sivas Kongresine Hoca Raif Efendi(Erzurum Murahhası), Şeyh Hacı fevzi Efendi(Erzincan Murahhası), Müftü Tevfik Efendi(Çorum Murahhası)gibi bir çok ulema ve din adamı çevre illerin temsilcileri olarak katılırken ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat bu kutsal savaşta M. Kemal Paşa’nın yanında yer alarak vatanın kurtarılması konusunda üzerlerine düşen görevleri en güzel şekilde yapmaya çalışmışlardır. İşte bu kahramanların büyük bir kısmı resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır. Bu nedenle İlçelerde kurulan bu cemiyetlerin mensuplarından Sivas kongresine çok sayıda katılanların olduğundan hiç şüphe yoktur. Sivas Kongresiyle ilgili olarak yazılmış bir çok eserde bunları görmek ve anlamak mümkündür. Sivas Kongresi’ne katılanların toplamını olduğundan daha çok olarak göstermelerinin sebebini ve dayanağını anlamak bu şekilde mümkündür.

   “Her ne kadar etrafta büyük bir kalabalık mevcud idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas sıfatını haiz değildi. Böyle olmakla birlikte M. Kemal Paşa’nın etrafında böylece murahhas olmayan pek çok kimse mevcuttu. Bunlar, Sivas içinde ve ilçelerinde ve çevre illerde bu tarihi heyecana ortak olmak, milli ve haklı bir davanın kazanılmasında ellerinden gelen çabayı göstermiş milli kahramanlardır. Önemli olan bu desteğin verilmesi ve bu muhteşem zaferin kazanılmasıdır. Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler ilmi bir tesbit amacı taşımaktadır. Fiilen kongreye katılan, geç gelen, gelmeyen ama gönlü Türk Milleti’nin bağımsız olmasında ve ülkenin işgallerden kurtarılmasında olan bütün insanlarımıza sadece minnet borcumuzu ifade etmeyi bir borç sayıyoruz. 

19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkarak, ülke ve Anadolu insanı ile daha sıkı temaslarda bulunmak üzere Amasya’ya geçti. Amasya’dan Valilere, Kolordu Komutanlarına 22 Haziran 1919 tarihinde bir genelge göndererek “Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının tehilkede olduğunu” belirtiyor, 10 Temmuz 1919 da Erzurum’da bir kongre toplanacağını, o güne kadar diğer il delegeleri ile de Sivas’a ulaşabilirse Erzurum Kongresinin delegelerinin de Sivas’ta yapılacak Genel Kongreye katılmak üzere yola çıkmalarını duyuruyordu. Genelgede yer alan en önemli hüküm, “Milletin istiklal ve bağımsızlığını yine milletin istek ve iradesi kurtaracaktır”parolası idi.

Amasya genelgesi, 21/22 haziran 1919 tarihinde Amasya’dan “şifreli” telgraflarla bütübn kolordu ve tümen komutanlıklarına; birer mektupla da valilik ve müstakil mutasarrıflıklara gönderildi. Üç madde halinde gönderilen genelgenin altında III. Ordu Müfettişi ve “Yaver-i Fahr-i Hazreti Şehriyari Mustafa Kemal” imzası vardı. Kazım Karabekir Paşa ve Konya’daki Ordu Müfettişi Mersinli Cemal Paşanın da onayı alındı. Genelge müsvedesi, Ali Fuat Paşa(Cebesoy), Rauf Beğ(Orbay), Refet bele, Mustafa Kemal Paşa ve Onunla birlikte Samsun’a çıkan 18 kişi tarafından imzalandı. Amasya genelgesinde yer alan Sivas Kongresi’nin toplanması ile ilgili cümleler şu şekildedir:

“Milletin istiklalini kurtarmak için, her türlü tesir ve baskıdan uzak bir milli heyetin kurulması gerekmektedir. Bunun için yazışmalar sonunda, Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta Milli Kongre’nin toplanması kararlaştırılmıştır. Fırka ‘parti’ anlaşmazlıkları gözetilmeden her sancaktan, halkın güvenini kazanmış üç murahhasın(delege), mümkün olan çabuklukla yola çıkarılması gerekir. Her ihtimale karşı bunun bir “milli sır” olarak tutulması ve gereken yerlerde yolculuğun değişik adlarla ve kılıkla yapılması lazımdır. Müdafaa-i Hukukı Milliye Cemiyetleri ve Belediye başkanlarınca murahhasların seçilmesi ve yola çıkarılması hakkında, vatanseverlikle yardımcı olmanızı; ve onların adlarıyla yolculuk tarihlerinin telgrafla bildirilmesini istirham eylerim.”

 Mustafa Kemal Paşa, Amasya genelgesini İstanbul’da bulunan bazı kimselere de gönderdi. Ayrıca bir de genel mektup yazdı.

25 haziran 1919 tarihine kadar Amasya’da kalan Mustafa Kemal, 16 Haziran1919 da Amasya’dan hareket ederek, Tokat’a geldi. 26-27 Haziran gecesi Tokat’ta kalan Mustafa Kemal Paşa Ordu Müfettişi ünvanı ile Sivas Valisi Reşit Paşa’ya, Sivas’a hareket ettiğine dair bir telgraf gönderdi. Bir önlem olarak da bu telgrafın gecikmeli olarak çekilmesini emretti.

Mustafa Kemal Paşa, Amasya-Tokat üzerinden Sivas’a geleceği günlerde, Harput(Elazığ) Valiliğine atanmış olan Kurmay Albay Ali Galip Bey, Sivas’a uğrar. Amasya Genelgesi yayınlanmış ve büyük ses getirmişti. Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in girişimleri ile Mustafa Kemal’in görevinden alındığı, kendisiyle hiçbir işlem yapılmaması ile ilgili bildirisi her tarafa ulaşmıştı. Tabi ki Sivas’a da. Ancak Mustafa Kemal’in azil işi resmen gerçekleşmemiştir.

26 Haziran günü ilgililere bir de genelge yollayan Ali Kemal, halktan askerler tarafından verilecek emirlere uymamalarını istiyordu. Aynı gün Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ile Ali Kemal, Kabinenin milli duygularla yoğrulmuş olan üyeleri tarafından istifaya mecbur edildiler. Ali Kemal’in Genelgesi 15 ve 20. Kolordu komutanlarının tepkisine sebep oldu: Memleketin 9 Kolordu ve Üç müfettişlik bölgesine ayrıldığını Müfettişlerin sadece askeri değil, sivil memurlara da emir verebileceklerini açıkladılar. Bu tepkiyi dikkate almayan Harbiye Nezareti, 3. ve 15. Kolorduların doğrudan Harbiye Nezareti ile haberleşeceğini ve Mustafa Kemal Paşa tarafından verilen telgrafların kabul edilmemesini bildirdi.

Ali Galip, Sivas Valisi Reşit Paşaya baskı yaparak Mustafa Kemal’i tutuklamasını ister.

Henüz Amasya’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, Sivas’a gönderdiği Sağlık Başkanı İbrahim Tali Beyden yaşanan gelişmeler hakkında bilgi almaktadır. Tokat’tan Sivas’a varış süresi olan altı saatin sonunda çekilmek üzere bir telgraf çektirir. Sivas’a yaklaştıkları sırada Sivas Valisi Reşit Paşanın makamında şu olay yaşanmaktadır:

Mustafa Kemal ile ilgili iki vali arasında tartışma alevlenmiştir. Bu sırada içeriye Hürriyet ve İtilaf Partisi Sivas Şube Başkanı Halit Bey ve Belediye Başkanı girer. Ali Galip konu ile ilgili konuşmayı sürdürünce, Halit Bey: ”Tutuklamazsanız vatan haini olursunuz.” dedi. Halit Beyin lafını kesen Vali Reşit Paşa: “Bir kelime daha söylerseniz dışarı çıkarırım.” Diyerek uyardı. Sivas Valisinden yüz bulamayan bu insanlar konaktan ayrılarak Sivas’ın an kalabalık caddelerine Mustafa Kemal’in hain,asi,muzır(zararlı) bir adam olduğunu, görevinden uzaklaştırdığını, yakalanarak İstanbul’a gönderileceğini belirten yaftalar, bildiri, astılar. Vali konağında tartışma devam ederken Mustafa Kemal’in telgrafı gelir:

“Şimdi Tokat’tan Sivas’a doğru hareket olunduğunu ve Zat-ı Devletleri ile şereflenmek imkanının gerçekleşmek üzere bulunmasından dolayı samimi surette duygulandığını arz eylerim.” III. Ordu Müfettişi M. Kemal.”

Telgrafı alan Reşit Paşa, Ali Galip’e uzatarak “Buyrun, okuyun sonra da kalkın tertibat alın, Üçüncü Ordu Müfettişini yakalayın.” Dedi. Ali Galip ve yanındaki Halit Beyler şaşkınlık içindedir. Telgraf hareket saatini fark eden Ali Galip: “Geliyorum değil, gelmiş. Hemen hemen Sivas’a girmiş. Çünkü telgrafın keşide saati üzerinden altı saat geçmiş!” Bu kaydı fark edememiş olan Reşit Paşa, Mustafa Kemal’in gelmek üzere olduğunu anladı. Ali Galip‘e dönerek:” Ben Paşayı karşılamaya gideceğim. İsterseniz siz Halit Beyin temin edeceği kuvvetle kendisini tevfik ediniz.” Dediğinde, Ali Galip gafletten uyanıyormuş gibi başını kaldırdı: “Onunla Harput’ta karşılaşsaydık, dediğimi mutlak yapardım. Lakin burada mesuliyet size aittir!” Diye cevap verdi....

Karşılama hazırlığı için zaman kazanmak isteyen Vali, olayları kısaca anlattığı İbrahim Tali Beyi, Paşaya karşı gönderir. Sivas girişindeki Numune Çiftliği’nde Mustafa Kemal ile buluşan İbrahim Tali Bey, olup bitenleri anlatır. Durumdan şüphelenen Mustafa Kemal Paşa, hemen şehre girmek istediği bir sırada valinin de buluşma yerine geldiğini görür. Bir önlem olarak valiyi otomobilinde yanına oturtan Mustafa Kemal, şehre bu şekilde girer. Vali Reşit Paşa hatıralarında karşılaşma ile ilgili şu anılarını anlatır:

“...çiftliğin önüne ulaştığım zaman Paşayı, yanındakilerle birlikte otomobillere binmeye hazır bir vaziyette buldum. Halbuki geridekilere hazırlanmak, araba,at bulup istikbale çıkmak fırsatı verebilmek için Paşanın-en az bir saat-çiftlikte kalması lazımdı. Bu sebeple, hemen otomobilden indim. İnsan kılığına bürünmüş dehadan başka bir şey olmayan Paşayı candan gelen sevgi ve saygı ile selamladım.

-Hoş geldiniz amma, şehre gitmekte acele buyuruyorsunuz. İlk kahvemizi burada içmek tenezzülünde bulunmaz mısınız?

-Hayır, hayır. Kahveye lüzum yok. Hemen hareket edeceğiz. Dedi ve bana kendi otomobilini göstererek ilave etti.

-Siz de yanıma buyurunuz.

-Rauf Beyefendiyi, zatı alinizden ayırmak istemem. Ben müsaadenizle, kendi otomobilime bineyim.

-Olmaz, yanıma geliniz.

.........

Otomobil şehre doğru hareket edince ben, -içimi kaplayan neşenin zoruyla–bir şeyler söylemek ve paşayı da söyletmek arzusuna kapıldım:

-İnşallah yolculuğunuz iyi geçti!

O ruhumu okumak ister gibi, derin derin yüzüme baktı, en inatçı dimağlarla her sırrı itiraf ettirecek bir sesle şu cevabı verdi:

-Sen, onu bunu bırak ta, Sivas’ta yapılan hazırlıkları anlat: Beni tevfik etmek için kaç kişi bulabildin ve bunları nerede pusuya yatırdın?

-Aman Paşam, bu nasıl söz? demekten başka bir karşılık bulamayacak kadar şaşırmıştım ve bu ağır bühtanın, töhmetin ruhuma hissettirdiği eza altında bunalmıştım.

O, ıstırabımı anladı, gözlerinde beliren bir tebessümle idrakimi şevke getirdikten sonra- ciddiyetini bozmadan- anlattı:

“Ali Galiple yaptığınız münakaşalardan haberim var. Fakat beni Numune çiftliğinde alıkoymak için İbrahim Tali Beyi memur edişinizden, şahsen de aynı teklifte bulunmanızdan şüphelendim. Ali Galip’in sizi de kendisine uydurmuş olmasına ihtimal vermedim. Sizi otomobilime alışım da, bu şüphe yüzündedir. Yanımda rehine gibisiniz. Şayet bir pusu varsa sizin, belki de benden önce, kurban gitmeniz muhakkaktır.”

Gözlerim yaşarıyordu. O, gülümseyerek ilave etti:

-İhtiyat iyi şeydir. Size de tavsiye ederim ve bu macerayı unutmamanızı isterim!

Beş dakika sonra, Üçüncü Kolordu Kumandanlığı dairesi önünde otomobilden iniyorduk ve ben, Paşanın bir zabite şu emri verdiğini duyuyordum:

-Burada bulunan Harput Valisi Ali Galiple onun İstanbul’dan beraber getirdiği kimseleri buldurun, buraya getirin!

Atatürk ise şehre girişini ve izlenimlerini şöyle anlatır:

“Telgraf Sivas’a geldiğinde Mustafa Kemal Paşa da Sivas’a gelmişti. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Vilayetine girişini Nutuk’ta şöyle anlatmaktadır: ”Sivas şehrine girerken caddenin iki tarafı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askeri birlikler tören düzeni almış bulunuyordu. Otomobillerden indik, yürüyerek askeri ve halkı selamladım. Bu manzara Sivas’ın muhterem halkının ve Sivas’ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne kadar bağlı ve sevgiyle dolu olduğunu isbat eden canlı bir şahitti....”

Doğruca Kolordu binasına giden Mustafa Kemal Paşa, Ali Galip ve yardakçılarını getirtir. Ayakta bekleterek onlara ne yapmak istediğini sert bir üslupla anlatır. Gece görüşme isteyen Ali Galip: “Elazığ Valiliğini kabul etmekten maksadım, sizin yolunuzda hizmet etmekti. Sivas’ta direktiflerinizi almak için kalmıştım” sözlerini delillerle uzun uzun anlattı. Mustafa Kemal “Bizi sabaha kadar oyalamak suretiyle başardığını da itiraf etmeyelim” diyecektir.

Mustafa Kemal Paşa, 28 Haziran 1919 da Sivas’tan hareket etti. Sıkıntılarla geçen bir haftalık yolculuktan sonra 3 temmuz 1919 günü Erzurum’a ulaştı. Anadolu’ya ayak basışından beri uğradığı bütün yerlerde olduğu gibi Erzurumda’da coşkun gösterileri ve halkın sevgi seliyle karşılandı. 15. Kolordu Komutanı İstiklal Harbimizin Değerli Kahramanı Kazım Karabekir Paşa, “Ben ve Kolordum, hepimiz emrinizdeyiz Paşam”diyerek en büyük manevi destği vermiştir. [334]

Sivas Kongresi, şark ve garptaki “Kuva-yı Milliye” çalışmalarını birleştirerek T. B. M. M. Devresine geçişi sağlayan önemli bir aşamadır. Hakikatte bu iş, “Erzurum Kongresi”nde temin edilmiş sayılabilirdi. Fakat bu kongrede hakimiyet(insiyatif) M. Kemal Paşa’nın elinde değildi. Hatta O’nun kongreye dahil edilebilmesi bile mesele olmuştu. Bu yüzden O, sırf hakimiyet ve idaresinde bir kongre toplayarak “Erzurum Kongresi’ne nazaran daha kuvvetli bir duruma geçmek istiyordu. İşte Erzurum Kongresi gibi gaye ve hedefleri açığa kavuşturan bir aşamadan sonra Sivas’ta yeni bir kongrenin yapılması gerekliydi. [335]

23 Temmuz 1919 da yapılan Erzurum Kongresine Sivas’tan delege gönderilmiştir. Erzurum Kongresine katılan Sivas vilayeti delegeleri ise şu zevattan oluşuyrodu:

Mor’alizade Mehmet Fazlullah              Sivas-merkez

Mütevellizade Yusuf Ziyaeddin             Sivas-merkez

İbrahim Süreyya (Yiğit)             Amasya

Mumcanoğlu Mahmut Cemil (Şencan)            Şebinkarahisar

Serdarzade Mehmet Mustafa               Mesudiye

Hacı Mehmet Sırri (Kaymaz)                Reşadiye

Recep (Emekli Yüzbaşı)                      Zara

Mehmet Rif’at (Arkun)                           Tokat

Hakkı Bey (Çiftçi)                                  Suşehri

Hüseyin Efendi (Emekli memur)          Alucra

23 Temmuz 1919 de Erzurum’da toplanan  kongre 7 Ağustos 1919 da sona erdi. “Yurdun bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı. İşgalcilere karşı milletin kendini savunacağı gerekirse geçici bir hükümet kurulacağı, her işte milletin iradesinin geçerli olduğu manda ve himayenin kabul edilemeyeceği, Meb’uslar Meclisinin hemen toplanması gerektiği”bir beyanname ile kararlar ve prensiplerle ilan edildi. (8) Bu kararları uygulamakla görevli bir Heyet-i Temsiliye seçildi. Dokuz kişilik bu heyetin başına getirilen Mustafa Kemal, Erzurum Kongresinin dağılmasında sonra bölgede bir müddet daha kalarak heyet-i temsiliye Başkanı sıfatıyla Doğu vilayetlerindeki cemiyetin teşkilatını yaymak için gerekli işlerle uğraştı.

Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresine katılmak üzere 29 Ağustos 1919 da Erzurum’dan ayrıldı. Amasya Tamiminde belirtildiği üzere Anadolu’nun her yönden güvenli yeri olan Sivas’a doğru yola çıktı. Erzurum’dan Sivas’a gelişlerini “Nutuk’ta” şöyle dile getirmektedir: “Nihayet, efendiler! Ağustos içinde her taraftan bir takım temsilcilerin Sivas’a hareket ettikleri ve bir kısmının Sivas’a gelmeye başladıkları anlaşıldı. Sivas’a gelen temsilciler tarafından Sivas’a ne vakit hareket edeceğimiz sorulmaya başlandı. Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Fakat şimdiye kadar verdiğim bilgilerden anlaşılmıştır ki, Sivas Kongresi’nin amacı Doğu ve batı Vilayetlerinin ve Trakya’nın. Yani bütün ülkenin birliğini sağlamaktı. Bu sebeple doğu vilayetlerinin bu kongrede, temsilcileri bulunmak icab ederdi. Bu vilayetlerden Sivas Kongresi için temsilciler seçtirmeye kalkışmak pratik olmayan bir fikirdi. Erzurum Kongresi’ni yapan temsilcilerin, Sivas’a gönderilmesine kalkışmanın da mümkün olmayacağı anlaşılıyordu. Zaten Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk cemiyeti adına, kendi vilayetlerinde yetki almış olan bu temsilcilerin daha genel bir amaç için yetkileri de yoktu. Bu bakımdan, Erzurum Kongresi’nin Sivas Kongresi’ne Doğu Vilayetleri adına, bir temsilci heyeti göndermeye yetkisi olmayacağı da meydandaydı. Yeniden temsilci seçtirmeye kalkışmak ne kadar pratik değilse, bir takım kurallar çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o kadar pratik değildi. En basit ve pratik çare, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’a götürüp kongreye katılmasını sağlamaktı. “Nihayet, Heyet-i Temsiliye Üyeleri olarak Erzurum’dan üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sivas’ta bulduğumuz Bekir Sami Bey ile beş kişi olduk ve Sivas Kongresine katılan temsilcilerin kartlarını incelemek gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Heyet-i Temsiliye mühürü ile mühürledim.

“Heyet-i temsiliyeden:

Mustafa Kemal paşa,

Rauf Bey,

Ulema(Din bilginleri)dan Raif Efendi,

Erzincan’dan Şeyh Fevzi Efendi,

Bekir Sami Bey,

Yukarıda isimleri yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına, Sivas Kongresinde bulunmak üzere Erzurum Kongresi’nce vazifelendirilmişlerdir.[336]

29 Ağustos 1919 da Mustafa Kemal ve arkadaşları Erzurum’dan Sivas’a gelmek üzere yola çıkarlar. Erzincan’dan şeyh Fevzi Efendi(Baysoy/Fırat)de kafileye katılarak Sivas’a hareket ederler. 2 Eylül 1919 günü tüm yurtta olduğu gibi Sivas’ta da çok önemli bir gün yaşanmaktadır. Atatürk’ün Sivas’a geldiği gün, çok büyük bir karşılama töreni düzenlenmiş, şehirde bulunan tüm fayton ve yaylı arabalar bu işe tahsis edilmişti. O gün Sivas halkı, genciyle, yaşlısıyla, kadını ve erkeğiyle Erzincan yolu üzerine dökülmüş, çok büyük heyecan ve coşkuyla Mustafa Kemal ve arkadaşlarını karşılamak için evlerinden çıkmışlar Kılavuz tepesinde onları gözlüyorlardı. O zamanki Hürriyet ve İtilaf Partisi mensupları hariç, memleketin ileri gelenleri bu karşılamaya katılmıştı. Kalabalık halk kitlesi, şehrin girişinde toplanmış, dört-beş kilometre mesafede çadırlar kurulmuştu. Sivaslılar, Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa görüyorlardı. Bütün Anadolu insanları gibi “Sarı Paşa” lakabıyla Çanakkale’deki şöhretinden tanıdıkları Paşanın, meydana çıkacak, hatta Sivas’a geleceğini ve ülkeyi bu zor durumdan kurtaracağını biliyorlardı. Evet O’nu Sivas’ta ilk defa 27 haziran 1919 günü bizzat görmüşlerdi. Ama O’nu daha önceden tanıyorlardı. O tarihlerden evvel Sivas ve havalisinde tanınan alim ve evliyaların bir çoğu manevi işaretlerle; Mustafa Kemal Paşa’nın zuhur edeceğini, memleketi ve milleti bu zor durumdan kurtaracağını haber vermişlerdi. Bunlardan birisi de Sivas ve havalisinde, büyük bir evliya olarak tanınan Karayün bucağına bağlı Törnüklü Şeyh İbrahim idi.  Şeyh İbrahim 1842 yılında Törnük’te doğmuş ve 1927 yılında vefat etmiştir. Hakkında bir takım menkıbeler anlatılmaktadır. İşte Törnüklü Şeyh İbrahim Efendi’nin kerametlerinden biri de Atatürk’ün geleceğini işaret etmesidir. Bir soru üzerine Şeyh İbrahim Efendi: “Sarı benizli, çakır gözlü, ismi Kemal adında birisi ortaya çıkacak, bu kişi büyük bir komutan ve devlet adamıdır. Onun kılıcının hem arkası hem önü kesecek; yani hem içte, hem dışta etkili olacak. Ona uyun ve yardımcı olun, verginizi verin” diyordu. Bu yüzden Sivaslılar, Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa görmüyorlardı. Bütün Anadolu insanları gibi “Sarı Paşa” lakabıyla Çanakkale’deki şöhretinden tanıdıkları Paşayı, ilk defa 27 haziran 1919 günü bizzat görmüşlerdi. Sivas caddelerindeki duvarlarda Mustafa Kemal paşa için “hain, asi, muzır” ifadelerinin yer aldığı bildirilerin asıldığı, tutuklanacağı söylentilerinin dolaştığı bir sırada, O’nu yine coşku ile karşılamışlar ve Erzurum Kongresi’ne giderken uğradığı Sivas’ta bir gün misafir etmişlerdi. Herkes O’nu ve arkadaşlarını karşılamak için büyük heyecanla bekliyordu. Şehrin  en az beş kilometrelik mesafesine kadar çadırlar kurulmuş her yerde onu bekleyen insanlar vardı. Mustafa Kemal’i ve beraberindekileri getiren otomobillerin Seyfebeli’nden görülmesi ile Sivas halkı büyük bir sevinç dalgasına kapılmıştı. Atatürk bu muhteşem kalabalık dolayısıyla ve günün meseleleri hakkında kısaca görüşmelerden sonra ancak güneş batarken şehire girebilmiştir. Kılavuz tepesinde karşılanan paşa ve beraberindekiler, coşkun gösteri ve alkışlarla girdikleri Sivas’ta, ikametlerine  ayrılan Mekteb-i Sultani binasına geldiler. Mustafa Kemal Paşa, Sivas’a gelmeden önce Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesini teşkilatlandıran, Sivas Kongresi için yapılan hazırlıklarla yakından ilgilenen ve sonradan Sivas Milletvekili seçilen Rasim başara, O’nu şu sözlerle anlatmaktadır: “Mustafa Kemal Paşanın o günkü kıyafeti hala gözümün önündedir. Haki renkte sivil bir avcı elbisesi, başında kalpak, göğsünde harp madalyası taşıyordu.” Vali Reşit Paşa, mektebin kapısındaydı. Paşayı burada karşıladı ve “Hoş geldiniz” diyerek ayrıldı. Bu davranış Mustafa Kemal paşa’nın dikkatini çekecek ve bu sebeple onun hakkında: “Diplomat Vali, şehir dışında bizi karşılarsa işine elvermeyecek, mektep kapısına gelmezse bizi gücendirecek. Ne yapsın” dedi ve ekledi. “Haksız değil. Henüz bizim mi, İstanbul’un mu ağır basacağını kestiremiyor.”diyecektir. Akşam onurlarına yemek verilir. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Valisi Reşit paşaya dönerek: “Mösyö Bruno nerede? Bizi tutuklamak için tertibat almakla mı, yoksa Sivas’ı istila ve işgal için ordu toplamak ile mi meşgul? Vali Reşit paşa’nın: “Malatya’ya doğru firar ile meşgul.” Cevabı üzerine Mustafa Kemal’in tılsımlı gözleri heyet arkadaşlarının üzerinde anlamlı anlamlı dolaşır.

Erzurum Kongresi tamamlanmış, sıra Amasya Genelgesi ile duyurulmuş olan Sivas’ta toplanacak milli kongreye gelmiştir. Ancak İstanbul Hükümeti ve İtilaf devletleri, var güçleri ile kongreyi engellemeye çalışmaktadır. Sivas’ta ortaya çıkan bu nitelikteki girişimlerden birini Vali Reşit Paşa, hatıralarında şöyle nakleder:

“Sivas’ta Fransızlara ait birtakım müesseseler vardı. Büyük Harp (1.Dünya Savaşı) sırasında bunlara hükümetçe el konulmuştu. Fransız Hükümeti şimdi onları teslim almak arzusuna düşmüş ve müesseselerin sahibi vaziyetinde bulunan Cizvit papazları ile iki üç zabiti Sivas’a göndermiş, bu zabitler usulen, Vilayet makamını ziyaret ettiler. Ben de bu ziyareti iadeye gittim. Bir müddetten beri Sivas’a bulunan Jandarma Müfettişi Binbaşı Mösyö Bruno, işte bu ziyaret sırasında benimle hususi suretle görüşmek istedi ve başka bir odada Sivas Kongresine temas ederek böyle bir teşebbüsün hem devlete, hem şahsıma felaket getirebileceğini söyledi. Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı) de aynı sözü tekrar edip durması sebebiyle telaşa düşmekten kendimi alıkoymam güçtü. Fakat Mösyö Bruno, ertesi günü beni görmeğe geldi. Kongrede Fransa aleyhinde kararlar alınmazsa ve kendisine de müzakere hakkında tarafımdan gerçek ve dürüst olarak bilgi verilirse muhtemel tehlikelerin önüne geçebileceğini anlattı. Bu sefer telaşım son halde çıktı, çünkü bu adamın dün doğru fakat bu gün eğri konuştuğuna zahip oldum. O, benim düşünceme göre Kongrenin toplanmasını temin etmek ve sonra Adana’dan ansızın gelecek Fransız kuvvetlerine kongre üyelerini tutuklatmak ve Vilayeti işgal ettirmek istiyordu.”

Vali Reşit Paşa, bu sıkıntısını Rasim Başara’ya açar. O’nun tavsiyesi ile Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal Paşaya konuyu iletir. Paşa, göderdiği uzun telgrafla onu yatıştırarak, kaygılarının yersiz olduğunu anlatır.[337]

Karşılıklı uzun haberleşmelerden ve Sivas Müdafa-i Hukuk-i Milliye mensuplarının baskılarından sonra Sivas Kongresi’nin toplanması yaklaşınca gelecek temsilciler ve katılanlar için hummalı bir hazırlık başladı. Bu hususta Sivas Valisi Reşid Paşa, şu bilgileri vermektedir:

“Kolordu Kumandanı, Miralay İbrahim Tali bey, sabık meb’us Rasim Bey, Sivas Müftüsü Abdürrauf, Emir paşa gibi zatlar, bu hazırlıklarla özellikle ilgileniyorlardı. Bunlardan bir kısmı, kongre heyetinin emniyet altında çalışmasını sağlamak için son hazırlıklarını yapmağa uğraşıyorlardı. Müftü Efendi Erzurum yolcularına parlak bir merasimi yapmak vazifesini almıştı. Cübbesinin eteklerini toplayarak ev ev, dükkan dükkan dolaşıyordu.[338]

 Sivas Valisi Reşid Paşa, daha önce vilayetteki kuva-yı milliye çalışmaları hakkında izahat isterken de teşkilat mensuplarından şu cevabı almıştı:

“...o kadar kalabalık değiliz. Fakat başta müftü olmak üzere ulema takımı hemen hemen hepsi bizimle beraberdir...”[339]

Hakikaten ulema bu faaliyette baş rolde idi. Nitekim M. Kemal Paşa’nın Erzurum’dan Sivas’a girişinde tüm kaynaklar “...Hoca Fevzi Efendi, Raif Efendi ve Rauf Bey’le otomobilden indiler”demektedirler. Kongrenin açıldığı salon Türk Bayraklarıyla donatılmıştı. Reis kürsüsünün üstünde de “Tuğra-yı Hümayun” bulunuyordu.

Mazhar Müfit Kansu, kitabının 4 Eylül 1919 öğle vakti...”diye başladığı Sivas anıları bölümünde 2 Eylül’ü 3 Eylül’e bağlayan geceyi uyuyarak geçirdiklerini, dinlendiklerini belirttikten sonra şöyle devam eder: “...dün sabah (3 Eylül 1919 ) erkenden çarşıya ve Sivas’ı gezmeye çıktı. Bu sabah gezmelerine ve halk ile temaslarıma devam ettim. Sivas’ta çok elektirikli hava var. Bu elektrikli havayı yapan üç vaziyettir. Hürriyet ve İtilaf Partisinin ve İstanbul’daki çeşitli muhalefetin entrikaları ve İstanbul Hükümeti’nin propangandası. Milli Mukavemet ruh ve fikrin halk geneline hakim oluşu ve Sivas Kongresi’ne Milli İrade’nin gerçekleşmesi yolunda büyük bir inançla bağlanması. İstanbul’dan gelen bazı delegelerin bütün kurtuluş ve çare ve önlemlerin ecnebi himayesinde ve Manda fikrinda aramalarıve bu hususta telkinlere başlamaş olmaları. Bununla beraber, Sivas Yaylası’nın öz evlatları istisnasız milli iradenin akışı yönünden his ve fikirlerini belirtmiş bulunuyorlar.  “Görüştüğüm hemen bütün Sivaslılar, en kuvvetli inanç ve iman hissiyle milli mücadeleye ruh ve bilincine bağlı bulunuyorlar. Bilhassa Şekercizade İsmail Efendi isminde bir kişi ile tanıştım. Bu kişi, evinde eşyalar getirterek Mustafa Kemal’in odasına koydurdu. Otelde kalmaları Mustafa Kemal tarafından uygun görülmediğinden, 20 kadar delegeyi kendi evinde barındırmıştır. Fazla zengin değildi. Fakat, fedakarlıktan kaçınmayan koyu bir vatanseverdi. Şekercizade İsmail Efendi beni dükkanına götürdü. Beraber kahve içtik. Dükkanda daha bir çok Sivaslı tanınmış kimseler vardı. İsmail Efendi beni,  fikirlerimi, ileri durum hakkındaki düşüncelerimizi araştırırken ben de O’nun his, düşünce ve fikirlerinde Sivas halkının düşünceleri hakkında bir sondaj yapmış oldum.” “Gerek İsmail Efendiyi, gerek dükkandaki bütün Sivaslıları, fevkalade insaniyetli, vatansever, davaya ve mücadele azmine ve hazır buldum. İsmail Efendi: “Günlerdir Mustafa Kemal paşa Hazretlerini bekliyorduk. Erzurum’da hareketleri ve yolda bulundukları duyulunca, halk sevince boğuldu. Hele ayın ikisinde burada bulunacakları belli olunca, halkın sevincinin, coşkulu gürültüsünün sonu yoktu. Tabii gördünüz; atı olan atı ile, Faytonu olan faytonu ile, yaylısı olan yaylısı ile ve ayağına güvenen ayağıyla kendisini kılavuz tepesine attı. Çarşıdaki dükkanlar kapandı.  Herkes yollara döküldü. Sivas’ta yapılan büyük karşılama Kemal Paşanın şahsında Milli Mücadeleye ne büyük ölçüde bağlandılklarını göstermeye yeter bir belirtidir.” Dedi.

“Kamil ismindeki bir başka tüccar da şunları ilave etti. “Müftü Abdürraif Efendi, Kolordu Komutanı Selahattin ve Eski Sivas Meb’usu Rasim Beyler de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ve heyetini karşılamak, konuk etmek hususunda büyük çaba sarfettiler. Gerçekten Hürriyet ve itilaf’çılar; Mustafa Kemal Paşanın girişimleri bir ittihat ve Terakki manevrasından ibaretttir.” Diyerek halkın fikirlerini çelmek husunda ellerinden gelen her türlü gayreti gösterdiler. Başarılı olamadılar. Hatta Emiri paşa, Hürriyet ve İtilaf’tan uzaklaşarak Paşanın karşılanma törenine koştu. Bekir Sami Bey’in ikna ve emirlerinden ayrılmadı.”

Lord Kinross ise o günleri kitabında şöyle anlatıyor; “ Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 da beyaz badanalı klasik bir lise binasında toplandı. Bahçeye yeni kolordu komutanı Selahattin Bey’in askerlerinin kullandığı bir tane koruyucu sahra topu yerleştirilmişti. Toplantılar, taşra teşkilatına göre süslenmiş, uzun ve dikdörtgen biçiminde sınıfta yapılıyordu. Sivaslılar, döşemeyle duvarları getirdikleri halılarla süslemişlerdi. Odanın bir ucuna bir kürsü konmuş, tahtanın çatlaklarını örtmek içinde üzerine bir namaz seccadesi serilmişti. Temsilciler, üstünde mürekkep okkası koymak için delikler olan yarım düzine kadar kaba okul sıralarına oturmuşlardı. Mustafa Kemal’e ayrı bir masa verilmiş,m arkasındaki duvara da üzerinde “Padişahım çok yaşa” yazılı bir halı asılmıştı. Ancak o, bu halıyı, havı dökülmüş koltuğuna öreterek üzerine oturmayı daha uygun buldu. Bununla beraber, çoğunlukla öteki üyelerle bir arada oturuyordu. Yanda onun için hazırlanmış olan yatak odasında geniş bir demir karyola, yaldız taklidi pirinçten lambalar ve özel toplantılar için birkaç sandalye bulunuyordu. Yatağın üstünde, fiyonklarla, çiçek motifleriyle ince, ince işlenmiş ipek bir örtü serili idi. Bu örtüyü, Sivaslı bir genç kız, cehiz sandığından çıkararak, Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmişti. Kongre üyeleri en çok fasulye, pilavdan ibaret okul yemeği ile karınlarını doyuruyor  ve şehirdeki evlerde misafir kalıyorlardı. ”Sivas Kongresi delegelerinin yemeklerini ilk günlerde Sivas belediyesi karşılamıştır. Belediye başkanı Abdülhak bey de Sivas Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biriydi. Sadece yemek değil O, bütün konularla da ilgileniyordu. Daha sonra yemekler lise binasının alt katındaki yemekhaneden pişirilmeye başlanmıştı. Aşçılığı Osman Efendi yapıyordu. Delegelere her gün iki öğün yemek çıkarıyordu. Yemekler, üç tabaktan az olmuyordu. Aşçı Osman Efendi, Ulu Önder Atatürk’ün en çok sevdiği yemeğin kuru fasulye olduğunu söylerdi. Yemeklerin giderleri belli ölçüde Sivas’ın varlıklı aileleri tarafından karşılanıyordu. Bitlisli Şevki, Darendeli Osman ve diğerleri gibi zevat karşılıyorlardı.[340]

“Akşamları kahvede domino oynayarak ya da Kızılırmak üzerindeki Eğri köprüye doğru gezmeye çıkarak vakit geçiriyorlardı. Sivaslılar burada onlarla konuşup kongreden haber sorarlardı. Rauf Beye yaklaşıp konuşmak kolay oluyordu. Ancak Mustafa Kemal uzak duruyor, mümkün olduğunca Kongre binasından çıkmıyordu. Orada yalnız delegelerle ve şehrin ileri gelenleriyle toplantılar yapıyor; onları inandırmak, aydınlatmak ve ikna etmekle meşguldü...”demektedir. Lord Kinross’un Mustafa Kemal Paşa’nın halktan uzak duruşu ile ilgili değerlendirmesi, savaş yıllarının güvenlik önlemlerinden kaynaklanıyordu. Çünkü O, milli mücadelenin önderiydi. Tedbirli davranmak durumundaydı. Anadolu, yabancı ajanların kaynaştığı belirli günleri yaşıyordu. Ancak aşağıdaki hatıra Kinross’u yalanlamaktadır: Kongre günlerinin haberleşme memurlarından Rıfat Bey, hatıralarını anlatarak bu konuda şöyle demektedir: “Atatürk, akşamları Rauf Bey yanında olduğu halde Yaldızlı çeşme’ye kadar yaya olarak halk arasında gezer ve geri lise binasına dönerdi. Telgrafhanemiz ise, Paşanın en çok girip çıktığı dairelerdendi. Bizim tahta sandalyeler üzerinde oturmayı çok severdi. Maiyetindeki arkadaşlarıyla şeref verir, saatlerce kalırdı.” Atatürk Cumhuriyet sonrası da yurt gezilerinde hep halkıyla birlikte ve iç içe olmuştur. Hem sonra Kinross’un kitabında Atatürk’ün, “Padişahım çok yaşa” yazılı halıyı altına alarak oturmuş olduğunu söylemesi o günkü şartlarda yapılması mümkün olmayacak bir hareket olmadığı  gibi; nerede ve ne zaman, nasıl davranılması gerektiğini çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşanın sözde yapmış olduğu bu hareketi, O’nun kişiliği ile de asla bağdaşır bir durum değildir. Yazarın hayal dünyasının bir ürününden başka bir şey değildir.[341]

”4 Eylül 1919 gününü Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatıyor; “Kongre; gününde yani Mustafa Kemal’in tayin ettiği ve her türlü engeli aşarak Sivas’a ulaştığı günün akabinde toplandı. Milli tarihin büyük Türk Rönesansı, ihtilal ve kurtuluş kongresi, diye anacağı  Sivas Kongresi gelecekteki her 4 eylül bir milli bayram günü olarak kutlansa yeridir. 4 Eylül 1335/1919 hakikaten Türk tarihinde başlı başına bir dönüm noktası olmuş; milli kurtuluş tarihinin, vatan bütünlüğü adına temelini Sivas Kongresi teşkil etmiştir. Mustafa Kemal Paşayı coşkun gösterilerle karşılayan ve bağrına basan Sivas halkı saat 13’ten itibaren mektebi Sultaniye giden yolları doldurmuştu. Kongre binası tasarlanan mektebi Sultanin(Kongre Binası) önü mahşer gibiydi. Günün Perşembe oluşu da ayrıca uğur sayılıyor, namazdan çıkan, çarşıdaki dükkanını kapayan, daireden ayrılan, işini gücünü bırakan herkes sel halinde bu kalabalığa katılıyordu. Kongre delegeleri de birer, birer gelerek binaya giriyorlardı. Kongrenin açılması için tayin edilen saat 14.00 tü. Eski bir deyimle; “ba’dezzeval” saat 14.00 de açılış saatine beş dakika kala, Mustafa Kemal Paşa da kongre mahalline gelmişlerdi.”[342]

Erzurum Kongresi kararlarının “mahalli” ifadelerini “millileştiren” Sivas Kongresi kararları da muhteva bakımından Erzurum Kongresi ile aynıdır. Bu kongrede 4 Eylül 1919’da Sivas’ta Sivas Lisesi’nde toplanmıştır. Kongreden önceki hazırlık çalışmalarından en büyük yük, Sivas’ın İstiklal harbimizin kahramanlarından iki büyük din aliminin omuzunda idi; Hasbi Kadı ve Fazlullah Moral. Hasbi Kadı, Vali Vekiliydi. Aslen Batumlu olan Hoca Efendi, ihtiyarlığına rağmen belinde çifte silah taşıyor ve adeta Mustafa Kemal Paşanın özel koruması gibi hareket ediyordu. Sivas Valisi Reşid Paşa, Kuva-i Milliye çalışmalarıyla, İngilizler’in baskıları karşısında zorunlu olarak olumsuz bir tavır alan İstanbul Hükümeti yönünden tereddüt içerisindeydi.[343] Bu durumda olan Reşit paşa, Sivas için baş gösterebilecek tehlikeler ileri sürerek, kongrenin orada toplanmasını önlemeye çalıştı. Bunu bilen M. Kemal Paşa, kendisinin hükümet ve Padişah’a bağlılığını göstermek maksadıyla Şu telgrafı çekmişti:

 

Sivas Vilayetine

                                                         4 Temmuz 1335/1919

Cülus-i Hümayun-i Cenab-ı Padişahı münasebet-i celilesiyle Erzurum’da makamat-ı mülkiye ve askeriyenin tebrikatını kabul ve idrak ile mübahiyim. Bu vesile-i mübeccele ile devlet ve milletin giriftar olduğu vaziyetten tecelliyat-ı hasenat-ı hasene ile hakas ve encam-ı mes’ude ile mazhar-u feyz-ü felah olmasını temenni eyleyerek, arz-ı tebrikat eylerim.

                                                                                    Üçüncü Ordu Müfettişi

                                                                               Fahri Yaver-i hazret-i Şehriyari

                                                                     Mustafa Kemal[344]

21-22 Haziran 1919 da Amasya’da yayımlanan “genelge” gereği olarak yurt çapında bir çok il ve sancağın temsilcileri olarak katılırken[345] ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat bu kutsal savaşta M. Kemal Paşanın yanında yer alarak vatanın kurtarılması konusunda üzerlerine düşen görevleri en güzel şekilde yapmak ve 4-12 Eylül 1919 da yapılacak “Büyük Kongreye” katılmak üzere Sivas’a bin bir zorluk içinde fakat büyük bir heyecanla gelmeye başlamıştı.

Daha ilk gün riyaset meselesinde kulis başladı. M. Kemal paşa’ya göre bu kulisi Rauf Bey idare ediyordu.[346] Murahhaslardan bir kısmı İsmail Fazıl Paşa’nın reis olmasını istiyorlardı. Çünkü oğlu Ali Fuad Paşa (Cebesoy) Ankara’da bulunan “Yirminci Kolordu’nun kumandanı idi. Babası reis olduğu takdirde O’nun da görüşünün alınması sağlanabilir düşüncesi hakimdi. Bu konuda bir hayli tartışmadan sonra gizli reyle seçim yapıldı. M. Kemal Paşa, üç rey müstesna olmak üzere reis seçildi.

M. Kemal Paşa, reis seçildikten sonra bir açış konuşması yaptı. Bu konuşmada memleketin içinde bulunduğu şartları izah etti. Ve ilk defa olarak “Hükümet-i Merkeziye” ye yani İstanbul Hükümetine çatarak konuşmasını şöyle bitirdi:

“Meclis-i Milii’nin henüz toplanmamış olduğu bir sırada mahsur ve istiklalini kaybetmiş olan Hükümet-i merkeziye’nin münferit ve gar-i meşru bir kararı veyahud amal-i milliyeye muhalif bazı tekalif-i hariciyeye inkıyad ve serfüru etmek gibi emrivakilerin ihtimali zuhuratına karşı Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin ruh-i milliyi temsilen ve birbirlerini takiben ictimai, muhakkak bir faal-i hayır ve selamettir. Maruzatım hitam bulurken vatan ve milletin feyz-ü halası gayesine merbut olan heyetimizin muvaffakun bilhayr olması temenniyatını Barigah-ı İlahiye refeylerim.”[347]

Sivas Kongresi’ne katılım niçin beklenenden az olmuştur? Sivas Kongresi, milli mücadele yıllarının tek milli kongresi olmasına rağmen katılan delege sayısı bakımından dikkat çekicidir. Yaklaşık 35 delege. Amasya’dan Erzurum’a nihayet Sivas Kongresi açılana kadar delegelerin seçimi ve Sivas’a gönderilmesi konusunda büyük çaba gösterildi. Buna rağmen kongreye katılımda görülen yetersizliğin sebeplerini şöyle özetlememiz mümkündür:

Coğrafi olarak geniş bir alan kaplayan Doğu Anadolu il ve sancaklarında ayrı ayrı delegeler getirilememiştir. Çünkü Erzurum Kongresi’ne katılan delegeler bölgesel bir kongre için yetkilidirler. Zaman darlığı nedeniyle seçilmeleri de mümkün olmayacağı için Kongre sonunda seçilen temsil Kurulu, bütün doğu illerini temsilen Sivas Kongresi’ne katılmışlardır.

Sivas vilayeti, Mondros Ateşkes Antlaşmasının 24. Maddesinde bahsi geçen altı doğu ilinden birisi olarak, “karışıklık çıktığında işgal edilecek” iller arasındaydı. Bu madde ile Ermenistan devletine toprak sağlanmak isteniyordu. İstanbul Hükümeti de Mili Mücadelecilerin karışıklığa sebep olacakları gerekçesiyle kongrenin yapılmasına karşı çıkıyorlardı.

Kongrenin ilk günü delege sayısı 20 yi geçemedi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki mücadele arkadaşlarını birer ilin delegesi olarak kongreye kattı. Bir kısmı illerden gelme, bir kısmı Sivas’ta atanma 20-25 delegenin katılmasıyla Sivas Kongresi’nin açılışı sağlandı. Kongre sürerken diğer delegeler aralıklı olarak kongreye katıldılar. Bir kısmı  ise kongre sona erdikten sonra ancak gelebildi.

İstanbul Hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin engellemeleri, aleyhte propogandaları katılımı düşüren etkenlerin başında gelmektedir. Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşayı, Erzurum Kongresi’ne katılanları ve işbirliği yapanları “Devlete asi” göstermeye çalışıyordu. Siavs valis Reşit Paşa, işi idare ediyor, Sivas Kongresi’ne gelenleri, Padişah Sultan Vahidettin’e, saltanat ve Hilafet’e cidden bağlı ve içten saygılı olduklarını, şifre ile İstanbul’a bildiriyordu. Gerek yollarda, gerekse geldikleri yerlerde çeşitli güçlüklerle karşılaşan bu delegeler, olumsuz propagandaların etkisi altındaydılar.

Sivas Kongresinin ilk günü, ikinci oturumunda(celsede) bir konuşma yapan Bursa Delegesi Ahmet Nuri Bey, Sivas’a gelirken çektiği sıkıntıları şöyle dile getirir: “....Ankara’dan buraya gelirken Ali Fuat paşa Hazretlerinin bendenizi bir asker kıyafetinde göndermeğe mecbur olmuştu. Ankara gibi teşkilat-ı milliyemizin kuvvetli olduğu bir yerden bile hükümetin zulmü dolayısıyla kongreye murahhas gelememiştir...”

Sivas artık Anadolu’nun en emin yeri olmaktan çıkmıştı. Bazı yönlerden tehdit altında bulunuyordu: Fransızların güneyden, İngilizlerin Samsun üzerinden asker gönderecekleri; Elazığ valiliğine atanan Ali Galip’in Sivas’ı basarak kongreyi dağıtacağı söylentileri yaygındı. Mustafa Kemal Paşa artık Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri değildi. O’nun görevine artık son verilmişti. Hakkında da tutuklama kararı çıkarılmış, sade bir vatandaştı. Sivas’a geldiğinde Ordu Müfettişi değildi ama, Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesinin Reisi idi. Ordudaki görevinden istifa etmek zorunda kalarak “sine-i millete” dönmüştü.

Bazı vilayetler ve sancaklar, Sivas’ın uzak olması nedeniyle gelemeyeceklerini birdirdi. Bir kısmı delege belirlemesi bile yapmamıştı. İlk gün, değil Anadolu ve Rumeli’yi, yalnız Anadolu’yu temsil edecek durumda değillerdi. Sivas Kongresi’nde 15 vilayet ve mutasarrıflık temsil edilmiştir. Rumeli’den delege yoktur. Özellikle Yunan, Fransız ve İngiliz işgali altındaki bölgelerde delegelerin gelememesi hoş görülür bir durum olarak dikkati çekmektedir. Bazı yerel Kongreler, Sivas Kongresi’ni kendileri gibi yerel olarak nitelendirmişlerdi. Erzurum Kongresi’ni de gerçekleştiren, liderlik kadrosunun Sivas Kongresini de yapacak olması kaygı yaratmıştır. Çünkü Erzurum Kongresi kararları o günkü şartlarda aşırı fikirler(!)olarak nitelendirilmiştir. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısından istenen hedefe ulaşılamamıştır. Delegelerin tamamı açılışı günü Sivas’ta değildiler. Aralıklarla gelerek katıldılar. İlk gün delege sayısı 20 yi geçmiyordu. Bu durum Mustafa Kemal Paşa beraberindekilerden bazılarını birer ilin delegesi olarak kongreye kattı. Yani bir kısmı illerden delege olarak gelirken, bir kısmı da Sivas’tan atanmıştır. Doğu illerinden Sivas’a delege gelmemiştir. Bu durum, bütün Doğu illerini Heyet-i Temsiliye üyelerini temsil etmesi kararında kaynaklanmıştır. Bu karar, Amasya Genelgesi’nde mevcuttur. Sivas Kongresinde Sivas Delegesi var mıydı? Kamuoyunda bu soru sürekli sorulmaktadır. Sivas’ta yapılan bir kongrede Sivas’tan delege niçin yoktu?Acaba yok muydu? Bu soruların cevaplarını bulmaya çalışırsak?

Sivas’ta kongre çalışmaları başlarken Sivaslılar illerinden delege bulunmamasından rahatsız olmuşlardır. Başkanlığını Sivas Müftüsü Ardurraif Efendi’nin yaptığı Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinden birkaç kişinin samiin (dinleyici) sıfatıyla kongreye katılmasını isterler. İsteklerini bir yazı ile Bekir Sami Bey’e iletirler. Belediye Reisi Abdulhak imzalı bu yazı, 4 Eylül 1919 günü İkinci Celse görüşmeleri sırasında genel kurula hitaben okunur. Bu yazı ile ilgili görüşme açılır. Encümende kimlerin üye olduğu hakkında kongre reisi M. Kemal paşa’dan bilgi isteniyor. Bunun üzrine M. Kemal Paşa söz istiyor ve bunların kimlerden müteşekkil bulundukları açıklamak için. Bu arada Fazıl paşa,- Efendim muhtıra okunmazdan evvel müsaade buyurulursa izhari encümen hakkında biraz malumat arzetmek isterim: Viyat-ı şarkiyye murahhasları henüz buraya vasıl olmadan bizler toplanmış ve takriben yirmi beş kişi kadar olmuştuk. Boş durmamak için izhari bir, encümen teşkil ettik; bu encümenin vazifesi, kongrenin ruzname-i müzakeratını tertip etmekti. Bu hususta yolda gelirken Hami Beğ ile teati-i efkar etmiş ve bir takım esasat hazırlamıştık. Hami Beğ, bu esasatı izhari encümene izah etti; bilmüzakere bunlar kabul edildi ve encümen namına konger heyeti umumiyesine teklif edilmek üzere bir muhtıra şeklinde kaleme alınmasını encümen Hami Beğ’e tevdi etti. Hami bey, bunu kaleme alarak muhtırayı vücude getirdi; Reis Paşa Hazretlerinin bahsettikleri muhtıra işte budur. Ahmet Nuri Bey-Eğer encümen lüzum görürse, istediği azayı davet edip mütaala sorabileceğinden, izharı encümenin nokta-i nazarını anlamak icab ederse, orada bulunanlardan lazım gelenleri davet eder.

Rauf Bey-Bu usül Erzurum Kongresinde de vardı; hatta kongre azasından arzu edenler encümen müzakeratına iştirak ile beyan-ı mütalaa da edebilirler; yalnız sahib-i rey olamazlar.

Raif Eefndi-Bendeniz de aynı fikirdeyim; esasen Erzurumda da böyle olmuştu.

Reis Paşa-Artık heyet-i umumiye’de müzakere edilip karar verilecek bir şey kalmadı; artık dağılma sırası gelmiştir. Bidayette sami’i sıfatıyla birkaç kişinin bulunmsı reddilmiş ve kongrenin hitamında malumat itasına muvafakat buyurulmuştu. Bugün zannederim Belediyede ictima vardır; oraya haber gönderip eşraf-ı memleketi davet edebiliriz. Arkadaşlardan müntehab bazı zevat tayin olunmalı ve bunlar umumi celsede nutuklar irad ederek halkı tenvir etmelidir. Bilahere tensip edilecek bir mahalde bir dua edilecektir.

Münasiptir sesleri..

Rauf Bey- Yarın Cuma Namazından sonra halıkn camide toplanacağını haber aldım; o nokta-i nazardan düşünelim.

Fazıl paşa- Konferans verecek arkadaşlarımız tayin edilmelidir; zat-ı aliniz de bu meyanda bulunmalısınız.

Ahmert bey, Nuri bey, Rauf Bey ve Vasıf bey Raif bey tayin edilmişlerdir.

Görüşmeler sonunda oturumların gizli olarak yapılması ara kararla kabul edildi. Bu görüşmelerin de etkisi olacak ve 12 Eylül 1919 günü halka açık bir oturum yapılacaktır. Ayrıca Sivas Ulu Camii’nde Kongre tarafından belirlenen kişiler halkı aydınlatan konuşmalar yapacaklardır. Sivas Kongresi 11 Eylül 1919 tarihinde Kongre bildirisini hazırlayarak çalışmalarını tamamlamıştı. 12 Eylül 1919 da halkın da katıldığı son oturumda Sivas Kongresinin sona erdiği açıklandı.[348]

Vatan ve milletimizin maruz kaldığı mezalim ve alam ile ve tamamen aynı gaye ve maksatla vicdan-ı milliden doğan vatani ve milli cemiyetlerin ittihadından mutahassıl kitle-i umumiye bu kere “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ünvanıyla tevsim olunmuştur. Bu cemiyet her türlü fırkacılık cereyanlarından ve ihtirasat-ı şahsiyeden külliyen müberra ve münezzehtir. Bilcümle müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin aza-y-ı tabiiyesindendirler.

(10. Madde) Anadolu ve Rumeli Nüdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 4 Eylül 335 tarihinde Sivas şehrinde in’ikad eden umumi Kongresi tarafından maksad-ı mukaddesi takip ile teşkilat-ı umumiyeyi idare için bir Heyet-i temsiliye” intihap edilmiş ve köylerden vilayet merkezlerine kadar bil cümle teşkilat-ı milliye takviye ve tevhid olunmuştur. (11 Eylül 335/1919-Umumi Kongre heyeti)

Mustafa Kemal Paşa Anakara’ya gidiyor:

17 Aralık günü bir genelge ile Temsil Kurulunun İstanbul’a yakın bir yere gideceği bildirlir. Bu yer Anakara’dır.

Mustafa Kemal Paşa, Sivas İl sınırını geçerken Vali Reşit Paşanın şahsında Sivaslılara telgrafla veda eder.

“Vilayetiniz hududnu geçerken Sivas’ta hakkımızda ibraz buyurmuş olduğunuz mihmannuvazlığa ve kıymettar muavenetlerine bir kere daha arzı minnettari eylemeği bir vazife addederek cümleten takdimi ihtiramat eyleriz. Mustafa Kemal.”

“Vilayetiniz hududunu geçerken Sivas’ta hakkımızda göstermiş olduğunuz misafirperverliğe ve kıymetli yardımlara bir kere daha hep birlikte minnetlerimizi ve saygılarımızı sunarız.” [349]

2 Eylül 1919 günü Sivas’a gelen Mustafa Kemal paşa, 18 Aralık 1919 günü Ankara’ya gitmek üzere böyle uğurlanır. Sivaslılar, 108 gün süre ile milli mücadeleye merkezlik yapmış olmanın mutluluğunu yaşar.

Mustafa Kemal paşa, vefatından yaklaşık bir yıl kadar önce, 13 Kasım 1937 günü Sivas’ı sekizinci ve son defa ziyaret ederek Sivas Lisesinde derslere girdi. Bu vesile ile kongre salonunu bir daha gördü. Her gelişinde hatıraları tazeleniyordu. Yanında bulunanlara: “Burada bir milletin kurtuluşunu  hazırlayan kararlar verildi.” Diyerek, Sivas Kongresi’nin önemini bir kez daha vurguluyordu.

Kısacası, Sivas ve havalisinde kongreye katılmak isteyenler hakkında verilen önerge ile ilgili olarak Mustafa Kemal Paşa, reis sıfatıyla bu önergenin muvafık olup olmadığını sormuştur. Ancak Kongrede, “güvenlik açısından uygun olmadığı, zaten kongrede Rauf Bey ve Bekir Sami Bey’in Sivas Temsilcisi olarak kongreye katılmış oldukları belirtilerek diğerlerini ancak  bazı celselerden dinleyici olarak katılabileceklerini ve kongrenin sonunda da halka ve bu temsilcilere gerekli bilgiler verileceği, Sivas Ulu Camiinde de görevlendirilen zevat tarafından konuşma yapılması” kararı çıkar. Özetle; “Sivas Vilayeti de Erzurum Kongresine katılan doğu illerinden biri olması sebebiyle delege seçme yoluna gidilmemiştir. Bekir Sami Bey ve Rauf Bey’in Sivas temsilcileri oldukları ile ilgili bir değerlendirme yapacak olursak;

O yıllarda Sivas vilayeti idare olarak üç liva, 22 ilçe ve 65 bucaktan oluşuyordu. Amasya, Tokat, Şarkikarahisar/Şebinkarahisar liva olup mutasarrıflıklardı. Doğrudan validen emir alırlardı. Sivas ili ise merkez sancaktı. Sivas vilayeti yaklaşık bir milyon nüfusluydu.

Bekir Sami Bey, Erzurum kongresine katılmamakla beraber, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Heyet-i Temsiliye’si üyeliğine seçilmiştir. Bu sıfatla Sivas Kongresi’ne doğu illerini temsilen katılmıştır. Tokat doğumlu olan Bekir Sami Bey, kayıtlarda Tokat delegesi olarak geçmektedir. Tokat Sivas’ın bir livası olduğu için Bekir Sami Bey’in Sivas Kongresi’nde Sivas’ı temsil ettiğine işaret etmiş olabilir. Ancak Rauf Bey’in Sivas temsilciliğini bu bakış açısıyla açıklamak mümkün değildir.

Sivas Kongresi bütün memleketi kapsayan milli bir kongre ve yasama hükümlerine uygun bir toplantı sayılamaz. O zaman vilayet merkezleriyle birlikte 50 tane sancak vardı. Bunlardan 11 tanesi kongreye 25 delege gönderebildi. 5 kişi de temsil heyeti üyesi idi. Bazı illerden gelenler de herhangi bir kurul tarafından seçilmemişlerdi. Bazı kurullarda delegelere imzalı mazbata vermekten çekinmişlerdir. Üyeler arasında hiçbir il ve ilişkisi olmayan delege gösterilenler de vardı. Sivas Kongresini bir ihtilal komitesi de sayamayız. Mustafa Kemal Paşa, aşağıdan yukarıya bir oluşumu sağlamaya çalışıyordu. Salonda 25-30 kadar delege vardı. Sivas Kongresinin Hakkari Delegesi ve heyeti temsiliye üyesi Mazhar Müfit Kansu’ya göre; Sivas kongresi delegelerinin sayısı 29 dur. Eskişehir Meb’usu Arif Bey’in yayınladığı listede bu toplam 31 dir. Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivindeki listede 33 delege ismi vardır. Vehbi Cem Aşkun’un türlü listeleri karşılaştırıp inceleyerek tesbit ettiği delegelerin toplamı 34 dür. Sivas kongresine katılanlar adı geçen eserde 38 kişinin listesi verilmektedir. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı kaynaklarda farklı rakamlarla ifade edilmektedir. Delege sayılarındaki bu farklılığa rağmen kongre tutanaklarına baktığımızda, bizzat katılan delegeleri belirlemek mümkün olmaktadır. Delegelerin ya konuşmacı olarak, ya da takrir (önerge) sahibi olarak isimleri geçmektedir. En gerçekçi tesbitin bu yolla yapılacağı düşüncesindeyiz. Kongreye delege olarak katılmış olup, tutanaklarda hiçbir şekilde adı geçmeyen de bulunabilir. (Tatlıoğlu Nuri Bey gibi)İlgili konuda görüş alınmak için belli bir oturuma katılanları da dikkate almalıyız. (Kolordu Komutanı Selahattin Bey gibi)hata payı da olsa tutanaklar bu konuda temel kaynak olarak kabul edilmelidir. Sivas Kongresi tutanaklarını taradığımızda, 33 delegenin bizzat kongreye katıldığı anlaşılmaktadır.

 

Sivas Kongresi Tutanaklarına Göre Delegeler

Mustafa Kemal Paşa                Heyet-i Temsiliye Başkanı

Hüseyin Rauf(Orbay)                Heyet-i Temsiliye Üyesi(Sivas)

Bekir Sami(Kunduk)                 Heyet-i Temsiliye Üyesi(Sivas)

Fevzi Efendi                              Heyet-i Temsiliye Üyesi(Erzincan)

Raif Efendi                                Heyet-i Temsiliye Üyesi(Erzurum)

Refet (Bele) Bey                       Heyet-i Temsiliye Üyesi (Canik)

Kara Vasıf Bey                          Antep Delegesi

İsmail Hami(Danişment) Bey   İstanbul Delegesi

İsmail Fazıl Paşa (Cebesoy)    İstanbul Delegesi

Hikmet(Boran)Bey                    Askeri Tıbbiye Öğr. Temsilcisi

Ahmet Nuri Bey                         Bursa Delegesi

Osman Nuri Bey                       Bursa Delegesi

Hüseyin Bey (Bayraktarzade)   Eskişehir Delegesi    

Hüsrev Sami Bey                      Eskişehir Delegesi

Halil İbrahim Bey                       Eskişehir Delegesi

Mehmet Şükrü Bey(Koçzade)  A.Karahisar Delegesi

Salih Sıtkı Bey                           A.Karahisar Delegesi

Abdurrahman Tosun Bey         Çorum Delegesi

Mehmet Tevfik Bey                   Çorum Delegesi

İbrahim Süreyya(Yiğit)              Alaşehir Delegesi

Macit Bey                                  Alaşehir Delegesi

Mehmet Şükrü Bey                   Denizli Delegesi

BaşağazadeYusuf Bey             Denizli Delegesi

Necip Ali Bey                             Denizli Delegesi

Hakkı Behiç Bey                        Denizli Delegesi

Sami Zeki Bey                           Kastamonu Delegesi

Halit Hami Bey                          Bor Delegesi

Mustafa Bey                              NiğdeDelegesi

Yusuf Bahri Bey                                    Yozgat Delegesi

Osman Remzi Bey                   Nevşehir Delegesi

Mazhar Müfit (Kansu)               Denizli Delegesi

Hasan Efendi                                        ?

Süleyman Bey (Boşnakzade)   Samsun Delegesi

 

Sivas Kongresine katılan delegelerin tesbitinde; yayımlanmış listelerde yer alanlar, ya da çeşitli sebeplerle katılmayanlar da katılmış olarak kabul edilmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı Sivas Kongresine katılanların gerçek sayısını bulmak çok zordur. Bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara rağmen kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. Yayımlanan bir çok eserde kongreye katılan delege listelerinde adı, ünvanı lakabı, varsa soyadı, katıldığı ili, kongreye katılıp katılmadığı belirtilmektedir. Ancak bütün bunlar gerçeği tam olarak yansıtamamaktadır. Örneğin yayımlanan listelerde Çerkes Yusuf Bey’in adına rastlanılmadığı halde Çerkes Yusuf Beğ’in Sivas Kongresi’ne delege olarak katıldığı Cemal Kutay’ın “Çerkes Ethem Dosyası” adlı eserinde belirtilmektedir. Ayrıca Kongre binası önünde çekilen Mustafa Kemal Paşa ve Delegelerin de yer aldığı ünlü fotoğrafta Yusuf Bey’in bulunması bunu doğrulamaktadır. Sivas Müze Müdürü Hikmet Denizli’nin Sivas Kongresi delegeleri” adlı yapıtında; tüm yayımlanmış delegeler listesinde yer alan isimler bir araya  getirilmiş, Çerkes Yusuf Bey’in de dahil edilmesiyle Sivas Kongresine katılan  delege ve Heyet-i Temsiliye Üyelerinin sayısı 40’a ulaşmakta olduğu belirtilmiştir.

Sivas Kongresi’ne katılanların hepsinin resimlerini veya kayıtlarını tamamıyla bulmak imkanı yoktur. Çünkü Kongreye katılanların tümünün resimleri bulunmadığı gibi özellikle resmi hüviyete sahip olanların haricinde katılmış olanların da kayıtları yoktur. Heyet-i Temsiliye Üyelerinden bazılarının Sivas Kongresine katılmaları ve kararlara iştirak etmeleri nedeniyle, her iki ünvanları ve katılıp katılmadıkları hakkında verilen listeler, Sivas Kongresi ile ilgili yayımlanmış bir çok eserde belirtilmektedir. Ancak açıklanan bu listeler de tam olarak kongreye katılanların sayısını tam ve gerçek olarak yansıtamamaktadır. Çünkü bu eserlerde Sivas Kongresine katılan delegeler ve Temsiliye  Üyelerinin tanıtılmasıyla ilgili olarak çıkarılan yayınlarda da farklılıklar olduğu, Sivas  Kongresine katılan  delege sayılarının ve isimlerinin birbirini tutmadığı tesbit edilmiştir.

Hatta bütün çabalara rağmen  Heyet-i Temsiliye Üyelerinden  bir kısmının fotoğrafı bulunmamaktadır. Örneğin Heyet-i Temsiliye Üyesi Hacı Musa Efendi’nin fotoğrafı temin edilememiştir. Sivas Kongresi’ne katılan delegelerin tam listesini bulmak oldukça güçtür. Konu araştırıldıkça katılanların sayısında farklılıklar olduğu, sayısının gittikçe arttığı görülmektedir. (27) Her ne kadar etrafta büyük bir kalabalık mevcud idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas sıfatını haiz değildi. Böyle olmakla birlikte M. Kemal paşa’nın etrafında böylece murahhas olmayan pek çok kimse mevcuttu.

Mazhar Müfit Bey, bütün listelerde “Hakkari delegesi” olarak gösterilmiş, Uluğ İğdemir’in Sivas Kongresi Tutanakları”adlı eserinde; ikinci oturumda verilen önergede Denizli Delegesi olarak imza atmıştır.

Mahmut Goloğlu’nun Sivas Kongresi adlı yapıtında; Mazhar Müfit Kansu Bey’in delegeliği hakkında şöyle bir açıklama bulunmaktadır: “Eğer Hakkari ile bir ilgisi olsaydı Erzurum Kongresi’nde Hakkari’yi temsil ederdi. Hakkari o sırada Van iline bağlı bir liva(sancak)idi. Van ili ise; doğu bölgesinin içindeki altı ilden biriydi. Erzurum Kongresi’nde delegesi vardı. Sivas Kongresi’nde ise doğu bölgesini Heyet-i Temsiliye Üyeleri temsil ediyordu. Aynı nedenle, Sivas bile Sivas Kongresi’ne delege verememiştir. Görüşümüze göre; Mazhar Müfit Bey delegeliğe atanırken bu özellik gözden kaçmıştır. Ya da ilerideki araştırmalarda bulunabilecek bir neden vardır. Çünkü kendisi, yayımlanan hatıralarında, kendini hakkari delegesi olarak gösterdiği halde Yusuf Bey’in düzenlediği özel listede denizli delegesi olarak gösterilmiş ve kayden yerini imza etmiştir. Bütün bunlara rağmen olayın gerçeği bulununcaya kadar, Mazhar Müfit Bey’i Hakkari delegesi olarak kabul edeceğiz. Nitekim, Birinci Büyük Millet meclisine de Hakkari Milletvekili olarak girmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivindeki, Sivas Kongresine katılan delegeler Listesinde Rauf Orbay Bey "“Alaşehir delegesi” olarak kayıtlıdır. Uluğ İğdemir’in “Sivas Kongresi Tutanakları” adlı eserinde tartışmalar sırasında Mustafa Kemal Paşa “... Sivas  halkının burada mümessilleri mevcuttur: Rauf bey, Bekir Sami Bey.” Dediği tutanaklara geçmiştir.Yani  Rauf bey’in Sivas delegesi olduğu da tartışmalıdır. Yani Sivas İlinde hiçbir kimse delege olarak kongreye katılmamıştır. Bu demek değildir ki Sivastan hiç kimse kongreye katılmamıştır.......Sivas halkı tümüyle Sivas Kongresine katılmış ve tüm alınan kararları desteklemiş ve Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere tüm delegeleri misafir ederek onları ağırlamak şerefini kazanmıştır.

Lord Kinros, Atatürk, adlı eserinin 291. Sayfasında; “bazı yazarların, Sivas Kongresine katılanların toplamını olduğundan daha çok ve mesela 99 olarak göstermelerinin sebebini ve dayanağını anlamak mümkün olmamıştır”demektedir. Halbuki Lord Kinross’un gözden kaçırmış olduğu bir nokta vardır ki, o da şudur: Bazı illerden gelen delegeler her hangi bir kurul tarafından seçilmemişlerdi. Bazı kurullar da delegelere imzalı mazbata vermekten çekinmişlerdir.  Özellikle  ilçelerde önceden kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerince Sivas’a resmen temsilci olarak gönderilen delegelerin ve diğer yönden katılanların isimleri, ünvanları, katılıp ya da katılmadıkları yayımlanan listelerde adlarına rastlanılmamaktadır. Kongrenin yapılacağı Sivas ve ilçelerinde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri çok yoğun olarak çalışıyorlardı. Bu cemiyetlerin çalışmalarını bir çok eserde görmek mümkündür.  Sivas Valisi Reşid Paşa, bu cemiyetlerin yoğun çalışma temposunu hatıralarında anlatmaktadır. “Kongre öncesinde Sivas Vilayetindeki kuva-yı milliye çalışmaları hakkında izahat isterken de teşkilat mensuplarından şu cevabı almıştı: “...o kadar kalabalık değiliz. Fakat başta müftü olmak üzere ulema takımı hemen hemen hepsi bizimle beraberdir...”

Vatanı sevmek kadar onu korumanın ve dört bir yandan saldıran düşmanlara karşı koymanın(cihad), bir inanç gereği olduğuna inanmış olan halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları ve önderleri olmuşlardır. Bunun  tabii neticesi olarak da bulundukları bölgelerde ilk iş olarak Müdafaa-i  Hukuk Cemiyetlerinin kurmak, halkı bu kutsal savaşa inandırmakla başlamışlardır. Vatan sevgisi ve cihadı, bir iman vecibesi olarak benimsemiş halk ve hak rehberi din adamları, her yerde milli kurtuluş hareketinin ilk tatbikatçıları olmuşlardır. Bu yüzden doğrudan doğruya imanın eseri olan olan “zafer”de en büyük hisse onlarındır. Kurtuluş Savaşının gayesini halka anlatarak herkesi bu davaya ve kumandanlara inandırıp harekete geçirebilecek olanlar gerçekten, dini heyecana önderlik eden ulema ve din adamlarıydı. Bu konuda her türlü maddi ve manevi fadakarlıkları onlar yapmışlardır.

Sivas Kongresine Hoca Raif Efendi(Erzurum Murahhası), Şeyh Hacı fevzi Efendi(Erzincan Murahhası), Müftü tevfik Efendi(Çorum Murahhası)gibi bir çok ulema ve din adamı çevre illerin temsilcileri olarak katılırken, ilçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun(Din alimleri)dan bir çok zevat bu kutsal savaşta M. Kemal Paşa’nın yanında yer alarak vatanın kurtarılması konusunda üzerlerine düşen görevleri en güzel şekilde yapmaya çalışmışlardır. İşte bu kahramanların büyük bir kısmı resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır. Bu nedenle İlçelerde kurulan bu cemiyetlerin mensuplarından Sivas kongresine çok sayıda katılanların olduğundan hiç şüphe yoktur. Sivas Kongresiyle ilgili olarak yazılmış bir çok eserde bunları görmek ve anlamak mümkündür. Sivas Kongresi’ne katılanların toplamını olduğundan daha çok olarak göstermelerinin sebebini ve dayanağını anlamak bu şekilde mümkündür.

 “Her ne kadar etrafta büyük bir kalabalık mevcud idiyse de bunlardan bir çoğu murahhas sıfatını haiz değildi. Böyle olmakla birlikte M. Kemal Paşa’nın etrafında böylece murahhas olmayan pek çok kimse mevcuttu. Bunlar Sivas içinde ve ilçelerinde ve çevre illerde bu tarihi heyecana ortak olmak, milli ve haklı bir davanın kazanılmasında destek verilmesidir. İşte bunun içindir ki;  İlçelerde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu ve önderleri olan ilçe müftüleri, eğitim ve öğretim erbabı olan Müderrisun (Din alimleri) dan bir çok zevat resmi veya gayrı resmi olarak Sivasta yapılan bu kongreye katılmışlardır. Sivas Kongresine Gürün İlçesinden murahhas olarak isimleri kayıtlarda zikredilmese de aynı yukarıda belirtmiş olduğumuz“Çerkes Yusuf Bey’in(resimlerde yer aldığı halde, kayıtlarda ismine rastlanılmamış) olduğu gibi, bu kongreye Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi ve Gürün Müftüsü İsmail Vehbi/Zihni (Oğuz) Efendi, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucu üyelerinden Beypınarlı Mehmet Beğ (Moğulkoç), Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kurucularından Gürün Rüştiyesi Müderrislerinden Gübünlü (Gürün eski Müftülerinden) Mehmet Naci Kuşçu gibi zatlar katılmışlardır. Gürün Müftüsü İsmail Vehbi/Zihni Oğuz ile Gübünlü Müftü Mehmed Naci Kuşçu Efendi, bilindiği gibi İngilizler’in baskılarıyla İstanbul Hükümetinin Dürrizade’ye yazdırarak tüm Anadolu’ya teksir ederek dağıtmış oldukları fetvaya karşı, Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin öncülüğünde hazırlanmış olan karşı fetvaya imza koyan değerli iki din alimidir. Bu tarihi fetvaya yazdıktan sonra bu fetvanın altına imza koyan ve M. Kemal Paşa önderliğindeki istiklal mücadelesini sonuna kadar destekleyen Milli Kurtuluş Tarihimizin değerli din alimi kahramanlarımızın adları ve ünvanları aşağıdadır. İşte bu tarihi vesikaya imzasını koyan Gürünlü iki Din Adamı da bulunmaktadır. Bu iki zatın birisi; Gürün Kazası Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi, eski Gürün Müftüsü (1919-1930 yılları arasında) İsmail Vehbi/Zihni (Oğuz) Efendi(1279/M. 1863-02/06/1932)dir. Hacı İsmail Zihni Efendi, 1919-1930 yılları arasında Gürün Müftülüğü yapmıştır. Diğeri ise; Gürün Kazası Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucularından, Gürün Rüştiyesi ve Numune Mektebi Müderrisi, Gürün eski Müftüsü Gübünlü Mehmed Naci (Kuşcu)Efendi (1866–1946)dir.

Bunlardan başka, Beypınarlı Mehmed Moğulkoç ve Gürün eski Belediye Başkanlarından Kafkas kökenli Kolağası (Yüzbaşı) İsmail Ağazade oğlu Şakir Uma da Sivas Kongresine katılmışlardır. Şakir Uma ve Mehmed Moğolkoç’a zafer sonrasında İstilklal madalyası verilmiştir. Sivas Kongresi esnasında Kongre binası önünde çekilen tarihi resimde Mehmed Beğ, Atatürk’ün hemen arkasında durmaktadır. Mehmet Moğolkoç, Sivas Kongresine katılan Delegelere verilen yemekte çekilmiş fotoğrafta da yer almakta ve hem Erzurum Kongresine ve hem de Sivas Kongresine katılan Yüzbaşı Zaralı Recep Bey ile yan yana oturmuş bir haldedir. Atatürk’ün hemen arkasında duran (sakallı) kişinin Zaralı Yüzbaşı Recep Efendi olduğu her ne kadar belirtilmekte ise de bu kişinin Gürünlü Mehmet Moğolkoç Bey’dir. Sivas Kongresinin yapıldığı binadaki verilen yemekte çekilmiş bir resimde; Gürünlü Mehmet Beğ ile Yüzbaşı Zaralı Recep Beğ yanyana oturuyor halde resimleri bulunmaktadır.

Sivas Kongresi’ne katılmak için gelenlerden bir kısmı, kongrenin başlangıcında yetişememişler. Ancak kongrenin birinci, ikinci günlerinde katılabilmişlerdir. Bir kısmı ancak kongrenin bitiminden sonra gelebilmişler. Bir kısmı da Sivas’a geldikleri halde kongrenin tamamına katılmayarak bazı celselerde “herhangi bir konuda görüşleri alınmak üzere”kongreye katılmışlar. Bu nedenle Sivas Kongresi’ne katıldıkları belgelerle sabit olduğu halde tutanaklarda isimleri geçmeyen delegeler bulunduğu gibi, Kongreye fiilen katılmadığı(sonradan geldiği için)veya Sivas’ta olduğu halde toplantıların tamamına katılmayan(ancak samiin yani dinleyici olarak) ya da Sivas’a geldiği halde kongreye hiç katılamayan (özellikle Sivas ve havalisinde, çeşitli sancaklarda ve ilçelerde gelen) delegeler de bulunmaktadır. Tutanaklarda isimleri geçmeyen ancak katıldıkları belgelerle sabit olan iki delege şunlardır: Tatlızade Nuri Efendi Kastamonu Delegesi, Gümişizade Bekir Bey, A.Karahisar Delegesi. Bu durumda Tatlızade Nuri Bey ile Gümüşizade Bekir Beyi tutanaklarına göre düzenlediğimiz listeye dahil edersek delege sayısı otuz beşe çıkmaktadır. Kayseri Delegeleri olarak çeşitli yazarlarca ifade edilen Nuh Naci, Ömer Mümtaz ve Ahmet Hilmi Beyler, Sivas Kongresi tamamladıktan sonra Sivas’a  gelmişlerdir. Dolayısıyla bu, üç delege Sivas Kongresi’ne fiilen katılmamışlardır...

Sivas Kongresi ile bütünleşen fotoğraflar mevcuttur. Bu fotoğrafların birinde Bekir Sami (Kunduk) Bey ayak ayak üstüne atmış, diğerinde atmamıştır. Bu fotoğrafta yer alan kişilerin tamamı Sivas Kongresine (toplantıya)katılan delegeler sanılmaktadır. Bu fotoğraflarda görülen zatlar, Sivas Kongresine katılmak için gelip de toplantılara katılmayanlar olduğu gibi. Bu fotoğraflarda delege ya da Heyet-i Temsiliye Üyelerinden bir kısmı bulunmaktadır.Ayrıca bu fotoğraflarda Kongre oturumlarına katılmamakla birlikte, Kongre için canla başla çalışan Sivas’ın vbatan sever insanlarından Arap Şeyh, Sivas Kadısı Hasbi Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ nın beraberindeki çalışma arkadaşları ve diğer ziyaretçiler(çeşitli sancak ve ilçelerin temsilcileri de bulunmaktadır. Yozgat Delegesi Bahri Tatlıcıoğlu fotoğraf konusu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Sivas Kongresi azaları adıyla mektep kitaplarında ve bazı tarih sayfalarında görülen grup halindeki resim Sivas Kongresi’nin hakiki azalarını(yani Kongre celselerinin tamamına ya da tamamına yakın bölümüne katılanları) tamamen ihtiva etmemektedir. Bu fotoğrafta kongre ile alakaları olmayan bazı zevat ve bir de Paşanın bir kısmı maiyet-i erkanı yer almış bulunmaktadır. Sivas Kongreleri azalarının toplu bir halde fotoğraf aldırmadıklarını sarahaten hatırlamaktayım. Heyet-i Temsiliye’nin, sonrada grup halinde fotoğraf aldırdığını duydum. Fakat aslını göremedim. Eserlerinde bu mühim noktanın tebarüz ettirilmesi faydalı  olacaktır, kanaatindeyim.” Demektedir.

 

EN BÜYÜK MANEVİ DESTEK FETEVA-YI ŞERİFE

 

Anadolu’da başlayan “Milli Kıyam” İstanbul’daki işgal kuvvetlerini rahatsız ediyordu. Bu yüzden ellerindeki bütün tazyik unsur ve imkanlarını harekete getirmek suretiyle, İstanbul Hükümeti’ni sıkıştırıyorlardı. Ta ki; en büyük dini makam olan Şeyhülislam’dan Ankara’dakileri kötüleyen bir fetva alarak Anadolu’ya dağıtsınlar ve halkın onlara itimadını sarsınlar. Çünkü müslüman Türk milleti asırların yerleştirdiği itikad ve an’aneleri icabı Makam-ı Hilafet ve saltanata son derece bağlı ve her  meseleyi dinen izah edilmedikçe kabul etmeyecek bir hıssiyat içinde bulunuyordu. Her vesile ile belirttik ki Ankara’da toplanan milli mecliste müftü, vaiz ve müderris gibi din adamları büyük bir yekum teşkil ettiklerinde halk onların tesiriyle kısa zamanda Ankara’ya büyük bir teveccüh göstererek bağlanmış ve milli gaye etrafında birleşmişlerdi. İşte bu birliği parçalamak isteyen düşman kuvvetleri halkın dini hislerine hitab eden şaşırtıcı vesika ve elde etmek arzusuna kapıldılar. Bunun için bir taraftan makam-ı Hilafet ve Saltanat’a diğer taraftan da çeşitli yollardan teziyikte bulunmaya başladılar. İstanbul’daki bütün idaricilerin halifede olmak üzere tam manasıyla kendi idaresiyle hareket etmek imkanından mahrup olup işgal kuvvetlerine teslim olmuş durumda idi. Bu yüzden işgal kuvvetlerinin arzu ve istekleri doğrultusunda mecrubiyet altında bir çok olumsuz gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlardan biri de, İstanbul’da Şeyhülislamlık Makamı’nı işgal eden Dürrizade Abdullah Efendi tarafından Anadolu harekatına girişenlerin katli vacip olduğuna dair verilmiş olan fetvadır. İngilizler bu fetvayı almak için epey uğraşmışlardır. Bu istekleri kolay olmamış, Dürrizade’nin selefi olan Haydarizade İbrahim Efendi çetin bir mukavemetten sonra bu fetvayı vermemek için Şeyhülislamlik Makamı’nı terke mecbur olmuştur. O’nun yerine bu iş için Dürrizade bulunup getirilmiştir. Dürrizade de İngilizlerin isteği doğrultusunda metni aşağıda görülen ve bugünkü Türkçe ile vermiş olduğumuz fetvayı yazmıştır. Tarihimizde bir kara leke olarak kabul edilen bu “Dürrizade’nin ihaneti” olarak tariha geçen bu fetva bugünkü Türkçe ile aynen şöyledir:

İSTANBUL HÜKÜMETİNİN FETVASI (5 Nisan 1920)

“Dünyanın düzeninin sebebi olan İslam Halifesi(Allah O’nun hilafetini kıyamet gününe kadar sürdürsün)hazretlerinin idaresi altında bulunan İslam beldelerinde bazı şerir şahıslar aralarında birleşip kendilerine reisler seçerek padişahın sadık teb’asını hileler ve tezvirler ile kandırmağa ve yoldan çıkarmaya, padişahın yüksek emirleri olmadan ahaliden asker toplamaya kalkışıp, görünüşte askeri iaşe ve techiz bahanesiyle ve gerçekte mal toplama sevda­sıyla kutsal şeriata ve padişahın emirlerine aykırı olarak bir takım salma ve vergiler kesip, çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mallarını ve eşyalarını yağmalamak ­ve bu yoldan Tanrı’nın kullarına zulmede­ gelmeye ve suçlar işlemeğe, memleketin bazı köyleri ve bölgelerine hücum ile tahrip, yerle bir etmek, padişahın sadık teb’alarından nice masum kimseleri katl ve nice masum kanları döktükleri, müminlerin emiri olan padişah emrinde bulunan bazı dini, askeri ve mülki memurları kendi başlarına azil ve kendi hempalarını­ tayin, hilafet merkezi ile memleketin ulaştırma ve haberleşme yollarını kesmek, devletçe gönderilen emirlerin yapılmasını yasaklamak, hükümet merke­zini diğer bölgelerden ayırmak suretiyle halifelik otoritesini kırmak ve zayıflatmak maksadıyla yüksek halifelik makamına ihanet etmek suretiyle imama(padişaha) itaatten dışarı düşmekle, “Devlet-i Aliy­e‘nin” nizam ve düzenlerini, memleketin asayişini bozmak için yalanlar yaymak ile halkı fitneye sevk sebep ve fesada gayret etmekte oldukları açıklanmış ve gerçekleşmiş olan adı geçen reisleri ile avaneleri ve onlara bağlı olan kimseler eşkiya mertebesinde bulunup, dağılmaları hakkında gönderilmiş bulunan ­yüksek emirlerden sonra hala inat ve fesatların­da direnirler ise adı geçen kimselerin kötülüklerin­den memleketi temizlemek ve zararlarından halkı kurtarmak vacip olup “Faktülu ellezi tebgi hatta te­fie ila emrillah” ayet-i kerimesi gereğince katilleri ve gerekirse kitle halinde öldürülmeleri meşru ve farz olur mu? Beyan buyurula.

Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki, olur. Dürri Za­de Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.

Böylece padişahın ülkesinde savaş kudretleri bulu­nan Müslümanların adil halifemiz ve imamımız Sul­tan Mehmet Vahideddin Han Hazretlerinin etrafında toplanıp bunlarla çarpışmak için yapılan davet ve emirlerine koşup, adı geçen eşkıyalar ile savaşları vacip olur mu? Beyan buyurula.

Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki, olur. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.

Bu suretle Halife hazretleri tarafından adı geçen eş­kıyalar ile çarpışmak için tayin olunan askerler çar­pışmaktan kaçınır ve firar eylerlerse büyük günaha girip ve asi olup, dünyada şiddetle cezaya ve ahi­rette acıklı azaplara hak kazanmış olurlar mı? Be­yan buyurula.

Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.

Bu suretle Halife’nin askerlerinden olup da eşkıyala­rı katledenler gazi ve eşkıyalar tarafından katlolunanlar şehit ve şefaata nail olurlar mı? Beyan buyurula. Cevabı budur : Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar. Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah tarafından yazıldı.

Bu suretle eşkıyalar ile muharebe hakkında çıkarıl­mış olan padişahın emirlerine itaat etmeyen Müslü­manlar asi ve şer’an cezalandırılmaya hak kazan­mış olurlar mı? Beyan buyurula.

Cevabı budur : Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar.

                                                                    5 Nisan 1920

                                           Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah

 

 

Dürrizade’nin fetvasının eline geçiren işgal kuvvetleri bunu teksir ederek Anadolu dahilinde dağıttılar. Bu suretle Milli Mücadele’yi arkadan vurmaya kalkıştılar. Bu tehlikeli durumu düzeltmenin ehemmiyetini kavramakta gecikmeyen vatansever din adamları, buna karşılık olarak bir fetva tanzimi için harekete geçtiler. Bunların başında Ankara Kuvvayı Milliye’sinin Reisi, Ankara Müftüsü Hoca Rifat (Börekçi)Efendi bulunuyordu.

Bir tek, imzalı “Dürrizade  Fetvası”na mukabil, Anadolu’da yaşayan yüz eli üç müftünün imzasını taşıyan bu yeni “fetva-yı şerif” bütün Anadolu’ya yayılarak milli birlik ve beraberliğin korunup kurtarılmasında en büyük rolü oynamıştır. Şöyle ki; esbab-ı mucibe olarak İstanbul mahreçli fetvanın ikrah yani cebir altında ve düşmanın zoruyla kaleme alınmış olduğu cihetle hiçbir hükmü bulunmayacağı, bunu mukabil, Anadolu Milli Mücadelesi’ni dinen bir“Cihad-ı Mukaddes” sayılmak lazım geldiği izhar ve ifade ediliyordu. Memleketin o buhranlı günlerinde bütün millet muvacehesinde böyle bir fetva tanzim eden muhterem din adamlarımızın birçoğu zaferden sonra teessüs eden, yeni zihniyetin haknaşinaslığına uğrayarak hayatlarını sefalet içinde nihayete erdirmişlerdir. Artık belki de hiçbiri yaşamayan bu din adamlarının hizmetleri gereği vechile takdir edilmemiş ve bugüne kadar milli mücadelenin tarihini yazanlar tarafından da bu büyük hizmet hakkıyla belirtilip değerlendirilmemiştir.

Halbuki eğer bu fetva, böylesine geniş bir alimler kitlesi tarafından yazılıp imza edilmemiş olsaydı, halkın bu harekete inandırılması mümkün olmayacaktı ve tabiatıyla zafer de kazanılmayacaktı. Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran güç, bu fetva ile temin edilmiştir. Düşman elinde esir Şeyhülislam’ın fetvası Anadolu’da heyecan uyandırmış iken halkın tereddüd ve heyecanını bu tarihi vesika bertaraf edebilmiştir. Bu bakımdan “Sarıklı Mücahidler” in imzalarını taşıyan bu şerefli vesika, vatanın kurtuluşunda bir numaralı amil olmuştur. İşte bu terihe vesika şudur:

 


153 ANADOLU MÜFTÜSÜNCE İMZALANAN KARŞI  FETVA(Fetava-yı Şerife)

 

Dünyanın düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi(Allah onun azametini ve  hilafetini kıyamet gününe kadar uzatsın)hazretlerinin hilafet makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul, Halifenin rızası hilafına olarak, Müslümanların düşmanları olan hasım devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları haksız yere öldürülerek, Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün istihkamlar, kaleler ve diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri yürürtme ve Müslüman askerleri techize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye Nezaretine el konularak, Halife’yi, milletin hakiki faydalarını temin edecek tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkıyönetim ilanı, Divan-ı harbler teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırmak sruretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş Antep ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayri müslim vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri takdirde yukarıda açıklandığı gibi hakarete maruz kalan ve esir olan Müslümanların kurtarılması hususunda mümkün olan gayretlerini sarfetmek bütün Müslümanlara farz olur mu?

Cevabı budur: Allah en iyisini bilir, OLUR.(Düşman saldırdığı zaman düşmanla savaşmak herkese farzdır. Bu durumda kadının kocasının izniyle, kölenin de efendisinin izniyle savaşması gerekir. “Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde”. Eğer bir Müslüman kadın doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları gerekir.”Bahrür-Raik adlı eserde”).

Bu şekilde Hilafetin meşru haklarını, gasbedilen gücünü geri almak ve tecavüze maruz kalan memleketleri düşmandan temizlemek için cihad edip savaşan Müslümanlar dinen baği(devlete isyan etmiş)olurlar mı?

Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLMAZLAR. (İsyancı diye gerçek imama itaati haksız olarak tanımayan Müslüman gruba denir. “Mecmeu’l Enhur adlı eserde”.

Yukarıda yazıldığı şekilde Hilafetin gasbedilen  haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı?

Cevabı budur: Allah en iyisini bilir, OLURLAR.(Şehid şunlardır: Düşman, isyancılar ve yol kesiciler tarafından öldürülenler veya ellerinde belirli bir işaretle savaş meydanında bulunanlar, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ı  dince öldürülmesi gerekmeyen bir konu dolayısıyla zulman öldürdüğü takdirde öldürülen, aynı şekilde zımminin de yine dinen öldürülmesi gerekmeyen bir konu sebebiyle bir başkasını öldürdüğü takdirde öldürülen şehittir. “Zeyle-i adlı eserde”.

Bu şekilde cihad edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman tarafından  Müslümanlar arasında silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesad çıkarmış olurlar mı?

Cevabı budur: Allah en iyisini bilir, OLURLAR. (Allahü Teala şöyle buyurmuştur: “Fitne adam öldürmekten dahas kötüdür. “Bundan dolayı da fesadçılar fitneye baş vurur.”Fethül Kadir adlı eserde.”

Düşman devletlerinin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket etmeleri doğru olur mu?

Cevabı Budur: Allah en iyisini bilir, OLMAZ. (Zorlama rızayı yok eder! Velvaliceyh adlı eserde”.

                                                   16 Nisan 1920

İMZALAR:

Elmüftü bimedineti Ankara: Mehmet Rifat(Börekçi)

Vekilimüftü bimedineti Samsun(Samsun Müfti Vekili): Bahri

Elmüfti bimedineti Kütahya(Kütahya Müftüsü): Fevzi

Elmüfti bimedineti Sinop: Salih   

Elmüfti bimedineti Eskişehir: Mehmet Salih

Elmüfti bimedineti Gümüşhane: Mehmed Fehmi

Elmüfti bimedineti Bursa: Ahmed Hamdi

Elmüfti bimedineti Bilecik: Mehmed Nuri      

Elmüfti bimedineti Ankara: Mehmed Rifat

Elmüfti bimedineti Denizli: Ahmed Hulusi

Elmüfti bimedineti Tokat: Elhac Ömer

Elmüfti bimedineti Diyarbekir: Elhac İbrahim      

Elmüfti bimedineti Çerkes: Mustafa

Elmüfti bimedineti Taşköprü: Mehmed Emin:

Elmüfti bimedineti Ayancık: İsmail Hakkı

Elmüfti bimedineti İnebol: Ahmed Hamdi      

Elmüfti bimedineti Boyabat: Ahmed Şükrü

Elmüfti bimedineti Daday: Rüştü

Elmüfti bimedineti Tosya: Bahaeddin

Elmüfti bimedineti Araç: Hasan Tahsin      

Elmüfti bimedineti Tirebolu: Ahmed Necmeddin

Elmüfti bimedineti Bünyan: İbrahim Hakkı

Elmüfti bimedineti İnegöl: Fehmi

Elmüfti bimedineti Yenişehir: Hüseyin Hüsnü      

Elmüfti bimedineti Narman: İsmail Hakkı

Elmüfti bimedineti İspir: Ahmed

Elmüfti bimedineti Akdağ: Mehmed Edip

Elmüfti bimedineti İskilip: İsmail      

Elmüfti bimedineti Urfa: hasan

Elmüfti bimedineti Hizan: Mustafa Sırrı

Elmüfti bimedineti Maçka: Kamil

Elmüfti bimedineti Gemlik: Ahmed Vasfi      

Elmüfti bimedineti Mihalıççık: Abdülgafür

Elmüfti bimedineti Kirmasti: Osman

Elmüfti bimedineti Söğüt: Mustafa

Elmüfti bimedineti Tortum: Elhac Ali      

Elmüfti bimedineti Gümüşhacıköy: Ali Rıza

Elmüfti bimedineti Merzifon: Vehbi

Elmüfti bimedineti Yusufeli: Ahmed

Elmüfti bimedineti Hınıs: Şeyh Bahaeddin      

Elmüfti bimedineti Bayezıd: Abdülhadi

Elmüfti bimedineti Diyadin: Ömer

Elmüfti bimedineti Sivrihisar: Mehmet Ali Niyazi

Elmüfti bimedineti Orhaneli: Yusuf Ziya      

Elmüfti bimedineti Yenice: Ahmed

Elmüfti bimedineti Erbaa: Abdullah Fehmi

Elmüfti bimedineti Yozgat: Mehmed Hulusi

Elmüfti bimedineti GÜRÜN: İSMAİL VEHBİ      

Elmüfti bimedineti Boğazlayan: Abdullah

Elmüfti bimedineti Bayburt: Fahreddin

Elmüfti bimedineti Havza: İsmail

Elmüfti bimedineti Bünyan: Mehmed Tevfik      

Elmüfti bimedineti Siverek: Osman

Elmüfti bimedineti Devrek: İskender Kazım

Vekiülmüfti bimedineti Çaymane: Ahmed Vehbi

Elmüfti bimedineti Devrek: Abdullah Sabri     

Elmüfti bimedineti Bozdoğan: Hasan Tahir

Elmüfti bimedineti Mudanya: Mehmed Niyazi

Elmüfti bimedineti Simav: Mehmed Arif

Elmüfti bimedineti Karacasu: Mustafa Hulusi      

Elmüfti bimedineti Kedus: Süleyman

Elmüfti bimedineti Demirci: İbrahim Hakkı

Elmüfti bimedineti Kayseri: Nuh

Elmüfti bimedineti Maraş: Hacı Mehmed      

Elmüfti bimedineti Bahçe: Mehmed Salim

Elmüfti bimedineti İncesu: Mahmud

Elmüfti bimedineti Bitlis: Abdülmecid

Elmüfti bimedineti Uşak: Ali Rıza      

Elmüfti bimedineti Eşme: Nazif

Elmüfti bimedineti Diyarbekir Silvan: Abdurrahman

Elmüfti bimedineti Hizan: Abdülmecid

Elmüfti bimedineti Van: Rıza      

Elmüfti bimedineti Acıpayan: Hikmet Hulusi

Elmüfti bimedineti Baliye: Hüseyin

Müderrisin’den: Abdülaziz

Elmüfti bimedineti Niksar: Mustafa Fehmi

Müderrisin’den: Hacı Süleyman

Elmüfti bimedineti Çal: Ahmed İzzet  

Çine’de Dumlu Müftüsü: Gümülcüneli Esad

Elmüfti bimedineti Çine: Ahmed Hadi

Vekilülmüftü bimedineti Yozgat: Şükrü

Elmüfti bimedineti Viranşehir: İbrahim

 

Bu fetvayı tasdik eden diğer ulemanın isimleri: “Bervechi Bala Feteva-yı şerife şer’i şerife muavfıktır.”

Meclis-i Milli Azasından İsparta Müfti-i Sabıkı: Hüseyin Hüsnü

Karahiasr-ı Sahip meb’usu, Müderris: mehmed Şükrü

Sivas Meb’usu Ulemadan: Mustafa Taki

İsparta Meb’usu Ulemadan: Hafız İbrahim

Elmüfti bimedineti Karahisari Sahip Meb’usu Ulemadan Nebil:

Elmüfti bimedineti : Silifke meb’usu Kuzattan: Hacı Ali

Kırşehir Meb’usu ve Müft-i Sabıkı: Mustafa Fehmi

Bursa Meb’usu Ulemadan: Abdulahad Servet

Kayseri Meb’usu Müfti-i Sabıkı: Ahmed Remzi

Kayseri Meb’usu Ulemadan: Mehmed Alim

Ankara Ulemasından Kocabey Medresesi Müderrisi: Beynameli Elhac Mustafa

Hacı Bayram Medresesi Müderrisi Müsevvid: Hacı Süleyman

Molla Büyük Medresesi Müderrisi: İsmail

Şahabiye Medresesi Müderrisi: Sadullah

Sariyya Medresesi Müderrisi: Mehmed Şevki

Haneka Medresesi Müderrisi: Ahmed Şefik

Zeynel Abidin Medresesi Müderrisi: Hamza

Yeşil Ahi Medresesi Müderrisi: Abidin

Sarı Kadı Medresesi Müderrisi: Abdullah Hilmi

Bayezıt Dersiamlerinden: Rifat

Reisül Kurra: Hüseyin Hilmi

Bursa Ulemasından Reis-ül Müderrisin: Hacı Yusuf

Bursa Müfti-i Sabıkı ve çelebi Sultan Medresesi Müderrisi: Ömer Kamil

Murad-ı Sani Medresesi Müderrisi: Elhac Sadık

Cami-i Kebir Mahallesi Şeyhi: Elhac Ahmed Efendi

Hüseyin Çelebi Medresesi Müderrisi: Mehmed Kamil

Havz Paşa Medresesi Müderrisi: Sadık

Mektebi Sultani Ulum-u Diniyye Muallimi: Celaleddin

Müderrisin’den ve Medrese Muavinlerinden: Mustafa Rıfat

Kurşunizade Medresesi Müderrisi: Ali Rıza

Dersiam ve Medrese Muallimlerinden: Mehmed hayati

Ulemadan: Tayyar

Kazan Ulemasından: Elhac Yahya

Ulemadan: Abdurrahman

Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi Muallimlerinden: Hafız Mahmud

Dar-ı Mezkur Muallimlerinden: Ahmed

Dersiamden: İlyas

Müderrisin’den Muallim: MEHMED NACİ (KUŞÇU)

Müderrisin’den: Mehmed

Müderrisin’den: Abdülaziz

Müderrisin’den: Abdülaziz

Müderrisin’den Hafız Hüseyin

Müderrisin’den: Ahmed Hamdi

Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi Muallimlerinden: Elhac Ziya

Müderrisin’den, Muallim: Ahmed Şükrü

Esatize-i Ulemadan ve Meşayıi Sa’diyeden Erzurumlu: İsmail Hakkı

Bursa Müftüsü Müsevvidi: Ahmed İzzet

Dar-ül Hilafet-ül Ulya Medresesi Muallimlerinden: İbrahim Hakkı

Mut Kadı-i Sabıkı: Hoca Mehmed

Hamzabey Medresesi Müderrisi: Abdurrahman Zühdü

Müderrisin’den: Ahmed Rüşdü

Gümüşhane Ulemasindan: Azmi

Gümüşhane Ulemasından: İmam Mustafa

Cisman Ulemasından: Osman Nuri

Cisman Ulemasından: Osman Şemseddin

Balıkesir kadısı: mehmed Şükrü

Balıkesir Kadı-ı Sabıkı: Alim

Bu fetva ve imzalar, zamanında “Hakimiyet-i Milliye” gazetesi ile bir çok taşra gazetesinde yayınlanmıştı. 1948 yılı Haziran tarihli ve üç sayılı “Sebilür-reşad Dergisiinden de bu fetva ve imzalar Latin harfleri ile de yayımlanmıştır.[350]

 

İsmail Vehbi/Zihni Oğuz Efendi(Müftü/1279/1863-02/06/1932)

Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşından yenilmiş sayılarak Devletin başşehri İstanbul, Müttefik kuvvetlerince resmen işgal edilmiştir. Yunanlılar İzmir’i, Antep, Maraş’ı Fransızlar ve İngilizler işgal etmişlerdir. İsmail Zihni Efendi, işte bu dönemde Gürün Kazasının devlet tarafından atanmış resmi Müftüsü idi. Bu muhterem zat, Ruslar’ın doğu bölgelerini işgali sırasında hicret etmek zorunda kalan ailelerle birlikte ailesiyle birlikte Gürün ilçesine gelerek Sadıkağa(Pınarönü)mahallesine yerleşmiştir. İsmail Vehbi/Zihni Efendi, çok iyi medrese eğitimi görmüş olup müderrisliğe kadar yükselmiş, devletten icazetli olup, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi tarafından 1919 yılı başlarında Gürün Müftülüğüne atanmıştır. Güründe çok sevilen ve sayılan, zekalı, ileri görüşlü birisi olduğu için“zihni”, dini ilimlerden de çok ileri seviyede olduğu için de “Vehbi”lakabıyla anılıyordu. İsmail Zihni Efendi, 1279/1863 yılı Erzincan doğumlu olup, Davutzade sülalesine mensuptur. Baba adı: Hüseyin, annesinin adı: Sündüs’tür. Soyadı kanunu ile birlikte “Oğuz” soyadını almıştır.

İsmail Zihni Efendi’nin iki evlidir. İlk eşinin adı Fatma’dır. Fatma Hanım, 1275/1859 doğumlu olup, baba adı Ahmed, anne adı Mahbube’dir. İsmail Zihni Efendi’nin ilk eşi Fatma Hanımdan; Hüseyin Remzi, Abdülkadir Hayri, Mehmed Davut, Zarife adlarında dört çocuğu dünyaya gelmiştir. Fatma hanım, 03/02/1928(Mezar taşında 1927 yazılıdır)tarihinde 69 yaşında Gürün’de vefat etmiştir. Mezarı Pınarönü mahallesi kabristanında, İsmail Zihni Efendi’nin kabrinin yanındadır. İsmail Zihni Efendi ikinci evliliğini 21/02/1334/1918 tarihinde Avunduklar sülalesinden Nafia hanım(1311/1895-19/04/1964)ile evlenmiştir. Nafia hanım’ın baba adı Mustafa, anne adı Zöhre’dir. İsmail Zihni Efendi’nin Nafia Hanım ile olan evliliğinden Fatma isminde bir kızı dünyaya gelmiştir. Hacı İsmail Zihni(Oğuz) Efendi, 1919-1930 yılları arasında Gürün Müftülüğü yapmıştır. İstiklal Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleyi İstanbul Hükümetinin düzenlemiş olduğu “Dürrizade Fetvası”na karşılık Anadolu’daki 153 vatan sever müftü gibi kendisi de bu fetvaya karşılık olarak Ankara Müftüsü Rifat Börekçi tarafından hazırlanan “Milli Mücadeleyi ve Atatürk’ü destekleyen fetvaya” imza atıp, Gürün ilçesi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurarak reisliğini üstlenmiş ve Atatürk’ün Sivas’ta yapmış olduğu tarihi Sivas Kongresine katılmıştır. İsmail Zihni Oğuz Efendi,  zafer sonrasında “İstiklal Madalyası” ile ödüllendirilmiştir. Bu muhterem zat, 02/6/1932 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Pınarönü Mahallesi mezarlığında medfundur.  Mezar taşında “Müfti Kaza-i Gürün İsmail Zihni Efendi Erzincani 1932” yazılıdır.[351]

 

Muhammed Naci Efendi(Kuşçu) (Gübün/1866-1946)

 

Baba adı Hüseyin Kuşçu, anne adı Ayşe Kuşçu’dur. Sivaslı, Nakşibendiyye Tarikatı’na mensub son devrin velilerinden olan İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin Gürün İlçesi’ne bağlı köylerindeki vekiliydi. Muhammed Naci Efendi, ilk tahsilini Çayboyu mahallesinde bulunan mahalle mektebinde yaptı. Daha sonra Darende İlçesine giderek Somuncu Baba dergahında zamanın en büyük alim ve faziletli kişisi olan Sofizade Mahmut Darendevi’den ders almaya başladı. Burada eğitimini tatamlayarak müderris oldu. Gürün Numune mektebinde “Muallimi Ula” yani birinci öğretmen olarak görev aldı. Müderrisliğe kadar yükselmiş, uzun bir süre Gürün Numune mektebinde müderrislik yapmıştır. Gürün eski Müftülerinden olan Mehmed Naci Kuşçu Efendi, Mili Mücadeleyi, Gürün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alıp, İstiklal Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleyi İstanbul Hükümetinin düzenlemiş olduğu “Dürrizade Fetvası”na karşılık Anadolu’daki 153 vatan sever Din Alimi gibi kendisi de bu fetvaya karşılık olarak Ankara Müftüsü Rifat Börekçi tarafından hazırlanan “Milli Mücadeleyi ve Atatürk’ü destekleyen fetvaya” Müderris olarak imza atıp, Gürün ilçesi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin  kurulmasında faal olarak görev almış, Atatürk’ün Sivas’ta yapmış olduğu tarihi Sivas Kongresine katılmıştır.

Mehmed Naci Kuşçu, Cumhuriyetin kurulmasından sonra“İstiklal Madalyası” ve maaşa bağlanmak suretiyle ödüllendirilmiştir. Bu muhterem zat, daha sonra Gürün ilçesi müftüsü olarak atandı. 1930-1940 yılları arasında Gürün Müftüsü olarak görev yaptı. Ömrünün sonuna kadar çevresine ilim irfan dağıtan Müftü Muhammed Naci Kuşçu Efendi, 1946 yılında, Çayboyu Mahallesinde 80 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Çayboyu Mahallesi mezarlığında medfundur. Manevi yönden Darende’de medfun olan Şeyh Hamid-i Veli Dergahına bağlı olan Müftü Mehmet Naci Efendi’nin ölümü üzerine Somuncu Baba’nın ahfadından Merhum Osman Hulusi Ateş Efendi, O’nun ölümüne duyduğu üzüntüyü dile getirerek “Divan-ı Hulusi” adlı eserinde şöyle dile getirir:

“Hacı Mahmud fahri oldu zahir ilmine rehber

Garibullah Hakkı alem-i manada üstadı

Tavaf et kabe-i ruhuna ey zair selam eyle

Budur Müftü-i ali-i enam Muhammed Naci”

Eski Gürün Müftüsü Muhammed Naci Kuşçu Efendi’nin keramet sahibi olduğu söylenmekte ve çevrede bu zata ait bir takım kerametleri anlatılmaktadır. Çayboyu Mahallesi kabristanında medfundur.[352]

 

 

 


CUMHURİYET DÖNEMİ ŞEHİTLERİMİZ

 

 

 

 

 

 

 

 


 

GÜRÜN İLÇESİ’NDE AŞİRETLERİN (OYMAKLARIN) YERLEŞMESİ (OSMANLILAR’DA AŞİRETLERİ İSKAN TEŞEBBÜSLERİ)

Osmanlı Devleti, beylikleri kendine bağlayıp, hakimiyeti sağladıktan sonra, komşu devletlere karşı büyük bir güç olduğunu kanıtlamasıyla Anadolu’da yeni bir dönem başlamıştır. İslamiyet Dini de bu dönemde, bir çok din ve dildeki çeşitli etnik kökenli insanlar arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde tarikatların, İslamiyetin yayılmasında çok büyük etkisi olmuştur. Anadolu’daki Türk birliğinin sağlanmasında ve Türkmenlerin iskanında tarikatların, tekke ve zaviyelerin yüklenmiş olduğu fonksiyonları unutmamak gerekir. Ahilik, Mevlevilik, Yesevilik, Bektaşilik, Nakşibendilik, Halvetilik, gibi tarikatler yoluyla Hristiyan yüksek tabaka müslüman olmuş, kırsal kesimde ise göçebe Türkmenler, Türkmen gazileri ve Orta Asya Şaman geleneğini de sürdüren dervişler etkili olmuşlardır. Bu dönemde Anadolu doğudan batıya doğru tümüyle islamlaşarak, tüm Anadolu yerleşim birimlerinin eski isimleri unutulup yerlerini Türkçe isimler almıştır. Böylece Anadolu’da İslamlaşma ve Türkleşme 400 yıl kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerinde batıya doğru olan yerleşme de birçok köylere isimlerini veren, boş ve ıssız yerlere yerleşen oraları imar ve iskan eden dervişlerle onların faaliyet merkezi olan tekke ve zaviyelerin bu iç iskan siyasetinde çok büyük görev üstlenmiş olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekmektedir. Çünkü Osmanlı döneminin ilk yıllarında birçok köy ve kasabalara isimlerini vermiş olan ve bu bölgelere yerleşmiş olan derviş veya şeyhlere intisab edenler hemen dervişin bulunduğu bölgelere giderek yerleşiyor, hemen bunun ardından bu şeyhe mensup kimseler de bu şeyhin bulunduğu yöreye gelerek iskan ediyorlardı veya devlet erkanının emirleriyle buralara gönderilerek yerleştiriliyorlardı. Hem böyle ve bu yörelerde İslam’ın yayılışı gerçekleşiyor ve hem de Türkmen gurupları yurt ediniyorlardı. İşte bu tür iskanlaşmanın ardından 16. yüzyılın sonlarına kadar olan zamanda da meydana gelen birçok sosyal çalkantılar sebebiyle daha önceki yurt edinmiş olduğu yerlerden ayrılarak başka yerlere gitmiş, ya da gitmek zorunda kalmış olanların ve çeşitli aşiretler ya da beylikler arasındaki mücadeleler sonucunda ıssız ve harabe haline gelmiş bu yerler 1691 yılında kapsamlı bir aşiret iskan teşebbüsüyle Türkmen gurupları Anadolu’nun birçok yerlerine iskan edildiler. İşte bu iskanın ardından, ancak Anadolu’da tamamıyla bir yerleşik düzene geçiş sağlanmış oldu. İlçemizin de bulunduğu bu bölgeler, yani Tohma Havzası’ndaki iskanların büyük çoğunluğu da bu iskanlar esnasında yapılmıştır. Çünkü daha önceleri konar-göçer halde hayat tarzı süren birçok Türkmen oymakları da mecburen ya bulundukları bir yere veyahut devletin göstermiş olduğu yörelere iskan etmek zorunda kaldılar.

Anadolu’da birkaç yüzyıllık dönem içinde, pek çok Türk boyu yerleşerek Türkmenlikten (göçebelikten) çıkmış, tarım köyleri kurmuştur. Pek çok Türkmen boyu da, kışlaklarını köy edinerek tarıma başlamış, fakat yazın yaylaya çıkarak göçebe yaşamını bir ölçüde sürdürmüş ve böylece yarı Türkmen, ya da başka bir deyimle yarı göçebe olmuştur. Yerleşmeler nedeniyle göçebenin yerleşik düzene geçenlere göre oranının daha az olduğu açıkça görülmektedir. XVI. yüzyılda belli başlı tam göçebe toplulukları olarak kışları Halep çevresinde, yazları Uzunyayla ve Sivas’ın güney bölgelerinde ve Gürün’de geçiren Halep Türkmenleri, Mardin’in güneyinden gelip Erzurum ve Erzincan’da yaylaya çıkan Boz Ulus ve Amik Ovası ile Çukurova arasında konaklayan Dulkadirliler’in bir bölümü görülür.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden döndükten sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tahrir yapılmasını emretmiştir. Bu emir üzerine gerçekleştirilen tahrir defterlerinde(Başbakanlık Osmanlı Arşivi tahrir defterleri, 915-1007 numaralı sayfaları)bu döneme ait bilgileri bulmak mümkündür. Bu tahrir defterlerine göre, Bozulus’un da ilk tahriri 1540 yılında yapılmıştır.

Bu tahrirler yapılırken, Bozulus aşiretlerine mensup kişilerce kurulan köyler için ya aşiretin adı açıkça belirtilmiş ya da sadece “Bozulus” kaydı düşülmüştür. Öte yandan, Diyarbakır, Urfa ve Birecik’e ait diğer tahrir defterlerinde Bozulus’un yerleşme yerlerini; Dulkadir, Halep ve Bozok’a ait tahrirlerde ise Bozulus’u meydana getiren aşiretlerin akrabalarını tesbit etmek mümkün olabilmektedir.

Bozulus Türkmenleri, XVII. Yüzyılın başlarına kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da daha sonra da Orta Anadolu’a gelmiş ve buradan da Ankara, Aydın, Keskin, Vilayet-i Rum(Sivas ve bağlı sancakları)ve Karaman bölgelerine dağılmışlardır.

Osmanlı tarihlerinde, mensup olunan boy, ulus veya etnik kimlik yerine, k,işilerin ön plana çıkması, devlet hizmetindeki Türkmen Beğlerinin mensup bulundukları aşiretlerin tesbitine imkan tanımadığı gibi, büyük siyasi olayların etrafında odaklanan tarih yazıcılığı, konar-göçer Türkmen topluluklarının ictimai vaziyeti ve yaylak-kışlak hayatları boyunca meydana getirdikleri olaylar hakkında da kayda değer bilgiler vermememektedir. Osmanlı tarihleri, Safevi Devleti ile Osmanlı Devleti’nin mücadeleleri esnasında anmakta, Safevi Devleti hizmetindeki Türkmenler için ise sıklıkla”kızılbaş” tabirini kullanmaktadır. Bundan dolayı, Türkmenler, tarihlere daha çok sosyal ve iktisadi düzeni tehdit eden düşman unsurlar gibi yansımıştır. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu esnasında Osmanoğullarının  ataları, konar-göçer Türkmenler olarak tavsif edilmesi Türkmenliğin yerinilecek bir husus olmadığı, bilakis yerleşik hayatın temsicileri tarafından da övünülecek bir özellik olarak mütaala edildiği anlaşılmaktadır.

Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin temelde Türkmen aşiretlerine dayanması ve bu devletlerin siyasi, hayatında boy ve oymakların etkili rol oynaması, bu devirde yazılan tarihlere de yansımaktadır. Bu tarihlerde Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevi Türk devletlerinin hizmetindeki Türkmenlerin takibini kolaylaştırmaktadır.

Kaşgarlı Mahmut, “Oğuzlar, bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmendirler. Bunlar 22 bölüktür.” Diyerek Türkmen adını Oğuzlar’a bağlamaktadır. 

Türkmenlerin İslamiyeti kabul eden Türk zümrelerinin öncüleri olmaları yüzünden bunlara yakın oturan ve İslamiyeti benimseyen Oğuzlara’da “Türkmen oldu” denilmekte idi. Netice olarak, Türkmen adı, X. Yüzyılda Ordu şehrinde oturan küçük bir topluluğun adı iken, belki de müslüman komşularının kendilerine verdikleri tarihi rol sayesinde; XI. Yüzyılda karluk, Halaç ve Oğuzlar’ı da içine alan siyas,i bir terim olmaya başladı. Ancak Karluklar ve Halaçlar erken devirlerde bu birlikten ayrıldılar. Bu yüzden Türkmen adı sadece Oğuzlar’a verildi. Kaşgarlı mahmut XI. Yüzyılda sadece Oğuz boylarından meydana gelen Türkmen teşekküllerindeni kaydetmekte, hatta onların da kendi içlerinde”dedelerinin isimlerini alan” irili ufaklı oymaklara ayrıldığını bildirmektedir. Öte yandan Oğuzlar’ın, XIII. Yüzyıla kadar kendilerini Türkmen diye isimlendirmemeleri her halde konar-göçer-yerleşik farkından kaynaklanıyorduve Türkmenler konar-göçer hayatı temsil ediyordu.

Türkmenler’in, Türk ve İslam dünyasında önemli bir mevki işgal etmeleri Selçuklu Devleti’nin kurulması ile olmuştur. Selçuklu fetihleriyle birlikte batıya doğru akan Türkmen göçüne Malazgirt zaferi yeni bir mecra kazandırdı. Bu zaferden sonra AlpArslan ile mağlup Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında yapılan antlaşma, Diogenes’in ölümü üzerine bozulunca, Alp Arslan Anadolu’nun fethini emretti. Türkmenler, Kutalmışoğlu Süleyman Beğ, Mansur, Alp İlek, devlet gibi kumandanların idaresinde şimdiye kadar ulaşamamış oldukları yerlere kadar ilerlediler. Anadolu kısa bir sürede Türkmenlerin eline geçti. Geniş yaylalara ve verimli topraklara sahip olan Anadolu, konar-göçer Türkmenlerin yanısıra, OrtaAsya’nın yerleşik Türk ahalisi tarafından dolduruldu. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları, Danişmendoğulları, Ahlatşahlar, Mengücekler, Saltuklular gibi Türkmen beylikleri kurularak Anadolu toprakları yeni Türk ülkesi “Türkiye” haline getirildi.

Anadolu’ya sevkedilen Türkmenler ise ya göçebeliği terk etmeyerek uçlarda bu hayatın gereği olarak yaylak-kışlak hayatlarını devam ettiriyor ya da tedricen yerleşik düzene geçiyorlardı. Türkmenler’den yerleşik düzene geçerek ziraat ile meşgul olanlar “Türk” diye isimlendiriliyordu.  Böylece Türkmen adı, Anadolu’da konar-göçerlik ile eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Moğol istilası sırasında Malatya civarında bulunan Germiyanoğulları daha btıya giderek yurt tutmuşlardı. Yine Moğolların önünden Anadolu’ya giren büyük bir Çepni bölüğü Karadeniz bölgesini Türkleştirmişti. DoğuAnadolu’da baba İshak isyanını çıkmasında önemli rol oynayan Ağaçeriler bu isyan esnasında mühim miktarda zayiat vermelerine rağmen, bölgedeki varlıklarını halen devam ettiriyorlardı. Ermenek, Mut ve Anamur bçlgesindeki Karamanoğulları ise, Eşrefoğulları ve Germiyanoğulları gibi Türkmen grupları yerleşmişlerdi.

Akkoyunlu Devleti’nin idaresindeki konar-göçer Türkmenleri ve Akkoyunlu hanedanının dayanağı Bayındır Boyunun Doğu Anadolu’ya gelmesi, muhtemelen Moğol istilası esnasında olmuştur. Karakoyunlu ulusunu meydana getiren diğer Türkmen gruplarıyla birlikte Moğol-İlhanlı hakimiyetinde kalmışlardı. Konar-göçer Türkmenlerin yaylakları Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kars'’ kadar uzanan platolardı. Bunlar güz mevsiminin gelmesiyle birlikte güneye doğru hareketleniyorlar, Memlükler devletiin sınırı boylarında Urfa, Birecik, mardin, Caber ve Rakka’ya doğru uzanan sahada kışlıyorlardı. Ancak bunlar, Moğol hakimiyeti esnasında henüz teşkilatlandırılmamış olup boy ve aşiret reislerinin idaresinde hayatlarını sürdüryorlardı. İlhanlılar ile Memlüklüler arasındaki sınır bölgede yaylak ve kışlak hayatı yaşayan Döğerler ise zaman zaman Arap Beni Rebia aşireti ile çatışma halinde idi.

XIV. Yüzyılın başlarında Moğol hakimiyetinin çözülmeye başlaması, Anadolu’daki Celayir, Suldus, Uyrat gibi Moğol aşiretleri arasında çatışmalar doğmasına yol açtı. Bu esnada, Sivas ve çevresine hakinm olan Eretnalılar ile Mardin ve çevresine hakim olan Artuklular da çöküş dönemine girmişlerdi. Moğol Aşiretleri arasında meydana gelen çatışmalarda, Akkoyunlu ve karakoyunlu Türkmenleri de iki rakip kuvvet olarak yer almaktaydılar. Moğollar, Doğu Anadolu’yu tedricen boşaltarak, Orta Anadolu, İran ve Azerbaycan’a çekilmeleri üzerine, Diyarbakır ve havalisinde faaliyet gösteren Akkoyunlu Türkmenleri, Mardin’de hüküm süren Artuklular ile işbirliği içine girdiler. Bu sayede Diyarbakır bölgesinde bir çok kaleye hakim oldular.Bu sırada Karakoyunlular, Musul’dan Erzurum’a kadar olan sahayı hakimiyetleri altına almışlardı. Eratnalılar ise, Erzincan ve Bayburt’u ele geçirmişti.

Karakoyunlular’ın Timur’a karşı cephe almaları ve başarısız olmaları Akkoyunlular’ın topraklarının genişletmelerine kolaylık sağladığı gibi önemli göç ve ticaret yolları üzerinde hakim olmalarına, ekonomik ve beşeri kaynaklardan geniş ölçüde yararlanmalarına imkan verdi. Bu sırada Bayat ve İnallu aşiretlerinin bir bölümü Akkoyunlu konfederasyonuna/boylarbirliğine dahil oldu.

Uzun Hasan Bey’in Karakoyunlu devletine son vermesiyle bu defa yaylakları ele geçiren Akkoyunlular, Erzurum-Diyarbakır koridorunda göçebe hayvancılık ile uğraşan Türkmenleri siyasi çatılarının altına alma çalışmalarını tamamlamış oldular. Böylece, Doğu Anadolu’da bulunan Musullu, Pürnek, Hamza hacılu, Avşar, Bayat, İnallu, Tabanlu, danişmendlü, Bicanlu, gibi boy ve oymaklar Bayındır boyunun etrafında toplanarak Akkoyunlu Devleti’ni meydana getirdiler. Karakoyunlular’ın ortadan kalkması ile Alpavut, Cakirlü, Karamanlu, Sa’dlu gibi oymaklar da Akkoyunlu boylarbirliğine dahil oldular. Bunlara Dulkadirli, Halep ve isfendiyar bölgesindeki bazı Türkmen aşiretleri de eklenerek Akkoyunluların insan gücünü artırdılar.

Safeviler, Akkoyunlu devleti’ni ortadan kaldırırken, Akkoyunlu hanedanına ve halkına karşı korkunç katliamlara giriştiler. Türkmenler, şarur, Almakulak ve Tebriz’de kıyıma uğradılar. Katliamdan kurtulabilen bazı aşiret bakiyeleri Safevi devleti içinde “Türkmen Oymak”’ı meydana getirdiler. Akkoyunlu ileri gelenleri ve tabi aşiretlerin çoğunluğu Osmanlı devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti tarafından beylere dirlik tahsis edildi. Aşiretler ise, Osmanlılar’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hakim olmasından sonra tahrire tabi tutularak, Erzurum, Muş, Bingöl yaylaları ile Urfa(Ruha)ve Berriye kışlakları kendilerine yurt tayin edilmeküzere Bozulus adı altında belli bir idari yapıya ve vergi düzenine dahil edildi.

Anadolu’da Osmanlı hakimiyetinin başlaması ile birlikte Batı Anadolu’daki konar-göçer Türkmenlerin Yürük/Yörük diye isimlendirildiği görülmektedir. Osmanlı vesikalarında Yörük” toprağı olmayan”, yani belli bir yerde durmayan “konar-göçer” olarak nitelendirilmiştir.

Yörükler gibi açıkça konar-göçer hayatı temsil eden Türkmenler ise vesikalarda bazen “Yörük” bazen de “Yörük Türkmenleri” gibi isimlerle anılmıştır. Bu cümleden olarak Halep Türkmenleri için “Yörükan-ı Halep”, Dulkadir Türkmenleri için “Yörükan-ı Maraş”, Bozok bölgesindeki Türkmenler için ise, “Yörükan-ı Bozok” adı verilmiştir. Osmanlılarda konar-göçerlikten çıkan Türkmenlere “Türkmenlikten çıktı”, Yörüklerde, yerleşik hayata geçenlere “Yörüklükten çıktı” deniliyordu.

Osmanlı devleti’nde Türkmenler, Yörüklerden farklı olarak, merkezi hükümet tarafından; yaylak ve kışlakları ile göçüp konacakları sahaların sınırları tesbit ve tayin olunarak belirli bir idari ve mali düzene tabi tutulmakta, kaza veya sancak statüsünde yönetilmekte idi.Böylece, bir ytandan aşiretlerin yaylak-kışlak güzergahlarının veya idari teşkilatlarının dışına çıkarak vergi vermekten kaçınmaları önleniyor; diğer yandan, büyük konar-göçer kitlelerin dağılması engellenerek ordunun ve büyük şehirlerin temel ihtiyaçları olan hayvan ve hayvani ürünlerin tedarikinde süreklilik elde ediliyordu. Türkmenler, XVI. Yüzyılın sonlarına kadar umumiyetle Anadolu’nun doğu yarısında idiler. Ancak, devlet nizamında meydana gelen çözülmeden sonra yavaş yavaş Anadolu’nun batı bölgelerine gelmeye başladılar.

   Anadolu’ da en fazla Türkmen oymağı ihraç eden Dulkadirli ulusu Maraş’tan başka Diyarbakır, Halep, Bozok, Adana hatta Kütahya ve Aydın’a kadar yayılmıştı.Bu öühüm teşekülin bir bölümü İfraz-ı Zülkadiriye adıyla Adana bölgesindeydi. Bozulus,  Halep, Yeni il, Danişmendli kazalarının içinde de Dulkadir ulusuna mensup oldukça fazla cemaat bulunmakta idi. Bayat, Döğer, Beğdili, Harbendelü, İnallu gibi büyük taifelerden ve bunlara bağlı irili ufaklı cemaatlerden oluşan Halep Türkmenleri, yazları Yeni İl’ e yaylağa çıkıyordu. Bundan dolayı Halep Türkmenlerine mensup cemaatlerin bir bölümü Yeni İl’ e dahil edilmişti.

Sivas’ın güneyinde Divriği, Şarkışla, Kangal ve Gürün ile çevrelenen sahada bulunan Yeni İl kazası Türkmenleri, Dulkadir ve Halep Türkmenlerine mensup camaatlerden müteşekkil idi.Bunlar Nurbanu Sultan’ın Üsküdar’da yaptırdığı caminin evkafının reayası olduklarından “Üsküdar Türkmeni” diye de anılmışlardır. Dulkadir ve Halep Türkmenleri’nin yurt tuttuğu bir başka bölge ise Bozok idi. Karaman, Akşehir, Aksaray, Ankara ve Konya’nın çevrelediği sahada bulunan Atçekenler at yetiştiriciliğinin yanısıra geniş ölçüde ziraat ile de meşguldular.Atçekenlerin yayıldıkları sahalar Eskiil, Turgud, ve Bayburd olmak üzere üç idari bölgeye ayrılmıştı.

Çukurova’daki Türkmenler kısa sürede yerleşik hayat geçmekle beraber, bilhassa Tarsus havalisinde yoğun olarak konar- göçer hayatı devam ettirmekteydiler. Tarsus Türkmenleri veya yaygın olarak bilindiği adıyla Varsaklar; Ulaş, Kuştemir, Kusun, Esenli, Gökçeli, Elvanlı, Orhan Beğli taifelerinden ve bunlara bağlı cemaatlerden oluşuyordu.

Bunların yanısıra, hemen her sancak dahilinde konar- göçer hayatı devam ettiren gruplar vardı. Bunlar üzerinde bulundukları arazinin mali düzenine göre tımar, zeamet, vakıf veya has reyası idiler. Akkoyunlu Türkmenlerinin bakıyeleri ile Dulkadir Türkmenlerine mensup bazı  cemaatlerden oluşan Bozulus Türkmenleri Berriyecik(Berriye)kışlağı ile Erzurum yaylaları arasında konar-göçer hayat tarzını sürdürüyorlardı. Bu türkmen grupları genel olarak “bozulus”namıyla anılıyordu. Tarihi kayıtlarda bu şekilde geçmektedir. “boz” sıfatı Osmanlı Devletinin bölgede yeni bir idari yapılanma içine girmiş olması ile de alakalı olabilir. Çünkü, Diyarbakır’ın ilk idari taksimatında bölgede bulunan Akkoyunlu Türkmenleri, daha Karakoyunlular zamanında siyasi teşekkül haline getirilmiş bünyesinde Türkmen oymakları da bulunduran Karaulus aşiretleri ile birlikte “Aşair ve Ulus” adıyla sancak statüsüne bağlanmıştı. Bu sancak ilk önce Yadigar Bey’ in tasarrufunda iken muhtemelen 1526’da padişah haslarına dahil edilmişti. Yaylak ve kışlakları farklı bölgelerde olmakla beraber, Diyarbakır vilayetine bağlı iki konar-göçer topluluğun birbirine karıştırılmaması için Türkmenlere, Karaulus’ a nispet olarak “Bozulus” denilmiş olabileceği akla uygun görünmektedir. Konya bölgesindeki Eski-il adına mukabil Sivas’ın güneyine Yeni-il  adının teşekkül etmesi bu görüşü destekleyebilir. Sivas’ın güneyinde yaşayan oymakların genel adı, Osmanlı öncesinde ve Osmanlı yönetiminde Yeni İl’dir. Bu topluluğun yaşadığı yer bugünkü Kangal, Alacahan, Mancılık, Yellüce(kangal’ın bir köyü)çevreleriydi. Yellüce dağı Yeni İl Obalarının ünlü yaylalarından biriydi.

Öte yandan, Akkoyunlu kaynaklarında  Bozulus adına tesadüf edilmemesi, bu adın Osmanlılar tarafından verildiği kanaatini kuvvetlendirmektedir. Ulus kelimesi ise halk veya topluluk  manasında olup, Türkçe’ deki “ülüş,uluş” kelimesinden gelmektedir. Ulus deyimi Akkoyunlular tarafından da “İl ve ulus” şeklinde aynı manalarda kullanılmakta, aşiretler bazen “Döger ulusu”, “Türkmen il ve ulusu” gibi isimlerle anılmaktaydı.

Osmanlı Devletinin XVII. Yüzyıllarda uyguladığı zorunlu iskan  politikası, önemli derbend ve menzillerde büyük köyler oluşturmayı amaçlıyordu. Yol üzerinde bulunan hekimhan, hasan çelebi, Alacahan, kangal, Ulaş kasabaları bu politikannın ürünüdür. XVIII. Yüzyılda Alacahan’ın iskanı için oymaklarla devlet arasında büyük sorunlar ve karışıklıklar da yaşanmıştır. 1734 yılında İran’dan gelen Türkmen oymakları getirilerek buraya yerleştirilmişlerdir. Osmanlı Devletinde konar-göçer teşekküller sınırları belli bir coğrafyada, idari ve mali bir hüviyete sahip olarak yaylak ve kışlak hayatı sürdürmekteydiler. Umumiyetle tımar ve has reayası olan aşiretlere, nüfusuna, iktisadi durumuna veya sınırları içinde konup-göçtüğü vilayetin idari yapısına göre sancak ve ya kaza statüsü veriliyor; idareciler tayin edilmek suretiyle hukuki bir nizama kavuşturuluyordu. Bundan amaç, konar-göçer teşekkülleri denetim altında tutmak ve bilhassa vergi tahsilinde kolaylıklar sağlamaktı.

Belli bir konar-göçer teşekküllün içinde yer alan cemaat, nereye giderse gitsin statüsünü değiştiremiyordu. Bundan dolayı, çeşitli sebeplerden, başka memleketlere giden aşiret mensupları ya eski aşiretleri içine iade ediliyor veya geri döndürmek mümkün olmazsa kendisi için tayin edilmiş olan vergiyi, bağlı olduğu kaza dahilinde ödemek zorunda bırakılıyordu. Böylece konar-göçer  teşekküllerin dağılması önlenmeye çalışılıyordu.

Diyarbakır’ın ilk idari teşkilatında aşiretlere “Aşair ve Ulus Livası” adı altında hukuki bir statü kazandırılmış idari ve mali tasarrufu ise Yadigar Bey’e bırakılmıştı. Kısa bir süre sonra mali idarisi Yadigar Beyden alınarak padişah haslarına dahil edildi.Buna mukabil sancak statları uzun süre muhafaza edildi.Sancağın idari merkezi olarak birlikte resmi vazifeler sancak beyi ve kadıdan oluşuyordu.Sancak Bey özellikle yaylağ çıkışlarda ve kışlağa dönüşlerde ulusun emniyetini sağlamakla görevliydi ve merkezi hükümet bu vazifesi ihmalinde asla mazaret kabul etmiyordu. Bozulus’un Orta Anadolu’ya gelmesinden sonra sancak statüsü yerine kaza düzenine geçildi ve kadı marifetiyle idari edilmeye başlandı. Bilindiği gibi Kadılar, kaza merkezinde ikamet ederek kazanın adli ve idari işleri ile meşgul oluyorlardı. Kaza statüsündeki konar-göçer ulusların kadılığına tayin edilen kişi bu vazifesini aşiretler arasında dolaşarak ita etmekte olduğundan belli bir merkeze bağlı bulunmuyordu. Bu yüzden yazları idarisinde bulunan aşiretlerin yaylalarında kışı ise kışlak bölgesine yakın şehirlerde geçiyordu.

İl ve ulus kadıların temel vazifesi idareleri altında bulunan konar-göçer teşekküllerin her türlü kazai ve idari işlerini yürütmekti. Bu yüzden merkezi hükümetin gönderdiği hükümlerde kadı ya da hitap ediliyordu.Kadı, gelirleri noksan gelen aşiretlerin teftişini yapmak ve fakir düşmüş olan aşiretlerin ödemleri gereken vergi miktarını tahminlere göre yeniden paylaştırmak, iskan edilmiş aşiretlerin hukuki ve mali haklarının muhafaza edilmesi hususunda merkezi hükümete arzetmek, aşiretlerin devlet ile münasebetlerini düzenlemek voyvoda ve kethudalık  makamına tayin edilen kişilerin ellerine verilen berat, emr-i şerif veya teskirilere sicil defterine keydetmek, eşkiyalık veya türlü sebeplerle aşiret düzenini bozan voyvoda, kethuda veya aşiret mensuplarını hükümete bildirmek ve gerekli tedbirleri almak gibi vazifeleri de yerine getiriyordu.

Konar-göçer teşekküllerden padişah haslarına dahil olanlar mali bakımdan mukataya verilmek suretiyle idare edildiği zaman başlarınada hükümet tarafından tayin edilen voyvoda bulunuyordu. Türkmen ağası diye de bilinen voyvodaların temel vazifeleri, kethudaların veya boy beylerinin miri için tashil ettikleri vergileri hazineye ulaştırılması olmakla beraber bazı hallerde kendileri de vergi topluyorlardı. Voyvoda bir yıllık vergi döneminde o yıla ait vergilerin tahsili ve yerine ulaştırılması macıyla tayin edilmekteydi.Ancak, hükümetin voyvodanın hizmetinden memnun olması halinde süre yine bir yıllık olmak üzere uzatılıyordu.Bir voyvoda bazen birden fazla Türkmen mukavatısını uhtesinde bulundurabiliyordu. Voyvodalar, başka memleketlerden veya teşekküllerden gelerek aşiretler arası karışan cemaatlere himeye etmeyip, yine eski yere göndermekte  mükelleftiler. Keza, eşkiyalık yapıp aşiretler arasında saklananları da hükümete bildirmek zorundaydılar.

Voyvoda tahsil edilecek verginin adeletle dağılımının oluşturmak amacıyla tahrirlerin yenilenmesini sağlıyordu.Ayrıca, maddi gücünü kaybetmiş veya o yıl ki vergilerinin tamamını ödeyememiş aşiretlerden vergi indirimi yapılmasını ve durumlarının yeniden tespitinin merkezi hükümete bildiriyordu. Bu suretle, dağılmaya başlayan aşiretlerin yeniden toparlama imkanı elde ettiği gibi vergi dairesini dışına çıkmış olan, aşiret mensuplarını eski yere gönderme yetkisine sahip oluyordu. Voyvodalar aynı zamanda iskan edilmiş aşiretleride eğer Bozulus voyvodalığına da bağlılığı devam ediyorsa haklarının muhafazası ve başkalrı tarafından yapılacak her türlü müdehalanin önlenmesini üzerine alıyorlardı.

Cemaatler,  belli bir bölgede, hukuki nizam içinde hareket ediyor olmaları sebebiyle belli bir iç düzene ve devlete olan yükümlülüklerini düzenleyecek teşkilat yapısına sahip idi. Aşiretlerin  idari bakımdan birleşmeleri ile boy meydana geliyordu. Burada birinci derecede görevli “Boy Beyi “idi Bozulus’ un Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunduğu esnada boy beyliği vazifesine tesadüf edilmemekle birlikte bu vazifenin kethudalar tarafından yerine getirildiği anlaşılmaktadır. Öte yandan aşiretler arasında herhangi bir vazifeyi üstlenmemiş “bey” unvanını taşıyan kişiler görülmektedir. Bu husus, onların Akkoyunlu Devletinin hizmetinde bulundukları esnada aristokrat zümreyi meydana getirmiş olmalıdır.

Boy Beyleri, aşiret ihtiyarları kethudalar ve voyvodaların beylik vazifesini yerine getirmeye müktedir. Olduğu yolundaki kanaatları açıkladıktan sonra padişah beratiyle ile vazifeye tayin edilirlerdi. Bu nedenle Bey ilk devletin halk üzerindeki kontrolün kalkmasını bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor bilakis merkezi hükümetin dağınık topluluklar üzerindeki kontrolünün bütün gücüyle mütessir olduğu dönemlerde aşiretleri ileri gelenlerinin önerileri ve kanaatları dikkate alınarak “beyliğe tayin” yapılıyordu. Boy Beyliği babadan oğula geçebilirlerdi. Ancak, bu hali vuku bulması için kişinin “layık ve müstehak” olduğunun aşiret ileri gelenleri ve kethudalar tarafından onaylanması gerekiyordu. Bundan sonra padişahın beratını gerektiriyordu. Bu durum kişinin idari görevinin merkezi hükümet tarafından tanınmasında başka, merkezciliğin tabii bir sonucuydu. Beyliğin babadan oğula geçmesi bey seçiminde geleneklerin yer yer ön plana çıktığını göstermekteydiler.

Prof. Ömer Lütfi Barkan, vergi kayıtlarına dayanarak 1520-1535 ve 1570-1580 dönemlerindeki vergi ödeyen yerleşik İslam ve göçebe hanelerinin sayısını hesaplar, göçebe ve yerleşik oranı hakkında bir fikir verir. 1520-1535 döneminde Anadolu’da 388.397 hane yerleşik ıslam ve 77.268 aile vardır. Yerleşik düzene geçenlerin göçebe durumda olanlara oranı % 16,29’dur. 1570-1580 döneminde yerleşik ıslam hane sayısı 535.495 iken göçebe hane sayısı ise, 116.219’dur. Oran ise % 17,28’dir. Rumeli’de ise, XVI. yüzyıl başlarında 156.565 yerleşik ıslam hanesine karşı 37.435 göçebe hane vardır. Oran % 19.3 tür. 832.707 hane Hristiyan ve yerleşik düzende olan nüfusu da hesaba katılırsa, Rumeli’de yerleşik göçebe oranı % 3,6 gibi önemsiz bir orana düşer. Anadolu’daki yer adlarının Türkmen boy adlarının birçoğunu taşıması Anadolu’ya Türkmen yerleşmesinin en önemli kanıtlarından biridir...

Osmanlı Toplumunu oluşturan unsurlardan birisi, ilk bakışta Osmanlıyı meydana getiren insanların aşiretler, yahut konar göçer halde yaşamakta olan halk kesimidir. Yaşadıkları hayat tarzına göre mevsimden yaylak ve kışlak bölgelere birbirinden bazen çok uzakta bulunmaktaydılar. Çünkü iktisadi hüviyetleri itibariyle hayvancılıkla meşgul olan aşiretler biraz da sürülerine otlak bulmak amacıyla zamanlarının mühim bir kısmını değişik yerlerde geçirmek zorunda kalıyorlardı. Bunda da sahip oldukları at, koyun, keçi, katır ve deveden ibaret sürülerini otlak ve su bulmak kadar, onlara bağlı hayatlarını idame ettirmek endişesi de elbetteki saklıdır. Bilindiği gibi Osmanlılar’ın menşeinin Oğuzlar’ın Kayı boyu olduğu malumdur. Bundan başka aşiretlerin bir kısmı topraklarına kattığı Anadolu Beyliklerinden Karamanoğulları, Dulkadirliler, ısfendiyaroğulları, Candaroğulları, Eratnalılar gibi beyliklerin oymak ve mensubu oldukları aşiretlere mensupturlar.

Bunların bir kısmı da Akkoyunlu Devleti’nden tevarüs eden Osmanlılar bunlardan türlü yollardan istifade ediyorlardı. Osmanlılar, yerleşik halk ile konar-göçer halk arasında bir bütünlük meydana getirmeye çalışmışlardır. Osmanlı kanunlarında konar-göçerlik Türkmen” tabiri ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Fırat nehrine karışan Belih (Tohma Suyu) nehri kenarına ve Sivas bölgesinden Rakka’ya kadar olan bölgelere Türkmen oymaklarından ısküdar’daki Valide Sultan Evkafı hassına tabii Beydili ve diğer oymaklardan güneyden Arap aşiretlerinin istilalarını önlemek maksadıyla 1693 yılında iskan kanunlarına göre Sivas, Erzurum ve Kemah bölgelerine 80.000 çadır halk yerleştirilmiştir. Bunlar arasında Darende’ye tabi tımar reayasında sofular ve eski Darende sakinlerinden Şeyhoğulları malikanesi olan Dedeşlü Türkmenleri yerleştirilmiştir. Bunlar yazın Tohma Havzasında yaylamakta kış aylarında da Halep taraflarına inmekteydiler. Türkiye’deki bu iskan siyaseti bir bakıma genişleme siyasetinin aksine içi dönük yerleştirme siyasetidir. Tarihte devletler çok çeşitli yol sistemleri oluşturmuşlardır. Cengiz Han Devleti’nde “yam”, Arap devletlerinde “berid”, Safevilerde “çaparhane” adını taşıyordu. Bu örgütlenmeler Osmanlı devleti zamanında “menzil” adını almıştır. Menzil: haberin bir an önce istenilen yere ulaştırılması için kurulan konaklama noktalarıydı. Osmanlı İmparatorluğundaki menzil örgütü İlhanlılar’daki “Ulak” teşkilatına benziyordu. Ulaklara ait Osmanlı yasalarında bir takım hükümler vardı. Örneğin haberiyerine ulaştırmakla görevli ulak’a haberi götürmek için gerekli araç gereç, yiyecek ve içecek olmak üzere tüm ihtiyaç ve istediklerinin sağlanması hakkına sahip bulunmaktaydılar. Daha sonraki yıllarda meydana gelen bir takım olumsuzluklar ve şikayetler üzerine, Kanuni Sultan Süleyman zamanında ulakların eline “inam hükmü” adı verilen bir yetki belgesi verilmesi karara bağlanmıştır.

Menziller ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında da kullanılıyordu. Sefer zamanında ordu için gerekli mal, eşya ve hizmetlerin sağlanmasında ve yerine getirilmesinde menzillere önemli görevler yüklenmişti. Mwnziller hem ticari hemde askeri amaçla kullanılıyordu. Menzili “menzil Emini” adı verilen kişi yönetiyordu. Menziilin harcamaları ise, menzilin bulunduğu yöre halkından toplanan paralarla karşılanmaktaydı. Menzile para ödemekle yükümlü kişilere “menzilkeş” adı veriliyordu. Menzilkeşlere bazı vergilerden muafiyet tanınmaktaydı. Bazı menzillerin finansmanı için bir yada birden fazla köy “ocaklık” olarak belirleniyordu.

Ulaşımı sağlayan bir başka ulaşım teşkilatı ise, “derbent” teşkilatıdır. Osmanlı İmparatorluğunda XV. Yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Farsça’da “der” geçit, “bend” ise tutmak anlamındadır. Derbendler, genellikle yolların kavşak noktaları ve merkezi yerlerde, tehlike arz eden geçitlerde görev yapıyordu. Derbend yerine “belen” adı da verilmektedir. “Bel” kökünden gelen bu kelime; bir vadiden başka bir vadiye giden geçit anlamındadır ve Çağatay Türkçesinde yer almaktadır. Drebendleri menzillerden ayıran en önemli fark, menzillerin haberleşme ve konaklama için, derbendlerin ise yol güvenliği için kurulmuş olmasıdır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sivas-Malatya yolu; Üsküdar-Gebze-İznik-Bolu-Tosya-Merzifon-Tokat-Sivas-Hasançelebi-Malatya-harput-Diyarbakır-Musul-Bağdat güzergahını takip ediyordu. Osmanlı Padişahı IV. Murad, bağdat seferi esnasında (muhtemelen dönerken) bu güzergahtan geçmiştir. Bu seferin öyküsünü anlatan menzilmname, yollardaki menzilleleri kısa bilgilerle tanıtmaktadır. Burada anlatılanlara göre 1639 da, ordunun konakladığı menziller, Malatya-Sivas arasındaki güzergahta şu yerler bulunmaktadır. Malatya-Hasan Badrık-Hekimhan-Hasançelebi-Alacahan-Kangal-Tecer (Ulaş)-Tuzlu-Selçuk Hanı-Sivas’tır. 1639 tarihlerinde Kangal büyük bir kasaba idi. Hasançelebi, Hasanbadruk, Alaca han gibi yerler daha küçük yerleşim birmleriydiler. 1639 yılında Sivas-Malatya yolunu izleyerek badrak Bağdat’tan İstanbul’a dönen Osmanlı ordusu bu tarihten 16 yıl sonra 1655 yılında, ayaklanan Bitlis Han’ın üzerine gönderilern melek Ahmed Paşa komutasındaki orduda Sivas-Malatya yolunu izlemişti. Bu esnada ünlü seyyah Evliya çelebi de  bulunuyordu. 1655 yılı mart ayının sonlarında Sivas’tan Malatya’ya doğru yola çıkan ordunun uğradığı yerler ve yolundurumu şöyleydi: Sivas-Ulaş: Eğriköprü’den geçilip 7 saatte Ulaş’a varılmıştı. Türkmen Ağası yönetiminde olan Ulaş kasabası’nda cami, han ve dükkanlar vardı. Ulaş-Sultan Hasan: Şiddetli kar fırtınasında binbir güçlükle geçilen bu yolda, dikili taşlar ve çam ağaçları vardı. Türkmen Ağaları bu taş ve çamları yolcuların yolunu yitirmemeleri için dikmişlerdi. Sultan Hasan bilindiği gibi Akkoyunlu beyi Uzun hasan’ın yaylak yeri idi. Sultan Hasan-Kangal: Bu yol ancak yedi saatte alınabilmişti. 16 yıl önce büyük bir köy olarak tanımlanan Kangal, kaaba halini almıştır. Türkmen Ağası yönetimindeki Kangal’da han, cami, birkaç dükkan vardı. Kangal ve çevresi can güvenliğinin olmadığı korkunç bir yerdi. Kangal-Alacahan: Alacahan menzilinde, süslü taşlarla örülmüş küçük bir han vardı. (Bu  han halen varlığını sürdürmektedir) Bu menzil Türkmen Ağası yönetimindeydi. Yol üzerinde çok gerekli küçük bir handı. Alacahan-Hasançelebi: kar fırtınasında güçlükle Hasançelebi menziline ulaşılmıştı. Hasançelebi 300 hanelik bir köydü. Köyde cami ve han vardı. Halkı Türkmenlerden oluşmaktaydı. Hasançelebi-Hekimhan: hasan çelebi’den yola çıkan ordu şiddetli rüzgarda Çökeç köyüne sığınmak zorunda kalmıştı. 100 haneli bir köy olan Çökeç’te Türkmenler yaşamaktaydılar. Hekim Hanı-Hasan Badruk: Bu yol 7 saatte alınmıştı. Hasan Badruk menzili, Sivas-Malatya güzergahının sınırındaydı. 200 haneli bir köydü. Köyde bir han ve kubbeli bir camisi vardı. Ordunun geleceğini haber alan şahsevenlerden oluşan halk dağlara kaçmıştı.  Hasan Badruk’tan sonra Malatya’ya varılmıştı.

 IV. Murat zamanından itibaren de Osmanlılarda zorunlu yerleştirme ve iskan politikalarına başlanılmıştır. Osmanlıların bu iskan politikasının da iki ana nedeni vardır: 1-Yıldız yerleştirme sistemi uygulaması, 2-Arap yayılmacılığına karşı önlem alınması gayesiyle.

Yıldız sistemine göre iskanlaştırma: Bu sisteme göre, herhangi bir köy eğer Türkmen köyü ise ona akraba olanlar değil, bilakis akraba olmayan bir başka Türkmen boyu o köye yerleştirilerek böylece Türkmen boyları Anadolu’nun çeşitli bölgelerine serpiştirilmek suretiyle yerleştirimişlerdir. Böylece köyler arasındaki aşiret bağlarının çözümlenerek devletin aşiretten devlete ulaşmasını (Devlet olma aşamasına) geçme politikasını sürdürmüştür. Böylece Türkmen halkın homojenleştirilerek millet olma ve aşiretten devlete ulaşmasının sağlanması hedeflenmiştir. Bunun da iki amacı vardır:

    1-Böylece Osmanlı’ya kimse başkaldıramayacaktır ve iç isyanlar böylece önlenmiş olacaktır.

2-Halkın homojen bir yapıya kavuşturularak aşiretten millet ve devlet haline gelme çabasıdır. 1876 yılında da Fırka-i Islahiye (zorunlu göç olayı) vardı. Türkmen aşiretlerinin birçoğu yazları Orta Anadolu’da kış aylarında da Suriye çöllerinden, Antakya ovasından, Lazkiye Limanına kadar olan havalide yaşıyorlardı. Böylece havalide konar-göçer bir vaziyette ve başıboş olarak bazı zaman da devlete isyan bile eden Türkmen boylarının Anadolu’nun çeşitli yerlerine iskan edilerek bir sorunun çözülmesinin sağlanması hedeflenmiştir. Osmanlılar’da bir diğer iskan etme sistemi (yerleşme planı)de derbent ve geçitler vasıtası ile tatbik edilmekte olanıdır. Askeri ve ticari yolların korunması ve yolların muhafazası ile beraber halkın emniyetini sağlamak için köprücü, derbendçi vb. gibi geri hizmet sınıfıları mevcuttu. Derbendçi tayin edilmiş olanlar, gördükleri hizmetler karşılığında Avarız-ı divani ve Örf-i Tekaliften muaf tutulmuşlardı. Derbendçiler ve köprücüler genelde toprağını kaybetmiş köylülerden ve konar-göçer oymak mensuplarından seçiliyor ve derbentlere yerleştirilmek suretiyle iskan meselesi de çözülmüş oluyordu. Böylece her derbent mahallinde az zaman sonra birer iskan yeri doğarak köy haline geliyordu. Osmanlı ımparatorluğu 1691 yılı baharından itibaren konar-göçer oymaklar harab yerlere yerleştirildiler. Örneğin Sivas eyaletinde Alacahan ve Ulaş isimli yerlerdeki bölgelerde hiç kimse bulunmadığından buralara tamamen sahipsiz ve boş arazilerdi. 28 Temmuz 1723 de verilen bir kararla bu bölgelere de konar-göçer (Türkmen) halk yerleştirilmek suretiyle buraları yerleşim alanları haline getirilmiş oldu. Vergi kayıtlarına göre, XVI. yüzyıl başında vergi ödeyen hanelerin % 92’si Müslüman, ancak % 7.9’u Hristiyandır. Öte yandan göçebe olarak Türkmenler giderek yerleşik düzene geçmeye başlamıştır. 1520-1535 yılları arasında Anadolu’daki Müslüman nüfusun ancak % 16.29’u göçebe halindedir. 1691 yılındaki kapsamlı bir göçebe yerleştirme siyaseti izlenmiştir. Bunun sonucu olarak da göçebe nüfus daha azalır duruma gelmiştir. Bu dönemlerde de Osmanlı kanunlarında konar-göçerlik Türkmenlik” tabiri ile eşanlamlı kullanılmış olduğu gibi Anadolu’daki Yörükler için Aşiret” tabiri kullanılmaktadır. ıktisadi faaliyetleri yaylak kışlak hareketlerine tabi konar-göçer hayat tarzında yaşıyanların ve tedrici de olsa kışlak ve yaylaklarındaki otlaklarında iptidai çiftçilik yapanlara bu ad verilmekteydi. Esasen Osmanlı döneminde Anadolu Türk Aşiretlerinin o zamanki durumlarını kısaca tahlil ettiğimizde Yörük ve Türkmen adlarıyla başlıca iki guruba ayrıldıklarını ve genellikle Orta Anadolu’da bulunanlara ve Batı Anadolu’da bulunan aşiretlerin Yörük, Doğu ve Güney Anadolu Bölgeleri’nde yaşayan boy ve oymakların ise; Türkmen adıyla anılmış olduğunu görürüz. Yörüklerin diğer Türkmen guruplarına göre ziraate daha çabuk uymak kabiliyetince olup diğerlerine göre daha süratle yerleşik hayata geçebiliyorlardı. Anadolu’da konar-göçer aileler bir diğer deyimle Aşiretler(oymaklar)her ihtiyaçlarını kendileri üretiyorlardı. Gömleğinden çuvalına kadar her şeyini kendi dokur; umumiyetle kendi kendine yeten aşiret içinde kapalı bir iktisadi hayat sürerlerdi. Sahip oldukları hayvanlarda çeşitli şekilde istifade ettikleri gibi çobanlık ve diğer muhtelif mesleklerle de uğraşmaktaydılar. Osmanlı ımparatorluğunda 1520-1535 ve 1570-1580 dönemleri de dahil olmak üzere daha sonra yapılan 1691 ve 1694 yıllarındaki iskan siyasetinden sonra eyaletlerin yeniden teşekkülü ve yeni bir yerleşim siyasetinin uygulamaları sebebiyledir ki Osmanlı ımparatorluğunun teşkili tarihi göçebe Türk Oymaklarının boş toprak bularak yayılma ihtiyacını doğurduğu bir askeri istila olup bu kalabalık nüfusun yer ve yurt değiştirmesi ve yeni ülkelerde yurt edinme tarihi olarak kabul edilmektedir. Oğuz boylarından bir çoğu bu dönemde Sivas ve havalisine yerleştirilmişti. Örneğin XVI. Yüzyıl kayıtlarına göre Sivas sancağında bir çok yerin adı Bayındır’dır. Bayındır ise Oğuz boyunun sadece birisinin adıdır. Bayındır boyunun vilayetlere göre dağılışı çok önemlidir. Çünkü bu dağılış Doğu Anadolu’dan başlayarak Batı Anadolu’ya kadar devam etmiştir. Keza Samsun, Ankara, Konya, Antalya, Bolu, Burdur, Çankırı, Çorum, Aydın, Kastamonu, Elaziz, Diyarbakır, Amasya, Malatya, Maraş, Sivas, Erzurum, Bursa, Denizli, Seyhan vb. gibi vilayetler bu kabildendir. Kınık Boyu, Sivas Vilayeti’nde Aralık Evi adlı bir yerde yaşadıkları görülüyor. XVI. Yüzyıl kayıtlarına göre Sivas sancağında sekiz tane yerin adı da Kınık geçmektedir. Kınık boyunun vilayetlere dağılımı da çok önemlidir. Çünkü Anadolu’da 81 yerin ismi Kınık geçmektedir. Kütahya, Malatya, Sivas, Antalya, Ankara vb. gibi bölgelere yerleşmişlerdir.  XVII. Yüzyıl kayıtlarına göre, Sivas sancağında sekiz ve Sultanönü sancağında iki yerin adı Kayı’dır. Yine Oğuz boylarından Eymür Oymağına mensup aşiretler Kayseri, Malatya, Sivas, Kütahya, Ankara, Aydın, Bolu, Bursa, Yozgat, Samsun, Ordu, Sinop, Tokat vb. gibi illerde de bu boylar yerleşmişlerdi. XVI. yüzyıl kayıtlarında Sivas sancağında yedi, Malatya sancağında da bir yerin adı Eymür’dür. Oğuzların bir başka boyu olan Çavundurlar ise; Manisa, Muğla, Antalya, Kütahya, Çankırı, Isparta, Amasya, Kastamonu, Konya, Sivas ve Ankara vb. gibi illere yerleşmişlerdir. XVI. Yüzyıl kayıtlarına göre üç yerin adı Sivasta Çavundur idi. Oğuzlar’ın Kızık Boyu, Malatya, Maraş, Sivas, Kayseri, Balıkesir gibi yerlere yerleşmişlerdi. XVI. Yüzyıl kayıtlarında Malatya sancağında bir Sivas sancağında ise iki yerin adı Kızık idi. Oğuzlar’ın Iğdirler ve Dodurga Türkmenleri de Sivas bölgesine yerleşen Oğuz boylarındandırlar. Beydili Hafik de, Salur ve Bayat Yıldızeli’nde, Yüreğir Malatya, Maraş ve Sivas ta, Çepniler Gemerek de Karluklar Hafik de yerleşmişlerdi. (2)

XVI. Yüzyıl sonlarında meydana gelen ictimai buhranlar Anadolu, Rumeli ve Suriye’de binlerce köyün boşalmasına ve harap olmasına neden olmuştu. Bunun içinde harap köylerin bir an evvel iskan edilmesi için zaman zaman devletin otoritesine uymadıkları gibi yerleşik düzene geçmiş olan halk ile de anlaşmayan ve çoğu kez zarar veren konar göçer ailelerin büyük çoğunluğu devlet tarafından re’sen böyle boş yerelere iskan edildiler.

Örneğin Güney Anadolu ve Suriye bölgesindeki yerleştirme, oymak oymak yapılır. Boy ve oymaklar beylerine en verimli yerlerden geniş arazi verilir. Özellikle de Urfa’nın güneyindeki Rakka, en belalı boy ve oymakların sürüldüğü bir cezalandırılma bölgesi olur. Yerleşikliği bırakıp kaçan ve soygun yapan oymaklar Rakka’ya sürülür. Beğdili boyu burada erir. Ama birçok boy ve oymak kaçmayı başarır. Örneğin bir kısım Çepni oymakları Rakka’dan iki kez kaçmayı başarırlar, sonunda Ege bölgesinde yerleşik düzene geçerler. Zamantı Çayı kenarında (Bugünkü Hurman Çayının üst kısımlarından Pınarbaşına kadar olan yerlere ve buraya yakın yerlere) rahat durmadıkları ve kovgun yaparak yani komşu oymak ve köylülerin hayvanlarını süren ve bazen de kervanları soyan Halep Türkmenlerinden olan Avşarlar, 1703’de Rakka’ya sürülürler. Kaçarlar, yakalanıp tekrar sürülürler (1712), fakat burada yine kaçarlar. 1730’da yine buraya sürülürler. Fakat yine dönmeyi başarırlar. Soygunculuk ve yağmalarını sürdürürler. 1742’de Avşar ileri gelenlerinin çoğunun idamı kararlaştırılır, ama sonuç değişmez.

XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında devlet iyice zayıfladığından Avşarlar Kayseri-Malatya-Elbistan yolunun denetimini ele geçirirler, postaları ve kervanları soyarlar. XVI. Yüzyılın sonlarında meydana gelen ictimai buhranlar (Celali isyanları ve Saruca Sekban” teşkilatının yapmış olduğu talanlar gibi rahatsızlıklar) Anadolu’da ve Suriye’de hatta Rumeli’de bile birçok köyün boşalmasına ve harap olmasına yol açmış ve birçok yerleşik düzene geçmiş olanların tekrar konar-göçer hayat tarzına geçmelerine sebep olmuştur. Osmanlı ımparatorluğunun temelini teşkil eden çiftçi halkın ve topraklarının bu şekilde harap olması iktisadi buhranlar serisinin sonucu olarak kabul edilebilir. Bu şekilde birçok köylerini bırakmak zorunda kalmış çiftçiler, topraklarını bırakarak bir diğer köy veya şehire yerleşmek zorunda kalmışlar veyahutta bazı oymak ve boyların yaptığı gibi Saruca Sekban guruplarına katılarak kendilerinin uğramış oldukları muamelelere başkalarını maruz bırakmışlardır. Osmanlı ımparatorluğunun böyle bir olumsuz duruma mutlaka son vermek mecburiyeti vardı. Çünkü devletin temeli tarım ekonomisine dayanıyordu. Ekonominin düzelmesi ise temelli ve kalıcı bir iç iskan siyasetinin gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilirdi. İşte 1691 yılındaki iskan siyaseti ve daha sonraki iskanların temelinde hep bu sorunlar yatmaktaydı.

İl veya Ulus ismi altında guruplandırılan konar-göçer halk sırasıyla Boy (Aşiret), Oymak (Cemaat), Oba (Mahalle) bölümlerine ayrılmıştır. Boy ve oymakların başında bir bey (Araplarda şeyh) bulunuyordu. Boy veya aşireti teşkil eden gurupların başında bulunan Kethüda veya ihtiyarların bir şahsı boy beyi kabul edecekleri hakkında görüşüp anlaşmaları üzerine, hükümet tarafından da o şahsın tayin edildiğine dair hükümet tarafından Tayin Beraatı” verilirdi. Kethüdaları da boy beyleri tarafından tayin edilmekteydi. Bunların idari tarzları ve uygulanan hukuku nizam ise; konar-göçer halk üzerinde bulundukları toprakların ayrıldığı şekle göre, Tımar, Zeamet ve Has Reayası diye bölümlendirilmekteydiler. Yörükler, umumiyetle timar ve has reayası, Türkmenler ise, has reayası idiler.

Yine II. Türkmenler’i ısküdardaki Valide Sultan Evkafının (Vakıflarının) reayası sayılmaktaydılar. Bu sebepten kayıtlarda bazen ısküdar Türkmeni veya Üsküdarevi” şeklinde geçmektedir. Sivas’ın güneyinde bugünkü Kangal kazasında da bulunduğu bölgeleri kaplıyordu. Yellüce, Mancınık, Alacahan vb. gibi yerler Yeni-İl’in bulunduğu bölgelerdi. (18)

 Halep’ten gelen Türkmenleri de aynı evkafın mukataasına (Vakıfların ait olduğu bölgesine) da idiler. Sivas taraflarına yaylaya çıkmakta ve orada Dulkadirli teşekküllleri ile beraber Yeni-ıl meydana getirmektedirler. Halep Türkmenleri ve Yeni-ıl Hasları tabi bulunan oymaklar yazın Arapkir, Canik (Samsun), Divriği (Darende divriğine, Gürün’de Darende’ye bağlıydı.) Çorum, Amasya ve Sivas sancaklarında yaylayıp, kışın Şam taraflarında konup göçerek kışlık yaparlardı. Dulkadirli Ulusu geniş bir sahaya yayılmıştı. Maraş ve Elbistan bölgelerinde (Bugünkü Gürün ilçesine bagli bulunan Yolgeçen, Beypınar, Akdere gibi köyler o tarihlerde Elbistan’a bağlı bulunmaktaydı.) başka Kars-ı Dulkadiriye (Kadirli Kozan) bölgelerinde ve kuzeyde Bozok ve Sivas bölgelerinde yurt tutmuşlardı. Dulkadiriye’den sayılan bu yerler(bu guruplar)1695 yılı kayıtlarına göre Sultan’a has tayin olmuştu. XVI. Yüzyıl sonlarında Eyalet-i Rum (Sivas) Eyaletinde 3021 tımar bulunmaktaydı. (3)

1143/1730 tarihli bir tezkirenin beyanında da anlaşıldığı gibi Sivas o zaman mutasarrıflık (Mütesellimlik) ve Darende de Sivas’a bağlı bulunan Divriği sancağının bir kazası Gürün (ilçesi) bu tarihlerde Darende’ye bağlı bulunan bir köy konumundadır. (Bakınız harita: 37. )

 1236/1821 tarihli Arıza ve fermanlarda anlaşıldığı gibi Sivas Valisi vezir Asgar Paşa ve Darende kazası müdürü ise Osman Bey isminde bir zattır. 1262/1846 tarihinde (I. Abdülmecid zamanında) Sivas Valisine gönderdiği bir hüküm suretinde belirtildiği gibi Gürün, Darende kazasına bağlı bir nahiye konumunda ve buranın müdürü de Abdülfettah Ağa isminde bir zattır. Bu tarihi belgeye göre Darende’de medfun bulunan Somuncu Baba’nın evlatlarının elinde bulunduğu vakıflara ait bulunan Suçatı, Yuva, Bağlıçay, Ayvalı yerlerin gelirlerini Gürün Nahiye Müdürü Abdülfettah Ağa,’nın 1261-1262/1844-45 yıllarına ait gelirlerine el koyarak vermemesi ve kendisinin toplaması üzerine padişaha dilekçe ile başvuran Somunca Baba’nın evlatları ve dönemin Darende Müftüsü (Kadı) tarafından payitahta dilekçe vermiş olduklarindan bahsetmekte ve bu şikayet üzerinede padişah  bu durumun düzeltilmesi için Sivas Valisi’ne bu konuyla ilgili bir ferman göndermiştir. Bu fermanda da açıkça anlaşıldığı gibi bu tarihlerde Gürün Nahiye konumunda ve Darende kazasına bağlı bulunmaktadır.

İşte bu dönemlerde, Osmanlı Devleti’nin imparatorluk olmaya başladığı tarihlerde göçebe Türkmenlerin yerleşik düzene geçtigi ya da devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutulduğu dönem olmuştur. Bu tarihlerde kişin güney bölgelerine yazın da Tohma Havzasına gelerek koyunlarını otlatmakta olan Türkmenlerin sayısı oldukça fazladır. Aslında Gürün ve havalisine ilk yerleşme obalar halinde değilde sayıları sınırlı ölçüde kalmış olan aileler yerleştirilmişlerdi. Daha Osmanlı Devletinin kurucusu Osman  Bey’in babası olan Orhan Bey, torununun (Osman’ın en küçük oğlunu) Cimri hadisesinden sonra Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in hizmetine vermişti. (1264-1283) Keyhüsrev de bu çocuğa Kahta tarafında Yığnık mıntıkasını tımar olarak vermişti. İşte bu zatın çocukları olan Halil, Bayat ve Ahmed Beyler bu bölgelerde ve Malatya havalisinde aşiret beyleri olarak bulunuyor ve hüküm sürüyorlardı. Hicri 798’de yani Miladi 16 Ekim 1395-4 Ekim 1396 arasında Memlüklü Sultanı Berkük ölünce Yıldırım Han Malatya bölgelerine hücum ederek bu bölgeleri tümden ele geçirdi. Darendeyi ve buraya bağlı yerleri ve Besni’yi de aldı. Sonra geri Bursa’ya döndü. İşte bu sıralarda da akrabaları olan insanlarla bu bölgelerde karşılaşmıştı.

Daha önceden de Hicri 730 tarihinde (Miladi: 1326 yılında) Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği zamanlarda bu savaşa katılan Darende, Niğde ve Kayseri ahalisinden, Darende ahalisinin bir kısmını Bursa’ya yerleştirmiş olduğu gibi 46 hanelik Türkmen gurubunun da 6 hanesini Gürün’e ve 40 hanesini de Darende kalesine yerleştirmiş ve 700 haneye ulaşan Darende kalesini de yeniden tamir ettirmişti. Rivayetlere göre Battal Gazi Rumlardan iki önemli askeri yakalayarak Malatya’ya götürürken bugünkü Bahçeiçi köyünde(Tıhmın)bunları bir ağaca bağlar kendisi de ikindi namazını kılmaya durur. Bu arada bu iki Rum bağlarını çözerek kaçarlar. Ve namazını bitiren Battal Gazi bunları aramaya başlar ve yolda bu bölgede yaşayan Müslümanlardan bir rivayete göre de burada yaşayan Rumlar’dan bu iki kişinin ne tarafa gittiğini sorar adamlar ise Tahminen” şu tarafa gitti diyerek Gürün tarafını gösterirler.

İşte bu tarihten sonra Tıhmın köyünün adı Tahminen” sözünün değişikliğe uğrayarak Tıhmın”a dönüşmesinden meydana gelmiştir. Yine rivayetlerde Battal Gazi şimdi halkın bir takım çabut vb. gibi şeyleri bağlayarak ziyaret vb. gibi saydığı bir çınar (aslında bu ağaç meşe ağacıdır) ağacı bulunmaktadır. Güya bu ağacı Battal Gazi kuru bir dal iken veyahutta elinde bulunan asasını dikmiş ve olduğu kesinlik kazanmış olur. Çünkü 1830’lu yıllarda bile Gürün’ün ve yöresinin köyleri de dahil olmak üzere büyük bir ormanlık bölge olduğunu yaşlı insanlar anlatmaktadırlar ve Güründeki evlerin ve köylerdeki meskenlerin hep bu ağaçların kesilerek damlara atılmış olduğu da bir gerçektir. Adından da anlaşılacağı üzere Hezanlı dağı mevkiinde bol miktarda ardıç ağaçlar bulunduğunu keza yine yaşlılar anlatmaktadırlar. Güründen köylerine, örneğin Karadoruk köyüne veya Telin’den Böğrüdelik köyüne geceleyin gitmek çok zor olurdu. Yabani hayvanların (kurt, arslan ve çakal, ayı gibi) saldırısından korkulmakta olduğunu yaşlı insanlar bizzat anlatmışlardır. Hal böyle olunca bu çınar ağacının tarihini Battal Gazi zamanına kadar götürmek imkansızdır. Battal Gazi ile ilgili bir rivayet ise bugünkü Gübün (Çayboyu) köyündeki mağaraların birinden girerek Burçevi Mahallesinde bulunan eski tarihi Burçevi mevkiine giderek bu bölgelerde Rumları kıtal ettiği rivayetidir. Bugün halk arasında dolaşan bu rivayetin doğru olması ihtimaldir.

Çünkü çarşı başındaki mağaralardan bir girişten 40-50 metre kadar içeri girildiğinden burada geniş bir saha (mağara) bulunmakta ve buradan da mağaralar üç kısma ayrılmaktadır. Eskiden buradan burç evine kadar gidilmekte olduğunu bizzat yaşlılar anlatmaktadır ve bizzat girenler de bulunmaktadır. Battal Gazi’nin burada Rumlar ile mücadele etmiş olduğu doğrudur fakat efsane biçiminde anlatılanların birçoğu halkın ağzında dolaşan rivayetten öte birşey değlidir. Halkın dilinde dolaşan burada Gürün başta olmak üzere Telin’in bir kısmında ve Gübün’de ve Gürün’ün köylerinde Bizanslılar’ın asıl yurtlarından sürerek bu bölgelere sürmüş oldukları Ermeniler’in yaşamış olduğu doğrudur ve Ermeniler ile birlikte Rumlar’ın da bulunduğu nüfuslarının resmi kayıtlardan da anlaşılacağı üzere her zaman Müslüman nüfustan az olarak azınlık olarak fakat barış ve huzur içerisinde kardeşçesine Türkler ile birlikte burada yaşamış oldukları da tarihi bir gerçektir.

1929 yılı Sivas il yıllığında verilen bilgilerde de belirtildiği gibi. Sivas vilayeti topraklarında çıkan nüfusun yerine genel savaş sonrasında Şark ve Garbdan birçok muhacir ve mülteci nüfus gelerek yerleşmiştir. Güründe göç eden Ermeniler’den kalan yerelere 1900’lü yılların başından itibaren, bölgeye özellikle doğudan; Kars, Ardahan, Erzurum ve v.b. gibi bölgelerden gelen muhacirler yerleştirilmişlerdir. Bu nüfusun en çoğunu ise şarktan gelenler oluşturuyordu. Bu göçler ve mübadele çerçevesinde 1929 yılı itibariyle Gürün ilçesinde yerleştirilen muhacir ve mültecilere verilen toprak miktarı ve mübadil nüfusun miktarı  ise şöyledir: 2641 dekarlık toprak verilmiş olup, 191 hane yerleştirilmiştir. Ve bunlardan 434 tanesi şark muhaciri ve mülteci nüfusudur ve yı iç isyanlarla çökertmeyi amaçlamışlardır. Göbekören Nahiyesinin de 30 tane köyü vardır. 1929 yılı resmi rakamlarına göre kentte 817 hanede 2301 tanesi kadın ve 2299’u da erkek olmak üzere merkezde 4600 nüfus vardır. Bu nüfusun da 150 tanesi san’atkardır. 68 tanesi tüccar ve diğerleri de çiftçidir. Kentte 21 tane manifatura, 16 tuhafiye, 31 tane bakkaliye ve 100 adet de muhtelif dükkan mevcuttur. Kentte 10 tane temiz içme suyu bulunmaktadır ve aynı zamanda da kentte bir otel ve 7 adet de han mevcuttur.

1929 yılında Gürün ilçe Bayı Nurettin Özelçi’dir. Belediye Başkanı (Şarbay) Şakir Uma’dır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye’nin her yerinde oldugu gibi ilçemiz Güründe nüfus konusunda çok büyük değişiklikler olmuştur. Bir kısım nüfus bu bölgeden ayrılırken bir kısmı da devlet tarafından Gürün ve havalisine iskan edilmiştir. Gerek Gürün merkezde ve gerekse köylerde yaşayan Ermeni veya Rum nüfustan büyük bir çoğunluğu iran, Suriye, Ermenistan, istanbul gibi bölgelere göçerken, Rum azınlıklar genelde, izmir ve istanbul gibi şehirlere gitmişlerdir. Bunların yanısıra buradaki etnik azınlıklar, devletler arası mübadeleye tabi tutulmuşlardır. Gerek Birinci Dünya Savaşından (1914-1920) önce ve sonra karşılıklı mübadele edilmişlerdir. Bu nüfusların yerine Kafkaslardan, Kars, Ardahan, eleşkirt vb. gibi doğu bölgelerinden gelen muhacir nüfus yerleştirilmiştir. Gürün İlçesinde Ermeniler’den boşalan yerlere, 1924 yılında Yunanistan ile yapılan mübadele sonucunda getirilen soydaşlarımız ile 1951-1956 yıllarında Bulgaristandan zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımızdan büyük bir bölümü Gürün merkezine yerleştirilmişlerdir. Örneğin, 1924 yılında Yunanistan’ın Selanik şehrine bağlı Kayalar İlçesinin Katransa Nahiyesinin Gramatik Köyünden getirilen, Osmanlı Devleti tarafından Yunanistan’a iskan edilen Karamanoğullarına mensup sülalelerden soyadları; Uzmay, Vardar, Portlakkaya, Sülçe, Bölükbaşı, Arinç, Uçarcı, Çelik,  gibi ailelerden 70-80 hane yerleştirilmiştir. Bu mübadele sonucundan Gürüne gelerek yerleşenlerden sadece birkaçıdırlar. Bunlar, istanbul-Samsun yoluyla Tokat’a getirilmişlerdir.

 Bu muhacir nüfusun bir kismı Tokat ve havalisine iskan edilirken, bir kısmı da Gürün ilçesine getirilerek yerleştirilmişlerdir. Bununla birlikte, Ermeni ve Rumlardan Hristiyan sonradan Müslüman olup burada yaşamına devam ederek ömrünün sonuna kadar devlete bağlı olan ve burada vefat eden insanlar da bulunmaktaydılar.

Yaşlıların anlattıklarına göre örneğin, semercilikle uğraşan Ovanis Osman, kahvecilik yapan Şakir, terzi Şükrü, kemancı Osep vb. gibi insanlar aslında Ermeni ve Rum kökenli idiler. Fakat buradan ayrılmadılar. Yaşlıların anlattıklarına göre; Tohma Çayı bundan yıllar öncesinde bugünkü mağaraların dibinde akıyormuş. Güründe her taraf yemyeşil bir saha imiş. Fakat aradan geçen süreç içerisinde, ağaçlar israf edilip kesilince, her taraf çıplak hale gelmiştir. Tohma Suyunun yatağı bu çıplak yerlerden yağmur sularının getirmiş olduğu çakıl ve kumlarla bugünkü akmış olduğu yere kadar yatağını kaydırmıştır.

Rivayete göre Gürünlüler, Tohma Irmağının kuzey kısmını kışlık, güney kesimlerini de yazlık olarak kullanmaktaydılar. Telin’in ismi, Hitiçe bir kelime olup, “Dalin” sözünden alınmıştır. Dalin ismi Hititçe’de “Tepe önü” anlamına gelmektedir.

Günümüzde, Gürün ve havalisinin eski devirlere ait yer isimlerin büyük çoğunluğu unutulmuştur. Halk arasındaki rivayetlere göre;  Gürün’e Ermeni ve Rumlar’ın değişik isimler verdiği belirtilmektedir. Rumlar,  Gürün bölgesine batı dillerindeki Green (Yeşil) diyorlardı. Ermeniler de Kürin-Karin ismindeki çok zengin birisinden dolayı bu ismi vermişlerdir. Tarihi kaynaklarda, Gürün İlçesinin Hititler dönemindeki ismi, Tegarama, Asur kaynaklarında Tilgarimmu’dur. Ermeni vekayinamecisi Şark Teksiya,  Gürün İlçesinin eski isminin Arabisios olduğunu belirtmektedir. Bir başkka rivayet ise, buraya Müslüman olarak sadece üç kişi gelmişler. Buradaki mağaralarda Yaşamaya başlamışlardı. Buraya herhangi bir yabancı geleceği sırada korktukları için ikisi saklanır, üçüncüyü de gözcü koyuyorlardı. Gözcü olan kişi, bir tehlikeli durum olmadığını anlayınca arkadaşlarına “Görünün, görünün!” diye bağırırmış. İşte bu yüzden bu kelime, günümüze değişime uğrayarak Gürün olarak gelmiştir. Nasıl ki Gürün’ün ismi hakkında olduğu gibi, diğer konularda da birtakım halk rivayetleri bulunmaktadır. Gürün ve havalisinde müslümanlığın nasıl yayılmış olduğu konusunda da çok çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerin başında buraya Müslümanlığın ilk olarak Battal Gazi ile birlikte gelen ve derviş gazilerden olan kimselerce getirilmiş olduğu anlatılmaktadır. Bilindiği gibi, Hz. Ömer devrinde, Halid Bin Velid’in komutasındaki orduyla Ubeyde Bin Cerrah’ın başkomutanı olduğu seferde, hicretin 20. Yılında, Maraş, Elbistan (yine Miladi: 720 yılında)ve bu beldelere yakın tüm bölgeler ele geçirilmiştir. Tranada (Darende) Kalesi ve şehri fethedilmiştir. Bu esnada Darende Sengbar (Zengibar)kalesinde üç mücahid şehid düşmüştür. Bu kişiler, bugün Hu Dede adı verilen yerde gömülüdürler. Bu mücahidlerden Abdurrahman Gazi’nin türbesi (Medişeyh) yani Medine’li Şeyh’in türbesi Karşıyaka Köyündedir. Kendisi Medine’li olup tabiindendir. Türbesi bu köyün 300 metre kadar kuzeyindedir ve Kayseri Malatya yoluyla Tohma Irmağının arasındadır. Tohma Irmağı, türbenin hemen yanında geçmektedir. Tohma Irmağının hemen hemen her yıl taşmasına ragmen yine de bu türbeye hiçbir zarar vermez. Bu konuda birtakım kerametlerin meydana gelmiş olduğunu yöre halk arasında anlatılan rivayetlerden öğrenmekteyiz. Böylelikle Ebu Ubeyde Bin Cerrah’in daha Hz. Ömer zamanında buraları fethederek, Tohma Irmağı  boyunca birtakım karakollar kurduğu, bu bölgelere valiler, memurlar tayin ettiğini tarihi kaynaklar belirtmektedir. Darende örneğinde gibi, aslen Medineli olup buraya gerek savaş ve gerekse ticaret kervanlarıyla gelerek burada şehit düşen insanların bulunduğu hiç de ihtimal dışı değildir.

Ancak Gürün ve havalisinde meydana gelen savaşlarda şehit düşmüş olan kişilere ait mezarların nerede olduğunun bilinmemesi, unutulmuş olmaları ihtimaline dayanmaktadır.

Gürün ve havalisinde ziyaret yeri olarak kabul edilen birçok yer veya mezarın bunlara ait olması ihtimal dahilindedir. Örneğin Tıhmın (Bahçeci) Köyünün içme suyunun çıkmış olduğu yere Yusuf Dede isminde bir gazi eren gelerek yerleştikten sonra buradaki suyun kaynamağa başladığı rivayeti bulunmaktadır. Buraya bu bölgenin insanı yağmur duasına çıktıkları gibi çocuğu olmayan kadınlar ve birtakım adakta veya dilekte bulunmak isteyenler de burasını ziyaret etmektedirler. Gürün’ün en meşhur yeri olan ziyaret mevkiinde de savaş esnasında şehit düşmüş olanların mezarlarının bulunduğu rivayeti bulunduğu gibi Güneş Kındıralık (Börklü Köyü) arasında da aynı şekilde bir ziyaret yeri bulunduğu gibi yine Börklü-Beypınarı arasında da böyle bir ziyaret yeri bulunmaktadır. Böyle birçok yerlerde savaşta şehit düşenlere ait olduğu söylenen mezarlar bulunmaktadır. İşte yukarıda misal olarak verilen yerler böyle buraya ilk olarak gelen ve savaşta şehit olanların mezarları bulunabileceği gibi bunun böyle olmayabileceği de ihtimal dahilindedir. Bütün bunların yanı sıra halk arasında çok sık olarak ve hemen hemen herkes tarafından da kabul edilen bir rivayet vardır ki Gürün ve havalisine Müslümanlığın ilk yayılmasını sağlayan ve Medine’den gelerek bu bölgelerde ıslamı yayan Şeyh Yahya ve Şeyh Kasım isimlerinde iki zat anlatılmaktadır. Yine Şeyh Mustafa adında bir kimseden de bahsedilmektedir. Bunların daha Emeviler ve Abbasiler döneminde gelmiş oldukları söylenmektedir. Fakat bu konuda rivayetlerden başka resmi olarak hiçbir kayıta rastlayamadık. Ancak bu isimlerle anılan fakat tarih olarak 1224-1226 (Miladi: 1810-1808) yıllarında Gürün’e gelerek burada kalmış ve bugünkü Ulu Camiiyi ve Meydan Camiilerin yaptıran zatlardan bahsedilmektedir ve camiilerdeki taş kitabelerde de aynı kayıtların bulunduğu gözönünde tutulursa ıslamın yayılması konusunda bu isimlerdeki zatların çabalarının olduğu açıklık kazanmış olmaktadır. Rivayetlere dayanan görüşlere göre bu bölgelere gelerek yerleşen nüfus bu insanlardır ve bunlarla gelen diğer ıslam Mücahidleridir. Bugün gerek Gürün ilçe merkezinde ve gerekse Suçatı Kasabasında yaşayanlardan daha Abbasiler zamanındaki Malatya Valisi Ömer’in (ki mezarı bugün eski Malatya diye bilinen mevkiindedir) soyundan gelmiş olduklarının rivayeti doğru olarak kabul edilirse daha o zamanlara kadar Gürün ve yöresinin Müslümanlarca iskan edilmeye başlanmış olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Bir başka iskan edilmeye başlamış olduğu devir ise Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bahsettiği gibi Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in babası Orhan Bey’in Bursa’nın fethine katılan Türkmenlerden altı hanesini Gürün’e ve kırk hanesini de Darende’ye yerleştirdi” diye bahsetmiş olduğu iskan edilme hadisesiyle başlamış olmaktadır.

Bu iki iskan etme olayından başka bir de Osmanlı ımparatorluğunun 1691 yılında teşebbüs ettiği ve bunda da % 100’e yakın bir başarı sağladığı Aşiretleri iskan teşebbüsü” ile meydana gelen yerleşme durumudur ki, Gürün ilçesinde ve havalisinde yaşayan insanlar ve bunlardan daha öncekiler (yaklaşık üç yüz senedir) de bu en son iskan teşebbüsüyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinden ve bilhassa da Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile Suriye bölgelerinden gelerek veya bizzat devlet tarafından getirilerek iskan edilmişlerdir. Yani bu bölgelerde yaşamakta olan insanlar Osmanlı’nın en son uyguladığı iskan teşebbüsüyle bu bölgelere yerleştirilen Türkmen gurupları veya oymaklarına mensupturlar. Şu halde ilçemiz Gürün ve havalisindeki iskan edilme olayini üç grup halinde siniflandirmak mümkündür:

1-Müslüman Araplar zamanında veya ilk Türkmen akınlarının yapıldığı dönemde iskan edilenler ki, bunların sayıları oldukça azdır. Resmi olarak kayıtlarını bulmak imkanı yoktur. Tamamıyla rivayetlere dayanmaktadır.

   2-Osman Bey’in babası Orhan Bey’in zamanında bizzat Orhan Bey tarafından Gürün’e yerleştirilen sayıları belli haneler ki, bunların da sayıları çok azdır.

3-XVI. yüzyılın ortalarında ve sonlarında konar-göçer bir hayat tarzında yaşarlarken devlet tarafından veyahutta kendi istekleriyle devletin göstermiş olduğu bir yere veyahutta kendilerinin daha önceden hayvanlarını otlatmaya gitmiş oldukları yerlerde yerleşik düzene geçmiş olan, Anadolu’nun değişik yerlerinde ve değişik zamanlarda gelerek bu bölgelere yerleşen, devlet tarafından burasının fethedilmesi için görevlendirilen Selçuklu beyleri hüküm sürmekteydiler. Selçuklu beylerinden Kutalmışoğlu Süleyman bizzat Alparslan tarafından Anadolu’nun daha batı kesimlerinin fethedilmesi için görevlendirilirken, Kutalmışoğlu’nunşen Türkmen Oymaklarına mensup insanlar. Bugün yöremizde yaşayanların büyük bir çoğunluğu bu son gurupta olanlar oluşturmaktadırlar.  Anadolu’daki yer adlarının Türkmen boylarının adlarını taşıması, Türk yerleşmesinin kanıtı sayıldığı gibi aynı zamanda günümüzde bile eski Türk toplumu arasında konuşulmakta olan ve Türkmen guruplarının özelliklerini günümüz Türk insanına kadar taşıyan kelime, söz veya deyimlerin de aynı şekilde kullanılmış olması ve aynı anlamları taşıması da Türkmen boy ve oymaklarının günümüz Türk insanıyla olan bağlantılarının bir delilini teşkil eder. Örneğin günümüzde kullanılan pek çok yerleşim alanının veya mevki ile kışlık ya da yazlık yaylak isimlerinin aynı şekilde kullanılmış olması bu aradaki bağlantıyı daha da kuvvetlendirmektedir. Keza atasözleri veyahutta kelime veya deyimler bilhassa da örf ve adetler, gelenekler de ayrı birer delilleri teşkil etmektedirler. Yöremizde kullanılan Koru” veya Koruk” sözcükleri ile Koyak” sözcüğü Tohma havzasında oldukça sık ve fazla kullanılan kelimelerden birisidir. Ber” veya Berci” ya da Sürü” veyahutta Yılkı” ve yine Sürek” gibi hayvancılıkla ilgili kelime veya isimler XVI. ve XVII. yüzyılda hatta daha evvelki Türkmen oymaklarının ortaklaşa kullanmış olduğu sözcüklerdir.

Keza, Şuğul, Suçatı, Çayboyu, Çat, Bük gibi en fazla kullanılan ortak isimler de eski Türkmen kelimelerinin günümüze kadar ulaşmış olanıdır. Yine yöremizde Düz ve otlak yerlere eskiden beri Yayla veya yaylaka” veyahutta Yazı adı verildiği gibi çeşitli atlı oyunların yapıldığı geniş yerlere de Yarış yeri” adı verilmektedir. Ağıl” kelimesi ise; yaylalardan hayvanların barınaklarına verilen isim olduğu gibi Hayma” ismi de hayvanlara kışın yedirilmek üzere yığılan kurumuş ota verilen isimdir. Ot ve Saman konulan çuvallara günümüzde Harar” denildiği gibi bugün Adana ve Hatay’daki Karakeçililerde de aynı isimler verilmekte ve kullanılmaktadır. Bu yöremiz insanıyla o bölgede yaşayan insanların aynı Türkmen guruplarının birer devamı olduklarının da bir delilidir. Karakeçililer, oturmuş bir şekilde duran ve hiçbirşey yapmayan kimselere “Lök” derlermiş. Günümüzde bile Gürün’de ve yörelerinde böyle oturanlara Lök gibi oturuyor” denmektedir. Lök ise günümüzdeki Güney Türkmenlerinin deveye verdikleri isim olduğu gibi yöremizde de aynı anlamda kullanılmaktadır. Ve bu bölgelerde yerleşik düzene geçmiş olan insanların bu Türkmen oymaklarıyla aynı boy veya oymaklardan gelmiş olduklarına da kanıttır. Günümüzde hala mevcut bulunan ve evlenecek kızın babasına oğlan tarafından verilen paraya aynı Karakeçililerden denildiği gibi “Galın” denmesi bu birlikteliği ve benzerliği isbat etmektedir. Bütün bu ve buna benzer kelimelerin yanısıra birr de birbirine yakın olan ilçe merkezlerinde veya vilayetlerdeki yerleşim birimlerinin hemen hemen aynı isimlerle kullanılmış olması da çok dikkat çekicidir.

Örneğin sonu Hüyük”le biten yerleşim alanlarının bulunması ya da, Beypınar, Akpınar, Belpınar, Yarışyeri, düzlüğü vb. gibi isimlerin bulunması da ayrı bir özelliktir. örneğin, Tersahan(Tersakan): Bu adın da Oğuz boyundan Dirsehan’a ait olduğu çok açıktır. Günümüzde Darende ilçesine bağlı Konaktepe köyünün eski ismi de Tersahan’dır.

Keza Başören köyü de Darende’nin Konaktepe köyüne 5 km. uzaklıktadır. Gürün ilçesinin Başören köyü bulunduğu gibi bu köyümüze yakınlıktadır. Gürün ilçesinin Başören köyü bulunduğu gibi bu köyümüze yakın olan Tersahan adında da bir köyü bulunmaktadır. Bütün bunlar ve yer kaplamaması için örnek olarak veremediğimiz böyle birçok misaller Güneydeki Türkmen guruplarıyla günümüzdeki yöre insanlarımızın birbirleriyle olan yakınlığını isbat etmeye kafi gelmektedir. Bunun yanısıra da örf ve adetleri ve gelenekleri de katarsak bu birliktelik ve aynılık gün ışığı gibi ortaya çıkmaktadır. Tarihi belgeler başta olmak üzere halk arasında nesilden nesile aktarılarak mensub olunan boy veya oymağın nerede ve nasıl gelmiş olduğu rivayet olarak da günümüze kadar bir gelenek olarak sürdürülmüş hangi oymağın nerede ve nasıl gelmiş olduğu dededen toruna silsile yoluyla aktarılmış bulunmaktadır. Biz de gerek tarihi belgelerde bulabildiğimiz ve gerekse halk arasındaki rivayetlerden doğru olanları da bir yanlışlık olmasın diye tarihi belgelerle de kıyaslayarak Gürün ve yöresinde yaşayan insanların nereden nasıl gelmiş olduklarını yazmaya çalıştık. Eskiden üçgen şeklindeki tarlalara kulak adı verilirdi.

Günümüzde, Gürün havalisindeki tüm yerleşim birimlerinde böyle yerlere aynı isim verilmektedir. Ayrıca sürülmeyen ve eskimiş tarlalara veyahutta yeni sürülmüş bu çeşit tarlalarada “Bor” adı verilmektedir. Güneydeki Karakeçililer/Yörükler mutfak eşyalarına sofraaltı, sele, sini, sahan, çomça, aşgana vb gibi şeyler demektedirler. Oysaki günümüzde bile yöremiz insanının bu eşyalara vermiş oldukları isimler de aynıdır. Gürün ve havalisinde dilsiz olanlara lal veya lallik denmesinin nedeni bu deyimin Karakeçililer tarafindan da aynı şekilde kullanılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Yine ölen kimse için öldüğü ilk günde mezarının başında ateş yakmak veya ölen kimsenin hemen ardından yemek vermek de Karakeçililer’in adetlerindendir. Bugün “kazma takırtısı” adı altında Suçatı Kasabası’nda böyle bir adetin devam ettirilmiş olması, karakeçililer ile yöremiz insanı arasındaki ilişkinin bir delilini teşkil eder. Yöremizde oldukça sık kullanılan “Oğlunla ordu ol, kızınla komşu ol” vb. gibi deyimler” hala yörükler arasında sıkça kullanılan deyimler arasında bulunmaktadır. Yine bir kısım Türkmen boy veya oymaklarının başlarına “Börk” veya “Külah” giymiş olduklarını tarihi kaynaklar belirtmektedirler.

Bugün Gürün ilçesinin Börklü(Kındıralık köyü) ve külahlı köyünün bulunması, buralarda yaşayan insanların eskiden börk ve külah denen şapkayı giyinmiş olduklarının söylenmiş olması, bu yörükler ve Karakeçililer ve diğer Türkmen oymakları ile bağlantıları olduğunun bir delilidir. Çünkü günümüzdeki çocuk oyunlarımızda bile “ya şunda ya bunda, keçe külah başında” gibi tekerlemelerin hala dilimizde geçerliliğini korumuş olması bunu doğrulamaktadır...

Bilindiği gibi Külah-Börk-Taç eski şamanist Türklerin Kam ve şamanlarının özel dini giysilerinin olmadığı yerde külah ve börk onun yerini tutmakta olduğuna inanılmaktaydı. Şamanist Türklerin Yurak ve Samoyed inançlarına göre bunlar güçlerinin büyük bir bölümünün bu külahların içinde gizli olduğuna inanılmaktaydı.

Bugün Türkiye kızılbaşlığında baş giyiminin manası ve yeri çok önemlidir. Buna külah denilir ve kızıl börk veya taç dendiği de oluyor. Mürşidin başında taç yok ise erkan yapılmaz” sözü bundan dolayıdır. Yine kesilen bir kurbanın kanının toprağa damlatılmamasına çalışmak ve bir çukur kazarak ona hürmet etmek, yesevilik demevcuttur.Ve yine ölen kimse için öldüğü günün ilk gününde mezarının başında ateş yakmak veya ölen kişinin hemen ardından “ölü aşı” veya “can aşı” ya da “can etmek” gibi ölünün ruhu adına düzenlenen adet ve gelenekler, Can etmek” vb. gibi isimlerle anılan ölünün ruhu için düzenlenen yemekleri vermek, bunun için kurban kesmek (Bamsı Beyrek karısına üç ayda varmaz isem öldüğümü bilgil, aygır atım boğazlayup ölü aşum vergil”demektedir. Kabristanda yemek vererek kalan kısmın, Kurda kuşa yem olsun” mezarın üstüne dökmek ve ölen insanın ardından onun iyiliklerini sayarak ağıtçılar tutarak bir nevi yuğ yapma adetleri, ölünün ardından kırkıncı, elliikinci gecelerinde yine böyle şölenler düzenlemek, ölünün yasını tutmak için onun atının kuyruğunu kesmek, kara elbiseler giymek gibi adet ve geleneklerin hala yöremiz insanının örf ve adetlerinden bir kısmını oluşturması Gürün insanının Türkmen boylarıyla nasıl bir şekilde bağlı olduklarının bir delilidir.

Keza, Bugün Gürün ilçesinin hemen hemen her yöresinde gerek şölenlerde ve gerekse yas günlerinde bilhassa da eski dönemlerde mezar başına götürerek orada yenilen Kömbe yemeğinin halen yapılmış olması, eski Karakeçili gerek alevi ve gerekse sünni Yörükleriyle günümüz Gürün insanının arasındaki bağlantıyı sağlayan kültürel birlikteliktir.

Keza ninelerimizden aldığımız alkış(Hayır dualar), eski Türkmenlerdeki(Kazak-Kırgız)Baksa’larının dualarına benzemiş olması, Kıpçak kelimesinin ağaç kovuğu anlamına gelmesi, yöremizde Bekleyi bekleyi kabaağaç oldum” veya Ben ağaç kovuğundan mı çıktım?” Gibi deyimler ile Türklerin Ağaçtan Türeme Destanı”nın varlığı ve aynı manas destanı ve diğer destanlarda da olduğu gibi Türk insanının binlerce yıldır benliğinin derinliklerinde nesilden nesile taşıyarak getirmiş olduğu öz kültürünün günümüz insanının kültürüne nasıl taşınmış olduğunun ve hala yöremiz Gürün’de de yaşıyor olduğunun bir delilidir ve isbatıdır.

Çünkü Gürün İlçesi’nin Tersahan köyü’nde ve Tıhmın(Bahçeiçi)Köyü’nde ve Konakpınar Köyü’nde bulunan ve yaşları tahminen beşyüz senelik ardıç ve diğer ağaçların bulunması ve bunların ziyaretyeri olarak kabul edilmesi bunu göstermektedir.

Osmanlı İmpoaratorluğu döneminde Gürün ilçesi ve köylerine iskan edilen ve bugün nesilleri devam etmekte olan insanlar(oymaklar)ın sayıları sınırlı ölçüdedir. Bu oymakların gelmiş oldukları bölgeler de bellidir. Gürün ilçesi ve köylerine gelerek yerleşen oymaklar; Ankara (Haymana), Adana, Malatya (Akçadağ, Hekimhan, Darende, Kürecik, Arapkir, Yamadağı, Zaviye, Dirican), Sivas(Zara, Hafik, Kangal, Ulaş, Sarkışla), Maraş(Elbistan, Afşin, Lorşin, Tanır, Pazarcık,) Tunceli (Munzur), Antakya (Kırıkhan), Erzurum(Bala), Çorum(Sungurlu), Kars, Erzincan(Kemah), Rize, Adana(Islahiye), Tokat(Zile), Ağrı(Eleşkirt), Konya, Kırşehir, Yozgat(Boğazlayan, Yerköy), Gaziantep(Gani), Suriye(Hama, Humus, Halep), Kayseri(Sarız, Pınarbaşı, Sarıoğlan), Edirne, Mısır, Halep, Diyarbakır, Azerbaaycan ve Kafkasya, Çeçenistan bölgelerinden gelerek bu bölgelere yerleşmişlerdir. Yunanistan ve Bulgaristan’dan gelerek yerleşenler de vardır. Gürün ilçesi ve köylerine gelerek yerleşen oymakların(aşiretlerin) yerleşmiş oldukları köyler ve yerleşim yerleri şöyledir: Antakya/Hatay Kırıkhan bölgesinden gelenler, Sarıca, Kaynarca, Göbekören köylerine yerleşmişlerdir. Adana ve Kozan bölgesinden gelenler, Akdere, Yukarısazcağız, Dürmepınar, Yolgeçen, Güllübucak, Karadoruk köylerine yerleşmişlerdir. Adana ve Islahiye bölgesinden gelenler (Eskibektaşlı, Gürün merkez, Dayakpınar, Dürmepınar, köylerine yerleşmişlerdir. Malatya Darende, Aşudu, irisuluk, Şeref/Ayvalı bölgesinden gelenler; Bahçeiçi, Kızılören, Suçatı Kasabası, Dayakpınar, Başkaragöz, Ayranca, Çatkara, Yazyurdu, Davulhüyük, Kavak, Eskihamal, Yeşildere, Koyunlukoca, Dırışlar, Köy ve mezralarına yerleşmişlerdir. Malatya Dirican bölgesinden gelenler; Diricanlı(Şakşakpınar-Kayalar)ve Eskihamal köylerine yerleşmişlerdir. Malatya Darende-Zaviye’den gelenler, Eskihamal ve mezralarına yerleşmiştir. Malatya ili Yama Dağı bölgesinden gelenler: Eskihamal ve diğer mezralarına yerleşmişlerdir. Malatya Arapkir’den gelenler; Karaören ve Güldede köylerine yerleştiler. Malatya hekimhan bölgesinden gelenler, Başören, Kızılören ve Suçatı bölgesine yerleşmişlerdir. Malatya Akçadağ’dan gelenler; Akdere, Göbekören, Kavak, Gelloş(Koyunlu), Sularbaşı, Konakpınar ve Suçatı Kasabasına yerleşmişlerdir. Malatya Setrek/Ulupınar’dan gelenler; Yukarı Sazcağız, Beypınar köylerine yerleşmişlerdir. Sivas Zara’dan gelenler; Güldede Karaören köyü ve Gürün Merkeze yerleşmişlerdir. Sivas Ulaş-Karasar’dan gelenler; Gelloş, Diricanli köylerine yerleşmişlerdir. Sivas Şarkışla’dan gelenler; Beypınar, Kervanmağara köylerine yerleşmişlerdir. Sivas Kangal’dan gelenler; Böğrüdelik, Kervanmağara, Suçatı bölgelerine yerleşmişlerdir. Yılanhüyük köyüne yerleşmişlerdir. Tokat Zile’den gelenler; Güldede ve Suçatı bölgelerine yerleşmişlerdir. Maraş Elbistan’tan gelenler; Suçatı, Deveçayırı, Karapinar, Karakuyu, Kavak, Yolgeçen, Yelken, Beypınar, Külahlı, Yazyurdu, Göbekören, Kaynarca ve Yaylacık köylerine yerleşmiştir. Maraş Tanır’dan gelenler; Beypınar, Göbekören, Kaynarca, Yelken, incesu, Karakuyu, Kavak ve Yuva köylerine yerleşmişlerdir. Maraş Lorşin ve Afşin’den gelenler Beypınar ve Yazyurdu bölgesine yerleşmişlerdir. Maraş Pazarcık’dan gelenler; Camiliyurt, Kaynarca, Karakuyu, Kavak, Yelken, Külahlı, Agaçlı, mahken köylerine yerleşmişlerdir. Erzincan Kemah’dan gelenler; Gürün Merkez ve Davulhöyük köyüne yerleşmiştir. Erzurum Bala’dan gelenler; Kaynarca ve Davulhöyük köyüne yerleşmişlerdir. Kars bölgesinden gelenler, Beypınar, Davulhöyük gibi köylere yerleşmişlerdir. Çorum Sungurlu’dan gelenler; Davulhöyük köyüne yerleşmişlerdir. Tunceli Munzur bölgesinden gelenler; Camiliyurt ve Gürün’e yerleşmişlerdir. Ankara Haymana’dan gelenler; Akdere, İncesu, Beypınar, Suçatı ve Eskihamal, Kızılpınar, Kızılburun köylerine yerleşmişlerdir. Diyarbakır’dan gelenler Fatma Derviş ve Gürün’e yerleşmişlerdir. Gaziantep’ten gelenler Fatma Derviş ve Yukarisazcagiz köylerine yerleşmişlerdir. Ağrı Eleşkirt’ten gelenler; Gürün, Beypınar, Karahisar köylerine ve Gürün Merkeze yerleşmişlerdir. Erzurum’dan gelenler; Karahisar, Yolgeçen ve Suçatı’ya yerleşmişlerdir. Konya’dan gelenler; Gelloş/Koyunlu köyüne yerleşmişlerdir. Kırşehir’den gelenler; Kızılören, Gelloş köylerine yerleşmişlerdir. Yozgat Boğazlayan’dan gelenler; Yazyurdu bölgesine yerleştiler.Yozgat Yerköy’den gelenler; Gelloş, Yazyurdu köylerine yerleşmişlerdir. Kayseri Sarız’dan gelenleri Yazyurdu bölgesine yerleşmişlerdir. Kayseri Pınarbaşı’dan gelenler; Çevirme, Beypınar köylerine yerleştiler. Edirne’den gelenler; Yolgeçen ve Karapınar köylerine yerleşmişlerdir. Rize ve Samsun’dan gelenler; Suçatı kasabasına yerleşmişlerdir. Çeçenistan’dan gelenler, Maraşlı/Erdoğan köyüne yerleşmişlerdir. Kafkasya/Azerbaycan’dan gelenler; Osman Dede, Hüyüklüyurt, Kürkçü, Yenibektaşlı köylerine yerleşmişlerdir. Mısır, Suriye, Halep, Bağdat ve Mekke bölgesinden gelenler Gürün ilçe merkezine ve bazı köylerine yerleşmişlerdir.Yunanistan ve Bulgaristan’dan gelenler; Gürün merkez ve bazı köylerine yerleşmişlerdir.[353]

 

 

 

 

 

 

 

 

YER ADLARI:

ARZAVA: Bugün ki Antalya ve havalisindeki krallığın adıdır.

ANKUWA: (Ankyra) Bugünkü Ankara

AMASTRA: Amasya

ALAŞÜA: Kibris

ARANZAH: Dicle Nehri

ARZANI: (Aratzani) Murat Suyu (Küçük ve Büyük Ermenistan’ın eski adıdır.)

ARZAŞKUM: Urartu Devletine bagli bir yer adi.

ARAPKHA: Kerkük

AMİSOS: Samsun

AKAMPSİS: çoruh Nehri

ARSENİAS: Doğu Fırat Vadisine verilu

Murat Suyunun bulunduğu yer.

ARZENEN: Yukarı Dicle Vadisi

ANTİOKHİYE: Antakya (Hatay) Şehri

ARZEN: Erzurum

ARPASSUS: Arpa çayı

ARARAT: Ağrı Dağı

KARUM: Asur’lu ticaret erbabının Hitit Devleti sınırları içerisinde serbetçe dolaşım hakkına sahip bulundukları yerleşim alanlarına verilen adıdır. Şemsettin Günal Yakın Şark C. II. sayfa: 67)

WABRUM-WABARTUM-UBRUM: “Misafir anlamına gelen bu kelime Asurlu tüccarların sahip oldukları malları taşırken satmak için bıraktıkları depolara verilen isimdir. (a.g.e.)

KAPADOKYA (KATPATUKYA): “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelmektedir. (Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Yakın Şark, Sayfa: 67, 4, 2 Belleten C. 10. Sayı: 39 Sayfa: 413)

HATTUŞAŞ: Hitit Devletinin başkenti. Bugünkü Bogazköy-çorum, “-Aşşa” eliyle hissetilmiş ve Hititlerin Başkenti anlamina geliyor.

KANEŞ: Kayseri’nin eski yerinde kurulmuş bir yerleşim alanidir.

MAZAKA: Bugünkü Kayserinin eski bir ismidir.

KUŞŞAR: Eski bir Hitit şehri olan Kuşşar, bugünkü Alacahüyük’ün yerindeydi.

TİLİMRA: “URA”, “kuyu” anlamına gelmektedir. Veya bol suyu bulunan yer anlamına gelmektedir. Hitit kralı Telepihu’nun isminden de türetilmiş bir şehir ismi olduğu tarihi kaynaklarca belirtilmektedir ve yine Hitit kralı I. Subbilulilima’nın zamanında Hezanlı Dağında bulunan 100’e yakın kuyuyu Mitanni kralına ve ordusuna karşı kapatmış olduğu bu bol kuyuların bulunduğu yer dolayısıyla Gürün ve havalisine bu ismin verilmiş olabileceği de tahmin edilmektedir. Bakınız Hitit kralı I. Subbilulima zamanına)

MELİDDU-MİLİDİA-MELİTEN: Bugünkü Malatya’dır.

SAMOSAT- SÜMEYSAT: Bugünkü Samsat ilçesidir.

KARGAMIŞ: Bugünkü Cerablus’tur.

KOKUSÜS: Bugünkü Göksun ilçesi.

MARKASİ: Bugünkü “Maraş” ilidir. Güvercin anlamına gelir. (Besim Atalay)

HUBİSNA: Eti metinlerinde karşılaşılan “Hubişna-Hubisna ve Abzisna şehir adlarındaki “-UŞNA” ekiyle yapılmış olduğu ve Asur kaynaklarında geçen “HUBUŞNA” ile aynı olduğu anlaşılmaktadır. Hubişna şehri ise, klasik çağda KYBİSTRA olarak bilinen Ereğli ile eşitlendiğini tarihi kaynaklar. (Bakınız Belleten, C.10, Sayı: 39. Sayfa: 392)

LUŞNA: Forrer, bu şehrin bugünkü Emirgazi oldugunu iddia etmektedir. (a.g.e)

URU-HAKPİŞŞA (Hakpis): Bugünkü Boğazlayan (Yozgat) bölgeleriyle eşitlenmektedir.

SARİŞŞA: Sivas’a bağlı Altınyayla ilçesinin Kuşaklı’da bulunan 1994 yılında Alman Arkeoloji Uzmanları tarafından yaplan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan Hitit şehri.

SARİŞŞİNA: Bugünkü Sarız ilçesidir. Hitit ve Kapadokya metinlerinde İahrişşa, Şamuha ve Hurama şehirleriyle birlikte zikredilmektedir. Sözü edilen bu üç şehirde Kizvatna ülkesine ait bulunuyordu. (Belleten, C. 10. Sayfa: 308)

ASIR/ASUR: çivi yazılı tabletlerde “Asur” adı “Asir” veya “Asür” gibi iki şekilde yazılı görülmektedir. Asur hem şehir ve hemde bu şehirde tapınılan mabut (İlah) un adı idi.

Bazı tarihçiler Asur ismini Sami bir asla ait olduğunu ve Amuriler’in mabudu sayılan Asera veya Asrat ile ilgili olduğunu göstermeğe çalışmışlarsa da en son inceleme ve araştırmalar Asir veya Asur kelimelerinin ve Sami asıllı bir kelime olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece de Asur veya Asir kelimelerini ARİ-SEN (Türkçe’de “İSRAMAK” beslemek, korumak, himaye etmek” anlamına gelmektedir.) Adında Mitaniler’e mahsus isimlerden olduğu ortaya çıkarılmıştır. (Elam ve Mezapotamya, Şems. Gün. Sayfa: 543, 544)AKAT KRALLIĞI (M.Ö. 2725-2543)

Öteden beri Samilerden olduğu iddia edilen Akad Krallığı, Sinaar Bölgesini ilk yerleşenleri olan Ön Sümerler ve Sümerlerle sonraları buralara gelmiş olduklarını gördüğümüz Sami’leri karışmasından doğmuş melez bir yapıdaki kavimdir. Bu imparatorluğa adını veren (AGDE) şehri adında (AK-ADA) NI değişmesiyle meydana geldiği sanılıyor. Sinear Bölgesinin yukarı kısımlarına bu adı verilmekteydi. (Elam ve Mezapotamya Sayfa: 293, 540, 546. M. Şemsettin GÜNALTAY)

HİTİTLER/HATTİLER/ETİLER: Hititler veya Etiler olarak tarihe geçmiş olan bu kavmin adı Tevrat’ta “HET” diye geçmektedir. Etiler’e Asurlular, “Hatti” diyorlardı. Mısırlılar ise, “Hayta (Haytas) adını vermekteydiler. Bilindiği gibi Mısırlılar, Subariler ve Mitanniler’in ataları olan ve onlardan önce gelerek Ön Asya’ya yerleşmiş olan Ön Sümerler ve Sümerler’e “Asya’lı anlamına gelen “SETTİ” adını vermekteydiler.

İngiliz müellifi Kunder ise, Hititler (Hattiler) “Millet-i Müttehide3 yani “Birleşmiş Milletler” anlamına gelmektedir, demektedir. Bu da anadolu’ya kendilerinden önce gelmiş olan toplumlarla karışıp kaynaşmalarıyla birlikte Anadolu’da büyük bir imparatorluk kurmuş olduklarından bu ismi almış olduklarını belirtmektedir. Orta Anadolu’ya, Kapadokya’ya (Katpatukya) gelerek yerleşmiş olan bu kavmin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmişler ve buraya HATA adını vermişlerdir. “Hata” ise, çin’in kuzeyindeki ülkelere, Türkler tarafından verilen bir isimdir. Hititler “HATA TÜRKLERİNDEN olup Anadolu’da 23 krallık halinde yaşamışlardır. Maraşta bulunan bir kadın başı heykeli (Etrüsük) veya bugünkü “Türkmen kadını başına” benzemesi de bunun bir kanıtıdır.

Katpatukya (Kapadokya) isminin anlamı ise “Güzel atlar ülkesi” dir. (Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Besim Atalay, Sayı: 8, 9 Elam ve Mezapotamya, Şemsettin Günaltay Sayfa: 286, Arif Koçak, Sayfa:

SÜMERLER: Ön Asya’lıların Şana’ar (Sinear) dedikleri Fırat ile Dicle’nin aşağı kısımları arasındaki bölgelerin aşağı kısımlarının güney kısmına Akadlar tarafından verilen “Sümer” adından almıştır. “Sinear” kelimesinin değişikliğe uğrayarak Sümer şekline de dönüşmüş olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Akadlar’ın “Sümer” dedikleri bölgeye Sümerler’in kendileri “ENGİ” diyorlardı. İşte bu bölgede oturan Brekisefal tipi insanlara Sümerler adı verilmektedir.

M.Ö. 7. yüzyıldan kurulup M.S. 5. yüzyıla kadar devam etmiş olan Kengeres Devleti”ni kurmuş olan Yenisey boyundan TAGAR adı verilen kültürü yaratan yüksek tekerlekli kağnıları ile meşhur olan “Tölis Türkleri” ile bunların yakınlıkları bulunmaktadır. Tölis Türklerinin kurmuş olduğu Kengeres Devletinin Taşkent ve Buhara gibi yerler sadece beş eyaletinden birisiydi. (Elam ve Mezapotamya, Sayfa: 198 Türk Devletleri Tarihi, Adnan Müderrisoğlu, Sayfa: 22, 23)

BREKİSEFAL: “Asyatikler’in bugüne kadar bulunan kafataslarının Brekisefal yapısı ve malum olan dillerininin iltisaki oluşu, dinlerinin de Orta Asya ve Sümerler gibi tabiat kuvvetlerinin takdis etme esasına dayalı olması ve nihayet hepsinin de mabud (ilah) “Teşup” ile Mabude (ilahe) “Hepat (Hititlerde tanrı ve tanrıçanın karşılığıdır) nın ortak olması, kökenlerinin Türkistan olduğunu ve bunlarla Sümerler arasında soy bağlarının olduğunu doğrulamaktadır. (Elam ve Mezapotamya, Sayfa: 111, 114, 66, 67. Cenup Doğu, Kadri Perk. 30, 32)

CALYCADNUS: Göksu Nehri

CYDNUS: Tarsus çayı

KİNZA: Kadeş şehri

WAHŞUŞANA: Incesu-Ürgüp arasinda kurulmuş bir Hitit şehri.

RUŞAHINILIA: Toprakkale

GUGUNA: Hoşap çayi

HADİTU: Bugün Gürün ilçesinin güneydoğusundaki Arslantaş (Günpınar) mevkiinin Hititçedeki adıdır.

LUKKA: Likya Bölgesi

URA: Mersin’in batısında bir yer.

NAHİTA: Niğde

NAİRİ ÜLKESİ: Urartular’ın yaşadığı bölgenin adı.

HERMOS: Gediz Nehri

MELAS: Manavgat

NEOSEZARE: Niksar

NİSLANİ: Lübnan

LİPURNA: Kapadokya metinlerinde geçen “Urna” ekiyle türetilmiş bir şehir adı.

HURAMA: Tarihi kaynaklara göre Kizvatna’nın diğer adıdır. Bu görüş Göthze’nindir. Ve Tegarama’nın güneyindedir. Fakat tarihi kaynaklara göre iki tane HURAMA şehri vardır. Bu iki Hurama şehri de Malatya’ya yakın olduğu kesindir. Hurama ismi Hitit metinlerinde “Hurma” şeklinde yazılmaktadır. Tarihi kaynaklar Hurama, Luhuzati ve Razama şehirlerinin birbirine yakın olduğu belirtilmektedir. “Ma” ekiyle türetilmiş eski bir Hitit şehridir.  Şarişşa (Sarız) ve Şamuha şehirlerine yakın bulunmaktadır. (Belleten C. 10 Sayı: 59, Sayfa: 389)

ULAMA: Neneşe ile Puruşhanda (Kayseri) arasinda ve ayni yol üzerinde bulundugu söylenen bir Hitit şehridir. (Belleten C. 10 Sayfa: 413)

VATTARU: “Vattar (Su) anlamına gelmektedir. Ve “Uşna” ekiyle türetilmiş bir isimdir ve şehirden çok bir ülke adı olduğu da belirtilmektedir. “Bol suyu veya kuyusu” bulunan yer veya ülke anlamındadır.

PURUSHANDA: Bugünkü Kayseri’nin eski yerinde kurulmuş bir şehirdi.

NESİ (NEŞAŞ-NİSSA-NENAŞŞA): Adlarıyla eşitlenebilen bu şehrin Ankara’nın güneybatısındaki Gavurkale’nin 150 km. doğusunda bulunan Murathüyük adı verilen yerin eski yerinde kurulmuş bir Hitit şehriydi. (Belleten, 10 Sayfa:     )

KİZVATNA: Seyhan’ın batısında bir kısım sahayı çukurova ve Ceyhan’ın kuzeydoğusunda dar bir şerit halinde uzanan bölgenin adıdır. Ayrıca Kizvatna, Arzava adındaki bölgenin diğer bir adıdır. (Belleten. Cilt: 2)

ARZAVA: Bugünkü Antalya ve havalisi ile eşitlenen bu bölge Hitit Krali I. Murşil zamaninda M.Ö. 1806 yilinda Hitit Devletine baglanmişti. Bu bölgede tarihin aydinlanmaya başladigi devir (tarih) olarak kabul edilen M.Ö. 4000’li yillarda “Arzavalar” adindaki bir topluluk bu bölgede yaşiyorlardi.

KİZVATNA KRALLIÚI (ÜLKESİ): Daha önceleri Seyhan ile Ceyhan arasındaki bölgeye verilen bir addır. M.Ö. 4000’li yıllarda bu bölgede Kizvatnalılar adındaki bir topluluk yaşamaktaydılar. İşte adını bu topluluklardan almış olan bu bölgede bir krallık kurulmuştu. Kizvatna Krallığı tarihe bir küçük krallık olarak çıktığı zamanlarda sınırları; kuzeyde Tahtalı Dağlarında, Tohma Vadileri ve Gürün İlçesinin de içinde bulunduğu büyük sahayı kaplıyordu. Bu krallık Hitit Kralı I. Murşil zamanında Hitit Devletine tamamen bağlanmış ve yeni bir toprak düzenlemesiyle de bu bölgelere yakın olan yerel krallık alandan Tabal, Gurgum, Komana vb. gibi krallıklar da bu krallığa bağlanmış ve bu tarihlerde de Gürün ilçesi de bu krallığın sınırları içine dahil edilmiştir.

PURUŞ-HANDA: (Buruşhanta) -”ANTA” eki ile türetilmiş bir şehir ismidir. Bu şehir ismi “Puruşhatum” diye de metinlerde nakledilmektedir. Bugünkü Kayseri ilinin eski yerinde kurulmuş olan Kaneş Sitesi, bugünkü Kültepe Bölgesine verilen isimdir. Zamaninin en büyük ticaret merkezlerinden birisiydi. (Bakiniz Yakin Şark. Şemsettin Günaltay, Cilt: 2 Sayfa: 67)

DESTROST: Aksu

DAİANİ ÜLKESİ:

DATAŞŞA (DATTAŞ): Aşşa ekiyle yapilmiş bir şehir adidir. çünkü Hitit metinlerinde ayrica görülen ve bir Profoluvi Tanrisi saydigimiz Tarhund ile bir Luvi Tanrisi olan Datta’ya AŞŞA eklenmek suretiyle meydana getirilen Datta (a)şşa ve Tarhund-aşşa şehir adlarinda ve Pitaşşa’da bu ek dogrudan dogruya (-aşşa) şekilni muhafaza etmiş bulunmaktadir. Ayni tarihte Hitit metinlerinde görülen Malliaş Nehir adlarindan aşşa eklenmek suretiyle bir Malli-aşşa şehir ismide yapilmi

oluyor.

Böylece Kültepe metinlerinde ve yine Hitit metinlerinde birkaç şehir adiyla temsil edilen bu çok eski -aşşa eki Güney ve Güneybati Anadolu’da, Yunanistan, Hint, Avrupalilardan önceki halkta (-ss) şeklinde hususiyetli yer adlari görülmektedir. (Belleten Cilt. 10 Sayi: 39 Sayfa: 389, 390)

Dattaşa’nin yerinin metinlerinden edilen intibalara göre G. Anadolu’da olacagi umumiytle kabul edilmiştir. Nitekim Garstang’da Hitit, metinlerini göre, hem bir memleket hem de bir şehir olan Dattaş çayi, “Huli” Irmagi memleketi, aşagi memleket, Tyuna, Hubişna ve Aksaray Sultan Han arasinda olacagini düşündügü Ulama ile daima bir arada geçmiştir. Dolayisiyla Konya Ovasina ve daha yakin olan Şugla çayi Havzasina yerleştirilmektedir. (A.g.e. sayfa: 389)

HAHHUM: Götnze’ye göre, Hahhum Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia (Lavazantiya) şehirlerinin Kizilirmak ile Firat Nehri arasinda aranmasi gerektigini söylemektedir. (Belleten, C. 10. Sayi: 39 Sayfa: 398)

Hahhum, Sivas’ın güneyinde, Divrik yakınlarında olduğu kesindir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 411) Luhuzatia (Lavazantiya) ise, Kizvatna’nın bir diğer adıdır. Bazı belgelere göre de, Malatya’ya yakın bir şehirdir. Keza, Hurama, ve Şamuha şehirlerinin de bu bölgelerde olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Tegarama bölgesi Gürün ilçesi olduğuna göre, Timelkia da Darende ilçesi olduğu tarihi kaynaklarca belirtilmiş olduğuna göre Hahhum ve Şahhum şehirlerinin bu bölgelerden uzak olmadığı kesindir.

HAŞŞU(M): Şehirinin de bu bölgelerde oldugu kesindir.

WATTARUŞNA: “-Uşna” ekiyle türetilmiş bir isimdir. Forrer, “Wattarua” şehir adinin Hitit metinlerindeki “Wattaru” (su yeri kelimesinin lokatif hali oldugunu ve “WATER” (su) kelimesinden türetilmiş olabilecegini Etice’ye yabanci oldugundan bu kelimenin Etiler’in diline Hint-Avrupa asilli bir dilden geçmiş olabilecegini “Wattarua” şehrinin, Arzava (Antalya bölgesi) hududunda bulunmasi sebebiyle de Luvi”ce (Göksu ve Içel) den alinmiş olabilecegini ileri sürmektedir. Yine Forrer’e göre, “Wattaruşna” isminin birçok kuyu veya kuyularin bulundugu bölgelerde anlamina geldigi için bu ismin Hititler döneminde birden çok yerlere yani bu özellikleri bulunan yerlere veya yerleşim birimlerine isim olarak verilmiş olabilecegini de belirtmektedir. çünkü Kapadokya ve Hitit metinlerinde geçen Uru-Wattar-Uşna (Vattaruşna) gibi, “-Uşna” ekiyle türetilmiş birçok şehir ismi geçmektedir. Purşna, Luşna, Dankuşna vb. gibi

LAVAZANTIYA/LUHUZATİA: Gerek babası “Pentip Şarrı” ve gerekse “Pudu, Hepa” Harri kökenli bir isimdir. LAVAZANTİYA kentinin yeri kesin belli değildir. Ancak “Pudu-Hepa” bir yerde (bir bölgede) “Kizavatna Ülkesinin kızı” bir başka bölgedeki ise “Kumani Ülkesinin kızı” olarak geçmektedir. Kizavatna ülkesinin ise Seyhan ve Ceyhan arasındaki tüm bölgeler ile Torosların Tahtalı Dağlarına kadar uzanan sahanın genelindedir. Metinlerde anlaşıldığına göre Lazavantiya veya Luhuzatia isimlerinin yerine de yani bir şehir adı olarakta Kizavanta kullanılmaktadır. Kummani ise (Romalılar dönemindeki Commana) kaynaklarda Tilgarimunun (Girnun) güneyde olduğu tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Her iki yerde Luhuzatiya Lavazantiya, Kizavatna ve Kummani aynı ülkenin sınırları içinde bulunmaktaydı.

İdem babanın ve hemde kızının oldukları Tanrı ise Lavazantiya İştar’ı ya da Hurrice adıyla ŞAUŞGA olarak bilinen Tanrıça’dır. Bütün bunları Fidu-Hepa’nın Hurri kökeni açıkça vurgulanmaktadır. (An. Uy. Tarihi Cilt: , Sayfa: 49) (Daha geniş bilgi için Gürün’ün adları bölümüne bakınız.)

Kraliçe Pedu-Hepa’nın bulunan mühründe şöyle yazılı bulunmaktadır. “Hatti ülkesinin prensi yeryüzü efendisi, Arinmanin Güneş Tanrıçasının gözdesi Tanrıçanın hizmetkarı, Kizavatna ülkesinin kızı Pedu-Hepa’nın mührü” Buda kraliçe Heppa’nın memleketi hakkında bilgi vermektedir.

III.           Hattuşuliyeli’ye ait bir mühürde “Arinna kentinin Güneş Tanriçasi’nin ve Şamuha kentinin iştarinin gözdesi Hatti suli” diye yazmaktadir böylece “iştari’i” Hurrice’de GAVUŞGA’nin ŞAMUHADA kullandigi belirlenmiş olmaktadir. (An. Uy. Tarihi. Cilt: 1 Sayfa: 49)

LAVA ANTİYA: “Luhuzatıya” diye de tarihi kaynaklarda adı geçen bölge bazı tarihi kaynakları göre “KİZVATNA”NIN adıdır. Fakat bazı belgelere göre ise bir şehirdir. Malatya’ya yakın bir bölgedir. “-Anta” ekiyle türetilmiş bir kelimedir.

a)Hitit metinlerinde “Urşu” ve Kargamiş şehirleriyle beraber adi geçen ve Kapadokya metinlerinde “HURAMA” şehirleri ile beraber adi geçmekte olan Luhuzatia Lavaz Ontiya şehrinin (bölgesinin) Malatya havarisinde olmasi beklenen HURAMA’lar (iki tane oldugu biliniyor) dan birisine çok yakin oldugu ve dolayisiyla onunda bu mintikadan uzakta olmayacagi kesindir.

b)Anadolu’da bulunan tabletlerden veya metinlerde geçen Tanrı adlarından bazıları Hurri kökenli kelimelerden oluşmaktadır. Yani Hurri’lere aittir. Bunların başında Hepa kelimesi gelmektedir. Hepat Hurri Tanrıçasıdır. Arina şehrinin tanrıçasına hitaben yazılmış bir duadır (ki dua şöyledir bütün ülkenin kraliçesi efendim Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hatti ülkesinde Arinna’nın Güneş Tanrıçasına adını alırsın, sedir ülkesinde (Suriye’nin kuzey kısımlara ve Toroslar’ın tümü ve kuzey kısımlarını içine alan bölgelerde ise HEPAT adını taşırsın) Hiti Güneş Tanrıçasını Arinna ile eşitlenmektedir. Yani Hitit ülkesinde Fırtına Tanrısı olan TARU (Ünvanı kraldır) Fırtına Tanrısının oğlu ise TELİPUNU’dur. Hiti ülkesinin güney bölgelerinde ve güney komşularında TEŞUP olarak tanımakta bu ad ile anlaşılmaktadır. Güneş Tanrıçası olan Hitit Tanrıçası olan “Arinna ise yine bu bölgede (Suriye ve güney Hitit bölgesinde) HEPAT olarak anılmaktadır. Bu Tanrıça ise Hurri tesirinin ve nüfusunun, hakimiyetinin hüküm sürmüş olduğu Şa Muha (Sumuha) Kommani (Kummani) Hurma (Hurama) Uda, Una, Wasudavanda (Wosudavanda), Abzisna (Hubişna), Kataba, Sulupaşa vb. gibi Hitit ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde kutlanmakta ve anılmaktaydı. Hitit kralı III. Hattişulinin ise kudretli kraliçe PUDU-HEPA’nın Hepat kültü içinde meşhur şehirlerinden biri olan Kummani’li (Kummani) olması ve o zamanlardan önce veya bu şehrin Lavazantiya diye de anılmış olması (Kraliçe Pudu-Hepa’nın babası o zamanlar Lavazantiya şehrinin kralı bulunuyordu.)

PİSİLYA: Burdur, Isparta, Denizli dolayları, batıda Akçay, Acıgöl’ün kuzeyi, Burdur, Eğridir ve Beyşehir göllerinin güneyinden, güneybatıda Söğütlü Gölü ve Antalya’nın kuzeyinde kalan bölgedir.

PUNT: Seyhan ile Ceyhan Nehirleri arasındaki bölgeler ile kuzeyde Tahtalı Dağlarına kadar uzanan sahanın adıdır. (Yakın Şark. C.I Sayfa: 111, 128)

PAFLAGONYA: Batı Karadeniz Bölgesi; Sinop, Zonguldak, Samsun vb. gibi bölgeler.

KİLİKYA: Mersin, Tarsus, Adana vb. gibi bölgeler ile Göksu Nehrinin kıyılarıdır.

İZORYA: Antalya, Isparta bölgeleridir.

LİKEONYA: Bugünkü Konya ve Karaman bölgeleridir.

KARYA: Muğla ve havalisindeki yerlerin adıdır.

LİDYA: İzmir bölgesi ve Gediz Irmağı vadilerine verilen addır.

KÜÇÜK KAPADOKYA: Tuz Gölü ile Kızılırmak arasındaki havalinin adıdır.

GÜNEY KAPADOKYA: Kızılırmak Nehrinin güneyinde kalan bölgeler ile Seyhan ve Ceyhan Nehirlerine kadar olan sahanın adıdır. Tohma Havzasının büyük bir bölümü Tahtalı Dağları da bu bölgenin içinden kaldığı gibi Uzunyaylada bu bölgenin sınırları içindedir. Kayseri, Niğde ve Nevşehir bölgeleri de aşağı veya güney Kapadokya’nın içinde sayılmaktadır.

COMANA(Kumana)/KUMMUH: Tarihi kaynaklarda birden fazla Kummuh ve Kumana Krallığından bahsedilmiş olması tarihi kaynaklardaki bilgilerin çeşitli olmasından ileri gelmektedir. Ayrıca da yaptığımız araştırmalarda da birden fazla Kummuh ve Kumana şehrinin veya Krallığının bulunmuş olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Tespit etmiş olduğumuz dört Kummuh (Kumana) Krallıkları ise şunlardır: Bunlardan birincisi: Pont ülkesinin (krallığının) tek başına devlet olduğu zamanlarda (M.Ö. 322’de Mitridat zamanında) Zile/TOKAT (o zamanki ismi Gaziura) ın kuzeydoğusunda 25 km mesafelik bir yerde bulunan “Comana” şehri bulunmaktadır.

İkincisi ise; Malatya, Elazığ ve daha doğuda olabileceği tahmin edilen ve Erzincan’ın Kemah ilçesinin havalisine kadar uzanan ve bu bölgelerin adı olarak bilinen Kummuh/Kemah bölgesidir. Bu ülke genelde tarihi kaynaklarda “Kummuh/Kutmuhi adıyla zikredilmektedir.

Üçüncü ise; Kargamış Krallığı ile komşu olan ve Antakya’nın kuzeyinde kurulmuş ve “Kommagene” adıyla bilinen krallıktır. Bu krallık Kommagene/Kummuhi Selevkoslar Krallığına bağlı olarak (Romalılar döneminde) uzun süre varlığını koruyabilen Kommagene (Asur dilinde Kummuhi) Suriye’nin kuzeydoğusunda, Kilikya, Kaadokya ve Malatya arasında kalan uzun zaman sınırlarını korumuş olan ve geniş bir sahaya verilen bölgenin ve kralının isimdir. Selevkoslar’a bağlı bulunan bu yöre halkı M.Ö. 162 yılına doğru isyan ederek bağımsızlığını ilan eden bu bölgenin kralı Ibantiokhos, Roma generali Lucullus’a boyun eğmek zorunda kalmıştır. Aynı adla dört tane kral (I. II. III. IV. Artiokhos) hüküm sürmüştür. Nemrut Dağındaki kral mezarları bu krallara aittir. (Adıyaman ili Kahta ilçesi yakınındadır) III. Antiokhos’un ölümünden sonra M.S. 17 yılında Kommagene ülkesi, Roma’nın bir eyaleti haline getirilmiştir. (Malatya Tarihi Sayfa: 37, 38)

Dördüncü Komana/Kummuh ise; Kayseri ili (Mazaka) ile, Meliddu arasında ve Tilgarimmu (Bugünkü Gürün ilçesi) nun güneyinde tarihi kaynaklara göre Muşkiler ve Taballar tarafından kurulmuş bir şehir ve ülke adıdır. Tabal Krallığına bağlı bulunduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Tarihi kaynaklara göre buranın halkını da Muşkiler ile Tibareni (Tabal) lar oluşturmaktaydı. çoğu tarihi kaynaklarında COMAN-KOMANA-KUMANA-KUMMUH gibi isimlerle de anılmıştır. Bu krallık yani Kumana ülkesi eskiden Tilgarimmu (Gürün) bölgesinin de içinde bulunduğu Hititler zamanında Şamuha, Hurama, Tilgarimmu, vb. gibi bölgeleri de içine alan Gurgum Krallığı ile komşu olan ve Kayseri’ye kadar uzanan bir Kumana Krallığından (Kummuh) bahsetmektedirler. Bu ülkenin kralı olan Günziani’yi azletmiş olan Asur Kralı bu kralın yerine Meliddu Krlaı Tarhunazi’yi getirmiştir. İşte Tilgarimmu (Gürün) ilçesinin sınırları içinde bulunduğu bu krallık Tabal Krallığına bağlı bulunan küçük bir prenslik halinde idi. (An. Uy. Tarihi-Malatya Tarihi, Yakın Şark. Belleten, Yurt Ansiklopedisi)

ŞAMUHA (Şamuha): Mazaka (Kayseri) ile Tilimra (Tilgarimmu) yani bugünkü Gürün ilçesi arasinda kurulmuş olan bir Hitit şehridir. (Yakin Şar. C. 2, Sayfa: 67) tarihi kaynaklarda görülen odur ki, Şamuha şehri iki tanedir. Birincisi, yukarida belirtilen yer, ikincisi ise, Malatyaya yakin bir bölgede Malatya’nin güneybatisinda (Doganşehir Havalisinde veya buraya yakin bir bölgedeydi.)

HURAMA: Eldeki bilgilere ve tarihi kaynaklara göre, Kizvatna’nın diğer adıdır ve Tilgarimmu bugünkü Gürün ilçesinin güneyinde bulunan bir Hitit şehri idi. (Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 392) Hurama Hitit metinlerinde HURMA şeklinde yazılmaktadır. “-Ma” ekiyle türetilmiş bir isimdir. Hurama ismi de aynı. “TEGARA-MA” ve “ULAMA” gibi “HU-RA-MA” gibi (çift “M” harfiyle) yazılmaktadır. Anlaşıldığına göre, birbirine çok yakın olması icab eden birisi SALAHŞUA, diğeri de “Luhuzatia” istikametinde olan iki Hurama şehri bulunmaktadır. (Belleten, C. 10, Sayı: 39, Sayfa: 394)

TİLİMRA: “-URA” ekiyle türetilmiş bir Proto-Hititçe isimdir. Ve bir şehir ismidir. Tilimra şehir adı “TİLİ-UR (A)-UMAN” şahıs adıyla köküyle aynı olmalıdır. “Ura”nın bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de KUYU manasına geldiği iddia edilmektedir. Şu halde Forrer, “Tiliura” şehir adını, “Til-li-Ura” şeklinde tahlil etmekte, kelimedeki “Lİ”nin Proto-Hititçe’de çoğul eki olan “Le”den kısaltma olduğunu ve “Te”nin ise, bir ön ek olacağını söylemektedir. Etilerde kral olan TELEPİNU’nunca gözönüne alınmasıyla yapılan bu tahlil herhalde aynı olmalıdır. Tilimra şehri “Tili-Uraş” ve “Tili-um-ra” şehirleriyle aynı olduğu ve Kuşşar ve (Kayseri) şehri ve Şamuha’dan daha doğuda olduğu (tahminen Gürün ve havalisinde) tahmin edilmektedir. Birçok kuyuların ve bol suyun bulunduğu şehir anlamına da gelmektedir. Gürün ilçesinin bu özelliğinden ve Mezanlı Bölgesindeki kuyuların bulunduğu da gözönünde bulundurulursa Tilimranın Gürün olması daha da kuvvetlenmiş olmaktadır. (Belleten, C. I. Sayfa: 393)

TİMELKİA: Kapadokya metinlerinde oldukça adı sık geçen ve Hitit metinlerinde adı geçen Timilkia adı Tuhpia adıyla birlikte geçmektedir. Hitit kaynaklarında Tamalki-Taşhania-Zalpa sırası arasında görülen ve bu şehir adları da “-Nia” eklerinden türetilerek yapılmış olup, bulundukları yerlere göre de doğudan batıya doğru dizilmiş oldukları söylenebilir. TİNTUNA ve Zaraşşina şehirleri de “-Nia” ekiyle türetilmişlerdir. TİMELKİA şehrinin SİVAS-MALATYA arasıda olması kuvvetle muhtemel olup, buna mukabil ZALPA şehrinin Kırşehir civarında aranması kesin gözükmektedir. (Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398)

PİTURA(Pitara): Hitit Kralı II. Murşil (      ) ile Kizvatna Kralı Şunaşşra arasındaki antlaşmada Pitura şehri umumiyetle çukurovayı ve doğusunu kapladığı söylenen Kizvatna’nın bir hudut şehri olarak zikredilmektedir. Bu sebepple de bugün Elbistan civarında aranması lazım geldiği söylenebilir. (Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 394).

SUBARİLER: Sümer-Akad metinlerinde öğrendiğimize göre; “Subaru”, bu kavmin dilinde “Irmaklar arası” anlamına gelmektedir. İki kelimeden oluşan “SUB-ARU” lafzı Türkçe’de aynı anlama yani “Su arası” anlamına gelmektedir. “SUB” Eski Türklerde “SU” anlamına geldiği gibi, “ARU” kelimesi de bugünkü “ARA” diye teleffuz ettiğimiz kelimenin aslıdır.

M.Ö. 3000’li yılların başlarındaki göçler esnasında Hubur-Fırat bölgesine gelerek yerleşmiş olan Ön Asya’lı Brekıseıaller gurubuna giren ve Etiler ile de aynı ırktan olan insan guruplarına verilmiş olan isimdir. Bu yerleşmiş oldukları bölgeye de “SUBARTU” adını vermişlerdir. (Yakın Şark, Şemsettin Günaltay Sayfa: 283. Cilt: II Cenup Doğu, Kadri Perk, Sayfa: 31, 33)

HURRİLER: M.Ö. 3000’li yılların başındaki göçler esnasında, Habur Fırat bölgesine gelerek yerleşmiş olan Ön Asya’lı Brekisefaller gurubundan olan Subariller ve Hititler ile aynı soydan olduğu belirtilen kavmin adıdır. (Cen. D. 30)

ELAMLAR: İran’ın güneybatısındaki Türkiye’nin güney ve güneydoğusundan İran’ın Zağros Dağlarından Dicle Nehri arasındaki bölgeye eskiden Yunanlılar, “Elimais” adını verdikleri gibi, İbraniler ve Akadlar da “ELAMTU” yani “Yüksek Memleketler” adını vermekteydiler. M. 3500-3000’li yıllar arasında bu bölgelerde yaşayan Orta Asya kökenli kavmi verilen bir isimdir. (Elam ve Mezapotamya, Şemsettin Günaltay, Sayfa: 8, 9) (Yakın Şark C. 3 Sayfa: 130)

GOTİLER/GUTİLER: Başlangıcı belli olmayan yani bilinmeyen bir tarihlerden beri Zağros Dağlarının yüksek mıntıkalarında yaşamış olan Ön Sümerler ve Sümer ile yakınlığı bulunan insan guruplarına verilmiş olan addır. Sami ırktan olan Akad’lar, Sinear bölgesine hakim oldukları sırada karşılarında bulundukları en büyük rakiplerinden biri de Gotiler idi. (Elam ve Mez. Sayı: 316)

KASSİTLER: Tarihi belli olmayan zamanlarda büyük ihtimalle Sümerler veya Ön Sümerler ve Etilerle beraber Orta Asya’dan gelerek Elamlar’ın yukarısında İran’ın dağlık mıntıkasında yurt tutmuşlardı. Bu kavmin adı “Kassu/Kassit/Kosse” isimleriyle de anılmaktadır. Akadça bu ismin “Hem Ma’bud’un ve hem de o Ma’buda tapan halkın ismi” olarak kullanılmıştır. Kassitler kendileri ile TÜRK ismini ilk defa tarihe tanıttırmışlardır. Kassitler “Turgü” isminde (mabudilahları) vardı. Etiler ile Mitanniler’in “Tarku” veya “Tarhu” adıyla aynıdır. Kassitler Hititler ve Mitanniler ile aynı ırktandırlar. (El. Mez. 525)

SAMİLER: Tevrat’ın bilinen ananesine göre “Nuh Tufanı”ndan sonra Nuh’un üç oğlundan biri olan Sam’dan türemiş olan insan topluluklarına verilen isimdir. Samiler, pek çok dağılmış ve muhtelif etnik guruplarla karışmış olduklarından Halis Sami tip bulunması mümkün değildir.

Arap yarımadasından ilk defa Sin’a (San’a) mıntıkasına doğru çıkmış olan Sami Kabileler, M.Ö. 4000’li yılların sonunda rastlanmış olduğunu Eski Mısır tarihi vesikaları belirtmektedirler. Sümerler’e ait tabletlerde de Samiler’in bu tarihlerde Fırat Nehrinin batı kıyılarında, Irak ve Suriye’nin arasındaki çölde dolaşmaya başladıklarını göstermektedir. (Elam ve Mez. Sayfa: 282, 283)

Samiler; Akdeniz Dolikisefalleri tipinden olan ırka mensupturlar. İbn-i Haldun bunları Arab’ı Müsta’rabe (Araplaşmış Arap) adını vermektedir. Samiler, Mezapotamya’ya geldiklerinde burada kendilerinden çok önceleri gelerek yerleşmiş ve ileri bir medeniyete sahip olan Ön Sümerler’i ve Sümerlerle karşılaşmışlardı. Bu dönemde kuzeyde ise, Toroslar bölgesinde Mitanniler ve Kapadokya bölgesinde ise Hititler bulunmaktaydı. (Yakın Şark, C. I Sayfa: 198)

LUVİLER: Alanya’nın kuzeyinden Göksu Nehri kollarının da kuzeyini içine alan daha kuzeydeki Karaman bugünkü Mersin’i, kuzeydoğuda Kapadokya’ya ulaşan ve Seyhan Nehri arasına yerleşen boyun adıdır. Taş-Eli ve Toros Kilikyasına yerleşmişlerdir.

FRYGYA: Afyon, Denizli, Uşak, Kütahya, Eskişehir vilayetleri ve civarlarina verilen bir isimdir. Frygler ile Muskiler’in ayni soydan olduklari ve Taballar Gaşgalar ve Tegaramalar ile de yakin soy baglari bulundugunu tarihi kaynaklar belirtmektedirler. Fryg Devleti adinda bir devlet kurulmuştur. (Yakin Şark. C. IV. Sayfa: 22, 26, 261 ve diger eserler)

TUKURNA: “Urna” ekiyle türetilmiş Kappadokya’da bulunan bir şehrin adidir. “Urna” ölü külünün konuldugu kabin adidir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 390)

TİLİMRA: 1- “Ura” ekiyle türetilmiş bir yer adıdır.

2-“Proto-Hititçe” kuyu anlamına geldiği ifade edilmektedir.

3-Tilimra şehir adi TILI-UR (A)-UMAN şahis adi köküyle aynidir.

4-Hitit metinlerindeki Tiliuraş şehri adinda buluyoruz. çünkü Hititçe’de şahis adlari dolayisiyla “U” veyahutta “V” ile “M”nin degişmeye ugradigini biliyoruz. O halde “Tilimra” ile “Tiliuraş”in ayni oldugu anlaşilmaktadir. (Belleten, C. 10. Sayfa: 393)

5-Tilimra’nın Kuşşar ve Şamuha’nın doğusunda olacağı tahmin edilen yer Hitit metinlerinde Kuşşar ve Şamuha şehirleriyle birlikte zikredilmekle birlikte birbirlerine yakın oldukları anlaşılmaktadır. Bu yörenin Kuşşar ilinden doğuya doğru giden yolun (ihtimalki bu yol kral yoludur) önce Şamuha’ya gelindiğini ve oradan bir yol (daha doğuya) Tilimra’ya, bir diğer yolda güneydoğuya Malatya civarında aranması uygun olan Hurama’ya gidiyordu. Eldeki kaynaklara göre Hurama şehri, Kizvatna’nın, diğer adı olduğuna göre ve Luhuzatia ve Razama şehirlerinin ve Malatya’nın yakınlarında ve Tegarama’nın güneyinde olduğuna göre Tilimra’nın Tilgarimmu diye bilinen bugünkü Gürün İlçesi’nin olduğu anlaşılmaktadır.

Göthze’nin, Hahhum, Harana, Şamuha, Timelkia, Tegarama, Luhuzatia şehirlerinin yerinin Yukari Kizilirmak ile Yukari Firat arasindaki sahada (yani Firat Nehrinin kollari olan bugünkü Tohma Vadisinde) lazim geldiginin kanaatini belirtmiş olmasi bu görüşümüzü dogrulamaktadir. (Belletne. C. 10. Sayfa: 398)

TEGARAMA: Hititçe’de “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adidir. Tarihi kaynaklarinin büyük çogunlugu bu yerin bugünkü Gürün ilçesi oldugunu belirtmektedirler.

TEGARAMA: Bu şehir adi ile kökü bakimindan mukayese edilebilecek TIKARA ve “TIKARAŞU” şahis adlarinin “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adi oldugudur.

TEGARAMA: Genelde Tegarama, Hurama, Ulama, şeklinde gördügümüz bu yer adindan sonrakisinin Hitit metinlerindeki Hurumma ve Ulumma diye yazilmiş oldugu da görülmektedir ki bu da “Tegarama” isminin Hititçe’deki “MA” ekiyle türetilmiş bir yer adi oldugu ortaya çikmaktadir.

TEGARAMA: “Tegarama” hem Kappadokya, hem de Hitit kaynaklarında defalarca rastlanmakta olan bir şehir adıdır. Hitit metinlerinde TAGARAMA  şeklinde yazılmaktadır. Hitit metinlerine göre ISUWA hududunda ve Azzi ile münasebeti bulunan bölgenin adı olabileceğini Göthz, “Kizvatna” isimli esinde belirtmektedir.

TEGARAMA ismi, Asur kaynaklarında “TİLGARİMMU” şeklinde geçen bu şehrin genellikle GÜRÜN İLçESİ olduğu kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre:

A)Kapadokya belgelerinde TEGARAMA,

B)Hitit metinlerinde TAGARAMA,

C)Asur kaynaklarında da TİLGARİMMU diye geçmektedir. (Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411)

TUŞPA: Bugünkü VAN bölgesidir.

TREPEZİUS: Bugünkü Trabzon

TERMEDON: Samsun’daki Terme çayıdır.

TUNİF: Kadeş şehrinin kuzeyinde bulunan eski bir şehir adıdır.

TOMİSA: Fırat Nehrinin doğu yakasında Malatya’dan az aşağısında Ermeni kralı Tigran’ın ilk kalesinin bulunduğu şehir.

TİGRİS: Dicle Nehridir.

TARON: Muş ili.

TARONİTİD: Van Gölünün batısını teşkil edip, Dicle Nehri ile sulanan bölge. Taronitid bölgesindeki şehir ve kasabalardan Toros eteğinde Muş, Dicle havzasında bir vadi başında Bid-Liz (Bugünkü Bitlis) Van Gölü kenarında Khlatın (Bugünkü Ahlat ilçesi) bugüne kadar adlarını korumuştur. Bölgeyi Artaksiadllar Kralı Artaksias ele geçirmişti.

KYRUS: Kur Nehri

KHABORUS: Habur Nehri

KOLKİT: Kelkit çayı

KMAŞK: Şam Şehri

KERASONT: Giresun

KARSARUA: (Gaziura): Tokat veya bugünkü Aksaray bölgesidir. (Belleten. C. 10. Sayfa0 395)

KUMAHA: Bugünkü Temah şehri

KİŞŞİA: Boğazlayan-Gemerek bölgesi havallisindeydi.

KUMMANU: Hurri çevresinde yakın olan Hurama, Şamuha vb. gibi şehirlerle sınırlı olan bölgedir.

2-Göthzenin tespit ettiğine göre, bir ülke değil, şehir olarak Kizvatnanın diğer bir adıdır.

3-Tegarama’nın güneyinde bulunan bir şehir adı veya site devletinin adıdır. (Belleten. C. 10. Sayfa: 392)

GURGUM: (Gamgum): Bugünkü Maraş ve havalisi

ORONT: Asi Nehri

HUBİSNA: Klasik çağda Kbystra (Konya Ereğlisi) dir. Tyna-Tuvana ile aynıdır.

PYRAMUS: Ceyhan Nehridir.

SARUS: Seyhan Nehri

TARS: Tarsus

ZEBİRİUM: Mersinin eski yerinde kurulmuş bir şehir.

ZENA: Hititçe’de yaz mevsimi demektir.

ZARAŞŞINA: Bugünkü Zara ilçesi

URİHİMAŞMAŞ: Maraş-antep arasındaki bölgedir.

SARİŞŞA: Şamuha ile Hurama arasında kalan bir şehir veya bugünkü Sarız ilçesi.

ŞAMUHA: Garstang’a göre Firat kenarinda eski bir şehirdir.

HALPA: Bugünkü Halep şehridir.

HANİGALBAT: Mitanni kelimesinin Asurcasıdırb.

MAMİSTRA (Misisi) Bugünkü Adana ve havalisidir.

SEZARE: Bugünkü Kayseri’nin Roma İmparatorluğu Tiberius’un verdiği isimdir.

TURHUMİT: İki yerde olduğu tahmin edilmektedir: 1- Darende ilçesidir. 2- Tokat Sivas arasındadır.

URŞU (OSREON): Bugünkü Urfa şehridir.

TİMELKİA: Bugünkü Darende ilçesidir.

EKBATAN: Hemedan şehridir.

NİSİBİS: Nizip ilçesi.

HAMAT: Hama şehridir.

ZELA: Zile ilçesidir.

İRİS: Yeşilırmak

ARKHALEİS: Aksaray

LİKEONYA (İKEONYUM): Konya ili

HALYS: Kızılırmak

BALYS: Kızılırmak

KUBAKİB: Tohma Suyu

RAS-ŞAMRA: (Ugarit) Bugünkü Lazkiye (Lübnan)nin kuzeyindeki bir şehir.

GANGRA: çankırı

KHURRİ: Bugünkü Urfa’nın yerinde olduğu tahmin ediliyor.

RESUL AYN: Vaşşuganni

HERAKLEİA: Karadeniz Ereğlisi

TRYPOLİS: Trablus Şam

PTEOLEMAİS: Akka Şehridir

TAVİON: Yozgat

SEBASTOPOLİS (SEBESTEİA): Sivas

PİTURA: Kizvatna’nın bir sınır şehri olup Elbistan’a yakın bir şehirdir.

HARRANA: Harran şehri

UŞHANIA: Incesu-Ürgüp arasindaki bir yer.

ULAMA: Aksaray Sultanhanı’ın güneyindeydi. Ve bu şehrinde KİZUVATNA ÜLKESİ SINIRLARI içinde bulunması ve Malatya genç Hitit Prensliğine yakın olduğu ve Hepat Kültün’de M.Ö. 1000 yıllarında yaşadığı bilindiğine göre ve çivi yazısı Hititçesine’de “Boşama kabı (ibrik gibi her şey) kapı” anlamına geldiğine göre Kara Höyükte (Elbistan’da Malatya’ya Gürün’e kadar giden yolların 10 km kuzeyindedir) geçen şehir adının yazısındaki “La (hu), Ma-ta-n-di ismi LAVAZANTİYA ülke adından sonra üç şehirde isminin görüldüğüne göre “URA-ME-NA-İ” ismiyle ve bunların birincisinden “LE-KA-RA-MAURU” olarak geçmektedir. Bu ise Boğazköy metinlerinden ise ve bugünkü Gürün ise Bertuttan Tegorama veya Teporama şehri kastedilmektedir. M.Ö. 1000 yıllarında Hatti Kralı III. Hattuşuli’nin eşi “Pudu-Hepa” (Hepat Kültü) babası Lavazantiya şehrinin (veya ülkesinin) kralı bulunuyordu. “Boşaltma Kabı” anlamına gelen ve çivi yazısında “La-(Hu)-Wa-Ta-N-Di” ismi “Lavazantiya” (Luh-Azatia yerinde kullanılmaktaydı. Buna göre Gürün’ün bulunduğu bu şehir devletinin adı “Lavazantiya” idi ki bu bilgilere göre Lavazantiya ile bugünkü Gürün ilçesinin kastedilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. (Daha geniş bilgi için Gürün ilçesinin adları bölümüne bakınız.) (Belleten, C. X. Sayı: 39. Sayfa: 386. Belleten, C. XV. Sayfalar: 323- 333)

Selçuklular zamanında Sivas şehrinin ismi Dar’ül Ala (Yücelik şehri) idi. Kayseri (Darül mülk), Niğde (Darül Pehlivaniyye), Erzincan (Darün-Nasr) yardıma mazhar şehir, Amasya (Darul İzz, İzzet ve Şeref Şehri), Tokat (Durannusret), Ankara (Darul Hısn) yani müstahkem belde, Aksaray (Darüz zafer) (Darür ribat) (Darülciha) Bayburt (Darül celal) yani “ululuk” şehri anlamına gelmektedir.

 


KAYNAKÇA

1-Belleten 1. 2. 3. 5. 7. 10. 12. 14. 15. Ciltleri.

2-Anadolu Uygarlıkları tarihi Ansiklopedisi, C: 1. 2. 3. 4. Görsel Yayınları

3-Ord. Prof. Dr. M. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark, Ciltler: I. II.

4-Ord. Prof. Dr. M. Şemsettin Günaltay, Elam ve Mezapotamya,

5-Ömer Rıza Doğrul, Asr-ı Saadet tarihi, C: I. II. III. IV.

6-Kitab-ı Mukaddes, Tevrat, Tekvin Bölümü-Osmanlıca Nüshası.

7-Çeviren: Zakir Kadiri Ugan, Fütuhul Büldan, Belazuri, I. II. Cilt.

8-Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I. II. Ciltleri,

9-Oruç Beğ Tarihi, Tercüman 1001 Temel Eser, 1972 Baskısı.

10-Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi,

11-Melih Salih San., Doğu Anadolu ve Muş’un İzahlı Kronolojik Tarihi,

12-Yrd. Doç. Dr. Hamza Gündoğdu, Dulkadirli Beyliği Mimarisi,

13-Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadirli Beyliği,

14-Prof. Dr. Yaşar Yücel- Ali sevim, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar,

15-Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası.

16-Yurt Ansiklopedisi, Sivas Maddesi.

17-Kemal Doğan, Malazgirt Zaferi ve Doğuanadolu’nun Türkleşmesi,

18-Seyahatname, Evliya çelebi.

19- Claude Chan, çeviri: Yıldız Moran, Osmanlılar’dan Önce Anadolu’da Türkler,

20-Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa: 389

22- Prof. Dr. Osman Turan.Selçuklular Zamanında Türkiye,

23- M. Zeki Pakalın Osmanlı Tarihi Deyimleri Sözlüğü, 1946.

24-Revak Dergisi, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü 9. Hafta Özel Armağanı.

25-Yurt Ansiklopedisi,

26- Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası,

27- Prof. Faruk Sümer, Yabanlu Pazarı,

28- Prof. A. Müderrisoğlu-Prof. Şükrü Kaya, Türk Devletleri Tarihi.

29- Prof. Dr. Resat İzburak Yer Bilimleri,

30-Prof. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt: V. VI. VII. VIII.

34- H. Doğanay, Türkiye yerleşme Coğrafyası, Giriş ders notları.

35- İ. Atalay, Toprak Coğrafyası, (1980) Ders Notları.

36- A. Tanoğlu: Nüfus ve yerleşme, İst. Ün. Ed. Fak. Co. Enst. Yay.

37- Yrd. Doç. Dr. Kemal Göde, Sultan Alaeddin Ertana, Kültür Bakanlığı/1115.

40-Temel Britanicca, Cilt: III. VII.

46- Necdet Sevinç, Osmanlılarda Sosyal ve Ekonomik Düzen,

47-Mevlüt Oğuz, Malatya Tarihi,

48-Sıtkı Yazıcıoğlu, Darende Tarihi,

49-Prof. Ahmet Akgündüz, Somuncu Baba, Sayfa: 97, 98, 100

50-Profösörler Ali Sevinç-Yaşar Yücel, Fetih Türkiye Tarihi,

51-Bozok Tahrir Defteri Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi. No: 30, 31

52-Kars-ı Maraş Tahrir Defteri Tapu ve Kadastro Genel Müd. Arşivi. No: 168

53-Malatya Tahrir Defteri Başbakanlık Arşivi. No: 408-Tapu ve Kadastro Genel Müd. Arşivi No:142 Hazırlayan: Refet Yinanç-M. Eli Büyük

54-Sivas (Eyalet-i Rum) İcmal Defteri. Başbakanlık Arşivi No: 15

55-Başbakanlık Osmanlı Arşiv Tapu Tedarir Defteri. No: 156 Sayfa: 238.

56-Malatya Evkaf ve Emlak Defteri (937/1530 tarihlidir) Sayfa: 236, 250.

57-Ankara Tapu ve Kadastro “Kuyud-u Kadime Arşivi” No: 153. VRK 70/B’deki Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Mustafa Nihat Ozon, Sayfa: 153-155

İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.

Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletinin Tarihi, Türk Devletleri Tarihi

Cenup Doğu, Kadri Perk. sayfa: 31-33.

Eti Tarihi, Dr. Aren Engin, An. Uy. Tarihi, C: 1. Sayfa:101.

Kadri Perk, Cenup Doğu. Sayfa: 30- 32.

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkler, sayfa:  41.

Prof. Faruk Sümer, Çukurova Tarihi ve Dair, Sayfa: 15. 34.

Anadolu Beylikleri Hakkındaki Araştırmalar. Prof. Ali Sevim, Yaşar Yücel.

Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi C. X. Sayfa: 230.

Milli Mücadelede Kayseri Şehri.

Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlılarda Derbent Teşkilatı - Sayfa: 107.

Hilmi Göktürk, Anadolu’da Oğuz Boyları.

Prof. Faruk Sümer, Oğuz Boyları Ait Teşeküller.

Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. I.

Claude Chane, Anadoluda Türkler,

Kemal Doğan, Türkiye Tarihi Beylikleri,

Zuhuri Danışman, Osmanlı İmp. Tarihi - Cilt V.

Dr. Vahit Çabuk, Solakzade Tarihi Cilt II. Sayfa: 56.

Kanunname- i Ali Osmani (Defteri Haka-i Emiri Ayni Ali Efendi. Sene 1018/1602)

Hadiye Tuncer, Osmanlı Devleti Arazi Kanunları - Sayfa: 20. 100. 101.

Doç. Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmp. Derbend Teşkilatı.

58-Ermeni Sorunu’nun Doğuşu, Kı Young Lee, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, sayfa: 75.

59- Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA)nde bulunan Tapu-Tahrir defterleri(TD)ve Evkaf ve Emlak Defterlerinde özellikle Darende ve Gürün İlçeleri hakkında bilgi  veren kayıtlar şunlardır:

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Maliyeden Müdevver Defter no: 9895, Hicri 1143/Miladi: 1727 yılına ait Elbistan ve bağlı köylere ait bilgileri havi kayıtlar.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 1019 ve tarihsiz Divriği Sancağındaki nahiyelerle Darende Kalesi muhafızlarının tımarlarını havi bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 95, tarihsiz Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, kemah, Divriği livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyen mücmel defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni, Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 252, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Divriği Livasının nüfus ve hasılatını havi mufassal defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 256, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Divriği Livasına ait haslarını ve kura ve mezari ve mahsülatını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539 yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir defteri ve kanunnameleri havi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 786 ve hicri 1065/Miladi: 1649 yılına ait Ankara, Sivas, Amasya, Çorum ve Arapgir, Divriği, Canik gibi livaları zeamet ve tımarları ve sairesinde 1065/1649 kandiye muhasaratında isbat-ı vücut edenlerin yoklama defteri

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 843 ve 1105/1689 yılına ait Sivas, Bozok, Amasya, Çorum, Canik, Divriği, Arapgir Livalarının eshabı tımarının yoklama defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 852 ve hicri 1107/1186 tarihli, 1036 sıra nolu ve tarihsiz Divriği Livasına tımarlarını havi defterler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 156, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya Livasının Evkaf ve Emlak Kanunnamesi ile Malatya, gerger, kahta, Behisni, Divriği, Darende ve Hısn-ı mansur kazalarında bulunan Evkaf ve emlakin tahrir defteri kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 163, Hicri 937/Miladi:1521 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını ve Kahta, geger, Behisni, Darende gibi kalelerin muhafızlarına ait tımarları havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 257, Hicri 954/Miladi:1538 yılına ait Malatya ve Divriği Livalarının tımarlarını defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 323, Hicri 965/Miladi:1549 yılına ait Malatya Livasının nahiyelerinde bulunan evkaf ve emlaki havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 324, Hicri 967/Miladi:1551 yılına ait Malatya Livasına ait padişah haslarını mübeyyin defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554 yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 408 ve Kanuni devrine ait Malatya Livasının nahiyelerindeki nüfus ve hasılatıyla malikaneleri ve evkafı ve gerger ve Divriği kanunnamelerini havi mufassal tahrir defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 997, Hicri tarihsiz Malatya Livasının köylerinin hasılatını ve tımarlarının havi mufassal defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 931/Miladi:1515 yılına ait Zülkadriye Vilayetine tabi Elbistan, Zamantı, Maraş deli tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 124, Hicri 934/Miladi:1518 yılına ait Maraş Livalarının tımar İcmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 219, Hicri 949/Miladi:1533 yılına ait Maraş’a ait nahiyelerin havi tımarları mübeyyin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 313, Hicri 966/Miladi:1550 yılına ait Vilayet-i Rum(Sivas), Erzurum, Şam, halep, Diyar-ı Bekir, Van, Zülkadriye, Maraş Vilayetlerine tabi tımarları havi tımar ruznamçe defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 216, Hicri 949/Miladi:1535 yılına ait Elbistan Livası köylerinin isimleriyle hasılatını ve tımarlarını havi defter.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 402, Kanuni devrine ait Vilayet-i Zülkadriye mahsus Alaüddevle Bey Kanunnameleri ve Zülkadriye Türkman Cemaatlerinin isimleriyle nüfusları ve yaylak ve kışlaklarını; Zeytun, Göksun ve Elbistan ircazatına ait mufassal tahrir defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 419, Hicri 947/Miladi:1531 yıllarına(Kanuni Devri)ait Maraş Livasıkurasıyla taife-i Ekrad ve Yörükan Etrakın nüfus ve hasılatını ve tımar ve evkafını mübeyyin mufassal defter müsveddelerindeki kayıtlar.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 758, Hicri 1042/Miladi:1626/1627 yıllarına ait Maraş Eyaletindeki Maraş, Elbistan, Kars-ı Zülkadriye, Malatya Livalarının tımar yoklamasını havi defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 949, Hicri 1221/Miladi: 1805 yıllarına ait Kars-ı Maraş Livalarında bulunan zeamet ve tımarların yoklamasını havi defter ve 998 sıra no ve hicri 923 tarihli defter kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 15, II. Mehmet Dönemine ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 79, hicri: 926/Miladi: 1510 yılına ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 85, I. Selim zamanına ait Vilayet-i Rum’ın Tokat, Zile, Amasya, Sivas kazalarının nahiyelerinin kurasının icmalen nüfus ve hasılatıyla sair kaleler müstahfızlarına ait has zeamet ve tımarları ve müslim karyelerini ve muafiyetlerini ref’ olunan emlak ve Evkaf eshabının mübeyyin icmal defteri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Evkaf Defterleri sıra/sayfa no: 95 de kayıtlı fakat tarihsiz olan Sivas ve Amasya, Kırşehir, Bayburt, Kemah, Divriği Livalarındaki zeamet ve tımarları mübeyyin mücmel defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 262, Hicri 955/Miladi:1539 yılına ait Valde Sultanın Üsküdarda yaptırdığı Cami ve imaretin evkefından olan Yeni İl, Mancınık Nahiyeleri ile Bozok Livasından ifraz olunan kura ve mezaride mütemekkin ve hoşnişin nüfus ve cemaat ile rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir defteri ve kanunnameleri havi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Tapu Tahrir Defterleri sıra/sayfa no: 339, Hicri 970/Miladi:1554 yılına ait Vilayet-i Rumin Sivas, Amasya, Malatya Livalarının nahiyelerile Sivas-ı Atik ve Sivas-ı Cedid, Tokat, Niksar gibi yerlerdeki kalelerin muhafızlarına ait, tımarların icmal defterleri.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 9879 sıra no ve hicri 1250/Miladi: 1834 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafına bağlı Yeni İl hasları ve Halep Türkmenleri mukataat mallarının kaydını gösteren bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 12345 sıra no ve hicri 1260/Miladi: 1844 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı Mukataatından Sivas’ın Gürün, Aşudu, Kangal ve Tenos nahiyeleri mahsulatından cerre-horan ve diğer vazifelilere ayrıca; Haremeyn-i Muhteremeyne bağlı Gelikiras mukataası mahsülünden de Sivastaki Alaaddin cami cüzhan, duaguğ ve cerre-horan’a ait olunan erzak kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 15238 sıra no ve hicri 1270/Miladi: 1854 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafından kangal, Aşudu, Gürün ve Tenos kazaları Evkaf Müdürü Osman mehdi Efendi tarafından vukubulan ferağ, intikal ve mahlulat temessükü ile harc ve muaccelenin miktarını gösteren 4adet varaktan ibaret bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataatından olan Yeni İl hasları ve Türkmenleri mukatat muhasebe kayıtları.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14534 sıra no ve hicri 1267/Miladi: 1851 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve mezraların mutasarrıflarına verilen hınta ve sairenin karşılığı olarak mutasarrıflardan alınan senet kayıtları ve ayrıca Karadoruk, Yılanhüyük, Kızılveran, Beypınar gibi köylerdeki  evkaf ve emlake ait senet kayıtları....

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14139 sıra no ve hicri 1266/Miladi: 1850 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i hasları mukatası aklamında Sivastaki köy ve mezraların isimleri hakkındaki bilgiler.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Nezaret sonrası Evkaf  III. Ve IV. Defterlerinde kayıtlı bulunan 14863 sıra no ve hicri 1268/Miladi: 1852 tarihli Üsküdarda Atik Valide Sultan Evkafı mukataasından olan Yeni İl hasları ve Türkmenan-ı Halep ve tevabi-i mukataası kaleminden olup Sivas Sancağı Aşudi, Kangal, Gürün ve Tonus nahiyelerindeki bazı kimselerde bulunan kura ve mezralardan i’ta edilen zehair-i mütenevvi’anın miktarını gösterir senet kayıtları....

 

 

 

 

Şimdi siz

nereden bileceksiniz

Gürün Gürün çağrıldığını Tilgarimonun

Bin dallı şalın nakışlarında

Benim işçi ellerim

....Tilgarimo kentinde olurum

aslımı sorarsanız?

Bir yanı Kızılırmak

Bir yanı Fırat

........................

Hasan Hüseyin Korkmazgil

 

 

 

 

 

TİLGARİMO

(tarih öncesi çağlarda Gürün)

Destan destan yaşamak

Yaşamak duya duya

Doya doya yaşatmak

Bu toprağı

Onuruyla geçmişi

Umutlu geleceği

Gününü gün etmeyi...

Yaşam, onur, yücelik

Atılan tohumların,

Boy veren filizleri.

Bu topraklar,

Domur domur insanlık,

Kutsal, saygın, uygarlık.

Bu topraklar,

mevsim mevsim güzellik,

ince ince mozaik.

Lagaş’tan, Kargamiş’a,

İvriz’den, Alaca’ya,

Halpa’dan, Hattuşaş’a.

Bu topraklar, dünyalara örneklik.

Binlerce yıl, Hitit Hitit kazılmış,

Dizilmiş tablet tablet.

İon, Lidya, Frygya,

Domur domur serüven,

Yaşanmiş sevgi seli.

Okunmuş ayet ayet,

Yazılmış dize dize,

Kizzuwatna Ülkesi’nin,

Büyük kralı,

Buyruk üstüne buyruk,

Yollamış ulakları,

Halpa, Meliddu, Nahrina, Arzava,

Toplansın Tilgarimo Kentinde.

Almışlar buyrukları,

Önemliydi toplantı.

............................

Güç gösterisiydi imparatorluğun.

Hazırlıklar tamam,

Tilgarimo Kentinde.

Her yuvada mutluluk,

Barış sevgi yüreklerde,

Evlerde tabletler, kabartmalar.

Gelişmiş dilleri, uygar, mutlu kentleri,

Göz alıcı yaşamı...

Tanrıların gölgesinde gelişen

Görkemli uç kentiydi.

...............

Tilgarimo kentinin yaşlilar kurulu da

Ev sahibi olarak almışlardı yerini,

Burçevinin saray salonlarında.

Yaşlilar kurulunun en yaşli baş üyesi,

Sarayın efendisi,

Saygınca sesleniyor:

“Divan Toplandı”diye...

Bütün soylular, krallar,

Prensler, prensesler,

Toplanmışlar onurlu Tilgarimo kentinde,

Paylaşmişlardi halkinin onurunu,

Sevgisini de.

Kararlar alınacak önemli etkin,

Gönenci sağlanacak ülkenin,

Tilgarimo’nun da güvenci.

Divan üyeleri,

Kurultaydakiler,

Sivri külahlarıyla,

Hazırdılar.

Şölenler hazirlanmiş,

Onuruna konukların.

Yakın oymak erleri,gelmişleri hizmet için.

Taşlihöyük, Bozhöyük, Davulhöyük,

Yılanöyük, Hüyüklüyurt erleri, başkanları.

Görkemli barışçı Tilgarimo Kenti’ne,

Yıllar yılı, barışa, sürdürülen mutluluğa,

Teşekkür ettiler.

Höyükler kurulu,

Kurullarının başkanı mutluydu.

Getirdikleri öneri, ilginçti.

Bu ilginç öneri

Tilgarimo kentiyle ilgiliydi.

Anadolu Birliğinin,

En önemli kalesi,

Geçit vermez üssüydü.

.................................

En görkemli günlerini yaşiyordu,

Varsıl, mutlu Tilgarimo.

Törenler hazır, konuklar onuruna,

Hizmet yarşina girdiler.

Şölen yagli balli, görkemli.

Tilgarimo bağlarından,

Dionysos şarabini andiran

Bal damlası içkiler,

Yemyeşil bahçelerde.

...............................

Sedir sedir ormanlar,

Gölgeler iç açıcı,

İnsanlar oylum oylum,

Eğlenceler iç içe

Kayısılar dallarda,

Meyvesi  bahçelerin,

Elmalar misket, kayısı, üzüm.

Ceviz ağaçlarının gürlüğü,

Çocuklar vişne dallarinda,

Coşkuyu yaşiyorlar.

Ninelerin usul usul anlattıkları

Destanlarla büyüyorlar

Ayva, erik, şeftali

Bu güzellik,

Orman gürlüğüyle beslenen,

Ağaç deniziyle görkemli,

Kalesi, koyağı, kenti,

İnsanı, hayvanı haşatıyla,Burası Hitit’in uç beyliği,

Görkemli Tilgarimo  kalesiydi.

.......................................

Orman içi obalar,

Mutlu insan yığınları.

Tatlı sazanları Tohma’nın

Dizilmiş titrer sögüt dallarinda

Akdere’nine coşkusu.

Göğdeli’nin bolluğunu yansıtan

Ceyhan ceyhan uzayan alabalıklar.

.....................................

Zeki Büyüktanır

 

 

 

TİLGARİMO

(Bugünkü Gürün’e)

Böyle vahşileşir mi,

insan denlen varlık?

Ya da doğaya bu düşmanlık.

Neden arttı çağımızda,

kel keloş dag,

Göl, taş, kaya ve kum,

ne kurt ne kuzu.

Ağaç denizlerinden eser kalmamış,

Susmuş kuş civiltilari.

Küçülmüş bahçeler

Gölgeler belirsiz.

Bağlar yok olmuş

Ormanın tatlı esintisi

Sel uğultusuna kesmiş

Aç açık insan, birbirini yiyen,

Toplumlardan oluşan

Acınası bir dünyada,

Esen dağ yelleri,

Koyak esintiriyle,

Bu çıplak dağlarda,

Yığın yığın, yılgınlıklar,

Tedirgin hüzünler yaşaniyor.

O günkü, bolluktan, varsıllıktan,

Görkemli yuvalarda yaşananlardan,

Ağaç denizlerinden oluşan bolluk,

Yakılmış, yıkılmış, yok edilmiş

Karanlık içindeki köylerin,

İşsizlik, yokluk içinde

Kalmış tezek artığı yaşam,

Buna da yaşam denirse,

Yok demektir bir anlamı yaşamın.

Doğanlar viyak viyak,

Büyüyenler suskun,

Göç yollarının dengesizliğinde,

Dağılıyordu güxel Anadolu’mdan

Uzak gurbet ellere

Kervak kervan yokluğa dur demeye

Boşalan köyler, birer kerpiç yigini

Önce ver elini taşi topragi,

Para saçan bolluğa.

Altına kesen İstanbul’a...

Burası da yetmedi, ülke dışına,

Düşman eline, Almanyalara,

El açmaya, ter dökmeye, sömürülmeye.

Varsıl Anadolu’m can çekişiyor.

Tilgarimo düşünüyor

Eski en varlıklı günlerini

Görkemli esenliğini:

“bana yaraşir miydi

bu umutsuz, bu acınası yaşam,

bu zorluk bir kara sevda gibi,

eğnime çullanan yokluk.”

 

Zeki Büyüktanır.

 

VE DER Kİ:

Tabletlerden arta kalan kırıklar,

Can kuşu hep kutsaldi,

Can uşu hep kutsaldi,

İnsan kutsal,

Doğa ve yaratıklar.

Der ki,

Dilin gücü ustalar,

Konuşma hep kutsaldi,

Söz kutsaldı,

Sözcükler, tanrılar’dan kalan.

Der ki,

Ozanları ülkemin, yaşlıları,

Saygı değer insanı,

Saz hep kutsaldı,

Tel tel parmaklar kutsal.

Der ki, bilgeleri ülkemin,

Bilim hep kutsaldı.

Tabletler, yazılı kaya, taşlara kazılan,

Bilgiler kutsal.

..................

Tilgarimo binlerce yıl,

Aktı Tohma Tohma,

Yeşerdi dal dal,

Yaşadi çag çag.

Sonunda insanın dinmeyen hırsının,

Acımasızlığının,

Bencil yapısının kurbanı oldu.

Gürün Gürün akan Tohma,

Cılızlaşmış, kurudu kuruyacak,

Taşli derelerin sellerle saldigi kayalar,

İnsanlara öğüt oldu,

Uyardı mı dersiniz,

Yunus Yunus esriyerek

Burası Anadolu

On bin yıllık birikim

Savaşlar, savaşimlatr,

Yokluk, kıtlık kıyımlar,

Bolluk, gönenç günleri,

Uygarlığın doruğu.

Serüvenler, mutluluklar...

Tohma Çayı da gördü bütün bunları

Umutları, mutlulukları, acıları,

Ağrıları, sızıları, ayrılıkları.

 

Zeki Büyüktanır

 

 

             GÜRÜN İLÇESİ KRONOLOJİK TARİHİ TABLOSU

 

1-

Paleolitik-Mezolotik-Neolotik Çağlarda

(M. Ö: 6000-4000)                           

Tegarama Bölgesinde

Tegarammalar’ın egemenliği altında

                   

Togarmah/Tegarma

Tegarammalar’ın

Eğemenliğinde

2-

Geç Kalkolotik Çağlarda

(M.Ö:4000-3000)                         

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Proto Hitit Beylikleri

   Hakimiyetinde

Togarmah/Tegarma

Tegarammalar

yaşamaktaydılar

3-

Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)

Kummuh Krallığı  Sınırları içinde

 ProtoHititler/ÖnHititler

         (Nesililer)                         

Döneminde(Eski Tunç Devri

4-

Hattiİmparatorluğu Döneminde(eski

Hattiler/Nesili’ler

Orta ve Son Tunç Devri: M. Ö: 2000-1600

Kummuh Krallığı içinde

Hatti İmparatorluğu’na bağlı Kizwatna Krallığı’ının hakimiyeti altında bulunan Tabal Krallığı sınırları içinde

 

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski

Hattiler/Nesili’ler’in

Eğemenliğinde

 

A

 I.Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )-           

Tabal Krallığı sınırları içinde

Nesi Devleti’ne bağlı

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski

Hattiler/Nesili’ler’in

Eğemenliğinde

B

I.Murşili zamanında (M. Ö: 1836-1806 )

- Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Hatti İmparatorluğu’na bağlı

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski

Hattiler/Nesili’ler’in

Eğemenliğinde

C

Telepinu - Ammuna – Tudhalia II. zamanında (M. Ö: 1806-1600)

Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Hatti İmparatorluğu’na bağlı

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski

Hattiler/Nesili’ler’in

Eğemenliğinde

5-

Mitanniler Devleti Zamanında (M. Ö: 1600-1380/1378)

Kizvatna Krallığı sınırları içinde

(Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)           

Mitanniler Devleti Zamanında

6-

Geç Hitit Devleti(Hattiler)Zamanında(M.Ö: 1380/1378-1282 )

Kummuh Krallığı sınırları içinde

 

Geç Hitit Devleti

      (Hattiler)

GeçHititDevleti

       (Hattiler)

A

I. Subbilulima Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)

Kummuh Krallığı sınırları içinde

 

Geç Hitit Devleti

    (Hattiler)

GeçHititDevleti

       (Hattiler)

B

II.Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)

         

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

GeçHititDevleti

       (Hattiler)

C

Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

GeçHititDevleti

       (Hattiler)

7-

GeçHitit Beylikleri Döneminde (M. Ö: 1282-1260)      

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Beylikleri Döneminde

GeçHitit Beylikleri

  hakimiyetinde

8-

 Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232)         

 Kummuh Krallığı sınırları içinde 

Asurlar İmparatorluğu’na

bağlı

Asur İmparatorluğu

Eğemenliğinde

9

Geç Hitit Beylikleri Döneminde

Tabal Krallığı Sınırları içinde

 (M. Ö: 1232-1115)

Tabal Krallığına bağlı Kummuh Krallığı

Sınırları içinde

Tabal Krallığı

Hakimiyetinde

Geç Hitit Beylikleri Dönemi

10-

GeçHititBeylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115)

Gurgum Krallığı sınırları içinde

GurgumKrallığı sınırları içinde

GeçHitit Beylikleri

  hakimiyetinde

11

Kargamış Krallığı içinde (M. Ö: 1115-1100/1093)

Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde

Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı

GeçHitit Beylikleri

  Hakimiyetinde

   (Kargamış)

12

Meliddu Krallığı içinde (M. Ö: 1115-853)

Kummuh Krallığı’nın    sınırları içinde

Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı

GeçHitit Beylikleri

  Hakimiyetinde

  (Meliddu)

13

Asurlular döneminde

(M. Ö: 853-807/804 )           

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Asur İmparatorluğu’na bağlı Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altında

Asur İmparatorluğu

Eğemenliğinde

14

Urartular Zamanında (M. Ö: 807/804-743) 

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Urartular’a bağlı Meliddu Krallığı’nın hakimiyetinde

Urartular Devleti

15

Asurlar zamanında (M. Ö: 743-695)      

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Meliddu Krallığı’na bağlı

Asur İmparatorluğu

A

 (M. Ö: 743-722)

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Asur İmp. Bağlı Meliddu Krallığı’nın hakimiyetinde

Asur İmparatorluğu

B

(M. Ö: 722- 715/713)

Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde

(Meliddu Kummuh Krallığı’na bağlıdır.)

 

Asur İmparatorluğu

C

 (M. Ö: 713-705)

 

Gürinian Prensliği (Özerk Bölge)

            -

      -

D

(M. Ö: 705-695)

Gürinian Prensliği (Özerk Bölge)

(Hidi adındaki bir kral yönetiminde)

       -

16

Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö: 695-690)

(Ayrı bir prenslik olarak)

Frygler Devleti egemenliğinde

Frygler Devleti egemenliğinde

Frygler/Muşkiler

17

Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)    

Gürinian prensliği

Özerk Bölge

Asur İmparatorluğu

Asur İmparatorluğu

18

 Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö: 675-612)

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

19

Medler/Matalar Zamanında (M. Ö: 612-522)

Kilikya Satraplığı sınırları içinde

Medler/Matalar Zamanında

Medler/Matalar

Hakimiyetinde

20

Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)  

Kapadokya Satraplığı sınırları içinde.                        

Persler Zamanında

Pers İmparatorluğu

hakimiyetinde

21

Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301)

Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.

Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu

22

 Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö: 301-66)      

Kapadokya Bağımsız Krallığı sınırları içinde 

Kapadokya Bağımsız Krallığı

Kapadokya Bağımsız Krallığı

23

Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S: 14)

Kapodokya Satraplığı

Romalılar Döneminde

Roma İmparatorluğu

24

 Partlar Döneminde (M. S. 14-55)

Kapodokya Satraplığı

Partlar Devleti’ne bağlı

Partlar Dönemi

25

Romalılar Zamanında (M. S: 55-260)

Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığı içinde

Roma İmparatorluğu’na

bağlı Galatya Eyaleti

Roma İmparatorluğu

26

Sasaniler Zamanında (M.S: 260-298)

Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığı içinde

Sasaniler Devleti’ne bağlı Galatya Eyaleti

Sasaniler Devleti

 

27

Romalılar Zamanında (M.S. 298-395)

Yukarı Kilikya Theması içinde

Roma İmparatorluğu’na bağlı Kilikya Eyaleti

Roma İmparatorluğu

 

28

Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640)

Armenikion Eyaleti/Sebesteia Theması içinde

Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlı  ArmenikionEyaleti’nin

Sebesteia Theması içinde

Doğu Roma İmparatorluğu

29

Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S: 640-656)

Avasım ve Süğur Bölgesi

Müslüman(Arap)lar Zamanında

Müslüman(Arap)lar

30

Bizanslılar Zamanında  (II) (M. S: 656-659)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu’na bağlı

Bizans İmparatorluğu

31

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (I) (M. S: 659-670)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında

Emeviler devleti

32

Bizanslılar Zamanında (III) (M.S: 670-692)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

33

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (II) (M. S: 692-695)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında

Emeviler devleti

34

Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S: 695-705)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

35

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (III)  (M. S:705-715)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında

Emeviler devleti

36

Bizanslılar Zamanında (V)  (M. S: 715-715)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

37

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında 

(M. S: 715-745)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında

Emeviler devleti

38

Bizanslılar Zamanında (M. S: 745-762)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

39

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 762-775)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında

Abbasiler Devleti

40

Bizanslılar Zamanında  (M. S:775-782)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

41

Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında (M. S: 782-809)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında

Abbasiler Devleti

42

Bizanslılar Zamanında (M. S: 809-830)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

43

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 830-834)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında

Abbasiler Devleti

44

Bizanslılar Zamanında (M. S: 834-836)

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

45

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 836-838)

Avasım ve Süğur

 

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında

Abbasiler Devleti

46

Bizanslılar Zamanında (M. S: 838-1057/1058

Sebesteia Theması

Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

47

Büyük Selçuklu Devletizamanında (M. S:1057/1058-1080

 Gürün ve havalisi   Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi

Büyük Selçuklu devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı

BüyükSelçuklu Devleti

48

Danişmendliler Devletizamanında (M. S: 1080-1165

 Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Sivas Bölgesi Danişmendliler Beyliği’nin hakimiyeti altındadır

Danişmendliler

Beyliği

49

Anadolu Selçuklu Devletizamanında (M. S: 1165-1318

 Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi

Anadolu Selçuklu devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı

Anadolu Selçuklu Devleti

50

İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M. S: 1318-1328

 Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

İlhanlılar Devleti

(Moğol İmparatorluğu)

İlhanlılar Devleti

(Moğol İmparatorluğu)

51

Ertana Devleti Zamanında (I) (M. S: 1328-1336

 Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Ertanalılar Devleti’nine

Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı

Ertanalılar Devleti

52

MemlüklerDevleti Zamanında (I) (M. S: 1336-1338

 Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Memlükler Devleti

Memlükler Devleti

53

EratnalılarDevleti Zamanında (II) (1338-1338

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Eratnalılar Devleti’ne bağlı

Olan Sivas’a bağlıdır.

Eratnalılar Devleti

54

Dulkadir Beyliği Zamanında(I) (1338-1339)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende Bölgesi Dulkadirliler’e bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

55

MemlüklerDevleti Zamanında (II) (1339-1340)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Memlüklü Devleti

Memlüklü Devleti

56

Dulkadirli Beyiği Zamanında (II) (M.S: 1340-1341)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende Dulkadirliler

Beyliği’ne bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

57

Ertanalılar

Zamanında (III) (M. S: 1341-1345)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır.

Eratnalılar Devleti

58

DulkadirliBeyliği Zamanında (III) (M. S: 1345-1350)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

Dulkadirliler

Beyliği

59

59-Eratnalılar Devleti Zamanında (IV) (M. S: 1350-1360)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır.

Eratnalılar Devleti

60

Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV) (M. S: 1360-1381

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

Dulkadirliler

Beyliği

61

Kadı Burhaneddin Devleti Zamanı

(1381-1398)

Gürün, köy konumunda ve Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Kadı Burhaneddin Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır.

Kadı Burhaneddin Devleti

62

Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M. S: 1398-1401)

Gürün, köy konumunda ve Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Osmanlı Devleti’nine hakimiyetindeki, Sivas’a bağlıdır.

Osmanlı Devleti

63

Memlükler Devleti Zamanında (III) (M. S: 1401-1402)

Gürün Köyü’nün bir kısmı Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır.

Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise, Memlükler Devleti’ne bağlı olan Sivas’a bağlıdır.

Memlükler Devleti

64

Dulkadirli Beyliği Zamanında (V)  (M. S: 1402-1516)

Gürün Köyü’nün bir kısmı Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır.

Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise, Dulkadirliler

Beyliği’ne bağlı olan Sivas’a bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

65

Osmanlı İmp. Zamanında (II) (M. S: 1516-1923)

Gürün Nahiyesi, Darende İlçesi’ne bağlıdır.

Darende İlçesi, Eyalet-i Rum(Sivas)’a bağlı Divriği Sancağı’na bağlıdır.

Osmanlı İmparatorluğu

 

 

 

 DARENDE VE GÜRÜN İLÇELERİ TARİH KRONOLOJİSİ LİSTESİ

 

            Dönemi                              Gürün İlçesi               Darende İlçesi     Bağlı olduğu Devlet

1-

Paleolitik-Mezolotik-Neolotik Çağlarda (M. Ö: 6000-4000)                          

Tegarama Bölgesinde

Tegarammalar’ın egemenliği altında

                   

Tegarammalar’ın egemenliği altında

                   

2-

Geç Kalkolotik Çağlarda (M. Ö: 4000-3000)                         

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Meliddu Krallığı sınırları içinde

Proto Hitit Beylikleri

   Hakimiyetinde

3-

 Döneminde (Eski Tunç Devri/M. Ö: 3000-2000)

Kummuh Krallığı Sınırları içinde

Ön Hititler’e bağlı

Meliddu Krallığı Sınırları içinde

 ProtoHititler/Ön Hititler (Nesililer)

4-

Hatti İmparatorluğu Döneminde(eski Hattiler/Nesili’ler/Orta ve Son Tunç Devri) (M. Ö: 2000-1600)

Kizwatna Krallığı’na bağlı bulunan Tabal Krallığı sınırları Kummuh Krallığı içinde

 

Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Meliddu Krallığı sınırları

İçinde

Hattiİmparatorluğu Döneminde (eski Hattiler Nesili’ler

A

 I.Hattuşuli zamanında (M. Ö: 1900-1836 )-  

Tabal Krallığı sınırları içinde

Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Meliddu Krallığı sınırları

İçinde

Nesi Devleti

B

I.Murşili zamanında (M. Ö: 1836-1806 )

 Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Meliddu Krallığı sınırları

İçinde

Hatti İmparatorluğu

C-

Telepinu - Ammuna – Tudhalia II. zamanında (M. Ö: 1806-1600)

Kizwatna Krallığı sınırları içinde

Kizwatna Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Meliddu Krallığı sınırları

İçinde

Hatti İmparatorluğu

5-

Mitanniler Devleti Zamanında (M. Ö: 1600-1380/1378)

(Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında)Kizvatna Krallığı sınırları içinde           

(Mitanniler’in desteklediği Isuwalar ve Gaşgalar’ın işgali altında) Meliddu Krallığı içinde 

Mitanniler Devleti

6-

Geç Hitit Devleti(Hattiler)Zamanında(M.Ö: 1380/1378-1282 )

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

Geç Hitit Devleti(Hattiler) Meliddu Krallığı içinde

Geç Hitit Devleti     (Hattiler)

A

I. Subbilulima Dönemi (M. Ö: 1380/1378-1346)

Kummuh Krallığı sınırları içinde

 

Geç Hitit Devleti(Hattiler) Meliddu Krallığı sınırları içinde

 

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

B

II.Murşili Dönemi (M.Ö: 1346-1310)

         

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler) Meliddu Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

C

Muvatalli Dönemi (M. Ö: 1310-1282)

Kummuh Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler) Meliddu Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Devleti(Hattiler)

7-

GeçHitit Beylikleri Döneminde (M. Ö: 1282-1260)      

Kummuh Krallığı sınırları içinde

GeçHitit Beylikleri Döneminde Meliddu Krallığı sınırları içinde

GeçHitit Beylikleri

8-

 Asurlular zamanında (M. Ö: 1260-1232)         

 Kummuh Krallığı sınırları içinde           

Asurlar Devleti Meliddu Krallığı sınırları içinde 

Asurlar Devleti

9-

GeçHititBeylikleri Zamanında (M.Ö:1232-1115)

Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

GeçHitit Beylikleri Döneminde Meliddu Krallığı sınırları içinde

Geç Hitit Beylikleri

10

Kargamış Krallığı içinde (M. Ö: 1115-1100/1093)

Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın sınırları içinde

Kargamış Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde

Kargamış Krallığı

11

Meliddu Krallığı içinde (M. Ö: 1115-853)

Meliddu Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Tabal Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı’nın    sınırları içinde

Geç Hitit Beylikleri Döneminde, Meliddu Krallığı’nın    sınırları içinde

Meliddu Krallığı

12

Asurlular döneminde

(M. Ö: 853-807/804 )       

Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Asur İmp. Bağlı bulunan Meliddu Krallığı sınırları içinde

Asurlar

13

Urartular Zamanında (M. Ö: 807/804-743) 

Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Urartular Devleti Meliddu Krallığı sınırları içinde

Urartular

14

Asurlular zamanında (M. Ö: 743-695)      

Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Asurlar’n işgali altındaki

Meliddu Krallığı sınırları içinde

Asurlar

A

 (M. Ö: 743-722)

Meliddu Krallığı’na bağlı Kummuh Krallığı sınırları içinde

Meliddu Krallığı’na bağlı

Asurlular

B

(M. Ö: 722- 715/713)

Kummuh Krallığı’nın eğemenliğinde

Kummuh Krallığı’ına bağlı Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde.

 

Asurlar

C

(M. Ö: 713-705)

 

Gürinian Prensliği (Özerk Bölge)

Meliddu Krallığı

Asurlar

D

(M. Ö: 705-695)

Gürinian Prensliği (Özerk Bölge) (Hidi adındaki bir kral yönetiminde)

Meliddu Krallığı

Asurlar

15

Frygler/Muşkiler Zamanında (M. Ö: 695-690)

(Ayrı bir prenslik olarak)

Frygler Devleti egemenliğinde

Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde

Frygler/Muşkiler

16

Asurlar Zamanında (M. Ö: 690-675)        

Gürinian prensliği

Özerk Bölge

Meliddu Krallığı’nın sınırları içinde

Asurlar Devleti.

17

 Kimmer/İskit-Saka Türkleri döneminde (M. Ö: 675-612)

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

Kimmer/İskit-Saka Türkleri

18

Medler/Matalar Zamanında (M. Ö: 612-522)

Medler/Matalar Zamanında Kilikya Satraplığı sınırları içinde

Kilikya Satraplığı sınırları içinde Medler/Matalar Zamanında

Medler/Matalar Zamanında

19

Persler Zamanında (M. Ö: 522-322)  

Persler Zamanında Kapadokya Satraplığı sınırları içinde.                        

Kapadokya Satraplığı sınırları içinde. Persler Zamanında

Persler Zamanında

20

Romalılar Döneminde (M. Ö: 322-301)

Roma İmparatorluğu Kapadokya Satraplığı Sınırları içinde.

Roma İmparatorluğu’na bağlı Kapadokya Satraplığı

Sınırları içinde

Romalılar Döneminde

21

 Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde (M. Ö: 301-93)     

Kapadokya Bağımsız Krallığı Kapadokya Bağımsız Krallığı sınırları içinde 

Kapadokya Bağımsız Krallığı

Kapadokya Bağımsız Krallığı Döneminde

22

 Ermeniler Zamanında (M. Ö: 93-66)

I. II. Ermenistan Bölgesinde kalıyordu

II. ve III. Ermenistan Bölgesinde kalıyordu

Ermeniler Zamanında

23

Romalılar Döneminde (M. Ö: 66-M.S: 14)

Romalılar Döneminde Kapodokya Satraplığı

Ermenistan Satraplığı’na bağlı Meliten Eyaleti

Romalılar Döneminde

24

 Partlar Döneminde (M. S. 14-55)

Partlar Dönemi KapodokyaSatraplığı

Ermenistan Satraplığı’na bağlı Meliten Eyaleti

Partlar Döneminde

25

Romalılar Zamanında (M. S: 55-260)

Galatya Eyaletinin Kapadokya Satraplığına bağlı Küçük Ermenistan Bölgesinde

Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığının  MeliteneTheması içinde

Romalılar Zamanında

26

Sasaniler Zamanında (M.S: 260-298)

Galatya Eyaletinin Kapadokya Satraplığına bağlı Küçük Ermenistan Bölgesinde

Galatya Eyaleti’ne bağlı Kapadokya Satraplığının  MeliteneTheması içinde

Sasaniler Zamanında

27

Romalılar Zamanında (M.S. 298-395)

Kilikya Eyaleti Yukarı Kilikya Theması içinde

Yukarı Kilikya Theması içinde Kilikya Eyaleti

Roma İmparatorluğu

28

Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar) Zamanında (I) (M. S: 395-640)

Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlı  Armenikion Eyaleti’nin Sebesteia Theması içinde

Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Armenikion Eyaleti’nine Meliten Theması içinde

 

Doğu Roma İmparatorluğu(Bizanslılar)

29

Müslüman(Arap)lar Zamanında (M. S: 640-656)

Müslüman(Arap)lar Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslüman(Arap)lar Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslüman(Arap)lar

30

Bizanslılar Zamanında  (II) (M. S: 656-659)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı ArmenikionEyaleti’nin

Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu ArmenikionEyaleti’nin

Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

31

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (I) (M. S: 659-670)

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Emeviler devleti

32

Bizanslılar Zamanında (III) (M.S: 670-692)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

33

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (II) (M. S: 692-695)

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Emeviler devleti

34

Bizanslılar Zamanında (IV) (M. S: 695-705)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

35

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında (III)  (M. S:705-715)

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Emeviler devleti

36

Bizanslılar Zamanında (V)  (M. S: 715-715)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

37

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında  (M. S: 715-745)

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar (Emeviler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Emeviler devleti

38

Bizanslılar Zamanında (M. S: 745-762)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

39

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 762-775)

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar(Abbasiler) Devleti Avasım ve Süğur Bölgesinde

Abbasiler Devleti

40

Bizanslılar Zamanında  (M. S:775-782)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

41

Müslümanlar (Abbasiler)Zamanında (M. S: 782-809)

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar(Abbasiler) Devleti Avasım ve Süğur Bölgesinde

Abbasiler Devleti

42

Bizanslılar Zamanında (M. S: 809-830)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

43

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 830-834)

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar(Abbasiler) Devleti Avasım ve Süğur Bölgesinde

Abbasiler Devleti

44

Bizanslılar Zamanında (M. S: 834-836)

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

45

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında (M. S: 836-838)

Müslümanlar (Abbasiler) Zamanında Avasım ve Süğur Bölgesinde

Müslümanlar(Abbasiler) Devleti Avasım ve Süğur Bölgesinde

Abbasiler Devleti

46

Bizanslılar Zamanında (M. S: 838-1057/1058

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu’na bağlı Sebesteia Theması içinde

Bizans İmparatorluğu

47

BüyükSelçuklu Devletizamanında (M. S:1057/1058-1080

Gürün ve havalisi   Darende’ye bağlıdır Darende ve havalisi

Büyük Selçuklu devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı

Darende ve havalisi

Büyük Selçuklu devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır.

BüyükSelçuklu Devleti

48

Danişmendliler Devletizamanında (M. S: 1080-1165

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. Darende ve havalisi DanişmendlilerBeyliği’nin hakimiyeti altındaki Sivas’a bağlıdır.

Darende ve havalisi  Danişmendliler Beyliği’nin hakimiyeti altındaki Sivas’a bağlıdır. Sivas Bölgesi Danişmendliler Beyliği’nin hakimiyeti altındadır

Danişmendliler

Beyliği

49

Anadolu Selçuklu Devletizamanında (M. S: 1165-1318

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. Darende ve havalisi Anadolu Selçuklu devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır.

Darende ve havalisi

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır.

Anadolu Selçuklu Devleti

50

İlhanlılar/Moğollar Zamanında (M. S: 1318-1328

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi, Sivas’a bağlıdır. Sivas ve havalisi İlhanlılar Devleti’nin

(Moğol İmparatorluğu)

Anadolu Umum Valiliği’ne

Bağlıdır.

İlhanlılar Devleti

(Moğol İmparatorluğu)

51

Ertana Devleti Zamanında (I) (M. S: 1328-1336

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende,ErtanalılarDevleti’nin Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlıdır. Ertanalılar Devleti’nine Eğemenliği altındaki Sivas’a bağlı

Ertanalılar Devleti

52

MemlüklerDevleti Zamanında (I) (M. S: 1336-1338

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. Darende ise, Memlükler Devleti’ne bağlıdır.

Darende ve Havalisi,

Memlükler Devleti’nin

Behisni Valiliği’ne bağlı

Memlükler Devleti

53

EratnalılarDevleti Zamanında (II) (1338-1338

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. Darende, Eratnalılar Devleti’nin merkezi Olan Sivas’a bağlıdır.

Darende ve Havalisi, Sivas Eratnalılar Devleti’nin merkezi olan Sivas’a  bağlıdır.

 

Eratnalılar Devleti

54

Dulkadir Beyliği Zamanında(I) (1338-1339)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır. Darende Bölgesi Dulkadirliler’e bağlıdır.

Darende’yi Dulkadirliler ele geçirerek Memlükler’e bağlı  Şam Valiliği’ne teslim ediyorlar Şam Valiliği ise Memlükler’e bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

55

MemlüklerDevleti Zamanında (II) (1339-1340)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve Havalisi, Darende ise, Memlüklü Devleti’ne bağlıdır.

Memlüklü Devleti

56

Dulkadirli Beyiği Zamanında (II) (M.S: 1340-1341)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende Dulkadirliler

Beyliği’ne bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

57

Ertanalılar

Zamanında (III) (M. S: 1341-1345)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Eratnalılar Devleti’nin merkezi olan Sivas’a bağlıdır Sivas  ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne bağlıdır.

Eratnalılar Devleti

58

DulkadirliBeyliği Zamanında (III) (M. S: 1345-1350)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ise, Dulkadirliler

Beyliği’ne bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

59

59-Eratnalılar Devleti Zamanında (IV) (M. S: 1350-1360)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne bağlı Sivas’a bağlıdır. Sivas ve havalisi Eratnalılar Devleti’ne bağlıdır.

Eratnalılar Devleti

60

Dulkadirli Beyliği Zamanında (IV) (M. S: 1360-1381

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ise, Dulkadirliler

Beyliği eğemenliğindedir.

Dulkadirliler

Beyliği

61

Kadı Burhaneddin DevletiZamanında (1381-1398)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır..

Darende ve havalisi Kadı Burhaneddin Devleti’nine merkezi olan Sivas’a bağlıdır Sivas ise Kadı Burhaneddin Devleti’nin merkezidir.

Kadı Burhaneddin Devleti

62

Osmanlı Devleti Zamanında (I) (M. S: 1398-1401)

Gürün ve havalisi Darende’ye bağlıdır.

Darende ve havalisi Osmanlı Devleti’nin hakimiyetindeki, Sivas’a bağlıdır. Sivas, Osmanlı Devleti’ne bağlıdır.

Osmanlı Devleti

63

Memlükler Devleti Zamanında (III) (M. S: 1401-1402)

Gürün Köyü’nün bir kısmı Elbistan’a bir kısmı da Darende İlçesi’ne bağlıdır. Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise, Memlükler Devleti’nin hakimiyetindeki Sivas’a bağlıdır.

Darende, Memlükler Devleti’nin elinde bulunan Sivas’a bağlıdır.

Memlükler Devleti

64

Dulkadirli Beyliği Zamanında (V)  (M. S: 1402-1516)

Gürün, köy konumunda ve Darende’ye bağlıdır. Gürün’ün bağlı olduğu Darende ise, DulkadirlilerBeyliği’nineğemenliğinde, Sivas’a bağlıdır.

 Darende , Dulkadirliler

Beyliği’ne  bağlıdır.

Dulkadirliler

Beyliği

65

Osmanlıİmp. Zamanında (II) (M. S: 1516-1923)

Gürün Nahiyesi, Darende İlçesi’ne bağlıdır. Darende İlçesi, Eyalet-i Rum(Sivas)’a bağlı Divriği Sancağı’na bağlıdır.

Darende İlçesi, Divriği Sancağı’na bağlıdır. Divriği Sancağı, ise, Eyalet-i Rum(Sivas)’a bağlıdır.

Osmanlı İmparatorluğu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TARİHİ YERLER HARİTASI

 



[1]Tarih öncesi çağlarda Sivas'a farklı dönemlerde hakim olan devletler, şehre kendilerine özgü değişikisimlervermişlerdir.Bunlar;Talaura,Talavra,Tavra,Talaurs,Talkaramauru,TalauraKarana,Diapolis,Suppas/Şuppiaş,Sebasip,Sipas/Sipaş,Kabeira/Kabira/Kebires,Megalopolis,Diopolis/Diospolis/Diyospolis/Diyapolis,Seas,Sebas/Sebast,Sebaste/Sebesteia,Sebestia,Sevast/Sevaste, Danişmend İli, Darü’l Âla, Eyaleti Rum, , Eyalet-i Rumiye-i Sügra, Eyaleti Sivas.

[2]Kitabeler: Selçuklu devri Sivas kitabeleri konusunda ilk çalışma, Max Van Berchem ile Halil Edhem'in birlikte hazırladıkları “Corpus inscriptionum Arabicarum” adlı çalışmadır. Bu çalışmanın üçüncü cildinde Sivas şehrine ait kitabeler, tanıtma yazıları ile birlikte XX. yüzyılın başındaki durumları itibariyle verilmiştir. Halil Edhem'in bu çalışmadan sonra tek basma yaptığı "Kayseriyye Şehri" adlı çalışma, Selçuklu, Eratna ve Kadı Burhaneddin devri Sivas'ının bilhassa siyasî tarihi münasebetleriyle ilgili önemli bir eserdir. Eserde Kayseri'nin kitabeleri de tesbit edilmiştir. Sivas Kitabeleri konusunda önemli olan diğer bir çalışmayı İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın eserlerinde görüyoruz; İlk olarak İsmail Hakkı-Rıdvan Nafiz ortak çalışması olan "Sivas Şehri" adlı çalışmada hem Türkiye Selçukluları devri, hem de Osmanlı devrine ait Sivas kitabelerinin yeni tesbit edilenleri ile birlikte 1928 tarihi itibariyle mevcut yapışı belirlenmiştir. Selçuklu devri Sivas kitabeleri hakkında çalışma yapan diğer bir kişi de Zeki Oral'dır. Onun "Anadolu'da ilhanî Devri Vesikaları, Temirtaş Noyan Zamanında Yapılmış Eserler ve Kitabeleri" ve "Yeni Bulunan Kitabeler", adlı çalışmalarında Moğol devri Sivas kitabeleri hakkında ismail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Sivas Şehri" adlı çalışmasında tam tesbit edilemeyen bazı kitabeler vuzuha kavuşturulmuştur.

[3] Sikkeler: Sivas'ın Danişmendi devri siyasî tarihinin bazı noktalarını, Sivas'ta Danişmendli devrinde hakimiyet süren meliklerin isimlerini ve meliklik sürelerini bu katalogdan öğrenmek mümkündür. Türkiye Selçukluları devrine geldiğimizde nümizmatik konusunda en önemli eser, İsmail Galib Bey'in Türkiye Selçukluları sikkelerim' belirttiği katalogudur.

[4] Vakfiyeler: Bu gün Selçuklu devri vakfiyeleri, mecmu' defterler halinde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde korunmaktadır. Bu vakfiyelerin asılları, Arapça olup M. Altay Köymen'in ifade ettiği gibi Cumhuriyet devrinde yapılmış olan Türkçe çevirileri, Bu Arapça nüshalarla karşılaştırılarak kullanılabilir. Fakat Arapça metinleri görmeden Türkçe tercümelerini kullanmak birçok hatayı beraberinde getirmektedir. Nitekim vakfiyelerde yanlış okunup, yanlış tercüme edilen birçok ismin daha farklı okunması gerektiği Arapça vakfiye nüshalarının Osmanlı Tahrir defterleri ile karşılaştırılmasından anlaşılıyor. Selçuklu devri Sivas'ının sosyo-ekonomik ve siyasî tarihi açısından en önemli vakfiye, şüphesiz Sahip Ata tarafından Sivas'taki Gök Medrese için 1280 tarihinde düzenlenen vakfiyedir.  Osman Turan'ın ifadesi ile sadece Gök Medrese için değil,bütün Selçuklu devri Sivas tarihi için en önemli vesika durumunda olan bu vakfiye,Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunup Sadi Bayram ve Ahmet Hamdi Karabacak tarafından yayınlanmıştır.Türkiye Selçukluları devri ile ilgili önemli bir vakfiye de I. İzzeddin Keykavus'un1218 tarihli Sivas Darüş-şifası Vakfiyesi'dir. Bu vakfiye 1218 tarihi itibariyle Sivas'ın sosyo-ekonomik durumunu ve şehirleşmede geldiği düzeyi ortaya koymaktadır.Vakfiye nüshası, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunmaktadır. Sivas Abdülvahhab Gazi Külliyesi için yapılan vakfiye ise, 1325 tarihli Şerefüddin Ahmed b. Çakırhan Vakfiyesi'dir. Bu vakfiye, yayınlanmamış olup Sivas kültürü için önemli bir belge niteliğindedir. 1333 tarihli Ahî Emir Vakfiyesi de Sivas tarihi ve kültürü açısından önem arzetmektedir. Bu vakfiye kaydının bir nüshası, Merih Baran tarafından bulunup yayınlanmıştır. Bu vakfiyeden Sivas'ın 1333 tarihindeki sosyo-ekonomik durumuna ilişkin önemli bilgiler bulduğumuz gibi yeni gelişen Tokmakkapı Mahallesi'nin fizikî durumu hakkında da bilgi sahibi olmamız mümkün olmaktadır. Sivas vakıfları hakkında vakıf kayıtlarına dayanılarak hazırlanmış bir defter de Tapu Kadastro Kuyüd-ı Kadîme Arşivi'nde Defter-i Evkaf-ı Rum arasında bulunmaktadır. Bu defter, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunmayan Sivas vakıfları hakkında -Ulu Cami Vakfı, Yağı-basan Medresesi Vakfı, Şeyh Erzurum?Vakfı gibi vakfiye suretlerini ihtiva etmektedir. 

[5] Osmanlı Tahrir Defterleri: Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan Osmanlı Tahrir defterleri, Osmanlı şehirlerinin sosyoekonomik yapısını belirlemede önemli rol oynamaktadır. "Nefs-i Sivas"ın Osmanlı devrinde ilk tahririnin yapıldığı 1454 nolu tahrir defterinde Sivas'ın sosyal yapısı ve mahallelerinin tesbit edilerek Sivas'ın Selçuklu devri fizikî yapısı da belirlenebilir, Selçuklu dönemine ait kayıtları bulunamayan Selçuklu vakıflarının Osmanlılar devrindeki sayılarına rastlamak mümkün olur. Örneğin, Şeyh Erzurumî Zaviyesi, Selçuklu ve beylikler devri kayıtlarında rastlamak mümkün olmayıp, sadece önemli bir şahsiyet olarak tesbit edilmiştir. Halbuki 2 nolu Tahrir defterinden Şeyh Erzurum' 'Sivas'ta bir zaviyesinin bulunduğu anlaşılıyor.

Selçuklu devri Sivas 'vakıfları ile ilgili olarak bu döneme ait 14 ve 287 nolu tahrir defterlerim kullandık Tapu Kadastro Arşivi'nde bulunan 14 numaralı Sivas Mufassal Defter' "Sivas'ın tahririne, yine Sivas'taki Selçuklu eserlerine ve mahallelerine ait bil bulundurmaktadır.

[6] Vekayinameler: Konumuzla ilgili vekayiname ya da kronik adlı kaynaklar da Sivas hakkında bilgi ihtiva ederler. Bu vekayinameler arasında Ermeni vekayinamelerinden istifade ettiğimiz iki tane vekayiname vardır: Bunlardan birincisi, Urfa'lı Mateos'un vekayinamesidir. Bu eser, 952 yılından1136 yılma kadarki hadiseleri ihtiva eder. Bu vekayiname, verdiği tutarlı bilgiler yanında Türklerin Sivas'a gelişi ile ilgili diğer kaynaklarda geçmeyen bilgileri de içinde bulundurması ile daha da önem taşır.

Farsça vekayinameler arasında tezimiz ile ilgili en önemli vekayiname, İbn-i Bibî'nin eseridir. Bu eser, Türkiye Selçukluları tarihinde I.Gıyaseddin Keyhüsrev devrinden II. Gıyaseddin Mesud devrine kadarki hadiseleri anlatır. Bunun bir özeti, Muhtasar Selçukname adı ile tanınmış olup Houtsma tarafından 1902'deyayınlanmış ve M. Nuri Gençosman tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

Sivas ile ilgili bilgiler veren diğer bir Farsça vekayiname, Kerimüddin Mahmud el-Aksarayî'nin kaleme aldığı Müsameretü'l- Ahbar ve Müsayeretü'l-Ahyar” adlı eserdir. Bu vekayiname, Anadolu'da Selçuklu hakimiyeti ile başlar. Timurtaş Noyan'ın Anadolu valiliği devri siyasî hadiseleri ile sona erer. Bu eser, Moğol devrinde Sivas'ın siyasî ve iktisadî hayatındaki değişmeleri anlatması açısından çok önemli bir yere sahiptir. Farsça vekayinameler arasında kullandığımız bir başka vekayiname, Anonim Selçukname'dir. XIII. yüzyıl Sivas tarihi için önemli bir kaynak olan bu eser, Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayınlanmıştır. Aziz b. Erdeşir el-Esterabadî'nin kaleme aldığı Farsça vekayiname olan Bezmü Rezm adlı eser, hem vekayiname, hem de Kadı Burhaneddin'in biyografisi durumundadır. Arapça vekayinamelerden kullandığımız diğer bir kaynak ise Makrizî'ninKitabu's-Sülük adlı eseridir. Makrizî'nin Mısır Memluk tarihi ile ilgili bu eseri, XIII.yüzyılın ikinci yansı ve XIV. yüzyıl Sivas tarihi için önemli bir kaynaktır. Arapça vekayinameler arasında en son belirteceğimiz eser, İbn-i Devadar'ın vekayinamesidir. XIV. yüzyıla kadar gelen Mısır tarihinin açıklandığı eserin VIII. ve IX. ciltleri, Moğol devri Sivas tarihi açısından önemlidir.

 

[8] Destanlar: Destanlar, tarihî olaylar hakkında şifahî rivayetlere dayanan ve halk arasında söylenegelen kahramanlık eserleri olarak ifade edilebilir. Bu eserler, iyi bir tahkik ve tahlile tabi tutulduğunda tarih kaynağı olarak kullanılabilir. Çünkü tarih olayların içinde bulundururlar. Sivas'ın Türkler tarafından ilk alınışı ve Danişmendlilerle ilgili olarak o devirden gelen bir destan, Danişmendname'dir. Danişmendname, XI. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Danişmend Ahmed Gazi'nin kahramanlıklarını hikaye eder.

[9]Araştırmalar: Türkiye'de XX. yüzyılın basından itibaren Türkiye Selçuklu şehirleri tetkik edilmeye başlanılmış, bu çalışmalar, Türkiye Selçuklu şehir tarihi ve şehir mimarîsi açısından bir çığır açmıştır. Bu yöndeki çalışmalara kısaca değinecek olursak:Amasyalı Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi ve Halil Edhem'in Kayseriyye Şehri adlı çalışmaları, ilk ciddi çalışmalardır. Bu eserler, ilgili şehirlerin tarihi ve mimarî gelişimin! verirken sosyo-ekonomik gelişmelerin! Ortaya koymamışlar, arşiv kaynaklarının çözümlenmesinden ziyade, tarih kaynaklarının derlenmesi şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu çalışmalar, İsmail Hakkı ve Rıdvan Nafizin ortaklaşa olarak 1928 tarihinde  yazdıkları Sivas Şehri adlı eserle devam etmiştir Bu çalışmada da Türkiye Selçuklu arşiv kaynakları kullanılmamış, Sivas'ın sosyo-ekonomik durumu belirlenmemiş,eser, Sivas'ı Selçuklu ve Osmanlı devirleri ile bir bütün olarak ele almıştır. Biz ise Sivas'ın sadece Selçuklu ve Beylikler devirlerinin yapışım belirlemeye çalıştık. Tuncer Baykara'nın Türkiye Selçukluları Devri'nde Konya adlı çalışması, bu çalışmamızda örnek çalışma durumundadır. Selçuklu devri Sivas şehrinin fizikî yapısı ile ilgili önemli bir çalışma, Albert Gabriel'in Monuments Turcs d'Anatolie adlı eseridir. Gabriel, bu eserinde Sivas'ın surları ve fizikî mekanları ile ilgili bir deneme çalışması yapmıştır. Bu eserde yalnız bu çalışmanın yapıldığı tarihte bilinen fizikî yapılar konu olmuştur. Fakat arşiv çalışmasına dayanmadığı için fizikî yapının tamamı belirlenmemiştir. Sivas'ın Selçuklu ve Beylikler devri mimarî eserleri ile ilgili temel olarak kullandığımız eser, Oktay Aslanapa'nın Anadolu'da İlk Türk Mimarisi adlı çalışmasıdır. Oktay Aslanapa yakın tarihte basılan bu eserinde Sivas'ın mimarî eserleriyle ilgili doyurucu bilgi vermiştir. Bu eserde mimarî yapılardaki sanat özellikleri de ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Sivas'ın siyasî tarihi ile ilgili kullandığımız çok önemli bir çalışma Osman Turan'ın Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi adlı çalışmasıdır. Bu eser, 1050-1300 tarihleri arasında Sivas'taki siyasî gelişmeler ile ilgili bütün kaynakların incelenmesi sonucu yazılmış ve Sivas tarihi ile ilgili temel çalışma durumundadır.

[10] Uçan Atlar Ülkesi

[11]Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Edebiyat Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi, Sayfa:1-3.), 1985.

[12] Yukarı Kızılırmak Havzası Tunç Çağları ve Demirçağ Yerleşim Tarihi, Belleten LXII/234. 1998 (1999), 299-390, Sivas ili 1998 Yüzey Araştırması, XVII. Araştırma Sonuçları Toplantısı 2, 1999 (2000), S. 17: Orta Anadolu'nun ….. Demirçağ Küllür ve Yerleşim Dokusu, 1998 Yılı Anadolu Medeniyetleri Müzesi Konferansları, Ankara '99 85 v d ay.

T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü 18. Araştırma Sonuçları Toplantısı 2. C. 22-26 Mayıs 2000 Izmir. Sivas ili 1999 Yüzey Araştırması A.Tuba ÖKSE- Ayrı basım halinde.

Sivas ilinin tarihi kültür dokusunun belirlenmesi ve arkeolojik kalıntıları-rıın koruma altına alınması amacıyla eski yerleşim yerleri ve mezarlıkların belgelenmesine yönelik yüzey araştırmalarının beşincisi, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izniyle 30.6.1997 ile 9.8.1997 tarihleri arasında Yıldızeli, Şar­kışla, Merkez, Ulaş ve Hafik ilçelerine bağlı bölgede gerçekleştirilmiştir'. *   A.Tuba ÖKSE, Hacettepe Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü, Beytepe, ANKARA. (l) 1997 y ili araştırmaları Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. A. Tuba Ök­se ile Kültür Bakanlığı temsilcisi olarak Sivas Müzesi'nden katılan Arkeolog Enver Akgün'den olu­şan ekip tarafından yürütülmüştür. Bu araştırmanın gerçekleştirilmesindeki Kuşaklı kazısı başkanı Prof. Dr. Andreas Müller-Karpe, Arkeolog Ahmet Görmüş ve arkeologlar Musa Törnük, Mehmet Alkan ve Enver Akgün olmak üze­re, Sivas Müzesi çalışanları da katılmışlardır.

[14] Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Ed. Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi, Sayfa:1-3.), 1985.

[15] J.G. Anderson, A Journey of Exploration in Pontus, Bruxelles, 1903, s.39:

Franz Cumonte, Voyage dans le Pont, Paris, 1906, s. 215:

[16]Heran Yüksel Kaya, Argashöyük ve Seramikleri, Atatürk Ün.Fen-Ede.Fak. Arkelojiş Bölümü Bitirme tezi, Sayfa:1-3.), 1985.

[17]“Tu-Ma-na”, Tu-Ma-za”, Asurca’da “fışkırtmak, coşkun bir şeklide akmak” anlamındadır. Sümercede de “Tunatta/Tunattak” “hem akmak, hem akıtmak anlamlarına gelmektedir. Li-Lı ekleri “O” anlamına gelir. Tu’ime(n), Akadça “Tu’amu’ya tekabül etmektedir. Bu Arapça’da Tau’am, İbranice “To’am, Aramice’de “Tu’am” tali formu şeklinde geçer. “E-i-bi-it tu-i-me-e” ikizler evi. Anlamına gelmektedir. ”Tu-mena-uru: İki şehir anlamına gelmektedir. “Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden yapılan içkinin adıdır.  “Tud” Sümerce yontma heykel anlamındadır. Uş’am (daha sonraki devirlerde “Uşşu”)= Bir evin temeli, bir şehrin yeri anlamına gelmektedir. “E-i-bi—it tu-i-me-e” ikizler evi, anlamına gelmektedir. “Tu-mena-uru: İki şehir anlamınba gelmektedir. “Ta-man-za-, Hititler’de, nar bitkisinden yapılan bir içkinin adıdır. “U-sa—zi-iz Ebi-tum ri-mu-um su-umsu”=diktim (Tanrının ev(i) bir yabani boğadır. “E-tum la-ma-su-um su-um-sasi-gu-ru-um”= Ev bir koruma perisidir, bir (peri) saray. Hitit sanatında görüldüğü üzere boğa en büyük tanrı olan gök tanrısının simgesi idi.

[18] (Belleten Cilt: XIII. Sayı: 50, Belleten Cilt: XI. Sayı: 43, Belleten Cilt: XI. Sayı: 390-398, Dr. Sedat ALP, Hititoloji Doçenti)

[19] “Ura”nın bir ek değil, fakat bir cins isim olduğu ve Proto Hititçe’de “kuyu” manasına geldiği de iddia edilmektedir.

[20] An.Uy.Tar.C:1.Sayfa:33.

[21] Osmnalıca-Farsça Sözlük

[22] Kerim Yund, "Sivas Adı ve Ötesi", Sivas Folkloru Dergisi, 11, 1973, s.4;

Hüseyin Hüsameddin,Amasya Tarihi, istanbul 1332, C:2, s.121;

Orhan Bayrak, Türkiye Tarihî Yerler Kılavuzu, istanbul

[23] Tarihi kaynaklarda, Hititler’in Boğa, arslan vb. Gibi hayvanlar kutsal saydıkları ve bunları koruyucu olarak telakki ettikleri belirtilmektedir. Çivi yazılı metinlerde, Etiler’de bir kralın ölümünden sonra “o tanrı oldu.”demiş oldukları belirtilmektedir. Bu nedele Hititler’de ölmüş olan krallara, tanrılara saygı gösterildiği gibi Saygı gösterilirdi. Hititler’deki Hepat kültü, Hurriler’in Teşup’unu temsil etmektedir. Boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Bu nedenle boğa, bu tanrıyı temsil etmekteydi. Asur Kralı  İrişium zamanında mabed kapılarına “Lamassu”(Yabani boğa veya inek) şekillerinin dikildiğini belirtmektedirler. 

Asurca’da “Rimu, Rimu(m)”formülü kullanmaktadır ki, “koruyucu, muhafız” anlamlarına gelmektedir. M. Ö: 1000 yıllarından itibaren “rimu”(Yabani boğa)resimleri saray ve mabedlerin kaplılarında en fazla bulunan apotropeik tiplerdir. Yani bunlar “koruyucu” olarak telakki edilmektelerdi. Dolayısıyla “Rimu” , Asur Mabedi’nine  adı olarak “koruyucu” ünvanına sahip bulunmaktadır. “rimu” ismi sadece bir şehir bekçisi değil, “gururlu bir cenkçi”yi ifade etmektedir. Dolayısıyla “rimu” bir şehrin enlil’i yani koruyucu tanrı veya perisidir. Hitit sanatında görüldüğü üzere  boğa en büyük  tanrı olan  gök tanrısının simgesi idi.  Güneş kurslarının ortasında duran boğa, geyik ve arslan çeşidi hayvanlar şüphesiz ki, Theriomorf (hayvan biçimli) tanrıların sembolleri idiler.  İnsanoğlu ilkönceleri  gökten düşen meteorlara (Huwaşi, Baitylos) ve daha başka fetişler, daha sonra da  güçlü olan  ya da  öyle sandıkları  hayvanlara tapmıştır. Alacahüyük alemlerinde görülen güneş kurslarında görülen hayvan resimleri bunu temsil etmektedirler. Hititlerde boğa, göktanrısını temsil etmektedir. Hititlerde rastlanılan ve adlarına Serri ve Hurri denilen ikiz boğalar da kutsal sayılmaktaydılar.

[24] Altınyayla ilçesinde bir mezarlıkta bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki stelin sol üst kısmında stilize  dağ silsilelerinin üzerinde tüm güzelliğiyle bir geyik resmi yer  almaktadır. Geyiğin sırtında da ayakta duran bir Hitit tanrısı görülmektedir. Tanrı’nın adı “Kurunta” olarak okunmuştur. Boğazköy-hattuşa Hitit çivi yazılı belgelere göre; Kurunta, doğanın ve yabani hayvanların koruyucu tanrısı olarak biliniyor. Tanrıya içki sunan kralın betimlendiği kabartma Büyük Hitit Krallığı devrine M. Ö: 14-13 yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişi bulunan bu stel, Altınyayla ilçesi, Sarişşa (Kuşaklı) tarihi kent kalıntılarına yakın bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu stel, Sivas müzesine taşınmıştır.

 

 

 

[26] John Masefield, The Travels of Marco Polo, London 1939, s.31.

Şar Teksiyer, Küçük Asya, (Türkçe Trc. Ali Suad), istanbul H. 1340, III, 19;

[27] William, M. Ramsey, Küçük Asya'nın Tarihî Coğrafyası, sayfa:360-361, çeviren, Mihri Bektaş, 1939,

[28] Besim Darkot,"Sivas", s.570; Vehbi Cem Aşkun, "Sivas'ın Tarihçesi III", s.6,

Kerim Yund, "Sivas ve Ötesi III", Sivas Folkloru Dergisi, 12, 1974, s.4;

Necdet Buluz, "Sivas Adı", Sivas Folkloru dergisi, 14, 1974, s.7;

[29] Semavi Eyice, "Elaiussa, Sebaste (Ayaş) yakınında Akkale" VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara 1981, s.865-866

[30]W. Ramsey (Mihri Bektaş) Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, sayfa:28.29.51.56.58.288-301.) BatysRhyax=Soğukçermik (Sayfa:79.241.293-294.)

[31] Reşideddin Fazlullah, Mukatebat-ı Reşidi, (Nşr. Bahadır Muhammed Şefî), Lahor 1947, s.156-159.

[32] W. Ramsey, Çev.Mihri Bektaş, Küçük Asya’nın tarihi Coğrafyası, sayfa: 493.

[33]Strabon, Coğrafya,İng.Çeviren: Adnan Pekman, İst. Ün.ED.Fak.Yayınları No:1437. İstanbul Basımevi 1969)

 

[34]Mustafa Akdağ, l, 92-93.

Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, l, 2. Baskı, Ankara 1988, s.4-5.

İ. H. Uzunçarşılı, "Eratna Devleti", s.165.

İbn-i Batuta, Seyahatname, l, 251, 325, 328.

Mustafa Akdağ, l, 86. 300-301.

Kemal Göde, a.g.e., s.143.

Yaşar Yücel, a.g.e, s.53.

[35]Bezm-ü Rezm, s.240; Türkçe Çevirisi, s.226.277.

Tayyib Gökbilgin, "XV.ve XVI. Asırlarda Eyalet-i Rum", Vakıflar Der, 6, istanbul 1965,s.51.

Halil İnalcık, "Murad II", I.A, VIII, 598.

Ahmet Refik, Anadolu'da Türk Aşiretleri, 2 Baskı, istanbul 1989, s.69.

 

 

[37] Besim Darkot, "Sivas, s.570). 2 Abü'l-Farac, l., 158.

W.M.Ramsay, Anadolu'nun Tarihî Coğrafyası, (Türkçe Trc. Mihri Pektaş), istanbul 1960, s.298.349.

Gregory Abü'l-Farac, Abü'l-Farac Tarihi, (Türkçe Trc. Ömer Rıza Coğrul), Ankara 1945, l, .90).  s.361.

Mücrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi, Anadolu'nun Fethi l, (Selçuklular Devri) istanbul 1944, s.30-181.

[38] Mehmet Zılli bin Derviş III. Cilt, sayfa: 1314. Evliya Çelebi seyahatnamesi, sayfa: 105.

[39] Adnan Mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas, sayfa: 32, İstanbul, 2001.

[40] Evliya Çelebi Seyaharnamesi. c.3. s. 105., Tarih-i TuhfetüI-Garib (Bursa Orhan Gazi Kütüphanesindeki nüsha).

[41] Mehmet Zıllioğlu, Evliya Çelebi seyahatnamesi, sayfa: 849.

[42] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas (Macarius seyahatnamesi), sayfa: 46-47.)

[43] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas (Simeon Seyahatnamesi), sayfa: 20-21.

[44] A.mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas (Simeon seyahatnamesi), sayfa:22.

[45] Adnan Mahiroğulları, Seyyahların Gözüyle Sivas, sayfa: 22, İstanbul, 2001.

[46] Urfalı Matheus, Vekâyiinâme, Ed-Dulaurıer

[47] Ord. Prof. M. Şemseddin Günaltay, Yakın şark, C.II. Sayfa: 27.

[48] Polonyalı Simeon Seyahatnamesi5 Hırand D. Andresyan Seyyahın Sivas'a geldiği yıl: 1610

Ed. Dulaurıer.

[49] İsmail Hakkı, Rıdvan Nafiz, Sivas Şehri, sayfa: 185-186.

[50] Bu kayıdlara göre Selçuklu hanedanı sultanlarının 1318 yılına kadar Konya tahtını muhafaza ettiğini ve Timürtaş Noyan tarafından şehzadelerin dağıtılması üzerine Türkiye Selçuklularının inkıraz bulduğunu, son sultanın II. Mes'ud değil V. Kılıç Arslan olduğunu kabul etmek gerekmektedir.Türkiye Selçukluları devleti, böylece, 243 yıl (1075-1318) yaşamıştır.Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, sayfa: 580-583.608.

[51]Melik Gazi Oğlu Muhammed Gazi (529/1134-537/1142)529/1134 yılında hükümdar oldu. Key: büyük hükümdar, padişah, eski Acem şahlıklarında ikinci tabakada bulunanların adlarının başına getirilir.[51] II. Keyhüsrev’in[51] kızları Selçuk Hatun ve Gürci Hatun, Mevlâna’ya müntesib idiler.[51] II. Keyhusrew (Amasya'da vahşî hayvan ısırmasından öldüğünde Konya'da Künbedhane'ye gömüldü. 1243 Kösedağı hezimeti onun zamanındadır.) Zevceleri: Şarqî Karahisar Meliki Mengücekoğlu Muzafferi'd-Din Mehmet Beyin kızı Fülane Hatun’dur. İkinci eşi ise, Haleb Eyyubî sultanı Melikü'l-'Azîz’in kızı Gaaziyye Hatun’dur. Bu hanım ile 1238 yılında evlenmiştir. II. Keyhüsrev’in üçüncü eşi Fülane Hatun (dul kalınca Vezîr Şemsüddîn Isfahanî ile evlenmiştir.) Fülane hatun’un Hıristiyan olan kardeşleri Kir Haya ve Kir Kedid, Selçuklu kumandanlarıdır. Kyr (Kyrios) Efendi, bey, anlamındadır.[51] İzzeddin Keykavus’un dayıları olan Kir Haye ve Kir Kedid Hristiyan idiler.[51] Kir Haya'nın kızı ile Vezîr Fahrüddîn Ali'nin oğlu Tacüddîn evlenmiştir. Melik Dawud Selçuqî ile Gürcistan kraliçesi Rosudan'ın kızı olan Thamara Gürcî Hatun ise, Selçuklu Melikesi olup,  II. Keykubad ile Gürcî Hatun'un annesidir.

Selçuklu Hükümdarı Gıyaseddin keyhüsrev ne kadar devlet yönetiminde liyakatsiz idi ise, onu tahta çıkarıp oyuncak haline getiren saadettin Köpek de o derece keskin, fakat entrikacı ve tehlikeli bir zekaya sahip idi. Sultanın bu kifayetsizliğinden faydalanan Saadettin köpek, devletin yönetimindeki mühim insanları rakip gördüğünden birer birer çeşitli entrikalarla ortadan kaldırtmıştır. Gıyaseddin keyhüsrev, devlet adamlarının birer birer ortadan kalkması, sıranın kendisine geleceğini (Sa’dettin Köpek, Gıyaseddin Keyhüsrev’i boğarak kendisi sultan olmak istiyordu.) anlayınca, devlet için tehlikeli olan bu kişiyi ortadan kaldırmak için Sivas Sübaşısı Hüsameddin karaca’yı görevlendirmişti. Hüsameddin karaca, sultanın bulunduğu Kubad-abad’a gelerek bu mühim mes’elenin hallinde büyük rol oynadı. Saadettin Köpek, sarayda verilen ziyafette bayraktar (emir-i âlem) Togan kılıcı ile Saadettin’i parçaladı. Bu olaydan sonra Vincent de Beauvais Saadettin’in Keyhüsrev’i boğarak sultan olmak istediğini, fakat Mergedac adlı bir hristiyanın buna mani olarak saadettin Köpek’i öldürüp yerine geçtiğini söylemekle İbn Bibi’yi, çağdaş bir müellif olarak, teyid eder. Bu mergedac, Gıyaseddin keyhüsrev’in kayın biraderi ve II.İzzeddin Keykavus’un Rum dayıları ve onun zamanında beğlerbeği makamına getirilen Kir Kedid ve Kir Hâye’den biri (Kir Kedid) olmalıdır.[51] Sultan II.İzzeddin keykavus, kardeşi Kılıç-Arslan ile yaptığı taht mücadelesinde dayıları olan Kir Kedid ile Kir Haye’den askeri alanda faydalanmıştır.[51] Sultan II. İzzeddin Keykavus’un İstanbul’da Bizans İmparatorunu öldürüp Bizans tahtını ele geçirme teşebbüsüne girişmek üzereyken bu suikastı sultanın dayısı olan Kir Kedid  tarafından ihbar edilmişti.[51]

Sultan II.İzzeddin Keykavus, Moğollar karşısında tahjtını ve Türkiye’yi terk edip önce İstanbul’a varmış; bilahare de Hülagu’nun baskısı ile Bizns’ta hapsedilmiş, nihayet Sultan Baybars ve Bereke han’ın ittifakları üzerine Altun-Ordu’nun Balşkanlara gönderdiği bir ordu saysesinde kurtulmuştu. Sultan İzzeddin Altun-Ordu’nun payitahtı saray şehrine gidip Han’ın kendisine Kırım’da ikta verdiği Suğdak ve Solhad şehirlerinde ailesi ve bir kısım erkanı ile yaşadı. Selçuklu sultanının burada yanında Gıyaseddin Mes’ud, Rükneddin Kılıç Arslan, Rükneddin Geyümers, Alaeddin Siyavuş (diğer adı Cimri) ve Feramuz adlı oğulları bulunuyordu. Kroniklerin eksik verdiği bu evlatlarından birisinin Geyümers olduğunu, son zamanlarda meydana koyduğumuz, takrirul menasib adlı resmi vesikalar göstermiştir.[51] Filhakika H.688/M.1289 tarihli bir vesika onun Kayseri zaimi (valisi) olarak tayin edildiğini belirtmekte ve sultanın beş oğlu bulunduğu anlaşılmıştır. Fakat bunlardan başka II.İzzeddin keykavus’un İstanbul’da çocuk olarak kalan bir başka oğlundan da Pachymeres bahseder. Filhakika bu Bizans müellifine göre Keykavus, hapse atıldığı ve Kırım’a gittiği zaman İstanbul’da çok küçük yaşta bir oğlu kalmış; Bizanslılar’ın yukarıda belirttiğimiz üzere, bir takım Selçuklu beğlerini zorla hristiyan yapar veya öldürürken bu şehzadeyi de Hristiyan terbiyesinde yetiştirmişler ve ona Melik Konstantin adını vermişlerdi. Bizanslıların bu Selçuklu Şehzadesine ve oğullarına, Selanik civarında Karaferiya’yı dirlik olarak verdikleri ve Yıldırım bayezıd’ın burada evlatları ile karşılaştığı rivayeti Osmanlı kaynaklarına kadar geçmiştir.[51]

 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Rıdvan Nafız Edgüer, Sivas Şehri, sayfa: 34-36.

[52] Belleten, cilt: 10, sayfa: 393

Belleten, cilt: 10, sayfa: 4113-An. Uy. Tarihi. Cilt: 1 Sayfa: 49.

Belleten, Cilt: XV. Sayfa: 176-177

Belleten, Cilt: XV. Sayfa: 191-197

Belleten, C. 10. Sayfa: 393. 398.

Ord. Prof.Şemsettin Günaltay,Yakın Şark II.Anadolu,Sayfa: 150-151.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.

Belleten, cilt: 10, sayfa: 398

Belleten, cilt: 10, sayfa: 393.

[53] Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası, Sayfa: 110.

Belleten, C. I. Sayfa: 393. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Prof. Şükrü Kaya,I. Müderrisoglu,Türk Dev. Tarihi, sayfa: 22-23.

[54] Ömer Rıza Doğrul, Abül Ferec Tarihi Dibacesi, sayfa: 9.

Belleten. C. 10. Sayfa: 392.

[55] Mevlüt Oğuz, Malatya Tarihi Sayfa: 37.38.

Sıtkı Yazıcıoğlu - Darende’nin Kısa Tarihi, sayfa: 21.

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, sayfa: 4

Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletinin Tarihi,

[56] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.

Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290. 291.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.

Belleten. C. 10. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.

Sıtkı Karaca, Darende Kısa Tarihi, sayfa: 20.

Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155

İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.

M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110. 162.

Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu Yay. 1965 - Tarama Sözlüğü, 2. cilt, sayfa: 804 - Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.

[57]Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.

An. Uyg.Tar. C. 1. sayfa: 64-65.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 174. Sayfa: 227.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 90.

An. Uy. Tar. Cilt:1. Sayfa: 31.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa:  390-398.

Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390. 406-409.

Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.

[58] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark, Cilt: I, sayfa: 111.128.

Rehber Ansiklopedisi, cilt: 8, sayfa: 210.

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Sayfa:  16. 22. 30. 36-37. 51. 79-80. Tübitak yayınları. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Sayfa:  16. 22. 30. 36-37. 51. 79-80. Tübitak yayınları.

[59] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.

An. Uyg.Tar. C. 1. sayfa: 64-65.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 174. Sayfa: 227.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 90.

An. Uy. Tar. Cilt:1. Sayfa: 31.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa:  390-398.

Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390. 406-409.

Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.

[60] Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa: 389

Türk Ansiklopedisi, cilt: 21, sayfa: 238. Kapadokya maddesi,

Belazuri, Fütuhül Büldan,

Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası sayfa: 4.

Sıtkı Yazıcıoğlu, Darende Tarihi.

Belleten, C. I. Sayfa: 393. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Prof. Şükrü Kaya - I. Müderrisoglu.

Türk Devletleri Tarihi, sayfa: 22-23.

 

[61] Malatya Tarihi Sayfa: 37.38.

Sıtkı Yazıcıoğlu - Darende’nin Kısa Tarihi, sayfa: 21.

Selçuklular Zamanında Türkiye, Osman Turan, sayfa: 4

Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletinin Tarihi, Türk Devletleri Tarihi

Yurt Ansiklopedisi, Sivas Maddesi, sayfa: 6851.

[62] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.

Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290. 291.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.

Belleten. C. 10. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.

Sıtkı Karaca, Darende Tarihi, sayfa: 20.

Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155

İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.

M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110.162.

Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu Yay. 1965

Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay,Yakın Şark, cilt: 4, sayfa: 22, 25, 26 ve cilt: 1, sayfa: 111.

 

[63] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 150-151.

An. Uyg.Tar. C. 1. Sayfa: 31. sayfa: 64-65.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark II. Anadolu, Sayfa: 90. 174. Sayfa: 227.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa:  390-398.

Belleten Cilt. 10 Sayı: 39 Sayfa: 389-390.

Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406-409.

Tevrat, Tekvin Bölümü: ayetler: 1-4.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 265-267.

Şarl Teksiyan, Asia Mintary,

Refet Yinaç, Dulkadir Beyliği, sayfa: 129.

[64]Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.

Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275. 276. 286. 290. 291.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.

Belleten. C. 10. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.

Sıtkı Karaca, Darende Tarihi, sayfa: 20.

Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155

İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.

M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 67. 110.162.

Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793, Türk Dil Kurumu Yay. 1965

Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.

Ord. Prof. Şemsettin Günaltay,Yakın Şark, cilt: 4, sayfa: 22, 25, 26 ve cilt: 1, sayfa: 111.

 

[65] Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Yakın Şark, Cilt: I, sayfa: 111, 128.

Rehber Ansiklopedisi, cilt: 8, sayfa: 210.

[66] Belleten Cilt: 10, Sayfa: 411.

Belleten, Cilt: XII. Sayı: 26. Sayfa: 275-291.

Belleten. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 245-255.

Belleten, Cilt: XIII. Sayı: 50. Sayfa: 398.

Belleten. C. 10. Sayfa: 398.

Belleten, Cilt: 10. Sayfa: 406.Sıtkı karaca, sayfa: 20.

Mustafa Nihat Ozon, Osmanlıca- Türkçe Sözlük, Sayfa: 153-155

İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8. Sayfa: 482-483.

Osman Turan, Selçuklular zamanında Türkiye, Sayfa: 124. 127. 203.

M. Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa:67.110. 162.

Tarama Sözlüğü, cilt: 2, sayfa: 793. 804. Türk Dil Kurumu Yay. 1965

Osmanlı Tarihi Deyimler Sözlüğü, cilt: I. sayfa: 323.

[67] Türk Ansiklopedisi, cilt: 19, sayfa: 389

Türk Ansiklopedisi, cilt: 21, sayfa: 238. Kapadokya maddesi,

Belazuri, Fütuhul Büldan.

Mehmet Ali Cengiz, Tohma Havzası, sayfa: 4. 110.

Sıtkı Yazıcıoğlu, Darende Tarihi, sayfa: 3

Belleten, C. I. Sayfa: 393. C. 10. Sayı: 39. Sayfa: 398.

Prof. Şükrü Kaya,I. Müderrisoğlu,Türk Devletleri Tarihi, sayfa: 22-23.

 

[68] Ömer Rıza Doğrul, Ab